Kelebeği Öldürmek
Kelebeği Öldürmek
22. Bölüm - Matem Çiçekleri
343 7

YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM

 
“Uzağa uçmasın diye kanatlarını kopardığın kelebek, yüzmeyi öğrenebilir.”

 
“Neden okulda yanıma gelmiyorsun?” diye sorduğunu hatırlıyordum Varis’in, koridorda. Sınıfına, sınavlar için bana verdiği matematik kitabını teslim etmek için uğramış ve koridorda onunla karşılaşmıştım.

Benimle dalga geçtiğini düşünüyordum. Hareketlerine anlam veremiyordum. Kalbim aptaldı, onun sesini dinlemek istemiyordum. “Bilmiyorum,” demiştim ona bu yüzden. “Tüm okul benim sana kötü bir şey yaptığıma inandığından ve sen de benden nefret ettiğinden beri dikkatleri üzerime çekerek dolanmayı sevmediğimdendir belki.”

Aptal. Koca bir aptaldım. Çünkü ben çok kötü bir şey yapmıştım ve yaptığım şeyi hatırlamıyordum bile.

Varis’le yemeğimizi bitirdikten sonra bulaşıkları sudan geçirip makineye koyduk. Ben kalanını saklama kabına koyduğum makarnayı buzdolabına koyarken Varis’in telefonu çalmaya başladığında, aramayı cevaplarken salona geçmişti.

“Efendim baba?...”

Babası ne düşünüyordu? Muhtemelen benimle görüşmesini istemiyordu oğlunun. Varis’in buraya geldiğinden Balamir Adin’in haberi var mıydı? Olsaydı, onaylayacağını düşünmüyordum. Hatta belki de aramasının sebebi de buydu. Oğlunu İstanbul’a çağırıyor ve burada ne halt ettiğini soruyordu.

Ellerimi yıkayıp havluyla kuruladıktan sonra küçük adımlarım salona doğru ilerledi. Varis telefonunu kulağından indiriyor, aramayı sonlandırıyordu o sırada. Bana döndüğünden göz göze geldik. Birkaç saniye, aramızda iki koca metre varken yalnızca birbirimizin gözlerinin içine baktık.
Yağmur pencere camlarını dövüyordu.
Ama acıyı neden benim göğsümdeki kalp çekiyordu?

“Ne yapıyorsun burada?” diye sorarak, sessizliği bozan o oldu. Derin bir nefes aldı, üçlü geniş koltuğa ilerleyip oturdu ve geriye yaslandı. “Eminim bıkmışsındır. Koca yazını burada harcamak istemezsin, henüz vakit var.” Gözlerini etrafta gezdirdi, salonu inceliyordu. Ardından yeniden bana çevirdi griliklerini.

“Ne demek istiyorsun Varis?” Sesim güçsüzdü, sorumu sorduktan sonra altdudağımı ağzımın içine yuvarladım ve temkinli bir ifadeyle süzdüm onu.

“Anlamıyor musun?” Hafifçe öne eğildi, dizlerine yasladı dirseklerini ve aşağıdan baktı bana. “Yeter diyorum Ada. Yeter burada durduğun. İstanbul’a ne zaman döneceksin?”

“Daha tercih yapmadık. Sıralamalar bile açıklanmadı.”

“Fark etmez. Millet okul geziyor bu dönem, en azından bu yeterli bir sebep değil mi senin için? Yoksa tercih yapmaya niyetin yok mu?” Gözleri kısıldı. “Ben kolundan tutup seni götürmezsem bir daha asla dönmeyecek gibi davranıyorsun. Sürekli bahane bulup duracaksın kendine değil mi? Eminim Ankara’yı çoktan düşünmeye başlamışsındır mesela, tek ihtiyacın olan yeterli sıralama.”

“Benim nereyi düşündüğümün ne önemi var? Safir ilk ondaki öğrencilerini yurtdışındaki en iyi okullara göndermesiyle biliniyor. Sen ülkede kalmayacaksın bile.”

Gülecekmiş gibi bir ifadeyle dudakları kıvrıldı ama aynı zamanda kaşlarını da çatmıştı. “Safir’in başarısıyla benim istediğim okulun ne ilgisi var?”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Kaşlarım çatılmıştı. “Baban ne söylüyor?” diye sordum ellerimi belime yaslarken, hemen çaprazındaki tekli koltuğa yürüyordum.

“Babam benimle geleceğim konusunda verdiğim kararlar hakkında konuşmaz. Yorum eklese dahi onu dinlemeyeceğimi bilir.”

“Hiç mi konuşmazsınız?” İki adım sonra koltuğa oturacaktım.
“Ortada büyük bir sorun olmadığı sürece.”
“Ben ortadaki büyük sorun oluyorum o zaman…”

Bir saniye, kolumu kavradığını hissettiğim büyük ve sıcak bir el; ardından, hedeflediğim tekli koltuk yerine oturduğum yer Varis’in kucağıydı. Kaşlarını çatarak yüzüme aramızda santimler varken baktı ve “Kim senin sorun olduğunu söyledi?” diye sordu. “Senin şu kafada kurma olayın bir hayli ilerlemiş. Agâh terapi aldığını söylemişti ama doktorunun bir fark yaratmadığı ortada. Onu kovup beni işe almaya ne dersin?”

Boynumdan yukarı basan sıcaklığın beni kulaklarıma kadar kızarttığının farkındaydım ama görmezden gelmeye çalıştım, olabildiği kadarıyla. “Varis… Notların kusursuz. Sosyal aktivitelerde başarılısın. Her şeyde başarılısın. O okullar senin gibi insanlar için var. Yapamadığın hiçbir şey yok…”

Alaylı bir şekilde güldü, gözlerini kaçırdı. “Seni yanımda tutamıyorum Ada, ben yapamadığım hiçbir şey yok demezdim.”
Ve öylece, kalbim kırıldı.

Gözlerimi kapattım ve nefes alırken göğsüme batan parçaları hissetmemeye çalıştım ama bu sefer acımasının sebebi Varis’ti. Sesi o kadar yorgun gelmişti ki ve tartışmak o kadar anlamsız… Ama kafamın içi bir tımarhaneydi ve ben içeride kilitliydim.

Avucumu yanağına yaslayıp yüzünü kendime doğru çevirdim, alnımı alnına yaslarken gözlerim kapanmıştı. “Direnmekten yorulmadın mı?” diye sordu, nefesi dudaklarıma çarpıyordu. “Benimle tanıştığın günden beri yaptığın tek şey direnmek.”

“Arkadaşların ve Kumsallarla Begonya’ya geldiğin gün,” dedim başparmağımı yanağına sürterek. Gözlerini açtı, birkaç santim vardı gözlerimizin arasında artık. Beni dinliyordu. “Buraya kadar dedim içimden. Uzaktan yaptığı işkenceyi ayağıma getirdi.”

Gözlerini kırpıştırdı. Kirpiklerinin güzelliğine inanamıyordum. “Kumsal’la arkadaşları kafede çalıştığını öğrenmişlerdi. Canını sıkmak için oradaydılar. Bu yüzden onlara katıldık.”

“Gerçekten nefret ediyordum senden,” diye mırıldandım boğazımı temizleyerek. Gözlerimi kaçırdım. “Okula geldiğim ilk gün koridorda sen bana beni öldürmek istiyor gibi bakmadan önce… Önce ben seni fark etmiştim.” Kaşları hafifçe çatıldı, dudakları aralandı. Bunu bilmiyordu. “Ve tek düşünebildiğim güzelliğindi. Gözlerinin güzelliği. Kirpiklerinin güzelliği. Saçların. Çenen. Burnun. Bilmiyorum işte… Üzerindeki beyaz gömleğin, bileğini saran saat bile senin üzerinde ilgi çekici duruyordu.”

“Ada…” Başparmağımı dudaklarının üzerine getirdim ve cümlesini böldüm. Bu, gözlerimi yeniden gözlerine çıkarma cesaretini bulmamı da sağlamıştı. Varis’in gözlerinin içinde gördüğüm pişmanlıktı.

“Sadece yanımdan geçip gitsen, gözlerin üzerime değmeden… Arkadaşlarıma yemek aralarında, teneffüslerde, mesaj gruplarında anlattığım çocuk olacaktın.”
Gözlerini kapattı. Sanki gözlerimdeki acıyı görmek istemiyordu. Pişmanlık mı duyuyordu? Ben daha çok pişmandım.

“Kütüphanede karşılaşabilirdik, istediğim kitap senin masanda duruyor olsa bunun iyi bir fırsat olduğunu düşünürdüm mesela. Ya da masandaki kitabı direkt istediğim kitap yapar yine konuşurdum. Ya da çarpışabilirdik romantik komedi filmlerindeki gibi… Varis, o an düşünebildiğim yalnızca buydu.”

“Ama ben her şeyi batırdım.” Gözkapakları aralandı, bana bakmıyordu. Belimdeki eli gevşemişti, sanki istiyorsan kalkabilirsin der gibi. Halbuki biraz önce seni bırakmamın hiçbir yolu yok diyordu sanki o eller beni tutarken.

“Aptalın teki annemin ölümüne sebep olsaydı ben daha kötüsünü…”
“Hayır.”
“Yapardım.”
“Yapmazdın.”
“Yapardım Varis.” Elim hâlâ yanağında, yüzünü kendime çevirdim ve gözlerinin içine baktım. “Yapardım,” diye fısıldadım. Yapamazdım. Görmezden gelirdim. Küçük çocukların suça ehliyeti yoktur derdim.

“Yapmazdın,” dedi. “Kendini masalın kötü kalpli cadısı yaptığın için mantıklı düşünemiyorsun bile. Çocukken babama nereye gittiğini sorduğumu hatırlıyorum, babam bana taşındığınızı söylemişti. Ben hiçbir zaman öldüğünü düşünmedim. Ama yeterince büyüyüp annemin nasıl hayatını kaybettiğini kendi yöntemlerimle ve tüm gerçekliğiyle çözdüğümde, bir süre tek yaptığım düşünmekti. Ve seni o koridorda gördüğümde de. Ada. Ben hep düşündüm. Ama düşünmek bir boka yaramıyor. Şimdi sen aylarca kendini buraya hapsettin, hapsetmeye de devam ediyorsun; kendine eziyet ediyorsun aslında.”

“Farkındasın da belki bunun çünkü bunu hak ettiğini düşünüyorsun ama saçmalık,” diye devam etti. Sesindeki hiddet bir deprem gibi hissediliyordu. “Saçmalık, beni anlıyor musun? Doğru düzgün düşünemediğin, hiçbir bok bilmediğin, ailelerimizin ne kadar boktan tercihler yaptığını göremediğin bir yaşta hep yaptığın gibi babanın odasını karıştırdın. Benim annemi alan sen değilsin. Yakut Doran. Sen kimseye hiçbir şey borçlu da değilsin. Çünkü ne olursa olsun seni ailenden ayıran da benim babamdı. Sikik sokuk anlaşmalar, üç kuruşa vicdan satılan ihaleler, beş para etmez imzalar! Olay bu! Ve hiçbiri senden önemli değil.”

“Varis…” Sesim sona doğru o kadar güçsüz çıkmıştı ki. Boğazım acıyordu. Yaşlar gözlerime tırmanıyordu. Sözlerinin gerçek olduğuna inanmak isteyen tarafım, aylarca içimde yaşayan ve beni bitiren sesi ölümüne yumrukluyordu.

“Sorun şu ki Ada…” Varis iki parmağı arasına aldığı çenemle yüzümü kendine döndürdü. Teninden yayılan sıcaklık beni ateşlerin içine bırakıyor, sancımak için hazırda bekleyen düşüncelerimi kül ediyordu. “Annem gitmiş olabilir. Ama sen de gitmek istiyorsun. Ve siz benim çocukken de şimdi de sahip olduğum tek şeysiniz… Tek gerçek şey.”

Ne yaptığımı bile anlayamadan elimi ensesine yasladığımda başını kendime çektim ve dudaklarımı onunkilere yasladım. Gözyaşlarımdan nefret ediyordum, Varis sanki hissetmiş gibi başparmağıyla yanağımı sildiğinde kolunu belime dolayarak beni kendine çekti ve öpücüğü derinleştirdi.
Başım dönüyordu. Sözlerinden dolayı, kokusundan dolayı, teninin ve dudaklarının sıcaklığından dolayı, tadından dolayı, beni tutuşundan dolayı, burada oluşundan dolayı… Bilmiyorum. Ama içerideki savaşı kazanmış olsa, katil diye çığlıklar atacak o sesi artık duyamıyordum.

Bacaklarımı iki yana açarak kucağına oturduğumda aylar sonra ilk defa güvende hissediyordum. Varis’i odamda gördüğümden beri güvende hissediyordum. Ve ne İstanbul’daki kapalı bahçem ne de aylarımı geçirdiğim yazlık… Varis’in kolları arasında evde hissediyordum.

“Çok özledim,” diye fısıldadım ayrıldığımız saniyelerde. “Özür dilerim…” Ellerimi saçlarının arasına daldırdım, şampuan ve parfüm kokusu ciğerlerimi ziyafet için masaya oturttu.

“Daha erken gelmeliydim,” dedi nefes nefese, alınlarımız buluştuğunda. Ağzı aralık, hızlı soluklanışlarında dudaklarıma çarpan sıcak nefesi daha fazlası için bir davetiyeden başka bir şey değildi. “Siktir. Çok üzgünüm. Yeni fark ediyorum. Daha erken gelmeliydim. Ayrıldığın sabah… Peşinden gelmeliydim.”

“Nasıl ayrıldım bilmiyorum…”

Hafif çatlayan bir sesle “Ayrılmana nasıl izin verdim bilmiyorum,” dedi Varis. Kollarım boynunda, parmaklarım saçlarının arasındayken; onun bir eli belimde diğeri yanağımı okşuyordu.

Bir süre birbirimizin nefes alış verişlerini dinledik. Çok fazla duygu kanat çırpmaya çalışıyordu o an göğsümde. Yaşadıklarımız beni bu salonda, bu köşede hep savunmasız bir şekilde avlarken şimdi ben her şeyi yeniden yoluna sokabilecek gücü bulmuş gibi hissediyordum.

Evin kapısına birden sertçe vurulduğunda neredeyse yerimde zıplıyordum. Varis doğruldu, kaşlarını çatarak salonun girişinden görünen kapıya baktı. “Birini mi bekliyordun?”

“Hayır…” Ben Varis’in kucağından inerken kapıdaki her kimse bu sefer de zili çalıyordu. “Ama Meriç gelmiş olabilir.”

Varis’in eli kolumdan sıyrılacağı sırada beni elimden yakaladı ve ayağa kalktı. “Ben açarım kapıyı.”

“Varis,” dedim başımı kaldırıp ona bir bakış atarken. Meriç’in adını duyduğu an boynunu esnetip ifadesini nasıl değiştirdiğini görmüştüm.

“Ne?” diye sordu elimin üstünü başparmağıyla okşarken. “Arkadaşınla tanışmak istiyorum. Arkadaşın sonuçta. Arkadaşınla tanışacağım.”

Seslice nefes vererek ellerimi omuzlarına yasladım ve onu koltuğa geri oturttum. Yeniden doğrulmadan önce avucumu yanağına yaslamış, dudaklarımı yanağına bastırmıştım. Şeker komasına girmek üzereydim çünkü beni Meriç’ten kıskandığını fark etmiştim ve defalarca kez arkadaş kelimesini bastırarak söylemesi delicesine tatlıydı.

Kapıya yürürken; eve dönüş yolunda Meriç’le eve nasıl döndüğümüzü ve Alena’yla konuştuktan sonra fikrini nasıl değiştirdiğini bir kez daha hatırladım. Alena ona beni evde yalnız bırakmasıyla ilgili bir şeyler söylemişti çünkü Varis’in evde olduğunu biliyordu. Öyleyse gelen Meriç olamazdı.
Eğer acil bir durumsa… Olabilirdi. Ama neden aramasındı?

Delikten baktıktan sonra kapıyı açarken karnıma tekme yemiş gibi hissediyordum çünkü kapıyı açtığım an Tara karşımda korkudan iki büklüm olmuş hâliyle duruyordu. “Ne oldu?” diye sordum endişemi gizlemeden karşısına dikilerek. Yağmurda ıslanmıştı. Üzerinde ince bir şort ve askılı tişörtten başka hiçbir şey yoktu, ev kıyafetleri olduğu belli oluyordu.

“G… Güney…” dedi ve tek bir kelime kolumu omzuna dolayıp onu içeri yönlendirmeme yetti. Ağlamıştı. Ben arkamızdan kapıyı kapatırken Tara’nın bakışları yerde, korkunç bir şey görmüş ve şoka girmiş gibi bakıyordu.

Varis’in içeriden kalkıp geldiğini gördüm. “Arkadaşın iyi mi?” diye sordu Tara’yı süzdükten sonra. Değildi. Bir şeyler olmuştu.

“Bir bardak su getirir misin?”

Varis başını sallayıp mutfağa ilerledi, ben de Tara’yı salona yönlendirdim. İçerinin karardığını fark ettiğimde ışığı yakmak için düğmeye bastığım an ışık açıldı, birkaç kez kapandı, ardından ışık yanıyordu. Fırtına yüzünden miydi?

“O yaptı,” dedi Tara durduğu yerde sıçrayarak karşıma geçerken. Pencereye bakıyordu ama perdeler kapalıydı. “O yaptı! Elektrikleri kesti!”

“Kim yaptı? Güney mi?” Tara’yı koltuğa oturttum. “Bizimle ayrıldıktan sonra Güney mi geldi Tara?”
Tara başını kaldırdığında, ne kadar ağladığını gözlerinin şişkinliğinden yeni algılayabiliyordum. Üstelik sesi kısılmıştı. Bu, çığlık attığı anlamına mı geliyordu?

“Sitenin güvenliğini nasıl aşmış bilmiyorum, gerçekten evimde güvendeyim sanıyordum…” Gözlerini kapattı, ağlamamak için kapalı tutuyordu sanki. Varis içeri girdiğinde bardağı Tara’nın hemen önündeki sehpaya bırakmıştı. Tara cümlesine devam etmeden önce suyu alıp dudaklarına götürdü. “Eve girmeye çalıştı, elektriği dışarıdan kesti… Karanlıkta kalayım diye. Tartıştık. Bağrıştık. Ama fırtınanın sesinden etraftaki kimse duymadı…”

Tara suyundan bir yudum alırken bakışlarımı omzunun üzerinden tekli koltuğa oturan Varis’e kaydırdığımda, kaşlarını çatmış bir şekilde Tara’yı dinliyor ve olayı çözmeye çalışıyordu. Tara o sırada arkasını döndü ve Varis’e baktı, göz göze geldiler, Tara yudumladığı suyu o sırada genzine kaçırdı.

Yeniden önüne döndüğünde anlatmayı bırakmış, gözlerini belertmiş bana bakıyordu çatık kaşlarıyla. Vitrindeki peçetelikten bir peçete alıp ona uzattım. “Teşekkürler,” dedi ve boğazını temizleyip önce ağzını, sonra elini sildi. “Korkunçtu,” diye devam etti yorgun bir şekilde nefes verirken. “Yarın partiye geleceğini söyledi. Sibel’in doğum günü partisine. Ne yapacak? Bilmiyorum, ya arkadaşlarıma bir şey yaparsa…” Nefesi kesildi.

Muhtemelen arkadaşlarının ne kadar düşüncesiz ve akılsız olduklarının henüz tam farkına varamamıştı ki hâlâ partiye gitmek istiyordu. “Seni o çocukla tekrar bir araya getirmek isteyen arkadaşlarından bahsediyorsun,” dedim Tara’nın dizine elimi yaslayarak. Korku dolu bakışlarını gözlerime çevirdi. “Belki de onlarla görüşmemelisin Tara. Güney’e gelince… Ailene bahsetmenin zamanı geldi. Polise de. Hemen şimdi ihbar etmeye gidebiliriz.”

“Babam,” dedi Tara, iç çekerek. Gözlerini kapattı. “Sitenin sahibi biliyorsun… Ekonomik olarak iyi değiliz. Merkeze yakın bir arsamız var, uzun zamandır satışta ama kimse ilgilenmiyor. Güney’in babası satın alacak. Hiçbir baba, oğlunu ihbar eden kızın babasıyla iş yapmaz…”

“Tara,” dedim sert bir sesle.

“Ama doğru,” dedi gözlerini açarak, yanakları yeniden ıslanmaya başlamıştı. “Babama Güney’in yaptıklarından bahsedemem. En azından arsa satılana kadar. İstanbul’daki eve haciz gelmiş Açelya… O yüzden apar topar gitmişler. Ailem benim yüzümden iflas ederse ben ne yaparım?”

“Saçmalıyorsun şu anda.” Eğdiği bakışlarını yakalamak için öne eğildim. “Çocuk psikopat. Sana bir şey yapabilir, arkadaşlarına bir şey yapabilir… Evet kötü bir ikileme düşmüşsün ama bu olanları ailenin bilmesi gerekiyor. Bırak onlar karar versin sonuçlarına. Sonuçlarına birlikte katlanırsınız. Yalnız senin taşıman gereken bir yük değil bu, sen hiçbir şey yapmadın.”

“Açelya… Ailemi zor duruma sokmak istemiyorum…” Tara eğilip yüzünü avuçlarının arasına saklarken kendini tuttuğunu bildiğim için sırtını sıvazladım. Varis dirseklerini dizlerine yaslamış, gözlerini kırpmadan bana bakıyordu ve ikimizin de kaşları çatıktı. Tara’nın ne kadar boktan bir durumda olduğunu artık o da biliyordu.

“Banyoyu kullanabilir miyim?” Tara doğruldu, gözlerini sildi. Islak kirpiklerinin ardından bana baktığında başımı salladım.

“Koridorun sonunda, sağdan ikinci kapı.”

“Teşekkürler.”

“Bir şeyler yedin mi?” Ayağa kalktım. Tara’yı uzun süredir tanımıyordum, tanıdığım süre boyunca da hoşlanmamıştım doğrusu ama bugün farklı bir gündü ve onun bana ihtiyacı vardı. Her gün güneşlenmesine rağmen korkudan beyazlamış suratı, ağlamaktan şişmiş yüzü ve kıpkırmızı gözleriyle; bir şey söylemesine gerek yoktu, onu anlıyordum.

Tara bir Varis’e, bir bana baktı. “Rahatsızlık vermek istemem, banyoyu kullandıktan sonra eve gideceğim…”

Eve gitmek falan istemiyordu. Evden çıkıp buraya geldiğine göre Güney çoktan gitmişti ve Tara’nın etrafında birilerinin olmasına ihtiyacı vardı. Ve o kızlara değil, gerçekten düşünüp olayın ciddiyetini kavrayabilen birilerine.

“Bu gece burada kalıyorsun, sabah ne yapacağına birlikte bakarız,” dedim arkasından kollarına dokunup onu koridora sokarken.

“Açelya… Ben…”

“Duş almak ister misin? Sıcak bir duş iyi gelir.” Banyonun ışığını açtım. “Buradaki havluları kullanabilirsin, burası misafirlerin kullandığı banyo. Temiz.” İçeri girip dolabı açtığımda havluları ve sabunları gösteriyordum, Tara ise söylediklerimden hiçbir şey anlamıyormuş gibi banyoya bakıyordu. “Sana temiz kıyafet getireceğim.”

“Açelya,” dedi bir kez daha, ben banyodan çıkmak için hareketlenirken kolumu tutarak. “Bu kadarını yapmana gerek yok. Gerçekten. Ne olursa olsun. Ben sana bok gibi davrandım. Yardım etmeye çalıştığında geceni mahvettim… Bu kadar iyi olma bana.”

“Sen olsan yapmaz mıydın?” Elini çekti, şefkatten dolan gözlerine baktım. “Aynı durumda olan ben olsaydım, kapına kadar gelseydim, geri mi çevirirdin Tara?”

Kesik bir nefes kaçtı ağzından. “Asla.”

“O zaman,” dedim başımı sallayarak banyoyu işaret ederek. Koridora çıkarken kapıyı da kapatmıştım.

Haksızlık. Ona yapılan koca bir haksızlıktı. Psikopat eski sevgilisi ve ailesi arasında böyle boktan bir sebeple sıkışıp kalmamalıydı. Kendimi yerine koyuyordum ve çıkış yolu göremiyordum ama beceriksiz aklımdan geçenlerden bahsetmeyecektim Tara’ya elbette. Bir çıkış yolu bulacaktı. Bulacaktık.

Buzdolabındaki makarnanın bir porsiyonunu Tara’ya ısıtmak için çıkardığımda Varis’in mutfağın kapısına omzunu yasladığını gördüm. Kollarını göğsünde birleştirmiş, bacaklarını çaprazlamıştı. “İş başkalarına gelince o güzel aklın nasıl çalışıyor öyle?”

Alayla ağzımdan nefes verdim. “Varis. Lütfen.”

Bir şey söylemedi. Ben makarnayı mikrodalgaya atarken yanıma geldiğini hissettim, kalçasını tezgâha yasladığında bir elimi avucunun içine aldı ve bakışlarımı yakaladı. Beni daha da yakınına çekmişti ve yüzünde ciddi bir ifade vardı. “Arkadaşının sorunu ne?”

Anlattım. Tara’yı nasıl tanıdığımdan, eski erkek arkadaşı Güney’den ve yaptıklarından bahsettim. Geri kalanını Tara’nın ağzından az önce duymuştu zaten, tekrar etmeme gerek yoktu.

“Şu parti,” dedi yarın akşamki Sibel’in doğum günü partisinden bahsediyordu. “Bir uğramalıyız.”

Birkaç kere gözlerimi kırpıştırarak yüzüne baktım sadece. Aklından ne geçiyordu? “Varis, o kadar tehlikeli bir çocukla hiçbir ilgin olsun istemiyorum. Lütfen bu olayın dışında kal. En son onun kadar psikopat biriyle karşı karşıya geldiğinde…” Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Ellerimde kanın vardı.”

İstemsizce kalçasına uzandı elim, tişörtünü yukarı çekiştirdim ve belirgin kaslarında artık solmuş dikiş izi kalan yaraya baktım. Parmaklarımın altında kasları gerilmişti. Başımı kaldırıp gözlerine baktığımda Varis’in grilikleri çoktan yüzümdeydi.

“Endişelenme,” dedi başımı dudaklarına getirip saçlarımı öperken.

Alayla güldüm. “Söylemesi kolay. Bu çocuğun uyuşturucuyla, çetelerle ilgisi var. Yanında bıçak falan taşıyan şu eşkıya tiplerden, tehlikeli birisi…”

Varis’in gözleri kısıldı, başını hafifçe eğmişti. “Ben? Beni yeterince tehlikeli bulmuyor musun?”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Çünkü Varis tehlikeliydi. Kendini savunmak harici kimseye fiziksel bir zarar vereceğini düşünmüyordum ama zekâsı ve gücü konusunda hiçbir şüphem yoktu.

“Bazen soyadını unutuyorum,” diye mırıldandım seslice nefes verirken.

Varis gülümsedi. “Her gün adının yanında görmekten aklına kazınacak bir gün, Ada.”

Kalbim ağzımda, ağzım açık, beynim elimdeymiş gibi baktım ona. Az önce ne demişti o? Neyi kastetmişti?

“Tara,” dedim yutkunurken, donmuş gözlerimi griliklerinden çekmeye çalışarak. Başparmağımla arkayı, koridor tarafını işaret ettim. “Kıyafet götürecektim. Temiz.”

“Hı-hı,” dedi başını hafifçe sallayarak, dudaklarını ıslattı.

“Hı-hı,” dedim karşılık olarak. Basitçe aptalca davranıyor ve kaçıyordum ama suratındaki ifade rahatsız olduğuna dair hiçbir iz taşımıyordu. Aksine, ben büyük adımlarla mutfaktan kaçarken arkamdan güldüğünü duydum. Geri dönüp tekrar gülmesi ve kulaklarıma ulaşan o kutsal sesi tekrar duymak için onu bayılana kadar gıdıklamak ya da başka aptallıklar yapmak istiyordum karşısında…

Ama odama çıktım ve Tara için giyebileceği bir şeyler çıkardım, ardından aşağı inip banyonun önüne bıraktım ve tekrar gitmeden önce kapıyı tıklatıp ona haber verdim.

Mutfağa girdiğim sırada, Varis dolaptan soğuk su çıkartıyordu ki zil çaldı ve göz göze geldik. Adımlarım aniden durduğunda, Varis bu sefer kapıyı açmaya yeminli gibi yanımdan geçti ve benim peşinden yetişmeme fırsat vermeden kapıyı açtı.

“Analar aşkına,” dediğini duydum kapının ardındaki kişinin. Meriç. Meriç’in sesiydi bu.

“Ne?”

“Maşallah,” dedi Meriç, Varis’in şaşkınlığına karşılık. Sanırım Varis onun küfrettiğini sanmıştı.
“Memleket neresi?”

Kapının önünde durdum. Varis bir eli kapı kolunda diğeri yanında dururken çatılmış kaşlarıyla Meriç’e bakıyordu. Meriç ise üzerinde kırmızı bir tişört ve basketbol şortuyla, elinde şemsiye ve ayaklarında yağmurluk botlarıyla dikiliyor ve Varis’e her akşam yerken orgazm geçirdiği böğürtlenli dondurmaymış gibi bakıyordu.

Meriç belerttiği gözlerini bana çevirdi, gergince altdudağımı yerken dudaklarımı birbirine bastırıp gülümsedim ona. “Açelya,” dedi Meriç, şemsiyesini kapatıp dışarıdaki şemsiyeliğe bırakırken botlarını da çıkarttı ve içeri geçip ayakkabılığa koydu. Ardından kulağıma eğildi. “İki saat seni boş bırakıyorum ve Olimpos’tan tanrı kaçırıp eve atıyorsun öyle mi?”

“Varis,” dedim yutkunarak Meriç’ten kaçıp kapıyı kapatırken. Varis’in Meriç’e bakışları hiç iyi değildi. Suratı ifadesiz, gözleri sessizdi; normalde nötr göründüğünü düşünürdüm ama artık hangi boş ifadesinin nötr, hangisinin hoşnutsuzluk olduğunu ayırt edebilecek kadar tanıyordum onu.
Ama anlaması lazımdı. Meriç’in ona dibi düşmüştü resmen az önce. Harika. Yakın arkadaşımın sevgilime dibinin düşmesi yani. İyi anlaşacaklarından şüphem yoktu artık.

“Varis,” dedi Meriç kaşlarını kaldırarak elini uzatırken. “Meriç ben, Açelya’mızın dünya ahiret birinci dereceden yakınıyım.”

“Birinci dereceden derken?” Varis kaşlarını kaldırdı ve o an Meriç’in elini sıkmayacağını anladım. Geç kalmasını önlemek amaçlı koluna girip elini Meriç’inkiyle buluşturduğumda Varis bana ne halt yediğimi sorar gibi bakıyordu. Ne deseydim? Varis bak, bu Meriç. Ama arkadaşlar arasında ona Gay Meriç diyoruz.

Meriç, Varis’in elini sıktı ve sallayıp geri çekti. “Ve ben de evde bugünün ne kadar boktan olduğunu düşünüyordum, ta ki…”

“Temizlik yapmayacak mıydın sen?” Seslice nefes verdim lafını keserek.

“Ha…” Meriç gözlerini kırpıştırdı, elini kabarık saçlarına attı. “Birisi güvenliğe haber vermiş, sitenin WhatsApp grubuna aşağı caddede kavga olduğunu yazmışlar. Orada Tara oturuyordu. Ben de Tara’nın evine gittim ama kimse yoktu, bir iki pencere camının kırık olduğunu fark ettim üst kattaki. Kafayı yedim bir şey oldu kıza diye, arayınca burada olduğunu söyledi. Ben de buraya geldim.”
“Banyoda.”

“Tabii ki banyoda,” dedi Meriç, Varis’e yan bir bakış attı. “Yoksa bir anda Olimpos tanrısına dönüşmüş olma ihtimali yok incecik kızın.” Boğazını temizledi. “Tara nasıl? İyi mi?”

“Korkunç bir hâldeydi ben kapıyı açtığımda. Güney gelmiş, korkutmuş, yarınki partiye geleceğini falan söylemiş. Başka şeyler de var…” Koridordan gelen ses kapının açılma sesiydi, Tara giyinmiş bir şekilde dışarı çıktı o sırada.
Saçlarını kurutmamıştı. Başını kaldırdığında bizi gördü, kapının önünde dikiliyorduk. Burnunu çekerek yürüdü. “Meriç?” dedi sakin bir sesle. Daha iyi görünüyordu.

Meriç kolunu uzattı, kısaca sarıldılar. “Çok üzgünüm o orospu çocuğunun psikopatlıklarına maruz kaldığın için. Evin hâlini gördüm, pencerelerin camlarını falan kırmış… Kapıda tekme izleri vardı.”

“Ne yapacağım bilmiyorum,” dedi Tara, omuzları çökerken. O sırada göz göze geldik. Tara, Varis’le tanışmamıştı çünkü banyoya girmeden önceki durumu enkazdı ve o sırada tanıştırmayı uygun görmemiştim ama şimdi tanışmadıkları için ortam garipleşmeye başlamıştı.

Varis hissetmiş gibi araya girdi o an. “Başına gelenler için üzgünüm, umarım en yakın zamanda her şey düzelir,” dedi ve elini uzattı. “Varis ben.”

“Tara,” diyerek elini tuttu ve sıkıp geri çekildi Tara. Gözlerinin yaşlardan mı yoksa hayranlıktan mı parladığını çözememiştim ama o büyük gözlerini bana çevirdiğinde, görebildiğim yalnızca samimiyetti.

“Sana makarna ısıttım, sever misin? Peynirli.” Gülümsedim.

Meriç “Off çok açım! Pizza söyleyelim bence,” dedi salona bir bakış atarken.

Kolunu cimcikledim. Yerinde sıçrayarak inledi ve kolunu tuttu Meriç. “Ne var ya! Yemek becerilerini biliyoruz. Kız zaten üzgün, bir de gece gece hastaneye mi gideceğiz midemiz yıkansın diye? Geçen sefer ne oldu biliyorsun…”

“Yanlışlıkla oldu,” dedim kelimelerin üstüne bastıra bastıra.

“Geçen sefer ne oldu?” diye sordu Varis.

“Cheesecake yaptı, limonlu.” Meriç gülümsedi, irite edici bir şekilde. “Labneyi aylar önce alıp dolabın dibine itip, sonra da son kullanma tarihine bakmadan kullanması dışında hiçbir sorun yok. Sonrası? Hoş değil. Serum yemek hele,” dedi sertçe nefesini vererek. “İğne fobim var benim. Getir bozuk cheesecakeinin kalanını da yiyeyim ama benim iğneyi de Açelya’ya yapsınlar, bozuk labne kullanan o…”

“Zehirlendin mi?” dedi Varis endişeyle, Meriç’in lafına devam etmesini önemsemeden bana döndüğünde avucunu enseme yaslamıştı. Kaşlar çatık. Kesinlikle endişelenmişti. Aylar önceki ufak bir zehirlenme için. Uygun değildi biliyordum ama… Yüzünü avuçlarımın içine alıp onu çok, çok, çok özlediğimi söylemek ve özür dilemek istiyordum yalnızca. Defalarca.

“Önemli değildi. Bana bir şey olmadı zaten, dayanıklıymışım. Meriç’in midesi bozuldu, kustu biraz.”

Meriç’e döndüğümde, gözlerini kısmış ve dilini dişlerine sürterek bana bakıyordu. Bakışının bozuk cheesecake ile ilgili olmadığını söyleyebilirdim sanırım… Varis’in enseme yasladığı elini fark etmişti.

Ve fark etmişti.

“Makarna soğuyacak,” dedim Tara’ya uzanıp koluna girerek onu mutfağa sürüklerken. Meriç’le Varis arkamızdan girdiler. Tara masanın başındaki sandalyeye otururken Varis kalçasını tezgâha yasladı ve kollarını göğsünde birleştirdi, Meriç ise mikrodalganın yanında; dibimde bitmişti.

“Açelya?”
“Efendim Meriç.”
Varis’in izlediğini görebiliyordum.

“Açelya.”
“Meriç.” Gülümsedim. Mikrodalgadaki tabağı çıkarttığımda Meriç gözlerini kapatıp makarnayı koklamaya başlamıştı. “Makarnayı Varis yaptı bu arada, dolapta biraz salata da vardı. Geç otur sana da koyayım.”

“Demek Varis yaptı.”

Makarna tabağını Tara’nın önüne bir çatal ve kaşıkla birlikte koyduktan sonra dolaptan salatayı çıkarttım. Meriç, birkaç adım uzakta, tıpkı Varis gibi kalçasını tezgâha yaslamış ve kollarını göğsünde birleştirmişti şimdi. Yüzümdeki alaycı ifadeyi silmeye çalışırken Meriç’e de makarna ısıtıyordum. Varis’in kim olduğunu, öğlenki sohbetimizden anlamıştı ve muhtemelen kalkanlarını giyinmişti ona karşı.
Beni korumak için.

“Çok tatlısın,” dedim gülerek Meriç’in önünden geçerken.
Varis durduğu yerde rahatsızca kıpırdandı. Şu an o daha tatlıydı.

Meriç, daha önemli olduğunun bilinciyle Tara’ya tam olarak ne olduğunu sorduğunda dolaptan soğuk süt çıkarmış, bir bardağa doldurmuş, Tara’nın yanındaki sandalyeye oturmuş içiyordum. Tara olanları Meriç’e anlattı, ardından bir süre Güney’e sövmesini dinledik. Meriç de benimle aynı fikirdeydi. Tara’nın ailesine anlatmasını ve polise gidip ihbar etmeyi teklif etmişti. Üstelik komşuların tanık olup mesaj grubunda bahsettikleri kavga sesleri ve güvenlik kamerası görüntüleri de olacaktı elimizde.

Ama bu sefer sessiz kalmıştım çünkü Varis açıkça dahil olacağını belli etmişti ve onunla konuşmadan daha fazla bir şey söylemek istemiyordum. Bunun yerine yarın akşama kadar Tara’nın yalnız kalmamasını sağlayacaktım.

Varis’in telefonunun sesi bir kez daha mutfağı doldurduğunda ekrana baktı ve “Bu önemli,” diyerek mutfaktan ayrıldı. Muhtemelen babası arıyordu ya da İstanbul’daki stajıyla ilgili bir şeydi.

“Kiminle konuşuyor bu böyle önemli?” diye sordu Meriç hoşnutsuz bir ifadeyle. Daha rahat konuşalım diye mutfağın kapısını bile kapattı.

“Babası olabilir ya da İstanbul’dan birileri.”

“Ama kim?” Meriç yanıma oturdu. “Cinsiyeti ne mesela?”

“Meriç,” dedim, sütümü bitirip bardağı lavaboya bıraktım. “Ben bile kafamda kurmuyorken senin benim sevgilim hakkında kurman ne kadar doğru?”

“Hemen sevgilin oldu yani? ‘Eski’yi attın?”

“Biz hiç ayrılmadık. Sana öyle anlatmam doğru değildi. Kafam yerinde değildi.” Dudaklarımı ıslattım. “Ben bir halt yedim Meriç. Zamana ihtiyacım olduğunu söyleyip onu terk ettim ve buraya geldim. Gelirken de peşimden gelmemesini, ben yeniden iyi olunca döneceğimi söyledim ama dönmedim. Ama o geldi. Ve ben minnettarım. Çünkü beni aylardır süren ıstırabımdan kurtardı. Çünkü o kadar pişmanım ki hiç dönemeyebilirdim bile yüzüm olmadığından. Anlıyor musun?”
Meriç alayla güldü. “Anlıyorum canım. Sevgilin aşırı manipülatif birisi.”

“Meriç!” Dişlerimi sıktım. Gerçekten ona ne hâlde, nasıl anlatmıştım bir şeyleri de hemen cephe alabilmişti Varis’e karşı.

“Seni korumaya çalışıyor,” diye araya girdi Tara. O sırada Meriç’le aynı anda ona döndük. Tara salataya çatalını batırdı. “Meriç gibi bir arkadaşa sahip olduğun için çok şanslısın Açelya.”
Yutkundum.

“Sana gelince…” Tara, bakışlarını alayla Meriç’e döndürdü bu sefer. “Aptal mısın? Çocuğun Açelya’ya ne kadar âşık olduğunu görmemen için gözlerinin kör olması gerekir.”

“Güney de sana âşıktı ama şimdi olanlara bak.”

Meriç, dalaşır bir tonla söylediği cümle ağzından çıktığı an hayal kırıklığıyla bana döndü. Hayal kırıklığı bana ya da Tara’ya değildi, kendineydi. “Tara ben…” Özür dileyecekti.

“Önemli değil, haklısın,” dedi Tara.

Meriç yine de özür diledi. “Varis’i zamanla tanırsın,” diye mırıldandım Tara’nın silip süpürdüğü tabakları da sudan geçirip Meriç’inkilerin yanına, bulaşık makinesine dizerken.
Meriç omuz silkti. “Zaten makarna da çok kötüydü.”

Tara güldü. “İtalya’da iyi bir restoranda yapılmış gibiydi.”

“Yakışıklı olduğu için taraf tutuyorsun.”

“Yiğidi öldür, hakkını yeme,” dedi Tara, peçetesiyle ağzını silerken. “Gerçi Yiğitleri sen yine öldür de… Neyse.” Ardından bana döndü ve derin bir nefes aldı. Güney’in ikinci ismi Yiğit falan herhalde. “Bu arada… Kızların bugün masada söyledikleri için üzgünüm. Rahatsız olmuş olmalısın.”

“Ne söylediler?” Meriç kaşları çatık, savaşa hazır bir şekilde masaya eğildi.

“Kapılmış falan… Şu Fransız model…”

“Bak! Bak işte!” Meriç masayı yıkacak gibi ayağa fırladığında Tara’nın ödü kopmuştu. Ona özür diler gibi bir bakış attıktan sonra bana döndü. “Daha bu öğlen biriyle görüşüyor dememiş miydin? Sen belki daha ne olduğunu bilmediğim bir halt yemiş ve zaman istemiş olabilirsin ama o senin yokluğunda modelleri götürmüş! Şimdi geldi diye hemen yelkenlerini suya mı indiriyorsun? Ya sen Kerem’i reddettin ya! Sixpack Kerem’i!”

Meriç o kadar sesli konuşuyordu ki o an açılan kapıyla birlikte içeri giren Varis’in onu duymamış olma ihtimali yoktu. O an göz göze geldik, Meriç’e bakıyordu Varis. Ardından bana döndü ve ne olduğunu çözmek istercesine göz kırpıp başını iki yana salladı hafifçe.

Ve ben o an aklıma gelen en akıllıca kaçma yöntemine sığındım. “Film izleyelim.”

Meriç seslice nefes vererek omuzlarını çökertti, Tara kalkıp sandalyesini düzeltti ve salona ilerledi. Giderken zorla Meriç’i de yanında götürmüştü.

Mutfak tezgâhına yaslanmış, ellerimi arkamda birleştirmiş bir şekilde dikildim orada. Varis, Meriç’le Tara mutfaktan çıktıktan sonra yanıma yürüdü, bir an arkasına bakmıştı. Çünkü Meriç mutfaktan çıkana dek Varis’e çocuk gibi ecelin olacağım lan bakışları atmayı kesmemişti.

“Sixpack Kerem kim?” diye sordu Varis, gözlerini kısmış önümde dikilerek. Neredeyse bedenlerimiz birbirine yaslanacaktı. Her zaman gerekenden fazla yakın duruyordu ve ben bu özelliğini çok seviyordum. Ama sadece bana. Başkasına yakın durmasına gerek yoktu.

“Duydun mu?” Gülümsedim ama samimi bir gülümseyiş değildi bu. Daha çok, ehe, duydun mu, ehe, gülüşüydü.

“Ada,” dedi Varis ismimi bastırarak, uyarır gibi söylerken. Lafı dolandırmadan söylesene sen bir, dediğini hissetmiştim mesela.

“Bir çocuk.”
“O kadarını anlayabiliyorum.”
“İşte buralardan biri.”

“Ada,” dedi Varis bir kez daha ama bu sefer iki elini tezgâha yaslayıp beni kafesleyerek hafifçe üzerime eğilmişti. İstemsizce havuz partisinde bana sıcak çikolata yaptığı anı hatırladım ve bütün vücudum karıncalandı. Geçmişe dönüp benimle oynadığını düşündüğüm ama şimdi gerçek olduğunu bildiğim zamanları hatırlamak kalp sağlığımı tehlikeye atıyordu.

“Tamam ama Meriç’e kızma. Ben depresyondaydım, asosyallik yapıyordum, mutsuzdum. Meriç de bana bir arkadaşını ayarlamaya çalıştı, belki neşelenirim diye. Çarşıda rastlaştık, ayaküstü sohbetti sadece. Bu kadar. Sonradan öğrendim zaten ben de.”

“Neşelenirsin diye rasgele bir çocuğu ayarlamaya çalıştı sana?” Kaşlarını çatmamıştı ama ağzı açıktı ve bu durumdan hiç, hiç hem de hiç hoşlanmadığını yüzünden okuyabiliyordum.

“Öğlen adını internette arattığımda o Fransız modelle olan fotoğraflarınızı gördüm, Instagram’da takipleştiğinizi falan. Kafayı yiyip her şeyi anlattım Meriç’e. Yani her şeyi değil ama… İşte seni. Biraz. Anlatabildiğim kadar. Biriyle görüştüğünden bahsettim. Meriç çok yanlış anladı.”

“O yüzden bir anda davranışını değiştirdi,” diye devam etti Varis lafıma. Başımı salladım. Varis de anlamış olmalıydı. “Bu Meriç…” dedi ardından.

“Bir garsondan hoşlanıyor. Hatta daha sabah konuşuyorduk, ona mesaj atmış falan ama çocuk dönmemiş geri.”

Varis bir an gözlerime öylece baktı, ardından başını eğdi ve seslice nefes verdi. “Ada,” dedi alaycı bir tonla. “Ablandan nefret ediyorum, biliyorsun değil mi?”

Anlamıştım. Alena muhtemelen Varis’e Meriç’ten bahsetmişti. Çisem, geçen gece mutfakta cips sosu hazırlarken Alena’nın mezun partisinden FaceTime aradığından ve Varis’in de orada olduğundan bahsetmişti. Varis, Alena’nın yanındaysa; FaceTime’da Alena, Meriç’i kullanmış olmalıydı. “Bence etme. Yani sonuçta seni eve almış. Azarlamış buraya göndermiş falan. Zaten bence o yüzden İstanbul’a gitti yoksa parti falan pek umurunda değil artık…”

Varis, ben nefessiz konuşurken beni izliyordu ki bir anda lafım kesildi. Tezgâha yasladığı ellerini kaldırıp yüzümü avuçlarının arasına alırken doğrulmuş ve dudaklarımı esir almıştı. Lafının kesilmesini ya da beni öpmesini beklemeyen ben ise, ellerim havada, öylece kalakalmıştım.

Geri çekildiğinde çok da uzakta değildi. Elinin tersini yanağıma sürttü. “Pardon, Ada ama,” dedi kenarları kıvrılan dudaklarıyla. Başka bir yere bakamıyordum. “Yeniden gözlerin parıldarken görmek seni, o kadar tatlısın ki… Lütfen hep konuş. Susma. Bir şeyler anlat. Ne olduğu önemli değil.”

Kollarımı beline sardım ve çenemi göğsüne yaslayarak başımı yukarı kaldırdım. Gülümsüyordum. Bir kolunu belime doladı diğer elini saçımı kulağımın arkasına sıkıştırmak ve yanağıma yaslamak için kullandı. “Çikolata çiçeğini hatırlıyor musun? Bir türlü açtıramamıştım hani çiçeğini. Tohum getirmiştim buraya ama burada da açmadı. İstanbul’a dönünce çiftliklere gitmeyi düşünüyorum, bir yerde satılıyor. İnternette buldum. Galiba başarabilirim…”

Ne olduğu önemli değildi çünkü Varis orada beni dakikalarca aklıma ne geliyorsa anlatırken dinledi. Sorular sorduğumda yalnızca başını sallayıp kısa kesmiyor, dolu dolu cevaplar veriyor ve fikrini söylüyordu. Orada dikilmiş, mutluluktan parlayan gözlerinin içine mutluluktan ağlamak üzere olan gözlerimle bakarken gülümsüyor ve geçmiş sekiz ayı düşünmemeye çalışıyordum.
Çünkü acı ve pişmanlık dolu karanlık sekiz ayı bugünün son birkaç saati silip atmıştı hafızamdan.
Kötü düşünceler, onun varlığından korkmuşlar gibi birer birer yok oluyorlardı.
Varis annesini kaybetmişti ve ben hiç hak etmiyorken benim hayatımı kurtarmıştı. Muhtemelen farkında bile değildi.
Ben de değildim. O ana kadar.

Bir süre sonra, yokluğumuzu fark eden Meriç mutfağa gelip Varis’e ekşi suratıyla bakarak film seçtiklerini söylediğinde birlikte salona geçtik. Meriç çocuk gibi ortamıza oturunca Varis gözlerini devirmiş, elini uzatmıştı. Saniyeler içinde, bu sefer yanına değil, kucağına yerleşmiş ve başımı boynuna yaslayarak izlemiştim filmi.
Ya da uyumuştum.

En son hatırladığım, filmin aksiyon sahnelerine kilitlenmiş bir şekilde izleyen Tara ve Meriç’ti. Ve Varis. Evet. Çok güzel kokuyordu. Aradan ne kadar yıl geçerse geçsin beyin kokuyu hatırlar derler. Ben unutmamıştım bile; çarşaflarda, tişörtlerde, bir yerlerde hep… Bu kokuyu aramıştım. Başımı üstüne yasladığımda hissettiğim bu ritmi, kalp ritmini. Bu teni. Bu gözleri. Bu sesi.
Onu.
Varis Adin’i.

Gerçekleri öğrendiğimde içimde şehirler yıkılmıştı. Binalar çökmüş, asfaltlar çatlamış, yaşam sona ermişti. Her şey siyah beyazdı. Ama Varis değildi. Tüm renksizliği barındıran gri gözlerine rağmen, o değildi. Çünkü o, çatlayan asfaltta fidan veren bir tohumdu. Ve bana o tohumun, bugün bir ağaç olduğunu göstermiş; enkaz şehrimi yeşillendirmişti.
Adakız’ın bir zamanlar sadece çiçekleri vardı.
Şimdi ise her şeyi.

Yorumlar

22. Bölüm - Matem Çiçekleri

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.