Kelebeği Öldürmek
Kelebeği Öldürmek
1. Bölüm
1.719 184

BİRİNCİ BÖLÜM
 
“Kelebek, yükseklerden uçarsa kanatlarının kırılacağını bilmiyor muydu?”

 
Nietzsche’nin bir sözü var: “Unutan iyileşir.” Dünyanın böyle döndüğünü sanmıyorum.

Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, gözün gördüğünü aklın unutması mantıklı gelmiyor bana. Unuttum diyen; eşyalarla dolu karanlık bir odada, her şeyin üzerine kapkara bir örtü örtse mesela; hiç yokmuş gibi onların üzerinden yürüyebilir mi? Görmezden gelebilir. Evet, yok sayabilir belki ama inkâr edemez.

O anılar yaşandı. Sen oradaydın. O duyguları hissettin. Şimdi göğsünden söküp atamazsın öylece.

Geçmiş, bir kıyafet değil; istediğinde giyip istemediğinde çıkaramazsın.
Ama ya o karanlık odada, her şeyin üzerinde bir örtü olduğunu bilmiyor, adım dahi atmıyorsan ve hiç atmadıysan içeri; bir gölün dibine çökmüş geçmişini hatırlayabilir misin?

Ekimin başına göre oldukça sıcak günlerdi. Okul hâlâ kış formasına geçmemişti. Bu seneki turnuvalara katılan sporcular açık sahada antrenman yapabiliyordu. Öğle yemeklerinde genellikle bahçedeki masalar tercih ediliyordu ve en güzeli de yürüyüş alanlarına ekilen çiçekler, kışın gelmesiyle henüz kaderlerine mahkûm edilmemişti. Her sene aynı şey yaşanıdı. Bahçeden sorumlu görevliler, kış gelince bahardan kalan çiçeklerin ölmelerine göz yumarlardı. Daha sonra bahar tekrar geldiğinde, yeni çiçekler kasalardan çıkarılıp ekilirdi. Sanki onlar da bir sonraki kış ölmeyecekmiş gibi… Ya bahar küsüp de gelmeseydi?
Eski okulumda da aynı gelenek sürdüğünden küçükken, bahçe sorumlularının kardelen âşığı olduğunu düşünürdüm. Kışı dört gözle beklediler, o yüzden bahar çiçeklerini görmedi gözleri.

Altıncı sınıftayken okuduğum okulun bahçesindeki son açelyayı, köküyle dikkatlice söküp sırt çantamda eve götürdüğümden beri, kapalı çiçek bahçem vardı. Çiçeklerim olduğundan beri ise hiç kimsem…

Güneşli bir gündü bugün. Uzun zamandır yağan yağmurlar, sonunda durmuştu ve kaldırımlar kurumaya başlamıştı İstanbul'da. On sekizine basıp henüz ehliyet almamış tek akıllı olarak okula servisle gidip geliyordum. Aslında o kadar da büyük bir sorun değildi çünkü kapında seni hazır bekleyen bir araç varken her gün aynı yolu gidip gelmek sıkıcı olabilirdi ama yine de serviste yüksek sesle konuşup dedikodumu yapan kızları ve bazen arkalarını dönüp sataşanları, her gün aynı yolda araba sürmeye tercih etmezdim . Bir de ehliyetimi alsam bile, babama bir araba istediğimden bahsetmek istemiyordum. Belki biriktirdiğim parayı kullanabilirdim. Eğer Kumsal'ın telefonunu kırıp aylık harcamalarıma gidecek parayı, ona son model bir iPhone almaya harcamamış olsaydım.

Toprakla, çiçekle, böcekle uğraşan insanların sakin oldukları söylenir. Bu koca bir saçmalıktı çünkü saatlerini bahçede harcayan ben, öfkeme tasma geçiremiyordum.

Özellikle de son günlerde.

Böylece sahile yakın bir kafe olan Begonya'da çalışmaya başlamıştım. Bu, ikinci haftamdı ve her şey yolunda gidiyordu beklenmeyecek bir şekilde. Bir aylık ödememi ilk günden aldığım için, karşılığında çoğu akşam kafeyi kapatan eleman oluyordum ama bu durum, karanlık sokaklarda otobüse binmek dışında çok da yorucu ya da ürkütücü değildi.

Her şey yolundaydı.

Sadece babam yoktu.

Ben, on birinci sınıfta ünlü Safir Okulları’na kabul edildikten sonra o, çok sık iş gezilerine çıkmaya başlamıştı ve son iki aydır İngiltere’deydi. Yalnızca yılbaşında gelebilmek için söz verebilmiş olması, olayın vahimliğini ortaya seriyordu. İşte, liseli bir genç kız, kocaman bir evde tek başına; haftada birkaç kere ziyaret eden bahçıvan ve dadısı, Pamuk Halası dışında...

Yılbaşına daha çok vardı ama belli ki babamın da oralarda çok işi vardı.
Evlatlık olduğunuzda üvey ebeveyninizin sahip olduğu ayrıcalıklar, uzanırken düşünmeden edebileceğiniz şeyler klasmanında olmuyordu, öyle olsa bile siz öyle görmüyordunuz. Uyan, güzellik. Annenle baban seni terk etti ve zengin üvey babanı sömürüyorsun. Bazen Kumsal'ın sözlerine aldırış etmiyor değildim, her ne kadar ondan tüm kalbimle nefret ediyor olsam da. Sadece o günden beri üstüme en çok gelen kişi olması sinirlerimi bozuyordu. Benim sahip olmadığım her şeye sahipti: biyolojik ebeveynler, kardeş, aileyle yapılan haftalık geziler, aile fotoğrafları… Resmen kız, okul sıralamasında ilk beşteydi ve muhtemelen yurtdışındaki ünlü üniversitelerden kabul alacaktı. Ben mi? Ellinci olarak sıramı korumaya çalışan bir zavallıydım. Belki sinirlenip kızın telefonunu havuza atmasaydım ve telefon kullanılmaz hâle gelmeseydi, akşam vakitlerimi kurtarıp en azından birkaç sıra atlamaya çalışabilirdim ama Ada Kandemir'den bahsediyoruz, benden, illaki bir sakatlık çıkmak zorundaydı.

Birkaç seçeneğim vardı aslında: Bir, babama olayları olduğu gibi anlatabilir ve telefonun ücretini karşılamasını sağlayabilirdim. İki, babama bütün paramın harici okul harcamalarıma yetmediğinden bahsedip bu aylık, ekstra harçlık isteyebilirdim. Üç, bankadaki paramla telefon satın alıp bir işe girebilir ve bankadaki açığı kapatabilirdim. İlk iki seçenek, gururum tarafından reddedildiğinden beri de Begonya'daki çiçek kızlardan biri olarak müşterilere servis yapıyordum.

Okul aracı, arka bahçeye girip diğer servislerin yanına park ettikten sonra, herkes çıkana kadar bekledim. Her zaman en arkaya, köşeye otururdum çünkü ancak bu şekilde binenlerin suratlarını görmek zorunda kalmıyordum. İnsanlardan nefret etmiyordum, hayır ama bu okulda geçen süremde buna çok yaklaşmıştım.

Çisem, okuldaki en yakın arkadaşımdı. Geçen sene okula geldiğim ilk günden sonra, en azından bana iğrenç davranmayan tek tük insanlardan biriydi. Onunla, okulun ilk günü kapalı spor salonunu ararken müzik odasında tanışmıştık, piyano çalıyordu. Uzun siyah saçları, mavi gözleri ve çilleri vardı, bembeyaz teniyle vampir filmlerinden çıkmış gibiydi. Popüler öğrencilerden biriydi. Babası ünlü bir moda tasarımcısıydı ve Çisem, bazen defilelerinde modellik yapıyordu. Okulla birlikte, birçok zengin ailenin katıldığı bağış geceleri düzenlerlerdi. Bir keresinde Çisem'in zoruyla katılmıştım, bebek mavisi elbisemin üzerine kırmızı şarap dökülene kadar her şey yolundaydı.

Sınıfa girdikten sonra birkaç göz bana döndü. Arkadaki popüler kız gruplarından biri çoktan dün gece olanlardan haberdar bir şekilde beni kaynatmaya başlamıştı bile. Bazen benim hakkımda konuşmak için özellikle benim gelmemi beklediklerini düşünüyordum. Böylece aşağılayıcı laflarını duyduğumdan emin oluyorlardı.

“Günaydın,” diyerek Çisem'in yanındaki sıraya çantamı bıraktım.
Telefonuyla ilgileniyordu. Beni fark ettiği an kulaklıklarını çıkardı ve kocaman bir gülümsemeyle “Günaydın!” dedi. “Adakız bugün nasıllarmış bakalım?”

“İyi olacağım,” diye mırıldanarak arkadaki kız grubuna çaktırmadan baktım. Evet, biliyorlardı.

Ve hayır, nasıl bildiklerini bilmiyordum. Yine…

“Patron yine seni çok mu zorluyor yoksa? Begonya’daki en güzel kız sensin diye de bütün masalara sen bakmıyorsundur herhalde, orada öyle bir efsane varmış. En çok, en güzel kız çalıştırılırmış.”

Çisem, sırasından kalkıp önüme oturdu ve bana dönerek kollarını masaya yasladı.

“Ne zaman istersen ayrılabileceğini biliyorsun değil mi? Bana kalsa Agâh amcaya çoktan haber vermiştim ama sırf senin için ağzımı kapalı tutuyorum. Sana o parayı ben de borç verebilirim, bunu sana milyon kez söyledim.”

“Hayır Çisem, kendime hâkim olmalıydım ama olamadım ve kızın telefonunun perti çıktı. Bu da benim cezam... Ayrıca moralimle Begonya'nın bir alakası yok, o kafeyi seviyorum.”

“O zaman?” Gözlerini gezdirerek tahminde bulundu. “Yoksa yine voleybol takımındaki kızlar sabah sabah sana mı bulaştı? Antrenman yaptıklarını görmüştüm açık sahada.”

Voleybol takımı benden nefret ediyordu. Kaptanları Kumsal’dı.
“Sonra konuşsak?”

Zilin çalması ve edebiyat hocasının sınıfa giriş yapmasıyla birlikte, Çisem yerine geçti ve konu da böylece kapanmış oldu. Şimdilik... Eninde sonunda öğle arasına çıkacaktım ve o bakışlara maruz kalacaktım. Çisem’e anlatmam gerektiğini biliyordum ama sanırım önce, olanları kendim kabullenmem gerekiyordu. Ekilmiştim.

İlk üç ders arasında, sınıftan çıkmadan kitap okuyarak bir şekilde uzak kaldıktan sonra öğle arasında, koridora çıktığımızda fısıltılar başlamış oldu. Çisem bitirdiği kitap serisini anlatmakla çok meşguldü. Bu yüzden yemekhaneye inene kadar fark etmedi ama tepsilerimize tabaklarımızı alıp boş masalara doğru ilerlemeye başladığımız sırada, Kumsal’ın yanımızdan geçerken “Ekildin mi Adakız?” söylemleriyle iş görmezden gelinemez bir hâl aldı.

“Ne diyor bu?”

Bakışlarım etraftakileri süzerken gerginlikten altdudağımı yiyordum. Çisem önüme geçerek sorduğunda tepsiyi parmaklarımla daha sıkı kavradım ve gözlerimi kaçırdım.

“Mert mi?” diye sordu Çisem. “Yaptı mı? Ciddi misin? Dalga geçiyorum de Ada!”

Sesi çok gürültülü çıkmamıştı ama kafasını öne eğip fısıldarken bile, tonlamasındaki hiddeti sezebilmiştim. En azından uykumu feda edip bütün gece tavanımı izleyerek ben nerede yanlış yapıyorum, diye düşünmemin sebebini anlayacak biri vardı yanımda.

Çisem, beni de yanında sürükleyip en köşe masaya tepsisini bıraktıktan sonra karşısına oturmamı sağladı. Sandalyesiyle öne gelip “Hemen anlatıyorsun,” diye fısıldadı. “Sabahtan beri dalıp gitmelerinin sebebi anlaşıldı. Niye hemen söylemedin?”

“Gelmedi işte.”

Omuz silktim. Sanki benim için önemli bir şey değilmiş gibi söylemiştim.
Mert, geçen haftalar boyunca dolabıma sürekli çiçek bırakan çocuktu. Aslında çiçeklerin koparılmasından nefret ediyordum ama küçük saksılarda, ekmem için bırakıyordu. Yani, saksılarda herhangi bir not yoktu ama onun bıraktığına emindim. Çünkü arada, koridorda karşılaştığımızda küçük sohbetler ediyorduk. Onunla bir cuma sabahı, aynı anda konferans salonundaki dinletiye geç kaldığımızda tanışmıştık. Futbol takımındaydı ve çok sempatik biriydi.

“Ada...” Çisem masanın üzerinden ellerimi tutup büyük mavi gözleriyle gözlerime baktı. “Gerçekten çok üzgünüm.”

“Ben değilim.” Omuz silktim. “Yemek yiyelim. Boş ver.”

Tabaklarımızı sessizlik içerisinde bitirmiş, daha sonra dişlerimizi boş olduğunu bildiğimiz ilk katın tuvaletinde fırçalamış ve okulun içinde, boş koridorlarda dolaşmaya başlamıştık. Çisem, her ne kadar üzgün olmadığımı söylesem de üzgün olduğumu bilecek kadar tanıyordu beni ve sessizlikle karşılık veriyordu. Çünkü kafamın içinde koca bir gürültüyle başa çıkmaya çalıştığımı biliyordu.

İki büyük binayı birbirine bağlayan cam koridordan geçtikten sonra alt kata inip bahçeye çıktık.

“Havaların hâlâ soğumamış olduğuna inanamıyorum.”

“Ben de o Mert şerefsizinin sana oyun oynadığına inanamıyorum. Ben bile inanmıştım, çok pis düşmüştüm çocuğun dolabına saksıda çiçek bırakmasına,” diye homurdandı Çisem, etraftaki yüzleri süzerken. “Yine dedikodu malzemesi yaptılar seni.”

“Sahne ışığını başkalarının üzerine çevirme Çisem, bu durumda kaderimi belirleyen kişiye teşekkür etmemiz gerekiyor.” Yere düşmüş sarı yapraklardan birini alıp elimde oynamaya başladım.

“Sırf okulun taptığı çocuk seni sevmiyor diye, herkesin daha geldiğin ilk günden, yargısız infaz yaparak seni hedef hâline getirmelerine de ayrıca inanamıyorum. Safir'in yönetimi, o çocuğun ailesinin elinde olmasaydı ben bilirdim ona yapacağımı ama okuldan atılmayı göze alamıyorum,” diye homurdandı Çisem, kollarını göğsünde birleştirerek.

Elimdeki yaprakla oynarken üzgün göründüğümü düşünmüş olmalı ki elini elimin üzerine koymuştu.

“Umursamıyor gibi görünüyorsun ama bütün bunları taktığını biliyorum Ada. Takılmayacak gibi değil.”

Takılmayacak gibi değil. Numaramın ünlü bir barın erkekler tuvaletinin duvarına yazıldığını öğrendiğimde ben de böyle düşünmüştüm. O gece gelen mesajlar, takılmayacak gibi değildi gerçekten de. Sim kartımı ezip bir bardak kolanın içine atmış, babamın o geceki aramasını kaçırmıştım. Bir Ağustos gecesi, doğum gününde, babamla konuşamamıştım.
“Ada, moraller nasıl?”

Bir çift beyaz spor ayakkabı, Çisem'le yanımızda durduğunda kafamı yavaşça kaldırdım.

“Siktir git buradan Mert, yaptıkların yetmedi mi?” diye söylendi Çisem, buruşturduğu suratıyla.

Mert'in kahve gözlerine, çatık kaşlarımla baktım ve söyleyeceği şeyi bekledim.

“Gerçekten senin gibi biriyle çıkacağımı düşünmemiştin değil mi? Hayal kırıklığı seviyeni ölçmek için geldim de… Duruma göre belki biraz, birazcık, yaptığım şey için üzülebilirim.” Gülerek elini kaldırmış, başparmağı ile işaretparmağını yakınlaştırarak “birazcık”ın tanımını yapmıştı.

“Hayır, hayal kırıklığına uğramadım Mert,” dedim iğrendiğimi her şekilde belli eden buz gibi sesimle. “Sadece dolabıma bıraktığın çiçekler için üzgünüm, senin gibi rezil bir erkek tarafından satın alındılar. Ama merak etme, güzel şeyler yapmaya kafası çalışan insanların bile zihinlerinin çöplük olabileceğini öğrettin bana sen. Ben dersimi aldım, bir daha olmaz. Söz.”

Elimdeki kurumuş yaprağı yere fırlatıp yanından geçip giderken bu tarafa kulak kesilmiş herkesin, tuttuğu nefeslerini kahkahalarla verdiğini duydum ama onları dinlemedim. Çisem yanıma yetiştikten sonra birlikte kapıya yaklaştığımızda ise bahçeye yeni çıkmış, güneşin her daim üzerlerine vurduğu üç yakışıklı kafanın da durup gerideki atışmamızı izlediğini fark etmiştim.

Yakışıklı kafa ve iyi bir vücut, çirkin karakterle birlikte paket olarak geliyordu ve kuşkusuz bunun en net örneği Varis Adin’di.Ölü gri gözleri bir bıçak gibi bakıyordu ne zaman beni görse. Öfkesi niyeydi, ne kuruyordu kafasının içinde bilmiyordum ama bilmek de istemiyordum doğrusu. Belki de gerçek bir psikopattı ve ailesi şehrin yarısına sahip diye raporla, bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yatırılmıyordu ama onun yeri orasıydı, biliyordum.

Her zamanki gibi görünüyordu: Dudaklar bir çizgi hâlinde, kemik suratı kasılmış; hatları kalemle çizilmiş gibi belirgin, soluk gri gözler, içeride başka bir dünya barındırıyormuş gibi yoğun; siyah saçlarının birazı alnına düşüyor ve asla ifadesinden ödün vermiyor. Beyaz Lacoste tişörtü ve pantolonu sanki onun ölçüleri alınarak dikilmiş, diye düşünmüştüm ilk okul günü, muhtemelen öyleydi de…
Benden nefret ediyordu. Benden nefret ediyordu ve ben nedenini bilmiyordum.

Her zaman birlikte takıldıkları iki yakın arkadaşıyla birlikteydi yine. Alper, basketbol topunu bugün elinde dolaştırmıyordu; muhtemelen enerjisini antrenman için saklıyordu. Sapsarı, dağınık saçları ve mavi gözleri vardı. Grubun nazik dilli prensi Reha'ydı. Herhangi bir yerde rastlaşsanız bile muhtemelen elinde kitap olurdu. Kumraldı ve kocaman gamzeleri vardı. Kütüphanede takılmaktan hoşlanıyordu, sessizlikten, çok belliydi ama iş basketbola geldiğinde o da arkadaşları gibi karşı takımın canına okuyordu. Üçü de basketbol takımındaydı. Varis, bir şekilde yüzme takımıyla da turnuvalara katılıyordu. Neden iki branşla birden kendine eziyet ettiğini bilmiyordum ama sosyo-psikopatların sorgulanmaya ihtiyacı olduğunu da düşünmüyordum. Bunca sınavın, ödevin, projenin ve basketbol maçlarının arasında, bir de kendini derin havuzlarda boğmak istiyorsa kendi tercihiydi.

Çisem'le birlikte yanından geçip giderken göz temasını ilk kesen ben oldum. Onunla daha önce hiç yakın mesafeden yüz yüze gelip konuşmamıştık ama ne zaman göz göze gelsek o kadar sert bakıyordu ki çığlık çığlığa kaçmak istiyordum bu okuldan.

Bu okul…

Ortaokulun sonunda babam, bir psikolog eşliğinde bana üvey olduğumu açıkladıktan sonra nefes aldığım ilk yer olacaktı oysa ki bu okul. Çünkü önceki lisemde ilk iki senemi bunalımda harcamıştım. Her sabah “günaydın”la kalkıp “iyi geceler”le yatıyordum ama düşünmeden edemiyordum. Annemin bizi terk ettiğini sanıyordum, meğerse Agâh Kandemir hiç evlenmemişti ve sadece annem değil, babam da beni terk etmişti.

Bu okulun bana kafes değil, salıncak olması gerekiyordu oturup zincirlerinden tutarak kafamı geriye attığımda uçsuz bucaksız gökyüzünü görebildiğim; çiçeklerime kuru toprak değil, yağmur olması gerekiyordu ama hayat, odasında ayıcıklarıyla yalın ayak dans eden o küçük kıza, dünyanın bir peri masalı olmadığını anlatmak için acımasız bir yol seçmişti.
“Hafta sonu yine teras partisi var, geliyor musun?”

Servise gitmek için çantamı toplarken Çisem'in çoktan toplanmış bir şekilde, sıramın başında dikildiğini fark ettim. Ona her zaman attığım bakışlardan atıp fermuarı çektim ve çantamla birlikte kapıya yürüdüm. “Muhtemelen Begonya’da olurum.”

“Hafta sonu çalışmadığını biliyorum Ada,” diye mırıldandı Çisem, gözlerini kısarak bir bakış fırlatırken. “Annem şu yılbaşı resitalini ayarladı, ben de stres atmaya çalışıyorum. Çünkü dedemler kalkıp Hollanda’dan gelecekler. Cadılar Bayramı partisine de gelmedin. Sen yoksun diye satranç kulübünden bir havuçla dans ettim.”

Kahkaha attım. “Numarasını bıraktı mı?”

“Beni evine götürmeye çalıştı,” dedi gözlerini devirerek. “Belki çürümüş peynir gibi ter kokmasaydı kabul edebilirdim. Söylediğine göre ailesi açık artırmayla dudak uçuklatan bir fiyata antik bir piyano almış geçen yıl.”

Arka bahçe kapısından çıkarken bineceğim servise bir bakış attım. “İyiymiş…”

“Ada ya... Hadi be kızım... Söz veriyorum çok eğleneceğiz.”

“Partilerde eğlenmiyorum Çisem, biliyorsun. Ayrıca, muhtemelen cumartesi akşamı gerçekten meşgul olacağım. Perşembe günü sınavlara çalışmak için de erken çıkmayı planlıyorum. Yarın sabah kafeteryada konuşuruz.”

Seslice nefes verirken omuzları düştü.

“İyi, peki. Görüşürüz. Kolay gelsin bakalım, Begonya'nın çiçek kızı!”

Servise yürürken devirdiğim gözlerim ve yamuk gülüşümle ona el salladım. Dalga geçiyordu şu lakapla, bayılıyordu kullanmaya.

Matematik defterim elimdeydi. Yol boyunca bugün işlediklerimizi tekrar etmeyi planlıyordum, Kumsal'ın yakın arkadaşlarından Derin'i her zaman oturduğum koltukta görmeseydim planıma da sadık kalabilirdim. “Favorimiz de teşrif etmişler,” diyerek maşalı saçlarından bir tutamı işaret parmağında çevirdi Derin.

“Orası benim yerim,” dedim başında dikilerek. “Ve sen servis kullanmazsın.”

“Bugün canım servisle dönmek istedi.” Omuz silkti. “Her neyse. Beni rahatsız etme.”

Böylece en arka koltuğun bir önüne oturmuş oldum. Yanıma birini istemediğimden yanımdaki koltuğa çantamı koymuştum. Ayaklarımı ön koltuğun arkasına yaslayıp yükselen dizlerimin üzerine matematik defterini bıraktım ve renkli bir kalemle önemli yerlerin altını çizmeye başladım.

“Kaç sıra yükselebileceğini düşünüyorsun ki?” diye sordu Derin, kollarını koltuğumun arkasına ve çenesini de üzerine koymuş tepeden beni izliyordu. Kulaklıklarımı takıp onu görmezden gelirken servisteki herkesin oturdukları yerden kafalarını uzatmış bizi izleyip konuştuklarını fark ettim. Bu kızların notlarını yüksek tutmak için ebeveynlerinin okula bolca bağış yaptığına ve bu sayede ilk yirmide olduklarına yemin edebilirdim ama kanıtlayamazdım. Kanıtlamayazdım çünkü bu, yalnızca engel olamadığım bir önyargıydı. Safir’de böyle yolsuzluklara yer yoktu.

Matematik notlarını tekrar etme işi pek de yolunda gitmedi. Derin, arkadaşına öğlen bahçede Mert'e cevap verirken ne kadar zavallı göründüğümü anlatıp durdu. Benden neden bu kadar hoşlanmadığını merak etmekle beraber, her seferinde ona ya da diğerlerine cevap vermemin de onları kışkırttığını düşünüyordum, bu yüzden sessiz kalmak tercihim oluyordu. Aslında Derin için bir teorim vardı ki bu da Kumsal’la yakın olduklarından Kumsal’ın nefretinin arkadaşına da bulaşmış olmasıydı.

Begonya'da çalışanların olduğu mesaj grubundan bildirim geldiğinde telefonumu çıkartıp konuşulanları okudum. Hazal, başka bir kızla mesai saatlerini değiştirdiğinden bugün beraber olacağımızı haber veriyordu. Uzun kızıl saçları olan çok güzel bir kızdı Hazal. Benden bir yaş büyüktü. Üniversiteye tekrar hazırlanıyordu, sanırım üçüncü girişi olacaktı sınava. İstediği bölümü kazanana dek vazgeçmeyecek biriydi. Bu sırada da Begonya’da harçlığını çıkarıyordu tabii.

Derin telefonumu elimden kaptığında boş kalan elime şaşkınlıkla, gözlerimi kırpıştırarak baktım birkaç saniye.

“Kiminle konuşuyorsun kız sen böyle? Sevgili mi yaptın kendine hemen?”

“Ver şunu Derin!” Defterimi kenara fırlatıp koltukta arkaya döndüm ama ayağa kalkmış, kolunu uzatmış mesajları okuyordu.

Sinirlenip yanındaki kızı ittirerek üzerine abandığımda elinden telefonumu aldım ve kapatıp cebime attım.

“Ne yaptığını sanıyorsun sen?”

“Begonya'da mı çalışıyorsun?” diye sordu kafasını eğerek. “Ne oldu, üvey babacığın para göndermiyor mu sana İngilterelerden artık? O da ne kadar işe yaramaz bir kız olduğunu anlamış olmalı. Bahse varım sen üniversiteye geçince kıçına tekmeyi basacak. Gerçi dur, biz on sekizi doldurduk değil mi?” Umutsuz bir ifade takınmaya çalıştı Derin. “Kendini hazırlasan iyi edersin Ada. Belki Kumsal’ın telefonunu işe yaramaz bir hâle getirmeden önce iki kere düşünmeliydin, harçlıklarını biriktirmelisin. Artık her kuruş önemli senin için.”

Neyse ki servis, evimin önünde durmuştu. Eşyalarımı alıp bir hışımla kendimi evimin güvenli bahçesinin duvarlarının ardına attım. Telefonumu alıp mesajlarımı okuyacak kadar ileri gittiğine inanamıyordum, zincirleme bir kazaydı bu. Çünkü bu haberin Kumsal’a uçmasının saniyeler alacağını bile düşünmüyordum.

Kapalı bahçeme kendimi zor attım. Çantamı masanın üzerine bırakıp çiçeklerimin arasında dolaştım. Lise berbat bir yerdi. Ortaokuldayken liseye geçmek için sabırsızlandığımı hatırlıyordum. Lise; arkadaşlarımla eğlendiğim, ilk aşkımı bulduğum, kendimi keşfettiğim yer olacaktı. Bunların yerine çevremdekileri eğlendiriyordum, ilk aşkımı değil ama hayatımı cehenneme çeviren çocuğu bulmuştum, hem de ilk bakışta. Kendimi keşfetmeyi bırak, etrafımda dönenleri bile anlayamıyordum.

Eve girmeden önce sakinleşmek için yalnızca on dakikam vardı. Pamuk Hala evde değildi, muhtemelen erken çıkmıştı. Bugünlerde oğlunu okuldan almak için erken çıkıyordu. Sabahtan akşama kadar çalışmasına rağmen oğluna vakit ayırması çok hoştu. Pamuk Hala çocukluğumdan beri dadılığımı yapan kadındı. Adı Pamuk’tu ve bembeyaz saçları vardı. Torunu ona sürekli Pamuk Hala diye seslendiğinden, bir süre sonra dadı yerine ben de Pamuk Hala diye seslenmeye başlamıştım ve çok hoşuma gidiyordu. Eve dair sıcak hissettiren nadir şeylerden biriydi.
Bir de Mustafa Abi vardı, bahçeyle ve bazı ağır işlerle ilgilenip Pamuk Hala’ya yardım etmek için haftada birkaç kere geliyordu. Bahçecilikle ilgili birçok şeyi ondan öğrenmiştim. Onunki gibi tulumlar alıp onu ne zaman etrafta görsem kolları sıvamıştım, çocukken idolümdü. Hâlâ öyleydi. Toprağa, çiçeğe, yaprağa onun kadar nazik davranan bir adam görmemiştim. Cüssesi kalındı, uzun boylu ve göbekli bir adamdı ama kalbi sıcacıktı.
Pamuk Hala ve Mustafa Abi olmasaydı, babamın yokluğu bana çok koyardı ama onlarla hafifliyordu her şey. Belki eve geldiğimde annem ve babam yoktu ama onların sıcak olmadığı kadar sıcak davranan insanlar vardı etrafımda. Okul hariç. Okul cehennemdi. Çisem hariç.

Siyah bir pantolon, askılı bir atlet ve beyaz bir hırka giydim. Saçlarımı tarayıp tepemde topladım ve botlarımı, spor ayakkabılarımla değiştirdim. Ceketimi ve çantamı alıp evden çıktıktan sonra caddeye kadar on dakika yürüdüm ve otobüse bindim. Otobüs sahilden gidiyordu ve Begonya'ya kadar on iki dakika sürüyordu, inince birkaç dakika daha yürüdükten sonra ulaşıyordum. Tam iş çıkış saatinden önce oraya varmam ve trafik saati geçtikten sonra eve dönmem benim şansımdı. Ne yazıktı ki son zamanlardaki şansımı buna harcamıştım…

İstanbul'un trafiğinin çekilmez olduğu popüler bir semtte yaşıyorduk ve burada olmaktan hep nefret etmiştim. Safir'in şehirdışında, bir dağın tepesinde olduğunu gördüğümde çok sevinmiştim bu yüzden. Daha ilk günden sevincimin kursağımda kalması da hayatın bana, her güzel şeyin bir bedelle geldiğini hatırlatma şekliydi sanırım.

Begonya'ya girdikten sonra doğruca kasaya ilerledim ve aradaki tahtayı kaldırıp arka tarafa geçtim. Kasada esmer bir çocuk vardı, genelde o oluyordu. Personel odasında dolabından önlüğünü alan Hazal'ı gördüğümde yüzüm aydınlanmıştı.

“Saatlerini değiştirmek zor olmadı mı?” diye sordum gülümseyerek kolumu boynuna dolarken.

“Hiç de bile. Kız zaten ayrılacakmış işten,” diyerek güldü Hazal. “Hadi hadi, bırak eşyalarını, giy önlüğünü de gel. Kalabalık bugün kafe.”

Çantamı ve ceketimi dolabıma bıraktıktan sonra önlüğümü taktım. Önlükler toz pembeydi, üzerine işlenmiş begonya çiçeği desenleri vardı. Kafe de yeşil, kahverengi ve beyaz tonlarıyla döşenmişti ve her yerde çiçekler vardı. Çalışmak için iş ilanlarına bakarken burayı gördüğümde çok mutlu olmuştum, kendimi arka bahçemde gibi hissediyordum. Patron ilk iş günümde ön tarafa birkaç tohum ekmeme bile izin vermişti. Düzenli bir şekilde bakma sözümü almıştı tabii. Haftalık gelen görevliler oluyordu ama benim ektiklerim onların bakım listesinde değildi.

İki saat boyunca birçok masaya baktım. Arada Hazal'la, gelen yakışıklı çocuklardan konuşup kıkırdıyorduk. Gerçi o anlatıyordu, ben de dinliyor, arada gülüyordum. Buranın devamlı müşterileri vardı ve Hazal birinden hoşlanıyordu ama hiçbir zaman sipariş alıp verme dışında konuşmamışlardı. Yine de çocuk ona güzel bahşiş bırakıyordu, bu da onu canlı tutuyordu.

Hava kararırken on dakikalık molamdan çıkıyordum. Arkada bir kahve içmiş ve mesajlarımı kontrol etmiştim. Babam sürekli mesaj atıyordu. Ona yalan söylememek için bir arkadaşımla dışarıda kahve içtiğimi, merak etmemesi gerektiğini söylemiştim. Akşamları arıyordu. Bazen FaceTime yapıyorduk.

Telefonumu önlüğümün cebine sıkıştırırken boş kahve bardağımı bulaşıkların yanına bırakıyordum ki Hazal'ın boş tepsiyle dönerken gülümseyen suratını yakaladım. Çok geçmeden gözlerim, omuzları ardındaki yüzlere takıldı: Kumsal, Derin, Varis, Reha, Alper ve bir kız daha. Şaka yapıyor olmalısın.

“Ne oldu senin suratına?” diye sordu Hazal, nereye baktığımı yakalamak istercesine baktığım yeri tahmin etmeye çalışarak.

“Hiç,” diye mırıldandım. “Biricik zorbalarım gelmiş.”

“Zorba mı?”

Hazal'a döndüm. “Biliyorum, mola sırası sende ama onların oturduğu masanın siparişlerini aldıktan sonra çıkamaz mısın? Söz veriyorum bir sonraki molam senin.”

“Bakışlarını hiç sevmedim bilesin Ada,” diye mırıldandı Hazal, sipariş defterini alıp tekrar öteki tarafa geçerken. “Neyse, sonra anlatırsın herhalde.”

Kafamı salladım ve gergince tezgâhın arkasından onları izlemeye başladım. Hazal gidiyordu. Dışarıdaki büyük masaya oturmuşlardı. Varis en köşedeydi, tam karşımda oturuyordu ama telefonuyla ilgileniyordu. Yanında Kumsal, onun yanında Reha, Reha’nın yanında Derin ve onun yanında da Alper oturuyordu. Reha eğilip Varis'in kulağına bir şey fısıldadığında Varis, kafasını kaldırdı ve doğruca bana baktı. Göz göze geldik. Siktir. Yakalanmış mıydım? Düpedüz onu keserken mi?

Gözlerimi çekmedim. Ne olursa olsun gözlerimi çekmeyecektim. Ondan korkmuyordum. Adin soyadı beni korkutmuyordu. Ülkedeki en güçlü ailelerden biriydi. İngiltere'yle direkt bağlantıları ve birçok ülkede ofisleri vardı. Safir Okullarına sahip olmak; onlar için yalnızca görkemli akşam yemeği sofrasındaki tuzluk gibiydi.

Hazal'ın Kumsal'la girdiği diyalogları duyamadım ama bir süre sonra Varis, başını Hazal'a çevirip tek bir cümle söyledi. O tek cümle, Hazal'ın yüz seksen derece dönüp surat asarak buraya yürümesine sebep olmuştu.

“Ne oldu?”

“Masalarına senin bakmanı istiyorlar, yoksa müdürle görüşeceklermiş.” Gözlerini devirerek sipariş defterini ve kalemi önlüğünün cebine attı. “Sen bir şey mi yaptın o çocuğa?”

Kaşlarım çatıldı. “Hangi çocuğa?”

“Şu heykel gibi suratı olana. Sanki eski sevgilinmiş ve aldatmışsın gibi bakıyor.” Tezgâha eğilip kulağını yaklaştırdı ve meraklı gözlerle baktı. “Sakın bana çocuğu kapıp işleri batırdığını söyleme. Keserim vallahi şurada kendimi. Bu çocuk bana baksa ben yüzüğü parmağına geçiririm o an be.”

“Ne diyorsun Hazal?” diye fısıldadım sinirlenerek. “Hayatımda tek kelime konuşmadım ben o çocukla. O ve yanındaki herkesten nefret ediyorum. Yunan heykeli ya da başka bir şey, Varis Adin egoist piçin teki. Herkese istediği her şeyi yapabilecekmiş gibi davranıyor.”

Hazal'ın ağzı açık kalmıştı. “Varis Adin mi?” diye fısıldadı. “Balamir Adin'in oğlu olan Varis Adin mi?”

Varis'in babası siyasetle de gündeme geldiğinden tanınıyordu, o yüzden Hazal'ın ismini duymuş olmasına şaşırmamıştım. Kafamı sallayıp sinirle, sipariş defterimi çıkardım ve tezgâh tahtasını kaldırıp yanına geçtim. “Sen mola ver, ben yanlarına gidiyorum. Buradaki işimi kaybedemem.”

“Kolay gelsin be kızım... Ben bilmiyordum.” Hazal sırtımı okşadıktan sonra kafamı sallayarak onu anladığımı belirten bir bakış attım, ardından dönüp masalarına yürümeye başladım ve kendimi karşılaşacağım kâbusa hazırlamaya çalıştım.

Mümkün değildi. Ben kendimi hazırlamaya çalıştıkça her şey daha da kötüleşiyordu.

Sadece bir an önce bitsin istiyordum.

“Merhaba, karar verdiyseniz siparişlerinizi alabilir miyim?” diye sordum hafifçe gülümsemeye çalışarak. Yapay durduğunu biliyordum ama buradaki garsonların uyması gereken kesin ve net kurallar vardı. Yine de en azından tanımıyormuş gibi yapabilirdim.

“N'aber Ada?” Kumsal geriye yaslandığında, arka koltuğa kolunu uzatmış olan Varis'in kolunun altına girmiş gibi olmuştu. Ses tonu her zamankinden iki kat daha sinir bozucu çıkmıştı, tonlamasının ayarı yoktu. “Ben, bir Bomonti filtresiz, bir de…”

Alper sipariş vermeye başladığında yanındaki kız hafifçe koluna dokundu ve lafını kesti. Menüye bakan Alper şaşırmıştı. Kafasını kaldırıp baktığında beni tanıdığını anladım, ardından bakışlarını Varis'e çevirdi ve yanındaki kızın kulağına bir şey fısıldayıp olduğu yere sinmesine sebep oldu.

“Baban sana yeterince harçlık vermiyor mu yoksa?” Kaşlarını kaldırarak dudaklarının yukarı doğru bükülmesine izin verdi Kumsal. Elinde ona aldığım son model telefon vardı.“Eee, üveylikle öz olmak arasında farklar var. Bir süre sonra adamın da kafasına dank ediyor tabii.”

“Agâh Kandemir, kızıyla ilişkisi hakkında böyle konuştuğunu duysaydı babanın yolsuzluklarını not aldığı dosyasını çoktan savcılığa yollamıştı bile Kumsal,” diye mırıldandım kendime engel olamayarak. “Yakın zamanda boşa çene çalmayı bırakıp sipariş vermeyi düşünüyor musun?”

Ben üvey olabilirdim ama babam bana bunu bir saniye bile hissettirmemişti. Şimdi iş için uzakta ve ben yalnızım diye etrafta dolanıp duran koca ağızlıların babamla ilişkime laf etmesine izin veremezdim.
Kumsal bozuldu ama çabuk toparladı. “Yoksa çöp ettiğin telefonumun yerine aldığın iPhone'un parasını bile karşılayamıyor musun?”

Ne zaman doğru bir şeylerle sınansam yanaklarım kızarırdı, beyaz tenli olmanın kötü yanlarından biriydi bu. Utanmakla alakası var mıydı, bilmiyordum ama bu yanıma engel olamıyordum ve burada Kumsal haklıydı. Bir telefonu, o kadar yüksek bir meblaya satmaları haksızlıktı, aylık harcamalarımın çok üstünde bir para olduğundan biriktirdiğim harçlıklarımı da kullanmak zorunda kalmıştım.

“Siparişleriniz?” diyerek direttiğim sırada Varis'in üzerimdeki bakışlarını hissettim, anlamış mıydı? Kumsal'ın tavrını kesmesi için her şeyimi verebilirdim. Sadece sussaydı, siparişleri alsaydım, zıkkımlanıp gitseydiler olmaz mıydı?

“Ben bir matcha latte istiyorum…”

Sonunda Kumsal’ın vazgeçip sipariş vermesinin ardından Alper ve diğerleri de istediklerini sıraladılar. En son, sıra Varis'e geldiğinde sadece “Chivas Regal, tek buz,” dedi, masaya yasladığı elinde telefonunu çevirirken.

“Tamamdır.”

Siparişlerle birlikte arka tarafa döndüğümde mutfaktaki çocuğa kâğıdı ilettim ve servisleri açmak için bir tepsi çıkartıp hazırlamaya başladım.

“Nasıldı?” diye sordu Hazal başımda dikilerek. Elinde bir bardak soda vardı ve mentollü sigara kokuyordu.

“Felaket.”

Derin bir nefes aldıktan sonra tepsiyle geri döndüm. Alper ve Reha geçen haftaki oyunlarından bahsediyorlardı. Çisem de o hafta sonu Ankara'da olduğundan okulunu desteklemek için maça gitmişti, o yüzden konuyu biliyordum. Karşı takımı desteklemeye gelen jimnastikçi kızlardan birkaçı, maç bitişi erkeklerin soyunma odasına dalıp ufak bir gösteri düzenlemişlerdi.

Alper “O sarışın kızın göğüsleri aklımdan gitmiyor,” diye mırıldandı kocaman açtığı gözleriyle, kafasını sağa sola sallayarak geriye yaslanırken. “Doğal olmalarına imkân yok.”

Derin araya girdi. “Abartıyorsun Alperciğim, hayatında hiç mi meme görmedin?”

“Sen aynaya bakınca görmüyorsun herhâlde,” diye mırıldandı Reha. Tam isabet!

Varis'in önüne servis açmak için eğildiğimde Kumsal, kollarını göğsünde birleştirip gözlerini üzerime dikmişti.

“O kadar meraklısıysanız bizim soyunma odası koridorun başında, önünden geçiyorsunuz yalnızca iş tamam,” diye mırıldandı Kumsal. “Değil mi Adacığım? Senin dolabın da kapıya en yakın olan hatta.”

Bir anda elimdeki çatalı düşürdüm ve geriye çekildim. Bunu nasıl söyleyebilmişti? Masa bir anda sessizlik içerisinde kaldığında Varis'in gözlerini, başından beri çevirmediği yöne; Kumsal'a çevirdiğini fark ettim. Garsonluğunu yaptığım masada beni cinsel obje ilan ettiği için sinirlenmiş miydi yoksa ekleyecek bir yorumu mu vardı? Söz konusu kişi, Varis Adin olduğunda cevaplar bile havada asılı kalıyordu, ihtimallerin canı yoktu.
Masaya düşürdüğüm çatalı alıp sertçe Varis'in önüne bıraktığımda göz göze geldik. Öfkelendiğim için nefeslerim sıklaşmıştı ama hiçbir şey söylemedim. Tepsiyi de alıp geri dönerken sadece sinirliydim. Ağlama dürtüsünü kontrol edebilen sayılı insanlardan olduğum için biraz şanslı sayılırdım, başkası olsa Kumsal Kayadelen'e dayanamazdı.

“Ne dediler?” diyerek ellerini omuzlarıma yerleştirdi Hazal, arka tarafa geçtiğimde.

“Salak salak konuştu yine.” Gözlerimi devirdim.

“Şu sarışın kız değil mi? Beyni yanmış onun kafasına açıcı sürmekten. Umarım çok takmıyorsundur.”

Kızın saçı boya değil ki…

“Sadece bir an önce gitsinler istiyorum.”

Siparişleri çıktığında birer birer tepsiye dizmeye başladığım sırada “İstersen ben götürebilirim,” dedi Hazal, tepsiye uzanırken.

Kafamı salladım iki yana. “Hayır, olmaz. Tahrik etmeye gerek yok. İşimden olmak istemiyorum, senin de başına bir şey gelsin istemem. O masada milyon dolarlık hayatlar oturuyor, sırf istediler diye başımıza bela açmaları tek laflarına bakar.”

Önce yiyecekleri götürdüm, ardından içecekleri. Özellikle Kumsal'ın önüne smoothiesini koyarken suratına fırlatmamak için zor tutmuştum kendimi ama işe yaramıştı işte.

Akşamın geç saatleriydi, kapatmaya bir saat vardı ve Hazal'ın mesaisi bitmişti. Reha hesap için elini kaldırdığında sonunda gidiyor olduklarına sevinerek adisyonu çıkardım ve masaya bıraktım. Varis siyah, mat bir kredi kartını hesap kutusunun içine bıraktığında Kumsal, elini Varis'in koltuğun arkasına doğru uzattığı kolunun üzerine koydu ve “Akşam için teşekkürler Varis,” diye mırıldandı. Gülücükler saçıyordu. Bahse varım, tam şu an, Varis'in yanağını öpmemek için kendini zor tutuyordu çünkü kızın imza hareketi gibi bir şeydi bu ama ona dokunamazdı, bunu o da biliyordu. Bunu herkes biliyordu.

“Sen kendin ödüyorsun.”

Hesap kutusunu alacakken şaşkınlıktan olduğum yere çakıldım. Ne?

“Ne?”

Kumsal'ın tepkisi de benimle aynı olmuştu, beklemediğini anlamıştım. Ama çok da üzerinde düşünmeye gerek yoktu. Elbette, Varis Adin her yerde şerefsizliğini konuşturmak zorundaydı.

Kumsal kendini daha fazla küçük düşürmemek için adisyona hızlıca bakıp cüzdanından çıkardığı bir yüzlüğü kutunun içine bıraktı ve gözlerini başka tarafa çevirdi, bana bakmıyordu. Varis Adin, Kumsal Kayadelen'i utandırmıştı. Okulun en meşhur kızını… Instagram fenomenini…

Hesap kutusunu alıp kasaya geçtim. Kumsal'ın para üstünü ve Varis'in kartından çektiğim tutarın fişini, kutuya koyup masalarına geri bıraktım ve onlara bakmadan kasaya geri yürüdüm. Son müşteriler de gittiğine göre, oturup biraz kitap okuyabilir ve daha sonra kafeyi kapatıp eve dönebilirdim. Sonunda beklediğim an geliyordu. Sıcak bir duş alıp en sevdiğim diziden bir bölüm izleyecek, biraz ders çalıştıktan sonra da uyuyacaktım. Belki atıştırmalık bir şeyler de hazırlardım.

Kasanın arkasından, masadaki herkesin kalktığını gördüm. Varis'in siyah, spor arabası dışarıda park edilmişti. Reha kızlara bir taksi durdurduktan sonra kapıyı onlar için açtı. Reha Koç, her zaman en kibarları olmuştu. Aslında herkesle iyi anlaşıyordu, onunla sorunu olan birini görmemiştim hiç. Öte yandan Alper, tam bir kazanovaydı. Partilerden en kârlı çıkan muhtemelen oydu çünkü kızlarla vakit geçirmeyi çok seviyordu. Eh, kızlar da onu seviyordu.

Varis doğruca arabasına ilerledi, şoför koltuğuna binmeden önce Begonya'nın dışarıda asılı büyük tabelasına bir bakış atmıştı. Alper ve Reha da arabaya geçtiler, saniyeler sonra araba gitmişti. Ve sonunda yalnız kalmıştım.

Son yarım saatte hiçbir müşterinin gelmemesini umarak son işleri hallettim. Kafenin politikasına göre, kapatma saatine yakın müşteri gelirse garson yarım saat fazla mesai yapıyordu. Bu yüzden ne zaman kafeyi ben kapatacak olsam geriliyordum. İşlerim bittiğinde masalardan birine oturup telefonumu çıkardım ve Çisem'in gönderdiği şarkı linklerini teker teker Spotify'dan açıp listeme kaydettim. Her zaman şarkılar konusunda iyi bir zevke sahip olmuştu. O yüzden gönderdiği şarkıları kontrol etme gereği duymuyordum.

Daha sonra Instagram'dan gelen bildirimin üzerine tıkladım.
 
“varisadin gönderini beğendi.”
 
Instagram hesabımda çok fazla takipçi yoktu, sadece birkaç çiçek seven yaşlı teyze, ben, babam, Çisem ve birkaç tanıdığım kişi vardı. Varis'in beğendiği fotoğrafımı bir hafta önce atmıştım. Odamdan güneşin batışını güzel bir şekilde izleyebiliyordum ve o anın fotoğrafını çekmeyi çok seviyordum. Bu yüzden profilimde çiçeklerimin yanı sıra bulutların da fotoğrafları vardı.

Çalıştığım kafeye gelip arkadaşlarıyla ayrılmasının üstünden bir saat geçtikten sonra Instagram'da beni mi stalklamıştı? Bu, kulağa hiç Varis Adin gibi gelmiyordu. Geçen sene merakımdan birkaç kere hesabına bakmıştım; genelde basketbol sahasından, havuzdan fotoğraflar paylaşıyordu. Çoğunda kendisi yoktu, varsa da bir gölge gibiydi ya da uzaktan çekilmişti. Zaten çok gönderisi de yoktu. Ama yüz binlerce takipçisi vardı. Yakışıklı ol, canımı ye; tam olarak kızların tarzı. Gerçek hayatta nasıl biri olduğunu bilselerdi o zaman da bu kadar kişi onu takip eder miydi acaba? Sayfasını yenilediğimde bir anda, sen de onu takip et yazısı çıktı. Dalga geçiyorsun.

Beni takip mi etmişti? Neden?

Bir anda çok rahatsız hissettim. Yaptığı onca şeyden sonra gelip fotoğrafımı beğeniyor ve beni Instagram'dan takip mi ediyordu yani? Takip ettiği kişilere girdim, çok fazla hesabı takip etmiyordu. Adin soyadlı başka bir çocuğu gördüğümde profiline tıkladım. Milas Adin. Onun da takipçi sayısı yüksekti. Profilinde isminden başka bir şey yazmıyordu, o da çok fazla kişiyi takip etmiyordu. Profilindeki fotoğraflar siyah beyazdı. Yüzünün olduğu bir fotoğrafa tıklayıp yaklaştırdığımda akraba olabileceklerini düşünüp profilinden çıktım.

Varis'in profilindeki en güzel fotoğraf, muhtemelen en insanca çıkmış olanı, bir akrabasıyla birlikte Cadılar Bayramı'nda çekildiği fotoğraftı. Suratında boya vardı. Fotoğraftaki küçük çocuğun, Çisem'in küçük erkek kardeşiyle aynı koleje gittiğini bildiğimden, Cadılar Bayramı'ndaki anasınıfı partisine gidip suratını boyattığını düşündüm. Daha sonra fotoğraftan çıktım ve az önce yüklenen hikâyeyi açtım: Morlu, mavili ışıklar; ince, uzun yapraklı bir bitki ve duvar. Ya evinde, kendi üzerinde kullanmayı sevmediği renkleri kullanıyordu ya da bir partideydi. Muhtemelen ikincisi.

Varis'in profilini gezerken bir anda Çisem'den gelen mesajla oturduğum yerden sıçradım. Bu şekilde yakalansam gerçekten hayatımda hiç utanmadığım kadar utanırdım. Resmen oturmuş, hoşlandığı çocuğun profilini stalklayan obsesif kızlar gibi görünüyordum çünkü dışarıdan.
 
Çisem: Az önce çok saçma bir şey gördüm ve o kadar saçma ki hâlâ hayal gördüğümü düşünüyorum... Ama... Bir ihtimal... Varis, senin Instagram gönderini mi beğendi?
 
Çisem de Instagram'da çok popülerdi. Sürekli, piyano çalarken çektiği videolarını ve fotoğraflarını paylaşıyordu. Birlikte çok fotoğrafımız vardı, hatta kendi profilimde olduğundan daha çok fotoğrafım vardı onun hesabında. Sık sık Instagram'da dolaştığından görmesine şaşırmamıştım.
 
Ada: Beni takip etti
Çisem: HASSİKTİR ORADAN??????????
Ada: Kumsal ve diğerleriyle birlikte buradaydı bugün
 
Bir anda telefonum çalmaya başladığında bunu beklediğimden aramayı cevapladım. Çisem’e, geldikleri andan itibaren olan her şeyi anlatmış, bir dizi küfür dinlemiş, üstüne bir de Kumsal'ın saçını başını yolmadığım için azar yemiştim. Çisem bazen çok fevri bir insan olabiliyordu ve Kumsal'ın soyunma odası terbiyesizliğini yaptığı anda burada olsaydı, üzerine atlayabilecek potansiyele sahip olduğunu biliyordum. İkimiz de bugün, Derin'in servisteyken burada çalıştığımı öğrendikten sonra, bunu Kumsal'a yetiştirdiğini biliyorduk, bu denklemin tek bilinmeyeni Varis, Alper ve Reha üçlüsünün nereden çıktığıydı.

Başka bir soru ise şuydu: Öğrendikleri ilk gün böyle geçtiyse daha sonra ne olacaktı? Okuldakiler öğrendiğinde ne olacaktı? Düşünmek bile istemiyordum.

Mesai saatim bittiğinde her şeyi kapattım ve kepenkleri indirdikten sonra kafeyi kilitledim. Sokak karanlık ve boştu, hava serinlemişti. Ellerimi ceplerime soktuktan sonra otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Sokakta bir tek benim ve karşı kaldırımda, geride yürüyen kişinin ayak sesleri vardı. Şansıma, otobüs durağına ulaştıktan birkaç dakika sonra otobüs geldi. Boş sahil yolunda geçirdiğim on dakikadan sonra otobüsten indiğimde artık evimle aramdaki tek engel birkaç dakikalık yürüyüştü. O sıcak duşa gerçekten çok ihtiyacım vardı, kemiklerimde hissedebiliyordum bunu.

Ama rahatlayışım uzun sürmedi. Neden bütün olumlu duygular bende çok dayanmıyordu? Birinin beni takip ettiğini hissediyordum, ürpermiştim. Sürekli gerilim filmleri izlemekten paranoyaklaşmış mıydım yoksa gerçekten takip mi ediliyordum? Bu sorumun cevabını alabilecek herhangi bir ipucu göremeden adımlarımı hızlandırıp evin bahçesinden içeri attım kendimi. Anahtarımı çıkarıp kapıyı açtıktan sonra içeri geçmiş ve ne kadar kilit varsa kullanmıştım.

Dizi izleme ve ders çalışma planlarım, duştan sonra karnımı bile doyuramadan yorgunluktan yatağıma yığılmamla, tuzla buz olmuş oldu. Saçlarımı kurutmadan yatmanın çok kötü bir fikir olduğunu ise sabahın altısında, aslan yelesine dönmüş süpürge saçlarla uyandığımda anladım.
Saçlarıma fırça sürmeye çalışmakla uğraşmadan sprey sıkıp fön çektim ve hafif dalgalandırdım. Okul formasının renkleri güzeldi: Erkekler için siyah pantolon; kızlar için koyu gri, pileli etek; beyaz polo yaka tişört, kravat ve lacivert ceket ise ortaktı. Dişlerimi fırçalayıp çantam ve ceketimle birlikte odadan çıktığımda o saçlara rağmen rekor sürede hazırlanmıştım.

“Dur kızım nereye koşuyorsun böyle?” diye seslendiğini duydum Pamuk Hala’nın mutfaktan.

“Geç kaldım dadım, kahvaltı yapmaya vaktim yok!”

“Sandviçini al o zaman güzel kızım!”

Botlarımı ayaklarıma geçirirken Pamuk Hala paketlediği sandviçle beraber geliyordu. Bazen uzun, siyah bir etek; bazen uzun, siyah, bol bir pantolon ve beyaz gömlek giyiyordu. Beyaz saçlarını her zaman sımsıkı toplar ve aşağıdan bir tokayla tuttururdu. Gözleri elaydı. Çok gülümseyince yüzü kırış kırış oluyordu ama pamuk gibi duruyordu teni.

“Teşekkürler balım,” diye mırıldanarak gönlünü almak için hızlıca yanağına bir öpücük bıraktım ve sandvici kaptığım gibi kapıyı açtım.

“Sana da günaydın o zaman, balım. Hadi güle güle git!” Pamuk Hala arkamdan gülüyordu.

Servis, tam ben bahçeden çıkarken kaldırımın kenarında durmuştu. Düzleştirdiğim için oraya buraya uçuşan saçlarımı, kulaklarımın arkasında tutmaya çalışarak servise bindim ve en arkaya doğru yürüdüm.

Yine mi?

“Şey, orası benim yerim,” diye mırıldandım kendime engel olamayarak. Sadece çeneni kapatıp başka bir yere otursan olmuyor muydu Ada? Sabah sabah yine hatlarım karışmıştı. Dün Derin'in yerime oturmasından sonra bu servis olayına daha da sinirlenmiştim belki de. Çocuğu tanımıyordum bile yaptığım şey çok kabaydı.

Sarı saçları bukle bukleydi ve alnına dökülüyordu. Elindeki kalın kitaptan kafasını kaldırdığında göz göze geldik. Kocaman, mavi gözleri vardı. Beni görünce kulaklıklarını çıkardı. Kulaklık... Tabii ya.

“Bir şey mi dedin?” diye sordu gözlerini kırpıştırarak.

“Şey... Açlık Oyunları mı o okuduğun kitap?”

Gülümseyerek kitabın kapağını kaldırdı ve kafasını salladı. “Evet, Alaycı Kuş. Okudun mu?”

Kafamı salladım. Birkaç saniye sonra servis hareket etmeye başladığında ise kucağımda çantam, elimde ceketim ve sandvicimle, yine en arkanın bir önündeki koltuğa oturmuştum.

Servis yavaş yavaş dolarken sandvicimin henüz yarısını mideme indirebilmiştim ki servisin Derin'i de aldığını fark ettim. Topuklu ayakkabılarıyla doğruca arkaya yürüdü ve az önceki sarışın çocuğun başında dikildi. Yanında arkadaşı da vardı.

“Baksana sen, sarışın? Orası benim yerim.”

Gözlerimi devirdim. Bu kızın bu yaptıklarından zevk aldığını düşünmeye başlamıştım, başka bir açıklaması olamazdı. Tanımadığı bir çocuğu bile, sırf yeri diye oradan kaldırmak için seçtiği kelimeler ve onları söyleyiş biçimi normal değildi.

Çocuk, Derin'e hiçbir şey söylemeden sanki bu anı bekliyormuş gibi çantasıyla kitabını alıp kalktığında önüme döndüm. Bir anda yanıma oturduğunda sandvicimi ısırıyordum. Gözlerim açılırken ağzımda sandviçle kafamı yavaşça ona çevirdim. O da bana baktı. Garip bir andı. İkimiz de aynı anda önümüze döndük. Sandvici ısırıp hızlıca çiğnedim ve yutkundum.

“Buraya otururken sormadım ama... Sorun olur mu?” diye sordu, kitabına devam etmeden önce.

“Sorun değil,” diye cevapladım, bakışlarımı camdan dışarıda gezdirirken.
Elini uzattı.

“Bu arada ben Aral. Kusura bakma, biraz garip oldu.”

Sandvicimi diğer elime aldım ve elini sıktım. “Ben de Ada. Önemli değil, Derin'in etrafındayken insan hayrete düşebiliyor.”

“Alışkınsın galiba ona?”

Kaşlarımı kaldırarak zorlama bir şekilde güldüm. “Beni tanımadığını söyleme.”

“Tanımıyorum,” dedi kafasını olumsuz anlamda sallayarak. “Niye? Çok mu ünlüsün?”

Kaşlarımı çatarak ona baktım. “Sen nakil mi oldun?”

Kafasını olumsuz anlamda salladı. “Hayır, ilk senemden beri Safir’deyim.”

Onun gibi bir erkek için beni ve hakkımda konuşulanları bilmemesi, itiraf etmek gerekirse şaşırtıcıydı. Numara yapıyor olamazdı, bunun için fazla masum görünüyordu.

“Açlık Oyunları’nı ne zaman okudun?” diye sorduğunda ağzımı açtığım an, kendimi çok derin bir sohbette bulacağımı biliyordum. Kitapları oldum olası çok sevmiştim. Babam evdeki odalardan birine kitaplıklar yaptırıp kendi küçük kütüphanemi inşa ettiğinden beri dünyalar benimdi.

İnsanları anlamak, benim gibi bir hayata doğmuş bir kız çocuğu için çok önemliydi. Anne ve babamın ne hislerle beni terk etmiş olabileceğini, Agâh Kandemir'in de yine ne hislerle beni evlat edinmiş olabileceğini öğrenmem gerekiyordu. Çaresizlik, şefkat, sorumluluk hisleri... Hiçbirinin kitaplarda öğrenilmediğini de hayatın dar, çıkmaz sokaklarında kaybolurken öğrenmiştim. Hata yaptıkça öğreniyordu ya hani insanlar? Kitaplar da kaybolman için yol gösteriyordu işte. Kayboldukça buluyordu insan yolunu.

Açlık Oyunları'ndan girip gösterime giren filmlerden çıktığımız bir konuşmanın sonunda, boş servisten inen son ikili olarak Aral'la birçok ortak noktamızı bulmuştuk. İyi bir çocuktu. Bizden bir yaş küçüktü ama hiç de belli olmuyordu.

“İlk dersin ne?” diye sordum okulun merdivenlerinden çıkmaya başladığımızda.

“Fizik, sende ne var?”

“İleri matematik.” Dudaklarımı büzdüm. “Gerçekten bir gün, daha ne kadar kötü başlayabilirdi bilmiyorum.”

“Benimle tanıştığın için bunu söylüyorsan anlarım,” dedi Aral gülerek, şaka yaptığını biliyordum.

Gülerek ona ters bir bakış attığımda koridorun sonundaki sınıfımdan Çisem'in çıktığını gördüm. Beni görünce yolunu değiştirip bu tarafa yürümeye başladı. Aral'ı uzaktan gördüğünden beri gözleri parıldıyordu.
“Ada?”

“Günaydın Çisem,” diyerek Aral'la ikisini tanıştırdım. “Aral bu Çisem, en yakın arkadaşım. Çisem bu da Aral, serviste tanıştık.”

“Öyle mi?” Çisem bembeyaz dişlerini gösterecek kadar gülümseyerek Aral'ın elini sıktı. Büyülendiği belliydi. “Yeni mi geldin okula?”

“Hayır. Sadece servise yeni yazıldım.”

Çisem mırıldanarak bana döndü. “Kafeteryaya iniyordum, içecek bir şeyler alacağım. Dersin başlamasına daha var, gelmek ister misin?”
Kafamı salladım. İkimiz de Aral'a döndük.

“Sen de gelsene?” diyerek bir teklifte bulundu Çisem.

Aral kafasını salladı. “Olur.”

Birlikte merdivenlere ilerledik. Aral'ın arkasından inmeye başladığımda Çisem, kolumu tuttuğu gibi sarılıp kulağıma eğilmişti.

“Kızım sen delirdin mi? Daha dün Mert salağının gerçek yüzünü gördük. Ya bu da başka bir oltaysa?”

“Saçmalama Çisem, öyle bir şey yok aramızda. Daha yeni tanıştık.” Fısıldarken gözlerimi büyütüp onunkilere baktım. “Ayrıca beni ya da kötü itibarımı biliyor gibi durmuyor.”

“Öyle mi?” Çisem de şaşırmıştı.

Bir sonraki katın merdivenlerinden inerken giriş kapısından girenleri gördüğümde gözlerimi başka bir tarafa çevirdim. Varis, Reha ve Alper doğruca merdivenlere ilerliyordu. Varis'in elleri cebindeydi, omzunda siyah bir çanta asılıydı.

Aral dönüp bana baktı. “Ada sen Yeşilay Kulübü'nde misin?”

Kafamı salladım. Biz merdivenleri bitirdiğimizde onlar çıkmaya başlamışlardı. Varis'in gözlerini üzerimde hissediyordum.

“Geçen hafta adımı yazdırdım. Ay sonu fidan dikmeye gidilecekmiş.”

“Yeşilay ne alaka fidan dikmeyle? Neyse, bağışa yardıma gidiyorlar herhâlde… Ada asla kaçırmaz böyle şeyleri.”

Kafeteryanın olduğu koridorun başına döndüğümüzde Çisem, Aral'la aramızda yürüyordu. Geriye bakıp kocaman açtığı gözlerini üzerime çevirdi. “O neydi öyle az önce, Ada?”

“Ne neydi?”

Aral da kulak kesilmiş, bizi dinliyordu.

“Ne biçim baktı görmedin mi? Bir an, Aral'ı boynundan duvara yapıştırıp iki kat betonu kıracak sandım.” Ellerini titretti Çisem. “Bak hâlâ ellerim titriyor. Ne çeşit bir psikopat bu çocuk ya? Ne zaman karşılaşsak korku filminden çıkmış gibi geriliyorum.”

“Aral'ı değil de beni öldürecekmiş gibi bakıyordu bence,” diyerek güldüm. Artık ciddiye bile alamıyordum.

Kafeteryaya girdiğimizde içecek bölümüne yürüdük. Aral’ın gözleri merakla kısıldı. “O çocukla ne oldu ki?”

“Biz de bir bilsek...” Çisem cüzdanını çıkartıp bir yirmilik uzattı ve sade kahvesini beklemeye başladı.

“Nasıl yani? Bilmiyor musunuz?”

Kafamı olumsuz anlamda salladım. “Varis Adin’in birinden nefret etmek için nedenlere ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum, kaldı ki herkesten nefret ediyor o. Canı sıkılmıştır, şundan da nefret edeyim demiştir. Çok sorgulamamak lazım. Yeri burası değil, ruh hastalıkları hastanesi ne de olsa.”

Çisem de Aral da kıkırdadı. Ben de gülmüştüm.

Çisem kahvesini aldığında biraz da masalarda oturup sohbet ettik, ardından sınıflara geçtik. İlk üç ders çok çabuk geçti, derslerin matematik oluşuyla da bir ilgisi olabilirdi. Ben anlamaya çalışırken ders bitiyordu, eve gidince de hafta sonları hariç çalışmaya pek vaktim olmuyordu.

Öğle arasında Çisem'le yemeğe indiğimizde sıradakilerin Begonya'da çalışmamla ilgili konuştuklarını duydum. Aradan bir çocuk çıkıp “Tezgâhın arkasında işler nasıl gidiyor, çiçek kız!” diye bile bağırmıştı.

Bar tuvaletine numaram yazıldığından beri herkes, sanki her an, her erkekle kırıştırabileceğimi düşünmeye başlamıştı. Antrenmanda üzerime top atmak, çelme takmak, dolabımdan içeri küfür yazan kâğıtlar bırakmak ya da üzerime içecek dökmek bir noktada görmezden gelinebilirdi ama cinsel iftiralar gerçekten çok can sıkıcı oluyordu.

“Kes be!” Çisem çocuğa bağırdığında sıradakiler güldüler.

Tepsilerimizi alıp arkalarda bir yerlere geçtiğimizde, üfleyerek sıcak çorbamı içmeye başladım.

“Matematik konusunda özel ders almaya ne dersin? Sana kendi hocamı önerebilirim.”

“Matematikle sorunlarınız mı var?”

Çisem'in teklifinin ardından Aral'ın sesini duyduğumda ikimiz de kafamızı kaldırdık. Yanımızda dikiliyordu, tepsisi elindeydi.

“Yanınıza oturabilir miyim?”

Çisem kocaman gülümsedi. Dişinin arasında kıvırcık vardı. “Tabii ki.”

Aral dolanıp yanıma otururken Çisem'e gözlerimi büyütüp işaret çakarak dişini göstermeye çalıştım. Utançla kafasını masanın altına sokup telefonunun kamerasından dişlerini kontrol etti.

“Eee, matematik?”

“Yok ya, bir soruyu çözemedik de sadece... Türevde…” diye mırıldandım, daha tanışalı yirmi dört saat olmayan bir çocuktan, bana matematik çalıştırmasını isteyemezdim.

“Öğle arası bitmeden bakabilirim,” dedi Aral.

“Çok naziksin.” Çisem gülümsedi. Bu sefer dişinde hiçbir şey yoktu. “Yemekler bitince sınıfa çıkıp bakarız o zaman.”

Yemekler, Çisem'in dün akşam izlediği ödüllü filmi anlatmaya başlamasıyla hızlıca bitmişti. O film, benim de listemdeydi ama henüz vakit bulamamıştım bu yüzden de sohbete de pek katılamamıştım. Aral izleyeceğine söz verince Çisem, akşam bir mesaj grubu kurmayı teklif etti ve Instagram hesabını aldı. Böylece tepsilerimizi alıp masadan kalktık.

Kumsal'ın Derin ve servisteki arkadaşıyla karşıdan geldiğini fark ettiğimde telefonuma gelen takip bildirimine bakıyordum. Aral beni de takip etmişti. Profilinde çok fotoğraf yoktu. Sarışın bir kızla sarıldığı fotoğrafı gördüğümde üzerine tıklayacaktım ki Kumsal, çok şaşırmadığım bir şey yaptı: Gözlerimin önünde, yanımdan geçerken eliyle tepsimin altından ittirdi ve tabağımdakiler, biraz çorbayla birlikte beyaz tişörtüme döküldü. Ufak bir çığlıkla geriye çekilirken gözlerimi kapattım. Bir anda yemekhanedeki bütün gürültü, birkaç tok çatal kaşık sesiyle birlikte yok olmuştu.

“Dalga geçiyorsun ama!” Bağırarak gözlerimi açtım ve Kumsal'ın keyiflenmiş suratıyla karşılaştım. Kollarını göğsünde birleştirmiş, ağırlığını tek ayağına vermiş, lekelenen tişörtümü ve ceketimi izliyordu.

“Bütün bu renkler senin üzerinde çok güzel duruyor Ada, dayanamadım gerçekten.”

Öfkeyle nefes aldığım için omuzlarım inip kalkıyordu. Neden yaptığını çok iyi biliyordum. Dün Begonya'dayken benimle uğraştığı için babasının yolsuzluklarını yüzüne çarpmıştım, şimdiye kadar içinde tutabilmiş olması bile mucizeydi. Babam avukattı ve büyük, önemli davalara bakıyordu. Bazen dosyalarına bakabilme şansı buluyordum ve Kayadelen soyadını gördüğümde kendime engel olamamıştım. Hukuki terimleri çok iyi anlayabildiğim söylenemezdi ama işlerin Kayadelen ailesi için yolunda gitmediğini görecek kadar çevirisini yapabilmiştim.

Tekrar ağzını açtığında “Sakın tek kelime etme,” diyerek yaklaştım ve kaldırdığım işaretparmağımı göğsüne tuttum. “Sakın tek bir kelime daha etme; yoksa burada öyle bir olay çıkar ki ikimiz de disipline gideriz. Voleybol takımındaki kaptanlığın düşer, bırak kaptanlığı oyunculuğun biter, bütün bir dönem maçlardan menedilir, ek puan alamazsın.”

Pembe ruj sürdüğü dudaklarını birbirine bastırarak kocaman açtığı gözlerini öfkeyle üzerime dikti ama hiçbir şey söylemedi. Yanından geçip giderken Çisem ve Aral'a bakmak için etrafa çevirdim gözlerimi, herkes ufak tefek fısıldaşmaya başlamıştı. Yemekhanenin dışarıya açılan kapısının önünde Varis'i ve Reha'yı gördüğümde ateş saçan gözlerimi Varis'in üzerine diktim. Sen saldın üzerime bunları. Sen yaptın. Her şey senin suçun. Bana ne yaptığını görüyor musun?

Çisem “İyi misin Ada?” sorularıyla görüş açıma girdiğinde bir anlığına ayağım kaydı, Aral'ın kolu tam zamanında belime dolanmıştı.

“Dikkat et.”

Çisem'in endişeli bakışları altında “İyiyim ben, gidelim,” diye mırıldandım ve Aral'ın koluna tutunarak yemekhaneden çıktık. Koridorun sağında tuvaletler vardı, geçip üzerimi temizlesem iyi olurdu.

Aral'ın kolunu ittirirken gözlerimi ikisinin üzerinde gezdirdim. “Siz yukarı çıkıp sınıfa geçin, ben tuvalete girip geliyorum.”

“Oldu,” dedi Çisem ellerini beline koyarak. “Seni burada böyle bırakıp yukarıda sarışınla kırıştırayım.”

“Kırıştırmak mı?” Aral, Çisem'e döndü.

Çisem'in yanakları pespembe olmuştu. “Yani... O anlamda değil… Abartarak söyledim. Ehe. He. He…” Tatlıca güldü. “Biz hep Ada'yla yalnız takıldığımızdan ben şey edemedim ya, benim dilimin ayarı yoktur da.”
Aral gülerek önemli değil dercesine elini salladı.

Ben de güldüm. “Tamam hadi gidin. Geliyorum ben.”

Çisem, tekrar itiraz edecekmiş gibi oldu ama şu an gerçekten beş dakika da olsa yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Gözlerimde bunu görmüş olmalı ki ağzını kapatıp kafasını sallayarak Aral'la birlikte merdivenlere yöneldi.

Tuvalete girip kapıyı kapattıktan sonra tek tek kabinleri kontrol ettim ve içeride kimsenin olmadığına emin olduktan sonra önce ceketimi, sonra da tişörtümü çıkartıp, elimi ıslatarak en azından lekelerin üzerini temizlemeye çalıştım. Soyunma odalarındaki dolabımda eşofmanlarım vardı, oraya kadar beni idare etseler yeterdi.

Bir anda tuvaletin kapısı tekmelenir gibi açıldığında gelen kişinin erkek olduğunu fark etmemle beraber, şok içerisinde suyu kapatıp ceketimle tişörtümü göğsüme bastırdım. Çıplağım be!

“Burası kızlar tuvaleti,” dedim kızgınca suratına bakarken.

Varis. Burada ne işi vardı? Yemekhanedeki gösteri yeterince hoşuna gitmemiş miydi? Herkes Kumsal'ın, Varis'in tek bir sözüyle dize geldiğini bilirdi. Bunca zaman Kumsal'ı kontrol eden Varis'ten başkası değildi.
“Biliyorum.” Kaşları çatılmıştı, öfkeli görünüyordu. Nefes alış verişlerinde göğsü yükselip alçalıyordu.

“O zaman çıkar mısın? Üzerimde bir şey yok.”

“Umurumda değil,” diyerek üzerime yürümeye başladı.

“Ne yapıyorsun!” Cümlemi bitirmeme kalmadan, gerileyerek duvara yapıştığımda suratı, yüzümün çok yakınındaydı. Dumanların esir aldığı gözleri, doğrudan gözlerime, ilk defa bu kadar yakından bakıyordu. Hiddeti yüzünden nefesim göğsüme sıkışmıştı.

“Kendini milletin kollarına atmaktan zevk mi alıyorsun sen?” diye sordu öfkeli ses tonuyla. O kadar yakınımdaydı ki kafamı yana çevirmek ve bakışlarından kaçmak istiyordum ama yapamıyordum. Kendime engel olamıyordum, kaçamıyordum.

“Ben mi milletin kollarına atıyorum kendimi?” Beni de sinirlendirmeyi başarmıştı, aslında hayır, ben başından beri sinirliydim!

Bir şey söylemedi. Gri gözlerden gözlerime, o kadar negatif bir duygu akışı vardı ki onu üzerimden itmek için ellerimi göğsüne kaldıramıyordum bile.

“Saçmalamayı bırak da çekil üzerimden!”

“Çekilmiyorum!” Meydan okuyordu.

“Varis, çekil üzerimden!”

“Adımı kullanma,” dedi üstüne bastıra bastıra.

“Ne diyeceğim? Zorbalardan Varis Adin diye mi hitap edeceğim majestelerine? Peri padişahının oğlu musun sen?”

İki elini birden iki yanıma koyduğunda, tişörtümle ceketimi göğsüme bastıran ellerimden birini çekip sanki işe yarayacakmış gibi göğsüne bastırdım. İki elimle bile şansım yokken onu, tek elimle itmeyi nasıl planlıyorsam?

“O çocuğun da seni oyuncak edip bir akşam kapının önüne koymasını mı istiyorsun? Diğerlerinde olduğu gibi antrenmanlara dalga konusu mu olmak istiyorsun?” Bir elini saçımın bir tutamından geçirdi. “Bu saç niye? Onun için mi?”

Ne diyordu o?

“Sana ne be! Ruh hastası! Önce lise hayatımı çöpe çevir, sonra gelip arkadaşıma iftira at. Aral öyle biri değil!” Mert de öyle biri değildi. Değil mi Ada?

Kimi kandırıyordum ki? Güvenemezdim kimseye.

Varis suratını buruşturdu. “Ben sana bir şey yapmadım.”

“Çekildiğin ilk an bu lafına kahkaha atmaya başlayacağım. Tişörtümü üzerime geçirdikten hemen sonra. Varis çekil üzerimden, son kez söylüyorum!”

“Son kez söylesen de bir şey olmayacağını, tehditlerinin işlemeyeceği birisi olduğumu biliyorsun,” dedi, ben yoğun bakışlarının altında öfkemi diri tutmaya çalışırken. “Neden direniyorsun?”

“Çekil! Git! Üzerimden!”

“Neden?”

“Kapı şu an açılsa ve biri içeri girse ne olur biliyor musun? Bu hâlde? O bar tuvaletine numaram yazıldıktan sonra olanların yüzde biri bile, şu sahne kadar korkunç değildi! Damga yemekten sıkıldım artık!”

Tişörtünün üzerindeki elimi büküp tenini tırnaklarımla sıkıştırmaya çalıştım. Fark ettiğinde yavaşça kafasını eğip elime baktı. “Onu yapmak istemezsin.”

“Çekil o zaman üzerimden.”

“Bir şartla,” dedi keyifle. “Kafeden ayrıl.”

“Bu seni hiç ilgilendirmez.”

“Üzerindeki ilgiden keyif mi alıyorsun? Koridorda bulaşanların orada çalıştığını öğrendiklerinde rahat duracaklarını mı zannediyorsun?” Bakışlarının altındaki anlamı algılayabildiğim söylenemezdi, Varis Adin şimdiye dek kapalı ve kilitli bir kutu olmayı çok iyi başarmıştı.

“Bu benim savaşım,” dedim tok bir sesle, burun deliklerimin öfkeden genişlediğini hissederken. “Senin başlattığın…”

Kaşları çatıldı. “Ben bir savaş açtığımı hatırlamıyorum sana.”

Buz gibi duvara yaslanan sırtımı kaldırıp cesur bir hareketle yüzüne baktım daha da yakından; gözleri, bir mezarlığa akşam vakti çöken sis kadar karanlık ve bilinmezdi.

“Ama ben senin sessizliğinden darbe aldım.”

Bu metin kalın olacak İKİNCİ BÖLÜM Bu metin kalın olacak
 
Bu metin italik olacak “Kelebeği vur, kavanoza koy, kapağını kapatma.
Öleceğini sansın, içi yansın ama nefes alsın.” Bu metin italik olacak
 
Babam, küçükken gördüğüm kâbuslar yüzünden karanlıkta uyuyamadığım zamanlar, kulağıma şarkılar mırıldanıp “En kötü canavarlar bile karanlıkta gözlerini kapatan küçük çocukları göremezler,” derdi. O günden sonra ne zaman korksam, korkularım beni bulamasın diye gözlerimi kapatmıştım.

Varis Adin'in beni, karanlıkta gözlerimi sımsıkı kapatsam bile bulabileceğini düşünüyordum. Belki de bu, artık küçük bir çocuk olmamamla alakalıydı. Ebeveynler küçük çocuklarının kötü şeyleri duymaması, görmemesi için o kadar çok uğraşırlardı ki çocuklar, sonunda yatağın altındaki canavarlara ve dolaplarındaki öcülere inanır, yine kötülüğe giden bir yol bulurlardı. Varis yatağımın altındaki canavar, okuldakiler de dolabımdaki öcüler olsa, ben yine gözlerimi kapatsam, beni yine de bulabilirler miydi?

Verdiğim cevabın ardından Varis’in boşluğuna gelmiş olmalıydı ki kafesinden kurtulup tişörtümü üzerime geçirdikten sonra tuvaletten çıkmıştım. Ardından yemekhanenin önünde durmuş, benden sonra büyük adımlarıyla bahçeye çıkan Varis'i izleyen Kumsal ve arkadaşlarını fark etmiştim. Beni ilk gören Derin oldu, Kumsal'ı dürttü ve çenesiyle beni işaret etti. Orada durmakla ne halt ettiğimi bilmiyordum ama bir sonraki felaketin gelmesini, elim kolum bağlı izlediğimi söyleyebilirdim.

“Bunun ne işi var tuvalette yalnız başına Varis’le?”

“Ne olacak,” diye mırıldandı Kumsal. “Muamele çekmiştir. Ağzını çalkalasa bari.”

Söyledikleri karşısında şaşkınlıkla ağzım kocaman açıldı. Kumsal “Ağzını ne kadar açtığını mı göstermek istiyorsun?” diye söylendiğinde ise kapandı ve ellerim devreye girdi. Ben bu kızı öldürürüm.

Kumsal'ı öyle bir ittim ki kalçasının üzerine düşerken inleyerek çığlık attı. Derin ve diğer kız şoktaydı, geri çekilip olanları hayretle izliyorlardı.
“Yemin ederim seni öldürürüm Kumsal!” diye bağırdım suratına doğru. “Yemin ederim!”

Yemekhanedekiler ayaklanıp pencerelere doluşuyorlardı, o öfkeyle orada daha fazla durursam gerçekten elimden bir kaza çıkacaktı. Sinirle merdivenleri ikişer ikişer çıkıp sınıfa normalden daha kısa sürede ulaştım. Aral ve Çisem arka sırada ayaklarını tahtaya doğru uzatmış, türev tartışıyorlardı.

“Bir on birinci sınıf, on ikinci sınıftan ne kadar iyi matematik bilebilir?” diye sordum nefes alış verişlerimi düzenlemeye çalışarak. Henüz aşağıda olanların şokundan çıkmış değildim ama yine de kendimi dizginlemeye çalışıyordum. Merdivenleri hızlı çıkma şeklim, benim öfkemi bastırma tarzımdı.

“Sen iyi misin?”

Çisem üzerimdeki negatif enerjiyi fark ettiğinde “Yok bir şeyim, iyiyim,” diye mırıldandım. “Üzerimi değiştirip geleceğim. Anahtarlarımı almaya geldim. Siz devam edin.”

“Aral çok iyi biliyor bu arada.” Çisem otuz iki diş gülümseyerek kitabı kaldırdı. Uzaktan bir bakış atmam bile yetmişti. Aral zehir gibiydi.
Ben kapıdan çıkarken Aral bir kez daha bana seslendi. “Ada! Sen iyi olduğuna emin misin?”

Değildim ama yine de gülümseyerek oradan ayrıldım ve kapalı spor salonundaki soyunma odasına doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Muhtemelen diğer teneffüs öğrenmiş olacaklardı ama yine de önce üzerimi değiştirmem gerekiyordu.

Kapalı spor salonunda futbol takımı antrenman yapıyordu. Sahanın kenarından koşar adımlarla soyunma odalarını hedef aldığımda, Mert'in en yakın arkadaşının koşan takımdan ayrılıp bu tarafa yürüdüğünü fark ettim ama aldırmadan ilerlemeye devam ettim.

“Pişt, Begonya kızı!”

Önüne bak. Umursama. Laf atar, atar susar.

“Becerilerini duydum! Baksana bi’? Pişt!”

Yemin ederim, seni öldüreceğim Kumsal. Yemin ederim.

“Git kendi başına oyna! Beni rahat bırak!”

Bütün takım birlikte gülerken Mert'e ya da laf atan arkadaşına dönüp bir saniye olsun bakmadan soyunma odasına girdim ve dolabımdan eşofmanlarımı aldıktan sonra kabine geçtim. Açık gri eşofman ve beyaz, kısa kollu tişörtümü hızlıca üzerime geçirdikten sonra eşofmanımın paçalarını siyah, uzun botlarımın içine soktum. Acele etmem gerekiyordu yoksa derse geç kalacaktım. Kabinden çıktığım sırada, soyunma odasının kapısı bir anda açılınca istemsizce bir adım geriye gittim. Mert'in arkadaşı tekrar gelmişti.

Gözlerimi devirerek “Seni kızların soyunma odasına girmekten şikâyet etmemem için tek bir sebep söyle,” diye homurdandım, kirli formamı kartonun içine atıp dolabımı kilitlerken.

Çocuğun kaşları kalktı ve sırıttı. “Senin de hoşuna gidecek?”
“Siktir git.” Kumsal böyle şeyleri nasıl bir anda bütün okula yayabiliyordu?
Çocuğun cebindeki telefona gözlerim takıldı. Tabii ya! Ona aldığım telefonla, bütün okula aynı anda haber gönderiyordu. Profesyonel dedikoducuların kendi gelişmiş ağları olurdu.

Kapıya yürüdüğüm sırada önüme geçti: “Hadi ama. Varis'e bu kadar naz yapmamışsındır.”

“Sen şu anda sallantını alması için bir kıza mı yalvarıyorsun?”

Çocuğun surat ifadesi bir anda değişti. “Herkes ne kadar orospu olduğunu biliyor Ada. Ne bu zor kız ayakları?”

“Anlamıyor musun? Ayak falan yaptığım yok. Kumsal'ın ağzından çıkan her şey yalan. Siz de ona inanan zavallılarsınız.”

Bir adım üzerime gelince bir adım geri gittim.

“Fazla çalışıyor senin çenen.”

“Ya çıkıp gidersin şu an ya da burada, beni zorladığın şey yüzünden okuldan atılmayı göze alırsın. Seçim senin. Benim babam avukat. Ailen ne kadar zengin olursa olsun, başa çıkamayacakları bir avukat. Agâh Kandemir adı altında ezilirsin.”

“Hımm...” Güldü. “Hani şu senin yüzünü görmemek için İngiltere'ye taşınan üvey babandan mı bahsediyorsun? Artık harçlık bile alamadığın için Begonya'da çalıştığını duydum. Oradaki müşterilere de bu kadar çene çalıştırıyor musun acaba o güzel çeneni daha zevkli işler için kullanabilecekken?”

Suratına tükürdüm.

Önce seslice nefes verdi, gözlerini kapattı, uzattığı sweatshirtünün ucuyla suratını sildi ve ardından gözlerini öfkeyle açıp üzerime yürüdü. “Kızım sen belanı mı arıyorsun!”

Geri geri kaçarken bir anda ortadaki banka ayağımın takılmasıyla, kolumu dolabın kenarına çarptım ve inleyerek elimle, ezilen kısmı tuttum. Siktir! Çok acımıştı. Birkaç saate mosmor olacaktı.

“Ada?”

“Siktir git şuradan yoksa avazım çıktığı kadar bağıracağım! Yeter!”

Adını bile bilmediğim çocuğun gözleri artık öfkeyle değil, şaşkınlıkla doluydu.Kapı yavaşça açıldığında elimi koluma bastırmış, dişlerimi sıkıyordum. Çocuk önümdeydi, kaşlarını çatmış koluma bakıyordu. Sanki çok umrunda. Gelen Mert'ti. Sakince girdiği kapının ardında beni o hâlde gördüğünde tavırları değişti ve hızlıca içeri girerek arkadaşının üzerine yürüdü. “Batu, sen ne halt yiyorsun burada?!”

“Mert, çık git, yalnız bırak bizi.”

Bir hışımla kafamı kaldırıp doğruldum ve adının Batu olduğunu öğrendiğim çocuğa doğru dönüp kapıyı gösterdim. “İkiniz de çıkın gidin! Manyak mısın nesin ya?! Hayal mi görüyorsun hâlâ sen?”

“Ne hayali?” diye sordu Mert şaşkınca.

“Bu ne? İkinci raunt için zemin mi hazırlıyorsun Mert?” Suratımı buruşturdum. “İğrenç ya. İğreniyorum gerçekten! Arkadaşını da arkamdan sen yolladın değil mi?!”

Mert öfkeyle Batu'ya döndü. “Ada neden bahsediyor, Batu?”

“Ya oğlum, dalga geçiyordum işte…”

Mert bir anda ne döndüğünü anlamış gibi, yumruğunu Batu'nun suratına patlattığında banka dikkat ederek onlardan uzağa, kapının olduğu tarafa geçtim. Koridordan gürültüler geliyordu, futbol takımı bu tarafa koşturuyordu. Kapı menteşelerinden sökülürcesine açıldığında bütün takım içeri girdi ve Mert'le Batu'nun üzerine koşturdular. Mert, Batu'yu çok kötü dövüyordu. Batu ona karşılık vermeye çalışıyordu ama kendinden geçmiş gibiydi. Kartonu alıp nefes nefese kapalı spor salonunun arka çıkışına koşturdum. Mert az önce kendi arkadaşına mı vurmuştu?

Kapıyı çarparak açıp çıkmamla kafamı birinin göğsüne çarptım. Çok hızlı olmuştu; tek düşünebildiğim, kapıyı açtığım an kendimi dışarı atabilmekti. Lavanta kokusuyla birlikte geriye doğru savrulurken çarptığım kişi kollarımdan tutunca, korkarak kollarını üzerimden çektim ve birkaç adım geri giderek bir hışımla kafamı kaldırdım. Reha Koç.

“Kızım sakin ol ya, ne oluyor?” diye sordu Reha, şaşkınlıkla bir bana bir de büyük bir gürültüyle çarpan kapıya bakarak.

Ona hiçbir şey söylemeden etrafıma baktım ve sınıfıma en yakın girişe doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım.

Mert ne kadar dengesiz davranmak istiyorsa davranabilirdi, daha dün öğlen bahçede söylediklerinden sonra onun bipolar karakteri üzerinde tartışıp komplo teorileri üretemezdim. Arkadaşı Batu'nun da kendisi gibi şeytan zihinli olduğu belli olduğuna göre bundan sonra yapmam gereken şey belliydi; kendimi kapalı alanlarda, alan neresi olursa olsun, yalnız bırakmamam gerekiyordu. Kesinlikle, kapalı alanlarda kendimi yalnız bırakmakla ilgili sorunlarım vardı ve bir günde, iki kere bunu tecrübe ederek üzerime fazlasıyla gelinmesine sebep olmuştum. Ben mi sebep olmuştum? Düşüncelerim bile Varis Adin'in seyretmesini istediği yöne doğru eğriliyordu. Hasta piç.

Günün geri kalanında, ders aralarında sınıftan çıkmadım. Çisem ve Aral kafeteryadan içecek bir şeyler alıp yanıma geldiklerinde bile bu konuyu konuşmak istememiştim. Onlara kızlar tuvaletinde Varis'le kavga ettiğimi üstü kapalı bir şekilde anlatmış ama detaylara girmemiştim, özellikle; Aral'la yeni tanıştığımız için ona böyle şeyleri açık açık anlatmaya utanıyordum. Belki daha sonra Çisem'i yalnız yakalarsam detayları da özet geçebilirdim.

Son dersin zili çaldığında sınıfa giren birkaç ruh hastası, elleriyle hayali muamele çekiyormuş gibi ağızlarını açıp gözlerini kaydırmış ve dilleriyle yanaklarına baskı yapıp beni deli etmişlerdi ama onlara bile cevap vermemeyi başarmıştım. Ne zaman öfkelenip cevap versem ben kaybediyormuşum gibi hissediyordum çünkü ne zaman öfkelensem kendimi kaybediyordum. Hayır. Onlara cevap vermeyecektim. Ben cevap vermediğim zamanlarda etraf da sessizleşiyordu. Ben ne kadar üzerlerine gidersem onlar da o kadar şiddetlendiriyordu davranışlarını. Birkaç kişi olsa uğraşılabilirdi ama bütün okul size cephe aldığında ne tarafa doğru dik duracağınızı şaşırıyordunuz, beliniz illaki bükülüyordu.

Okul çıkışı serviste Aral'la yan yana en arkanın bir ön sırasına oturduk. Okulda söylenenler yüzünden beni rahatlatmaya çalıştığında ona, bunlardan değil de kitaplardan konuşmak istediğimi söyledim, bana bir liste çıkarıp okumadığım kitapları önerdi. Aral, anladığım kadarıyla bilgisayar oyunları, filmler ve kitaplardan ibaret bir çocuktu. Akıllıydı ve notları çok yüksekti. Soyadının Doran olduğunu Instagram hesabından öğrendikten sonra servisten inip bahçe yolundan eve yürürken ufak bir internet araması da yapmıştım. Babasının adını bir yerlerde duyduğuma yemin edebilirdim ama hatırlamıyordum, belki de babamla bir davaya bakması için işbirliği yapmıştı.

Küçük baget ekmeklerden biriyle sandviç yapıp ağzıma tıktıktan sonra odama çıkıp üzerimdekileri değiştirdim ve Begonya'ya gitmek için evden çıktım. Pamuk Hala ben gelmeden önce çıkmış oluyordu ve yemek mutfakta hazır oluyordu. Bazen yemek için vakit buluyordum ama işten sonra genellikle duş alıp kendimi zar zor yatağa attığımdan, aç karnımı düşünebilmek biraz hayali oluyordu. Pamuk Hala fark ettiğinde çok kızıyordu yemediğim için, diyet yaptığımı zannediyordu ama işin aslı öyle değildi.

Yarım saat sonra Begonya'ya vardığımda Hazal, arka bahçede servisteydi. Hızlıca önlüğümü takıp saçlarımı bol bir şekilde topladıktan sonra sipariş defterimle birlikte yeni gelen masaların siparişlerini almaya başladım.

“Sana bir şey söyleyeceğim ama ne tepki vereceğini bilmiyorum,” diye mırıldandı Hazal, ben kasaya elimdeki hesap kutusunu götürürken yolumu keserek. Elini koluma koydu ve gözlerime baktı. “Arka bahçede birkaç kişi var, sanırım senin okulundan geliyorlar. Yarım saat önce geldiler ve o zamandan beri seni soruyorlar sürekli.”

Kaşlarımı kaldırarak omzunun arkasından arka bahçeye bakmaya çalıştım. Birkaç formalı çocuk ve kız görmüştüm. Kaşlarım çatıldı. "Sinirimi bozmak için gelmişlerdir. Ne dediler?”

“Aynı şey,” diye homurdandı Hazal gözlerini devirerek. “Masalarına senin bakmanı istiyorlar.”

Seslice derin bir nefes verdim ve düşünmeye çalıştım. "Sen bakamaz mısın? Benim meşgul olduğumu falan söylesen?”

“Ya sen gelirmişsin ya da patronla konuşurlarmış. Hep aynı şey.” Dudaklarını birbirine bastırdı Hazal. “Kızım bak, bunların biteceği yok. Sen de bunların okulunda okuyorsan senin baban da zengin, güçlü bir adam değil mi? İş gezisi falan dinleme sen, en iyisi ara babanı, konuş. Ciddi bir mesele bu, belli.”

Altdudağımı ısırıp emdim. “Yapamam Hazal…”

“Ya ne demek yapamam?”

“Bu çocukların aileleri çok güçlü insanlar, ben babam zayıf biri demiyorum ama hepsini birden babamın üzerine salmak, basit bir rica için büyük bir bedel olur. Hayatımı kurtaran adama böyle bir şey yapamam.” Hesap defterini ona uzattım ve elindeki tepsiyi almak için kollarımı uzattım. “Ver şunları. Onların masasının siparişleri değil mi?”

“Evet,” dedi Hazal tepsiyi kollarıma bırakırken. Endişeli görünüyordu. “Dikkat et bak. İzleyeceğim ben seni. Bir şey olursa haber ver.”

Kafamı sallayıp tepsiyle birlikte arka bahçeye doğru ilerledim. Üç erkek, bir kız, kare masaya oturmuşlardı ve iki kişi sigara içiyordu.

“Limonlu cheesecake?” Tepsideki tabağı aldığım sırada masadaki tek kız, kaşlarıyla diğerlerine işaret çekip kafalarını kaldırmalarını sağladı.

Çocuklardan turuncu kafalı olan “Ooo, Ada Hanım sonunda teşrif etmiş. Yalnız çok ayıp, onca yolu güzel okul arkadaşımız için geldik,” diye söylendi. “Yüzümüze bile bakmıyorsun.”

“Cheesecake kimin?” diye sordum çocuğu görmezden gelerek.
“Benim,” dedi kısa saçlı kız. “Bir hoş geldin bile yok mu Ada?”

“Sizi tanımıyorum.” Diğer tabakları ve içecekleri de rasgele ortaya koydum, kendileri alıp önlerine çektiler. Bittiğinde tepsiyi kolumun altına aldım ve “Başka bir isteğiniz?” diye sordum.

Yanımdaki saçlarını kazıtmış çocuk, gözlerinin ucuyla bana baktı. “Benim var. İş çıkışı bizim eve ne dersin? Koca villa boş. Seversin.”

“Sevmem.” Dönüp bahçeden geçtim ve kasaya yürüdüm. Tepsiyi tezgâha bırakırken Hazal da kahveleri kendi tepsisine koyuyordu.

“Sinirini bozacak bir şey dediler, değil mi?”

“Sadece bu sıralar fazla teklif almaya başladım,” diye homurdandım aksi bir tavırla. “Gittikçe daha da popüler oluyorum. Harika.”

Hazal bir saniye durdu ve ellerini beline yerleştirdi. “Bütün bunlar, gerçekten o dünkü yakışıklı çocuk yüzünden mi oluyor?”

“Bugün bir saat erken çıkacağım ben de, kapatma işi kasiyer çocukta. Eve giderken anlatırım.”

Hazal “Aklım sende,” diyip havadan bir öpücük atarak elinde tepsiyle tezgâhın önüne geçti. “Biraz gülümse!”

Ya… Tabii... Çok zor bir şey değil sonuçta. Gülümsemek.

Sonraki bir saat boyunca sevgili okul arkadaşlarımın olduğu masaya bakıp istekleriyle ilgilendim. Sonunda gidecek gibi olduklarında hesap kutusuna bolca bahşiş bırakmışlardı. Geldiklerinden beri sigara içen ikiliden, villa teklifinde bulunan kafasının kenarları kazılı çocuk kalkarken suratıma doğru sigara dumanını üflediğinde, öksürüp suratımı buruşturarak geri çekildim ve elimi yüzümün önünde yelpaze gibi salladım. Bu onları eğlendirmiş gibi güldüler, birkaç şey daha mırıldandıklarını duydum. Ardından nihayet gidiyorlardı.

Arkalarından seslice nefes verip gittiklerine sevinecekken köşedeki ikili masada oturan silueti fark etti gözlerim.

“Hey, garson! Buraya baksana.”

Omuzlarıma çöken ağırlık ve hayret içerisinde masaya baktım. Gözünün kenarı morarmıştı ve dudağı patlamıştı. Burnunun da saatler öncesinde deli gibi kanadığına hiç şüphe yoktu. Sağ elinin avuçiçi sargılıydı. Formasını basit bir pantolon ve beyaz gömlekle değiştirmişti. Geriye yaslanmış, bacaklarını uzatmış, ağzındaki kürdanı çiğniyordu. Batu.
“Senin burada ne işin var?” diye sordum hayretle masasının önünde dikilirken. Etraftaki birkaç müşteri kaşlarını çatarak baktı ama kısa sürede önlerine döndüler.

“Bir kahve içmeye geldim, kötü mü etmişim?” Kafasını geriye atarak bana gözlerinin kenarıyla baktı. Çok sinirliydi, öğlen olanlardan sonra hızını alamadığının gayet farkındaydım. Okulda Batu gibilerden çok vardı ve bir kere taktıklarında asla bırakmazlardı.

“Git başka yerde iç. Kalk buradan.”

“Müşteriyi mi kovuyorsun sen?”

“Ada?”

Sabır dilenerek altdudağımı çiğnedim ve derin bir nefesle sinirlerime hâkim olmaya çalışarak arkamdan seslenen müdüre döndüm. Az sonra yaşanacak senaryoya hazır değildim. Bu çocuğun buradan gitmesi gerekiyordu.

“Bir sorun mu var efendim?” diyerek yanımda dikildi kırklarındaki göbekli, hafif kel patronum. Her zamanki gibi V yaka, ince kumaş gömleklerinden giymişti ve konuşurken gülümsüyordu.

Batu'nun gözleri parladı ve doğrulurken bir an aklından geçenleri görür gibi oldum. “Evet bir sorun var. Çalışanlarınıza müşterilerle nasıl konuşmaları gerektiğini öğretmiyor musunuz?”

Müdür bana dönüp başımın belada olduğunu belirten bir bakış attıktan sonra, ön tarafa gitmemi ve kendini değerli müşterisiyle yalnız bırakmamı söyledi. Ne konuşacaklarını az çok tahmin ederek öfkeli adımlarımı kasa arkasına yönlendirdim ve önlüğümü çıkartıp masanın üzerine attım.

Hazal uzaktan ne olduğunu görmüş, hesabını aldığı masayla işi bitince koşturarak bu tarafa yürümüştü. Omzuma elini koydu. “Ne oldu? İyi misin sen? O çocukların çıktığını gördüm, bir şey mi yaptılar?”

“Kovuluyorum,” diyerek elimle alnımı ovaladım. “Şu an tam olarak kovuluyorum. Hazal, müdür beni kovarsa bana verdiği maaşın ne kadarını alır sence? Üçüncü haftadayız şu an, iki hafta daha çalışmam gerekiyor en az ve ben o parayı okul için harcadım.”

“Sakin ol Ada, müdür seni neden kovsun? Sen çok iyi bir çalışansın.” Önüme geçip ellerini omuzlarıma koydu ve eğilmiş gözlerimi yakalamaya çalıştı. “Ayrıca zorbalarını saymıyorum ama kafeye en çok müşteriyi sen çekiyorsun. Adamın güzel kızlardan garson yaparak istediği bu.”

Batu beni çok açık bir şekilde kovdurabilirdi. Neden yapmasındı ki? Öğlen beni soyunma odasında sıkıştırdıktan sonra en yakın arkadaşından dayak yiyip bütün futbol takımının önünde küçük düşürülmüştü, arkama bile bakmadan sınıfa kaçmıştım. Hak etmişti, o dayağı sonuna kadar hak etmişti ama psikopatların kafası böyle çalışmıyordu değil mi? Suçluluk duygusu sıfırdı, beni kovdursa bile sıfırlığını korurdu.

Müdür arka bahçeden sinirle çıkıp odasına gelmem için işaret verdikten sonra, arkasından keyifle ellerini ceplerine sokup yürüyen Batu çıktı.
Hazal sinirle ona baktı. “Şuradaki salak mı yapıyor sana bunu?”

Hazal'ın ellerinden kurtulup Batu'ya doğru yürüdüm ve sırıtan suratına tek bir bakış atmadan patronumun odasına yöneldim.

Bir saat sonra Hazal ve kovulmuş olan ben, sahilde yürürken simit kemiriyorduk. Yani Hazal küfrediyordu, ben simite işkence edercesine onu kemiriyordum. Pamuk Hala görse nimetle oynanmaz der elimden kurtarırdı simidimi o an.

“O şerefsizin seni okulda öyle sıkıştırdıktan sonra, bir de yüzsüzce buraya gelip müdüre sanki sen onu ayartmaya çalışmışsın gibi numara çekmesine inanamıyorum!” diyerek bitmiş simidinin peçetesini çöpe attı Hazal ve meyve suyundan bir yudum aldı. “Bizim patronumuz salak mı Ada? İki haftadır çalışıyorsun, o sürede birazcık olsun tanıyamamış mı seni? O götün söylediklerine nasıl inanabilir?”

“Bizim okuldaki öğrenciler yalan dolan hikâyeler uydurmakla tanınır Hazal, ben hiç şaşırmadım o tavlama hikâyesine.” Keyifsizce vişne suyumdan bir yudum aldım. “Zaten düşündüğüm de o değil şu an, müdür maaşımın bir kısmını geri istedi. Sözleşmeye uymayıp bana kıyak geçtiği için pişman. Daha fazla küçük düşmek istemiyorum ama bu sefer babama anlatmadan atlatabileceğimi zannetmiyorum.”

“Kusura bakma ama ben bu habere sevindim.” Bir kolunu omzuma sarıp hafifçe arkamı pat patladı. “Senin daha en başından babana anlatman gerekirdi ama bu garsonluk vesilesiyle tanıştığımız için sevinmeden edemiyorum.”

“Hâlâ nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum,” diyerek bir bakış attım solumuzdaki sokağa. “Neyse, benim buradan yukarı çıkmam gerekiyor.”
“Eviniz orada mı?” Hazal gözlerini büyüterek mahalleyi süzdü. “Sıfırla on arasında değerlendirmek gerekirse siz ne kadar zenginsiniz Ada? Bir, çok zengin; on, dünya standartları demek oluyor.”

Sorusuna gülümseyerek mırıldandım. “Hımm... Yani… Dört diyebiliriz sanırım.”

“Varis Adin?”

“On bir.”

Hazal gülerek gözlerini kıstı ve “Biliyordum,” diye homurdandı. “Şerefsiz ve yakışıklılar zaten hep deli zengin olur. Hiç şaşmaz.”

Hazal'a kısaca sarıldıktan sonra karşıdan karşıya geçtim ve yürümeye devam ettim. Onun biraz daha yolu vardı, o yüzden ben karşıya geçerken minibüse binmişti.

Eve normalden erken döndüğüm için birçok şey yapmaya vaktim kalmıştı. Mesela duş alıp yemek yiyebilir, ders çalışabilir ve bir film bile izleyebilirdim. Eğer kovulmasaydım yarınki mesaimle cumartesiyi değiştirmiştim, yarın okul çıkış saatinde gelip sınavlara çalışacaktım ama artık bir işim yoktu ve vaktim tamamen bana aitti.

Yenilgiyle omuzlarım çöktü ve sanki kollarımda çuval taşıyormuş gibi yavaş yavaş çıktım odama giden merdivenleri. Neden sevdiğim her şey elimden alınmak zorundaydı? Begonya'yı çok sevmiştim, çiçekleriyle ve ortamıyla arka bahçemde gibi hissettiriyordu. Belki sınav zamanı yaklaşana kadar çalışmaya devam eder ve ara verir, sınavdan sonra da tekrar başlardım. İnsanın kendi parasını kazanması, ona özgüven manasında çok şey katıyordu. Artık on sekiz olmuştum ve üniversiteye geçtikten sonra bile boş boş ortalıkta dolanmak istemiyordum. Her şeye yetmek istiyordum.
Sıcak bir duş aldıktan sonra üzerime eşofmanlarımı geçirdim ve mutfağa gidip Pamuk Hala’nın bıraktığı yemeklere baktım. En sevdiğim şeylerden yapmıştı. Geniş bir tabak alıp biraz pilav, biraz patlıcanlı köfte ve biraz da haşlanmış sebzelerden aldım. Hazırladığım tabak ve salata kâsesiyle birlikte salona geçtikten sonra televizyonu açıp kanallarda biraz gezinmek istiyordum. Yemeğimi salonda bir şeyler izlerken yemeyi seviyordum. Babam olsaydı bu yaptığıma kızar ama sonra gülüp göz yumardı. Hatta o da kendine bir tabak hazırlar ve yanıma kurulurdu, film izlerdik.
Bunu yapmayalı çok uzun zaman oluyordu.

Bir yemek programını izlerken yemeğimi bitirdim. Geriye yaslanıp telefonumu karıştırırken hava çoktan kararmıştı. Yemekten sonra üzerime çöken ağırlık, beni bir saat boyunca ortada tembel tembel dolandırıyordu.
Instagram'a girip Çisem'in attığı gönderiyi beğendikten sonra istemsizce arama kutucuğuna Varis'in adını yazdım ve önüme çıkan profile baktım. Hiçbir şey paylaşmamıştı. Bomboştu. Hâlâ beni takip ediyordu. Telefonumu koltuğun üzerine atıp bulaşıkları mutfağa götürdüm ve elimde yıkadım. Bittikten sonra geri dönüp telefonumu tekrar elime alacak gibi oldum ama yapmadım.

Odama çıktığımda birikmiş ödevlerim ve tekrar etmem gereken konular beni bekliyordu. Bu yüzden çantamı boşaltıp masamın üzerine, yapmam gerekenlerle ilgili her şeyi yaydım ve müzik açıp biyolojiden başladım. Saat akşam ona gelirken her şey bitmişti ve kafam yanıyordu ama genellikle bir civarı uyuduğum için henüz uykum gelmemişti. Ders kitaplarımı toplayıp yarının ödevlerini çantama attım ve mutfağa inip atıştırmalık ufak bir tabak hazırladım. Biraz kitap okuyacaktım.

Merdivenlerden çıkacağım sırada telefonumu koltuğun üzerine attığımı hatırladım. Ya babam bu akşam ararsa? Telefonumu da alıp odama geçtiğimde, bir kitapla birlikte yatağımın üzerine kurulup bir süre kitabın içinde kaybolmuştum ama içim sıkılıyordu. Telefonumun ekran kilidini açıp kitapla atıştırmalığımın fotoğrafını çektikten sonra yatakta sırtüstü döndüm ve Instagram'a girdim. Hâlâ Varis'in profili açıktı. Gerçekten Instagram'a girmiyor muydu, yoksa hayalet kullanıcı mıydı? Story atan bir tipe benzemiyordu ama arada gönderi atıyordu.

Ne yaptığımın farkında olmadan çektiğim fotoğrafı, Instagram'a yükleyip emojilerle kısaca “Kahve artı kitap, eşittir mutluluk.” yazdım ve geriye çekilip bildirim kısmını yeniledim. Birkaç kişi beğendi, aralarında Çisem de vardı. “Önerdiğim kitapların okunduğunu bilmek güzel,” diye yorum attı. Tam yorumuna cevap yazacaktım ki telefonum elimde çalmaya başladı ve yüzüme düştü. Hızlıca doğrularak telefonumu elime aldım ve burnumu ovuştururken heyecanla babamın aramasına cevap verdim. “Alo, baba?”
“Güzel kızım ne yapıyormuş bakalım?”

Sesi yorgun geliyordu. Dertlerim aklıma geldiğinde omuzlarım çöktü ve yastığıma doğru yaslanıp bacaklarımı kendime doğru çektim. “İyi... İyiyim baba. Sen nasılsın?”

“Aynı. Yorgun ve kızından uzakta çalışmak zorunda olduğu için kızgın.” Güldü. Sesi çatallıydı. Hafifçe öksürdü.

“Öksürdün mü sen? Hasta mısın?” Aniden kaşlarım çatılmıştı.

“Biraz soğuk aldım galiba ama burada bana iyi bakıyorlar merak etme. Tuttuğum kadın ve uşağım bir dediğimi ikiletmiyorlar. Pamuk Hanım’la Mustafa Bey olsalar her söylediğime cevapları var biliyorsun.”

Güldüm.

“Baba... Onlar senin için en iyisini düşünüyorlar. Yıllardır yanımızdalar, biliyorsun.”

“Biliyorum kızım, biliyorum. Eee, anlat bakalım, okul nasıl gidiyor?”
Ona sabah serviste tanıştığım çocuğu anlattım, sonunda Çisem'le mızmızlanmalarımızı çekecek bir erkek arkadaşımız olmasına sevindi. Derslerimin iyi olduğunu ama hâlâ ilk yirmiye girecek kadar iyi çalışamadığımı söylediğimde birkaç teklifte bulundu. Ancak kısa zamanda toparlamazsam ona bundan bahsedeceğime dair söz verince konuyu kapattı. Arka bahçedeki yavru kedileri merak etti. Bu aralar meşgul olduğumdan onlara her sabah Pamuk Hala’nın yemek ve su verdiğini söyledim. Kapatmadan önce, bana yarın sabah harçlık göndereceğini ve hesabımı kontrol etmem gerektiğini söyledi, sanki ihtiyacım olduğunu hissetmiş gibiydi.

Aramayı sonlandırdıktan sonra boş boş tavana bakmaya başladım. Dönemin bitmesine iki, okulların kapanmasına sekiz ay vardı daha. O zamana kadar büyük bir sorun çıkmadığı sürece biraz daha dayanabilirdim. Yarın okuldan çıktıktan sonra ilk işim Begonya'ya gidip müdüre olan borcumu ödemekti.

Telefonum bir bildirim sesiyle çınladı.
 
“varisadin gönderini beğendi.”
 
Bildirimin üzerine tıklayıp profiline girdim. Hâlâ bir şey paylaşmamıştı ama fotoğrafımı beğenmişti.

Sabah alarmla kalktığımda ilk yaptığım şey, yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra yedek formamı giymek oldu. Çantamı hazırladım ve ceketimi alıp kahvaltı etmek için alt kata indim. Pamuk Hala mutfakta bana küçük tostlar hazırlıyordu.

“Kızım, vallahi ben bilmiyorum senin bu hâlin ne olacak, iyice kurudun azıcık bir şey kaldın,” diyerek önüme kahvaltı tabağımı bıraktığında, gülerek portakal suyu içiyordum.

“Ama iki kilo aldım. Teşekkür ederim, Pamuk Hala.”

Gözlerini kocaman açarak yanıma oturdu ve kolumu çimdikledi. “Kız, sen dalga mı geçiyorsun benimle? Ödemdir o, ödem.”

Çalışmaya başladığımdan beri yemek saatlerim düzensizleşmişti. Sabah kahvaltı ediyor, öğlen okulda yiyor, ardından akşam geç saatte gelince bir daha yeme şansı buluyordum. Bazen çok yiyor, bazen yemiyordum. Ama şimdi bir işim de olmadığına göre…

Yani, en azından eskiden ileri matematik yapamayınca vaktim yok diyerek kendimi avutuyordum; şimdi, bir de vaktim varken, daha çok çalışıp da yapamazsam aptal olduğumu kabullenmekten başka çarem kalmayacaktı.
“Bugün Mustafa Abi mi geliyor?” diye sordum tostun son lokmasını da mideme indirirken. “Arka bahçenin önünde boş saksılar gördüm.”

“Bahçenin önüne baharda diktiğiniz açelyaları içeri alacakmış.”

Gülümsedim. Mustafa Abi okulumuzun bahçıvanlarından biri olsaydı muhtemelen kış gelince katledilen çiçeklerin hesabını sorardı.

Aral servisteyken çözemediğim matematik sorularına baktı ve bana tane tane anlattı. Her ne kadar bir ara anlıyor gibi olsam da ve zaman zaman anlıyormuş gibi sesler çıkarsam da yine de anlamadım. Türev çok geniş bir konuydu ve işin içine, integral de katılınca yanlış yapmamam imkânsız oluyordu. Çisem de aynı şeyi söylüyordu; sürekli pratik yapmamı… Ama ben, sayısalın benim işim olmadığını biliyordum.

Safir'in eğitimi diğer liselerden farklıydı, ek sosyal derslerle birlikte bütün dersleri görüyorduk, böylece üniversite sınavına kadar fikir değiştirebiliyorduk. Bu yüzden ileri matematik görmek zorundaydım.

Derin servise binmemişti. İlk ders için Aral'la koridorda ayrıldıktan sonra Çisem, dün Mert'in arkadaşıyla soyunma odasında ettiği kavganın kulaktan duyma versiyonunu anlattı. Mert konusunda benim de kafam karıştığından, ilk ders arasında Çisem'i boş koridorlardan birine çekip kısık sesle dün olanları anlattım. Hem soyunma odasını hem de Begonya'dan kovuluşumu…

Çisem benden daha deliye dönmüştü. Eğer başınıza gelen bir olaya sizden daha çok tepki veren bir arkadaşınız varsa muhtemelen onu kaybetmek, hayatınızda başınıza gelebilecek en kötü şeylerden biri olurdu. Başıma gelen olayda Çisem'in bana nasıl destek verdiğini görmek, böyle biri yanımda olduğu için ne olursa olsun şanslı hissettiriyordu.

Okul çıkışı Çisem, babasının geçenlerde ona hediye ettiği Audi’ye binip otoparktan çıktığında ben, kütüphaneden birkaç kitap ödünç almak için kalmıştım. Çisem birkaç seferdir beni eve bırakmak için teklifte bulunuyordu ama evlerinin evime ne kadar ters olduğunu bildiğimden ehliyetini yeni almış bir sürücüyü, trafik saatinde bu çileye sokmamak için reddedip duruyordum. Aral'a ise bugün dörtteki servise binemeyeceğimi bildiren mesaj atmıştım, bir saat sonra tekrar servis kalkıyordu ve işimi halledip ona binmeyi umuyordum.

Dışarıda yağmur yağmaya başladığı için okulun içinden geçerek kütüphaneye doğru ilerlemeye başladığımda etrafın boş olması ürkütücüydü. Fırtınalı günlerde okul boş olurdu, güneşliykense bahçede oyun oynamak için kalanlar oluyordu ama bugün o günlerden biri değildi.

Kumsal, Derin ve adını hâlâ bilmediğim arkadaşlarını koridorda gördüğümde Derin'in piştlemelerine kulak asmamaya çalıştım ama sonunda, kapalı yüzme havuzunun kapısının önünde Kumsal önüme geçip beni durdurduğunda gözlerimi onun yüzüyle buluşturmak zorunda kalmıştım.

“Ne? Ne var yine?”

Kumsal beni şöyle bir baştan aşağı süzdü. “Varis'ten uzak duracaksın.”
Kahkaha attım. “Dalga mı geçiyorsun? Ne işim olur benim o psikopatla?”

“Ne işin olduğunu dün öğlen gördük,” dedi Derin manikürlü ellerine bakarak. Ardından gözlerini aşırı irite edici bir hareketle bana çevirdi. “Muameleci.”

“Hayal gücün bazen sınırlarını iyice zorluyor,” diye homurdandım kaşlarımı kaldırarak. İçimde alev alev yükselen öfkeyi yutmak kolay değildi ama en azından artık böyle ağır iftiralara maruz kaldığımda çarpıntım başlamıyordu. “Hayatımı cehenneme çeviren çocuğa neden yapayım bunu? Delirdiniz mi siz iyice?”

“Belki onunla görülürsen bütün bunların son bulacağını düşünüyorsundur? Belki kendini ona yamamaya çalışıyorsundur çünkü çok güçlü biri olduğunu biliyorsundur? O küçük kafanın içinde tüm ihtimalleri hesaplıyorsundur sen.”

Kumsal'a suratımı buruşturarak baktım.

“Herkes senin gibi, kendini illa bir erkeğe yamamak zorunda hissetmiyor Kumsal. Benim ona ihtiyacım yok. Birkaç ay sonra bütün bunlar bitecek. Herkes yoluna gidecek. O zamana kadar benden ne kadar uzak durursan o kadar iyi. Çünkü buradan sonra yollarımız ayrıldığında tekrar karşıma çıkarsan geçmişte bana yaptıklarını gözardı edebileceğimi zannetmiyorum.”

“Ha?” dedi işaretparmağını saçının bir lülesine dolayarak. “Sen, bana bir şey yapabileceğini mi zannediyorsun?” Aramızdaki bir adımı da atarak yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Topuklu giydiği için benden birkaç santim daha uzundu, eğilmişti.

“Çekil. Önümden.” Bastıra bastıra, suratına doğru söyledim.

“Senin kafan dün öğlenden sonra bayağı bulanmış ya,” diye mırıldandı keyifli bir gülüşle. Ardından Derin'e ve diğer kıza bir bakış atıp ellerini omuzlarıma koydu.

“Ne yapıyorsun?” Şokla ellerini üzerimden itmeye çalıştım ama üç kişi birden beni tutmuş, zorla ittiriyordu. Kumsal cebimden telefonumu aldıktan sonra öne geçip yüzme havuzu salonunun kapısını açtı ve ardından içeri itildim. “Kumsal, hayır!” çığlıklarımın arasında ıslak zemine ellerimin üstünde düşünce, ayağa kalkıp kapıya koşturdum ama çoktan üzerime kapanıp kilitlenmişti.

Kapıyı yumrukladım.

“Aç şu kapıyı! Hiç komik değil, Kumsal! Hiç komik değil!”

“Kal orada bir gece de aklın başına gelsin!” Kapıya yumruğunu geçirmişti. “Sen kim, bana dokunmak kim?”

Bir süre daha kapıyı yumruklayıp çığlık attım ama gitmişlerdi, kimse yoktu. Beni gerçekten buraya kilitlemişlerdi. Şimdiye kadar yaptıkları arasında en canice olanı buydu çünkü suyun içinde olmaktan nefret ediyordum, şimdi ise koca bir havuzun kenarında duruyordum.

Dönüp etrafa baktım, herhangi bir kapı için. Koşturarak soyunma odalarının kapılarını ve acil çıkışı denedim ama hepsi kilitliydi. Acil çıkış kilitliyse nasıl acil bir çıkış oluyordu gerçekten?

Tribünlere çıkıp yukarıdaki iki kapıyı denediğimde ise yine aynı sonuçla karşılaştım. Bugün yüzme takımının antrenmanı yoktu; bu yüzden burası kilitliydi... Sadece hafta sonları öğrenciler kullansın diye açık bırakıyorlardı, antrenmanlar dışında her yer kilitli olurdu.

Bir süre sonra pes edip tribüne çıkarak ceketimi çıkardım ve başıma yastık yaparak uzandım. Hava kararmıştı. Kimse gelmeyecekti. Kapılar kilitliydi. Sabaha kadar buradaydım.

Sadece bir gün, bir gün normal bir öğrenci gibi okula gidip gelemeyecek miydim? Birileri illaki her şeyi batırmak zorunda mıydı? Bütün lise hayatım boyunca bu böyle geçmişti. Dokuz ve onuncu sınıfları okurken kendime ve babama hiç adil davranmamıştım çünkü evlatlık olduğumu öğrenmiştim ve psikolog kontrolünde, işler hiç de kontrollü gitmemişti.

Bir seferinde kendimi çiçek bahçeme kilitleyip sert tahta üzerine yattığım geceden sonra her şey yoluna girmeye başlamıştı ancak. Bütün gece çiçeklerle konuşup onlara su vermiştim, sesim kısılana kadar ağlayıp müzik dinlemiştim. Beni en çok üzen şey, babamın biyolojik babam olmayışı değildi; ailemin beni terk etmiş olmasıydı. Annem geceleri uyumadan önce gökyüzüne bakıp nasıl büyüdüğümü hayal ediyor muydu? Ya babam? Nasıl koyabiliyordu başını yastığa, ölümü ya da dirimi bulmadan?

O yaz yetiştirdiğim domatesler küflenmişti, mısırlar hep zayıf çıkmıştı. Babam, bitkilerimin bütün kış benim hissettiklerimi soluduklarından küstüklerini söylemişti. Kötü insanlar zaten toprakla çiçekle uğraşmazlarmış, kötülükleri bitkilerini canlı tutamazmış. Aylar sonra ilk defa ağlayarak babama sarılmıştım, o zamanlar boyum da henüz uzamamıştı. Babam dev gibi geliyordu bana. Benim dünyamı kucaklayan adam. Benim için arka bahçesindeki havuzu yıktırıp sera yaptıran adam, yan evin arazisini satın alıp bahçeyi büyüten adam, bir hafta sonu beraber çit diktiğim, çitleri beraber boyadığım adam. Babam.

Çok inanmıştım belki de Safir'in zor sınavlarından geçtiğimi öğrendiğimde, ikinci hayatımın başlıyor olduğuna. Baharın nihayet geldiğine hayatıma. Her şeyin çok güzel olacağına çok inandırmıştım kendimi. Ama ne kadar yükseğe tırmanırsan düşüşün de o kadar sert olurdu, değil mi? Çok sert düşmüştüm işte bu okulun duvarlarından, beni aşağı ittiklerinde.

Saatin kaç olduğunu bilmediğim dakikalarda bir tıkırtı hissedince gözkapaklarımı araladım ve hafifçe doğrulup aşağıya baktım. Havuz masmavi parıldıyordu, ışıklandırmaları açıktı bu yüzden birinin yüzdüğü açıkça görülüyordu.

Gözlerimi kocaman açarak yüzen çocuğa baktım. Kafasına bone ve gözüne de gözlük geçirdiğinden kim olduğu belli olmuyordu ama uzun boylu ve fit bir çocuktu. Bütün havuzu baştan sona yüzdükten sonra inanılmaz bir hızla dönüşü gerçekleştirdi ve diğer tarafa doğru yüzmeye başladı. Hipnotize olmuş gibiydim, kalkıp gitmem gerekiyordu halbuki. Kapı açıktı. Kapının kilidi açılmıştı. Kalkıp gitmeliydim.

Dudaklarım şaşkınlıkla aralanmış bir şekilde kapıya bakarken çocuk sırtını havuzun duvarına verip ellerini zemine yasladı ve kendini tek hamlede yukarı çekti. Omuzları genişlemiş, sırtını gözler önüne sermişti. Muhtemelen uzun süredir burada yüzüyordu ve ben daha yeni uyanmıştım. Elindeki süre tutan aletle birlikte kalkarak, başındaki boneyi ve gözündeki gözlüğü çıkartıp eline aldığı sırada, kafasını kaldırdı ve göz göze geldik.

Varis Adin. Onun bu saatte burada ne işi vardı? Saatin kaç olduğunu bilmiyordum ama uykumun gelmesinden geç olduğunu anlayabiliyordum. Elini saçlarından geçirince siyah saçları ıslanmış, karışmıştı. Kaşlarını çatıp bana bakarken dudaklarını ıslattı. O da benim burada olduğuma inanamıyordu. Al benden de o kadar.

Merdivenlerden inerken ceketimi yukarıda unuttuğumu fark ettim ama dönüp almadım, inmeye devam ettim. Buradan ne kadar çabuk kurtulursam o kadar iyiydi. Kapıya yöneleceğim sırada Varis, ıslak eliyle kolumdan tutup beni geriye çevirince karşı karşıya geldik. “Senin burada ne işin var?”

“Sana ne?”

“Röntgencilik, hem de bu saatte?”

Gülecek gibi oldum, gözlerimi devirdim. “Gecenin bu saatinde seni izlemek için tribünde gizlendiğimi mi düşünüyorsun?”

“Hayır,” dedi açık ve net bir şekilde. “Obsesif bir fan olduğunu düşünmüyorum. Evinde olman gereken bu saatte burada ne halt yediğini düşünüyorum.”

Kolumu çekmek istedim ama izin vermedi, sıkı tutmuyordu ama bırakmıyordu da. "Bırak kolumu. Kilitli kaldım işte içeride, uyumuşum. Kapıyı açtığın iyi oldu. Bırakırsan eve gideceğim.”

“Dağın başında, tek başına gecenin bir yarısı eve nasıl gidebileceğini düşünüyorsun pardon?” Kafasını hafifçe eğmiş yüzüme yaklaştırmıştı. “Bekle beş dakika, giyinip geliyorum.”

“Oldu.” Kolumu sertçe çekip elinden kurtardım. “Senin yardımına ihtiyacım yok.”

“Bal gibi de var.” Arkamdan bağırdığında ses salonda eko yapmıştı.

Kapıyı açmak için koluna uzandım ve çevirdim ama açılmadı. Şaşkınlıkla, çevirmek için hızlıca birkaç kere daha asıldığımda sonuç yine aynıydı. Kaşlarımı çatarak arkama döndüm ve Varis'e baktım. “Kapıyı mı kilitledin?”

“Yüzerken rahatsız edilmeyi sevmiyorum.”

“Harika, ben de seninle aynı ortamda olmak istemiyorum. Anahtarı ver de kapıyı açıp gideyim.”

“İşte o olmaz,” dediğinde düz bir ifadeyle gözlerimin içine bakarak üzerime yürümeye başladı. Gözkapaklarım, daha da açılabilirmişçesine zorlandı ve ellerimi kaldırdım onu durdurmak istercesine. Zavallıca bir çabaydı. “Dur. Ne yapıyorsun? Varis… Dur!”

Kafasını hafifçe eğerek alnıyla alnımı eşitleyene kadar durmadı. Sonunda yüz yüze geldiğimizde sadece havuzun maviliğinin aydınlattığı salonda gözleri iyice karanlık görünüyordu. “Kim kilitledi seni buraya?”

“Çok mu umurunda?”

“İsim, Ada. İsim ver.”

Bana ilk defa ismimle hitap ediyordu. Şaşkınlıkla yutkundum, gözlerimi kaçırdım ve dudaklarımı ıslattıktan sonra birbirine bastırdım. O kadar yüzdükten sonra bile parfümüyle birleşmiş şampuanının kokusu nasıl burnuma gelebiliyordu, anlamıyordum.

Ellerimi çıplak göğsüne bastırıp onu ittirmek istemiyordum, bu ona dokunmak olurdu. Ama başka türlü de beni sıkıştırdığı yerden kaçabileceğimi de zannetmiyordum. "Bırak, gideyim.”

“Seni bırakacağımı düşünüyorsan çok büyük bir yanılgı. Havuzunun içindesin Ada, çık oradan, boğulursun.”

“Zaten bir havuzun kenarındayken başka bir havuzdan bahsetmeyi bırak,” diye fısıldadım gözlerimi birkaç saniye kapatarak. Hele boğulmaktan… Su sesinden bile nefret ediyordum ama kocaman, derin bir havuzun yalnızca birkaç metre ötesindeydik.

“Niye? Sudan korktuğunu söyleme bana.” Varis keyiflenmiş gibiydi, dudağının sağ kısmının hafifçe yukarı kalktığını fark ettim. Varis Adin keyiflenmiş miydi?

Bu çocuk somurtkanların prensiydi. Asla gülümsemezdi. Asla keyifli olmazdı. Ya sinirliydi ya da çok sinirliydi. Çoğunlukla bomboş bir ifadeyle dolaşıyor ve etrafında olan biten her şeye rağmen bunu koruyabiliyordu. Bir keresinde, bir basketbol maçına beş dakika tanıklık edebilme şansım olmuştu. Maçın son dakikalarında attığı üçlüklerle takıma zafer kazandırdıktan sonra omuzlarda taşınırken bile gülmemişti. Güler gibi olmuştu, sonra normal bir antrenman çıkışıymış gibi soyunma odalarına yürümüştü.

Havuza doğru dalıp çok fazla düşünmüştüm. Varis'in sorusuna vermem gereken cevap aklımdan uçup gitmişti. O da bunu olumlu bir yanıt olarak algılamış olmalıydı ki bir anda bacaklarım ve sırtımın altından geçen kollarla havalandım ve attığım çığlığa mani olamadım. “Ya bırak! Varis bırak!” Omzuna ardı ardına yumruklarımı geçirmeye çalıştım, yüzü hemen yanımdaydı. “Ne yapıyorsun?!”

Havuzun dibine kadar geldiğimizde durdu ve bana döndü. “Hazır mısın?”

“Sakın düşündüğüm şeyi yapma, sakın!”

Bir anda kolları üzerimden çekildi, havaya atılmıştım. Altımdan kayıp giden yerin bıraktığı his çok korkunçtu. Suya düşmeden önce son gördüğüm şey, ışıklandırma sayesinde parıldayan masmavi su oldu.

Su altımdan kaydı, tuttuğum nefes ciğerlerimde tükeniyor gibiydi. Ellerimi ve ayaklarımı sallayarak yüzeye çıkmaya çalıştım ama böyle yaptıkça daha çok batıyordum. Böyle yaptıkça battığımı da biliyordum ama yine de duramıyordum. Durursam ölecekmişim gibi geliyordu.

Bir kol, belime dolanarak beni köşeye doğru çektiğinde sırtım havuzun kenarına yaslandı ve ayaklarım yere değdi. Omuzlarıma kadar gelen suyun dışında nefes alabildiğimde ardı ardına öksürüyor ve gözlerimi açamıyordum. Öksürüklerimin arasında Varis'in “Ada, bana bak!” diye bağırdığını duydum ama sanki ayaklarım yerde değilmiş gibi debelenip duruyordum. Varis en sonunda bileklerimden tutup beni durdurmayı başardığında vücuduyla bacaklarımı oynatamayacağım kadar sıkıştırdı ve elleri yüzüme çıktıktan sonra “Ayakların yere basıyor,” diye mırıldanmaya başladı ardı ardına. “Ayakların yere basıyor, güvendesin. Güvendesin. Beni duyuyor musun? Ada beni duyuyor musun?”

Gözyaşlarım arasında sonunda görmeye başladığımda yüzü o kadar yakınımdaydı ki suyun altında olmasam da nefes alamıyordum. Biraz olsun kendime geldiğimde kimin gözlerine baktığım da kafama dank etti.

Varis Adin.

Yeni okulumu başıma yıkan çocuk.

Ellerimi kaldırıp onu göğsünden ittirdim ama bu, sadece kafasının nefes alabileceğim kadar geri çekilmesine yetti. Tekrar ittirdim. “Sen ruh hastasısın! Psikopatın tekisin! Beni nasıl suya atarsın?! Manyak!”

“Yüzme bilmiyor musun sen?” diye sordu şaşkınca. “Nasıl öğrenmedin?”

“Çocukluğundan beri suya girmekten nefret eden birine yüzmek nasıl öğretilebilir?” Suratına doğru bağırdım. Hâlâ genzimde su hissediyordum. “Çıkar beni buradan.” Dönüp ellerimi buz gibi fayansa dayayarak kendimi yukarı çekmeye çalıştım ama yalnızca , çırpınabiliyordum. “Çıkmak istiyorum!”

Varis kollarımı yakalayıp beni tekrar kendine döndürdükten sonra ellerimi aşağıda tuttu. “Çıkamazsın.”

“Niye? Yine bir şartın mı var?” Yüzüne baktım. “Bu sefer ne istiyorsun? Havuzun içinde iç çamaşırlarım kalana kadar soyunmamı mı?”

“İç çamaşırlarına kadar ıslandığın için zaten soyunman gerekecek birazdan ama bunu içeride kuru kıyafetler giyerken yapacaksın, Ada.”

İfadesi yine bıçak gibi sertti. Yüzünden aşağı su damlacıkları akıyordu. Dudakları aralıktı. Bir su damlacığı dudaklarından içeri kaçtığında gözlerim yolu boyunca onu izledi. Ardından tekrar gözlerine döndüm. Havuzun ışıkları artık grilerini aydınlatıyordu. Kül rengiydi gözleri.

“Senden iğreniyorum,” dedim suratına doğru. “Dedikoduları duydun ama hiçbir şey söylemedin, değil mi? Herkesin sana muamele çektiğimi sanmasına izin verdin.”

Öylece yüzüme bakıyordu. Ellerimi bıraksa suratına tokat atmak istiyordum ve sonuçları ne olursa olsun katlanacaktım ama bırakmıyordu.
Boğazımı temizledim ve gözlerimi, gözlerinden çekip suya indirdim. “Varis, bırak ellerimi. Bırak gideyim.”

“Hayır.”

Boğazım düğümleniyordu, gözyaşlarımı zorlukla bastırıyordum. “Bak, gerçekten dayanamıyorum tamam mı? Arkana bakamıyorum bile. Başka bir işkence yöntemi seç. Başka bir şekilde nefret et benden. Su olmaz. Suyu sevmiyorum. Suya dayanamıyorum.”

Bir elimi bırakıp aşağıya düşmüş bakışlarımı yüzüne çıkartmak için parmaklarıyla çenemi yukarı ittirdi. “Sana işkence etmek isteyen birine zaafını itiraf etmek, senin için bile fazla aptalca bir şey değil mi?”

Gözlerine baktım. "Ne yani? Sabaha kadar beni havuzda mı tutacaksın?”

“Korkunu yenmen için, eğer öyle istiyorsan.”

Gözlerim kocaman oldu. "Tabii ki hayır!”

Bir süre yüzümü süzdü. Elini tekrar indirmişti, suyun içinde elime değip duruyordu ama bir şey yapmıyordu. Diğer eli hâlâ bileğimdeydi.

“Okuldan sonra işe gitmen gerekmiyor muydu senin?”

“Kovuldum oradan,” dedim gözlerimi kaçırarak. Hemen sonrasında bunu, ona söylediğim için pişman oldum.

“İyi olmuş,” dedi net bir şekilde.

Ağzım açık kalmıştı. “Sana ne ya! Ne demek iyi olmuş? Seviyordum ben orada çalışmayı!”

Gözlerini etrafta gezdirirken bana döndü. “Niye kovuldun o zaman?”

Çünkü Batu bana iftira attı.

“Bilemiyorum Varis. Patronum da seninle aynı belirtileri gösteriyor. Canı sıkılmış olabilir, o an öyle istemiş olabilir, sırf yapabildiği için de yapmış olabilir. Sormak lazım ama cevap vereceğinden de şüpheliyim. Nasıl? Aynı sen değil mi? Soyağacı incelenirse birkaç nesil geriden akraba çıkabilirsiniz belki.”

“Kovulduğun iyi olmuş, Ada,” diyerek tekrar çenemi tuttu ve gözlerimizi buluşturdu. “Zaten en başından beri orada çalışmaman gerekiyordu. Baban bok gibi paranın içinde yüzerken buna nasıl izin verdi?”

Derin nefesler alarak yüzüne bakmaya devam ettim İzin vermedi. Değil mi? Hayır… Haberi bile yok.

Çenemi sert bir hareketle elinden çekip kurtardım. “Bu seni hiç ilgilendirmez.”

Ellerimi bir anlık boşluğundan yararlanarak ellerinden çekmek için uğraştığımda sertçe kolumdan yakaladı. Aynı sertlikte inledim. Bunu beklemiyordum. Elimi, elinin üzerine koyup çekmesini sağladıktan sonra kolumu kaldırarak acıyan yere baktım. Mosmordu.

“Nasıl oldu bu?” diye sordu Varis, bir eliyle kolumu hafifçe kendi açısına çevirirken.

Ona çatık kaşlarımla bakıp kolumu kendime çektim. “Bırak!”

“Nasıl oldu Ada?”

“Sen yaptın!” diye bağırdım suratına doğru öfkeyle. “Hepsi senin suçun! Bir de soruyor musun?”

Sinirlenmişti. Boynundaki damarın belirginleştiğini çok net görebiliyordum. Kaşları çatılmıştı. Ellerimi göğsüne koyup ittirmeye çalıştım ama bileklerimden tutup engelledi ve üzerime gelip kafasını, kafamı çevirdiğim yönlere çevirerek gözlerimi yakalamaya çalıştı. "Kim yaptı?”

“Ben kendim yaptım,” dedim sonunda gözlerimi yakaladığında. “Düştüm. Dolaba çarptım.”

“O şerefsizden kaçarken mi oldu?”

Bilmesine şaşırmıştım.

“Şerefsiz derken kendi türünden olan Batu şerefsizinden bahsediyorsan, evet, onun yüzünden düştüm. Sana kızlar tuvaletinde yalnızken çektiğim muamelenin namını duymuş. O gün çok meşgul olduğumu ve yeterince dolu olduğumu söyledim, artık daha ne zaman gelir bilemiyorum ama programımda bir yere sıkıştırmaya çalışacağım.”

“Ada.”

İsmimi dişlerinin arasından öfkeyle kaçırdığında burunlarımızın ucu değmek üzereydi. Bu kadar yakınıma gelmeden konuşamıyor muydu? Sesini duyamayacağımı mı zannediyordu?

“Ne?” dedim cesaretle. “Ne var? Ne? Ada, ne? Ne diyorsun? Ne demek istiyorsun? Ne var Varis!”

Nefeslerim derinleşmiş ve sıklaşmıştı. Onunkilerin de düzensizleştiğini fark ettiğimde, biri göğsümü açıp alkol dökmüş gibi bir his yayıldı. Bütün tüylerim diken diken olmuştu.

Bir eli boynumla yanağım arasında bir yere yerleştikten sonra “Biliyorsun,” diye mırıldandı. “Eğer benimle olursan kimse yanına yaklaşamaz. Yanına yaklaşmayı bırak, hakkında tek kelime etmeye cesaret edemezler bile. Verdiğin nefesi solutmam.”

Yorumlar

1. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.