Kelebeği Öldürmek
Kelebeği Öldürmek
4. Bölüm
604 45

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
 
“Prens karanlığa bir ışık yaktı, yaktığı ışıkta kelebeğin kanatları yandı.
Güneş yine de aydınlatır mıydı, kıyametin ardından sabahı?”

 
Önceki Gece
Reha
 
Elimdeki birayı kafama dikip önümdeki masaya doğru ittikten sonra, geriye yaslandım ve kafamı geriye atarak gökyüzüne baktım. Bir anlığına, arkadan gelen müzik ve insan sesleri kesildi. Teras partisiyle ilgili sevdiğim şey buydu: Bina çok yüksek olduğundan bütün İstanbul'da yıldızlara en yakın bizmişiz gibi hissettiriyordu o an. Ama sevmediğim yanları da çoktu. Birincisi, keşler damlayabiliyordu, ikincisi de gelenler çok yılışık olabiliyordu.

Kafamı bir saniyeliğine sağıma çevirdim; havuzun önünde, en köşedeki koltuklarda oturuyorduk. Alper'in kucağındaki kız, kulağına sürekli komik olduğunu düşündüğü şeyler fısıldıyordu ama Alper, ona sadece güzel olduğu için gülüyordu. Varis tekli koltuğa yayılmış, bacaklarını uzatmış, telefonuyla ilgileniyordu. Koltuğunun tam arkasında dakikalardır dikkatini çekmeye çalışan, bu havada askılı giymiş bir sarışın vardı ama durumunun ümitsiz olduğunu ve denemeye değmeyeceğini tek bakışta söyleyebilirdim. Varis kızlarla ilgilenmiyordu, tek bir kızla ilgileniyordu; o da başka bir yönden.

Şu an evde kitap okuyor olabilirdim ya da uyuyor da olabilirdim. Öğleden sonra yeni antrenörümüz canımıza okumuştu, şimdiden Barış Hoca'yı özlemiştim ama haftaya geri döneceğini ve sadece yeni bir bebeği olduğu için izin aldığını bildiğimden dayanıyordum.

Partiler sıkıcıydı. Etrafımdaki kızlar sıkıcıydı. Sürdükleri rujla ya da memeleriyle ilgilenmiyordum, biriyle olsun, iyi bir sohbet kurabilsem zamanın hızlı geçmesini sağlayabilirdim ama bir bakışta kimin nasıl biri olduğunu anlayabildiğim insan sarraflığım sağ olsun, efor bile harcamak istemiyordum. Özellikle bu gece.

“Reha Koç, yalnız ve sıkılıyor. Yanılıyor muyum?”

Esmer bir kız yayıldığım koltuğun kenarına oturduğunda ilk fark ettiğim şey uzun bacakları oldu. Elleriyle, dalgalandırdığı kahve saçlarını omuzlarından geri iterek bembeyaz dişleriyle gülümsediğinde bir şans vermeyi düşündüm.

“Bir partiye geldiysen sıkılmaman gerekir.” Dirseğini omzuma koyduğunda bir bakış attım. “Ama sen sıkılıyorsun.”

“Olabilir.”

“Sıkılmaman için bir şeyler yapabiliriz,” dedi dudaklarını birbirine bastırıp dikkatimi o yöne çekerek.

“Nasıl şeyler?”

“Sen karar ver.”

Hafifçe yüzüme eğilip fısıldayarak söylemişti, eli kolumdan aşağılara giderken gözlerimi devirerek ellerini üzerimden çektim ve “Havamda değilim,” diye mırıldandım.

Kaşlarını kaldırarak ciddi olup olmadığımı sorguladı ama çok beklemeden gitti. Hah. En azından gururluydu. Bazen gitmiyorlardı.

“Varis Adin, Instagram'da bir kızı mı stalklıyor?”

Alper de benimle aynı anda Varis'in arkasındaki kıza dikkat kesilirken Varis, sakince gözlerini telefonundan önüne çevirdi. Kız, her birimizin suratını fark ettiğinde gerilmişti. Esprili davranmaya çalışarak arkadan çıktı ve Varis'in yanında dikildi.

“B… Ben yanlış bir şey mi söyledim?”

Varis ona cevap vermedi. En azından, sesli bir cevap. Geldiğinden beri ilk defa yüzüne baktı. Bu, git demekti. Kız mesajı almış gibi suratı bembeyaz kesilerek topuklularının üzerinde içeri doğru dönüp yürümeye başladığında Alper yanındaki kızın kulağına bir şeyler fısıldadı ve kız da diğerinin ardından ortamı terk etti.

“Evet, Varis Adin, Instagram'da kız stalklamak ne demek oluyor?” Alper gözlerini kısıp dalga geçercesine gülerek koltuğunda öne geldi ve dirseklerini dizlerine koyup ellerini birleştirdi.

Alper'e bir bakış attım ama şerefsiz, o kadar çok içmişti ki uyarıyı anlamıyordu bile.

Varis geldiğinden beri hiç kımıldamadığı, yaslanmış olduğu koltuktan başını mekanik bir hareketle Alper'e döndürerek “Kaç bardak içtin?” diye sordu. “Üstüme kalma yine, taksiyle gidersin.”

“Şampiyonumuzun sinirler mi bozuk biraz?”

“Oğlum, sus lan sen de,” diye homurdandım araya girerek. Alper'in nalları dikmesi için sarhoş olmasına bile gerek yoktu, hafif çakırkeyf olduğunda bile Varis, adamın kafasını koparacak hâle geliyordu. Her seferinde de nasıl Varis'e bulaşmayı başarıyordu ama.

“O değil de...” Eninde sonunda söyleyeceğimi biliyordum, madem konusu açılmıştı, bahsetmenin tam zamanı olabilirdi. “Futbol takımında bir arıza var.”

Varis ilgilenmediğini belli ederken kafasını tekrar geriye yaslamış, gözlerini etrafta gezdiriyordu. Alper koltuktan kalkıp yanıma geldi ve elini omzuma koyup yapmacık bir şekilde gözlerini pörtletti.

“Deme?” Daha sonra cıklayarak önüne dönmüştü. “Kardeşimize mi bir ayarı oldu?”

“Oğlum sen içme lan.” Alper'in omzumdaki kolunu kucağına atarken Varis'in dikkatinin tekrar buraya çevrilişini keyifle izledim. “Ada'yı sıkıştırmış soyunma odasında.”

Ada. Anahtar isim buydu. Begonya güzel bir kafeydi ama nadiren yolumuz düşerdi. Varis, çok çiçek böcek adamı olmadığından daha önce ayak basmamıştı bile ama geçen gün öğrendiği ufak bir bilgi sayesinde, Kumsal ve arkadaşlarıyla birlikte kendimizi orada bulmuştuk. Kafenin müdürü, genelde garsonları güzel kızlardan seçer ve çiçekli önlükler giydirir diye, çiçek kız diyorlardı garsonlara. Gerçekten de öyleydi, hepsi çiçek gibiydi. Alper, özellikle, konu kız düşürmek olduğunda garsonlar konusunda tecrübeliydi. Her ne kadar Pamuk Prenses etrafta olduğunda gözleri başka birini görmese de.

Antrenmandayken, Serkan'ın yeni Begonya garsonunu nasıl ballandıra ballandıra anlattığını geçen haftadan beri dinliyorduk ama kim olduğunu bilmiyorduk. Öğrendikten sonra, işler biraz değişmişti.

Varis'in kulakları, ne zaman sinirlense dişlerini birbirine geçirdiği gibi dikilirdi ve gözleri çekilirdi. Öfkenin kanına karıştığı o anı izledim yalnızca birkaç saniye içinde; yavaşça başını bana çevirdi ve bomboş gözlerin alev alması pek sürmedi. Yumruk gibi sert ifadesine kaldırdığı kaşı eklenmişti. Bu tepki yeni. “Ne yapmış, ne yapmış?”

“Hangi Ada?” diye sordu Alper sarhoşluğun verdiği salaklıkla. “Şu Serkan'ın anlattığı baldan tatlı olan kumral mı? Biz tanışmadık mı onunla ya?” Omzuyla omzumu ittirdi hafifçe. “Yarın bir gidip baksak mı, he? He?”
Varis ters ters Alper'e baktı. “Sik gibi dikileceksen her içtiğinde, içme abicim. İçme.”

“Sus oğlum. Sus.” Alper'i omzundan ittiğim gibi koltuğa yattı ama saniyeler içinde hacıyatmaz gibi tekrar dikildi. Bu sefer beynine kan gitmiş gibiydi. “Ha... Şu Ada…” Kocaman açılan gözlerini etrafa çevirerek eliyle ağzını kapattı.

Gözlerimi tekrar Varis'e çevirdim. "İçeride ne olmuş bilmiyorum, spor salonuna girerken kızla çarpıştık. Korkmuş gibiydi. Okula koştu. İçerisi de fenaydı, Mert basmış galiba o iti kızla. Sağlam dövmüş.”

“Mert?” diye sordu Varis kaşlarını kaldırarak hafifçe doğrulurken. Dirseklerini dizlerine yasladı ve kafasını sallayarak aşağılarda gezdirdi. Dilini yanağına bastırıyordu. Varis Adin'i sinir etmek de mümkünmüş. Gerçi ne diyorum ben? Alper'in sarhoş olduğu bir geceden bahsediyoruz.

“Aynen abicim, o Mert.” Kafamı salladım. “Tam olarak o Mert. Niye bir şey söylemedin?” diye sordum Varis'e bakarak.

“Kız resmen, sırf seninle birlikte boş bir tuvaletten çıktığı için muameleci damgası yedi. Bütün okul öyle sanıyor. İnkâr edebilirdin. Bütün bunların da Kumsal'ın başının altından çıktığını biliyorsun.”

“Bütün okulun öyle bilmesi daha iyi o zaman.” Varis düşünceli bir şekilde geriye yaslandı. “Belki Mert gibi cıvıklar uzak dururlar bundan sonra.”

“Ve köşelerde sıkıştırırlar, soyunma odalarında mesela,” diyerek araya girdim. “Etrafında erkek olmasın kafasının çok ileri gittiğini düşünmüyor musun? Batu gibi arızalar kızın çok üzerine gidebilir. İşlerin ne kadar çirkinleşebileceğini biliyorsun.”

Varis'in kaşları çatılmıştı. “Götleri yiyorsa denesinler.”

“O öyle olmuyor Adin.” Kaşlarımı kaldırarak elimi saçlarımdan geçirdim. “Neden gidip konuşmuyorsun kızla açık açık? Neden başından beri bu öfke?”

Grilikler buz gibiydi. "Siktir git Reha.”

“Hayır hayır, ciddiyim,” dedim ellerimi sallayarak. “Bir şekilde teklif et. Kendi yanına çek. Yanlış anladığını anlat.”

“Kabul etmez.”

“Etmesini sağla.”

Alper araya girdi. ”Kabul etmezse öpüp benimsin dersin. Var mı öyle dünya ulan?”

Elimi yumruk yapıp kolumu Alper'e geçirdim. "Kus lan şuraya. Ciddiyim bak, kafan yerine gelecekse kus şerefsiz… Sus ya da!”

Alper'in az önce içeri yolladığı kız, ellerinde iki kadehle geri döndüğünde kafamı iki yana sallayarak seslice nefes verdim. Kız gelir gelmez Alper de kalkıp peşinden gitmişti. Gözlerim etrafta gezinirken Pamuk Prenses’i köşede, birkaç arkadaşıyla gülerek sohbet ederken gördüm. O an, her ne kadar içeceğini yudumluyor olsa da gözleri Alper’in hareketlerini takip etti.

Al birini vur ötekine.

“Ne yapacaksın?” diye sordum Varis'e. Ayağa kalkmıştı.

Yanımdan geçip gitti.

Uyumayacağını biliyordum, çok uyuyan bir tip değildi.

O zaman nereye gidiyordu?

Varis Adin gecenin bir yarısı nefret ettiği evine gidip, bütün geceyi orada geçirecek biri değildi.

O zaman, okula gidiyordu.

Yüzmeye.
 
Ada
 
Hiçbir zaman, insanları yeterince iyi anlayacak kadar tecrübeye sahip olmadım. Nasıl iletişim kurulurdu? Dil ile. Konuşarak, yazarak, duyarak. Nihayetinde kelimeler ile. Bu yüzden kitaplar alıp raflarıma dizdim, sırayla ve sabırla okudum onları, her bir mecazi cümlenin altını çizdim; daha iyi anlamak için, karakterleri ve tiplemeleri aklıma kazımak için, öğrenmek için... Babam neden uzun saatler çalışsa da geceleri uyuyamıyor, kahve ve sigarasıyla balkonunda oturuyordu? Pamuk Hala bazen çok üzgün oluyordu, o kadar üzgün oluyordu ki küçükken onu mutfağımızda ağlarken gördüğümde o akşam yaptığı yemeklerin tadı tuzlu geliyordu. Gözyaşlarıyla yaptığı için, diye düşünürdüm. Mustafa Abi de babam ve Pamuk Hala’dan farklı değildi. Hem o da bazen çiçeklerle konuşurdu bahçeye bakarken, penceremin altından duyardım.

Okuyabildiğim ilk günden beri insanları okuyarak öğrenmeye çalıştım.
Sonra bakışlarla tanıştım.

Ve kelimeler birer birer düştüler mantığımdan.

Ertesi gün çabuk gelmişti, okuldaydık. Formamı üzerime geçirmiş, saçlarımı atkuyruğu yapmış; yüzümü, suyu bulduğum her yerde tekrar tekrar yıkamıştım bu sabah. Ayılmam gerekiyordu, uyanmak istiyordum ama uyanamazdım çünkü bir rüyada değildim.

Çisem kahverengi termosundaki kahveden bir yudum aldıktan sonra koridor duvarına yaslandı ve böylece Aral'la biz de durup yanında dikildik.
“Anlamadığım bir şey var,” dedi kalın kaşlarını çatarak bana bakarken. “Madem senden hoşlanıyor, neden bunca zaman eziyet etti?”

“Teknik olarak eziyeti o değil, kuklaları yapmış oluyor ama eziyet eziyettir.” Aral kaşlarını kaldırdı.

Suratımı buruşturarak ellerimi havada salladım.

“Benden hoşlandığını kim söyledi?”

Çisem gözlerini kısarak baktı. “Sen söyledin. Havuza kilitleniyorsun, kıstırıp çıkma teklifi ediyor; hasta oluyorsun, evine geliyor; kafeye gidiyorsun, seni kovan patronun mucizevi bir şekilde mum olmuş. Biz gelmeden önce dışarıda tartışırken suratlarınızın ne kadar yakın olduğunu söylememe bile gerek yok bence. Sanki ona çekiliyorsun.”

Dün akşam, Begonya'dayken Çisem'e nerede olduğumu söylediğim bir mesaj atmıştım. Okul çıkışı Aral'la henüz evlere dağılmadıklarından Çisem'in Audi'sine atlayıp gelmişlerdi. Varis'le kafenin önünde tartışırken Çisem'le Aral'ın arabadan çıktıklarını görünce şok olmuş ve daha fazla Varis'le tartışamamıştım. Ona arabasını gösterip son bir kez gitmesini söyledikten sonra, kendimi Çisem'in arabasına nasıl attığımı hatırlamıyordum bile. Başka bir kafeye gidip yemek yerken onlara her şeyi anlatmıştım.

“Ruh hastası ya,” diye homurdandım sinirle gözlerimi kaçırırken. “İki metre öteden konuşamıyor.”

“Konuşamıyor mu, uzak mı duramıyor?”

Aral şaşkınlıkla Çisem'e baktı. “Sen kimin tarafındasın ya?”

“Ben arkadaşımın yanındayım tabii ki Aral ama dürüst olmaya çalışıyorum. Varis Adin'in bir kıza asıldığı nerede görülmüş?” Çisem kolunu omzuma atıp beni kendine çektikten sonra, kafamın üzerine bir öpücük kondurunca güldüm. “Gerçi benim bebeğim de öyle sokaktan geçen her kıza benzemez. Ender bir parça. O yüzden şaşırmadım.”

“Benden hoşlandığı falan yok, eziyet etmeye çalışıyor sadece.” Çisem'in kolunu nazikçe çektikten sonra tekrar doğruldum ve kollarımı göğsümde birleştirdim. “Ayrıca çıkma teklifi falan da etmedi.”

Evet, çıkma teklifi etmemişti. Bunu çok net bir şekilde dile getirdiğini hatırlıyordum. Ben sana çıkma teklifi etmedim. Ben sana benimle ol dedim. Tüylerim diken diken olurken istemsizce vücudum titredi ve seslice nefes verdim.

Aral saçlarını karıştırıp bir bakış attı. “Ben de seninle aynı şekilde düşünüyorum Ada. O sosyopat bunca zaman sana tek kelime etmedi, şimdi yanına yaklaşıyorsa mutlaka vardır bir derdi.”

Çisem kafasını sallayarak onayladı. “Aynen de, Ada'yla çıkınca ne olacak? Asıl düşünmemiz gereken şey bu.”

“Ha, kabul edeceğimi düşünüyorsun yani.” Şokla Çisem'e baktım.
“Hayır tabii ki,” dedi Çisem elini omzuma koyarken. “Ben sadece derdi ne onu anlamaya çalışıyorum. Yani ne elde edebilir bu ilişkiden?”

Aral'ın bakışları korkutucu bir sakinle bana döndü. “Birkaç defa sıkıntıdan ablamın aşk romanlarını karıştırmıştım. Birinde bir iddia olayı dönüyordu. Çocuk kızı kapıp yatağa attı, sonra da herkesin önünde, bir partinin ortasında terk etti.”

“Yuh!” Çisem öğürerek ellerini kaldırınca şokla ona baktım. “E oğlum, sen de! Vur dedik öldürdün.”

“Ne ya?” Ellerini açıp sordu Aral. “Olabilecek şeyleri söylüyorum sadece. Ona bakılırsa zorbalık da çok eski bir olay değil mi? Neden hâlâ yapılıyor o zaman?”

“Nerede büyüdün ya sen?” diye sordu Çisem. “Gerçek dünyada daha neler neler olabiliyor, biliyor musunuz acaba Aral prensim? Siz güvenli kalenizde gizlenirken biz dolabımızdan içeri ketçap döktüklerini gözlerimizle izlemek zorunda kalıyorduk da.”

“Tamam ya, sakin olun,” diyerek araya girdim ve ellerimi ikisinin arasına koyarak yükselen tansiyonu indirmeye çalıştım. Derse yirmi dakika vardı. “Şu an sizi yalnız bırakmak, bombanın fitilini ateşlemek gibi olacak biliyorum, o yüzden sınıflara geçelim. Ders arası buluşuruz.”

“Tamam da… Benim öğretmenler odasına gitmem lazım.” Çisem çattığı kaşlarını rahat bırakarak bana döndü. “Geçen günkü sınavdan düşük aldım, kâğıdımı kontrol edeceğim.”

Kafamı salladım. “Benim de kütüphaneye gitmem lazım. Birkaç kitap vardı, sınav haftası için almam gerekiyor.”

Çisem kafasıyla onayladıktan sonra Aral'a sertçe bakarak göz temasını kesmeden yanımızdan ayrıldı ve merdivenlerden indi. O gittikten sonra Aral'ın gözleri bana dönmüştü.

“Çok mu aptalca bir şey söyledim?”

“Aptalca değildi ama zorbalık o kadar da eski moda bir şey değil,” diye mırıldandım. “Şu an kütüphaneye gitmem gerekiyor, sonra konuşalım mı?”

“Seninle kütüphaneye kadar yürüsem olmaz mı? Derse kadar yapacak hiçbir şeyim yok.”

Çisem'le tartıştığı için morali bozulmuş gibi görünüyordu. Kafamı salladım ve koridorda ilerlemeye başladık.

“Sana geçen gün önerdiğim kitaplara baktın mı?”

Kafamı olumsuz anlamda salladım. “Maalesef, hiç vaktim olmadı.”

“Ödünç verebilirim,” dedi gülümseyerek. “Zaten çoğu orijinal dilde olduğu için siparişlerinin eline ulaşması uzun sürer.”

“Bana ödünç kitap vermek istemezsin.”

“Niye? Çok mu kötü kullanıyorsun?”

“Kötü kullanmak değil de...” Önüme dönüp altdudağımı hafifçe ısırdım. “Ben çoğu cümlenin altını çizer, kenarlara notlar falan alırım kitap okurken. Bir kitabı iki kere okumak istemediğimden de senden ödünç alıp hiç çizik atmadan kitabı geri vermek zorunda kalırsam bu benim gibi agresif bir okuyucu için zor olur.”

Seslice nefes vererek güldü. “Pekâlâ, agresif okuyucu, o zaman sana sipariş verebileceğin güvenli bir satıcının linkini atarım.”

“Bak bu işime yarar işte. Teşekkürler.” Ona gülümseyerek kütüphanenin kapısını açıyordum ki tam o sırada içeriden çıkan kişiyi fark ettim.

Varis. Zamanlama harika.

Elinde iki yabancı dergi ve kalın bir kitap tutuyordu, muhtemelen az önce kiralamıştı. Bu sabah kışlık formaya geçtiğimizden üzerinde basketbol takımının ve Safir'in ambleminin işlendiği koyu gri ceketi vardı. O daha elini uzatmadan kapı açıldığı için elindeki bilim dergisinin arka kapağını okuyan bakışları, bir anda kafasını kaldırmasıyla benim suratıma kilitlendi. Hâlâ gülümsüyordum, Aral'a gülümserken suratımı ona çevirmemle nasıl tepki vereceğimi şaşırmıştım. Gözleri, gözlerimden biraz aşağıya, dudaklarıma düştüğünde gülüşüm soldu. Suratımı dümdüz hâle getirirken boğazımı temizleyip önüme döndüm.

Eee, çıkmayacak mıydı?

Tekrar ona döndüğümde hâlâ bana bakıyordu. “Çıkmayacak mısın?”
Gözlerini gözlerimden ayırmadan kafasını bir sağa, bir de sola salladı.
“Kapıya, çıkmak için gelmedin mi? Açmak üzereydin,” diyerek şansımı zorladım.

“Fikrimi değiştirdim.”

Aral'a döndüm. Kaşlarını çatmış Varis'e bakıyordu. İkisi arasında gerginliğin daha fazla büyümesini istemediğim için ilk adım atan ben oldum ve içeri geçtim. Varis'in yanından geçerken aşırı kasılmıştım, kolumdan tutup çekecek diye korkuyordum. Sabahları derslerden önce, bütün okul ya kütüphanede ya da kafeteryada olurdu. Varis'le, özellikle de o muamele dedikodusundan sonra yan yana görülmek istemiyordum.

Aral bakışlarını çekmeden yanından geçip gittikten sonra yanıma ulaştığında kütüphanenin arkasına doğru ilerlemeye başladım.

“Benim alacağım kitaplar üst katta, sen gez istersen. Alıp gelirim.”

“Çizgi romanların oradayım,” diyerek başıyla onayladı Aral.

Koyu ahşap merdivenlerden çıkarken kafam yine patlayacak gibi olmuştu. Varis Adin sadece çıkıp gitse olmuyor muydu?

Tarih bölümünde derste adı geçen kitaplardan birini arayıp bulduğumda diğerini birkaç raf boyunca aradım. Olması gereken yerde değildi. Bildiğim kadarıyla dersle ilgili kitaplardan en az yirmi kopya oluyordu, bir ihtimal hepsi kiralanmış olabilir miydi?

Elimdeki kitapla merdivenlerden inerken etrafta gözlerimi gezdirdim ama Aral görünürde yoktu. O kara melekten de iz yoktu. Doğruca danışmaya ilerledim ve bilgisayarın başındaki gözlüklü adama kitabın ismini sordum. Aldığım kitabı da ne olur ne olmaz diye kiralamıştım.

Kayıtları açtı ve kafasını kaldırdı. “The Grapes of Wrath, değil mi? Gazap Üzümleri. Steinbeck. Bir kopya daha olması lazım, hepsi kiralanmamış.” Gözlerini etrafta gezdirdi. “Bir masalara göz at istersen belki henüz yerine bırakılmamıştır.”

Umutsuzca kafamı salladım. Eğer Kumsal beni iki gün önce kapalı havuza kilitlememiş olsaydı şu an, o kitap elimdeydi ve çoktan okuyup özetini çıkarmış olurdum. Böylelikle edebiyattan kalacak duruma gelmezdim. Etrafım böyle zehirli insanlarla doluyken sıralamamı yükseltmem nasıl beklenebilirdi ki?

Bahane üretme Ada, ara bul.

Seslice nefes vererek gözlerimi masalarda gezdirdim. Bu okulda beni seven dört kişi vardı: Bir numara Çisem, iki numara Aral, üç numara biyoloji öğretmeni ve dört numara, her ne kadar dolaylı yoldan ve yapay da olsa babamın okula yaptığı bağışlar sayesinde, müdür. Geri kalan kişiler, günahı olsa benimle paylaşmazdı.

O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler, ne güzel söylemiş Yaşar Kemal diye düşündüm masaların üzerinde kitabı ararken.

Daha sonra boş bir masaya oturmuş test çözen Reha Koç'un yanında duran kitabı gördüğümde sözün devamını getirdim: Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.

Ne yapsam? Doğrusunu söylemek gerekirse Reha'nın kibar bir çocuk olduğunu biliyordum ama daha önce hiç muhabbetimiz olmamıştı. Tek kelime etmemiştik. Bana nasıl tepki vereceğini ya da Varis gibi gıcıklık yapıp yapmayacağını bilmiyordum.

“Bir şey mi söyleyeceksin?”

Dikildiğim yerde sıçradığımda, başını test kitabına gömmüş Reha sakince kafasını kaldırıp bana baktı. Hafifçe gülümsüyordu, en azından suratı dümdüz değildi. Biraz ifade, diye düşündüm aklıma Varis gelirken. O kaya gibi sert suratına biraz ifade tak.

“Gazap Üzümleri,” diye mırıldandım, aramızdaki birkaç adımı da atarak masasının üzerindeki kitabı gösterirken. “Kiralayacak mısın?”

“Hayır,” dedi Reha kibarca, arkasına yaslanırken. “Çoktan okudum. İki kere.”

“İki kere?” Kaşlarımı kaldırarak sordum. “Sen bile iki kere okuduysan kesin sınavda çıkacaktır.”

Reha'nın sözlü derslerdeki dehası tartışılmaz bir gerçekti. Çocuğun bir kez olsun, yüz altında not aldığını ne görmüş ne duymuştum.

“Boşa çıkan umutların, hüzne dönüşen sevinçlerin arasında insanların tutunma çabasını ve onurlarını keskin bir dille anlatan muhteşem bir kapitalizm örneği. Ahmet Hoca bahsetmeden önce iki kere okumuştum, bugün ne kadarını hatırlıyorum diye üzerinden geçmek istedim. Kiralamama gerek yok, istiyorsan alabilirsin.”

“Teşekkür ederim. Gerçekten çok ihtiyacım vardı.”

Gözlerimi kırpıştırarak ağzım açık, kurduğu cümleleri hazmetmeye çalıştım. Yirmi birinci yüzyıldayız ve böyle bir erkek yaşıyor. Hem de daha on sekiz yaşında ve lise sıralarında. Bu ülke için hâlâ umut var.

Öte yandan, böyle nazik ve bilgili biri, neden Varis Adin gibi bir şerefsizin en yakın iki arkadaşından biriydi ki? Uzun zamandır birlikte oldukları için alışkanlık mı yapmıştı?

“Sen iyi misin?” diye sorduğunu duydum, dalgınlığım tuzla buz olurken.
Derin bir nefes aldım. “İyiyim, neden sordun?”

“Geçen gün olanları duydum. Şu Batu denen herif seni kıstırmış.” Boğazımı temizleyerek bakışlarımı kaçırdım.

“Biraz... Öyle oldu evet. Bir yandan umarım disipline gidip iyi bir ceza almıştır diye düşünüyorum ama bir yandan da babası politikacı olduğu için, müdürün onu ellemelerine bile izin vermeyeceğini biliyorum.”
Reha kaşlarını kaldırdı ve sandalyesinde bana doğru dönerek elindeki kalemi çevirmeye başladı. “Öyle mi düşünüyorsun?”

Kafamı salladım.

“Buranın nasıl bir yer olduğunu hepimiz biliyoruz.”

“İçin rahatlasın diye söylüyorum, o çocuk bir daha seninle aynı mekândaki havayı bile soluyamaz.”

Kaşlarım çatıldı. Verdiğin nefesi bile solutmam. “Neden?”

Kolunu kaldırdığında basketbol takımının ceketi saatinin üzerinden sıyrıldı ve bakışlarını bileğine çevirdi. "Tahminime göre yaklaşık bir saat önce eşyalarını paketleyip İstanbul'un bu yakasından ayrıldı da o yüzden çünkü.”

Gözlerimi kısarak anlamaya çalıştım.

“Nasıl yani? Anlamıyorum, biraz daha açık konuşur musun?”

“Cenazesi kalkalı çok oldu diyor.”

Bir anda yanağımın yanında hissettiğim sıcaklıkla yana çekilip kafamı çevirirken bakışlarım grilikleri buldu. Varis Adin ne zamandan beri arkamda dikiliyordu? Ve ne hakla kafasını omzumun üzerinden uzatıp bana bu kadar yaklaşabiliyordu?

Etraftakilere baktım ama neredeyse herkes, ders başlayacağı için kütüphaneyi terk etmişti.

“Ben kalkayım artık, ders başlayacak,” dedi Reha ayağa kalkarken başıyla kitabı işaret ederek. “Kitabı almayı unutma Ada.”

Reha'ya kafamı salladım ve teşekkür ettim. Saniyeler içerisinde dev gibi rafların arasında kaybolup gitmişti.

“Sen beni mi takip ediyorsun?” diye sordum Varis'e ters bir bakış atarken.
“Sen, benim bulunduğum yerlere geliyorsun.” Elleri cebinde, öylece dikiliyordu. Suratı her zamanki gibi ifadesizdi ama grilikleri gözlerimi süzüyordu.

“Burada olduğunu bilsem işimi daha sonra halletmeyi seçerdim,” diye mırıldandım kendi kendime. “Cenazesi kalkalı çok oldu derken ne demek istedin?”

“Ne anladıysan onu.”

“Çocuğu öldürmediğine göre?” Kollarımı göğsümde birleştirerek kaşlarımı kaldırdım ve cevap vermesini bekledim.

Bana doğru iki adım attı ve bum, karşımdaydı. Kütüphanenin ışıkları bile, bu çocuğun açısına göre yerleştirilmiş gibiydi. Fotoğraf çekiminde falan değildik, etraftaki bütün unsurların ona uyum sağlaması kötü biri olmasına karşın hiç hoş değildi.

“Diyelim ki öldürdüm,” dedi tok bir sesle.

“Cezasını çekersin.”

“Peki o?” Kaşlarını kaldırdı. “O, yaptığı şeyin cezasını nasıl çekecek?”

Dalga geçercesine güldüm. "Sana inanamıyorum. Beni, beni taciz eden çocuğu, karşında savunacak hâle getiriyorsun.”

“Bana cevap ver.”

“Peki sen?” diye sordum başımı kaldırıp ona diklenerek. “Sen yaptıklarının cezasını nasıl çekeceksin Varis?”

Hafifçe yüzüme doğru eğildi ve “Sana bir sır vereyim,” diye fısıldadı. “Ben sana hiçbir şey yapmadım.” Ekledi. “Henüz. Bu hikâyenin kötü adamı başka biri.”

Kaşlarımı kaldırarak “Henüz?” diye sordum, inanamıyormuş gibi sözlerine. “Henüz?”

“Neden şaşırdın? Bana ilk başta kötü damgası yapıştıran sendin.”

“Bana okulun ilk günü bir damga yapıştıran sendin.” Suratımı buruşturdum. “Hiçbir şey yapmadığını söylüyorsun ama tek bir şey yapman bile yetti. Bir gün çıkıp benimle ol diyorsun, ertesi gün gelip beni, bana yapacaklarınla tehdit ediyorsun. Sen nasıl bir ruh hastasısın?”

“Sana yapacağım şeylerin senin hoşuna gitmeyeceğini söylemedim,” dedi dudakları hafifçe kıvrılırken.

Elimi ona tokat atmak için kaldırdım ama bileğimden yakaladı. Nasıl? Görmemişti bile. Bakışlarını başından beri benden ayırmamıştı.

“Otoparktayken haklıydın, seni tehdit eden bir şerefsize, tokadı tabii ki yapıştırmalısın Ada. Ama burada sana hiçbir kötü niyetli söz sarf etmedim. Bana tokat atabiliyorsan ben sana izin verdiğimdendir, bunu unutma.”

“Bırak kolumu.” Dişlerimin arasından konuştum. “Senden iğreniyorum.”

“Benden iğrenmiyorsun,” diyerek kolumu bıraktı ve yavaşça doğrularak ellerini ceplerine soktu. “Sadece henüz kabullenmedin.”

“Neyi?”

Cevap vermedi, öylece yüzümü izledi. İçinden cevap verdiğini düşünmeden edemedim.

“Ders başlayacak, matematik dersine geç kalmak istediğinden emin misin?”

Derin nefesler alıp verirken öfkeyle suratına bakıp yanından geçerek ayrıldım. Danışmanın önünde, Aral elinde birkaç kitapla bekliyordu.

“Ben de sana bakıyordum, beni satıp sınıfa gittin sandım.”

“Seni satıp sınıfa gitsem pek de satma olmazdı, dersim matematik,” diyerek onu kolundan tuttuğum gibi kütüphanenin dışına sürükledim ve sınıfa kalan yolu koştum.

Kapıyı tıklatarak içeri girerken ya da öğretmene geç kaldığım için özür dilerken aklımda tek bir şey vardı. Varis Adin, dersimin matematik olduğunu nasıl biliyordu?

İlk ders arasında Aral ve Çisem'in arasını düzelttim. Birlikte kafeteryaya inip içecek bir şeyler aldık ve yağmur durduğu için biraz bahçede dolaştık. İkinci ve üçüncü ders aralarında ise Çisem'le sınıfta ödevleri tartışıyorduk, Aral bize katılmıştı. Öğle arası için zil çalana kadar günün ne kadar sakin geçtiğini düşünmeden edememiştim. Sanki fırtına öncesi sessizlik gibiydi. Kimse bana muameleci etiketi yapıştırmamıştı, sınıftaki çocuklar yine ağızlarıyla taklit etmemişlerdi, Kumsal bile ortalıkta görünmemişti. Gerçi bu, ilk aradan sonra dışarı çıkmadığımız için de olabilirdi.

Öğle arası Aral, yemekhanenin önünde arkadaşlarına el sallayarak yanımıza geldiğinde Çisem, ona kendi arkadaşlarını sattığıyla ilgili bir şaka yaptı ama gülüşerek yemekhaneye girdiler. Yemekhaneye girerken Çisem'le telefonlarımız aynı anda mesaj sesiyle çınlamıştı. Üçümüz de kapının önünde durduğumuzda Çisem'le aynı anda telefonlarımızı çıkarttık ama tüm yemekhanede yankılanan inleme seslerinden telefonuma odaklanamıyordum. Mesajlar kısmına girdiğimde siyah ekran bir videonun gönderilmiş olduğunu fark ettim. Numara gizliydi.

“Ada?”

Videonun oynatma tuşuna bastım. Üzerimde gözler hissediyordum.
Video biraz karanlıktı ama dizlerinin üzerine çökmüş kumral bir kızın, yatağa oturmuş bir çocuğun penisini ağzına aldığı çok net bir şekilde görülüyordu. Çocuğun suratı yoktu ama inleyerek bir isim söylüyordu.

Aral bir anda elimden telefonumu çekip aldığında titreyen dudaklarımı birbirine bastırdım ve başımı kaldırıp iki yakın arkadaşıma baktım. Çisem'in gözleri kıpkırmızı olmuştu, genelde çok üzüldüğünde ve sinirlendiğinde gözlerinin etrafı, sanki pembe bir kalemle çizilmiş gibi kızarırdı. Aral'ın da mavilikleri büyümüş ve dudakları şokla aralanmıştı.

“Bana benziyor,” dedim fısıltıyla ama sesimin çıktığından pek emin değildim.

Çisem kafasını olumsuz anlamda sallayarak elimi tuttu ve etrafa baktı.
“Ne bakıyorsunuz be! Önünüze dönsenize!”

“Ada!” Kafamı kaldırabildiğimde, yanlarındaki insanlarla çekinmeden konuşarak bana bakan insanların arasında Derin ve Kumsal'ı gördüm. Kumsal doğrudan suratıma bakıyordu ama bir şey söylemiyordu, onun yerine bakışları ve kıvrılan dudakları çok iyi konuşuyordu zaten. Bana bağıran yanındaki kişiydi, Derin’di.

“Gecen nasıl geçti?”

Çok ucuz bir numara. Çok ucuz. Çok ucuz. Çok ucuz.

“Muameleci.”

“İlgi orospusu.”

Yanımızdan geçen bir grup öğrenci laf attığında Aral, hiddetle dönüp esmer bir çocuğun kolunu tuttu.

“Ne dedin sen?”

Çocuk sırıttı.

“Düşünce özgürlüğü?”

Aral çocuğun kolunu o kadar çok sıkıyordu ki çocuk da öfkelenmişti. Çisem aralarına girerek Aral'ın elini indirdi ve “Değmez,” diye mırıldandı.
Küçük bir çocuk gibi parmaklarımı Çisem'in hırkasına geçirdim ve hafifçe çektim. Çisem bana döndüğünde “Gel buraya,” diye söylendi ve elimden tuttuğu gibi beni yemekhanenin dışına sürükledi. Yandaki kızlar tuvaletine girdiğimizde lavabonun önünde konuşan iki tane kız vardı, ellerinde telefonlarını tutuyorlardı. Ne konuştuklarını biliyordum. Beni görünce surat ifadeleri değişmişti.

Çisem onları kovdu.

“Çıkın çabuk.”

“Senin mi lafını dinleyeceğiz be?” diye sordu kısa saçlı olan, çirkef bir tonda.

Ama benim arkadaşım da bazen çok çirkefleşebiliyordu. Elimi bırakmadan iki kızın arasında gözlerini dokudu.

“Ya şimdi çıkarsınız ya da şubelerinizi öğrendiğim gibi canınıza okurum.”
Gözlerini devirdiler ama çıktılar. Onlar çıkarken içeri Aral girmişti.

Çisem “Burası kızlar tuvaleti,” dedi ama Varis gibi o da dinlemedi. İçeri girdikten sonra kapıyı kapatıp kilitledi.

“Şu an buranın neresi olduğu önemli değil.”

Ellerimi soğuk suyun altına tutup suyu yüzüme çarptım.

“Kim yapmış olabilir bunu?” diye sordu Aral, Çisem'e çatık kaşlarıyla bir bakış atarak.

“Bilmiyorum, milleti penislerinden tanıyamam ya?” Ellerini beline koydu ve bir ileri, bir geri yürümeye başladı.

“Adımı inliyordu ya,” diye homurdandım midemin bulandığını hissederek. Gerçekten bulanıyordu. Kabinlerden birine koşup klozete eğildiğimde teneffüste yediğim çörek ve içtiğim kahvenin tadını kusmukla birlikte aldım. Hepsi çıktı. Çisem peçete uzatıp arkamı pat patlarken ağzımı sildim ve sifona basıp ayağa kalktım.

“İyi misin?” diye sordu Aral, kabinin kapısından içeri kafasını uzatırken.

“Eve gitmek istiyorum.”

“Tabii ki eve gitmek istiyorsun.” Çisem elini saçlarından geçirdi.
“Eve gitmenin doğru bir tercih olduğunu düşünmüyorum,” diye mırıldandı Aral, ben kabinden çıkarken.

“Eğer böyle bir iftiradan sonra eve gidersen sadece onların düşündüklerini doğrulamış olursun.”

“İlgi orospusu olduğumu mu doğrulamış olurum? Muameleci etiketi yedikten sonra, çocuğun birine sakso çekerken videom çıktı diye mi? Bundan nasıl temize çıkacağım bir fikrin var mı senin?”

“Aral haklı olabilir Ada,” diye mırıldandı Çisem ellerini omuzlarıma koyarak. “Şu an seninle uğraşan kişi de tam olarak bunu istiyor. Senin gitmeni. Eğer şimdi eve gidersen ve onlara güçsüz olduğunu gösterirsen bu onlara sadece zevk verir, zafer kazandıklarını düşünürler.”

“Sözlü iftira bir yere kadardı...” Altdudağımı dişlerimin arasına aldım. “Ama bu kadar ileri gidebileceklerini hiç düşünmemiştim.”

“Ben de.”

“Benim sana olanlardan bile haberim yoktu,” diye mırıldandı Aral, omuzlarını kaldırarak. “Bunca zaman aynı okulda olduğumuza inanamıyorum gerçekten.”

“O senin saflığından.” Çisem hafifçe gülümseyerek Aral'ın saçlarını karıştırdı. “Dedikoducu olmayan iyi insanlarla takılmış, uslu uslu ders çalışıp kitap okumuşsun. Tabii ki kötülük senden uzakta olacaktı.”

“Kötülüğün o kadar da uzakta olduğunu düşünmüyorum, sen benim ablamın nasıl biri olduğunu biliyor musun?” diye sordu Aral. “Gerçi o da hak edene, hak ettiği şekilde karşılık verdiği için bu hâlde.”

“Zaten böyle birinin ne kadar kötü bir ablası olabilir?” Kafamı salladım.
“Ablan o kadar deli biriyse çağır da şu okuldakileri bir dize getirsin,” diye homurdandı Çisem. “Kötünün hakkından daha kötü gelir.”

Öğle yemeğimizi yemekhanede yemedik, kafeteryadan paket bir şeyler yaptırıp bahçedeki kapalı çardaklardan birinde oturduk ve yanında sıcak bir şeyler içtik. Hava ne kadar serinlemiş olursa olsun; yanında, sohbeti seni sıcak tutacak insanlar olduğunda etrafındaki bütün kötülüğü unutabiliyordun.

Ama kötülük çok uzakta değildi, Aral haklıydı. Öğle arası bitince sınıfa döndüğümde sürekli o video açılmıştı ve inleme seslerini dinlemek zorunda kalmıştım. Birkaç kere cevap verip sustursam da işe yaramamıştı, bir süre sonra Çisem bile laf yetiştirmekten yorulmuştu. En son biyoloji dersinin ortasında birisi videoyu açınca hoca duyduğu sesle arkasını döndü ve elindeki tahta kalemini indirerek çatık kaşlarla sınıfa baktı.
“O neydi?”

“Hiç hocam,” dedi arka sıralardan bir kız. “Bir arkadaşımız tam da bu dersle ilgili bir etkinliğini videoya çekmiş de.”

Gözlerimi devirerek geriye yaslandım ve elimdeki uçlu kalemin ucunu avucuma bastırdım.

“Çocuklar,” diye mırıldandı biyoloji hocası, topuklularının üstünde dönüp öğretmen masasına oturarak.

“Bu okula gelmeden önce avukatlık yapıyordum, biliyor musunuz? Hukuk bilmek bana çok şey kazandırdı. Mesela, ne kadar güçlü bir aileniz olsa da birinin özel bir videosunu çekmenin cezasının dokuz aydan başladığını biliyorum.” Elindeki tahta kaleminin kapağını sakince kalemin ucuna yerleştirdi. “Tabii iş paylaşmaya girince, üzerine bir altı ay daha ekleniyor.” Ayağa kalktı ve sıraların arasında sakince yürümeye başladı. “Peki bu tarz bir iftiranın bedeli ne biliyor musunuz?”

Çisem el kaldırdı.
“Diğer suçlarla birlikte toplam üç yıl yedi ay yapması gerekiyor hocam.”
“Evet, çok doğru ama geçen ayki denetlemeden sonra on sekizini doldurmamış birinin de çocuk sayıldığını dikkate alırsak ki bu çocuk pornografisine girer... O etkinlik videosunu çeken yetenekli ellerle tanışmak isterim gerçekten.”

Biyoloji hocası yanımdan geçip giderken bana bakmamıştı ama bir elini omzumda hissetmiştim. Fark ettirmeden destek vermişti. Bu kadına bayılıyorum. Gerçekten kötü tarafına denk gelmek istemezdim.

Dersten sonra Çisem, iki şişe suyla birlikte kafeteryadan Aral'la döndüğünde sınıf boştu ve ben de pencerenin kenarında oturuyordum. Yağmur yağıyordu. Kafam patlayacak gibiydi. Kapıdan girecek birini beklemiyordum ama yine de yaptığı ve söylediği onca şeyden sonra böyle bir olayda gelmesi gerekmez miydi? Yoksa inanmış mıydı videoya?
Bana neydi ki? Varis Adin'in söyledikleri saçmalıktı. Ruh hastasının tekiydi. Onun çıkıp gelmesini falan beklemiyordum.

“Şu Batu şerefsizinin okuldan atıldığını duydum,” dedi Çisem, su şişelerinden birini bana uzatıp karşıma kurulurken. Aral da ellerini ceplerine sokup yanımızdaki sıraya kalçasını yaslamıştı.

“Piç kurusu hak ettiğini bulmuş.”

“Evet ama kim hak ettiğini buldurdu? Olay orada.” Çisem bir yudum su aldıktan sonra gözlerini gözlerime iliştirdi.

“Ne?” diye sordum ağzındaki baklayı çıkarmasını isteyerek.

“Siz Varis'le bayağı yakın oldunuz gerçekten. Hayatta inanmazdım, başına gelen şeylerin sebebi olan çocuğa dönüp bakacağına.”

“Benim Varis Adin'le yakın olduğum falan yok!” diye bağırdım kendime hâkim olamayarak. “Dönüp baktığım falan da yok.”

“O yüzden mi sürekli gözlerin kapıda?”

Şaşkınca Çisem'e baktım.

“Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Bunun o sosyopatla ne alakası var?”
“Batu'yu bu okuldan attırabilecek kim geliyor aklına?” diye sordu Çisem, hafifçe öne eğilip bakışlarımı yakalamaya çalışarak. “Sence kim yapabilir bunu?”

Kimin yaptığını çok iyi biliyordum ama Çisem'in söyledikleri doğru değildi. Ben Varis Adin'e dönüp bakmıyordum. Onu beklemiyordum. Onunla hiçbir ilgim yoktu!

“Sakin olun kızlar,” dedi Aral şaşkınca aramıza girerek.

“Bilgin olsun diye söylüyorum Aralcığım, iki kız tartışırken araya girilmez.” Çisem tatlı bir dille gözlerini kırpıştırarak konuştu. “Hele kızlardan biri Çisem Laleli, diğeri de Ada Kandemir ise mümkünse sessiz kalıp izleyici olmanı tavsiye ederim. Başın yanabilir. Ayrıca biz kavga etmiyoruz, sadece her zamanki gibi Ada'nın kendine dürüst olmasını sağlamaya çalışıyorum.”

“Ben kendime dürüstüm!”

“Hadi oradan. Pabucumun yalancısı.” Çisem oturduğu yerde bağdaş kurarak suyu yanına bıraktı ve ellerini birleştirdi. “Bak Ada, kimse burada seni yargılamıyor ama bu çocuğun da bu hareketleri hayrına yapmıyor olduğu açık.”

“Ne için yaptığı umurumda değil. Hiçbir şekilde, hiçbir koşulda onunla ilgilenmiyorum. Kendisi çok istiyorsa boşa çabalamaya devam etsin, çabası da umurumda değil. Bu okuldan herkesi kovamaz ya?”

“Ya kovarsa?”

“Sen kimin tarafındasın Çisem?”

“Senin tarafındayım Ada.” Uzanıp ellerimi tuttuğunda bahçeye dönmüş bakışlarımı gözlerine çevirdim. “Ben tabii ki senin tarafındayım. Sadece kafanın içinde neler olup bittiğini tahmin etmek zor ve sen de son noktaya gelene kadar kendini tutan birisin. Gerçekten iyi misin?”

“Başkalarının benim hakkımda ne düşündüğü ya da söylediği önemli değil,” diye mırıldandım. “Üzülmüyorum. Gerçekten. Ama o video... O video çok fazlaydı. Gerçekten çok iğrenç hissettim.”

“Ay, vallahi sarılmaktan nefret ediyorum ama şimdi ahtapot edeceksin beni. Gel kız buraya.”

Çisem dizlerinin üzerinde doğrulup üzerime atılırken gülerek kollarımı etrafına doladım. Her zaman hoş kokuyordu, parfüm takıntısı vardı. Son doğum gününde ona aldığım parfümü sıktığını fark edince gülümsemem iyice yüzüme yayıldı.

Aral bir elini benim, diğerini Çisem'in omzuna koyup hafifçe pat patladığında gülmeden edemedik. Zil çaldığında Aral sınıfına geçmişti, biz de sıralarımıza dönmüştük. Diğer ders boyunca kimse ağzını açamadı. Bir süre de olsa o videodaki sesleri duymamak aklımı toplamama yardımcı olmuştu.

Ders bittiğinde eşyalarımızı topladık. Çisem'le otoparka giden koridorda ayrılacaktık ama bu sefer bırakma teklifinden kaçamadığımda, daha doğrusu kaçmak da istemediğimde onunla birlikte otoparka yürüdüm. Aral'a mesaj atmıştık ama evi, çok daha farklı bir rotada olduğundan reddetti. Yol boyunca eski pop şarkılarından ve Çisem'in rock listelerinden rasgele şarkılar açıp bağıra çağıra şarkı söyledik. Zaman çabuk geçti. Evimin önünde indiğimde Çisem bir ton şey tembihlemiş, akşam ders çalışırken FaceTime yapma sözü almış ve öyle gitmişti.

Şüphesiz ki günün en iyi noktası Pamuk Hala’nın mutfakta yine döktürmüş olmasıydı. Gri eşofman takımımı üzerime geçirdikten sonra, öğlen çok bir şey yiyemediğimden peynirli makarnadan biraz alıp salatayla birlikte televizyonun karşısına kuruldum ama ne televizyondaki yemek programına odaklanabildim ne de yediğim yemekten iki çataldan fazla alabildim. Aklıma sürekli video geliyordu ve midem bulanıyordu.

Akşam saat dokuza kadar ders çalıştıktan sonra bitik hâle geldiğimde Çisem'le FaceTime'ı kapattık ve kitap okumak için yatağıma yayıldım. Daha sonra aklıma, sabah kütüphanede Varis'e sinirlendiğim için almadan çıktığım kitap geldi. Siktir. Yarın hafta sonuydu ve pazartesi sınavlar başlıyordu. Elimdeki romanı kapatıp yanıma attıktan sonra yastıklarımdan birini suratıma bastırarak çığlık attım. Bir an önce kalkıp internette, romanın orijinal dil pdf hâlini bulmam gerekiyordu. Tablete atarsam okumam kolaylaşabilirdi ama elektronik kitap okumaktan nefret ediyordum ve sürekli dikkatim dağılıyordu.

Komodinin üzerindeki telefonum titreştiğinde Çisem'in bir şey attığını düşünerek telefonu elime aldım ve ekrana baktım.
 
Varis Adin: Uyudun mu?
 
Birincisi, Varis'in numarası bende ne arıyordu? İkincisi, kim kaydetmişti?
Telefonumun Kumsal'ın elinden, kısa süre de olsa Varis'in eline geçtiğini hatırlayınca onun kaydettiğini düşündüm. Şifreyi kırmak çok da zor olmasa gerekti. Bilgilerinin üzerine tıklayıp ismini değiştirdim hızlıca.
 
Ada: Numaramı sil.

Variserefsiz Adin: Yani uyumadın.

Ada: Sana ne?
 
Bir süre cevap gelmesini bekledim. Yaklaşık bir dakika sonra telefonum elimde titreşti.
 
Variserefsiz Adin: Ne yapıyorsun?

Ada: Sana söyleyeceğimi düşünmüyorsun herhalde?

Variserefsiz Adin: :)

Variserefsiz Adin: Söylemek istemiyorsan o zaman ben tahmin etmek zorunda kalacağım :)
 
“Aptal,” diye mırıldandım kendi kendime.
 
Ada: Kitap okuyordum. Oldu mu?

Variserefsiz Adin: Kitabın bende.

Ada: Ne kitabı?

Variserefsiz Adin: Gazap Üzümleri.

 
Kütüphanede bıraktığım kitaptan bahsediyordu. O mu almıştı?
 
Ada: Götüne sokabilirsin.
 
Telefonu kapatıp yatağın üzerine bıraktım ve kitabımı da alıp odamdan çıktım. Gerçekten sinirlerim bozulmuştu. Ayakkabılarımı giyip anahtarlarımı aldım ve kapıyı kapatıp kapalı bahçeye yürüdüm. Gece aydınlatmaları açıktı. Kapıyı açtıktan sonra içeri yağmur kokusu girmesi için açık bıraktım ve içerinin aydınlatmalarını açarak uzun koltuğa ilerledim. Çiçeklerim iyiydi, etraf da temizdi. Pamuk Hala, geçen sefer Mustafa Abi açelyaları taşıdıktan sonra etrafı temizlemiş olmalıydı. Koltuğuma oturup ayakkabılarımı çıkarttıktan sonra ayaklarımı uzattım ve bir süre yağmuru dinleyip boş boş tavanı izledim.

Burası benim gizli mabedimdi. Bu dünyada en çok sevdiğim yer, kış bahçemdi. Yazın yıldızları izlemek için çatıyı açabiliyordum bile; duvarları şeffaf olduğundan dışarıyı görebiliyordunuz, yağmurun nasıl çarpıp nasıl sürüklendiğini de.

Son sınıfın son aylarından nasıl sağ çıkabileceğimi bilmiyordum doğruyu söylemek gerekirse. Bar tuvaletlerine numaramın yazılmasının ya da kılıf giydirilebilecek her hareketime hikâye uydurulmasının bu işin gelebileceği son nokta olduğunu düşünmüştüm ama bir video çekip kızı benmişim gibi gösterebilmişlerdi. Böyle yapınca ellerine ne geçmişti bilmiyordum ama... Muhtemelen hiç incinmediğim bir yerden incinmiştim bugün.

Aldığın nefesi solutmam bile.

Hiç umurunda bile değildi oysaki. Varis Adin, ne güzel yalan söyleyebiliyordu. İlgisinin bile sahte olduğunu saklayamıyordu. Batu'yu, beni okulda ve kafemde taciz ettiği için okuldan attırabiliyordu ve bununla gözümü boyamayı umuyordu ama bugün olan şeye rağmen hiçbir şey olmamış gibi rahatça mesaj atabiliyordu.

O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler.

Belki de gerçekten gitmişlerdi. Belki kibarlığa, sadakate, nezakete ve hoşgörüye; iyiliğe inanmak aptallıktı. Belki insanlar kötü doğardı ve bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmak istemeyenler, doğası gereği tembel olan insanoğlu, sadece yaşıyordu işte. Belki de iyi olmak bize bir şey kazandırmıyordur. Bunun farkındadır onlar, biz değilizdir henüz.

Biz, hepimiz mi?

Ben, bir okul arkadaşım hakkında kötü bir şey düşünsem bile kendimi çok kötü hisseder, düşüncelerimin kötülüğü için bile özür dilemek, arayı kapamak isterdim ama onlar, bu kadar ileri gidebiliyorlardı. Bu kadar kötü olabiliyorlardı ve geceleri başlarını yastığa koyup uyuyabiliyorlardı.

Vay be.

Kötülük gerçekten marifet gerektiriyordu.

Aldığın nefesi solutmam bile.

Nefes alamıyorum ki artık, solutmayasın, diye mırıldandım çatıdan aşağı kayıp giden yağmur damlalarını gözlerimle takip ederek. Kapının önünde omuzları ıslanmış dikilen Varis Adin'i gördüğümde bomboş bakışlarım onunkilerle buluştu.

Ne?

Aniden doğrulurken karnımın üzerindeki kitabı kenara koydum ve ayağa kalktım.

“Senin burada ne işin var?”

“Götüne sokabilirsin, ha?” Kaşlarını kaldırarak, bir eli cebinde, doğrudan üzerime yürüdü. Elinde Gazap Üzümleri vardı. Karşıma dikilmeden hemen önce, göz temasını kesmeden koltuğun üzerine atmıştı.

“Ne yani, lafıma o kadar alındın ki kalkıp buraya mı geldin?”

“Hayır,” dedi tok bir sesle. “Aramalarıma cevap vermediğin için geldim.”

Aramış mıydı?

Gözlerimi kaçırdım.

“Telefonumu odamda bıraktım.”

Grilikler birkaç saniyeliğine benimkilerden kopup etrafta gezindi. Kapalı bahçemi süzüyordu. Saksıların arkasındaki eski kitaplıktan kapalı şömineye kadar gözlerini gezdirdikten sonra, raflardaki saksılara baktı ve bana döndü.

“Seramı süzmen bittiyse gider misin? İşim var.”

“Misafirlerini hep böyle kovar mısın?”

“Hayır... Ama misafirim sensen belli bir noktadan sonra polisi bile arayabilirim. Haneye tecavüzden içeri girersin.”

“Ara o zaman, gitmiyorum.” Yanımdan geçip koltuğuma oturduktan sonra geriye yaslandı ve yarım bıraktığım kitabımı eline alıp kapağına baktı.

“Böyle ucuz romanlar okuduğunu bilmiyordum.”

Kitabımı elinden alıp başına dikildim.

“Bilmene gerek de yok. Kitabıma dokunma.”

Diliyle dudaklarını ıslattıktan sonra bakışlarını yüzüme taşıdı.

“Bunu neden yapıyorsun, bilmiyorum Varis ama hareketlerinin altında bir şey olduğunu sezdiğimi bilmeni istiyorum. O yüzden boşuna uğraşma, oltaya gelmeyeceğim. Git.”

“Sana ait olan bir şeye, sevmediğin biri dokununca verilen tepkiyi görüyorsun. Ben yapınca neden illa bir çıkar bekliyorsun?”

Çatılmış kaşlarım bir an söylediği şeyi anlayamadığım için gevşedi. Kitabım. Kitabımı sahiplenmemle bizim durumumuzu mu kıyaslıyordu o?
“Neden bahsediyorsun sen? Gerçekten anlamıyorum. Gerçekten. Bu haftalık Varis Adin'i anlama kotamın sonuna geldim.”

Gözlerini bir saniye etrafta gezdirdikten sonra, bir anda ayaklarının üzerinde doğrulunca karşısında dikildiğim için doğrudan yüz yüze gelmiştik. Hareketi sonucu şaşkınlıkla dudaklarım aralanırken griliklerini benim gözlerime kilitlediğinde, bedenime komut bile veremeyecek kadar gergin hissediyordum. Bir yandan da memnun. Neden memnun?

“Bana beni istemediğini söyle, gideyim.” Kafasını hafifçe yana yatırmış, göz temasını kesmemişti.

“İyi. Seni istemiyorum. Git şimdi.”

Kafasını hafifçe sağa ve sola sallayarak cıkladı, başparmağının ve işaretparmağının arasına çenemi alıp kaçırdığım yüzümü tekrar yüzünün hizasına getirdi. Birkaç saniye boyunca gözlerinden kaçınmayı başardığım dudaklarına bakarak ama bu, pek de iyi bir fikir değildi; bu yüzden bakışlarımı yukarı çıkardım ve grilerine döndüm.

“Gözlerimin içine bakarak söyle.”

“Bir şeyin değişeceğini mi düşünüyorsun?” Gözlerimi kısarak anlamsızca suratına baktım.

Kaşlarını kaldırdı.

“Söyle o zaman.”

“Tamam.” Yutkundum. Griliklerinin içinde fırtınalar kopuyordu. Söyleyecektim ve bitecekti işte. Niye bu kadar zordu? Ama onlar sadece kelimelerdi ve kelimeler bazen iş görmez silah olabiliyordu. “Seni istemiyorum.”

İnsanın iki organı yalan söylemezdi: Biri aşağıdaydı, diğeri de gözler. Bir, vücudunun vereceği tepkiyi kontrol edemezdin; iki, gözlerde yalan söyleme özelliği yoktu.

“Okuyacağın kitapta bir cümle var,” diye mırıldandı. “Birine ağzınla söyleyemeyeceğin bir şeyi yazmanın hiçbir değeri yoktur.” Çenemden elini çektiğinde bir an boşluğa düşmüş gibi hissetmiştim ama ifademden ödün vermedim. “Birine gözlerinle söyleyemeyeceğin bir sözü de ağzına sürmenin hiçbir değeri yoktur Ada.”

Kitaplarda yazan kelimeleri okumak da altlarını çizmek de ezberlemek de kolaydı. Paragraflarca süren diyalogda bir cümle olsun anlamayabilirdin, hatta karakterin düşüncelerini okuyabiliyor olsan da yazar, sana görmek istediğin kadarını göstermemiş olabilirdi ama o cümleleri bir silah hâline getirmek, silahı mermiyle doldurmak ve ateş etmek…

Reha'nın neden Varis Adin'le arkadaşlık ettiğini anlayabiliyordum artık. Ya da Varis'in neden Reha'yla takıldığını…

Kelimelerin adamları.

“Söyledim işte, süslü cümlelerinle kendini kandırma.” Bir adım geri çekilerek gitmek için döndüm ama bıkkın bir ifadeyle kolumdan yakaladı ve beni masaya yasladı.

“İkimiz de kimin kendini kandırdığını biliyoruz. Bence şansını zorlama.”

Üzerime doğru geldiği için ellerimi masanın üzerine koyup kendimi yukarı çektim ve masaya oturdum ama bu, ondan kaçmaktan çok beni sıkıştırmasına neden oldu. Siktir ya. Bu pozisyonu nasıl bilmezdim? Bacaklarımın arasında olduğunu hissedince bacaklarımı kendime doğru çektim ve eşofmanlarımın rahatlığı sayesinde, bir saniyede bağdaş kurup kollarımı göğsümde birleştirdim. Yine de yakınımdaydı. Sanki yakın olmadan konuşamıyordu. Dizimin ucu beline değiyordu. Kafamı kaldırıp yüzüne baktığımda yakınlığı yüzünden kafamı hafifçe geri çektim ve avuçiçlerimi masaya yaslayarak dengemi sağladım.

“Gider misin artık?”

“Gidemem.”

“Gidebilirsin. Ayaklarını kullanarak. Bak kapı orada.” Kapıyı gösterdim işaretparmağımla.

İşaretparmağımı elinin içine alıp masanın üzerine indirdiğinde, kafasını hafifçe eğerek bakışlarımı yakaladı. Lütfen git. Vazgeç ve git. Lütfen git.
“Ne dememi istiyorsun?”

“Evet?”

“Ağzımdan evet çıkarsa ama gözlerim hayır diyorsa ne yapacaksın?”

“Gideceğim.”

Kaşlarım çatıldı.

“Gerçekten mi?”

“Evet. Ben de yoruldum bugün. Koç, öğleden önce ekstra antrenman için kilometrelerce yol götürüp akşamın bu saatine kadar bırakmadı takımı. Yarın devam ederiz artık.”

Önce pişkinliğine karşılık gözlerimi devirip bir “hah” sesi çıkardım istemsizce, daha sonra ise bakışlarımı kaçırarak düşünebileceğim bir yerlere odaklanmaya çalıştım. Mesela omzuna. Omzunda sorun yoktu, evet. Geniş, normal bir omuzdu.

Değil mi?

Varis öğle yemeğine kalmadan takımla beraber antrenmana mı gitmişti? O zaman okulda olanları bilmiyordu. Ama nasıl bilmesindi ki? Herkese mesaj olarak gitmişti. Telefonu da mı yoktu yanında? Bütün okula mesaj atan, ona mı atmamıştı?

“Öğlen telefonun sende miydi?” diye sordum.

Kaşlarını kaldırdı.

“Günlük antrenman kampına girdiğimizde telefonlar toplanıyor.”

Telefonlar toplanıyor. Varis'in videodan haberi yoktu.

Kaşlarını çattı. Yakalamıştı.

“Neden soruyorsun?”

“Hiç,” diye mırıldandım. “Önemsiz bir şey.”

“Söyle.”

Kafamı salladım.

“Gerçekten önemli değil. Şimdi iki saat sana açıklayamam.” Gerildiğimde yaptığım gibi altdudağımı dişlerimin arasına aldım ve bakışlarımı kaçırdım.
Çenemden tuttu, yüzüm yüzüne çevrilirken kaçamayacağımı biliyordum ama neden böyle bir şeyi ona, birilerini ispiyonluyormuş gibi anlatacaktım ki? Saçmalıktı. Varis başparmağının ufak bir hareketiyle, altdudağımı dişlerimin arasından kurtardıktan sonra dudaklarımdaki bakışlarını gözlerime çevirdi.

“Ben yokken okulda bir şey mi oldu?”

“Hayır.”

“Ada.”

“Hayır.”

Başımı tekrar çevirmeye çalıştım ama çenemdeki parmaklarının tutuşu sertleşmişti. Bakışlarımı, yüzümü hizada tutarak yakalayamayacağını fark ettiğinde bu sefer bakışlarımın olduğu yöne kafasını hafifçe eğdi ve kaşlarını kaldırdı.

“Uykum geldi,” diye mırıldandım, ellerimle çenemdeki elini indirirken. Yana kayıp bacaklarımı aşağı sallandırdım ve masadan atlayıp etrafından dolanarak koltuğun üzerindeki iki kitabı da aldım. “Ben eve gidiyorum. Sen de git artık.”

Kitaplarımla birlikte kapıya yöneldiğim sırada elini bileğime doladığında, duvarlardan aşağı süzülen yağmur damlalarına bir bakış atarak ona döndüm.

“Ne var? Yine izin vermiyor musun? Bu sefer ne söylettireceksin?”

“İyi geceler.”

Beni kendine çekmediği için bileğimle elim arasında bir yerden tutsa da aramızda mesafe vardı. Yorgun bir şekilde suratına baktım. Omuzlarım çöktü. Her neyse. Bakışlarımı kaçırdım ve elimi çektim. Bir şekilde, dokunduğu her neresiyse dokunuşunu çektiğinde artık bomboş hissettiriyordu.

Işıkları kapattıktan sonra kapalı bahçeden çıkarken arkamdan geldiğini biliyordum. Yağmurda yanımda yürürken konuşmadı. Kitaplarımı kapüşonlu sweatshirtümün içine sokmuş ilerliyordum. Onun siyah saçları ve omuzları ıslanıyordu. Ön kapıya ulaştığımda anahtarımı çıkartıp kapıyı açtım ve dönüp ona baktım. Kapının önünde dikiliyordu. Ellerini ceplerine sokmuştu.

İyi geceler.

Griliklerine son bir kez bakıp kapıyı kapattım ve arkama bile bakmadan odama yürüdüm.
 
Variserefsiz Adin: Evet de.

Ada: Sonra?

Variserefsiz Adin: Benimsin.

Yorumlar

4. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.