Kelebeği Öldürmek
Kelebeği Öldürmek
11. Bölüm
702 22

ON BİRİNCİ BÖLÜM
 
“Ruhuna el sürdürme, gözlerini kör eder.
Kafandaki ses, eğer onu öldürmezsen mezarına yabani otlar diker.”
 
Göğsüne giren ağrı farklı, bilirsin.

Bilirsin çünkü en önemli derslerden birinin ortasındayken gözlerin dalar ama hatıranın izi yoktur. Çok sevdiğin bir yemekle dolu tabağının yarısına ulaştığında doyduğundan değil, içinde kaybolduğundan oynamaya başlarsın çatalınla. Gecenin bir yarısı uyanırsın çünkü pencerenden üzerine düşen ayışığı daha da hissedilebilir kılar göğsündeki ağrıyı.
Bilirsin. Göğsüne giren ağrı farklı.

Lafını unutturur, susturur, yutturur. Gözünü kör eder, ışıkları kapar, kapıları kilitler. Göğsüne giren ağrı farklı. Ama hatırası hangi delikte saklı?
Çocukluğuma dair hatırladığım çok az şeyden biri, babamın elinden tutarken girdiğim okul binasıydı. Bahçesinde kocaman bir park vardı ve teneffüs vakti olduğu için çocuklar oyun oynuyordu. Babam hep acıkıp acıkmadığımı, bir şey isteyip istemediğimi sorardı. Çok uzun boylu olduğundan eğilirdi dizlerinin üzerinde, boyunu benimle eşitler öyle konuşurdu. Tişörtümü düzeltirdi, saçlarım karışmışsa kulaklarımın arkasına iterdi; ne zaman dondurma almayı teklif etse cin gibi açılan gözlerimle gülümseyerek kafamı sertçe aşağı yukarı sallamaktan alıkoyamazdım kendimi.

O zamanlar pek konuşmadığımı da hatırlıyordum.

İlkokulda çok arkadaşım yoktu, ortaokulda da… Aslında ilkokulda kimse yoktu. Herkes, derste sürekli konuşup sınıfı güldüren, haylazlık yapan ama kelimeleri doğru heceleyen, bayrak yarışında en hızlı koşanlarla arkadaş olmak istiyordu. En önde otururlardı. Ben en arkadaydım. Yanım boş olduğundan çantamda gizlice bez bebeğimi getirirdim okula, oturturdum yanıma. Öğretmen kızmazdı.

Çok konuşmazdım ben, hatırlıyordum. Öğretmen bir şey sormadığı sürece açmazdım ağzımı. Ne zaman tahtaya kaldırsalar beni, herkes üşüyormuş gibi sesler çıkarır, gülerek fısıldardı yanındakilere. Tahtaya vurduğum tebeşir sesi öyle gür, öyle tok çıkardı ki bugün bile yankılanıyordu zihnimde.

Saçlarım daha uzun, daha dalgalı, daha gürdü o zamanlar küçük bedenime göre. Her sabah önden iki tutamı kurdeleyle birleştirirdi dadım. Kahvaltı hazır olana kadar oturur, televizyonu açar, çizgi film izlerdim. Pamuk Hala’nın “Kahvaltı hazır!” seslenişine kadar güm güm atardı kalbim acaba ne zaman çağıracak diye, bitsin istemezdim hiç o hazırlık. Okulda kimse yoktu benimle oynayan ama çizgi filmlerdeki bütün karakterler sanki arkadaşımdı.

Bazen öğretmen yerlerimizi değiştirmek isterdi, benim yanıma kimse oturmak istemezdi. Dilsiz olduğumu düşünüyorlardı. Bahçenin kenarında oturmuş, salıncakta sallanan kızları izlerken yanıma gelen birkaç küçük çocuğu unutamıyordum mesela. Ağzımı açıp göstermemi istemişlerdi. O zaman fark etmiştim. Suratımı buruşturup dil çıkarmıştım onlara. Saniye geçmeden korkuyla çığlık atıp topuklamışlardı.

Neden doğru düzgün, sakin bir okul hayatım olmamıştı hiç? Bu soruya bir cevap gelir miydi, bilmiyordum. İlkokulda dilsizdim, ortaokulda sessiz. Lisenin ilk iki yılı, kafamın içindeki gürültüden kendime ulaşamamıştım, son iki yılı ise çevremdeki gürültüden kendi sesime sağır kalmıştım.

Çok mu zordu herkese cevabını vermek? Vermedim değildi ki ama ilk zamanlar… Koridorda takılan çelmeyi hatırlıyordum mesela, herkes gülerken buz gibi bir suratla ayağa kalkıp bana çelme takan kızın ayakkabısına çantamdaki portakal suyunu döküp sanki dengem bozulmuş da dökmüşüm gibi göstermiş, sesimdeki kinayeyle özür dilemiştim. Kimseden çıt çıtmamıştı. Ertesi gün dolabımı açtığım an dışarıya litrelerce ketçap akmıştı.

Ödevim, kitaplarım, not tuttuğum defterlerim içindeydi o dolabın. Mahvolursa başımın belaya gireceği eşyalarımı, dolabıma bırakmamayı o zaman öğrenmiştim. Değil bir insana, bir dolaba bile güvenemeyeceğimi o zaman öğrenmiştim.

Oyun gibiydi onlar için. Her zaman aynı kişi uğraşmıyordu. Biri çelme takınca cevabını veriyorsam onun arkadaşı bir tık ileri götürüyordu işi. Günün sonunda karşımda dikilen, ağzından tek bir kelime çıkmasa da Kumsal oluyordu. Hiçbir şey söylemiyordu ama onun başının altından çıktığı, attığı bakışlardan, ima ettiği şeylerden anlaşılıyordu, keyif aldığı belliydi.

Gossip Girl zehirlenmesi yaşıyor gibiydi. Dedikoduya çevrilebilecek bir şey olduğunda fırsatı asla geri tepmiyordu. Ada tuvalette bir çocukla mı yalnız? Muamele çekmiştir. Bir hocayla gülümseyerek konuşurken mi görülmüş? Akşamı planlıyorlardır.

Mantık. Mantık çerçevesini bu gece Varis Adin kırmıştı, benim ona çok şey yaptığımı söyleyerek.

Kafam iyi olmadığından bir süredir koltuğa yaslanmış önümüzde giden arabaların ışıklarını izliyordum, o kadar parlak görünüyorlardı ki odaklanamıyordum. Bir ara çok sıcak olduğundan camı açıp kafamı dışarı çıkarmış ve nefes almaya çalışmıştım derin derin. Varis sadece bir bakış atıp önüne dönmüştü.

Neden bana bunu yapıyordu? Beni yakınına çekiyordu ama yalnızca işkence edebilmek için. Ellerini ellerime geçirip birbirimiz için yaratıldığımızı söylüyordu ama sadece sözlerinin ağırlığının altında aklımı ezmek için. Üşüdüğümde klimayı açıyordu… Belki de sadece beni bu ateşle yakabilmek için.

İnsanlar nasıl bir odun parçasını sürtüp ateş yakabiliyorsa bazı insanlar da senin tenine, tenini sürtüp alevlere verebiliyorlardı. O yakınımdayken böyle hissediyordum. Uzakken soğuktum, üşüyordum ama yaklaştığında yanan ateş de beni, geriye küllerim kalana kadar yakacaktı biliyordum.

Bir an arabanın içindeydim, gözlerimi zar zor açık tutabiliyordum; diğerinde ise kucağında taşınıyordum, kafam göğsündeydi.

Anahtarımı çantamdan ne ara aldı ne ara içeri girdik bilmeden, bir anda ışık yandığında kafamı eğip ellerimi kaldırarak ışığı engellemeye çalıştım. Soğuk, taş bir zeminde oturuyordum. Hafifçe aralanan gözlerimin ardından tanıdık zeminin varlığı bir şimşek gibi çakıldı beynime. Küvetimin içindeydim, üzerimde sadece elbisem vardı.

“Ada,” diye fısıldadığını duydum Varis’in. Bir eli önüme düşmüş ışığı engelleyen saçlarımı geriye doğru ittiriyordu. “Kendine gelmen lazım.”

“Bilmiyorum…” Gözlerimi sımsıkı kapatarak dudaklarımı birbirine bastırdım. “Gerçekten bilmiyorum…”

Sen bana çok şey yaptın.

Elindeki her neyse kenara bıraktığını işittim, ardından bileklerimden tutup ellerimi indirdi ve yüzünü yüzüme yaklaştırdı. O an gözlerimi aralayabilmiştim, yüzü ışığı kesiyordu. Yine de her şeyin çok da net göründüğünü söyleyemezdim.

“Neyi bilmiyorsun?”

İçinde binlerce ruhun kaybolduğu gri gözler, birkaç santim uzağımdayken gözlerime dikenler batmaya başladı, ne söylediğimi ve ne düşündüğümü hatırlamıyordum. Buraya ne zaman geldiğimi bile hatırlamıyordum. Nasıl bana, neyi bilmediğimi sorabilirdi? Ne söylemiştim ona?

Dudaklarım oksijen ihtiyacıyla aralandı. Kaşlarının altına yerleştirilmiş bir çift gri boşluğun etrafında, bilinmezliğin kara halkaları takla atıyordu işte yine. Uyuşturucuya gerek yoktu, ben onunlayken de böyle hissediyordum. Kelimeleri, kendi elleriyle dövdüğü kurşunlara giydirip silahına yüklüyordu sanki. Alnına dayanmış namluya hangi av hevesle gülümserdi?

Avcının avcı olduğunu bilmeyen bir av.

Aptal bir av.

Av bendim.

Aptal, korkak bir kara parçası.

“Çok acımasızsın,” diye mırıldandım yutkunurken. Neredeyse inanacaktım ona. Çok az kalmıştı. Neredeyse bırakacaktım kollarına yorgun bedenimi, göğsünde dinlenecektim. Neredeyse sarılacaktım sıcaklığına. Neredeyse bakacaktım yalnızca doğruların yitirilip gerçeklerin kanlı zafer bayrağını çektiği gözlerine, evet diyecektim. Beni öldür. Çünkü ben arka bahçendeki bir ağacım, beni budasan dallanır; kessen yine uzarım. Beni sadece yakabilirsin.

Ve Varis, çok iyi biliyorsun… Sen ateş’sin.

Ne kadar süre geçti bilmiyorum ama başımdan aşağı dökülen soğuk suyu hissettiğimde, nefes alma ihtiyacıyla genişleyen ciğerlerim patlayacak zannederek çığlık attım. Ellerimle saçlarımı geriye iterken bir yandan da geri çekilmiş, kollarımı önüme siper ederek bağırıyordum. “Varis dur! Ne yapıyorsun… Çok soğuk bu!”

“Kullandığın zıkkım yüzünden yanıyorsun Ada, ateşini düşürmemiz lazım. Kendinde değilsin.”

Elinde tuttuğu duş başlığına ulaşmaya çalıştım ama o ayakta duruyordu, ben ise küvette oturuyordum ve kalkıp savaşacak gücü kendimde bulamıyordum. Ateşim olduğunun farkında bile değildim, kendimde olup olmadığım ise tartışılmayacak kadar bariz bir şeydi. Bir süre derin nefesler alarak sımsıkı kapattığım gözlerimi aralamaya, onu görmeye, ışığa ya da soğuğa alışmaya çalıştım ama mümkün değildi.

“Tamam ayıldım, ayıldım, bırak artık!” Bir elim küvetin kenarında, diğeri zemindeydi ve kafamı aşağı eğmiş inip kalkan göğsümle sakinleşmeye çalışıyordum. Su tetikliyordu. Her ne kadar bir havuzda ya da suyun içinde olmasam da başımdan aşağı akan su bile şu hâlde kalp krizi geçirmeme yeterdi. Daha fazla dayanamazdım.

“Varis…” Son bir güçle, durması için yalvarırcasına nefes aldım. “B… Ben gerçekten… Suyu sevmiyorum…”

Ses kesildi. Hâlâ üzerimden küvetin içine sular akıyordu ama duş başlığı açık değildi artık. Neredeyse sevinerek gözlerimi elimle silerken doğrulup geriye yaslandım ve derin nefeslerimin arasında ileriye baktım. Odamın ışığı yanıyordu ama banyonunkini kapatmıştı, o yüzden artık ışık rahatsız etmiyordu.

Birkaç saniye sonra elinde gri bir eşofman ve siyah, kalın bir sweatshirtle geldiğinde dolapları açıp birinin içinden bornozumu çıkardı. Suratı çok uzakta olduğundan bulanık görüyordum ama yine de kaşlarının çatık olduğunun farkındaydım.

“Kendin giyinebilecek misin?” diye sordu elindekileri kenara bırakıp yanıma ulaştığında. Eğilip bileklerimden yakaladığında kollarına tutunarak ayağa kalkmaya çalıştım. En azından ayakta durabiliyordum. Varis çabama öfkeyle bakmaya devam etti. Öfkesinin bana olduğunu düşünürken bir anda gözlerini kaçırınca düşüncelerim başka bir yöne dağılmıştı.
“Orospu çocuğunu oracıkta gebertecektim…”

“Giyinebilirim, sen çık,” diye mırıldandım başımı kaldırıp bakışlarımı gözlerine çevirirken. Bana bakışı hâlâ öfkeliydi ama en azından artık öfkesinin neye, kime karşı olduğunu biliyordum.

Ayağım kaymadan küvetten çıkmama yardım etti, daha sonra tek başıma ayakta durabildiğime ve kendimde olduğuma inanarak birkaç adımda banyoyu terk etti. Kapıyı aralık bırakmıştı, çok az ışık sızıyordu artık içeri.
Elbiseyi yırtarcasına üzerimden çıkarmaya çalıştım ama daha sonra Çisem’in hediyesi olduğunu hatırlayınca hareketlerim yavaşlamış ve sakinlemişti. Elbiseden kurtulduğumda onu küvetin kenarına bıraktım, daha sonra ilgilenecektim. Bornozuma sarınıp sweatshirtle eşofmanın altında kalmış iç çamaşırlarıma gergin bir bakış atarak Varis’in çamaşır çekmecelerimi karıştırmış olduğu gerçeğiyle birkaç saniye durakladım. Pekâlâ. Sanırım bununla yaşayabilirim.

Üzerimi güç bela, düşmeden giyinebildiğimde aynaya bakıp akmış makyajıma göz devirerek dolaptan makyaj temizleme mendili paketini çıkardım. Ben yüzümü silerken kapı tıklatılmıştı. En azından artık tıklatıyordu… Havluyla ıslaklığını almaya çalıştığım saçlarımı kulaklarımın arkasına iterek burnumu çektim.“Giyindim.”

Kapıyı açtığımda Varis’in üzerinde sadece tişörtü vardı, ceketini çıkarmıştı. Saçları da muhtemelen elini saçına geçirdiğinden dağılmış görünüyordu. İlk yaptığı şey elinin tersini alnıma yapıştırmak oldu, afallayıp gerileyecek gibi oldum ama dengemi sağlayabildim. Göz gözeydik, çok garip ve sessiz bir andı.

“Miden bulanıyor mu?” Elini geri çekerken dikkatle yüzümü süzdü.
Kafamı olumsuz anlamda salladığımda odanın ortasına yürüyordum. Ben her ne kadar kaldırmaya çalışsam da gözkapaklarım inmeye çalışıyordu. Derin bir nefes alarak onları açık tutmaya çalıştım.

“Madem bu kadar kötü bir şey, sen neden kullandın?”

“Bağımlı değildim.” Masamın üzerindeki sürahiye doğru yürüdü, bardağı eline aldığında içine su dolduruyordu. Yatağıma oturacağım sırada bana yönelince suyu kendine değil, bana doldurduğunu anlamıştım.
Bardağı uzattı.

“İç.”

“Emredersiniz paşam. Hemen,” diye mırıldandım uyanık kalmaya çalışarak. Normalde olsa itiraz edebilirdim ama susamıştım. Boğazım kurumuştu üstelik. Belki de yan etkilerinden biriydi.

Bağımlı değildim, demişti. O zaman dur diyebiliyordu? Ve demişti de.
“En son ne zaman kullandın?”

Aldığı nefesi sakince verirken başını hafifçe geriye attı, çenesini kaldırmıştı. Sorularım onu bunaltıyor muydu? Belki de kötü anıları aklına getiriyordu. Gözlerini kapadı, birkaç saniye öyle bekledikten sonra yeniden açtı ve gözlerime dikti.

“Haftalar önce.”

Kaşlarım havalandı. Bu kadar yakın zamanda bırakmış olmasını beklemiyordum.

Suyu içtikten sonra bardağı komodine bıraktım, önüme döneceğim sırada ardı ardına iki kere hapşırmıştım. Burnumu çekerken odanın ışığına elimle engel olmaya çalıştım mırıldanırken. “Şu ışığı kapatır mısın?”

Birkaç saniye sonra ışıklar kapandı. Ardından odamdaki iki gece lambasının da loş ışıkları odayı kaplamıştı. Varis diğer düğmeyi fark etmiş olmalıydı. En azından artık ışık kısıktı, aydınlatma loştu. Gözümü o kadar da almıyordu.

“Eee,” diye sorduğunu duydum, ben yatağımın üzerindeki büyük yastıkları aşağı atarken. Yatağımın kenarına gelmişti. “Miden bulanmıyor mu hâlâ?”

“Ne bekliyorsun ki?” Kaşlarımı çatarak kısık gözlerimle yüzüne baktım.

“Kusmanı.”

Hayret ederek güldüm. “Kolay kolay kusmam ben haberin olsun.”
“Bir bardak daha su ister misin?” Dönüp sürahiye bir bakış attı ama çatılan kaşlarımla birlikte tekrar bana dönmüştü. “Sen kusana kadar gitmiyorum.”

Ne önemi vardı ki? Alkol kanıma karışmıştı, Toprak’ın mojitoma attığı şey de. Midemin rahatsız olduğu doğruydu ama bulanmıyordu. Gerçekten kusabilen bir insan değildim. Eğer rahatlamam için böyle söylüyorsa bile bir anlamı yoktu. Neden daha fazla kalmak için bahane ürettiğini düşünüyordum? Yine de, bu akşamlık son kalan beyin hücremi bu konuya harcamak istemiyordum.

Yorganımı sıyırıp açarken tekrar hapşırdım.

“Senin yüzünden tekrar hasta olursam ne yapacaksın?” Gücümün olmadığını fark etmiş gibi eğilmiş, yorganın kalanını geriye doğru açmıştı. Ben yatağa tırmanıp içine girdiğimde üzerimi örttü. Deja vu gibiydi, kollarını iki yanımdan uzatıp ellerini yatağa yaslayarak üzerime eğildiğinde.

“Benim yüzümden zehirlenmenden iyidir.”

“Senin yüzünden değildi ki,” diye mırıldandım gözlerimi açık tutmak için gerçekten çabalarken. “Toprak yaptı.”

“Asıl olay kimin yaptığı değil Ada, yapabilmiş olması bunu.” Parmaklarının yüzüme uzandığını hissettim. Bir tutam saçı, parmakları yüzümde gezerken kulağımın arkasına sıkıştırdığında parmak uçlarımdan saç diplerime kadar uyarılmıştım. “Ve o piç bunu sana, ben orada değilim diye yapabildi.”

Bir şey söylemeden yalnızca gözlerine baktım, nefes alışım ağır olsa da gözlerimi kapatmak istemiyordum artık. Varis Adin, yine Varis Adinlik yapıyordu işte. Bir lafı diğerini tutmazken ağzından çıkan her şey nasıl bu kadar doğru gelebiliyordu, anlamıyordum. Her ne söylüyorsa inanmaktan başka bir çarem yokmuş gibi hissediyordum. Ama onun bunu görmesine izin veremezdim. Dengesizin tekiydi. Arabada söylediği şeyi, ölüm döşeğinde duysam ertesi sabaha yaşar, yine hatırlardım. Söyledikleri aklımdan geçen herhangi bir söz bulutu değildi, zihnime kazınıyordu. Çoğu zaman acıtıyordu. Kanatıyordu. İyileştirebileceğim bir yanı yoktu bu kesiklerin.

Yalnızca bir yalancı bu kadar gerçekçi gösterebilirdi bir hayali. Yalnızca bir yalancı; bir yabancıyı, gözleri açıkken gördüğü kâbusunun cennetten bir kesit olduğuna inandırabilirdi.

“Olsa kullanır mıydın?” diye sordum, zihnimin uçsuz bucaksız tavanında asılı duran sorulardan birini kancasından çekerek. “Bir ortamda, partide önüne gelse, teklif edilse, masada olsa… Kullanır mıydın?”

Birincisi, bana daha fazla yaklaşmasını istemiyordum. Hormonlarımın ne dediğinin bir önemi yoktu, kendi bile benden nefret ettiğini tereddütsüz söyleyebiliyorken yüzüme karşı, ben nasıl yüzünün her santimetresinde kaybolabilirdim? Gurursuz musun Ada Kandemir?

“Gerek yok.”

“O zaman neden gerek vardı?”

“Çok arıyor musun sen bu soruları?”

Varis geri çekilerek yatağın kenarına oturdu ve dümdüz surat ifadesini loş ışığın lütfuna sundu. Ne kadar saçmaladığımın bir önemi yoktu, benden ne kadar uzak durursa ben de o kadar kendime söz geçirebilirdim. Bunun matematiği bu kadar basitti işte.

Çözemediğin bir denklem bu senin de.

“Uykum gelsin diye konuşuyorum işte.” Yan dönerek elimi yastığın altına soktum ve ona baktım.

Diliyle dudaklarını ıslatırken gözlerini kaçırdı. Derin bir nefes alırken göğsünün kalkıp inişini sessizce izledim. Bir konu ne zaman hoşuna gitmese, cevap vermek istemediği bir soru sorulsa ya da hoşnut olmadığını belirtme ihtiyacı duysa bu hareketi yapıyordu.
“Seninle uğraşmak için ayık kafa lazım.”

Dürüstlüğüne şaşırarak kaşlarımı kaldırdım.

“Benimle uğraştığını kabul ediyorsun yani?” Doğrulamaya gerek yoktu, o söylemeden önce de bildiğim bir şeydi bu. Birkaç saat öncesine kadar neredeyse inandığım bir şeydi…

Loş, sarı ışıkta canlılık kazanan gri gözleri, gözlerime çevrildiğinde ağır nefesler alıyordum. Uykum gelmeye başladığından değildi bu, yalnızca göğüs kafesi boşluğumdan mideme kadar çırpınan kanatların gürültüsünü bastırmak içindi. Varis Adin’in bir an önce yatağımdan kalkması, mümkünse önce odamı, ardından evi, çok fazla olmayacaksa da şehri terk etmesi gerekiyordu benim vücudumun kontrolünü elime alabilmem için.
“Uğraşıyorum.”

Uğraşıyorum. Tartışılabilir bir kelime tercihiydi. Ama Varis’in olayı da bu değil miydi? Çeksen iki tarafa da iki anlama da uzayabilecek kelimelerle dans ediyordu pistte. Bu yüzdendi aynı anda çelme takma ve elinden tutma isteğim.

Ben de o dans pistinde huzurlu adımlar atmak isterdim ama yüzlerce kiloluk bir taş gibi, dimdik, sağlam durmaya çalışmakla meşguldüm bunun yerine. Sırtımı duvara yaslamasam ve arkama geçecek fırsatı versem birine, beni ittirecekmiş gibi; gözlerimi etrafta gezdirmesem sürekli, saniyesinde dizlerimin üzerine düşecekmiş gibi. Varis Adin’in bana verdiği his buydu.

Bu yüzden uğraşı, beni kazanmak olamazdı. Uğraşı, uğraşmaktı. Canı sıkılan bir çocuğun elinde dolandırdığı yoyo gibi. Uzat, çek, döndür… Dünyası şaşsın. Bak bakalım şaşı görünce etrafı, yolunu bulacak mısın?
Yol yok.

Taş, toprak.

“Bu kadar dürüst olmasan beni kandırabilirdin,” diye mırıldandım gözlerimi kapatırken, esneme ihtiyacıyla aldığım bir nefesin arasında. “Beni kandırsaydın, beni kırabilirdin.”

Birkaç saniye sonra yatağın o oturduğu için çöken kısmının havalandığını hissettim, kalkmıştı. Adım seslerini duymak için odaklanmaya çalıştım ama gerçekten uyku evresine geçiyor gibiydim. “Ben seni gerçeklerle kıracağım Ada.”

Yalnızca birkaç kelimeyle boğazımı kurutabildi.

“Ben sana hiçbir şey yapmadım,” diye fısıldadım boşluğa doğru ama sesimin çıktığından emin değildim… Çünkü zihnimin boş duvarlarında yankılanan yine onun dudaklarından kurtulan sözcüklerdi. Sen bana çok şey yaptın.

Karanlığın içinde küçük bir çocuğu kovaladığım bir rüya gördüm. Başta yüzü bulanık olan çocuğun önce kaşları, kirpikleri, ölü gri gözleri ve kiraz dudakları şekillendi gözlerimin önünde. Siyah, kısa kollu bir tişört ve kot pantolon giydirdi bilinçaltım üzerine. Varis Adin küçük bir çocuk olsa böyle gözükürdü işte. O durgun, dingin surat ve boş bakışlar… İmzası gibiydi. Peşinden koştum, altımda çimenlerle yeşillenmiş kocaman bir bahçe vardı ve ileriden su sesi geliyordu. O arabanın arkasına saklandığında ben de yanına attım kendimi heyecanla. Sanki bu versiyonda onun peşinden koşan bendim.

“Her seferinde benimle aynı yere saklanamazsın,” dedi küçük Varis, ters bir bakış atarak. “İkimizi de sobeleteceksin.”

Hareketlerimi kontrol edemiyordum. Somurtarak kollarımı göğsümde birleştirdim ve kaşlarımı çatarak baktım suratına.
“Kreşteki Cemre de seninle aynı yere saklanıyor hep. Ona bir şey demiyorsun ama?”

Gözlerini devirerek önüne döndü ve köşeden hafifçe kafasını uzatarak ileriye baktı. Ebe olan çocuk üçten geriye doğru sayıyordu artık.
Kıskançlık. Hissettiğim şey buydu. Saf kıskançlık. Neden bana cevap vermemişti? Cemre’ye neden böyle davranmıyordu onunla aynı yere saklandığında? Neden bana huysuzluk yapıyordu bir tek? İki elimle birden, bütün gücümü kullanarak omzundan ittirdim onu ileriye doğru. Aniden uyguladığım bu kuvvet karşısında birkaç adım sendeleyerek dizlerinin ve ellerinin üzerinde düştü yere. Sobelendi.
Sobeledim seni.

Bir titreşim sesi, rüyamı mürekkep lekesine çevirip bulandırarak beni karanlığa çektiğinde gözlerim ışığa aşırı hassastı, bu yüzden çok fazla açık tutamadım. Yalnızca pencereden içeri sızan aydınlığı, doğmak üzere olan güneşi ve koltuktan kalkıp giden silueti görebilmiştim. Saat altı civarıydı. Gözlerim yeniden kapandı. Siluet birkaç saniye sonra odaya geri döndü. Kıyafet hışırtıları duydum, ceketini giyiyordu. Ardından odanın kapısının kapanış sesi beni yeniden karanlığa çekti. Ama mürekkep lekesi bulanmıştı artık, yok olmuştu. Küçük Varis’le saklambaç oynadığım hayal dünyama geri dönemezdim artık.

Babam Varis’in küçükken sessiz, ağzını bıçak açmayan bir çocuk olduğunu söylemişti. Gerçekten de öyle miydi? İlkokulda onunla aynı okulda okumuş olsaydık iki sessiz kafadar, belki arkadaş olabilirdik. Dilsiz lakabıma ortak olurdu. Ya da olmazdı. Büyüklerinin yanında sessiz diye arkadaşlarının yanında da öyle olacak değildi ya? İki yüzlü, küçük bir şeytandı belki de. O zamanlar da kendine bir kurban seçmiş, parmağında oynatıyor olabilirdi. Küçük çocuklar çok daha düşüncesiz, öfkeli ve oyuncu olabiliyorlardı.

Bir süre sonra kendime gelebilmeyi başardım ama bu “bir süre”nin birkaç saatten ibaret olduğunu algılamam uzun sürmüştü. Nasıl oluyordu da göz açıp kapayıncaya kadar geçebiliyordu saatler? Neredeyse öğlen olmuştu.
Yüzümü yıkadığım sırada midemin rahatsızlığını hissedebiliyordum, belki de dün gece Varis söylediğinde kendimi zorlamalı ve kusmalıydım ama kusamamıştım işte. Odamdan çıktığımda yavaş adımlarla merdivenleri indim. Etrafta kimse yoktu. Bir yandan da sabah gördüklerimin rüya olup olmadığını düşünüyordum. Çok erken bir saatte, koltuktan kalktığını görmüştüm. Titreşim, muhtemelen telefonuna gelen aramadan kaynaklanıyordu. O saate kadar uyanık mı kalmıştı yani? Ve gitmemişti?
Belki de koltukta uyuyakalmıştı.

Uyumayı vakit kaybı olarak görüyor olabilirdi ama yapacak hiçbir şeyi yokken bir koltukta oturmuşsa tüm gece… Evet, uyumuş olabilirdi. Onu uyandıran da gelen aramaydı muhtemelen.

Sabahın altısında gelen bir arama.
O saatte kim aramış olabilirdi?
Daha sonra dönüp ceketini almış ve gitmişti.

Telefonumu bulduktan sonra gelen cevapsız aramayı kontrol ederken su almak için mutfağa geçtim. Çisem yaklaşık yarım saat önce aramıştı, yirmi beş dakika önce de mesaj atmıştı.
 
Çisem: Nerede buluşuyoruz?
 
Mesaj sekmesini açıp hızlıca “Evdeyim. Buraya gel.” yazıp gönderdim ve telefonu tezgâhın üzerine bırakıp raftan bir bardak aldıktan sonra su doldurdum. Midem aşırı rahatsızdı, uzun zamandır dün akşamki kadar alkol tüketmemiştim. Toprak’ın yaptığı ise… Ona ne söyleyebileceğimi bilmiyordum gerçekten. Sırf Kenan’ı savunduğum için sinirlendiğinden yapmış olamazdı, hayır, onun kafası daha çok işin dalgasında ve eğlencesindeydi. Keyfi için yapmıştı bunu.

Sudan küçük bir yudum alırken mutfağın ortasındaki tezgâhın üzerindeki küçük ilaç kutusunu ve üzerinde yapıştırılmış notu fark ettim. Kutunun üzerindeki nota bir şeyler yazılmıştı: İnatçı keçi, kusmadın evet. Uyandığında aç karnına iç bunu.

“Emredersiniz paşam,” diye homurdandım istemsizce. Ne zaman almıştı bunu?

İlacın reçetesinde yazana göre kısaca alkol metabolizmasına iyi gelen bir şeydi. İçip içmemeyi düşünürken bir hapı elime kıracağım sırada zil sesi dikkatimi dağıttı. Pamuk Hala dönmüş müydü? Gerçi onun anahtarı vardı, üstelik bugün cumartesiydi. Çisem gelmiş olabilir miydi? Varis olamazdı. Burada olması için hiçbir neden yoktu.

Kapı deliğinden kontrol ettikten sonra şaşkınlıkla kapıyı açtım.

“Çisem?” Siyah bir pantolon, kalın bir kot ceket ve atkı giyiyordu, burnunun ucu o kadar çok kızarmıştı ki neredeyse bütün sabah kapıda dikildiğini düşünmeme neden olmuştu. “Daha az önce mesajına cevap verdim ama ben…”

“Biliyorum,” diye mırıldandı bana alttan bakarak, suçlu bir ifadeyle. “Arabayı gerideki otoparka bırakmış, sahilde yürüyordum.”

Arkasından ileri baktığımda sahili görebiliyordum ama pek kimse yoktu çünkü deli gibi soğuktu. “Bu havada?”

“Ada kısa süreli şok geçirmeni anlıyorum ama dondum burada kızım ya, içeri alıp da sorsan sorularını?” Kaşlarını kaldırarak burnunu çektiğinde hasta olmak üzere olduğunu fark etmek zor değildi.

“Kusura bakma,” diye mırıldandım geri çekilip kapıyı sonuna kadar açarken. O içeri girdikten sonra arkasından kapattım. “Ne zamandır buralardasın?”

“Bir iki saat oldu galiba…”

Çisem atkısını çıkartırken mutfağa doğru yürüyordu, muhtemelen sıcak bir şeyler içmek isteyecekti. İlaç kutusu ve notun tezgâhın ortasında öylece durduğunu hatırladığımda, hızlıca önüne geçip fark ettirmeden kutuyu çekmecelerden birinin içine attım. “Sıcak çikolata yapacaktım ben de tam.”

“Süper olur.”

Çisem sıcak çikolatadan pek hoşlanmazdı.

Raftan iki kupa çıkartıp içeceği hazırlarken kafasının karışık olabileceğini düşündüm. Ne söylediğimi bile anlamamış, öylece onaylamıştı. Dün geceyi düşündükçe anılarım daha da netleşiyordu, her ne kadar başım ağrısa ve midem berbat bir hâlde olsa da daha kötü akşamdan kalmalarım olmuştu. Çisem’in on sekizinci yaş günü partisini hatırlıyordum da… Babası Fransa’dan vaktinde dönemediği için katılamamıştı, o da delirip şampanyayla kafayı bulmuştu. Benim için de iyi bir akşam olmamıştı çünkü babam, o sabah anlatmıştı bir süre İngiltere’ye yerleşme ihtimalini. Neyse ki gece, iki sarhoş kızın geceden kalma elbiseleriyle öğlene kadar uyumasıyla sonlanmıştı.

Şimdi düşününce… Alper de o partideydi.
Aslında Alper her yerdeydi. Her zaman.

Midemin düzelmesini umarak çekmeceye attığım ilaç kutusundan bir hap çıkartıp ağzıma attım ve su bardağımdan bir yudum aldım. Ardından Çisem’in kupasını önüne bırakıp çaprazındaki bar sandalyesine, karşısında olacağım şekilde oturdum. Hareketlerini incelemek ve geçmişi kurcalamak istemiyordum daha fazla, eğer anlatmak istiyorsa bir an önce dökülse iyi ederdi çünkü öteki türlü sorabileceğimi zannetmiyordum ve cesaretimi kaybetmek üzereydim. Çisem böyle yapmazdı. O zaman böyle olmasının sebebi bendim. O zaman suçlu bendim. O zaman ben iyi bir arkadaş olamamıştım.

İşte o zaman… Benim hiçbir şey sormaya hakkım yok demekti.

“Nasılsın dün geceden sonra?” Çisem’in parmakları kupanın etrafını sararken buz kesmiş ellerini süzdüm. Kızarmışlardı. Gerçekten uzun süredir dışarıdaydı.

Omuz silkerek kupamdan ufak bir yudum aldım. Dilim yandı. Birçok insanın aksine seviyordum bu hissi.

“Başım ağrıyor biraz,” diye mırıldandım dudaklarımı birbirine bastırarak.
“Miden de fenadır senin.” Suratını buruşturdu. “Kusamamışsındır da sen şimdi.”

Çisem ne zaman içkiyi dayasa geceyi bitiriş şekli kusarak oluyordu, bu onu rahatlatan şeydi ve asla gocunmazdı. İş bana geldiğinde biraz sıkıntı çıkıyordu… Denesem bile kusamıyordum, midemin rahatsızlığıyla kalıyordum, olduğum yerde. Kusamamak lanetti.

Kafamı salladım. Kusamamıştım.

Çisem’in bakışları kupasına düştü ardından. Bu suratı biliyordum… Eğer bana bakmıyorsa bu, kafasını önemli bir şeyi söylemek için toparladığı anlamına geliyordu. Sessizliğinden nefret ettiğim tek insandı Çisem. Hep anlatmak istediği bir şeyler olurdu çünkü, benim aksime aklından geçirdiği soruları sormaktan çekinmezdi de. Ama sessizleştiğinde, gözlerini kaçırdığında…

“Dürüst olacağım,” diye mırıldığında havadaki gerginliğin kokusunu alabiliyordum, ağırdı. “Dün gece gittiğimiz mekân umurumda değildi. Toprak Taşkın, içkine uyuşturucu karıştıran çocuk, onun orada olacağını bildiğim için gittim.”

Aşırı tepki vermemeye çalıştım, şaşırmıştım ama bu ihtimalini düşündüğüm bir şeydi. Çisem, Toprak’la kenara çekilip dakikalarca konuşmuştu. Ne hakkında konuştuklarını bilmesem de elbette bir fikrim vardı.

Devam etmesi için hafifçe kafamı salladım.

“Toprak, bir önceki gün Alper’in onu aradığını ve evine gittiğini itiraf etti. O akşam sisten net görememiştim ama sen Varis’le çıkmadan önce, önden çıkan başka iki silueti gördüğüme emindim.” Kafası kupaya eğik kaldı ama ifademi görmek için gözlerini kaldırdı.

Derin bir nefes aldım suçlulukla.

“Yalan söylediğim için özür dilerim,” diye mırıldandım dürüstçe. Artık bildiğine göre, taşımam gereken bir sır değildi Reha’ya söz verdiğim gibi. “Kimseye söylemeyeceğime dair söz vermiştim.”

“Ben kimse miyim Ada?”

Çisem doğrularak ellerini tezgâhın üzerinde birleştirdiğinde ona söyleyebileceğim pek bir şey yoktu.

“Hayır, değilsin ama sanki özellikle sana söylememem gerekiyormuş gibi sözümü almıştı Reha.” Yanağımı dişledikten sonra bakışlarımı yüzüne çıkartıp ifadesini süzmeye başladım. Sakindi ama üzgündü de.
“Dışarıda seni görünce çok şaşırdım, ne söyleyeceğimi bilemedim.”
Ne kadarını biliyordun, onu da bilemedim.

“Oracıkta uydurdun bir şeyler.” Anlıyormuş gibi kafasını salladı çığlıklar atan bir yavaşlıkla. “Sorun değil… Söz verdin. Vermişsin.”

“Söz vermiştim.” Dudaklarımı birbirine bastırarak kafamı salladım.
Daha önce Çisem’e bir şeyleri anlatmadığım olmuştu ama hiç yalan söylememiştim. Bu ilkti. Her ne kadar başka birine söz vermiş olsam da yaptığım şeyin sonuçları olacağını biliyordum.

“Alper’le ortaokula başladığım yıl tanıştık.” Çisem gözlerini kaçırarak anlatmaya başladığında sıcak çikolatamdan bir yudum alıyordum ki gözlerim şaşkınlıkla üzerine çevrildi. İşte bunu beklemiyordum. “Birlikte oyunlar oynuyorduk, beni Playstation’a ya da tüm o diğer bilgisayar oyunlarına başlatan oydu. Okul çıkışı ya o bize gelirdi ya ben onlardaydım hep.”

O kadar yakınlardı yani?

“Babası ailemle masaya oturduğunda iş konuştuklarını biliyorduk, kapı aralığından dinlemiştik ama tek bir laf anlamamıştık o zamanlar. Meğersem Alper’in babası yeni kuracağı bir iş için yatırımcı arıyormuş. Ailemle görüştüler. Babam o dönem zordaydı, markası iyi satmıyordu ama yine de güvendiğinden birikimini bu işe yatırdı.”

Sessizce yutkunarak ona baktım. Sakince kafasını kaldırdığında göz göze gelmiştik, üzgün görünüyordu.

“Alper’in babası o yaz bütün parayla Yeni Zelanda’ya kaçtı.”
Ha’siktir.

“Dolandırdı mı yani sizi?”
Çisem kafasını salladı.

“O zamana kadar yaptığı buymuş hep ama en son babamla turnayı gözünden vurunca ailesini bırakıp kaçmaya karar vermesi yirmi dört saat bile sürmedi. Babam okulumu değiştirip Fransa’ya gitti, son bir şans markasını kurtarmak için; annem ise Alper’in annesi Oya Hanım’la öyle bir kavgaya girdi ki kadın terk edilmişliğin de verdiği acıyla alkole saldırdı…”

“Bir dakika…” Soru işaretleriyle dolu ifademle gözlerimi kırpıştırarak Çisem’e baktım. Yoksa?

“Uyuşturucu Alper için değildi, hiç olmadı,” diye mırıldandı Çisem geriye yaslanarak, kafasını olumsuz anlamda sallarken. “Oya Hanım geçen yıllar içerisinde rehabilitasyona yattıysa da işe yaramadı. O eve giderken etrafın ıssızlığını fark etmişsindir, otobanın hemen dışında ağaçlık bir yerde. Yakınında insan izi yok. Alper’in dayısı yaptırdı o evi birkaç yıl önce, Oya Hanım için. Evden çıkmaz hiç, penceresinden dışarı bakar tek laf etmez. Yalnız bırakınca biraz, alkol arıyor, hap atıyor kafayı bulmak için… Bir görsen, ilaç kutularına bile saldırıyor bazen. Toprak’ı tanıyor, nereden bilmiyorum, numarası var. Arıyor eline telefon geçtiğinde bir şekilde. İyi para verdiğinden Toprak da gidiyor. Alper kafayı yiyor annesini öyle görünce. Sadece bir paket toz için ağzını açıyor kadın, düşünebiliyor musun? Oğluna günaydın demeye çözülmeyen dili uyuşturucu için açılıyor…”

Ne güzeldi dışarıdan yargılamak insanın içini. Ne kolaydı dışıyla içini bir görmek… Kör kaldığını bilmeden insan, ne güzel kuruyordu kafasında.
Alper Cihangir şimdiye kadar çizdiği profille hep gülen, her şeyi şakaya vurma potansiyeli olan, zengin, basketbolcu çocuktu. Hiçbir şey umurunda olmaz gibi görünür, partilemeyi severdi. En azından herkesin gördüğü Alper Cihangir buydu.

Kabuk ruha ayna değil.

“Çisem, ben…”

“Bir şey söylemene gerek yok,” diye mırıldandı Çisem seslice nefes alarak. “Alper’le ortaokuldan beri kanlı bıçaklıyız bu yüzden. Onun bir suçu yok biliyorum ama bu olaydan sonra beni ilk gördüğü yerde bana sataşan oydu, bu yüzden böyle geldi, böyle gitti hep.”

“Ne kadar kör olduğuma inanamıyorum sadece.” Uzanıp iki elini de avuçlarımın içine aldım. “Bunca zaman bunlarla uğraştığını fark edememişim. Özür dilerim Çisem. Gerçekten özür dilerim.”

“Saçmalama Ada… Ben anlatmasam nereden bilecektin?”

“En azından Alper’le aranızda bir şeyler geçtiğini fark edebilirdim Çisem. Sen benim her hareketimin röntgenini çekiyorsun oracıkta… Ben bu kadar ufak bir şeyi bile fark edememiştim.”

“Ben de iyi gizlemişim ama, hakkımı yeme.” Gülerek elini elimin üzerine koydu. “Valla benden bu kadar. Bundan sonra büyük baklayı ötecek sensin.”

Kaşlarımı çatarak gözlerimi kupamdan çektim ve ona baktım. “Büyük bakla mı? Hangi büyük bakla?”

“Çaldı, götürdü seni o dengesiz yine dün akşam?” Sesinde hafif öfke vardı. “Alper engel olmasa peşinizden geliyordum ama beni ikna etti. Bir saat sonra aradığımızda sen uyuyordun.”

Kaşlarımı kaldırarak olayı kavramaya çalıştım. “Aradınız mı? Beni mi?”

Kafasını, onaylar bir ifadeyle aşağı yukarı salladı. “Varis açtı telefonunu. Uyuduğunu söyledi. Başta inanmadım ama sonra görüntülü arayınca gösterdi. Yastıklarına gömülmüştün her zamanki gibi.” Uzanıp kollarını tezgâha yasladığında bana yaklaşmıştı. “Ne oldu dün akşam? Hatırlıyor musun?”

Kafamı salladım hafifçe. “Duş aldım, giyinip uyudum. O ne yaptı bilmiyorum… Sabaha karşı gitmiş zaten.”

“Ada,” dedi Çisem, soru işaretleriyle dolu sesiyle, gözlerini kısarak kupasından bir yudum alıp. “Bak ben çift kişilikliyim ama ikisinden biri bile anlamıyor bu çocuğun hareketlerini.”

Ben bile anlamıyordum olayların bu kadar içindeyken, Çisem nasıl anlayabilirdi ki? Bu konu hakkında yeterince tartışmıştım kendimle, ne kadar net kararlar alırsam alayım Varis etrafımda olduğunda işler hiç de planladığım gibi gitmiyordu, bu yüzden her şeyi kafamda oturtmaya çalışmanın hiçbir anlamı yoktu.

“Gökay’dan duydum, Toprak ara sokakta bir çocuğu sıkıştırdığında araya girmişsin.”

Bakışlarımı kupama eğerek bir yudum aldım ama artık çikolatanın tadı yoktu. Hiçbir şeyin tadı yoktu.

“Ailesi Kenan’ın harçlığını kesmiş galiba. Aldığı malın bedelini ödememiş, ek zaman isteyip duruyordu Toprak’tan.”

Çisem şaşkınlıkla ağzını açtı. “Bizim Kenan? Sınıftaki? Zorbacı başı?”

Kafamı salladım gözlerimi kaçırarak. “Bıraksaydın da pestilini çıkartsalardı ya. Hak etmedi değil.”

Ona alayla bakarak hafifçe gülümsedim. Her ne kadar şimdi bunları söylüyor olsa da eğer orada o an, benim yerimde olsaydı o da aynı şeyi yapardı. Kenan gerçekten Toprak’ın elinde kalacaktı.

“Ben senin için endişeleniyorum.” Çisem geriye yaslarak bir bacağını kendine çekti ve dirseğini dizine yasladı.

Tek kaşımı kaldırarak soru sorar gibi baktım ona. “Neden?”

Sıkıntıyla nefes verdiğinde bir şeylerin yanlış olduğunu biliyordum. Gözden kaçırdığım ya da her zamanki gibi bilmediğim bir şey vardı ortada. Tüm bu denklem… Bir şeyler yanlıştı. “Varis iki gün önce Toprak’ı, Oya Hanım tarafından çağrıldığı hâlde Alper’in evinden kovdu, daha sonra sen tahsilatına engel oldun, seninle uğraşmak için bardağına hap koydu, kafayı buldun diye yine Varislendi Toprak. Olay bu da değil sadece, Gökay gelmiş dün akşam Kenan’la yanınıza…”

“Gökay’ın ne ilgisi var ki?”

“Bazı şeyleri sana ben anlatamam Ada, haddim değil,” diye mırıldandı Çisem hafifçe kafasını eğerek başını iki yana salladıktan sonra. Ardından başını kaldırdı ve göz göze geldik. “Ama şunu bil, Toprak’ın Varis’le arası kötüyse Gökay’la çok daha kötü. Çok, çok daha…”

Yani aslında herkesin Toprak’la bir geçmişi vardı. Çisem onu tanıyordu, mekânda kenara çekip o akşam Alper’in evinde olup olmadığını sormuş, bilgi almıştı. Kenan’ın bizzat torbacısıydı. Varis, Alper ve Reha’yla arası kötüydü o zaman. Gökay’la ise… Çisem’in dediğine göre, çok, çok daha kötü.

Peki ben? “Neden benim için endişelendin?”

Çisem’in gözleri saniyesinde gözlerimle buluştu. Bir şeyler düşünüyordu ama düşüncelerini doğrudan bana anlatmak gibi bir niyeti yoktu.

“Toprak açık hedef seçmez kendine. Hele de seni Varis’le gördüyse kılına dokunmazdı. Gökay yüzünden bu hap meselesinin ortaya çıktığını düşünüyorum.” Histerik bir şekilde güldü. “İşin komik tarafı, sebebi Gökay’sa olabileceğin en güvenli yer şu an Varis Adin’in yanı. Çünkü Toprak yine sana bulaşacak.”

“Toprak beni o akşam Gökay’la gördüğü için mi bana bulaşıyor?”
Kurduğum cümlenin, anladığım olayın saçmalığıyla suratımı buruşturarak öne eğildim. “Kaç yaşında bu çocuk? Beş mi?”

“Onların meselesini hafife alma Ada.”

Ama Çisem gayet ciddiydi. “Ne geçti ki aralarında?”

Seslice nefes verdi. Eskiye gitmişti sanki bir anlığına. “İkisi de değer verdikleri birini kaybettiler. Trajik bir olaydı.” Kafasını sallayarak anılarından sıyrıldı. “Toprak’ın kafası iyi değil. Ne yapacağı belli olmaz. Bir daha onu etrafta gördüğünde tedbirli ol.”

Bu insanları tanımıyordum… Bir anda ne kadar çok isim dahil olmuştu yaşamıma. Bir gece, tek bir arkadaş sahibi olan, çiçeklerinin yanına uzanıp kitap okuyan o sessiz kızken bir anda başımı beladan kurtaramaz olmuştum. Bir süre önce, hâlâ kâbus gibi gelen sevgili okul zorbalarımın arasında laflarına kulaklarımı tıkarken bir anda öfkemi tutamaz, cevap verir olmuştum.

Yorulmuştum.

Sorun şuydu ki daha en başındayken de yorgundum.

Lisenin altın kapılarının benim için aralanacağı o günü beklerken öğrendiğim ufak bir gerçekle, kemirmeye başlamıştı şeytanlar beynimi. Kendimi küçük gördüğümden, laflarını kendime giydirebildiğimden değildi etrafımdakilere olan sessizliğim; yorgunluğumdan ve umursamazlığımdandı. Kime, neden, nasıl laf anlatabilirdim ki? Anlatsam dinleyecekler miydi?

Hayır.

Ertesi gün daha hayati organlarıma nişan alırlardı onlar.

Pahalı rujlarını bile, ben kabinden çıktığımda görebileyim diye aynaya sürmeye razılardı.

Benim böyle insanlara anlatacak tek bir lafım yoktu.

Bir de ne onlara ne de onların içinden gelen bir yabancıya verebileceğim bir parça güven…

Çisem, Gökay’la Toprak’ın arasında olanlara daha fazla ışık tutmadı. Soğuyan içeceklerimizin kalanını lavaboya döktükten sonra birlikte güzel bir kahvaltı hazırlamaya karar verdik. Saate bakılsa öğlen yemeği sayılabilirdi gerçi.

Ben odamı toplarken Çisem de çalışma masamın kenarına oturmuş, son zamanlarda okuduğum kitabı karıştırıyordu.

“Hımm… Demek başrol kızıl saçlı,” diye mırıldandı bana bir bakış atarak. “Hazal ne yapıyor? Geçen yoktu ya kafede, görüşemedik. Vaktin varsa bir gidelim.”

“Bugün cumartesi,” diye mırıldandım saate bakarak. Neredeyse akşam olacaktı. “Kafede midir ki?”

“Değilse de gelsin hanımefendi bir zahmet. İki integralini çözeriz. Hepimiz aynı yolun kurbanı değil miyiz yahu?”

Gülerek “E iyi, ara o zaman,” diye mırıldandım. Bir yandan da pencereyi açmış, havayı kontrol ediyordum. Hava kapalıydı ama yağmur yağmıyordu, yine de oldukça serinlemişti geçen haftaya göre.
Çisem ayaklarını sallayarak telefonu elinde tuttuğunda hoparlörden çağrı sesi gelmeye başladı. Hazal telefonu neredeyse kapanmak üzereyken nefes nefese açmıştı.

“Çisem? Ne oldu?”

“Asıl sana ne oldu çitlembik? Egzersiz falan mı yapıyordun?”

Arkadan boğuk bir gürültü geliyordu. Çatal-bıçak sesleri, konuşan insanlar, sipariş seslenmeleri… Hazal kafedeydi ve muhtemelen çok yoğun bir zamanda aramıştık.

“Hee, egzersiz yapıyorum. Tabak kaldır, tabak taşı, tepsi boşalt, tepsi diz… Nasıl hareketler? Aşina mısın?”

“Sesin gergin geliyor Hazal,” diye mırıldandım Çisem’in yanına yürürken, telefona doğru konuşarak. “Bir sorun mu var?”

“Var, var, olmaz mı hiç?” Hazal’ın sesi trajikomik geliyordu. Biraz güldü ama kısa kesti. “Arkada raf devrildi, dört garsonduk, ben varım şu an yalnız başıma. Birinin eline çivi girmiş, diğerinin omzu çıkmış, üçüncü aval da arabayı sürdü hastaneye doğru, bıraktı beni burada. Bir de bir grup insan gelmez mi doğum günü kutlamaya habersiz, sanki Begonya bu saatte çok boşmuş gibi? Patronun bana sırf bu akşam için iki katı ödemesi lazım.”

“Hadi ya, geçmiş olsun.”

Çisem’in omzuna vurdum dalga geçercesine. “Gelelim mi biz? Yardım edebileceğimiz bir şey var mı diye bakarız?”

Çisem’in kaşları kalktı. “Aynen aynen, gelebiliriz istersen.”

“Of… Gelseniz mi?”

“Gelsek mi?”

Çisem cilveli bir şekilde mırıldandığında gülerek araya girdim. “On dakikaya oradayız.”

“Siz bir tanesiniz!”

Telefon, Hazal’ın suratına yapıştırdığı hoparlörden bize ulaşan öpücük sesleriyle kapandıktan sonra hızlıca, üzerime bir kot ve ince bir kazak geçirdim. Begonya’da çalışmayı özlemiştim doğrusu, okuldan gelenler sinir etmese çalışıp harçlığımı çıkarmak bana sorumluluk duygusu yüklüyordu. Her ne kadar çalıştığım dönemki para teknik olarak Kumsal’a aldığım telefona gitmiş olsa da…

Ceketim ve çantamla birlikte evden çıktığımızda arabaya ilerliyorduk, hafiften yağmur çiseliyordu.

“Bugün cumartesi değil mi?” diye sordum ön koltuğun kapısını açarken Çisem’e doğru.

Kafasını sallayıp içeri geçti. Aynı anda binip kapıları kapattık.
“Yani piyano dersin yok mu?”

“Mental olarak ulaşılabilir değilim şu an, hocam için de benim için de çöp bir ders yani. Ben de iptal ettim.”

Kaşlarım kalktı. Çisem’in daha önce tek bir piyano dersini bile kaçırdığını hatırlamıyordum. “Yıl sonuna hazırlandığını sanıyordum… Annen nasıl izin verdi?”

Gaza bastığında emniyet kemerimi bağlamak için yanıma uzandım.
“Annem izin veremez,” diye mırıldandı Çisem. “Çünkü haberi yok.”

Ağzım açık bir şekilde ona döndüm. “Dilara Hanım seni öldürür. Sonra döner bakar, yanında spor olsun diye beni de öldürür Çisem.”

Güldü. Gülerek yolu izliyordu, sırıtışında bir şeytanlık vardı. “Annem bu sabah Fransa’ya uçtu. Hiçbir şeyden haberi yok.”

Kafamı iki yana sallayarak önüme döndüm ama bir yandan da gülüyordum. Demek her şeyi düşünüp de çıkmıştı evden.

Begonya’ya geldiğimizde sokağın karşısına arabayı park edip birlikte karşıya geçtik. Begonya’nın ön bahçesi bile doluydu, içeriyi düşünemiyordum. Böyle bir zamanda Hazal tek başına çalışamazdı gerçekten… Müdürü aramış mıydı? Boşta garson yok muydu arayıp çağırabileceği? Fazla mesai yaptığı için ona göre ödeme alabilirdi.
İçeri girdiğim an nefes almak için dudaklarım aralandı ve olabildiğince oksijeni ciğerlerime misafir ettim. Ortadaki o hiç dolmayan büyük masa doluydu… Bu ölüm demekti. Sadece o masaya bile tek bir garsonun bakması gerekirdi ama Hazal tüm kafeye mi koşuşturuyordu?

Tezgâhın arkasında, kasada duran elemanın önlük giyip servis tabaklarını arka bahçeye uçurduğunu gördüm, sırf o an garson için seslenen dört ayrı masa vardı. Hazal arka masaların birinden elinde sipariş defteriyle mutfağa koşmaya başladığında Çisem’in kolundan tutup onu da peşimden sürükledim.

“Nereye gidiyoruz? Nasıl yapacağız?”

“Önlükleri takacağız,” diye mırıldandım Hazal’ın ardından tezgâhın arkasına geçtiğimizde. Ekrana yeni siparişleri girene kadar bizi fark etmedi, nefes nefeseydi.

Siparişleri girdikten sonra mutfak bölmesinden gelen zil sesiyle tabakları kocaman bir tepsiye diziyordu ki personel odasına girmek üzere olduğumuzu fark etti.

“Ada! Çisem!” Durup derin bir nefes aldı ve seslice verdi. “Allah gönderdi kızım sizi… İyi ki varsınız ya!”

Tepsiyi doldurduktan sonra eline aldı ve geçmek için ilerledi. Çisem onun için tezgâhın tahtasını kaldırmıştı. “Nasıl ödeyeceğim bilmiyorum gerçekt…”

“Sus da önüne bak be kızıl.” Çisem gülerek ilerlemesini işaret etti. “Sen işine bak, biz halledeceğiz.”

“Tamam, tamam, gidiyorum!”

“Hadi yallah.”

Çisem’e gülerek Hazal’a el salladım. Çoktan masaların arasında kaybolmuştu bile.

Personel odasına geçtiğimiz gibi çantamı ve ceketimi çıkartıp kullanılmayan bir dolabın içine bıraktım. Çisem’le birlikte önlüklerimizi üzerimize geçirip odadan çıkmadan önce saçlarımızı topluyorduk. Ona hızlıca sipariş ekranının mutfak personellerine nasıl gittiğini ve masa düzenlerini anlattım, ardından hesap defteri, pos makinesi ve kasanın nasıl açıldığını.

İki dakika sonra Çisem olayı kapmıştı, ardından kasa arkasından çıkmış ve masalara dağılmıştık. Doğum günü tayfası liselilerden oluşuyordu, çoğu kız olan yaklaşık on beş kişilik bir gruptular ve ortadaki büyük masada oturuyorlardı. İçeride ve dışarıda olmak üzere yaklaşık otuz, otuz beş masa daha vardı, üstelik ön bahçeyi saymıyordum bile. Begonya gerçekten büyük bir yerdi ve normal bir dolulukta bile dört garson yetmiyorken hangi akla hizmet yalnızca dört garson iş başındaydı bu akşam, hiçbir fikrim yoktu.

Hazal oradan oraya koşuştururken Çisem’i neredeyse bir kızın arkasından saçını kavrayacağı sırada yakaladığımda bir saatin sonuna yaklaşmış gibiydik ve şimdiden yorulmuş, acıkmıştım. Onu kolundan yakalayıp kasaya doğru çektim ve personel dolabından iki şişe su çıkarıp birini içerken diğerini ona uzattım.

“Müşterilerimizin saçını yolmuyoruz Çisem.”

“Valla kusura bakma ama ben bu müşterinin a… bile koyarım.”

Gözlerimi büyüterek koluna vurdum. Neredeyse ağzımdaki suyu püskürtüyordum.

“Ne yaptı ya seni bu kadar delirtecek?”

“Makarnası sulu olmayacakmış. E salak, sipariş ettiğin makarnanın olayı zaten suyun içinde yüzmesi? Beğenmiyorsan düz spagetti söyle! Ben hayatımda bu kadar kültürsüz embesil görmedim. Çıkışta kenara çekip bayılana kadar tokatlarım ben bunu.”

Kahkaha attım elimi ağzıma kapatarak. İşe geri dönmemiz gerekiyordu.
“Tamam ben bakarım o masaya, sen devam et diğerlerine.”

“Dikkat et, elinde kalır bak o mal.” Çisem son bir kez suyundan yudum alıp tezgâhın üzerine bıraktıktan sonra bana bir bakış atıp arka bahçeden seslenen bir masaya ilerledi.

Su şişelerini kasa arkasına bırakıp önlüğümü düzelttiğim sırada önlüğün cebindeki telefonumun titreşmeye başladığını fark ettim. Biri arıyordu.
Hazal elinde kirli tabaklarla mutfağa ilerlerken “Cam kenarındaki masaya baksana!” diye seslenerek geçti önümden. Ona kafamı sallayıp cam kenarına ilerlerken bir yandan da elimi cebime atmış telefonumu çıkartıyordum.

Masaya ulaştığımda ekranda yazan isimle göz göze geldim. Varis.
Bu saatte neden arıyordu?

“Buyrun efendim,” diye mırıldandım iki gencin oturduğu masanın önünde durduğumda. Telefonum titreşmeyi kesmişti, o yüzden cebime geri bıraktım.

İki çocuk da menüden kafasını kaldırdığında sipariş almak için hazırda bekliyordum. Diğerine göre daha yapılı olan, bana bakar bakmaz umursamazca menüye geri döndü ama hemen ardından tekrar bakışlarını kaldırıp yüzüme baktı.

Siktir ya, diye mırıldandım içimden. Bu bakışı tanıyordum. Bu çocuk Safir’dendi.

Karşısında oturan çocuk hızlıca siparişini verdikten sonra geriye yaslandı. Hızlıca notumu alıp başından beri bana bakan diğer çocuğa döndüm.

“Siz ne alırdınız?”

“Mümkünse seni. Çıkışın ne zaman? Bizim evin deniz manzarası çok güzel, oraya geçeriz.”

Şaşkınlıkla ağzım açıldı. Karşısında oturan arkadaşı bile şaşkınca ona bakıyordu.

Ardından “Şaka,” diyerek kahkaha attı çocuk. “Şaka tabii ki. İnandın mı?” Kaşlarını çatarak sordu.

Soğukkanlılıkla not defterime döndüm. “Siparişinizi alabilir miyim?”
“Et tabağı alacağım, sekiz numara. Bir de şişe şarap açtıralım, Chamlija Cabernet Sauvignon,” diye mırıldandı rahat bir tavırla, geriye yaslanırken kolunu koltuğun arkasına atarak.

Kafamı sallayarak dönüp hızlıca masadan uzaklaştım ve tuttuğum nefesimi verdim. Böyle bir akşamda bile Begonya popülerdi ve okuldan birileri gelip siparişlerini aldığım sırada bu şansı değerlendirebiliyordu. Gerçekten inanılmaz.

Ekrana siparişi girdiğim sırada, Çisem kenardan bir tepsi almış, kasa arkasına geliyordu. Mutfak bölmesindeki siparişleri tepsiye yerleştirirken “O surat ne?” diye sordu. “Ne oldu?”

“Bana bir iyilik yap,” diye mırıldandım. “Ben, senin şu gıcık kızın masasını alırken sen de cam kenarını hallet. Olur mu? Siparişlerini girdim.”

“Kim ki onlar?” Başını kaldırarak ileriye baktı. Gözleri kısılmıştı. “Lacivert gömlekli, piçlik yaptı değil mi?”

“Nereden anladın?”

“Bizim okuldan, futbol takımında. Futbol takımının seninle uğraştığını biliyoruz, bu çocuğun da nasıl bir tavır takındığını tahmin etmek pek de zor değil.” Sinsice güldü. “Tamamdır. Ben alıyorum onların masasını.”

“Çok sağ ol,” diye mırıldandım arka bahçeye gidecek tabağı elime alıp tezgâh arkasından çıkarken. Bu sorun da hallolmuştu.

Çisem’in tartıştığı masa el işareti yapınca tabağı teslim edip yanlarına yürüdüm. Ne isteyeceklerdi, merak ediyordum. Platin sarısı, yanmış saçlarını dalgalandırmış, deri bir askılı atlet giyiyordu Çisem’in saçlarını yolmak üzere olduğu kız. Önünde bir kâse etli ramen vardı ve ellememişti bile.

“Buyrun?” diye sordum yanlarına ulaştığımda.

“Ben makarnam sulu olmasın demiştim.” Önündeki tabağı ittiğinde suyu masaya döküldü biraz. “Bu ne?”

“Bu,” dedim iyice görmesi için, iğneleyerek tabağını işaret ederken. “Asya mutfağından bir yemek. Yemeğin olayı sulu olması. Bu yüzden, ufak bir kepçe ve çubuklarla geliyor.” Kâsenin içindeki küçük kepçeyi ve çubukları işaret ettim. Makarna bile sayılmazdı ki bu yemek, makarna diyip duruyordu. “Eğer kuru bir makarna istiyorsanız menüyü getireyim, yardımcı olayım. Değiştirebiliriz.”

“Dedim ki o sağır garson arkadaşına,” diye söylendi bastıra bastıra, sahte mavi gözlerini üzerime dikerek. “Ben bu yemeği istiyorum ama sulu olmasın. Bunu yapmak çok mu zor?”

Derin bir nefes çektim ciğerlerime. Telefonum yine titremeye başlamıştı üstelik cebimde. “Ramen kâselerini susuz yapmıy…”

“Boş ver,” diyerek araya girdi sözümü keserek. “Müdürünüz nerede sizin? Çağırın o gelsin, onunla konuşalım.”

Boş boş suratına baktım. Dalga geçiyor olmalıydı.

O sırada arkadaşı masanın diğer ucundan uzanıp platin kızın kolundan tuttu ve “Uzatmaya gerek yok Ezgi,” diye mırıldandı. “Menüyü getirsinler, başka bir şey seçelim. Ben yardımcı olurum sana.”

“Yardımcı olmaya ne gerek var Damla? İstediğim şeyi biliyorum, neden bu kadar sorun ediyorlar? Söylenileni yapmak çok mu zor?”

Sabır çekmeye başladığım sırada Damla dediği arkadaşı bana dönüp “Siz menüyü getirin lütfen, biz başka bir şey seçelim, onunla değiştirirsiniz,” dedi nazik bir sesle. En azından mantıklı bir arkadaş getirmişti yanında.

Sahte bir gülümsemeyle kızın önündeki mis gibi ramen kâsesini alıp mutfak bölmesine ilerledim ve kâseyi bırakıp zile bastıktan sonra “İptal,” diye söylenerek kasaya yürüdüm. Ön bahçedeki bir masa hesabı istemişti, adisyonu yazdırmam gerekiyordu.

Telefonum tekrar titreşirken bu sefer açıp kulağıma götürdüm ve omzumla kulağım arasına sıkıştırdım. Aynı anda platin kızın masasına menüyü bırakmış, ön bahçeye hesap defterini götürüyordum.

“Of, ne var?”

“Zıkkım, Ada. Böyle mi açılır telefon?”

Bir saniyeliğine durup kabalığımı düşünerek yanaklarımın içini ısırdım. “Kusura bakma ya, işim var. Ne oldu? Niye aradın?”

“Neredesin? Ne işin var?”

“Begonya’dayım,” diye mırıldandım. “Ufak bir kaza yaşanmış, garsonlar yaralanınca Hazal tek başına kalmış. Kafe dolu. Çisem’le yardıma geldik.”

“Çalışıyorsun yani?”

Kafamı salladım, salak gibi. Sanki görecekmiş gibi kafamı sallarken telefonum omzumla kulağımın arasından kayıp düşmüştü. Küfrederek telefonu yerden alıp seslenen üç masaya kafa karışıklığıyla bakmaya başladım. Gerçekten delirecektim. “Telefon düştü ya… Varis gelip buraya yardım etmeyeceksen ve acil bir durum da yoksa kapatıyorum ben. İyi akşamlar. Bye bye. Bonne Nuit!”

Telefonumun bir yerini kırdım mı diye kontrol edemeden cebime atarken hesabını aldığım masanın para üstünü getirmek için kasaya koştum. Nasıl oluyordu da bütün masalar aynı anda sipariş vermeye kalkıyordu?

Platin saçlı kız oturduğu masada dönüp bana el işareti yaparken yanlarındaki masanın para üstü ve faturasını götürüyordum. Hesap defterini bırakıp iyi akşamlar diledikten sonra siparişini almak için başına dikildim.

“Karar verdiniz mi?” Sonunda?

“Evet,” dedi gülümseyerek. “Ben kıymalı makarna istiyorum ama…” Ama, ne? “Kıymasız olsun. Veganım da ben.”

Kendimi çok zor tutarak kafamı salladım ve menüyü aldıktan sonra kasaya yürümeye başladım. Kahkahalarla yere kapanmamak için elimi ağzıma tutmuştum ama kendimi tutmaktan gözümden yaş gelmişti.

“Ne oldu?” dedi Çisem önümden geçerken. “Verdi mi plastik bebek siparişini?”

“Kıymalı makarna istedi.” Sakince söylemeye çalıştım. “Ama kıymasız.” Çisem kafasını kaldırıp tavana bakarak kahkaha atarken “Veganmış,” diye devam ettim. “Etli ramen kâsesi istemişti bundan önce de.” Elimdeki menüyü kenara bıraktım. “Madem vegan, niye vegan menüsünden sipariş etmiyor? İstediği makarna kafe mutfağında elle açılıyor, yumurta falan var içinde.”

“Aman sen götür onun istediğini, yesin, kalksın geri zekâlı. Bıktım ya. Bu ne lan. Bir de dik dik bakıyor müşteri diye. Sanarsın peri padişahının kızı.” Gözlerini devirdi. “Yazık, bu üniversite sınavında da gözetmen hocayı çağırır “Ben yeni kitapçık istiyorum, matematiksiz olsun,” diye söylenir. Fonksiyonlara alerjisi falan da vardır bunun.”

Gülerek Çisem’in omzuna vurdum, söylenmeye devam etti. O sırada masalardan biri el işareti yapmıştı yine. Tam yanından ayrılıyordum ki gözüm kapıdan içeri giren siyah silueti fark etti.

“Yok artık…” Elimle alnıma şaplak attım.

“Ne oldu?”

Çisem şaşkınca arkasını dönerken kafamı kaldırdığım an göz göze geldik. Üzerinde siyah dar paça bir pantolon, ince bir kazak ve deri ceket vardı. Girdiği an masaların yarısı, bakışlarını ona çevirmişti bile. Tamam, her yakışıklı erkek ve her güzel kız bir mekâna girdiğinde dikkatleri üzerine çekerdi. Bu yazılı olmayan bir kuraldı ama her yerde işlerdi. Kime işlerse işlesin, yine de… Ne zaman onun başına gelse ve ben de orada olsam kendimi en yakın pencereden aşağı atmak istiyordum. Ne diye geliyordu hem? Otursa evinde, koltuğunda, olmuyor muydu?

“Benim sevgilim bu kadar yakışıklı olsa ben evimin bodrumuna mahzen inşa ettirir, kafese tıkardım çocuğu, kimse görmesin diye.”

Hazal aramıza girerek elindeki tepsiyi tezgâhın üzerine bıraktıktan sonra Çisem’in yüzünün önünde el çırptı.

“Kızım dalmasana, masalar bekliyor masalar!”

Hazal’a dönüp sevgili lafına itiraz edeceğim sırada Çisem dönüp “Sen mi çağırdın bunu?” diye sordu kocaman açtığı gözleriyle.

“Yani, ben…” Öyle söylemek istememiştim aslında. Müsait değilim telefonu kapatıyorum, demek istemiştim.

“Aferin, aferin. Önlük ver çalışsın pezo…”

Hazal, Çisem’in kolundan yakalayıp onu arka bahçeye çekerken ne diyeceğimi bile bilemeden ortalıktan kayboldular.

Şaşkınlıktan sıyrılmış bir şekilde adımlarımı Varis’e doğru atarken o da bu tarafa geliyordu. Kalkıp geleceğini düşünmemiştim… Normalde olsa düşünürdüm çünkü gelecek biriydi. Ama o an vaktim yoktu düşünmeye sipariş almaktan. “Gerçekten geleceğini düşünmemiştim,” diye mırıldandım kaşlarımı çatarak.

Elleri cebindeyken omuz silkip dudaklarını birbirine bastırdı. “Geldim.” Ardından bakışlarını yüzümden çekerek kısaca etrafta gezdirdi. “Boş masa yokmuş hakikaten.”

Kafamı salladım, ardından gözlerimi kısarak gözlerine baktım. “Gerçekten çalışacak mısın yoksa oturup bir şeyler falan mı içeceksin?”

Dudaklarını ıslattıktan sonra seslice nefes verdi. “Önlük ver.”

Ciddi olup olmadığını anlamak için gözlerinin içine baktım ama ciddiydi. Gerçekten yapacaktı bunu. Varis Adin bu akşam Begonya’da masalara bakacaktı.

“Beni takip et,” diye mırıldandım şaşkınlığımı gizleyerek, adımlarımı kasa arkasındaki personel odasına atarken. Tezgâhı kaldırıp geçtim ve odaya girdim, peşimden gelmişti.

Temiz önlüklerden birini çıkartıp kuru temizleme paketini açarken Varis ceketini çıkartıyordu. Boş dolaplardan birini açıp “Buraya asabilirsin,” diye mırıldandım askıları göstererek. Ardından önlüğü uzattım. Başından geçirip hızlıca arkasında bağladı. Karşısında durmuş, önlüğü giyişini izlemiştim öylece. Burada olduğuna, hele de bunu yaptığına inanamıyordum ama büyük yük alacaktı omuzlarımızdan. Kasadaki çocuk, Hazal, Çisem ve ben çalışıyorduk son bir saattir ve belimiz kırılmıştı. Üstelik kafenin kapanmasına daha en az iki saat vardı. Varis ipleri bağladıktan sonra doğrulup bana baktı. “Eee?”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Sorsam mı, sormasam mı? Her zamanki gibi soracaktım. “Canın falan mı sıkıldı evde?”

“Buraya gelmeden önce evde olduğumu nereden biliyorsun?”

Bilmiyordum. Sadece tahmin etmiştim. Arkadaşlarıyla da olabilirdi. Ya da ailesiyle. Babasıyla mesela, annesiyle. Varis’in kardeşi var mıydı? Yoktu, tek çocuktu. Şimdiye dek, bir tek babasını görmüştüm, o da dergi kapağında. Halbuki o, babamı çocukluğundan beri tanıyordu ve benimle konuştuğu ilk hafta evime gelmiş, Pamuk Hala ve Mustafa Abi’yle tanışmıştı.

“Benimle gel,” diye mırıldandım personel odasından çıkarken. Kasa arkasında ona hızlıca siparişleri girdiğimiz ekranı, masaların numaralarından siparişleri eklediğimizi, mutfak bölmesinden de tabakları alıp götürdüğümüzü, içki raflarını ve içecek dolabını gösterdim. Hızlı anlamıştı.

Arkasından çıkıp kıymasız kıymalı makarna tabağıyla birlikte platin saçlı kızın masasına doğru yürüdüm. Her ne kadar bu tabağın vegan olmadığını bilsem de önüne koymak zorundaydım. Hangi vegan ne yiyeceğini bilmezdi ki? Önceden sipariş ettiği ramen tabağının içi et doluydu ve sadece susuz olmasını istemişti. Belki de vegan bile değildi.
Tabağını kızın önüne bırakırken dikkatlerinin çok başka bir yerde olduğunu fark ettim. Varis, doğum günü kutlanan büyük masadan sipariş alıyordu ve platin saçlı kızla arkadaşının dikkati oradaydı. Tıpkı doğum günü masasındakilerin olduğu gibi.

“Makarnanız,” diye mırıldandım boğazımı temizleyerek, kızın dikkatini çekmek için. Sırıtışı düşerken önüne dönüp tabağına baktı. “Bir sorun yok değil mi?”

Kız düz bir ifadeyle tabağına baktı, ardından derin bir nefes aldıktan sonra kafasını kaldırıp gözlerini üzerime çevirdi.

“Baksana, şu arkadaş baksın bundan sonra bizim masaya.”

Kafasıyla Varis’i işaret ediyordu. Dudaklarımı birbirine bastırdıktan sonra samimiyetten çok uzak bir ifadeyle gülümsedim. “Tabii.”

Arkamı dönerek boşalan bir masaya ilerledim kirlileri toplamak için. Sen uzaktan bakmaya devam et. Sanki sana bakar da o. Nedense sinirlenmiştim. Zaten Çisem’i de beni de deli etmiş bir müşteriydi. Bir de garson mu seçiyordu? İtiraz edecek bir şey söylesem eminim, müdürle konuşmak istediğini söyleyecek, ortalığı birbirine katacaktı, o tarz müşterilerden olduğunu biliyordum. Müdürle konuşmasında hiçbir sorun yoktu. Ben burada bile çalışmıyordum. Ama Hazal’ın başı belaya girebilirdi.

Bulaşıkları tepsiye üst üste dizmiş, bulaşık bandına bırakırken Hazal nefes nefese masaların arasından sıyrılarak yanıma koşmaya başladı. Soru işaretleriyle dolu bir ifadeyle yüzüne baktım.

“Ne oldu?”

Çimcikledi beni kolumdan. Acıyla çığlık attım. “Ne var be!”

“Kızım sen manyak mısın? Delirtecek misin sen beni? Diri diri gömmek mi istiyorsun bu gece cesedimi?” Hiddetle kolunu kaldırıp işaretparmağıyla ileriyi işaret etti. Varis kasaya yürüyordu. “Bu ne, bu çocuğun üstündeki ne?”

“Önlük,” diye mırıldandım çimciklediği yeri ovalarken kelimenin üstüne basa basa.

Hazal elinin tersini alnına götürüp üzerime doğru bayılırken omuzlarından yakaladım. “Hazal kendine gel!”

Aniden doğrularak üzerime yürüdü. “Sen İstanbul’un yarısı üzerine kayıtlı bir çocuğu, nasıl paçavra bir kafeye garson edersin Ada?”

“Begonya paçavra falan değil,” diye homurdandım kaşlarımı çatarak. “Gayet güzel, hoş, her seviyeden insanın geldiği bir yer.”

“Allah aşkına, al şu çocuğu git yoksa müdür bırak prim vermeyi bir kuruşsuz kovar beni öğrenirse.” İki eliyle birden elimden tutup umutla gözlerimin içine baktı eğilerek. “Ada ne olursun ya.”

“Saçmalıyorsun Hazal,” diye mırıldandım elimi çekerken. “Ben zorla taktırmadım o önlüğü. Canı sıkılıyormuş, gelmiş, yardım ediyor işte. Ne var?”

“Ulan, ben bu zenginlerin sıkılınca keyiften kendilerini süründürme huyunu da anlamıyorum, otur jakuzinde, iç şampanyanı; kendince, zengince sıkıl işte!”

Hazal’ın omzunun üzerinden duvar kenarına yeni oturmuş masanın menüsüz olduğunu fark ettiğimde omzunu pat patlayıp yanından geçtim. “Hadi hadi, işe dön, az kaldı.”

Sonraki yarım saat boyunca siparişleri aldım, boşalan masaları temizledim, hesap aldım. Arada Varis’le denk geliyorduk ama ben bir şey söylemediğim için o da söylemiyordu. Belki de onun kafası da karışıktı ve kafa dağıtmaya gelmişti. Gerçi, kafa dağıtmak için sipariş almak da…

Cam kenarındaki masanın yanından geçerken bir anda, biri kolumu yakaladığında neredeyse düşüyordum. Şokla geri geri yürüyerek kolumu yakalayan hayvana baktım. Siparişini alırken uygunsuz şakalar yapan çocuktu. Şarabın da etkisiyle iyice çakırkeyf olmuştu.

“Baksana güzelim,” diye söylendi sırıtan gözleriyle. “Neden bakmıyorsun?”

Kolumu sertçe kendime çektiğimde kaşlarını çattı. “Buyrun, ne istemiştiniz?”

“Mesain ne zaman bitiyor diye sorduğumu hatırlıyorum,” diye mırıldandı gülerek önüne dönerken. “Pekâlâ, patavatsızlık yaptığımı biliyorum. Biraz kafam da iyi.” Cebinden bir kalem çıkartıp tabağının altındaki peçeteye numarasını yazmaya başladı. “Ama daha sonra konuşabiliriz, değil mi? Nasıl olsa aynı okula gidiyoruz?”

Bana uzattığı, üzerinde telefon numarası yazılı olan peçeteye baktım. Şaka gibiydi gerçekten. Uzanıp peçeteyi alırken sırıtarak beni izliyordu. Numarasını aldığımı düşünüyor olmalıydı. Yarısı dolu şarap bardağının içine attım peçeteyi. Ardından elimi masaya koyup üzerine doğru eğildim. “Aldın mı cevabını?”

Gülerek kafasını geriye attı. Diliyle yanağına içeriden baskı yapıyor, baygın gözlerle beni süzüyordu.

“Hesabını getiriyorum, defolup git.” Bir adım geri çekilip aval aval bizi izleyen arkadaşına döndüm kasaya gitmeden önce. “Sen de şu karşındaki andavala sahip çık biraz. Büzüşmüş, oturmuşsun olduğun yerde. Onun yaptığı taciz ama senin boş boş izlemenin de ondan pek bir farkı yok.”

Dönüp ilerlediğim sırada bir şey söylediklerini duymadım. Sadece adisyonu çıkartıp hesap defterinin arasına koyarken Varis’in tezgâhın arkasına geçtiğini fark etmiştim. Tam önümde durduğunda “Ne bu surat?” diye sordu.

“Yoruldum,” diye homurdandım kendi kendime. Eğer Varis olayı anlarsa büyük gürültü çıkabilirdi ve istediğim son şey ilgi çekmekti. O dingil ve arkadaşı çıkıp gitse rahat bir nefes alacaktım gerçekten.

Hesap defteriyle birlikte masaya ilerlerken tanıdık, nazik bir tutuş hissettim bileğimde; az öncekinin aksine. Ona döndüm. Ne zaman kasa arkasından çıktığını bile anlamamıştım.

“Müşteriler azaldı. Hastaneye giden garsonlardan biri de dönmüş, üzerini giyiniyormuş arkada. On beş dakikaya çıkıyoruz.”

Çisem’i arkada bırakamazdım, buraya beraber gelmiştik. Ona da fikrini sormam gerekiyordu. Gerekiyordu biliyorum ama… Şu an olmak istediğim tek yer evdi gerçekten. Kaprisli müşterilerden, alaycı okul arkadaşlarımdan sıkılmıştım. Varis haklıydı, müşteriler azalmıştı ve eğer hastaneye giden sağlam garson çocuk da geri döndüyse… Ona baktım. Bir cevap beklercesine üzerime dikmişti koyulaşmış gri gözlerini. Bileğimi elinden çekerken kafamı salladım. Ardından dönüp cam kenarındaki masaya yürüdüm ve hesap defterini masanın ortasına çarparak bıraktım.
“Pos cihazı istemediniz. Getirse miydim?”

“Gerek yok,” dedi dingil olanın suskun arkadaşı, iki yüzlük kâğıdı defterin arasına bırakırken. Şimdi bir de para üstünü getireceğim… Hay ya…
“Para üstü kalsın.” Suratında anlamlı bir sırıtışla geriye yaslanırken sinir bozucu bir ses tonuyla mırıldanmıştı bunu, sabahtan beri benimle uğraşan çocuk. “Lazım olur, harçlık edersin cebine.”

Şimdi bağıracağım.

Defteri alıp adisyona baktım. 189 lira tutmuştu hesap. İki yüzlüğü de suratına çarpıp boş defteri kolumun altına koydum. “Vazgeçtim. İstemiyoruz paranızı, defolup gidin bir an önce.”

Daha adını bile bilmediğim dingilin egosuna zarar vermiş olacağım ki suratındaki öfke fark edilmemesi imkânsız bir hâle geldi. Arkadaşı masanın diğer ucundan uzanıp “Abi, kalk gidelim,” dediyse de o bunu pek de duymuşa benzemiyordu.

Tam kalkmış, benimle dip dibe girip kafa tutacaktı ki çocuğun önünden çekildim. Kendi isteğimle olmamıştı, biri beni ittirmişti. Yalnızca birkaç saniye sonra Varis, çocukla göz göze, dip dibeydi. “Bir sorun mu var?”

Masada oturan arkadaşı yutkunarak ayağa kalktı ve seviyesiz arkadaşının yanında dikildi. “Abi, gidelim diyorum.”

Çocuk bir şey söylemiyordu, Varis de öyle. Aralarındaki gerginlik etraftaki masaların da dikkatini çekmişti. Ne olacaktı? Kavga mı edeceklerdi? Çocuk bir an önce dikkafalılığı bırakıp arkadaşını alıp gitse iyi ederdi. Birkaç saniye sonra, tam birinin bir hamle yapacağını ya da bir şey söyleyeceğini düşündüğüm sırada, adını bilmediğim dingil biraz geri çekilip arkadaşına baktı. Ardından, birlikte dönüp bakmadan çıkıp gittiler.
Tuttuğum nefesi seslice dışarı verdim, gelen rahatlamayla omuzlarım çökmüştü.

“Ne oldu?” diye sordu Varis, yan bir bakış atıp yüzümü süzerek. “Niye rahatladın?”

“Yumruk falan atacaksın sandım.”

“Asıl o pezevenk suratına yumruk yese rahatlaman gerekmiyor mu Ada?” Dönüp yanımdan geçmeden önce durdu. “İnsanlar, bu durumda sikik sokuk şeyler düşünüyorlarsa onların o çöp düşüncelerini umursamaman gerekiyor Ada, seninse tam tersine önemsediğin tek şey etrafındakilerin ne düşüneceği, kendini nasıl bir duruma sokmuş olacağın.” Geçerken kolu, omzumu sıyırmıştı.

Ama öyle değildi. Öyle değildi, değil mi? Etraftakilerin ne düşünceği değildi ki benim aklımdaki, ben gürültü çıksın istemiyordum. Bu aynı şey mi oluyordu?

Uzatmamak için cevap vermeyerek kısa kestiğim onca zamanlar, yutuyor muydum laflarımı, kabulleniyor muydum suratıma söylenenleri? Ben öyle yaptığımı düşünmüyordum. Cayır cayır yanan bir ateşe odun atmaktan çekinmekti benim yaptığım. Zaten çok sıcaktı içerisi.

Varis ise benzin dökmeyi öneriyordu.

Tam da onun tarzı.

Bir masanın hesabını daha alıp gönderdikten sonra kirlileri bulaşık bandına bırakıyordum ki doğum günü masasından biri el kaldırıp beni yanlarına çağırdı. Artık boş masalar vardı ve kalan masalar da aktif sipariş vermiyorlardı. Üstelik hastaneden dönen garson da iş başındaydı. Çisem çoktan bir masaya geçmiş, kafenin gurme çikolatalarıyla dolu bir tabağın tadına bakıyordu telefonuyla uğraşırken. Bunun baktığım son masa olacağını düşünerek yanlarına ilerledim. Bir çocuk ve iki kız, özellikle sandalyelerini yan yana çekmiş ve beni çağırmışa benziyorlardı. “Buyurun?”

“Şey, merhaba,” dedi sarıya çalan kabarık, turuncu saçları olan kız, tatlı bir gülümsemeyle. O kadar yorulmuştum ki geri gülümseyecek enerjiyi bulamıyordum kendimde. “Ben uzun zamandır buraya geliyordum ama şu garson arkadaşı daha önce hiç görmedim.”

Doğal. Çünkü burada çalışmıyor. Evet, devam?

“Acaba sonraları yine burada olacak mı? Yani mesai günleri ne zaman tam olarak, biliyor musunuz?”

Kabarık saçlı kıza ve bizi dikkatle dinleyen diğer kızla oğlana bir bakış attıktan sonra kafamı kaldırıp Varis’i kestim. Kasada, hesap defterine koyacağı adisyonun çıkmasını beklerken tezgâha yaslanmıştı ve bu hâliyle bile çekici görünüyordu.

Ben cevap vermeyince diğer kız “Bence gidip eski usul tanışalım,” diye mırıldandı.

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu kabarık saçlı kız. “Su bardağıyla falan mı?”

Kafasını salladı heyecanla diğeri; esmer olan, masadaki soğumuş kahve bardağına uzanırken. Yarısı doluydu. “Bak bununla olur bence. O kasadan ayrılınca sen de dışarı doğru yürü.”

“Yalnız o eşcinsel.”

Elimi ağzıma çarpma isteğine engel olmaya çalışarak yutkundum. Kendimi durdurmalıydım. Kendimi durdurmalıydım ama engel olamamıştım. Fikir aklıma geldiği an, mantık terazimde tartmadan çıkarıvermiştim dudaklarımın arasından. Birincisi, kızlar güzeldi. İkincisi, kimsenin şu an önümde, Varis Adin’le flört etmeye çalışmasını izleyemezdim. Zaten sabahtan beri bütün kafe ahalisi tarafından, kızlı erkekli kesilmediği kalmamıştı.

Kızlar büyüyen gözleriyle birbirlerine bakarken, esmer olanın yanında oturan çocuk sırıtarak “Bu akşamın benim akşamım olacağını biliyordum,” diyerek ayaklandı ve üzerini düzeltmeye başladı. Gömlek, süveter ve pantolon giyiyordu. Dönüp kızlara baktı. “Gömleğimin yakaları düzgün değil mi?”

“Nasıl yani?” Doğrulup şaşkınca çocuğa baktım. Bebek suratlıydı.

Çocuk uzanıp soğuk kahve bardağını aldı. “Şans dileyin bebekler.”
Hadi oradan.

Kocaman açılan ağzımın üzerine elimi kapatıp gülmemek için kendimi sıkmaya başladım. Şaka mı? Şaka değil. Şaka gibi!

Acilen toz olmam gerekiyor.

Çocuğa gülümsemeye çalışarak şans diledikten sonra dönüp elimdeki boş tepsiyle birlikte Çisem’in oturduğu boş masaya doğru ilerlemeye başladım. Bir yandan da kendi kendime kıkırdayıp duruyordum. Çisem’in karşısında oturduğumda Instagram’da geziniyordu. Ben gelince telefonunu bırakıp çeşitli çikolata toplarıyla dolu kâseyi önüme uzattı.
“Kahve ister misin?”

Kafamı olumsuz anlamda salladıktan sonra “Varis’i görüyor musun?” diye sordum ona. Bir yandan da gözlerimi Varis’in üzerinden ayırmıyordum. Çocuk masadan kalkmış, yanına gidiyordu gerçekten de.

Çisem “Gördüm,” dedi ileriyi işaret ederek. “Bak şurada.”

Çocuk yanından geçerken ona çarpıp bardağını üzerine devirecek gibi olduğunda denklemdeki Varis Adin bilinmezi yüzünden işler yolunda gitmemişti; çocuk atıldığında Varis inanılmaz bir refleksle geri çekildi. Böylece soğuk kahve yere döküldü. Belki biraz ayakkabıları nasibini almış olabilirdi.

“Nasıl yani?” Çisem metrelerce öteden şaşkınlıkla bana döndü. “Bilerek mi çarptı o çocuk?”

Gülmeye başlamıştım. Kafamı sallayarak sırtımı duvara yasladım ve bacaklarımı kendime çekerek manzaranın tadını çıkardım. Çocuk ne söyledi, bilmiyordum ama Varis kısa kesip elindeki defteri çarprazındaki masaya bıraktı. Ardından dönüp etrafa baktı. Göz göze geldiğimizde çoktan buraya yürüyordu.

Anlamış mıydı acaba?

Doğum günü masasındaki çocuk, düşmüş suratıyla arkadaşlarının yanına geri yürürken onun için üzgün hissettim. Yalan söylemiştim, evet ama… O da hayatında biri olup olmadığını bilmeden tanımadığı erkeklere yürümeseydi.

“Az önce bir çocuk bana çıkma teklifi etti,” diye mırıldandı Varis, her gün aldığı bir teklifmiş gibi sakince söyleyerek. Masanın önünde dikiliyordu, aşağıdan yüzüne bakıyordum. Bana döndü. Gözleri kısıldı. Tepkimi izliyordu.

Çisem gülerek kafasını başka bir yere çevirdi.

Kaşlarımı kaldırarak “Vaov,” diye mırıldandım kendi kendime ve uzanıp Çisem’in kahvesinden bir yudum aldım. Ekstra espresso koyduğuna emindim kahvesine, o kadar acıydı ki normalde sade kahve tüketen biri olarak bile bu kadar acı içemezdim.

Çikolata kâsesine uzandığımda Çisem kenardaki fıstıklı çikolatayı gösterdi. “Bak bu çok güzel. Enfes bir şey.”

Varis, Çisem’le aramızdaki sandalyeyi çekip otururken sakinliğini koruyor ve yalnızca izliyordu. “Bitter yok mu?” diye sordum Çisem’e bakarak.

“Kızım, sen gece gündüz sıcak çikolata içen birisin, nasıl sütlü çikolata sevmezsin ya?”

Omuz silktim. “Çok tatlı. Her şey kararında.”

Varis’in gözleri bir anda üzerime çevrildiğinde bakışlarını fark etmemek imkânsızdı. Kâsenin içinde kapkara kalan bir bitter topunu gördüğümde alıp ağzıma attım ve tekrar duvara yaslandım. İçinde badem vardı.
Birkaç dakika sonra Hazal gelip gidebileceğimizi söylediğinde Çisem, koşarak personel odasına gitmişti üzerini giymek için. Muhtemelen, bir daha buraya gelmektense piyano dersini çekmeyi tercih ederdi. Biz kasa arkasına geçerken Çisem üzerini giymiş, çıkıyordu. Kapının önünde durduğunda çantasını omzuna takıp önce Varis’e, sonra bana baktı. Varis aramızdan geçip içeri girmişti.

“Bekleyeyim mi seni?”

Elimle atkuyruğumdan kurtulmuş birkaç tutam saçı kulağımın arkasına iterken yanağımı dişledim. “Bilmiyorum.”

“Bence ben gideyim,” diye mırıldandı Çisem elini omzuma koyarak, tereddüt bile etmeden. “Sizin konuşacaklarınız falan vardır.”

Dudaklarımı birbirine bastırıp birkaç saniye düşündükten sonra kafamı salladım. Sonuçta dün akşam olanlar az değildi, değil mi? Üstelik Varis bütün gece benimle kaldıktan sonra sabahın köründe gitmişti ve bir daha konuşamamıştık bu konu hakkında. Toprak’la daha sonra tekrar yan yana gelmişler miydi acaba?

Çisem “Hadi iyi geceler,” diye mırıldanarak yanımdan geçti. Tezgâh tahtasını kaldırıp kapıya yönlendiği sırada gidişini izliyordum ki aklına bir şey gelmiş gibi durdu. Mekanik bir hareketle bana döndü adımları. Gözlerini kıstı. “Şu… Çıkma teklifi eden çocuk. Senin başının altından çıktı değil mi? O çocukla ve kızlarla masada konuştuğunu görmüştüm.”

Dümdüz surat ifadem bir anda kontrol edilemez bir şekilde kocaman bir sırıtışa döndüğünde dudaklarımı sertçe birbirine bastırmaya çalıştım ama işe yaramıyordu. Varis’in şaşkın surat ifadesi hâlâ gözümün önüne geliyordu. Anlayamadığı için yanımıza oturmuştu öylece.
“Sen çok fenasın Ada,” diye mırıldandı Çisem, gitmeden önce. “Hiç belli etmiyorsun ama sen çok fenasın.”

Ona el salladım. Ardından ifademi düzeltmeye çalışarak personel odasından içeri girdim ve kapıyı kapattım. İçeride sadece Varis vardı. Üzerini değiştirip ceketini giymiş, kollarını göğsünde birleştirmiş bir şekilde duvara yaslanmıştı. Ona bir bakış attıktan sonra dolabı açıp önlüğümü katlayarak içeri bıraktım ve ceketimi giydim. Ardından kapağı kapattım.

“Cık, cık, cık,” diye bir ses çıkardı Varis.

O an bizi duyduğu düşüncesiyle karnıma bir ağırlık oturdu. Kapı önlerinde konuşmamayı öğrenmem gerekiyordu. Dönüp ona bakacağım sırada bana doğru yürüyordu. Fazla yaklaştığı için sırtımı dolaplara yaslayıp biraz da olsa mesafeyi korumaya çalıştım.

“Demek o çocuğu bana ayarlamaya çalıştın?” Varis göğsünde birleştirdiği kollarını çözdükten sonra iki yanına bıraktı. Öfkeli değildi, daha çok ufak çöpçatanlığımı öğrendiği için keyifli görünüyordu.

“Kimseyi sana ayarlamaya çalışmadım,” diye mırıldandım gözlerimi gözlerinden indirmeye çalışırken. Başka nereye bakacaktım ki?

“Ben öyle duymadım ama…”

“Yanlış duymuşsun.”

Kaşlarını kaldırdı. Kaşlarını kaldırdığını fark ettiğimde kafamı kaldırıp yüzüne bakma isteğime engel olamamıştım. Gerçekten buraya gelip bütün akşam bizimle birlikte çalıştığına inanamıyordum. Yüzmeye gidebilirdi, arkadaşlarıyla dışarı çıkabilirdi, birçok şey yapabilirdi canı sıkıldıysa… Ama o buraya gelmişti.

“Ada.”

“Kaç kişi peçeteye yazdı bu gece numarasını, sen boşları toplamaya gittiğinde?”

Varis’in az önce inmiş kaşları tekrar, bu sefer şaşkınlıkla havalandı. Her ne kadar duygusuz bir öküz olsa da benim yanımdayken surat ifadesini rahat bırakmasını seviyordum. İnsan olduğunu hatırlatıyordu bana.

“Yoğun ilgiden kurtardım işte seni,” diye mırıldandım. “Çocuğu ben göndermedim sana, duyunca kendi kalktı geldi yanına.”

“Hımm…”

İşte bunu yapması deli ediyordu beni. Ne tarz bir cevaptı bu böyle?
Kafamı geriye yaslayıp bakışlarımı etrafa çevirdiğim sırada askılığa asılmış önlüğü fark ettim. Cebinde, kenarı ruj lekesi olmuş bir peçete vardı. Varis’le dolabın arasından çıkıp askılığa yürürken bir an ona dönerek sordum.

“Bu senin önlüğün değil mi?”

Bir şey söylemedi. Elimi önlüğün cebine attığımda peçeteyi tutup çıkardım. Buruşturulmamış, sadece ortasından katlanmıştı. Biri rujlu dudaklarıyla peçeteyi öpmüştü, altına da numara yazılmıştı. Şaşkınlıkla, elimdeki peçeteyle arkamı döndüğümde Varis’in dümdüz bakan gözleriyle karşılaştım. Yine o soğuk hâline bürünmüştü, hiçbir ifade yoktu suratında.
“Bu ne?”

“Neye benziyor?”

Soğukkanlı kalmaya çalıştım. Fark ettirmeden verdim, aldığım derin nefesleri; ifademi nötr tutmaya çalıştım. Varis… O meşhur peçetelerden birini almış mıydı? Cebine koymuştu. Alıp cebine koymuştu. Yani gerçekten beğendiği biri olmuştu bu akşam. O kişi de gönüllü vermişti numarası. Ruj lekesiyle dudaklarının haritasını bıraktığı peçetenin üzerine yazarak hem de.

“Yani birini aldın?” Peçeteyi tutan elimi hafifçe kaldırdım ama dikkatini gözlerimden çekmedi.

Bir şey söylemedi. Sessizlik rahatsız etmeye başlamıştı. Tabii… Bir yanlışlık olduğunu anlamalıydım. Bir bit yeniği olduğunu anlamalıydım bu işte. Kafamda mı kuruyordum? Nasıl kafamda kurabilirdim bu noktada? Onun önlüğüydü bu, Çisem dışında kimse girmemişti içeriye üzerini değiştirmek için. O da bir kızın öpüp numarasını yazdığı bir peçeteyi almazdı.

Peçeteyi Varis’in önüne atıp kapıyı açtım ve personel odasından dışarı çıktım. O kadar sinirliydim ki bunu belli etmemeye çalışırken neredeyse tezgâh tahtasını menteşelerinden söküyordum. Ne zaman ifademi, sözlerimi kontrol altına alsam altında yatan öfke hareketlerime bulaşıyordu. Duygular bir şekilde dışarıya çıkış yolunu buluyordu her seferinde.

Dışarı çıkarken ön bahçede hesap alan Hazal’la göz göze geldiğimizde masayı bırakıp yanıma doğru yürümeye başladı. “Ada, ne oldu?”

Ama onu es geçtim. Kimseyle konuşmak istemiyordum, daha sonra özür dileyip anlatabilirdim ama şu an olmazdı. Zaten onun da kalan birkaç masayla ilgilenmesi gerekiyordu.

Caddeye çıktığımda ilk işim bir taksi için aranmak oldu. Geçen arabalara bakarken başım dönüyordu. Elimi saçıma atıp atkuyruğumu çözdüm ve tokayı bileğime geçirdim. Tokayı geçirdiğim kolumdan geriye doğru çekildiğimde ayakta durmaktan iflas etmiş ayaklarım, güçsüzlükleriyle çekildiğim tarafa doğru döndü. Saçlarım saçılmıştı havada.

Varis karşımda duruyordu. Elbette. Kolumdan çekip beni kendine döndüren oydu.

“Taksiyle gidiyorum ben. Bırak kolumu.”

“Yine yapıyorsun Ada.”

“Yine neyi yapıyorum? Kafamda mı kuruyorum? Bana gayet açık ve net geldi önlüğünün cebinde gördüğüm şey.” Gözümün kenarıyla, caddenin başından bu tarafa döndüğünü fark ettiğim taksiye el işareti yaptım. Saniyeler içinde arkamda durdu. Kolumu Varis’in elinden kurtardıktan sonra “Sana iyi geceler,” diye mırıldandım. “Sıkılırsan arayacağın numarayı biliyorsun.”

Taksiye dönmek gibi bir girişimim oldu, planım arka koltuğa geçip şoföre gazlamasını söylemekti ve ardından evde bulacaktım kendimi ama öyle olmadı. Varis beni tekrar kendisine doğru çektiğinde bir anda dünyam baş aşağı oldu. Eğilip kolunu bacaklarımın altından geçirmiş ve bir omzuna atmıştı beni, şişme balondan bir bebek gibi. Kollarım ve saçlarım aşağı sarkarken baş aşağı görmeye başladım dünyayı. Varis’in kalçasıyla bakışıyordum.

“Abi sen düz devam et,” dedi Varis taksiciye selam vererek. “Kusura bakma.”

Taksici hiç alınmadan gazladı.

Şokla yutkunup ağzımı aralayabildim sonunda. “İndir beni yoksa çığlık atarım. Bu cadde boylu boyunca insan dolu.”

“At çığlık,” dedi hiç alınmadan ilermeye başladığında. “Ben de onlara, kız kardeşimin sarhoş olup eve gitmeye direndiğini söylerim.”

“Kız kardeşin mi oldum şimdi?”

“Gey arkadaşın değil miydim ben senin? Sen de kız kardeşim ol iki dakikalığına.”

Sırtına vurmaya çalıştım. “İndir beni!”

Adımları durmuştu. Sırtına vurduğum için miydi? Vurduktan sonra pek etkilenmişe benzememişti. Daha sonra yanımızdaki arabanın kilidi açıldığında arabaya geldiğimiz için durduğunu fark ettim. Kapıyı açtığında beni indirmek için eğilip belimden tuttu. Omuzlarından tutunup ayaklarımı yere bastıktan sonra yanından geçip gitmeye, dönüp ters yöne yürümeye çalıştım ama izin vermemişti. Kapıyla arasında sıkıştırmıştı beni, binmekten başka bir şansım yoktu. Bir an “Git numarasını aldığın kızı ara, onu çağır, binsin arabana,” demeyi düşündüm ama bu tam olarak kıskanç bir sevgilinin söyleyeceği bir şeydi. Ben ne kıskanıyordum ne de sevgilisiydim. Sonuç olarak böyle bir şey söylemem anlamsızdı.

Pes edip arabaya bindim. O dönüp koltuğuna geçeceği sırada çıkmayı tekrar deneyecektim. Emniyet kemerimi takmak için eğilip kafasını içeri soktu, eğilmiş başını kaldırsa yüz yüze gelecektik. Kafamı iyice koltuğa gömmeye ve uzaklaşabildiğim kadar uzaklaşmaya çalıştım ama koltuklar kuş tüyünden yapılmış değildi ya? Ne kadar gömülebilirdim ki?
Varis, emniyet kemerini taktıktan sonra başını kaldırdı. Elini bacağımın yanından koltuğa yaslamıştı.

“Ben almadım kimsenin numarasını,” diye mırıldandı yüzüme bakarken. “Elim doluyken biri cebime attı. O önlüğü de bir daha giyecek değilim zaten, çıkardım astım askıya. Nereden uyduruyorsun bütün bunları anlamıyorum.”

O geriye çekilirken beynimde şimşekler çakıyordu. Kapıyı üzerime kapattığında bile çekmedim gözlerimi odaklandığım yerden, önümdeki boşluktan. Haklı olduğunu biliyordum… Kahretsin ki haklıydı. Önlüğü çıkarıp askılığa asmıştı, peçeteyle ilgilenmemişti bile. Çıkıp gidecektik. Bir daha nasıl dönüp gelebilir, giyebilirdi ki o önlüğü? Numarayla ilgilense alır ceketinin cebine atardı.

Yine mi kurmuştum yani kafamda? Yine mi?

Varis ön koltuğa geçip kapıyı kapattıktan sonra gaza bastı. Kafelerden gelen insan sesleri ve ışık, pencereden geçip kaybolurken caddeye indik, kırmızı ışıkta durmuştuk. Yutkunarak dudaklarımı araladım ve sessiz, derin bir nefes aldım. Bir şey söylemem gerekiyordu.

“Benim… Güven sorunlarım var,” diye mırıldandım başımı kaldırıp ona bakmadan.

O da bana dönmedi. “Biliyorum.” Elini direksiyondan çekti, dizinin üzerine koydu. Bazen yüzükler takıyordu. “Her an çekip gitmemi bekliyorsun.” Kafasını çevirdiğini hissettim, artık bana bakıyordu. “O yüzden gözünün gördüğü, kulağının duyduğu her şeyi körü körüne aleyhime çekiyorsun.”

İstemsizce başımı kaldırıp ona baktım. Trafik lambasının kırmızı ışığı yüzüne vuruyordu. Çene hatlarına, dudaklarına, burnuna, kirpiklerine, kaşlarına, alnına, saçlarının gölgesine…

Gerçek olduğuna inanmayı reddettiğim her bir zerresine.
Onu okula ilk geldiğim gün gördüğümde de böyle hissetmiştim. Hayatımda ilk defa, mızmız bir çocuk olup raftaki o oyuncak için zırlamak istemiştim ebeveynlerime.

Oyuncak, dolabıma yumruk atmıştı.

En büyük kâbusum o gün başlamıştı.

Konuyu değiştirmek maksatlı “Alper’le Çisem’in arasında ne olduğunu biliyorum,” diye mırıldandım. “Çisem anlattı. Toprak’la olan ilgisini de… Bağımlı olanın Alper olmadığını da.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Neden bana yalan söyledin?”

“Ben sana hiçbir şey söylemedim.” Hafifçe omuz silkti. “Sen, kendin o kanıya vardın.”

“Ama sen de varmama izin verdin. En azından beni düzeltebilirdin.”

“Alper’in özeli.”

“Çisem’in anlattığı da Alper’in özeliydi.”

“Çisem’in olaylarla doğrudan ilgisi var, o yüzden birine anlatmaya hakkı var. Ben arkadaşına yardımcı olan üçüncü gözlerden biriyim. Sana anlatamazdım.”

Arkadaşlarına olan bağlılığı inanılmazdı. Onların her bir anına, hayatına, sırlarına nasıl saygı gösterileceğini biliyordu. Böyle anlarda içim ısınıyordu, Varis Adin iyi bir arkadaştı. Kimsenin sorun olacağını aklının ucundan geçirmediği şeylerde bile saygılı davranıyordu. Bir anıya bile saygı duyuyordu.

Yüzüne yansıyan ışık yeşile döndüğünde ben de önüme döndüm, Varis ise gaza bastı. Çok değil, birkaç saniye sonra telefonu çalmaya başlamıştı. Aradaki bölmeye bıraktığı telefonunu açıp kulağına götürdüğünde meraklı görünmemeye çalışarak camdan dışarı bakarak sahil şeridini izlemeye koyuldum.

“Ne oldu bu saatte? İşim var demiştim,” diyerek cevapladı telefonu Varis. Alper ya da Reha’yla mı konuşuyordu? Eğer öyleyse onların yanından gelmişti Begonya’ya.

“Ha’siktir.”

Küfrünü duyduğum an ona döndüm. Ciddi bir durum var gibi çıkmıştı sesi.

“On dakikaya oradayım.”

Varis telefonu kapatıp cebine atarken gaza bastığında araba asfaltta gidiyor değil, havada uçuyor gibi gelmeye başladı bir anda. Emniyet kemerime tutundum.

“Ne oluyor?”

“Alper’in annesi…” Varis arabayı sağdaki yola sokup neredeyse daire çizerek başka bir yere sürmeye başladığında eve gitmediğimizi çoktan fark etmiştim. “Oya Teyze, evden kaçmış.”

Evden kaçmış. Koskoca kadın. Değiştiriyorum. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı olan koskoca bir kadın.

“Nereye gitmiş olabileceğini biliyor musun?”

Hafifçe kafasını salladı. “Daha da kötüsü, kiminle gitmiş olabileceğini de biliyorum.”

“Kiminle?”

Bir saniyeliğine bana baktı, ardından yola döndü. Radara yakalanmak umurunda değildi. Önemli olan oraya hızlı ulaşmaktı. Her nereye gidiyorsak… “Toprak,” dedi tok bir sesle.

Toprak. Toprak Taşkın. Teras partisine uyuşturucu sokan, Kenan’ı ara sokakta sıkıştıran, içkime hap atan, Alper’in annesi Oya Hanım’ın torbacısı olan çocuk. Nasıl yani? Oya Hanım kaçıp kaçıp Toprak’la birlikte mi kafayı buluyordu? Ne alaka?

Her ne kadar daha fazlasını sormak istesem de İstanbul içinde kırmızı ışığa yakalanmadan yüzün üzerinde süren birinin dikkatini dağıtmak istemedim. Varis de yoldaki odağını çekmek istemiyor gibiydi, aklının dolu olduğunu fark etmek için kontrol etmek gerekmiyordu.

Birkaç dakika sonra dağlık bir araziyi tırmanmaya başladığımızda aşağıda kalan şehrin manzarasını izleyip kafamı dağıtmaya çalıştım ama pek bir işe yaramadı. Sonunda bahçeli bir eve geldiğimizde kapının önüne bıraktık arabayı. Aynı anda dışarı çıkarken Varis etrafa bakıyordu.

“Başka bir araba mı arıyorsun?” diye sordum onun gibi etrafa bakarken. “Taksi kullanmış olabilirler.”

Kafasını salladı. Arabanın önünde buluştuğumuzda dikkati benim üzerime çevrilmişti. Beni eve bırakmış olmayı dilediğine yemin edebilirdim o an ama bir şey söylemedi. Onun yerine “Yanımdan ayrılma,” diye mırıldanıp elimden tuttu.

Bir şey söylemedim ya da elimi elinden çekmedim. Her nasılsa ellerim her zamanki gibi soğuktu ve onunkiler sıcacıktı yani şikâyet edebileceğim bir durum içerisinde değildim.

Bahçe kapısının şifresini girdiğinde kapı saniyeler içinde açıldı. Demir kapıyı ittirip geçmemiz için yer açtıktan sonra arkamızdan kapatmıştı.
“Burası kimin evi?” diye sordum kıstığım sesimle, bahçede ilerlerken. İleride çok güzel bir çardak vardı ama bahçe o kadar bakımsızdı ki… Burayı Mustafa Abi’yle benim elime verseler bir güzel yenilerdik toprağı, can verirdik çiçeğe, yeşilliğe. Bir haftada dargınlığı geçerdi toprağın. Bir aya affederdi.

İnsan gibi kindar değildi toprak. Bağışlamayı severdi.

“Alper’in ailesine ait, yıllar önce terk ettiler.” İhtişamlı evin ihtişamlı kapısı yine elektronik kilit sistemiyle çalışıyordu. Varis şifreyi girdi, uzun ve karışık bir şeydi. “Oya Teyze’nin gidebileceği başka bir yer yok.”

Yine de bana, bu fikir saçma gelmişti. Evinden kaçan birinin sığınacağı yer, nasıl yine kendi evi olabilirdi ki? Belki de bilmediğim bir şeyler vardı. Henüz öğrenmediğimden böyle düşünüyordum.

Kapı elektronik bir sesle açıldığında önce Varis içeri geçti, ardından ben elini takiben içeri girdim. Kapıyı aralık bırakmıştı. Telefonda konuştuğu Alper ya da Reha’ysa, muhtemelen onlar da buraya geleceklerdi.
Varis doğrudan karanlığın içinde mutfağa ilerledi. Bir saniyeliğine bıraktığı ellerimi önümde birleştirerek ortada öylece dikildim. Bir süre sonra ne yaptığını anlamıştım, şartelleri kaldırıyordu. Bahçenin loş aydınlatmasının açıldığını ve eve elektrik verildiğini anlayabilmiştim. Ankastrenin ışığını yaktı Varis, böylece fazla aydınlık olmamıştı içerisi ama yine de görebiliyordum artık mutfağı ve içeriyi.

“Muhtemelen yukarıda,” diye mırıldandı Varis. “Gelmek ister misin yoksa burada mı kalacaksın?”

“Yalnız kalmak istemiyorum.”

Kafasını salladı.

“Tamam,” diye mırıldandı yanıma doğru yürürken, ardından elini uzattı yeniden. “Gel.”

Tereddüt etmedim elimi tekrar elinin arasına hapsederken. Sanki olması gereken yer hep orasıydı ve ben, bunca zaman yanlış yerlere yerleştirmiştim ellerimi. Bu histen kurtulamıyordum. Bana verdiği hiçbir histen kurtulamıyordum. Bana ne yaptığını bilmiyordum ve bilmek de istemiyordum.

Merdivenleri gördüğüm sırada bahçedeki adım seslerini duydum. Varis de duymuş olmalı ki adımlarını durdurdu. Kapının aralanışını birlikte izledik, içeri giren tanıdık bir simaydı. Reha.

“Alper nerede?” diye fısıldayarak sordu Varis, Reha’ya doğru.

“Başka bir yerdeydi o, gelmesi biraz sürer.” Reha, soruya cevap verdikten sonra botlarıyla çok ses çıkarmamaya çalışarak yanıma doğru yürüdü. “N’aber Ada?”

“Selamlaşmanın sırası mı şimdi?”

“İyi Reha,” diye mırıldandım Varis’i duymazdan gelip gülümseyerek Reha’ya dönerken. “Senden n’aber?”

“Yuvarlanıp gidiyoruz işte.”

Varis gözlerini devirdi. Gülme isteğime karşı koymaya çalışarak gözlerimi önüme çevirdim. Nasıl oluyordu da istediği zaman dünyanın en anlayışlı, zeki insanı; istediği zaman da hiçbir boş konuşmaya dayanamaz biri hâline gelebiliyordu, anlayamıyordum.

“Üst kata mı çıkıyoruz?” diye sordu Reha, başıyla merdivenleri işaret ederek.

Kafasını salladı Varis. Ardından bana baktı. Reha’nın da bakışlarının bana döndüğünü hissettim.

“Ne?” diye sordum şüpheyle.

“Sanki yukarı gelmemen daha iyi olacak gibi.” Varis’in ifadesi tereddütlüydü.

“Gibi mi? Geliyorum Varis. Aşağıda kalmak istemiyorum. Hayaletli ev gibi burası. Sen hiç The Haunting of Hillhouse izledin mi? Korku filmi geçmişim böyle yerlerde tek başıma kalmama izin vermiyor.”

Reha gülmemeye çalışarak önüne döndü. Bakışlarımı Varis’in suratından çekmedim, önüne dönüp benimle birlikte merdivenlere yönelmesini bekliyordum çünkü yukarıda göreceğim her ne ise aşağıda yalnız kalacağımda duyacağım korkudan daha yoğun bir şey hissettiremezdi bana.

Değil mi?

Varis sonunda pes edip merdivenlere yöneldiğinde çok ses yapmamaya çalışarak birlikte üst kata çıktık. Tahta merdiven evin eskiliğinden gıcırdıyordu.

“Sondaki oda, değil mi?” diye sordu Reha.

Varis kafasını salladı. Odanın kapısının önüne geldiğimizde Varis kapı koluna uzanmış, yavaşça çevirmişti. Kilitliydi. Elimi bıraktı. Kapıya omuz atacaktı. Bir, iki, üç. İlk denemesinde kapı sarsıldı, ikincide menteşelerinden sökülerek ileriye doğru kırılmıştı. Çıkan tozdan hafifçe öksürürken elimi sallayarak önüme gelen tozu dağıtmayı denedim. Varis dirseğini burnuna ve ağzına tutarak gelen toza karşı içeri girdi. Ardından Reha geçti. Ardından ben.

Ben. Aşağıda kalması gereken ben.

Reha ışığı açtığında oda loş, sarı bir ışıkla aydınlandı. Ampul bozuktu. Ama görebiliyordunuz, Oya Hanım’ın tozlu çarşafların üzerine uzanmış bedenini görebiliyordunuz. Yalnızca, içindeki yaşamı göremiyordunuz. Ölmüş müydü? Bilmiyordum. Teni çok soluktu. Göğsü inip kalkmıyordu. Ölmüş mü oluyordu? Nasıl olmuştu? Ne zaman olmuştu? Ne zamandır bu hâldeydi? Biz aşağıda, benim kalıp kalmamamı tartışırken de mi? Reha doğruca kadının boynuna uzanıp nabzını kontrol etti; ardından elini burnuna götürdü ve nefes alıp almadığını…

Alıyor muydu?

Masanın üzerinde toz vardı. Beyaz bir toz, bembeyaz… Katlanıp pipet şeklini almış küçük kâğıtlar, sigara paketi, içki şişesi…

Varis telefonunu çıkardığında kimi aradığını bilmiyordum. Daha sonra, çok sonra, bulanık seslerini anlamlandırabildim. 112’yi aramıştı, ambulans istemişti. Bu hâlâ yaşadığı anlamına mı gelirdi? Gelirdi değil mi? Varis yanıma doğru yürümeye başladığında ancak çekebildim kadının üzerinden gözlerimi.

Varis…” diye mırıldandım, çok basit bir cümle kuracaktım aslında ama dudaklarımdan bir türlü dökülmedi. Yaşıyor mu? Alper’in annesi yaşıyor mu?

Yaşıyorsa peki… Yaşamak istiyor mu?

Neden istemiyor?

“Ada,” diye ismimin dökülüşünü duydum, Varis’in dudaklarından. Kollarımdan tutarak çıkarttı beni odadan. “Gel seninle aşağıya inelim biz.”

Dilim tutulduğundan mıdır, sesimin olmadığını düşündüğümden midir bilinmez; anın şokuyla,hiçbir şey söyleyemedim, yalnızca merdivenlerden inmeye çalıştım dikkatlice, Varis’in elleri omuzlarımdan beni tutarken. Arkamdan geliyordu.

Beyaz çarşaflarla üstleri örtülmüş koltuklardan birindeki çarşafın kenarını kaldırıp beni oturttu. Ardından bir yere gitti, arkadan sesler geliyordu. Cam bardak ve su sesi.

Önümdeki masaya bir bardak su bıraktı.

“Su getirdim. İç lütfen.”

Suya uzanmak istedim ama ellerim titrediğinden, bardağı düşüreceğimi düşünüyordum. Ona sadece kafamı sallamakla yetindim, ardından kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Daha önce hiç ölmüş bir insan görmemiştim, yine de Varis Adin’in gözlerine ölü sıfatını yakıştırabilmiştim.

Varis bir tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırırken “Birazdan geleceğim, tamam mı?” diye mırıldandı benden onay beklercesine. Tekrar kafamı salladım. Birkaç saniye sonra gitti. Merdivenlerden çıkarken adım seslerini duydum. Keşke sorabilseydim ona aklımdaki soruyu ama alacağım cevaptan korkmuştum.

Suya uzandım, bardağın etrafını kavradı parmaklarım ve bir yudum aldım. Su buz gibiydi. Yoksa ben mi çok sıcaklamıştım? Belki de üşüyordum, ateşim çıkmıştı. Emin değildim. Bir süre sonra adım seslerini duydum arkamdan. Biri burnunu çekiyordu sürekli. Varis olamazdı. Varis ağlamazdı. Ağlıyor muydu ki bu biri? Bir yudum alabildiğim bardağı geri bırakırken ayağa kalkıp etrafa baktım. Karanlıkta çok bir şey görünmüyordu ama merdivenlerin yanında birinin dikildiğini fark edemeyecek kadar da kör değildim. Biri vardı orada.

Yutkundum.

Toprak.

“Kuzuyu aşağıda yalnız mı bıraktılar yahu?” diye sordu Toprak, dengesini zor sağlar bir şekilde ileriye doğru yürümeye başladığında. Üzerinde kirlenmiş, gri bir hırka ve kot pantolon vardı. Kafası mı iyiydi? Çok mu içmişti? Kullanmış mıydı peki? Torbacıların kullanmadığını duymuştum bir yerde. Satarlardı ama kullanmazlardı. Sanki bu kural Toprak için geçerli değildi ama en azından bu gece…

“Nasıl benziyorsun ama ona,” diye mırıldandı kendi kendine, gözkapaklarını kapatıp gözlerini ovuştururken. “Ama o öldü.” Hafifçe güldü. Kafasını eğdi, salladı, gözlerini kapattı, burnunu çekti. Ardından başını kaldırıp bana baktı. “Sen neden yaşıyorsun?”

“Toprak sen iyi misin?” Kimden bahsediyordu? Oya Hanım’dan mı? Oya Hanım ölmüş müydü? Bana mı benzetiyordu?

Toprak’la Oya Hanım’ın ne gibi bir ilişkisi vardı?

Toprak burada ne yapıyordu?

Varis haklıydı. Oya Hanım, Toprak’la birlikte gelmişti buraya. Toprak bunca zamandır, biz aşağıda oyalanırken buradaydı. Gözleri bir yere takılmıştı. Duvardaki bir tabloya. Hayır. Tablo değildi, gerçekti. Duvarda bir yay asılıydı. Üstelik oku da vardı. Gerçek bir yay mıydı? Özel yapılmış gibi güzel duruyordu.

Toprak uzanıp yayı ve oku aldığında “Ne yapıyorsun?” diye sordum şaşkınca.

“Nasıl kullanılıyordu bu meret?”

Oku yerine yerleştirip yayı gerdikten sonra nişan aldı, önce yere doğru tutuyordu ama daha sonra kaldırıp bana çevirmişti oku. Şaşkınlıkla karışık korku içinde merdivenlerden yukarı baktım. Varis ve Reha hemen yukarıdalardı, bir çığlık ötemde. Eğer kendimi bir şekilde korumaya alabilirsem, eğer saklanabileceğim bir yer bulabilirsem çığlık atabilirdim.

“Aklından bile geçirme kuzucuk.” Toprak, şeytani bir bakışla kafasını iki yana sallarken yukarıya ses gitmesin diye fısıldıyordu artık. “Sesini çıkardığın an göğsünden vururum seni. Kafam iyi ama çok net görüyorum, kuşkun olmasın.”

Cihangir ailesi neden gerçek bir ok ve yay asmışlardı duvarlarına? Aile sembolü falan mıydı? Böyle tehlikeli bir şeyi bu kadar kolay ulaşılabilir bir mesafede tutmak yasal olmamalıydı. En azından bir cam fanusun içine falan koysalardı!

“Dışarı çık,” diye fısıldadı Toprak. “Aç teras kapısını, bahçeye çık.”

“Toprak, bak çok yanlış yapıyorsun. Kurtulamazsın bundan.”

“Boğazıma kadar boka batmışım ben Ada. Hazır bataklıkta batıyorken biraz eğlensem fena olmaz.”

“Ben mi eğlendireceğim seni? Bana eziyet etmek eğlendiriyor mu seni?”

“Çık dışarı yoksa salarım oku.”

Derin birkaç nefes aldım, nabzım çok hızlıydı. Kalbim göğüs kafesimde debeleniyordu korkudan. Toprak çok ciddiydi, Varis ve Reha’dan ses yoktu. Muhtemelen yukarıda ne yapacaklarını düşünüyorlardı. İstemsizce geriye doğru gitti adımlarım, artık titriyordum. Kapıyı açtım, buz gibi havaya ilk adımımı attım. Bahçe iki basamak aşağıdaydı hemen, büyük ve karanlıktı. Loş aydınlatma çok da ileriye gitmiyordu, korkuyordum.

“Yürü,” diye emretti Toprak. Ok ve yay kullanmasını nereden biliyordu ki hem? Belki de hazır işin başındayken şansımı kullanıp çalılıkların arkasına falan koşturmalıydım. Elinde sadece bir tane ok vardı, isabet ettiremediği an işi biterdi.

Riski alabilir miydim?

“Aklından bile geçirme güzel kuzucuk.” Yüzünden bir sırıtış geçti. “Zoru oynamak istediğini biliyorum ama o zaman senin için iyi bitmez.”

“Benimle derdin ne senin?”

“Beni tanıyor musun?” diye sordu tok bir sesle.

“Adını biliyorum.”

“Hikâyemi değil. Evet.” Hafifçe güldü. “Görünüşe göre gerçekten karanlıkta kalmışsın küçük kuzucuk.”

“Aydınlat beni o zaman.”

Biraz düşündü. Üzerime gelmeye devam ediyordu, her ne kadar adımlarımı sürekli kontrol etmeye çalışsam da kör sağır geri gitmekten alıkoyamıyordum kendimi.

“Toprak,” diye mırıldandım bir kez daha geri adım atarken. Bu sefer kontrol etmedim. “Benden ne istiyorsun sen?” Bir adım daha. Bir adım daha. Bütün bahçe çimenlikti. Çimenlikti değil mi?

“Gökay piçinin yanında, bırak kızı, tek bir arkadaşını görmedim bunca zaman. Ama seni evine bıraktı, senin için normalde sikine takmadığı sokak kavgalarından birinin ortasına atladı.”

“Gökay mı?” Gökay’la mı ilgiliydi bu? “Gökay benim arkadaşım.”

“Fark etmez. Değer veriyor mu? Veriyor.”

“Bana zarar vermekle ona da zarar verebileceğini mi düşünüyorsun?” Demek ki geçmişleri gerçekten can yakıcı derinlikteydi. Toprak, Gökay’dan iliklerine kadar nefret ediyordu. Neden? “Daha çok Varis’i kışkırtmış olmaz mısın?”

“Bir taşla iki kuş vurmuş olurum. Nasıl olsa hapse gireceğim.”

“Sadece torbacısın, değil mi Toprak? Hapse girmek zorunda değilsin,” diye mırıldandım huyuna gitmeye, vazgeçirmeye çalışarak onu. “Eğer beni şimdi bırakırsan sorun olmayacak.”

“Oya Teyze’ye tozunu ben verdim. Hep ben veriyordum.” Sesi yorgun geliyordu. “Eğer yukarıda aşırı dozdan öldüyse bu benim suçum.”

“Başına ne geldiğini biliyorsun yani?”

“Öldü mü?”

İşte bu. Sesindeki zayıflığın kokusu geliyordu. Oya Teyze mi? Yakınlar mıydı? O zaman onun başına geleni umursardı.

“Ölüp ölmediğini bilmiyorum, sadece kötü bir durumda. Eğer beni bırakmazsan Oya Hanım iyileşse bile bir daha yüzünü göremeyeceksin.”

“Bu önemli değil.”

Bir an yayını indirir gibi oldu, dikkati dağılmıştı. Ne yapabilirdim? Kaçabileceğim en yakın çalılıkta beni koruyabilecek kadar dal, yaprak yoktu bile. Bu bahçe ölüydü. Ağaçlar bile cılızdı, hepsi yaprak dökmüş ve kurumuştu. Sanki Tanrı lanetlemişti bu bahçeyi, yağmur bile susuzluğunu gidermek için yağmamıştı buraya.

Toprak bir anda yayını “Ne yaptığını biliyorum, dikkatimi dağıtıyorsun,” diye söylenerek kaldırdığında şoktan geriye doğru büyük bir adım atmaya çalıştım ama ayağım boşluğa geldi. Bir saniye bile olmadı düşme hissini tadalı, sırtımı ve kafamı buz gibi bir zemine çarptım. Ne kadar aşağıya düşmüştüm, nereye düşmüştüm bilmiyordum ama canım çok yanmıştı. Gözlerimi açmaya çalışarak, inleyerek avuçlarımın üzerinde doğrulup oturmaya çalıştım. Kafam zonklamıştı gerçekten. Belimi kırmış gibi hissediyordum.

“Orada havalar nasıl güzellik?”

Başımı kaldırdım. Toprak, hemen dibinde duruyordu bu çukurun. Yayını indirmişti, bana bakıyordu. Başı dönüyor gibiydi. Gerçekten kafası yerinde değildi.

Hayır…

Nerede olduğumun, hangi deliğe düştüğümün farkına yeni varıyordum.
Ayağa kalkmaya çalıştım ama ani hareketlerim yüzünden başım dönmüştü. Düşecek gibi olduğumda dengemi sağlayıp yeniden doğruldum ve başımı kaldırıp Toprak’a baktım.

“Toprak beni çıkar buradan.”

“I-ıh. Neden çıkartayım ki?”

Yaklaşık iki, iki buçuk metrelik boş bir havuzun içindeydim. Nefes borum çoktan daralmaya başlamıştı.

“Toprak istersen okla vur beni ama izin ver çıkayım!”

“Hiç çıkartasım yok seni kuzucuk. Aksine, düşmene sevindim oraya. Yüzmeyi bilmediğini duymuştum.” Mırıldanarak bir yere ilerlemeye başladı. “Bakalım suya nasıl tepki vereceksin.”

“Toprak yapma!” Boğazıma iğne batar gibi olduğunda öksürerek sesimi düzeltmeye çalıştım. Korkudan sesi kısılır mıydı bir insanın? “Toprak yapma ne olursun! Su olmaz!”

Muslukları açacaktı. Havuzun suyunu açacaktı. Biliyordum. Suyu getirecekti.

Tırmanabileceğim hiçbir yer yoktu. Merdiven yoktu, ne basamaklı ne de tırmanmalık… Hiçbir şey yoktu. Dümdüz havuzdu. Lanet olsun. Yukarı çıkabileceğim tek yöntem, su dolduktan sonra yukarıda kalabilmekti ama bu, benim gibi derin su fobisi olan bir insan için imkânsızdı.
Bir anda vana açıldığında havuzun beyaz aydınlatmaları açıldı, aynı zamanda korkunç bir basınç sesi kulaklarıma doldu ve su gelmeye başladı. Çığlık attım. Gözlerimi kapattım, ellerimi kulaklarıma götürüp duymamaya çalıştım ama ayaklarım çoktan ıslanmıştı.

“Aşağıda hava nasıl?” diye sordu Toprak.

“Orospu çocuğu!” Kısılan sesimle bağırmaya çalıştım. “Çıkar beni buradan!”

“İstesem de çıkartamam. Merdiven falan yok ki.” Toprak’ın güldüğünü duyuyordum, su sesinden sıyrılıp kulağıma doluyordu şerefsizinin sesi. “Yukarı çıkmanın tek yolu su doldukça yukarıda kalmak. Yüzmeyi biliyordun değil mi küçük kuzu?”

“Benimle dalga geçme Toprak!”

“Aaa… Bilmiyordun değil mi? Eh, yazık oldu. Belki yeterince yalvarırsan ben atlarım suya, kurtarırım seni.”

“Senin tarafından kurtarılacağıma bu suda boğulurum daha iyi!”

“E ama niye? Az önce hapse girmeyeceksin, beni bırak, normale dönecek her şey diyordun?”

Su dizlerime geliyordu. Dizlerim titriyordu.

“Ben sana hiçbir şey yapmadım!”

“Bazen, bazı insanlar anın kurbanı olur, Ada. Alış bu fikre.”

Nefes almaya çalışıyordum ama içime çektiğim her nefeste ciğerlerim tıkanıyordu sanki. Nasıl olurdu da oksijen bir insanın içini yakabilirdi? Soluk borum mu doğru çalışmıyordu yoksa alacak nefes kalmamış mıydı dünyada? Su belime geliyordu. Ölmek istiyordum. Boğulmak istemiyordum. Nefes alarak ölmek istiyordum. Beni bununla sınamamalıydı. Beni suyun içinde çaresiz bırakmamalıydı!
Gözlerimi açabildiğim sırada su göğsüme geliyordu. Artık alamadığım nefeslerden kıpkırmızı kesilmiştim ama su o kadar soğuktu ki bir yandan da titriyordum. Toprak dizlerinin üzerinde eğilmiş, ne yapacağımı izliyordu merakla.

Ardından bir kapı çarpış sesi duydum. Biri bahçe kapısını çarparak girmişti içeri. Toprak şaşkınlıkta ayağa kalkıp yayını o tarafa doğrulttu, alçakta olduğumdan dolayı kim olduğunu görememiştim.

“Sen ne yapıyorsun burada a…n oğlu!”

Alper’in tek nefeste ettiği küfür kulaklarıma ulaştığında bir küfürü bu kadar net duyduğum için hiç sevinmemiştim hayatım boyunca.

“Alper!”

“Ada?”

“Yaklaşma!” diye bağırdı Toprak, Alper’in yaklaşmasına engel olarak. “Yaklaşırsan vururum.” Yayını tekrar bana çevirdi.

Su artık boğazıma geliyordu. Ayaklarım yere değmeyeceği zaman çırpınmaya başlayacaktım. Asıl o zaman başım belada olacaktı ve çok fazla zamanım yoktu.

“Ne yapıyorsun kıza orospu çocuğu?” Alper aklını kaçıracak gibi görünüyordu, artık göğsünden yukarısını görebiliyordum. Elleriyle saçlarını çekiştirerek Toprak’a doğru bağırdı. “Bırak kızı gitsin! Onun ne günahı var?”

“Sen, bence onu bırak, içeri git Alper Cihangir. Annenin başına geleni duymadın mı?”

“Ne?”

Şerefsiz. Zayıf noktasından vuruyordu. Alper’i gönderecekti. Alper’i annesinin yanına gönderecekti ve ben burada boğulacaktım. Burada, yalnız başıma, üzerime çevrilmiş bir okla ölecektim.

“Git, bir bak istersen Cihangir. Bir kontrol et. Kankaların yukarıda.”

“Alper git!” diye bağırdım sesimi duyurmak istercesine, çeneme gelen suyun içinde. “Git lütfen!” Alper’in gitmesi gerekiyordu. Gitmeliydi, yukarıya çıkıp birine haber vermeliydi. Birine… Lütfen.

“Ada!” diye seslendi Alper, neredeyse ağlar sesiyle. “İyi misin?”

“Alper git!”

Ağzıma dolmaya başlayan suyun içinde, nefesimi tutup ayağımı zemine basarak kendimi yukarı doğru ittim. Eğer biraz daha suya dayanırsam, zıplarsam belki havuzun taşına ellerimi uzatıp kendimi yukarı doğru çekebilirdim. Ama ne zaman kendimi kaybetmeyeceğimi kim bilebilirdi? Şimdi bile hareket ettiremiyordum kendimi. Nasıl ileriye gidecektim?
Toprak’ın yayı üzerime çevriliyken Alper’in eve doğru koştuğunu duydum.

“Şimdi ne yapacaksın?” diye sordum son bir kez kendimi yukarı iterken. Su yutmaya başlamıştım ve devamlı öksürüyordum. Ellerimi ve ayaklarımı hareket ettirmeye çalışıyordum ama yüzemiyordum. “Gelecekler!”

“Hapse falan girmeyeceğim ben!”

“Delirmişsin sen! Uyuşturucudan kafan uçmuş!”

“Kapa çeneni!”

“Çıkar b…” Su. “Be… Beni!”

Buraya kadardı. Hepsi buydu. Su artık alnıma geliyordu ve kontrolümü kaybettiğimi hissedebiliyordum. Geniş, iki buçuk metre derinlikte bir havuz… Ne kadar çok su ediyordu. Çok su. Çok fazla su. Derin. Çok derin.

Nefes almak istiyordum ama daha fazla alabileceğimi zannetmiyordum.
“Irmak!” diye bağırdığını duydum Toprak’ın, sanki ağıt gibiydi. Sanki ağlıyordu. “Irmak… Sen de böyle mi… Böyle mi boğuldun?”
Sen de böyle mi boğuldun?

Ben de boğulmuştum. Biliyorum, hatırlamadığım bir zaman diliminde, ben de boğulmuştum. Çok çırpınmıştım yüzeye doğru, o kadar çırpınmıştım ki altımdaki toprak kalkmıştı, çamur olmuştu su, çamur yutmuştum. Uzanmaya çalışmıştım, yetişmemişti kollarım. Nefes almaya çalışmıştım, ciğerlerime dolan hava değil, su olmuştu, yutmuştum yine. Kollarımı, ayaklarımı hareket ettiremediğim, gözlerimi açamadığım bir anım olmuştu; suyun sesini duymaya devam etmiştim, o boşluğun içinde saniyelerce boğulmaya devam etmiştim.

Ben de boğulmuştum. Cesedim insan bedenine evrilmişti büyüdükçe.
Ama ne zaman suya atılsam… Ne zaman suya atsalar beni, dönüyordum yine o günlere.

Ben de boğulmuştum. Biliyordum.

“Ada!”

Son bir sefer, son bir güçle ayaklarımı zemine basıp kendimi yukarı doğru ittirdim ve havayla buluştuğumda doldurdum ciğerlerimi. Çırpındım. Varis’in yüzünü gördüm, Toprak yoktu. Toprak neredeydi bilmiyordum. Oku ya da yayı yoktu. Varis vardı.

Varis.

Suya atladığını gördüğümde hiç hissetmediğim kadar mutlu hissettim kendimi. Kurtuldum. Yine kurtulmuştum. Çisem tarzı, bayılana kadar tokatlamak istiyordum Toprak’ı. Kurtulduğum an mahvedecektim onu.
Suyun içinde, baloncukların arasında kaybolduğum sırada, beyaz ışıkların aydınlattığı kadarını görebilmek için gözlerimi açtım. Çok fazla açık tutamıyor, yeniden ve yeniden kapatıyordum gözlerimi. Varis neredeydi? Suya atladığını görmüştüm. Görmüştüm değil mi? Belki de beynimin bir illüzyonuydu bu. Belki çoktan nefesim kesilmişti ve ben ölürken gerçek olsaydı çok mutlu olacağım bir anı görüyordum.

Bir an, bir an, üzüntüden nefesim kesilecek sandım.

Diğer an, bileğime dolanan kolla birlikte köşeye çekiliyordum.

Kollarımı boynuna dolamak için kaldırdığımda nefes alabiliyordum, kafam suyun dışındaydı. Öksürerek kendime gelmeye çalışırken kafam göğsündeydi, gözlerimi dahi açamıyordum. Sıkıca belime dolanmış kolları, beni su üstünde tutan şeydi. Bu gerçeğe tutunarak daha da sıkı sardım kollarımı boynuna. Açabilsem gözümü, açtığımda görmek istediğim ilk yüz onun yüzüydü. Duyabilsem o an, duymak istediğim ilk ses onun sesiydi. Yalnızca şokta gibiydim.

Öksürmelerim nefes alabileceğim kadar seyrekleşmeye başladığında sonunda gözlerimi açabildim. Kirpiklerim gözlerime batıyordu sanki, canım yanıyordu. Kafamı kaldırıp yüzünü görebildiğim ana şükrederek gözlerini açması için yüzüne baktım.

“Varis,” diye mırıldandım yüzüne bakarak. Elimi yanağıyla boynu arasında bir yere koydum. “Varis, ne oldu?”

“Bir şey yok,” dedi boğuk bir sesle, hafifçe öksürerek. Gözlerini araladı.

“Ödümü kopardın.” Derin nefeslerimin arasında homurdanabildim.

“Asıl sen benim ödümü kopardın.”

Gülerek ellerimi yüzüne çıkardım. Kurtulduğuma inanamıyordum. Kurtulduğuma inanamıyordum ama bundan da kurtulmuştum. Bu sefer de kurtulmuştum.

Varis’in yüzünün sağ elime doğru tartıldığını hissettiğimde şaşkınlıkla kapanan gözlerine baktım.

“Varis?”

“Hımm?”

“Ne oluyor?”

“Ada!”

Reha’nın bağrışını duydum uzaktan. Çok, çok uzaktan geliyordu sanki sesi.
“Varis neyin var?” Ellerimle başını doğrulttum, hafifçe dürtmeye çalıştım onu. “Varis gözlerini aç. Beni duyuyor musun?”

Belimdeki elleri zayıflıyordu. Neden? Neden zayıflıyordu tutuşu?
Panikleyerek etrafıma bakmaya çalıştım. Yüzünü, kafasını inceledim. Boynunu, kollarını, göğsünü… Oradaydı. Karnından suya kan yayılıyordu.
 

Güneşli bir yaz günüydü. Üzerindeki ince, beyaz, askılı elbisesiyle merdivenlerden inerken anaokulunda yeni öğrendikleri bir şarkıyı mırıldanıyordu küçük kız. Ablası duysa çok kızardı. Küçük kız kardeşinin sesinin dayanılmaz olduğunu söyleyip ne zaman şarkı söylese kapı dışarı ediyordu onu odalarından. Kaç defa söylemişti annesine herkesin önünde, ayrı odalar istediğini ama izin vermiyordu işte annesi. Tıkılı kalmıştı küçük kız kardeşiyle aynı odaya.

Karnı acıktığı için mutfağa koşturdu zıplayarak. Annesi görse o da bu hareketine çok kızardı işte. Düştüğünde dizinde izler kalıyordu ve annesi uzun süre iz bırakan o kabuklu yaraların, kızlarının dizlerinde olmasından nefret ediyordu.

Zaten küçük kız da elbiselerden nefret ediyordu. Erkek kardeşinin dolabını karıştırıp pantolonlar, gömlekler, tişörtler giymek istiyordu hep. Annesi evden uzaktayken yapıyordu da… Ama annesi evdeyken onun kuralları geçerliydi. Küçük, sarışın kızlar beyaz elbiseler giymeliydi.

Mutfakta yiyebileceği lezzetli bir şey bulamayınca kapıdan çıkıp bahçeye yürüdü. İşte oradaydı: “Sonsuza dek” arkadaşı… Bahçe mobilyalarından birine oturmuş, arkasına yaslanmış kitap okuyordu. Nasıl oluyordu da kitap okuyabiliyordu? Ablası bile zar zor okuyabiliyordu alfabeyi öğrenmiş olmasına rağmen. Bu çocuğun elinde elli sayfalık kitaplar oluyordu. Elli. Küçük kız elliye kadar saymayı, daha geçen hafta çocuğun kitabının elli sayfa olduğunu öğrenince inat edip öğrenmişti.

Beyaz, pofuduk yastıkları olan bahçe koltuğuna tırmanıp yanına attı kendini çocuğun. Ortalarında çikolata toplarıyla dolu bir kâse vardı ama yalnızca acı olanlar kalmıştı. “Meh,” dedi küçük kız, memnun olmayan bir ifadeyle. Çocuğun dikkati işte o zaman dağılmış, kitaptan, yanındaki beyaz elbiseli küçük kıza çevrilmişti.

“Yalnızca acı olanlar kalmış, bütün sütlüleri yemişsin,” diye homurdandı küçük kız, yanaklarını şişirip dudaklarını büzerek.

“Git kendine mutfaktan bir paket al.”

Çocuğun tavrı netti. Zaten hep net oluyordu. Çok fazla konuşmuyordu ama konuşunca da büyük adamlar gibi konuşuyordu. Hiç ağladığını görmemişti küçük kız, halbuki kendisi, her cuma uyuma saatinde uyumamak için ağlıyordu. Sırf, malzeme odasında yedek eşofmanlarını giyebilmek için yemek saatinde bilerek üzerine meyve suyu döküyor, yine ağlıyor, sonra malzeme odasında bir sürü yeni paket boya kalemlerinin arasında gönlünce eğleniyordu. Üstelik elbise giymesine de gerek kalmıyordu artık, eşofmanlarını giyebiliyordu. Çok mutlu oluyordu. En çok cuma günlerini seviyordu.

“Gerek yok,” dedi küçük kız, bilmiş bir tavırla. “Senin yüzünden acı çikolataları daha çok sevdim.” Uzanıp bir top acı çikolata aldı ve ağzına atıp çiğnedi. Gerçekten tadını sevmeye başlamıştı. “Her şey kararınca.”

Çocuk şaşkınca ama şaşkın ifadesini gizleyerek merakla baktı küçük kıza.
“O ne demek?”

Küçük kız önüne dönüp kollarını göğsünde birleştirerek “Bir şeyin bokunu çıkarma yani, o demek,” diye mırıldandı.

“Nereden öğrendin sen o kelimeyi?”

Küçük kız, çocuğa yan bir bakış fırlattı. “Hangi kelimeyi?”

“Bok.”

“Ablam söyledi. Eğer çok sinirliysen bok dermişsin.”

“Hımm…”

Küçük kız, çocuğa ters bir bakış attı bu sefer. Çocuğun “hımm”lamasından nefret ediyordu. Belli belirsiz bir cevaptı bu, hatta cevap bile değildi ki! Böyle bir kelime yoktu. Böyle bir ses çıkarmamalıydı.

Küçük kız çocuğun kitabını kucağından alıp koltuktan aşağı atladı. Masayı geçti, koltuğu da geçti, havuza doğru yürüdü. Yüzmeyi çok seviyordu ama eğer yeni, beyaz elbisesini mahvederse annesinin çok kızacağını biliyordu. Annesi çok kızınca küçük kıza şekerleme vermiyordu.

“Kitabımı geri getir,” diye homurdandı çocuk, koltuktan inip kızın yanına doğru yürürken. Aralarında bir metre mesafe bırakacak şekilde durdular.

“Ben mi, kitabın mı?” diye sordu küçük kız.

“Kitabım,” dedi çocuk.

“Neden?”

“Çünkü kitabım ağlamıyor. Ağlayan kızlardan nefret ederim.”

Küçük kız kitap hâlâ elindeyken beline koydu ellerini, bilmiş bir tavırla.
“Kreşteki kızlar da ağlıyor ama onlarla oynuyorsun.”

“Kreşteki kızlar her an beni takip etmiyor,” dedi çocuk, aynı bilmiş tavırla. “Her şey kararında.”

“O benim lafım!”

“Elindeki de benim kitabım!”

Çocuğun kitabını arkasına sakladı küçük kız. Biliyordu ki eğer kitabını ona geri verirse geçip yine koltuğa oturacak ve kızla oynamayacaktı. Zaten çocuk, ne zaman onlara gelse hiç oynamıyordu onunla. Küçük kız ona meyve suları getiriyordu, en lezzetli jelibonları hep ona saklıyordu; paket, top çikolata alsa sütlüleri bırakıyor, acıları yiyordu. Çocuk onunla hiç oynamıyordu yine de. Çocuk sadece kitaplarıyla oynuyordu.

Küçük kız kitap olmak istiyordu artık.

“Yüzmeyi sever misin, Varis?” diye sordu küçük kız, gri gözleriyle gözlerini delen küçük çocuğa doğrudan bakarak. Bazen uzun süre, bazen de hiç bakamazdı çocuğun gözlerine. Utanıyordu.

“Sevmem.”

“Ben çok severim,” diye devam etti küçük kız lafına. “Suyu çok severim. Birlikte yüzelim mi?”

Çocuk kafasını olumsuz anlamda salladı.

“Suya düşsem, boğulsam beni kurtarır mısın Varis?”

Çocuk kafasını olumsuz anlamda salladı.

“Neden?”

“Yüzme biliyorsun,” diye mırıldandı çocuk. “Geçen haftaki yarışta yine birinci oldun. Senin kurtarılmaya ihtiyacın yok.”

“O zaman senin mi var, Varis?”

Çocuk bir şey söylemedi, kafasını da hareket ettirmedi. Kız çok üzüldü. Çocuk suya düşse, boğulsa kız onu kurtarmak için atlardı suya. Çocuk neden atlamıyordu? O an aklına bir fikir geldi. Annesinin ne kadar kızacağını umursamadı çünkü eğer fikri işe yararsa çok daha büyük bir mutluluk kazanacaktı. Güven. Güvenecekti.

Bir adım geriye gitti küçük kız, arkasında havuz olduğunu bilerek. Çocuk anlamıştı. Şaşkındı.

“Ne yapıyorsun?”

“Sana güvenebilir miyim?” diye sordu küçük kız.

“Kitabımı ıslatırsan seni kurtarmam,” diye söylendi çocuk.

“Kitabın mı, ben mi Varis?”

“Kitabım.”

Kitabını bir uca, kendini bir uca fırlattı küçük kız. Yüzmedi, aksine dibe batmak için çırpındı suya gömülürken. Nefesini çok uzun süre tutabiliyordu suyun altındayken. Hafta sonları hocasıyla alıştırmalar yapıyorlardı sürekli. Büyüyünce çok iyi bir yüzücü olacaktı kız. Yüzücü olmak hayaliydi. Çocuk ilgilenmiyordu, o sadece kitaplarıyla ve basketbolla ilgileniyordu.

Bir dakika geçti. Kız üzüntüyle, nefesini daha fazla tutamayacağından endişeleniyordu. Çocuk kitabı mı seçmişti? Ama hayır, suya atlasa kız fark ederdi. Ederdi değil mi? Görebilirdi onu suyun içinde. Su temizdi. Berraktı. Rahatlatıcıydı. Sessizdi. Ablası da böyle düşünüyordu. Birlikte suyun altına girer, nefeslerini tutarlardı, suyun altına girer deniz kabuklarını toplarlardı. Suyun altına girer… Birbirlerinin kulaklarını kapatırlardı.
Duymamak için.

Çocuk suya atladı. Çok hızlı yüzdü küçük kıza doğru, küçük kız neredeyse boğulacaktı. Birlikte su yüzeyine çıktılar. Öksürerek nefes alma ihtiyacıyla ağzını açtı kız. Bir yandan da çocuğa sarılıyordu.

“Gördün mü?” diye sordu kız sevinçle, bir yandan da hâlâ havuzun diğer ucunda ıslak bir şekilde yüzen kitaba bakıyordu. “Gördün mü bak? Beni seçtin.”

“Bir daha kitabımı suya atarsan seni bu suda ben boğarım.”

“Bir daha kreşteki diğer kızlarla oyun oynarsan bütün kitaplarını ellerimle yırtarım.”

Yorumlar

11. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.