ON DOKUZUNCU BÖLÜM
“Gel beni al bitik kalplerin celladı,
Vitrine koy ki görsünler kalbimin kırıklarını, tam bi’ müzelik.”
Redd, Tam Bi Delilik
Yaşanmamış bir hayata, yok olmuş bir umuda, kaybolmuş bir çocukluğa, askıda bırakılmış bir acıya boynum bükülüyordu. Her zaman olduğu gibi yine kendi yatağımda uyanıp okula gidebilirdim o sabah, herhangi bir gün olurdu benim için 22 Aralık. Serviste başımı cama yaslar kulaklıklarımdan yayılan müzikle mayışırdım, sonra okul binasına giden ıslak kaldırımların üzerinde yürürken bir soğuk kucaklardı beni. Çisem’le kafeteryada karşılaşırdık çünkü o kahve, ben de sıcak çikolata almak isterdim ilk iş olarak. Sınıfa girdiğimde kimse benimle ilgilenmezdi ya da takılan birkaç kişi olurdu yine… Sonra teneffüs zili çalardı ve koridorda onunla rastlaşırdım belki. Ölü gri gözler bir hayaletmişçesine ürpertirdi beni, öfkenin kucakladığı bir sakinlikle süzerdi yüzümü. Çünkü her seferinde, aldığım nefes soluk borumda sıkışırdı o öyle baktığında.
Biri izin verene dek gözlerinden okuyamazsınız ağzından da duymadığınız sözleri; bazı kelimeler söylenilmemek için bir araya getirilir, okunmamak için yazılır kâğıda. Varis Adin de benim için tanımak istemediğim ama her seferinde, kalabalığın içinde bile gözlerimi yakalayan biriydi. Çoğunlukla soğuk bakar, kaşlarımı çatar, terk ederdim onun olduğu ortamı. Yine öyle yapabilirdim… En başa dönsem, çok daha iyisini yapabilirdim. Kendi yatağımda uyanabilirdim 22 Aralık sabahı. Ve tıpkı diğer her gün gibi olağan geçen bugünü, yine yatağımda uykuya dalarken uğurlayabilirdim.
Ama yapar mıydım?
Önüme uzatılmış eli, gizlediğim bir şaşkınlıkla tuttuktan sonra hafifçe salladım. Yüzünü yalnızca birkaç dergide ve magazin haberlerinde gördüğüm adam bütün heybetiyle karşımda dikiliyordu. Uzun boylu, kirli sakallı, yakışıklı bir adamdı Balamir Adin. Ne belliydi ama babası olduğu… Çok benziyorlardı. Aynı kaşlar, aynı gözler, aynı burun, aynı dudaklar, aynı çene hatları… Yalnızca gözlerini annesinden aldığını tahmin edebiliyordum Varis’in, her ne kadar Süheyla Hanım’ın yüzünü daha önce hiç görmemiş olsam da. Karşımda ayrıca, karısını kaybetmiş bir adam da dikiliyordu; boşanmanın arifesinde başka bir kadınla birlikte olan, o kadının oğluna çocuk istismarı uyguladığını oğlu bizzat gözlerini açana kadar fark etmemiş bir adam.
“Bir çay içmek ister misin Ada?” dedi Balamir Adin. Kolunu uzatınca bileğindeki saat açığa çıkmıştı ve saatin kaç olduğuna bakıyordu. “Seninle tanışmak için can atan misafirlerim var, sanırım fazlasıyla beklettik onları.”
Dudaklarımın arasından aldığım nefes, her içime çekişimde dudaklarımı kurutuyordu. Kuruyan yalnızca ağzım değildi üstelik; içimde bir yerlerde bugünden sağ çıkacağıma dair herhangi bir umut kaldıysa hepsi kurumuştu çoktan. Yutkunarak Alena’ya döndüğümde Balamir’den çektiği bakışlarını yüzüme çevirdi, o an fark ettim. Alena’nın tüm bunlardan haberi vardı. Balamir Adin’in bizi böyle ücra bir kuyumcuda nasıl bulduğunu biliyordu çünkü onu çağıran bizzat kendisiydi. Alena’nın herkesin arkasından oynadığı oyunda ortağı Balamir Adin’di. Oğluna, uçağının yarın sabah ineceğini söylemişti ama buradaydı işte, karşımdaydı. Varis çok zeki biriydi, bunu anlayabilmişti. Ama etrafı yalancılarla doluydu; onu rahatlatan, şüphelerini dindiren yalancılarla…
“Misafirleriniz?” diye sordum ilk defa konuşarak, kuruyan boğazımı yumuşatmak için ardı ardına yutkunmuştum.
“Baban da bizimle, merak etme,” dedi Balamir, kapıyı göstererek. Babam mı?
“Babam İngiltere’deydi,” dedim onu haksız çıkarmak istercesine ama bir anda fark ettiğim ayrıntıyla ağzım açık kalmıştı. “Siz de İngiltere’deydiniz…” Bakışlarımı, karşımdaki adamın kara gözlerine çevirdim. Bir cevap vermesine gerek yok gibi, hızlıca anlamış olmamdan memnun bir şekilde kafasını aşağı yukarı sallamıştı. Dudaklarında silik bir tebessüm vardı.
Dükkânın önündeki koruma kapıyı açtığında Alena başıyla ileriyi işaret ettiğinden ben de peşlerinden takip etmek zorunda kalmıştım. Kaldırım kenarına çekilmiş Mercedes’in arka kapısı başka bir koruma tarafından açıldığında Balamir Adin içeri geçti. İçerisi normal bir arabanın koltuk düzeni gibi değildi, aracın büyüklüğünden anlamalıydım bunu. Yan yana üç koltuk vardı ama şoför koltuğuna gelene kadar birkaç koltuk daha herkes birbirinin yüzünü görecek şekilde konulmuştu. Balamir Adin üçlü koltuğu es geçerek tek kişilik yanlamasına duran koltuğa oturduğunda Alena üçlü koltuğa geçti, ben de gergin bakışlarımla yanına oturdum. Korumalardan biri ön koltuğa şoförün yanına, diğeri de yanımıza binmiş ve kapıyı kapatmıştı ama asla bize bakmıyordu.
Kapılar kapandığında “Nereye gidiyoruz?” diye sordum, caddenin içinde ilerliyorduk henüz.
“Holding’e,” diye cevapladı beni Alena. Benimkinin aksine onun sıcak olan elleri, hemen kucağımda sahipsiz duran elimi tuttuğunda hissettiğim sıcaklıkla göğsüme batan nefeslerimi yumuşatmaya çalışmıştım.
“Onlar da orada ama.” Varis ve Milas.
“Evet,” dedi Balamir, gözleri bir saniye olsun üzerimden ayrılmamıştı. “Onlar da orada, Ada.”
“Neden bunu yapıyorsunuz?” Zihnimde yerine oturtmaya çalıştığım hiçbir yapboz parçası uyuşmuyordu.
Balamir Adin’in yüzünde tehlikeli bir gülüş peyda oldu, bir bacağını büküp ayağını diğer dizine yaslamış, dirseğini de koltuk kenarında tutuyor; rahat bir pozisyonda oturuyordu. “Ben bir şey yapmıyorum Ada, ben bana yapılanın cezasını kesiyorum,” dedi gayet sakin bir sesle.
Alena, Varis’e attığı mesajda onun babasına, yani Balamir Adin’e güvenmediğini açıkça yazmıştı ama şimdi onunla birlikte mi çalışıyordu? Öyleyse Varis’in hiçbirinden haberi yoktu çünkü en başta kendi babası tarafından kandırılmıştı.
“Oğlunuzun bundan haberi var mı?” diye sordum, çattığım kaşlarımı bir türlü rahatlatamadığımdan başıma saplanan ağrıyla. “Yok. Ona yalan söylediniz, ikiniz de…” Gözlerim Alena ile Balamir arasında gidip geldi. “Öğrendiğinde neler olacak?”
“Bizi düşünemeyecek kadar meşgul olacak,” dedi Alena, mırıldanır bir sesle. Göz göze geldiğimizde başını kaldırmış, boğazını temizledikten sonra konuşmuştu. “Ada, hiçbir şey bilmiyorsun. Önce konuşalım, ondan sonra herkesin faturasını kesersin. En azından şimdi, biraz olsun, sevgilini değil kendini düşün. Neden bu arabada bizimle olduğunu düşün. Ama başını çok ağrıtma çünkü daha çok ağrıyacak.”
Holding’in duvarlarının tanımıştım ama her zamanki gibi ön girişten değil, arkadan, bambaşka bir yerden, kapalı bir otoparktan girmiştik içeri. Bir kat indikten sonra şoför asansöre yakın, duvarları diğer kısımlardan farklı bir şekilde beyaz olan bir yere park etti. Alena uzanıp yanımdaki kapıyı açtığında dışarı çıktım, arkamızdan gelen bir araba daha olduğunu bilmiyordum ama hemen yanımıza park etmişlerdi. Üç adam az önce indiğim arabadan, üç adam da peşimizden gelen başka bir siyah aracın içinden indiğinde Balamir Adin önde, korumalar arkada, Alena ile birlikte asansörlere yürüdük. Gri renkli asansörler düğmelerine basıldıktan saniyeler sonra açıldığında içerisinin genişliği bana hastaneyi hatırlatmıştı, iki sedye kolay sığardı buraya.
Yirmi ikinci kata bastı Balamir. Dudaklarımı birbirine bastırarak gözlerimi kapattım, hemen arkamdaki silahlı korumaları ya da bildiğim, tanıdığım herkesten ve her şeyden uzakta bu asansörün içinde yirmi iki kat tırmandığımızı unutmaya çalışıyordum. Yüksekten korktuğumdan değildi, artık her şeyden korkuyordum ben. Biri elini kapıya sıkıştırıp çığlık atsa bir köşeye sinip hüngür hüngür ağlayacakmış gibi hissediyordum. Ama bir yandan da duygularımı saklamaya yönelik bütün hünerlerimi sergileyeceğim bir gün varsa, o günün bugün olduğunu biliyordum.
Asansör kapıları açıldığında kararan gökyüzünün maviliği ayaklarımın altında, şehir gözlerimizin önündeydi. Bütün duvarlar boydan boya camdan olduğundan etraf oldukça aydınlıktı. Buraya geldiğimde konferans salonunun olduğu katta dolanma fırsatı bulmuştum, orası da sade ve az eşyalıydı, öte yandan bol bol alan vardı; mesela şuraya bir yere genişçe bayılabilirdim. Eğer bayılırsam hastaneye kaldırılabilir ve kurtulabilirdim buradan. Ama neden burada olduğumu, bugün neyi neden yaptığımı çok iyi hatırlatmalıydım kendime.
Balamir Adin’in ofisine girdiğimizi, iki yandaki büyük sekreterlikten fark ettiğimde koridorda yankılanan küçük bip sesleri sırtını izlediğim uzun boylu adamın, Balamir’in kapıya şifreyi girdiğini söylüyordu bana. İçerisi karanlıktı, loş ışıklandırma açılırken adımlarımı Alena’nın yanında içeri yönelttim. Korumaların biri hariç diğerleri kapıda kalmışlar, kapıyı da kapatmışlardı. İçerisi kocamandı. Büyük, uzun bir masa, bir duvarı tamamen cam olan köşedeydi ve üzerinde çok fazla şey yoktu. İçi görünmeyen dolaplar, büyük bir TV ünitesi, çalışma masasının önündeki deri koltuklar… Balamir Adin sadelikten hoşlanıyordu. Evi de böyleydi. Sade, öz.
Çalışma masasının arkasına geçtiğinde kabanını ve atkısını köşedeki askılığına bırakırken bir düğmeye bastı, perdeler iniyordu otomatik olarak. Ardından odanın diğer ucundaki toplantı masasını işaret etti geçip oturmamız için. Uzun toplantı masasının başındaki tekerlekli siyah sandalyelerden birine oturduğumda Alena hemen yanımda duruyor, telefonuna bakıyordu. Montlarımızı çıkarmıştık. “Yeğenin burada,” dedi Balamir’e doğru. “Milas. Aşağıda.” Balamir çalışma masasından uzaklaşırken kapıdaki elemana bir bakış atmış, attığı bakışla adam derhal odayı terk etmişti.
“Sen de,” dedi Balamir, masanın karşısındaki duvara yürürken. Alena’dan bahsediyordu.
Alena şaşkınlıkla kaşlarını çattı. “Saçmalama, ben burada kalacağım.”
“Sence şu an yeğenimi kim aptalca bir şey yapmaktan alıkoyabilir?” diye sordu Balamir, kaşlarını kaldırarak Alena’ya emredercesine bakarken. Ses tonundan akan otorite avuçiçlerimi kaşındırıyordu. “Aşağı git, bizi yalnız bırak. Ona zarar verecek değilim.”
“Sözler de pekâlâ silahtan sayılır,” dedi Alena sert bir sesle. “Laflarına dikkat et Balamir Adin. Ben yalnızca doğru şeyi yapacağını düşündüğüm için senin yanında oldum, sana yardım ettim. Geçmişinin hiçbir savunulacak tarafı yok. Dilerim sen de bir gün yaptıklarının acısını şuranda hissedersin.” Yumruk yaptığı elini sol göğsüne yaslamıştı.
“O günler uzakta değil Alena,” diye bir cevap verdi Balamir Adin, gözleri Alena’da değildi, sırtı bize dönüktü hatta.
Alena burnundan soluyarak kapıya yöneldi önce, ardından geri adımlayıp öfkeliden endişeliye çevrilmiş gözlerini yüzüme değdirdi. Bir elini sandalyemin kolluğuna, diğerini de masaya yaslayarak üzerime eğilmişti. “İstediğin zaman çıkabilirsin bu odadan. Sakın kendini esir hissetme. Sakın.”
O da emin değildi. Belki söylediği gibi herkese haddini bildirmek istemişti, istiyordu da ama o da emin değildi doğru şeyi yapıp yapmadığından; o da hepimiz gibi yaşayıp görecekti. Kafamı aşağı yukarı salladım. Beklemediğim bir anda Alena saçlarımın arasına bir öpücük bırakmıştı. O kapıya ilerlerken hızlı adımlarla, ben sandalyede ona dönüp çıkışını izlemiştim odadan; artık yalnızdım. Yalnızdık.
“Seninle bir anlaşma yapacağız Ada,” dedi Balamir Adin. Yine bir düğmeye basmıştı ve projeksiyon perdesi otomatik olarak iniyordu toplantı masasının tam karşısındaki duvara. Bir sandalye çekip oturmak yerine yanıma gelmiş, masanın kenarına oturmuştu. “Ben sana geçmişini, geleceğini vereceğim; sen de doğruları konuşacaksın.”
Kaşlarım havalandı. “Geçmişimi mi?”
“Sana bir hikâye anlatmak istiyorum,” dedi derin bir nefes alarak yerinden kalkarken. Her nasılsa toplantı masasının sağ tarafında koca bir cam vardı fakat içerisi görünmüyordu ve Balamir oraya bir bakış atmıştı masanın başına yürürken. “Sana 22 Aralık 2006’yı anlatmak istiyorum.”
Işıklar odaya ilk girişimizden çok daha loştu şimdi. Odanın kapısı tıklatılarak açıldığında topuklu ayakkabı ve takım elbise giyinmiş bir kadın elinde bir tepsiyle geldi. Tepsi küçüktü, ortasına konulmuş beyaz kupanın içinden ise duman tütüyordu. “Misafirimize,” dedi Balamir, başıyla beni işaret ederek. Kadın hafif bir tebessümle kupayı önüme bıraktığında, içindeki kahverengi içeceğe fazlasıyla tanıdıktım.
“Seni çaya davet ettim ama unutmuşum, sen en çok sıcak çikolatayı seversin, değil mi?”
İstemsizce titreyen ellerimi kupanın etrafına sararken gözlerimi sıcak çikolatadan çekemiyordum. “Bunu nereden bildiğinizi sormaya korkuyorum.”
“Sormana gerek yok,” dedi Balamir, eliyle içmem için beni davet ederken.
Başımı kaldırdığımda davetkâr gözleri içeceği içmemi istiyordu. Bir ona, bir kupanın içine baktım. “Sevgilimin babası beni zehirlemek istemez diye umuyorum.”
Bir kahkaha çarptı odanın duvarlarına, neredeyse sıçrayacaktım yerimden gerginlikten. “Elbette hayır, böyle bir şey yapmam. Oğlum bu hayatta en çok değer verdiğim insan, eğer onun değer verdiklerine zarar verirsem öylece seyirci kalmayacağının ve aramızın bozulacağının pek tabii farkındayım. Gerçi bugünden sonra bozulacak da ama bu riski alıyorum. Alınması gereken bir risk. Ve eklemem gerekirse, düşmanım olsaydın bile seni zehirlemezdim Ada; ben düşmanlarımı öldürmem, yaşatırım. Bir oyun kurar, bir ağ örer, zamanla kafeslerim onları. Bir bedel ödemedikleri için sevinerek yaşarlar ama bedel ödüyorlardır zaten yaşayarak.”
Yaşatarak öldürmek insanları.
Bir kelebeği öldürmek gibi.
Duyduklarımı hazmetmeye çalışırken avuçlarımın arasında ellerimi ısıtan kupadan bir yudum aldım üfleyerek, sıcaktı. Tadı farklı değildi. “Nasıl buldun burayı?” diye sordu Balamir, masanın üzerine ama biraz daha uzağa oturmuştu yine, bir eli dizinde diğeri bacağındaydı. Gözlerini etrafta gezdirdi. “Çok yüksek değil mi?”
Kafamı salladım.
“İş adamları da böyledirler, her seferinde en yükseği hedeflerler. Katları çıktıkça yetmez bu onlara; bize yani, yetmez. Tatmin olmayız. Güzel bir ev, güzel bir araba, bankada birkaç milyon dolar, birkaç ev arsa içimizdeki hırsı dindirmez asla. En yukarıya ulaştığımızda ise genişlemek isteriz… Bir liste olsa ve birinci olsak bile her yıl yerimizi korumak için yapmamız gereken fedakârlıklar vardır mesela.”
Sandalyede geriye yaslanmış, puslu gözlerle izliyor ve dinliyordum onu. İçmek istemiyordum ama ellerimi ısıtıyordum sıcak çikolata kupasıyla. “Yakut Doran, Alena’nın babası, benim iş arkadaşımdı. Birlikte atıldık iş camiasına, ikimiz de çocukluktan birlikte yetiştirilmiştik babalarımızın bize miras bırakacağı şirketler için, babalarımız dosttu. Ama bize söylemedikleri bir şey vardı, o da bu sektörün farklı sahalarda iki dostu kabul etmeyeceğiydi. 2004’te ihalelerde başlayan gergin ortam 2005’in sonuna dek takip etti bizi, her seferinde iki şirket finale kalıyorduk ve karşı taraf ortak iş teklif etse de kabul etmiyor, bir sonuca ulaşmalarını istiyorduk. Sonuca ulaşmak onlar için kolay bir şey değildi, Adin Holding dünyaya açılan ve gittikçe büyüyen yeni bir şirketti; Doran ise ülkece kabul görmüş ve asırlardır iş yapan köklü bir şirket. Ufak oyunlarımız bu tarihlerde başladı; birbirimizi geri çekmek için hamleler yapıyorduk. Birbirimizin şirketlerine köstebek göndermekten tut sahte evraktan içeri atılmaya kadar ileri gittik her ne kadar yakalanmasak da, her seferinde bir adım ileriye sürüklediğimiz bu oyunun ileride ailelerimizi parçalayacağından habersiz bir şekilde kendimizi kaptırmıştık.”
Belki de Sahra’yı Adin Holding’e gönderen, evime kadar sızmasını sağlayan kişi Yakut Doran’dı. Belki de Yakut Doran, bugün bile, Balamir Adin’in ofisine sızması için zorluyordu. Belki o kadını saklayan Yakut Doran’dı.
“2006’nın başında yurtdışı odaklı çok büyük bir yatırım için Adin Holding olarak kolları sıvadık. Bu yatırım bize senenin ortasında büyük yabancı ortaklıklar kazandıracaktı. Yakut çok ileri gitti, berabere kaldığımız ihaleleri bırakıp attığım adımlara karışmaya, potansiyel ortaklarımı manipüle etmeye başlamıştı. Onunla bağları koparmayı istesem de karımın, Filiz Hanım’la; Yakut’un eşiyle olan dostluğu ve çocuklarımızın arasında gelişen arkadaşlık dolayısıyla birbirimizi çok fazla görüyorduk. Eğer işlerin bu noktaya taşınacağını bilseydim karımı da, oğlumu da, yeğenlerimi de yurtdışına gönderirdim kendimi bu cehennemde yalnız bırakmak söz konusu olsa bile.”
“Karınız?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak. “Boşanmanın arifesinde olduğunuz, karınız…” Kaba konuşmamıştım, sadece Süheyla Hanım’a dikkat çekmek istiyordum; belki de adını daha fazla duymak… Varis’in annesi.
Balamir Adin’in gözleri gözlerimden önüne kaydı, masaya bakıyordu artık. “Süheyla hayatımın aşkıydı. Şanslıydık, Yakut’la birlikte Oxford’da okurken ikimiz de hem eğitim hem iş hem de aşk hayatımızda başarı sağlamıştık. Süheyla, Cambridge’de okuyordu o dönem, Filiz çocukluk arkadaşıydı ve onu ziyarete gelmişti. Çok hızlı evlendik, her şeyi çok hızlı tükettik onunla. Henüz çocuk istemediğimi, kariyerime odaklı olduğumu söylemiştim; buna rağmen beni kandırdı, hamile kaldı.” Gözlerini sımsıkı kapattı, o günleri hatırlamak onun için zor olsa gerekti. “Birkaç ay kızgın kaldım en fazla, daha sonra kabullendim. Nasıl kabullenmez ki insan? Küçücük, pamuklara sarılmış bir oğlan çocuğu. Kocaman gözleri var, nereye dönsem hâlâ gördüğüm kadının gözlerini almış, sanki sökmüş de kendine takmış… Öyle bir benzerlik. Mutluydum. Sevdiğim kadın tarafından kandırılmıştım ama yine de mutluydum. Ama Süheyla’yla paylaşmıyorduk bu mutluluğu. Yirmi dört saatlik bir günün on iki saatinden fazlasını şirkete harcıyor olmamdan şikâyetçiydi, haklıydı da; ona ve oğluma yeterince vakit ayıramıyordum.” Gözlerini üzerime çevirdi. “Ama ben evlenmeden önce defalarca kez bunu da söylemiştim ona, Allah kahretsin ki söylemiştim. Kabul etmişti, ne söylersen söyle beni kendinden vazgeçiremezsin demişti.” Durgun gözler yeniden önüne çevrildi. “Vazgeçti.”
Masaya yaslamıştım bir kolumu, elimi kaldırıp yüzümü sıvazladım ve avucumu alnıma yasladım en nihayetinde. Bana bunları neden anlatıyordu bilmiyordum ama tek bildiğim, başkalarının acısıyla olağanüstü bir empati kurabildiğimdi. Çünkü karşımdaki adamın acısını göğsümde hissediyordum. Belki bunun sebebi onun Varis’le olan benzerliği de olabilirdi. Baba-oğul birbirlerine benziyorlardı, yaşları kaç olursa olsun. Ve baba-oğul sevmek ne demek biliyorlardı belli ki.
“Magazinciler çok fazla ilgileniyordu özel hayatımla, üstelik iş ortaklarım da Süheyla’yla katıldığımız akşam yemeklerinden hoşlanıyorlardı ve bir de hisselerin düşüşü durumu vardı, henüz ayrılamazdık. Biz de evliyken ayrı yaşama kararı aldık. Böylece o benimle davetlere katılıyordu ama gece bittiğinde kendi evine gidiyordu, ben de büyük ama içi boş evime dönüyordum her gece. O gün, 22 Aralık; Varis’in doğum günüydü.” Tepkimi ölçmek istercesine gözlerimin içine baktı ama bunu çoktan bildiğimi tahmin etmiş olmalıydı. “On iki yıl önce bugün, oğlumun yedinci yaş günüydü. Bir kız çocuğu vardı, tek arkadaşıydı sanırım. Kuzenleri de vardı, Milas ve Azra ama onlarla oynamazdı. Bu kız çocuğuyla da oynamazdı gerçi, kız onun peşinden ayrılmazdı sadece. Kızın doğum günü de 21 Aralık’tı biliyor musun? Bir gün öncesi. Bizimle geçirdiği son doğum gününde hediye olarak bizde kalmayı istemişti hatta. Çok bilmiş, lafını esirgemeyen, cimcime bir şeydi,” dedi gülerek. İlk defa samimi bir şekilde güldüğünü görüyordum sanırım.
“Alena’nın kaybettiği kız kardeşi,” diye mırıldandım. “Adı neydi?”
Balamir’in bakışları ağırlaştı, yorgun bir tebessüm sardı dudaklarını. “Açelya,” dedi durgun bir sesle. “Açelya Doran.”
Açelya. Parmak uçlarımdan saç diplerime kadar vücudumu kaplayan bir elektrik, sanki elim çarpılmışçasına kollarımı masanın üzerinden kaldırıp kendime çekmemi sağlarken içerinin sıcak olduğunu biliyordum ama soğuktu, üşümüştüm. Ben evlatlıktım. Parçaları birleştir Ada. Varis’in en sevdiği çiçek açelya.
Ama Balamir Adin, benim parçaları birleştirmem için beklemek istemiyordu. “Açelya, Varis’in doğum gününü göl evinde, kendi evlerinde hep birlikte kutlamak istemişti. O gün işten öğle arası çıkacaktım, şurada,” dedi çalışma masasını göstererek. “Tam şurada dosya işlerini hallediyor, bir yandan da saati kontrol ediyordum. Sonra telefonum çaldı.” Düz bir ifadeyle, gözlerimin içine baktı. “Alo, dedim. Ortaklığı boz, ihaleden çekil dedi.”
“Yakut Doran,” dedim titrer bir sesle.
Gözlerini ağır bir şekilde kapattı, kafasını salladı. Gözkapaklarını yeniden aralarken başından beri elinde olduğunu fark etmediğim küçük bir kumandaya basmıştı. Projeksiyon açıldığında loş ışıklandırma kapandı, ardından ekranda eski bir kamera kaydı belirdi. Tarih, 22 Aralık 2006’ydı; saat 14.03’tü. Kamera odanın bir köşesinde ve yukarıda olduğu için neredeyse kuş bakışı bir görüntü sağlıyordu; duvarlara sabitlenmiş raflar kitaplarla doluydu, pencerenin önünde koca bir çalışma masası ve deri bir koltuk vardı, yerde ise işleme bir halı. Bir eli cebinde diğer eli kulağına götürdüğü telefonda olan takım elbiseli bir adam camdan dışarı bakıyordu. Kayıt akıp gidiyordu.
Balamir Adin projeksiyon perdesine sırtı dönük bir şekilde oturuyor olsa da kayıttaki adamla aynı anda elini cebinden çıkardı. “Suriye üzerinden getirttiğimiz, Rusya’ya gemiyle kaçıracağımız nükleer silah sevkiyatından bahsetmiştim sana, hatırlıyor musun? dedi. Türkiye ve yurtdışındaki birçok ihaleyi bana kaybettikten sonra hırslandığı için illegal işlere bulaşmıştı. Hatırlıyorum, dedim. Deneme amaçlı karınla yeğeninin bindiği, birazdan bizim eve doğru yola çıkacak aracın altına döşettim bir bombayı, dedi. Elinde sinyal verici kumanda vardı. Ne diyorsun? Çekilecek misin? Kan beynime sıçradı. Yakut’un pis işlerinden birçok şeyi yapabilecek kapasitede biri olduğunu biliyordum ama amcası olduğum küçük bir kız çocuğu ve karımı öldürebilecek kadar gözü döndüğünden habersizdim. Yine de gözümü kırpmadan çekileceğimi söyledim. Doğum günü partisinde görüşürüz dedi, ben olsam ben de oğluma böyle bir hediye vermek istemezdim dedi doğum gününde, kapattı telefonu ardından.” Kayıttaki adam, Yakut Doran telefonunu kapattıktan sonra cebine atmış, kumandayı ise gelişigüzel masaya bırakmıştı.
Balamir Adin gözlerini açtı, o doğruca bana bakıyordu ama ben kulağım ondayken arkada dönen kaydı izliyordum. “Yakut geri zekâlıydı demiyorum, sonuçta Oxford’u bitirdik birlikte, döndük buraya şirketlerin başına geçtik, başarılı birçok şirketi devirip yükseğe oynadık, kazandık da birçok kez ama dikkatsizdi. Umursamazdı ya da bilmiyorum. Özel hayatında dönenler psikolojisini etkiliyordu. Hatalar yapıyordu, vital hatalar.Hiçbir dostumu karşıma almadım şimdiye dek ne yaparlarsa yapsınlar ama Yakut’u değil düşmanım yapmak, cehennemin katlarına dikeceğime söz verdim her bir uzuvunu. Parçalara ayıracaktım onu. Parçalara ayıracaktım ve o yaşamaya devam edecekti. Her seferinde bir ayağını sakatladığım tahta bir masaydı onun hayatı, devrilmemek diye yama yaptı yıllarca. Küçük darbeler ve psikolojik baskıyla cehennemi yaşattım ona on iki yıl boyunca… Vakti gelince de ait olduğu yere tıkacaktım. Pis bir fare gibi, hiçbir şeyi olmadan, ne çocukları ne karısının bir damla yaşı düşmeyecekti gözünden o hapishane çukurunda çürürken; bir adamdan tırnaklarıyla kazıyarak inşa ettiği kariyerini alırsan ölür. Ama ailesini alırsan… O adam ölerek yaşar. Bir kere değil, bin kere ölse; bin birincide diriltip yeniden öldürecektim onu. Sırf yeniden uyanması için ertesi sabaha, her gece öldüğü yerden diriltecektim.”
Aldığım nefes ciğerlerime kaçarken söyleyecek bir lafım varsa da ağzıma tıkanmıştı. Kayıtta Yakut odadan çıktıktan bir süre sonra kapıyı iki küçük sarı kafa açıyordu. İki küçük kız çocuğu, biri beyaz bir elbise diğeri ise sürekli belini çektiği bir pantolon giyiyordu. Donmuş bir şekilde kaydı izlerken burnumun direği sızladı, gözlerim doluyordu ve ben hiçbir şeye engel olamıyordum. Alena ve Açelya, diye düşündüm. Yüzleri görünmüyordu ama bunlar onlardı. Biri kapıdan dışarıyı kontrol ederken diğeri babasının sandalyesinin üzerine tırmandı ve dizlerinin üzerinde masasını karıştırmaya başladı. Bir şey aramıyordu, yalnızca bakıyordu. Sonunda küçük kumanda dikkatini çektiğinde almakta tereddüt etmedi. Kapıyı gözetleyen küçük kız arkasını dönüp eliyle gelmesini işaret ederken halıya elindeki çikolatalı sütü dökmüştü, eğilip eliyle silmeye çalıştı ama bu mümkün değildi ve o da farkındaydı. Kumandayı kapan kardeşi koltuktan dikkatlice indiğinde ikisi birlikte koşarak odadan çıktılar. Görüntü değiştiğinde ayağa kalktım. Oyuncaklarla dolu bir odaydı bu, kızlar içeri giriyor ve oyuncakları karıştırıyorlardı. Kumanda birinin elindeydi, öylece duruyordu. Görüntülerde ses olmadığı için birbiriyle konuşan kızların ne söylediklerini anlamıyordum ama kayıtlar da eski olduğundan pek net değillerdi zaten. Sonunda oturup oyuncakların arasında kaybolan kızlardan birinin elinde yeniden kumandayı gördüm; pantolonu belinden düşen kızın elindeydi. Düğmesi dikkatini çekmişti. Bastı.
Bu kadardı.
“Bum,” dedi Balamir Adin, gözlerimden akan yaşlarla ona döndüm. “Arabanın içinde üç kişi vardı. Karım, Süheyla Sumru Adin. Yeğenim, biricik kör sağır yeğenim, Azra Adin. Bir de arabayı süren sevgili iş arkadaşım, Kemal Tanrısever.”
Azra, kör ve sağır bir kız çocuğuymuş. Milas’ın kız kardeşi.
Alin Tanrısever. Kumsal annesinin soyadını almıştı. Kayadelen. Kumsal Kayadelen. Kumsal Tanrısever.
Benim kuyruğumu ilk sen kapanına sıkıştırdın Ada. Kopardın onu. Bunu unutma. Kumsal’ın, gittiğim ilk teras partisinde tartışırkenki sözleriydi bunlar.
21 Aralık benim doğum günümdü. Alena kutlamıştı. Herkes biliyordu. Herkes.
Varis alnıma adımı yazmıştı.
Varis alnıma adımı yazmıştı.
Varis alnıma adımı yazmıştı.
“Öte yandan, evden çıkan ilk araba, içinde yıllardır birlikte çalıştığım, canımı emanet ettiğim, güvendiğim sağ kolum Reşit Adalı ve oğlumla yeğenimi taşıyan araba göl evine ulaşmıştı. Hiçbir şeyden haberi olmayan iki küçük kız evin merdivenlerinden aşağı indi dakikalar sonra, verandadan bahçeye çıktılar.” Balamir elindeki kumandayla bir düğmeye bastığında, ekrana yansıyan fotoğrafa dikkatlice baktım; iki küçük sarışın kız vardı fotoğrafta, köşede başka bir sarışın kız daha kuma oturmuş oynuyordu. Bir plajdı burası. Açelya ve Alena. Kumsal. Üçüncü sarışın kız Kumsal’dı. Köşede biri sarışın, diğeri siyah saçlı iki oğlan oturuyordu. Arkası dönük kız ise muhtemelen Azra’dan başkası değildi. Ve Aral. Bebek gibiydi daha… “Ve Açelya göle düşer,” dedi Balamir Adin, kalbim ağzımda atarken gözlerim bir kez daha onun kararmış gözlerindeydi. “Alena bağırarak eve koşar… Reşit, Açelya’yı gölden çıkarır ve ilk yardımı yaptıktan sonra arabayla hastaneye yetiştirir. Hiçbir şeyden haberi olmayan oğlum ve yeğenim bu esnada evin içindedir. Filiz Hanım çıkar dışarı, bütün çalışanlar çıkar; sonrası feryat figan… O gün arabayı ben sürdüm göl evine, her şeyin yolunda olduğunu duymak istercesine sürekli karımı arıyor, Kemal’i arıyordum; kimse açmıyordu. Çalmıyordu bile telefonları. Öyle bir patlamada telefon mu kalır? Reşit aradığında sağa çektim. Adamlardan arabanın patladığı haberini aldığını, yanında Açelya’nın olduğunu ve acile sürdüğünü söyledi. Göle düşmüş. Düşmüşsün…” Kollarını göğsünde bağladı Balamir. “Şaşırdım doğrusu, Açelya. Sen daha yürümeyi bilmeden yüzmeyi öğrenen bir çocuktun. Daha anasınıfına giderken madalyaların vardı. Böyle bir kız çocuğu nasıl göle düşerek boğulur? Ama kafanı çarpmışsın çok sert, göl de bulanıkmış bir önceki gece yağmur yağdığından, zaten o gün de yağmur yağıyordu…”
Yağmur yağıyordu. Varis yağmurdan nefret ediyordu.
Sen daha yürümeyi bilmeden yüzmeyi öğrenen bir çocuktun. Madalyaların vardı. Varis lisanslı yüzücü olmuştu ama yüzmekten nefret ediyordu.
“Diyelim ki yüzme bilmeyen bir yakının derin bir suya düştü. Uzaktasın, suyla aranda en az 200 metre var. 200 metreyi 25 saniyede koşsan, 26. saniyede atlasan, 27. saniyede suyun içindesin… Su karanlık, toz kalkmış, göz gözü görmüyor belki. Belki güneş yok, ışık yok… Bir dakika aradın. İki dakika aradın. Zamanın daralıyor. Panikten nefesini tutma süren yarıya inmiş bile olabilir. Sen yukarı çıkıp ciğerlerine oksijen çekiyorken, aşağıdaki çoktan son nefesini vermiş olabilir.”
“Anladım… Kendin için yüzmüyorsun sen.”
Ben göle düşmüş ve boğulmuştum.
Benim için. Benim içindi.
Tutunmak için bir yer ararken elim sıcak çikolatayla dolu kupaya çarptı; sıcak değildi ama yine de elimi hızla çektim ve masadan birkaç adım uzaklaştım, devrilen bardaktan dökülen içecek sandalyeden yere akıyordu. Çarpıntım başlamıştı.
“Yakut’a dedim ki, kızın bende. Karımla yeğenimi, Kemal’i öldürdün sen. Ya şirketini seçersin, ya da kızını. İkisinden birini mahvedeceğim. Şirketini seçti. Öyle kolay oldu ki bu seçim onun için,” dedi Balamir, kendisinin bile hâlâ inanamadığı bir tonla. “Agâh, güvendiğim adamlardan biri. Uzun yıllar birlikte çalıştık. Tabii bu süreçte Filiz’le de birçok kez yüz yüze geldiler. Meğersem Filiz daha çocuk yapmadan, iki yıllık evliyken boşanmak istiyormuş Yakut’tan, Yakut boş senet imzalatmış kadına elinde tutuyormuş. Ama bir kadının aklında, kalbinde başka bir adam varsa; onu evinde, dizinin dibinde tutsan neye yarar? Alena, Yakut’un doğan ilk kızı, Agâh’tanmış. Yakut bunu biliyormuş. Bunu biliyor ve diğer çocuklarının da Agâh’tan olduğunu düşünüyormuş, bu yüzden umurunda olmamış. Üçünüzü kaçırsam, yine şirketini seçermiş biliyor musun? Adi herif. Ama Açelya ve Aral, Yakut’la Filiz’in çocuklarıydı. Yalnızca Alena, yasak bir aşkın tohumu, Agâh’la Filiz’e aitti. Yani aslında öz baban sattı seni.”
Alena, benim babamın kızıymış. Benim babamın… Benim babam… Agâh Kandemir… Benim üvey babam… Öz babam… Yakut Doran’mış. Ben Açelya’ymışım… Varis’in en sevdiği çiçek. Açelya Doran’mışım… Filiz, A… Ada, demişti bana. Sesi titremişti. Kabul etmişti. Yapalım demişti. Balamir Adin’le konuşuyordu. Alena beni buraya gelmeden önce o eve bilerek götürmüş, Filiz Doran’a, annesine göz dağı vermişti. Alena benim kardeşimdi. Aral benim kardeşimdi. Annem bırakmamıştı beni. Babam satmıştı. Şirketini seçmişti.
Varis biliyordu. Yakut Doran’ın gönderdiği kadın Varis’in çocukluğunu mahvetmişti. Benim babam. Varis doğum gününde annesini ve kuzenini kaybetmişti. Ben bastım o düğmeye. Oyuncak sandım, aldım, ben bastım. Ben yaptım. Ben yapmıştım. Biliyordu. Hepsini en başından beri biliyordu. Ben onun çocukluk aşkıydım. Peşinden ayrılmayan bendim. Benim suçumdu. Hepsi benim suçumdu. Ben istemiştim doğum günü partisini göl evinde kutlamayı. Ben istemesem, annesi ve kuzeni, Kumsal’la Alin’in babasının sürdüğü o arabaya binmezdi; çalışma odasına sızıp karıştırırken kumandayı bulmazdık, o araba hiç havaya uçmazdı. Kumsal’la Alin’in babasını bile ben öldürmüşüm. Ben yapmışım. Benmişim.
“Ücra bir klinikte sessiz bir şekilde halledildi işlemlerin; doktor hafızanı kaybettiğini, kalıcı olacağını söylediğinde Agâh’ı aradım. Yalnız bir adamdı, muhtemelen yalnız da olacaktı ömrü boyunca; hiç kimseyi sevmediği kadar sevmişti Filiz’i, baba olduğunu bile bilmiyordu. Bir kız kurtardık, ailesinden şiddet görmüş, bir bak dedim. Pek de yalan sayılmazdı bu söylediğim. Gördüğü ilk an, bir baba kızına nasıl bakarsa öyle baktı sana. Kocaman yeşil gözleri, dalgalanmış sarı saçları olan dünyalar güzeli bir kız çocuğuydun, elini tuttuğunda Agâh koca bir dev kalıyordu yanında. Agâh evlat edinmek istedi seni, sahte evrakları Reşit hazırladı kimsenin haberi olmadı. Agâh’ın bile yoktu, bugüne kadar. Adını Reşit koydu, Ada. Sudan korkuyormuşsun. Klinikte duş aldırmak istemiş bir hemşire sana, küvetten ölesiye kaçmışsın. Seni kurtlar sofrasına kuzu diye oturtmuştuk, etrafı sularla çevrili bir toprak parçası anlamını taşıyan bu basit isim bile aslında çok şey ifade ediyordu senin için anlayacağın.”
Reşit Adalı.
Babamın, Agâh’ın hiçbir şeyden haberi yoktu. Bugüne kadar mı? Onunla konuşmuş muydu? Anlatmış mıydı her şeyi? Biliyor muydu? Neredeydi? Misafirler bekliyor, demişti dükkândayken. Herkes neredeydi?
“Gölde yapılan aramalar bir sonuç vermedi, Filiz mahvolmuştu. Herkes öyle. Oğlum bile,” dedi Balamir, kumandada bir düğmeye basarak. Bu sefer açılan videonun sesi vardı; kamerayı tuttuğu için yüzü görünmeyen bir kadın oyuncak ve kitaplarla dolu bir odada şımarık bir kız çocuğunu çekiyordu. Köşede oturmuş boyama yapan siyah saçlı bir erkek çocuğu vardı bir de. “Oğlum, kameraya gülümse!” dedi Süheyla Hanım. Varis başını kaldırıp gözlerini kısarak gülümsedi. Ciğerlerim sönerken arkamdaki duvara yaslandım ve iki elimle birden ağzımı kapattım. “Açelya sen de!” Kamera küçük, sarışın, koca yeşil gözleri olan, yeşil elbiseli kıza döndüğünde kendini içine attığı oyuncak havuzundan kalkıp kocaman gülümseyerek zıplamaya başlamıştı kameranın önünde. “Süheyla Anne! Süheyla Anne!” dedi heyecanla, ellerini kaldırarak. “Çikolata verecektin hani? Tatlı toplardan? Şaka mıydı?”
“Süheyla fotoğraf ve videolar çekmeyi severdi, senin de olduğun bir sürü klip ve fotoğraf var arşivde,” dedi Balamir, videoyu geçtiğinde birkaç fotoğraf yansıdı ekrana ama göremiyordum. Görmem mümkün değildi. Gözlerim bir musluktu tam anlamıyla ve gözyaşlarım önümü bile görmeme izin vermiyordu. Yalnızca projeksiyondan yansıyan ışık vardı. “Yakut biliyordu kızının bende olduğunu, ne yaptığım yıllarca umurunda olmadı. Sonra bir gün çıkageldi, evimin önünde arabasına yaslanmış bekliyordu. Kızım nerede? diye sordu bana. Test yaptırmış yıllar önce, Alena’dan sonra zarfları açmaya korktuğu için kasaya bırakmış. Açelya’nın öz kızı olduğunu öğrendiğinde çıkıp gelmiş. Bir kız çocuğunun hayatı umurunda değilmiş, kendi kızının hayatı umurundaymış yalnızca. Korumalar uzaklaştırdılar, bir daha da evimin yakınına gelmesine izin vermedim. Güçlü bir adam olduğundan ne yaptığını kanıtlayıp onu hapse attırmam için derinlerine inmeliydim, yaptığı bütün pis işleri belgelemeliydim, elini tuttuğu şerefsizleri de onunla birlikte çukura sürüklemeliydim. İstihbaratla aynı masaya oturdum, yıllarca git gel yaptım yurtdışına, şirketini içten çürüttüm. Bu son gidişimdi İngiltere’ye, on iki tane 22 Aralık geçti üzerimden. on üçüncüsü olmayacak sözü vermiştim kendime, oğluma, karımın hatırasına, biricik yeğenimlerime, kardeşime, Kemal’e… O gün canı yanan, o günden kalan izi ömürleri boyunca üzerlerinde taşıyacak herkese. Sana bile. Belki de en çok sana. Bütün bunları anlatıyorum ve sana bütün bunları ben anlatıyorum Açelya çünkü senin hayatının üzerine kumar oynadım. Seni Agâh’a ben verdim. Seni de dostumu da kandırdım. Herkesi kandırdım. Kandırmak zorundaydım. Sana bir hayat borçluyum, oğluma annesini, dostunu borçluyum, Filiz’e bir kız çocuğu borçluyum, Agâh’a özür borçluyum, Agâh’a kendi öz kızını borçluyum. Alena ve Aral’a bile, onları o psikopatın eline bıraktığım için bir çocukluk borçluyum Açelya.”
Cayır cayır yanan yüzüme buz gibi ellerimi kapatmış, beni daha fazla ayakta tutamayan ayaklarım pes ederken sırtımı yasladığım duvardan kayarak çökmüştüm yere. Yüzüm acıyordu, dökülen yaşlar sanki bıçak yarası gibi acıtıyordu tenimi; buz kesen avuçlarım acıyordu tenime bastırdığımda, her zerrem acıyordu. Her zerrem sarsılıyordu. Duyduklarım koca bir binaydı ve ben altında kalmıştım. İşte bir 22 Aralık da benim üzerime yıkılıyordu. Ama ben altında kalmıyordum bu tarihin çünkü ben bir şeyin altında kalabilecek bir bütün değildim artık. Paramparçaydım. Titreyen dudaklarımdan içeri kaçan kesik nefesler ciğerlerime oksijen sağlamıyordu, sanki suyun altındaydım yine; hiçbir şeyi hatırlamıyordum ve belki de sonsuza kadar hatırlamayacaktım ama bir şeyin nasıl hissettirdiğini unutmazdı insan, unutamazdı istese de. Ben bir kere boğulmuştum, hayatım boyunca bir daha nefes alamamıştım; şimdi bu karşımdaki adam bana oksijen verdiğini söylüyor olsaydı bile bir köşeye siner, boğulur ölürdüm ben orada.
Yedi yaşında ayrıldığım ailemden tam on iki sene uzak kalmıştım. Kaybettiklerim bu on iki senede kazandığım her şeyi almıştı elimden; atan bir kalbi, düşünen bir beyni, işe yarayan elleri, ayakta tutan dizleri… Biliyordum, dışarıdan bakıldığında tek parçaydım; biliyordum kırmızıya boyanmamıştı kıyafetlerim ama kan ağlıyordum. Annemi kaybetmiştim. Babam beni satmıştı şirketi için. Ablamı, küçük erkek kardeşimi kaybetmiştim. Tüm o imalar… Herkes biliyordu. Adinlerin evindeki yardımcı kadın bile. Sıcak çikolatadan bahsetmişti sabah. Daha bu sabah. Bir aptaldım. Hiçbir şeyi uç uca geçirememiş, bağlantı kuramamıştım. Al! Al işte! Kimseye güvenmem demiştin, güvenmişsin! Yalan konuşmamışlardır demiştin, boğazına kadar battığın yalanları boğuyor şimdi seni! Al! Yalanmış hayatın, gerçeğin bile yalanmış senin! Yalanmışsın sen! Adın bile yalanmış… Adın bile… Sen yokmuşsun Ada! Yokmuşsun ki sen!
Kapının çarpılarak açıldığını duydum. Balamir bana doğru bir adım atmıştı ve o sırada ikimizin başı da kapıya çevrilmişti. “Git arabaya bak dedim lan!” diye bağırdı Milas, arkasından Alena girmişti ama Milas’a göre sakindi, dönüp kapıyı kapatmıştı. Milas ise öfkeli adımlarla Balamir’e yürüyordu. “Ada caddeye park etmiş, Begonya’dadır dedim! Bile bile yolladım onu!” Milas dumura uğramış bir suratla bakışlarını bana çevirdiğinde, maraton koşmuşçasına inip kalkıyordu göğsü. “Söyledin mi?!” diye bağırdı gözlerini benden çekebildiğinde Balamir’e. “Söyledin mi? Anlattın mı her şeyi?!”
“Milas tamam, bırak,” dedi Alena. “Geç otur şuraya sakinleş.”
“Sen hiç konuşma.” Milas öyle bir ifadeyle dönüp bakmıştı ki Alena’ya, ona uzattığı kolu bir silahtı ve kurşun yemişti sanki Alena az önce göğsünden. “Sakın Alena. Sakın konuşma.” Yeniden Balamir’e döndü, tehlikeli adımlar atıyordu. “Dedim ki az önce, kuzenimin, kardeşim dediğim adamın gözünün içine baka baka, Ada’nın burada olduğunu bilirken, dedim ki,” dedi gözünü bile kırpmadan amcasına bakarken. “Kafede ayrılmışlar dedim. Gönderdim onu. Burası cehennem yeriyken, ben onu gönderdim bomboş bir yere bu saatte, trafik saatinde, ulaşması kimbilir ne kadar sürecek, fark edip dönmesi ne kadar…”
“Sen doğru olanı yaptın Milas,” dedi Balamir, düz bir sesle. “Olması gereken buydu. Varis’e kalsa temmuzu bekleyecektik.”
Temmuz.
“Sana kalsa da öyle!” dedi Alena, toplantı masasından geçerken, beni görmemişti o henüz, duvarın dibinde küçücük olmuştum. “Senin bana kızmaya hakkın yok Milas. Sen de en az hepimiz kadar suçlusun! Haftalarca ayakta uyuttun beni, bir şeyler hatırlamasam, o psikiyatrın verdiği ilaçların etkisi geçmese hiçbir şey anlatmayacaktın! Ben de karanlıkta olacaktım şimdi, kimbilir nerede, hangi yalan hayatın içinde… Kardeşim bu kadar dibimdeyken!” Ardından etrafında döndü, odayı tarıyordu. “O nerede? Ada nerede?”
Gözlerimi elimin tersiyle silerek ayağa kalkmaya çalıştım duvardan destek alırken. “Açelya demek istedin herhalde,” diye mırıldandım başımı kaldırarak.
İçerisi karanlıktı, yalnızca projeksiyonun beyaza dönmüş ekranından yansıyan bir ışık vardı ama çok iyi biliyordum ki Alena ne hâlde olduğumu net bir şekilde görebiliyordu. Bütün öfkesi, bütün hırsı bir köşeye sindi o an içinde, gözlerinde gördüm; bana ilk defa böyle bakıyordu belki de ya da bir kez daha böyle bakmıştı… Begonya’da, kafedeyken. Terastaki partiden sonra. Masasının kenarındaki çiçeklerin türünü Hazal’a soruşundan sonra, açelyalar olduğunu öğrendikten hemen sonra… Elimi sıkarken fark etmişti, gözlerimin içine bakarken. Milas anlamıştı, onu yerine oturtmuş ve iyi olmadığını söylemişti. Evet, iyi değildi. Çünkü Alena o gün tanımıştı beni.
Tıpkı saatler önce annemin tek bir bakışta tanıdığı gibi.
Alena koşar adım bir anda kollarını etrafıma doladığında saçlarının arasından Milas’ın elini alnına götürüp başını çevirdiğini gördüm, Balamir ise gözünü kırpmadan bizi izliyordu. “Özür dilerim,” dedi Alena, saçlarımın arasına fısıldarken öyle güçlü sarılmıştı ki bana sanki bir daha hiç bırakmak istemiyordu. “Özür dilerim, hepsini senin için yaptım. Her şey senin içindi… Ben hep söylemek istedim ama söyleyemezdim, beklemek zorundaydım. Beklettim seni, affet beni…” Gözlerimi sıkıyordum, gözkapaklarım ağrıyordu acıdan. Ellerimi sıkıyordum sırtına doladığım, ellerim acıyordu avuçlarıma batan tırnaklarımdan. Konuşmak istiyordum ama mecalim yoktu. Ölmek istiyordum ama vuranım yoktu. Ben uyumak istiyordum. Çok yorgundum. Sadece uyumak istiyordum. Uyanırsam da sessizlik olsun istiyordum. Bunca zaman herkes nasıl sustuysa, nasıl susabildiyse, şimdi de sussunlar istiyordum.
Milas’ın bakışları bir farkındalıkla karardığında doğrudan karşıya yürüdüğünü fark ettim o an. Balamir, “Milas yapma,” dedi. “Sırası değil…”
“Amca yeter,” dedi Milas, Alena’yla çoktan ayrılmıştık. Projeksiyon ve toplantı masasının hemen yanındaki boydan boya karaltılmış camın ışıkları, Milas’ın bastığı bir düğmeyle aydınlatıldığında içeride insanlar vardı. Alena’nın ağzından bir feryat koparken arkasını döndü ellerini yüzüne kapayarak, ben çıplak gözlerle bakakalmıştım. Koltuklar vardı tek kişilik, buraya döndürülmüş… Biz onları göremesek de onlar bunca zamandır oradalardı. Filiz Doran, annem, annemiz; gözyaşları içinde, koltuğun ucuna kaymış, elleri ağzında, kıpkırmızı bir suratla ağlıyordu. Agâh Kandemir, babam, üvey babam; birkaç adım gerisinde yumruğunu ısırmış, duvara yaslanmış dikiliyordu ve onun gözleri kıpkırmızı, kirli sakalları ıslaktı. Yakut Doran, babam, babam demekten utandığım biyolojik babam, öz babam da oradaydı ve beni en çok şaşırtan da bu olmuştu; Filiz Doran’la arasında boş bir koltuk vardı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu, yalnızca ıslanmış yanaklarını ve sıktığı çenesini görebiliyordum. Ayakta başka biri daha vardı, tanıdığım biri; Milas’ın babası, Alparslan Adin. Bir kaya gibi sertti ifadesi, Yakut’tan en uzak sayılabilecek köşede dümdüz buraya bakıyordu, dümdüz kardeşine; Balamir Adin’e. Belli ki zor tutuyordu kendini aynı odaya tıkıldığı bu adama saldırmamak için.
Varis yoktu. Varis’i göndermişlerdi.
Varis yok.
Öfkeyle, kapı kolunu sökercesine köşedeki kapıyı açtı Milas; işte o an Filiz Doran’ın hıçkırıkları vurmuştu odadan dışarı, kulaklarımızdan içeri… Teker teker çıktılar odadan, önce Filiz Doran, ardından Yakut denen herif, babam ve Alparslan Adin. “Bunun burada ne iş var?!” diye bağırdı Alena öne çıkarak, Yakut’u gösterirken. “Bu pis herifin burada ne işi var?!”
“Sakin ol Alena,” dedi Balamir Adin. “Ben de hoşnut değilim onun burada olmasından ama birazdan almaya gelecekler onu. Unutamayacağı bir kapanış vermek istedim hayatına, bundan sonra göreceği yüzler yalnızca hücre arkadaşlarından ibaret olacağından.” Yakut hiçbir şey söylemedi, yalnızca gözlerini kapatmış ve başını çevirmişti. Boynundaki ve alnındaki damarlar belirgin bir şekilde, patlamaya hazır bir bomba gibi belirginleşmişti.
“Nasıl yaptın?” diye sordu Alena bu sefer, içimden akıtmak istediğim zehri sanki hissetmiş gibi sözlerine sürerek. “Nasıl yaptın bunu? İnsan mısın sen! Bir kadını, bir anneyi öldürdün! Kör sağır küçücük bir kız çocuğunun hayatını aldın elinden! İki kız kardeşi babasız bıraktın! Yetmedi kendi öz kızını sattın şirketin uğruna! Mutlu musun seçiminden? Nasıl gidiyor işlerin? Nasıl şimdi şirketin söyle, anlat hadi başarılarını! Dök ortaya! Akşam yemeklerinde konuşuyordun ya hani, boktan hayatımızın ne kadar iyi gittiğini plastik cümlelerde duymak istiyordun ya, ulan davetli listesini bile mail atmasını istemiştin her gece aynı yatağa girdiğin kadından, sekreterinmiş gibi! Bir öksürük sesimize bile dayanamıyordun ya hani, kızıyordun ya sofrada, ben şimdi senin yüzünü bile görmeye dayanamıyorum!”
“Ben senin baban değilim,” dedi Yakut, ağzını açarak. “Seninle konuşacak hiçbir şeyim yok benim.”
“Konuşma sikik herif! Sen zaten hiç konuşma!” Bir anda iki metre uçan Milas’ın yumruğu Yakut’un yüzünde patladığında adam tutunacak bir yer bulamadan yere devrildi, Milas üstündeydi. Babam, Milas’a doğru onu tutmak için atıldığında “Bırak kırayım çenesini!” diye bağırdı Milas, gözüne bir yumruk geçirirken. “Bırak kırayım! Ben ne hesap vereceğim kuzenime? Ne diyeceğim ulan?! Bırak kırayım bir tarafını yoksa yüzüne bakamam! Yüzüne bakamam!” Babam onu Yakut’un üzerinden kaldırırken bir tekme savurdu Yakut’un kaburgalarına. Adam inleyerek yüzüstü dönmüştü yerde, avuçlarının üzerinde doğrulmaya çalışırken.
“Ben kimseyi öldürmedim,” dedi Yakut kan tükürürken yere, acı içinde. “Senin kız kardeşin yaptı. Ben bıraktım kumandayı, nereden bileyim küçücük kızların elinde çalışma odamın anahtarı olduğunu?! Ne bileyim odamı her gün kurcaladığınızı?!”
Senin kız kardeşin yaptı. Ben yapmıştım. Ellerimi, göğüs kafesimde hissettiğim inanılmaz bir acıyla yüzüme bastırarak onlara arkamı dönerken “Senin suçun değildi,” dedi arkamdan gelen bir ses, Filiz… Annem. “Senin suçun değildi,” diye devam etti Filiz. Yakut’a ne oluyorsa arkadan acı inlemeleri doluyordu kulağıma. O adam benim öz babamdı. “Senin suçun değildi,” diye tekrar etti Filiz, beni kolumdan yakaladığında kollarını etrafıma sardı ama ben ellerimi yüzüme bastırdığımdan ona sarılmıyordum. “Senin suçun değildi,” diye devam etti, bir öpücük hissettim saçlarımın arasında. “Senin suçun değildi…” Anne. Kendimi rahat bıraktığım ilk an kokusu doldu burnuma, daha şiddetli ağlamaya başladım; anne kokusu. Ölecekmiş gibi ağlamaya başladım, ölsem keşke diye ağlamaya başladım, ölsem yeridir diye ağlamaya başladım. “Benim küçük kızım… Benim eli yüzü çikolatalı küçük, hırçın kızım…” Annem…
“Bu kadının burada ne işi var?!”
Hemen yanımdaki kapının açıldığını duyduğumda etrafıma sarılmış kollardan kurtulmuş, Milas’ın sesine dönmüştüm. Balamir “Götürün şu kadını buradan!” diye bağırdığında başımı çevirdiğim an, iki kolundan tutulan, kirlenmiş kırmızı bir paltonun içinde hâlâ sırıtabilen o rezil kadını gördüm. Sahra. Saçları dağılmış, makyajı akmıştı. Öyle bir öfkeyle saldırdım ki ona, Filiz Doran bile tutamadı beni. Çığlığım boğazımdan taşarken onu sımsıkı tutan kollar bile sarsıldı üzerine atladığım sırada. Sertçe duvara ittim onu, korumalar izin vermişti. Kadının sırtı duvara çarparken çıkan ses canının yandığının kanıtıydı ama bu umurumda bile değildi. “İğrenç bir kadınsın sen!” diye bağırdım suratına doğru, beyaz dişleri kanla sararmıştı. Bana karşılık vermiyordu. Saçına asıldım, boğazına yapıştım, “Duyuyor musun beni? İnsan değilsin sen!” diye bağırdım suratına, sanki bir cam vardı suratında ve ne dudaklarımı okuyor ne de sesimi duyuyordu. “Cayır cayır yanarsın da bir bardak su verenin olmaz inşallah! Geber!” Kahkahası yankılandığında belime sarılıp beni kadının üzerinden çeken kolların arasında bir tokat attım suratına, başı öyle bir yana çevrilmişti ki boynunu kırdığımı düşünmüştüm. “Ahlaksız kadın!”
Beni geriye çeken kollar babama aitti. “Yapma kızım, yapma güzelim,” dedi babam beni kadından uzaklaştırırken, korumalar da Balamir Adin’in talimatıyla kadını kaldırıp odadan çıkarttılar. O sırada babam da önüme geçip görüşümü kapatmış, üzerime eğilip kollarımı tutmuştu.
“Ben senin kızın değilim,” dedim gözyaşları içinde, kollarının arasında titrerken, yüzüne bakamıyordum bile. “Ben senin…”
“Sen benim kızımsın,” dedi Agâh Kandemir, bir kolunu omzuma sararken. O da sürekli burnunu çekiyor ve gözlerinden akan yaşlara hâkim olmaya çalışıyordu. Diğer kolunu da uzattı ileriye; Alena’ya. “İkiniz de benim kızımsınız…” Alena buraya gelmemişti, boncuk mavi gözlerinden akan iki damla yaşla birlikte altdudağını sertçe ısırmıştı; orada öylece, küçük bir kız çocuğu gibi dikiliyordu. Filiz Doran sürekli ağlıyordu. Alparslan Adin, oğlunu bir köşeye sıkıştırmış sakinleştirmeye çalışıyordu. Yakut Doran yerdeydi, kalkamıyordu ya da kalkarsa tekrar yere serileceğini bildiğinden mecali yoktu. Balamir Adin, tek sağlam kişiydi bu odada.
Şimdi 22 Aralık, hepimizin üzerine devrilmişti.
“Baba gidelim n’olur,” diye fısıldadım gözyaşları içinde, sesim kısılmıştı ve çatlak çıkıyordu. “Ne olursun gidelim… N’olur gidelim…”
“Alın şunu camın arkasına, toplantı odasına tıkın.” Balamir Adin’in otoriter sesini duydum, gözyaşlarımı süveterimin koluna silerken kollarımı babamın belinden çekmeden göz ucuyla bakmıştım kapıya. İçeri giren korumalar Yakut Doran’ı kollarından tutarak yerinden kaldırdılar ve az önce hepsinin içeride olduğu odaya sokup kapıyı kapattılar.
Babam “Gidelim kızım,” dedi saçlarımın arasına bir öpücük bırakırken. Elimi tutmuştu. Küçücük bir kız çocuğuydum ben şimdi yine, babam dev kalıyordu yanımda ne olursa olsun… Alena’nın önünde durduğunda, Alena’nın birkaç dakika önce kurumuş gözyaşlarıyla ıslanmış yanaklarından yeniden süzülüyordu yaşlar. Gergince çiğnediği altdudağını bıraktığında kanattığını gördüm. “Sen de bizimle gelmek ister misin?” diye sordu babam, Alena’ya. Alena gözlerini kapattığında boncuk boncuk yaşlar döküldü yanaklarından. Kafasını salladı.
Kapı yeniden açıldı. Nefes nefese bir kadın girmişti içeri, bana sıcak çikolatayı getiren kadındı bu. “Balamir Bey, çok acil,” dedi kadın birkaç adımla toplantı masasının başına ulaşarak. Balamir Adin’in kaşları çatılmıştı. “Oğlunuz geldi, kesin talimat vermiştiniz ikinci bir emre kadar içeri girmemesi konusunda ama kapıdaki güvenliği indirip asansöre binmiş. Şu an onuncu katta,” dedi kadın zar zor soluk alırken. “Ne yapmamız gerekiyor efendim? Durduralım mı?”
Balamir Adin’in kara gözleri üzerime çevrildiğinde göz göze geldik, suratımdaki dehşet ifadesi apaçık ortadaydı. Başımı çevirdim o an; bir, belki iki saniyelik bir kilit anıydı. Milas, Alparslan, Filiz, babam, Alena… Herkesin gözü üzerimdeydi. Babamın elinden elimi çektiğim gibi masanın üzerine bıraktığım çantamı ve montumu kaptım, ardından kadının girerken açık unuttuğu kapıdan dışarı fırladım.
“Ada!” diye bağırdı bir ses arkamdan. Milas. Sanki yapma, diyordu. Yapma. Ve ondan başka kimsenin bana bunu söylemeye cesareti yoktu o odadaki.
“Açelya!” Annem. Annem bana adımla seslenmişti.
Yirminci kata gelmiş asansörü gördüğüm gibi merdivenlere yöneldim, basamaklardan yuvarlanıp kafamı yaracak olsam da, merdiven boşluğundan düşüp ölecek olsam da onunla yüz yüze gelmeyecektim. Hazır değildim buna. Yapamazdım. Yapamam. Annesini almıştım elinden. Nasıl yüzüme bakabilmişti? Kuzenini de… Nasıl öpebilmişti beni? Açelya nasıl en sevdiği çiçek olurdu? Ben hatırlamıyordum hiçbir şey, o biliyordu, hatırlıyordu her anı… Nasıl saklayabilmişti? Nasıl susabilmişti? Nasıl bağırmamış, haykırmamıştı bütün bunları suratıma? Nasıl bakabilmişti gözlerime? Nasıl tutabilmişti elimden, o düğmeye bastığım parmaklarımın olduğu elimden… Nasıl ısıtabilmişti boynunda bugün? Nasıl yüzmeyi öğretmek istemişti bana? Neden kurtarmıştı o gün havuz partisinde, ölüp gitseydim işte orada… Boğulsaydım… Kimse atlamazdı ondan başka peşimden sanki. Ama o da atlamasaydı keşke. Herkes atlasaydı ama o atlamasaydı peşimden keşke.
Montumu üzerime geçirip çantamı koluma taktığımda altı kat inebilmiştim merdivenlerden, kapı aralığından karşı karşıya dizili toplam dört asansörden birinin kapılarının açık olduğunu fark ettiğimde içeri attım kendimi. Öyle yorulmuştum ki… Öyle canım yanmıştı ki merdivenlerden inerken. Asansörün içine girdiğim gibi yere düşmüştüm ellerimin üzerine. Zemin katı tuşlayarak kapıların kapanmasını sağlayan o düğmeye bastım. Ve gözlerimi kapattım.
Düşünmemem gerekiyordu. Henüz düşünmemeliydim. Bir taksiye atlayıp eve gidene, kapımı kilitleyene kadar düşünmemeliydim. Tek yapmam gereken buydu, aksi taktirde aptalca bir şey yapacaktım. Hayatını mahvettiğim insanın karşısına çıkamazdım. Bu hâlde olmazdı. Bugün olmazdı. Toparlanmam gerekiyordu. Milas, kafeye yönlendirdiğini söylemişti onu. Bu kadar çabuk gidip dönmüş olamazdı. Belki de beni defalarca kez aramış ve açmadığımda işkillenmişti… Belki de biliyordu. Belki de aslında hiç gitmemişti. Sadece şüphesinin doğrulanacağı anı beklemişti.
Asansör kapıları zemin katta açıldığında lobide gözüne buz tutan bir güvenlik görevlisi gördüm, bir diğeri de yanına oturmuş su içiyordu ve hırpalanmışa benziyordu. Danışmada gördüğüm kızlardan biri önlerinde, teselli edercesine bir şeyler söylüyordu ama duymuyordu işte kulaklarım. Kendimi lobiden dışarı, aralık soğuğuna attığımda artık kar yağmadığını fark ettim. Masal bitti. Bu hikâyede kimse kötü adam değildi.
Hayır. Kötü adam, benim babamdı. Öz babam. Peki onun hikâyesi neydi? Ona bu kadar korkunç şeyleri yaptıran neydi? İlk defa bilmek istemiyordum. Duymak istemiyordum. Sadece bugün bir an önce bitsin istiyordum. Koşar adımlarla Holding bahçesini yarıladığımda bir ses yankılandı bahçede, tüylerimi diken diken eden bir ses; öyle ki ayaklarım yere yapışmışçasına mıhlanmıştım dikildiğim yol üzerine, bir rüzgâr bütün ağaçların dallarını kırarcasına savurmaya başladığında saçlarım uçuşurken omzumun üzerinden bakarak döndüm arkamı. Oradaydı. Koşuyordu arkamdan. “Ada!” diye bağırdı, öyle gür; öyle yalvarırcasına çıkıyordu ki sesi boğazından, öyle sesleniyordu işte bana; bir tek bana.
“Dur,” diye fısıldadım kalbim avuçlarımda atarken, durmadı. “Dur!” Bu sefer bağırmıştım, aramızda birkaç metre kala kendini zor durdurabilmişti. Ağzımızdan verdiğimiz nefes buhar olup uçuyordu yüzümüzden yukarı, o da en az benim kadar dağılmış görünüyordu. Üşüdün mü? diye sormak istedim kızarmış burnunu ve dudaklarını gördüğümde ama gözlerine baktığımda teninden daha kızarık tarafları olduğunu fark etmiştim. Ağlamış mıydı? Üşüdün mü Varis? Haklıymışım, sen ısın diye kendimi seve seve yakarmışım ben.
“Ada,” dedi yalvarırcasına bakan gözlerinin ardından, ikimizin de çektiği oksijen ciğerlerimize benzindi şimdi.
“Git n’olur…” Ellerimin tersiyle sildim gözyaşlarımı, yüzüne bakıyordum; yüzüne bakmak istemiyordum. Yüzünü görmek istemiyordum. “N’olursun git…”
“Ada,” dedi bir kez daha, lafını böldüm.
“Ada değilmiş benim adım, neden yalan söylüyorsun?” diye sordum dudaklarımı birbirine bastırmaya çalışırken, göğsümdeki his gitmiyordu ve daha çok gözyaşı akıtacağa benziyordu. “Yoksa Ada lakabım mıydı başından beri? Öyle söylemiştin ya hani Alperlerin evinin önünde, Çisem’e Pamuk Prenses bana dört yanı sularla çevrili korkak kara parçası… Çok güzel bir lakapmış gerçekten Varis, çok anlamlıymış. Zekânı konuşturmuşsun yine ve ben hiçbir şey anlamamışım. Yine.”
“Yapma,” dedi bir adım ileri atarak.
“Gelme,” dedim elimi kaldırarak. “Gelme, dur orada…” Yine görüşüm bulanıklaşıyordu. “Gitmeme izin ver,” dedim titreyen bir sesle. “Bırak gideyim… N’olursun bırak!”
“Bırakamam…”
“Duydun mu? Ben yıkmışım senin üzerine 22 Aralık’ı, sen altında kalmışsın.” Yutkunamadım. “Ben almışım elinden anneni, kuzenini… Milas’ın kardeşini ben öldürmüşüm. Kör sağır küçücük bir kız çocuğuymuş o… Varis… Nasıl bakarım ben yüzüne? Senin yüzüne nasıl bakacağım ben bir daha?” Gözlerimi sildim, hıçkırıklarıma engel olamıyordum. “Kumsal’la Alin’in babasını bile ben öldürmüşüm! Kemal Tanrısever! Duydun mu Varis? Alin bile haklıymış okul hayatımın içine etmekle! Az bile yapmış! Dahası, haksız yere çekiştirdiğim kız, çocukluk arkadaşımmış benim! Ablamla tanışmışım birkaç hafta önce, kıskanmışım onu senden! Annemle karşı karşıya geldik biliyor musun? İki saat ya oldu ya olmadı… Kadının kalbi sıkıştı. Ben anlamadım. Bir insan annesinin gözlerinin içine bakıp da onu nasıl tanımaz Varis? Görüntüsünü, sesini nasıl unutur nasıl hatırlamaz?… Alena hasta o dedi, ben de inandım. Bir aptal gibi. Ama ben siz ne dediyseniz inandım zaten! Sen ne dediysen inandım ben!”
“Ben sana hiç yalan söylemedim,” dedi başını iki yana sallarken. “Ben sana hiç yalan söyledim mi Ada?”
“Ada deme bana! Ada deme bana, Ada deme!” İki elimi birden boğazıma götürdüm nefes alamıyormuşçasına, gözlerimi kaçırarak biraz eğilmiş dileniyordum oksijen için. Varis’in yine bana doğru yürüdüğünü gördüm. “Gelme dedim!”
Durdu. “Yapma n’olursun, yapma,” dedi ellerini saçlarından geçirip tutamları çekiştirerek. “Geçmişimi sikeyim, yapma bunu bana!”
“Ben senin anneni öldürdüm bu ellerle…” Ellerimi kaldırdım havaya, videoya göre sağ elimi kullanmıştım. “Sen nasıl tuttun bu elleri? Nasıl senin için yaratıldığımı söyledin?” Ellerimize bak Ada, ellerimize bak ve bana benim için yaratılmadığını söyle. “Sen nasıl dokundun bana? Nasıl öptün beni?”
“Senin suçun değildi,” dedi, tıpkı bir süre önce yukarıda Filiz Doran’ın bana sarılırken söylediği gibi. Ama farklı hissettirmişti. Daha berbat hissettirmişti. Kafamı iki yana olumsuz anlamda salladım. “Senin suçun değildi,” dedi bu sefer üzerime doğru yürüyerek. Birkaç adım geri gittim. “Gelme dedim!” diye bağırdım ona doğru ama bu umurunda bile olmamıştı. Beni belimden yakalayarak kaçmama engel olurken kolu tamamen kendine kafeslemişti bedenimi. Elini yanağıma yaslayarak zorla başımı kaldırdığında göz gözeydik. “Senin suçun değildi, sen yapmadın,” dedi daha sakin bir sesle, gözyaşları benim tenime damlıyordu. “Senin suçun değildi, sen sadece yedi yaşındaydın,” diye fısıldadı başparmağı yanağımı okşarken. Buruşturduğum yüzümden akan gözyaşları tenimi gıdıklarken kafamı iki yana sallıyor, hayır diyordum ona. Ben yaptım. Babam bıraktı. Ben aldım kumandayı, ben bastım. “Senin suçun değildi. Senin suçun değil…”
Ellerimi koluna indirip onu ittirmeye çalıştım ama isteyince ne kadar güçlü olduğunu aklımdan çıkarmıştım. Elini çekmeye çalıştım yanağımdan “Git,” dedim güçsüz bir sesle. “N’olur bırak beni.”
“Kaybettim seni,” diye fısıldadı elinin tersiyle gözyaşlarımı silerken. Sıcak nefesi yüzüme çarpıyor, kış soğuğunda bile ısıtmayı başarıyordu tenimi. “Tarih tekerrür edecek demiştim. 22 Aralık 2006’da kaybettim, 22 Aralık 2018’de bir daha kaybettim. Kaybetmelere doyamadığım sevgilim… Bana gel ve bir daha gitme, olur mu?”
Çığlıklarla, bağırarak ittirdim onu bu sefer, gözlerimi kapatmıştım, sanki görmezsem duymayacaktım acısını şuramda; sanki duymamış olacaktım canımdan can götüren, canımı bana bırakan sözlerini. Hıçkırıklarım boğazıma dizilirken aramıza mesafe koydum, arkamı dönüp koşmaya başlamadan önce en son elimi bırakmıştı; en son parmak uçlarımız değmişti birbirine.
***
23 Aralık 2018, Çarşamba
Elle tutamadığımız duyguların boynumuza idam ipini geçirip bizi tavandan sarkıttığına şahit olabileceğimiz kanıtlanmamış, teoride bir şey olsa da hâlâ; mecazen kırıldığından bahsettiğimiz kalplerimizde aslında kılcal damarların çatlıyor oluşunu iddia eden bilim adamları, göğüs ağrımız için de bir tez atabilirdi ortaya sanırım. Bunu bir kitapta okumuştum, fiziksel olarak yaralandığında yaran görünürde olduğundan uygun bir tedavi yöntemi belirleyip buna göre bir yol izliyordu doktor ama yaran gözle görünmüyorsa, röntgen göstermiyorsa, açıp baksalar sorun yok deyip geri kapatacaklarsa… Seni acınla yapayalnız bırakıyorlardı ortada. Çaresizlik böyle bir şeydi.
Belki de ben hep yalnızdım, yedi yaşında geçmişimi kaybettiğimden beri. Öyle bir geçmişti ki bu belki de değil geçmişimi, hayatımı kaybetmiştim ve haberim yokken yaşamıştım bunca zaman. Hâlâ tık yoktu kafamın içinde, hâlâ hatırlamıyordum ama hatırlamak ister miydim, işte onu hiç bilmiyordum.
Gece geldiğimde, taksiden inip karşıdan karşıya geçerek kendimi eve atana kadar sırılsıklam olmuştum; çarpıntım ve zihnimdeki bulanıklık hareketlerimi dahi yönetmeme izin vermemişti. Üzerimdekileri çıkartıp bir köşeye attıktan sonra kapımı kilitleyip suyun altına girmiş ve gözlerimi kapatmıştım dakikalarca, belki bir saate yakın… Buruş buruş olmuştu ellerim ben çıkarken. Hak etmiyordum bunu. Hak etmiyordum sıcak bir duş alıp yatağa uzanacak olmayı. Ben aslında hiçbir şeyi hak etmemiştim ama hayat yoluma çıkarmıştı bir kere.
Bir yastığa başımı koyup, diğer yastığı kendime çektiğim bacaklarımın ve kollarımın arasına alarak kan çanağı gözlerimle boşluğu izlediğim dakikaların birinde aşağıdan gelen kapı sesi susturmuştu içli ağlamalarımı. Nefesimi tutmuş, kapımın tıklanacağı o anı beklemiştim. Babam dakikalarca kapımın önünde beklemiş, defalarca kez kapıyı açmam için tıklatmıştı ama yerimden kımıldamamıştım. Alena gelmişti sonra, “Susmak istiyorsun biliyorum, sessizlik istiyorsun,” demişti, haklıydı da. “Susalım o zaman, bunca zaman nasıl sustuysak… Biraz daha susalım.” Sırtını kapıya yaslayıp yere oturduğunu fark etmiş, orada uyuduğunu ise sabah kapıyı açmaya çalıştığımda anlamıştım. Neredeyse düşüyor, kafasını çarpıyordu… Üzerine bir battaniye örtülmüştü ve başını yasladığı kapı kenarına ise bir yastık konulmuştu, muhtemelen bunu yapan babamdı.
Ben yanından geçip giderken uyanmıştı, yastığı da battaniyeyi de bırakıp ayaklanmış ve “Ada?” diye seslenmişti bana, ben merdivenlerin başındayken. Önce durmuştu adımlarım, ardından omzumun üzerinden dönüp ona bakmıştım. Hiç uyumamıştım bütün gece, sadece düşünmüş ve ağlamıştım. Kendime hâkim olamadığım, hıçkırıklarımın şiddetlendiği dakikalarda ise kulaklıklarımı kulağıma geçirip son ses açtığım gürültülü şarkılarla bastırmıştım yüzümü yastığa. Belki benim ağlamaya bile hakkım yoktu. Belki en çok benim ağlamaya hakkım yoktu. “Kahvaltı hazırlamak ister misin benimle? Babam birazdan uyanır,” demiştim ona, önüme dönüp merdivenlerden inerken. Peşimden takip etmişti beni. “Baban hiç uyumadı ki Ada, salonda,” demişti. “Senin baban,” demiştim ona, koridorda. Gözleri dolarken dudaklarını birbirine bastırmış ve “Senin de baban,” diye düzeltmişti lafımı. “Bizim babamız.”
Haklıydı, babam salondaydı. Dizlerine bir battaniye örtmüş, oturur pozisyonda, kollarını koltuğun arkasına dayayarak boşluğu izliyordu, televizyon açıktı ve sesi kısıktı ama izlemiyordu bile ve muhtemelen hiç izlememişti de. Sadece düşüncelerinin sesini bastırması için bir çare olarak görmüştü. “Tarçınlı reçelli kurabiye ve tarçınlı yeşil çay yapacağım,” demiştim salonun girişinde üçümüz karşılaştığımızda. “Sonra da okula gideceğim. Sınavlarım var. Teslim etmem gereken ödevlerim var.”
“Ada emin misin? Bugün gitme istersen,” diye sormuştu babam mutfağın girişinde. Alena da yanında, şaşkın gözlerle beni izliyordu. Babama kafamı sallarken “Eminim, neden olmayayım? Gideceğim,” diye söylenerek un kavanozunu çıkarmıştım. Un, yumurta, yağ, şeker, reçel… Hepsini çıkartıp ellerimi yıkadıktan sonra genişçe bir kapta yoğurmuştum sessizce, babam ve Alena da sonuna kadar mutfağın girişinde, endişeli gözlerle beni izlerken dikilmişlerdi. Bir tepsiye yağlı kâğıt serdikten sonra kurabiyeleri dizmiş, fırına vermiş, ardından çay demlemiştim. Yeşil çay. Tarçınlı. Krep. “Krep yapalım mı kahvaltıya?” Sudan geçirdiğim kabın içine un, süt, biraz su, çok az tuz ve yumurta koymuş; bir tavayı yağladıktan sonra ısınması için kısık ateşte bırakmış, mutfak masasındakileri kaldırıp silmiştim. Sonunda Alena “Yardım edeyim,” diyerek girmişti araya, babam da tavanın başına geçmiş krepleri hallediyordu. Bütün kahvaltılıkları hallettikten, çay demlendikten, kurabiyeler hazır olduktan ve üzerlerine reçel sürdükten sonra kahvaltı sofrasına oturduğumuzda kurabiyelerden birini tabağımın tam ortasına koymuştum. Yetmemiş gibi baharatlıklardan birinin içine tarçın doldurmuş, daha da dökmüştüm üzerine. Kimse anlamamıştı. Kimse anlamıyordu.
Kimse konuşmuyordu da.
“Belki de bugün evde kalıp dinlensen iyi olur, sınavlarının yarın başladığını biliyorum,” diyerek sessizliği bölen Alena olsa da lafını duymazdan gelerek masanın kenarına yasladığı bileklerine gözlerimi çevirmiş, titreyen ellerinden birini tutmuş ve “Belki bir gün birlikte lunaparka gideriz,” demiştim gözlerimi Alena’nın boncuk mavilerinden, babamın gözlerine çevirerek. Alena babama, babasına bakmıyordu, bakamıyordu ama benim lafımdan sonra babam uzanıp Alena’nın diğer elini tutarak “Kızlarım da isterse gideriz,” dediğinde, Alena sonunda başını kaldırıp bakmıştı ona. Yirmi sene. Yirmi sene, kızı olmadığını bilen iğrenç bir adama baba demişti o; hiçbir şeyden habersiz sevgi beklemişti belki de. Görememişti de, bunu biliyordum. Alena hiç konuşmasa da gözlerinden okunuyordu bu.
“Sence Aral okula gelir mi?” Okul formamı giyinirken Alena yatağımın üzerine oturmuş, durgun ve yorgun gözlerle ilerideki boy aynasından kendi yansımasını izliyordu. Üzerinde bir kot pantolon ve beyaz bir kazak vardı, saçları dağılmıştı ve gözlerinin altı çökmüştü. “Aral her şeyi biliyor, benden önce de biliyordu,” demişti Alena. “Benim üvey, kendinin o aşağılık adamdan olduğunu uzun zaman önce bir telefon konuşmasına şahitlik ederek öğrenmiş. Bazen bana ters davranıyordu, tamam belki çoğu zaman… Bu yüzdenmiş. Kardeş olmadığımız için her ne kadar annelerimiz ortak olsa da, öfkelenmiş herkese. Daha sonra bir anlaşma yapmışlar, reşit olduğunda özgürlük vaad etmiş ona Yakut. Aral kabul etmiş ama daha sonra çalışma odasında eski fotoğrafları bulmuş ve Balamir Adin’in ofisine gitmiş, soyadını kullanarak. Yakut’un ofisine kamera ve ses kayıt cihazı yerleştirmiş Balamir’in isteği doğrultusunda. Senin okula geldiğin gün, fotoğraflardan hemen tanımış yüzünü. Varis’le tartışmışlar. Milas’la tartışmışlar. Seninle tanışmak için servise yazılmış, yanına oturmuş sanırım… Varis bunu bir tehdit olarak görmüş, Aral’a güvenmiyormuş. Sonra ortalık karışmış zaten… Dün orada yoktu çünkü yüzleşmeye yüzü de yoktu. Bugün okula gelecektir.”
Alena dünün konusunu açtığı için ona hiçbir cevap vermeden banyoya yürümüş ve kapıyı kapatmıştım. Aynanın karşısında saçları birbirine geçmiş, gömleğini doğru düzgün ilikleyememiş, süveterinin yakası yamuk, gözlerinin altı mosmor; içi kıpkırmızı bir canavarla karşılaşmıştım. Belki de Varis’in, okulun ilk günü bende gördüğü de buydu; bir canavar. Bir canavar görmüştü okul koridorunda. Ondan annesini alan, kuzenini alan, arkadaşının babasını alan, bencilce her şeyi unutan ve mutlu bir hayat yaşayan bunca zaman; bir canavar. Canavardım ben.
Üzerimdekileri çıkarıp en baştan teker teker, düzgünce giymiş; saçlarımı taramış ve göz altlarıma kapatıcı sürüp dişlerimi fırçaladıktan sonra çıkmıştım banyodan. Montumu giymiş, çantamı ve arabanın anahtarlarını almış, kapıya yönelmiştim. “Ben götüreyim seni,” diyerek ayağa kalkmıştı Alena. “Ben süreyim. Lütfen.” Kafamı sallayıp anahtarları ona atmıştım, aşağıdan montunu aldıktan sonra benimle çıkmıştı dışarı. Montumun cebinde ve çantamda küçük tarçınlı kurabiye paketleri vardı, kahvaltıda da yalnızca tarçınlı kurabiye yemiştim bir tane. Tarçın sanki yetebilecekmiş gibiydi onu benden uzak tutmaya… Sanki yetermiş gibi…
Sessiz geçen bir okul yolundan sonra otoparka girdikten sonra “Kaçta çıkıyorsun? Mesaj at, ben gelir alırım,” demişti Alena, tek yaptığım kafa sallayıp çantamı aldıktan sonra çıkmak olmuştu arabadan. Otopark merdivenlerini çıkarken arkamı dönmeye, tanıdık bir araba görmeye öyle korkuyordum ki göğüs kafesimin içinde ezilmişti kalbim; bir günde, bir sene yaşlanmıştı. Koridoru aşıp giderken dinlenme koridorundaki televizyonun açık olduğunu, adliyeden canlı bağlanılan bir haberi izlediğini görmüştüm herkesin. Ünlü işadamı Yakut Doran’ın adı yolsuzluğa ve eski bir cinayet davasına karıştı! başlığı atılmıştı ve kırmızı mikrofonlu, takım elbiseli bir adam yağmurun altında, elinde bir şemsiye tutarak nefessiz konuşuyordu. Çevresi de bir hayli kalabalıktı diğer muhabirler ve kameramanlarla.
Okul koridoru devamlı çakan şimşeklerle aydınlanıyor, sanki en öfkeli bulut okulun üstündeymiş gibi hırsla gürleyen gökle çalkalanıyordu. Cansız adımlarım merdivenlerden yukarı çıkmış, koridorda ilerlemiş, sınıfa atılmıştı. Herkes için sıradan bir gündü 23 Aralık. 23’ü, 22 Aralık gibi değildi tabii… İnsan nasıl, bir gün öncekiyle aynı kişi olmazdı? Nasıl değişirdi hayatı bir gecede? Bir gece bile sürmemişti, ne tuhaf… Bir saat, belki iki… Ve her şeyin, tüm hayatımın, adımın bile yalan olduğunu öğrenmiştim. Sırama geçip oturmuş, ilk ders için hazırlanmıştım yine de. Çisem son dakika koşarak girmişti sınıfa, arkasından da hoca… Ödevlerimizi teslim etmiş, dersin bitmesini beklemiştik. “Neyin var, iyi misin?” diye sormuştu bana Çisem. Ağrım var, göğsümde, çok ağrım var, diyememiştim. “Ne olursun sorma, sonra konuşuruz, olur mu?” demiştim bunun yerine. Çisem anlayışlı biriydi, bu yüzden kafasını sallamıştı yalnızca.
İkinci ders geçmişti ardından, üçüncü ders, dördüncü ders, beşinci ders… Öğle arası yemekhaneye inmemiştim. Otomatlardan bir şişe su alıp oturmuştum sınıfta, Çisem yaklaşan resitali dolayısıyla müzik hocasıyla toplantısı olduğundan yanımda değildi ve yalnızdım. Kapının tıklatıldığını duymuştum Fransızca notlarımın üzerinden geçerken, matematik değil. Matematik sınavım vardı yarın ama matematik notlarıma dokunamıyordum. Hepsi onun formülleriydi. Aral “Girebilir miyim?” diye sormuştu göz göze geldiğimizde. “Sınıf burası, okul malı, tabii ki girebilirsin,” demiştim.
“Ne çalışıyorsun?”
“Fransızca.”
“Ama Fransızca haftaya çarşamba değil mi? Yarın matematik sınavı var asıl.”
“Matematik çalışmak istemiyorum. Tarçınlı kurabiye ister misin?” Çantamın içinden çıkartmıştım özenle paketlediğim kurabiyeyi, önümdeki sıraya bana dönük oturan Aral’a uzatmıştım. Alıp bakmıştı bir süre üzerine.
“Teşekkür ederim, sen mi yaptın?”
“Ben yaptım.”
Ellerim sıramın iki yanında, kelimelerin üzerinden geçerken “Ada,” demişti Aral. “Ne yapıyorsun?”
“Not çalışıyorum Aral. Sen ne yapıyorsun?”
“Hayır, onu sormuyorum ben. Ne yapacaksın Ada?”
“Sınavda mı? Çalıştığım kadarıyla kolları sıvayıp girişeceğim her zamanki gibi…”
“Ada…”
“Ne zaman Ada dese biri, beynimde şimşekler çakıyor Aral. Ada deme bana. Ben Ada olmayı bırakmak istiyorum, Ada olmak istemiyorum artık. Lütfen bana bir şey sorma, bir şey söyleme de. Konuşmak istemiyorum. Kimseyle. Bir süre böyle devam edelim.”
Son dersten önceki teneffüste aşağı inmek zorunda kalmıştım, üst kattaki tuvaletler doluydu ve ben ellerim, defterimin üzerinde patlayan bir kalemin mürekkebine boyandığı için başka bir tuvalette yıkamıştım. Merdivenlerden çıkıp koridorun başına geldiğimde sabahtan beri olduğu gibi başım eğikti ama bir şekilde, bir enerji, bir his, bir farkındalık; sanki başımdan sarkan bir ip vardı ve kuklacım çenemi yukarı ittirmişti işte. Oradaydı, dolapların önünde, yanında Alper ve Reha da vardı ve konuşuyorlardı. O konuşmuyordu. Göz göze geldiğimiz bu tarafa ilerleyen adımları durdu, bu mesafeden bile görünüyordu gözlerinin kızarıklığı, omuzları çökmüştü; sanki bir gecede kilo vermişti. Bir gecede. Bir gecede olmuştu her şey. Gözlerimi kaçırıp yanından geçip merdivenlerden çıkacağım sırada eli bileğime dolanmış, beni temizlik odasından içeri çekmiş ve kapıyı da üzerimize kapatmıştı. Sırtım duvara yaslanırken odanın loş ışığı başına vuruyordu, gitmemem için iki yanımdan ellerini duvara yaslayıp kafeslemişti beni.
“Konuşmamız lazım,” demişti ölü bir sesle. “Böyle olmaz Ada. Konuşmamız lazım.”
“Ben susmak istiyorum,” diye cevaplamıştım onu, gözlerinin içine, gözlerimde gördüğü hayaletlerle bakarken. Hiç olmadığım bir kız çocuğunun hayaleti. “Siz nasıl sustuysanız bunca zaman, sen nasıl sustuysan; ben de şimdi susmak istiyorum.” Sırtımı duvardan kaldırıp kollarını iki yanına indirdim ceketinin kumaşına tutunarak. “Anlamadığımız şeyleri anlamış gibi yapacaktık ya hani, susalım ve konuşmuş gibi yapalım Varis.”
“Yapma.” Sesi, kokusu, varlığı; verdiği güven bile yerli yerinde duruyordu işte karşıma geçtiğinde. İki parmağı arasına hapsettiği çenemi kaldırıp yüzüme doğru eğilirken hafifçe, nefesi yüzüme çarpıyordu. Alnı alnıma dayanmıştı, dudakları birkaç santim ötemdeydi. “Yapma Ada, yapma,” diye tekrar etmişti. “Bunu bize yapma.”
“Ben yapacağımı yapmışım Varis, tam on iki yıl önce. Vereceğim zararı vermişim, daha ne yapabilirim ki?” Elini tutup çenemden çekerken öylesine yakın ama öylesine uzaktık; santimetreler vardı aramızda ama değmiyorduk birbirimize. Nasıl bencil bir varlıksam, hâlâ kollarına atılmak istiyordum o an bile. Ellerimi saçlarına daldırmak istiyordum, kokum kokusuna karışsın ben o olayım, onun gibi kokayım istiyordum. Alsın götürsün beni buradan, ben Ada olayım o Varis olsun istiyordum… Ama Ada’yı bırakmak zorundaydım. Ada’yı ayağımda sallayıp uyutmak, ninniler söylemek tatlı tatlı; sonra da bir mezara yatırmak zorundaydım. Ben başka birisiydim. O birini bulmak zorundaydım. Gözyaşlarımı kapıyı açıp odadan çıkana ve kendimi boşalmış koridora atana kadar tutabilmiştim bu yüzden ama kimsenin olmadığını anladığım ilk an, o ilk an, düşüvermişlerdi ardı ardına yanaklarımdan. Böyle olsun istememiştim. Böyle olsun istemezdim. İki yabancı olsaydık tüm hayatımız boyunca, annesi yaşıyor olsaydı, değmeseydi hiç ellerimiz, gözlerimiz, tenimiz birbirine; hep arasaydım onu, kimse dolduramasaydı göğsümdeki boşluğu… Ben buna yaşamak derdim yine de, yaşardım bir şekilde. O demezdi. Biliyordum.
Sen hep gidersin. Ben şu birkaç haftadan bunu öğrendim. Ada atlar, Varis atlar. Ama Varis kalır, Ada gider.
Senin bana, benim sana baktığım gibi bakman için daha kırk fırın ekmek yemen lazım.
En sevdiğim çiçek… Bana sormamıştın, Milaslardayken… Sen orkide demiştin ama bana sormamıştın.
Açelya.
***
25 Aralık 2018, Cuma
Belki de en zoru sessiz kalmak değil, kafanın içinde düşüncelerinle girdiğin savaştan sağ çıkabilmekti.
Çisem bir süre sonra soru sormayı bırakmıştı, zaten sınavlarla boğuşuyorduk bir yandan da. Alena sabahları beni okula bırakıyor, dönüşte alıyordu. İki gündür aynı kıyafetlerle evin içinde gezdiğinden ona dolabımı kullanabileceğini söylemiştim, tam da tahmin ettiğim gibi eşofman takımlarıma saldırmıştı uzun bir duş aldıktan sonra. Babam iki gündür evdeydi ve dışarı sadece market alışverişi için çıkmıştık dün akşam, üçümüz birlikte. Elimize bir alışveriş listesi tutuşturup meyve-sebze reyonunda kaybolmuştu babam, meyveleri ezik ve sebzeleri de çürük seçeceğimizi düşündüğünden paketli gıdaları almamızın daha mantıklı olduğunu dile getirmesine gerek yoktu elbette; ikimiz de biliyorduk. Alena babamla oturup uzun sohbetler etmiyordu ama yavaş yavaş konuşarak tanıyorduk birbirimizi. Benim bir tane babam vardı, o da Agâh Kandemir’di. Alena’nın da öyle. Babam, Aral’ı akşam yemeğine davet etmek istemişti ama Aral bu tür sohbetlerden kaçıyordu. O koca evde Filiz Doran ile birlikte tek başına kalmıştı. Alena ne o eve ne de Milas’ın yanına dönmüyordu. Sevgilisinin arkasından amcasıyla, Balamir Adin’le iş çevirdiği için suçlu hissediyordu ama bir yandan da Milas’ın da en az kendisi kadar suçlu olduğunu biliyordu. Çünkü o da tıpkı Varis gibi her şeyi biliyorken bir yabancı gibi davranmıştı uzun süre Alena’nın yanında. Akşam yemeğinde, Alena’nın telefonunu sabah ve akşamları kontrol ettikten sonra tamamen kapattığını öğrenmiştim. Yine tahminimce, annesi ve sevgilisinden kaçmak istiyordu o da bir süre. Belki o da benim gibi sessiz kalmak istiyordu.
Koridorda yine onunla karşılaşmıştım öğlen, yine karşılıklı yürüyorduk ama bu sefer iki yabancı gibi es geçmiştik birbirimizi. Canımı en çok yakan yanından geçerken bir umut elime değdirdiği eli miydi yoksa üzerime hiç değmeyen grilikleri mi bilmiyordum, tek bildiğim beni dinliyor ve sessiz kalıyordu. Onun cephesinde olayların nasıl gittiğini bilmesem de, benim cephemde hayatım tamamen durduğu için bunu düşünmemem gerekiyordu henüz. Sınıftan çıkmıştım öğlen, nakil belgemi müdür yardımcısından almak için; gözlerimi değdirmiştim ben üzerine defalarca kez onun yerine, sustuklarını yüzünden okumak için.
Okuyamamıştım. Başa dönmüştük. Ne gözlerinden ne hareketlerinden; hiçbirini, hiçbir şeyi dışa vurmuyordu yine. Kimse, o kendini açmadığı sürece içeride ne olduğunu bilemezdi ve bilemeyecekti. Varis Adin kapalı bir kutuydu, karanlık bir odada tüm siyahlığıyla göze gelmeyen; ben o kutuyu açar gibi olmuştum, oda beni dışarı kusmuştu.
**
28 Aralık 2018, Pazartesi*
Odamın hemen yanındaki, Pamuk Hala’nın ütü eşyalarını ve süpürgeyi barındırdığı oda boyanıp baştan aşağı temizlenince ne kadar güzel ışık aldığı çıkmıştı ortaya. Alena duvarları maviye boyamak istemişti çünkü maviyi seviyordu; tıpkı denizi, suyu, yüzmeyi sevdiği gibi. Beş kişiydik. Babam, Alena, ben, Pamuk Hala ve Mustafa Abi sıvayıp kollarımızı, duvarları ve tavanı boyamış, temizlemiş, ardından eşyaları yerleştirmiştik. Bir küçük kedimiz de olmuştu, beyaz bir kedi. Siyam kedisiydi Parazit, hâlâ cılızdı ve güçsüzdü miyavlayışları. Adını her söyleyişimde o gün otoparkta Alena’nın Mini Cooper’ına binişim geliyordu aklıma, camdan içeri eğilmişti. Islak, kirli yavru kediyi yüzüne doğru kaldırdığımda dudaklarında belirsiz bir gülümsemeyle “Uzak tut şu paraziti benden,” demişti. Parazit iyi bir isimdi Alena’ya göre. Ben isminde değildim kedinin, onu bir daha yüzünde bir gülüşün iziyle bile olsa görme derdindeydim.
“Kedi mi ben mi?”
“Varis, saçmalama, seni seçsem başına bir şey geleceği yok…”
Başına gerçekten bir şey geleceği yokmuş sevgilim, benim geleceğim yokmuş başına…
***
30 Aralık 2018, Çarşamba
Sınavların bittiği gündü. Bütün okul rahat bir nefes alırken hafta boyunca duyuru panolarında piyano resitalinin posteri asılan Çisem o kadar mutlu ve heyecanlıydı ki yerinde duramıyordu. Öğle teneffüsünde yemeğini hızlıca yiyip kalktıktan sonra son prova için okulun büyük konferans salonuna geçmişti özel hocası ve okulun müzik hocasıyla birlikte, ben ise sınıfın pencelerinden birinin kenarına tünemiş yağan yağmuru seyretmiştim bütün gün. Ertesi günkü resitalde ne giyecektim mesela? Bunu düşünmeliydim, en yakın arkadaşım tüm dönem bunun için hazırlanmıştı. Sınavlar bitmişti, yılbaşı ve sömestr tatili birbirine bağlanmıştı bu sene, tatilde ne yapacaktım mesela? Evet evet, bunları düşünmeliydim. Sorgulandığı, evinde bir başına kaldığı için değil de yüzleşmeye cesaretim olmadığı için yanına gidemediğim annemi değil; gözlerinin içine bakmaya yüzüm olmadığı için tek kelime konuşmadığım ve kendimden uzaklaştırdığım sevgilimi değil; bu saatlerde arabayı çoktan bir sahil köşesine çekmiş, Milas’ın evinin kapısını çalan Alena’yı değil, ne zaman karşılaşsak 22 Aralık’ta öğrendiklerimin konusunu açacak diye korkudan kalp krizi geçirmenin eşiğine geldiğim Aral’ı değil… Süheyla Anne’yi düşünmemeliydim mesela. Ya da Azra’yı. Ya da Kemal Tanrısever’i. Kumsal’ı düşünmemeliydim, düşünürsem bir daha koridora çıkmam gerektiğinde karşılaşırdım onunla kesin.
Karşılaşmıştım ama. Çıkışta, herkes gidene kadar yirmi dakika oturup bekliyordum sınıfta bir haftadır. Bu sefer lavaboya giresim tutmuştu boş koridorlarda ilerlerken, aynanın karşısına geçip boş boş kendime baktıktan sonra ellerimi soğuk suyun altına tutmuş ve yıkamıştım. O sırada kabinlerden birinin kapısı açılmıştı ve Kumsal çıkmıştı içeriden. Gömleğinin yakalarını düzeltirken tam yanımdaki lavaboya yaklaştığında aynada göz göze gelmiştik, ikimizin yüzünde de hiçbir ifade yoktu. “Ne o, astın antrenmanları? Biz böyle anlaşmamıştık Kandemir,” demişti alaylı bir tavırla, ellerini yıkarken. “Hani takımı hayal kırıklığına uğratmayacaktın? Maç vardı geçen hafta… Katılmadın.” Önüme dönmüş, altdudağımı sertçe ısırırken yüzümü lavaboya eğmiş, ellerimi durularken lavabo giderinden akıp giden suya gözyaşlarımı da eklemiştim. “Maç kaçırdığın için mi ağlıyorsun?” diye sormuştu Kumsal. “Ağla o zaman, çok haklısın ağlamakta. Çünkü bir sonraki antrenmanda canını çıkartacağım senin, bak gör…”
Musluğu güçsüz ellerimle kapatırken kolumdan çektiği gibi kollarıyla sarıp sarmalamıştı beni. “Ben gidiyorum Kumsal, nakil aldırıyorum,” demiştim kesik nefeslerimin arasında. Kolları önce gevşemiş, sonra daha sıkı sarmıştı beni, saçlarımı okşamıştı. “Olur bazen öyle,” demişti yumuşak bir sesle. “Ağla, tutma kendini. Ağlayacaksan doğru düzgün ağlayacaksın, katacaksan ortalığı birbirine ortalığın amına koyacaksın Ada. Ama sakın, sakın suçlu hissettiğin için ağlama. Senin bir günahın yok.” Dakikalarca dilimin ucundaki özürle kalakalmıştım kollarının arasında, onu da ağlatmış bir de makyajını bozmasını sağladığım için azar işitmiştim, sonra kendim dönmüştüm eve. Alena yoktu bugün, alması gereken bir gönül vardı onun.
Benim kaç tane vardı peki?
***
31 Aralık 2018, Perşembe
22 Aralık’ın üzerinden geçen dokuz günün ardından kendimi kapalı bahçemde bulmuştum. Uzun zamandır girmeye korkuyordum buraya, Mustafa Abi bakmıştı benim taş yoluna adım atmaya korktuğum serama. Üzerimde Çisem’in babasının Fransa’dan hediye olarak gönderdiği toz pembe, kısa, tül bir elbise vardı. Bilekte biten topuklu botlar ve dizlerime gelen uzun bir kaban giymiştim üzerime, saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülüyordu kırık dalgalar hâlinde. Makyajımı da saçımı da Alena yapmıştı. Kendi siyah bir takım seçmişti. Çisem onu davet ettiğinde gergindi ama Alena bu fikre bayılmış ve hemen kombin yapmaya başlamıştı kafasında ikimiz için. Ona izin vermiştim, her şeyimi o hazırlamıştı; bundan hoşlandığını biliyordum, her ne kadar o sosyete hayatından nefret etse de iyi giyinmeyi biliyor ve seviyordu.
Üçüncü rafın sonundaki koyu kahverengi saksı yoktu. O saksıya babamın Küba’dan getirdiği çikolata çiçeğinin tohumlarını ekmiş, her gün biraz daha silinen bir umuda tutunmuştum onu yaşatmak için burada. Sabahları okul için çalacak alarmımdan iki saat önce uyanıp buraya geldiğimde içeri girmeden önce büyük ve derin birkaç nefes alıyordum, sırf o koyu kahve saksıya uzandığımda vanilya kokusunu duyabilmek için. Vazgeçmediğim çiçeğim. Yoktu. Mustafa Abi ölen çiçekleri çöpe atıyordu. Atmıştı.
“Resitalden sonra Bebek’te harika bir mekâna gideceğiz diye tutturdular, bence birinin evinde toplansak daha iyi, ne meraklılar böyle lüks kafa şişiren hesap geçiren mekânlara ya?” diye söylenerek içeri girdi Alena. Siyah omuzları düşük elbisesinin üzerine yine siyah bir kaban geçirmiş, saçlarının ön tutamlarını arkadan tutturmuş, hoş bir makyaj ve oldukça vahşi duran siyah bağcıklı botlarla tamamlamıştı kombinini. Onu ilk defa bu kadar siyah görüyordum ve muhtemelen bu ilki bu gece birçok insanla paylaşacaktım. “Sen ne yapıyorsun burada?” Yanıma doğru yürüyordu. “Yine çiçeklerle mi konuşuyorsun yoksa?”
“Nereden biliyorsun çiçeklerle konuştuğumu?” Kaşlarımı hafifçe kaldırarak ona döndüm, bir elini masanın üzerine yaslamış ve yanımda durmuştu. Yaklaşık iki ay önce istemeden üzerine oturduğum, Varis’in ağzımdan laf almak için beni sıkıştırdığı masa. Anılardan sıyrılmak için kafa sallamak yetmiyordu, kafayı direkt koparmak lazımdı.
Derin bir nefes alarak kalçasını masaya yasladı Alena, hafifçe tebessüm etmişti. “Göl evinin arkasındaki tarlada türlü türlü çiçekler vardı eskiden, kelebeklerin peşinden koşar kaybolurdun orada… Üstün başın çamur… Annem kızmasın diye kulağından çekip eve döndürmek için almaya gelirdim seni, çiçeklerle konuşurken yakalardım her seferinde.” Gözlerini etrafta gezdirdi. “Burayı gördüğümde aklıma o tarla geldi. Hatırlamasan da burayı oraya çevirmişsin gibi geldi. Konuşmak için bir sürü çiçek… Bir sürü arkadaş edinmişsin.”
“Bana anlatır mısın?” diye sordum dudaklarımı birbirine bastırarak. “Gidince yani… İkimiz kalacağız ya. Bana anlatır mısın her şeyi?”
Alena’nın boncuk mavi gözleri üzerime çevrildiğinde yüzü bir tebessüme yarenlik ediyordu yine. Gözlerini kapatıp açtı, olumlu bir cevaptı bu. “Sen gazı versen… Ben sabaha kadar susmam Ada. Ama sen sessiz kalmak istiyorsun, ben de sessiz kalıyorum.”
Ellerimi kabanımın ceplerine sokarak onun gibi masaya yasladım kalçamı, önümdeki saksıları izliyordum. “Milas da geliyor mu?”
“Evet. Birlikte gideceğiz. Sen de bizimle gelirsin diye düşünmüştük, Agâh’ı bürodan aramışlar, birkaç dosya işinin arasında kaybolmuş. Tabii kendi arabanı kendin de sürebilirsin ama…”
“Sorun değil, beraber gidelim.” Sessizlik bir çığ gibi büyümeye başladığında, ne o sessizliği başlatan ne de durdurmak isteyen söz sahibi olabiliyordu artık; herkesi yutuyordu sessizlik. Acıyı götürmesine razıydım, pişmanlığı, keşkelerimi, bütün hatalarımı ama bütün mutluluklarımı, gülüşlerimi, güldürüşlerimi de alıp götürüyordu. Değer miydi? Değecek miydi?
“Hastayım ben,” diye mırıldandım, birkaç adımda köşeye ayrılmış saksıya ilerleyerek. Elime aldım onu, Alena’nın karşısına geçtim. “Bu açelyalar gibi, onlar da hasta. Gün yüzü, güneş yüzü görmemiz lazım; toprağımızın yenilenmesi, nefes alması lazım… Saksı değiştirmemiz lazım bizim Alena.” Başımı kaldırdığımda sonunda beni dikkatle dinleyen, anlayışla bakan gözlerini görebilmiştim. “Babam çok sever açelyaları. Benim adım da Açelya’ymış ya hani, bir bağlantı kurmayı denedim günlerce… Filiz… Sanki Agâh için yetiştirmiş beni, sanki hissetmiş beni onun büyüteceğini de adımı Açelya koymuş. Babam en çok açelya tohumu aldı buraya, en çok açelyaları sevdiğini söyledi. Açelyalar kavuşulmamış, imkânsız aşkların simgesi. Filiz Doran belki bir gün cevap verir bu kafamdaki bilinmeze, belki de ortadadır her şey…”
Alena’nın ufak bir tebessümle birbirine bastırdığı dudakları titriyordu, kafasını salladı gözlerini aşağıya çevirerek, ardından elimdeki saksıyı kenara koydu ve beni kendine çekerek kollarını etrafıma sardı. Belki de son zamanlarda bana herkesin yapabileceği en fazla buydu; sarılmak.
“Ada, oraya git…” dedi Alena fısıldar bir hâlde. “Tamam, nakildi taşınmaydı ama… Pişman olursun,” dedi geri çekilirken gözlerimin içine bakarak. “Resitalden sonra ona git. Çünkü bizim gittiğimiz yere gelmeyecek.”
Kurumuş dudaklarımı ıslatarak aşağı eğdiğim bakışlarımı tekrar yüzüne çıkardığımda gözlerim dolu dolu değildi ama bunca gün o kadar ağlamış, o kadar uykusuzluk çekmiştim ki artık her bir zerrem acıyordu. “Bana, bana gel ve bir daha gitme dedi, şimdi gelirsem ona olmaz, gideceğimi bile bile… Benim saksı değiştirmem lazım Alena,” diye mırıldandım. “Benim saksı değiştirmem lazım, şimdi gidersem ona, elini keser dikenlerim sanki yeterince yaralanmamış gibi, sanki yeterince zarar vermemişim gibi bir de ellerini avuçlarını keserim ben… Bunu yapamam. Bunu kendime yaparım ama ona yapamam.”
Kafasını salladı Alena, ellerini üzerimden çekerek yan dönüp parmaklarıyla makyajını bozmadan gözyaşlarını göz altlarından silmişti. Her ne kadar kendi, Milas’la bir şeyleri halletse de benim bu hâlde kimseye yararım dokunmazdı. Dokuz gün. Tam dokuz gündür tutuyordum kendimi, kimseye açamıyordum içimi; konuşmak istesem dilim sökmüyordu, susunca da ağzım yanıyordu.
“Ne zaman gidiyoruz?” diye sordum çiseleyen yağmurun altında, dışarıya park edilmiş Audi’ye yürürken.
“Yarın sabah,” dedi Alena. “Geceyi Çisem’le birlikte geçireceksen geçir, ben sabah seni uyandırmak için ararım…”
Kafamı salladım. Taş yolda bahçeden çıktıktan sonra Alena, Audi’nin ön koltuğuna ben ise arka koltuğa binmek için kapıları açmıştık. Aynı anda binip kapattık kapıları. Alena emniyet kemerini takarken ben dikiz aynasından Milas’la göz göze gelmiştim. Üzeri inceydi. Siyah bir ceket, siyah pantolon ve beyaz bir tişört giymişti. Yüzükler ve kolye takıyordu. Yeşil gözleri gözlerime anlam veremediğim bir duyguyla bakıyordu, onunla da hiç yüz yüze gelmemiştim ve belki de sorun buydu. Milas, ben senin kardeşini öldürdüm, sen bunu bile bile nasıl rahat kalabildin etrafımda?
“Çünkü senin suçun değildi Ada,” dedi Milas düz bir sesle, gözlerini dikiz aynasından kaçırarak arabanın tekerleklerini ıslak asfaltta kaydırırken.
“Bir şey mi konuşuyordunuz?” diye sordu Alena.
“Ben değil, Ada. Lokasyon da kendi kafasının içi.”
Alena arkaya dönüp bana bir bakış attığında buzdan gözlerimi yüzünde gezdirdim ve bir cevap vermedim, önüne dönerken Milas’a kaşlarını çatarak bakmış ve “Milas,” demişti adını bastırarak.
“Efendim Alena?”
“Sadece süremez misin? Ada’nın en yakın arkadaşının piyano resitaline gidiyoruz, kimse kimseyle dalaşsın istemiyorum. En azından bu gece.”
“Neden? Yarın sabaha gitmiş olacağınız için mi?”
“Bunu konuşmuştuk.”
“Evet, konuştuk. Ama fikrimi sormadın.”
“Senin fikrinin bir önemi yok.”
“Öyle mi? Ben dış kapının mandalıyım yani, benim kendi sevgilimin şehir değiştirmesinde hiçbir söz hakkım olamaz. Nezaketen bile soramaz bana, sormasına gerek yok çünkü. Kimseye de söyleyemem, kimseyle paylaşamam tabii bu bilgiyi mazallah birileri çatkapı gelir kapıya dayanır falan… Üç maymunu oynamak zorundayım. Oyna Milas. Oynak Milas. Oyna amına koyayım oyna…”
Alena öfkeyle gülerken “Saçma sapan konuşma,” dedi ön koltukta. “Okulu bıraktım ben, sınava yeniden hazırlanacağım kardeşimle birlikte farkında mısın? Üstelik sana sorsam ve hayır desen de bu hiçbir şeyi değiştirmezdi, ne yapacaktın sen de mi bizimle gelecektin? Benim kardeşimle baş başa zamana ihtiyacım var Milas.”
“Benim sana yok mu Alena?”
Başımı geriye yaslayarak gözlerimi kapattım. Ne zaman böyle konuşmalara kulak misafiri olsam geriliyordum.
“Benim de sana Milas,” dedi Alena daha kısık bir sesle, Milas’ın eline uzanıp kucağına çekerek. Gözlerim ne zaman açılmıştı benim? “Ama beni anla. Beni anlamalısın.”
“İstanbul’da da kalabilirdiniz.” Milas’ın gözleri yeniden dikiz aynasında benimkilerle kesişmişti.
Alena, konuşmayacağımı biliyordu bu yüzden cevap vermek için hareketlenmişti. “Agâh’ın memleketi Ayvalık, Ada’nın çocukluğu orada geçmiş. Ben de tanımak, görmek, bilmek istiyorum oraları. Havalar ısınsın, okulun bitsin sen de gelirsin. Tatillerde de gelirsin…”
Okulun tanıdık yokuşunu sessizlik içinde tırmanırken hava çoktan kararmıştı, bir daha aydınlık göremeyecektim bu yolları; bir daha Safir armalı forma giyemeyecektim, otopark merdivenlerinden çıkamayacaktım öfkeyle, havuz salonunda kapalı kalamayacaktım; atanım olmayacaktı suya, değdirenim olmayacaktı gri gözlerini gözlerime… Ben, ben olmayacaktım ne bu okulsuz ne de onsuz.
Ben olmamaya yürüyordum.
Açelya Doran nasıl 21 Aralık 1999’da doğup 22 Aralık 2006’da öldüyse, Ada Kandemir de 22 Aralık 2006’da doğduğu gibi ölmüş olacaktı 22 Aralık 2018’de.
Milas, açık misafir otoparkına girerken arkamızdan gelen arabalar ve otoparktan araçlarından çıkan insanlar vardı ve hepsi bugün buraya Çisem’in piyano resitalini izlemek için gelmişlerdi. Milas arabayı park ettiğinde hiçbir şey söylemeden kapıyı açıp inecektim ki bir anda kapıları kilitledi. Doğrulduğum yerde kaşlarımı çatarak ona baktığımda omzunun üzerinden bana dönmüş, gözleri bakmasa da görüyordu biliyordum. “O da burada, haberin olsun.”
“Varis geldi mi?” diye sordu Alena dehşet içinde.
“Ne bekliyordun? Evinde zırsarhoş olmasını mı?”
“Zırsarhoş ne be?”
“Zırıldayarak sarhoş olmak.”
Bir kahkaha yükseldi Alena’nın boğazından, biraz özür dileyecekti ama ben onun kahkahasını seviyordum. Ben gülemesem de onun kahkaha atabilmesini seviyordum. “Ay özür dilerim,” dedi koltukta arkaya, bana dönerek. “Birlikte girelim mi içeri?”
“Gerek yok, siz birlikte geçin ben sahne arkasında olacağım bir süre zaten,” dedim kapıyı açarken.
Milas “Konuşabiliyormuş,” diye söylenmişti ben çıkarken. Alena ise koluna bir tane geçirmişti.
Dışarısı soğuktu. Kabanıma sarılarak hızlı adımlarla okul bahçesinde yürümeye başladığımda arabalarından yeni çıkan davetliler binaya ilerliyordu. Giriş loş aydınlatmalarla süslenmişti ve konferans salonu soldaki koridorun sonundaydı. İçerisi yeni yeni doluyordu, resitalin başlamasına henüz bir saat vardı. Kırmızı halı döşenmiş geniş merdivenlerden sahneye inmeye başladığımda kalbimin gür sesi kulaklarımı, ritmi de göğsümü dövüyordu; o da burada mıydı? Ne yapacaktı? Bugün 2018’in son günüydü, herkesin çıkışta bir planı vardı ama ben doğruca eve gidecektim. Alena muhtemelen Milas’la kalırdı. Varis de onlarla mı takılırdı?
Sahneye kenardaki merdivenlerden çıkıp doğruca perde arkasından içeri girdiğimde koordinatörler sahneyi kontrol ediyorlardı. Piyano tam sahnenin ortasındaydı ama ışıklandırma açılmamıştı henüz. Sahne arkası odasının kapısını tıklatarak kapıdan içeri kafamı uzattığımda, Çisem’in makyajının bittiğini ve makyöz kızın toparlandığını gördüm. Ben içeri yürürken kız çantasıyla birlikte dışarı çıkmıştı. Etrafta büyük çiçek buketleri vardı. Kocaman bir gülümseme yerleştirdim yüzüme, ardından “Heyecanlı mısın?” diye sordu hemen önündeki makyaj masasına yaslanarak ona bakarken. “Makyajın efsane olmuş.”
“Sağ ol, iki kere baştan yaptı kız beğenmedim diye… Badem göz diyorum anlamıyor! Siyah farla mavi gözlerimi ortaya çıkaracakmışmış. Bak bakayım çıkarmış mı?” Üzerime eğilerek gözlerini fal taşı gibi açtı.
Gülerek ittirdim onu göğsünden. Üzerinde de buz mavisi, yere kadar uzanan bir elbise vardı ve saçları tepeden sımsıkı toplanmıştı. “Çıkarmış çıkarmış,” dedim kafamı sallayarak, kabanımı çıkartıp koluma asmıştım, içerisi sıcaktı. “Fıstık gibi olmuşsun. Parçayı dinlemek için sabırsızlanıyorum. Bütün dönem çalıştın ve bana hiçbir spoiler vermedin.”
“Ee ilk olmak önemli, sen şimdi ucundan duysaydın bugün hissedeceklerini hisseder miydin? Muhtemelen hayır çünkü ben ilk dinleyişimde bayıldığım şarkıları bokunu çıkarana kadar dinleyince gün içerisinde, ertesi gün o şarkı çalma listemden çıkarılmış oluyor genelde…”
Çisem heyecanını bastırmak istercesine konuşmaya dalarken yüzüme sabitlediğim bir gülümsemeyle dinliyordum onu. Böyle bir heyecanı en son ne zaman tatmıştım, bilmiyordum. Arkadaşım için mutluydum ama birkaç ay ondan ayrı kalacağım için üzgün hissediyordum. Okul değiştireceğimi biliyordu ama babamın şehir değiştireceğinden gideceğimi zannediyordu. Herkesle olduğu gibi onunla da her şeyi konuşmaya cesaretim yoktu henüz. Tatlı bir Ayvalık akşamı vardı hayalimde; Çisem terlik şort, dalgalı saçları ve elinde buzlu kahvesiyle sahil boyu benimle yürürken söyleyebilirdim ona. Annemi buldum! diyebilirdim, babam Agâh Kandemir benim, diyebilirdim ve öz olup olmaması umurumda değildi. Kimsenin değildi. Benim bir tane babam vardı, o da Agâh Kandemir’di. Ablamı buldum, erkek kardeşim bile varmış! Aral’la kardeş olduğumuzu duyduğunda yüzünde oluşacak ifadeyi çok merak ediyordum. Muhtemelen şokla ağzını ve gözlerini kocaman açacak ve bir süre etkisinden çıkamayacaktı. Benim adım aslında, Açelya’ymış Çisem…
Çisem’in anne babası ve Hollanda’dan gelen dedesi onu sahne almadan önce ziyaret etmek için kapıyı tıklattıklarında onlara alan tanımak için odadan çıktım. Okulun Müdür Yardımcısı ve Müdür, sahneden önce ufak bir konuşma yapacaklarından ve öğrencilerini tebrik edeceklerinden koridorda ellerinde kâğıtlarla hazırladıkları konuşmayı çalışıyorlardı. Ses ve görüntüden sorumlu kişiler ise etrafta dolanıyor, telsizlerle haberleşiyorlardı. Sahneye çıkıp kenardan aşağı inerken ister istemez heyecanlanmıştım çünkü koltukların neredeyse tamamı dolmuştu. Alena üçüncü sırada ayağa kalkıp elini kocaman sallamaya başladığında tebessüm ederek ben de ona el salladım, koltuğum hemen yanındaydı. Üstelik Aral da bizimle oturacaktı.
Merdivenlerden çıkarken “Lavaboya gidip geleceğim,” diye fısıldadım kulağına, ardından koşar adım yukarı çıktım. Ben konferans salonundan dışarı çıkarken koridora yerleştirilmiş uzun masaların başında geceye davet edilmiş vakıf üyeleri ve okul yönetimindekiler sohbet ediyorlardı. Gözüm tanıdık bir suratı yakaladığında sertçe yutkundum. Balamir Adin’in de bu geceye davetli olduğunu bilmiyordum. Üstelik yanında Vakıf Başkanı da vardı ve hemen yanlarında, arkası dönük, çok güzel bir kadın dikiliyordu. Kadın Vakıf Başkanına dönerek güldüğünde düz saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdığından yüzünü de görebilmiştim; yirmili yaşlarının başında, pek de yaş almamış birine benziyordu. Üzerinde koyu mavi kısa bir elbise vardı ve oldukça asil görünüyordu koyu kumral saçları ile. Muhtemelen vakfın bünyesinde, Safir’den mezun olmuş başarılı öğrencilerden biriydi çünkü mezunların çoğuna da davetiye gitmişti bu akşam için.
Çerçeveye biri daha girdi o sırada; muhtemelen koridorun genişlediği kısımdaki masalardan birinde başka bir sohbetteydi bunca zaman. Siyah, uzun bir ceketin altına siyah, boğazlı ince bir kazak ve altına da yine siyah bir pantolon giyinmişti. Kara bir melek gibiydi. Saçlarını biraz kısalttırmış ve tıraş olmuştu, yüzü her zamanki gibi sağlıklı ve pürüzsüz görünüyordu. Sanki birkaç gündür okulda gördüğüm insan yenilenmişti. İfadesi aynıydı ama babası, vakıf üyesi ve genç kadının olduğu masaya yürürken çene hatlarını sıkmış, gri gözler kararmış, sıfır mimikti suratı. Balamir Adin, oğlunun geldiğini fark ettiğinde gururla gülümseyerek elini Varis’in omzuna koydu, ardından Varis elini uzatarak Vakıf Başkanı’yla el sıkıştı. Vakıf Başkanı gülerek yanlarındaki genç kadını gösterdiğinde kadın Varis’in uzattığı eli tutarak, diğer elini koluna koyup, uzanarak yanağına bir öpücük bırakmayı tercih etmişti yalnızca tokalaşmaktansa.
Başımı çevirdim ve derin bir nefes aldım. Ne bekliyordum, kadına yumruk atmasını mı? Medeni insanlar birbirlerini yanaklarından öpebilirlerdi, üstelik belki tanışıyorlardı da. Koluna da elini koydu Ada.
“Ada?”
Hemen yanımdan gelen sesle başımı çevirdiğimde Gökay, tıpkı Milas gibi rahat bir takımın içinde tişörtle karşımda dikiliyordu. Sarıya çalan uzun saçlarını arkadan bir lastikle toplamıştı. “Ne oldu? Sen de mi sıkıldın beklemekten?”
“Öyle oldu,” diye homurdandım önüme dönerek. “Erken gelmişim. Bayağı erken.”
“Sigaraya çıkacağım bahçeye, gelsene biraz hava alırız.”
“Okul bahçesinde sigara içmek yasak.”
“Öğrencilerin bahçede içmesi yasak. Çisem, piyano resitali için okul vakfından izin aldı. Bu gece buradaki herkes davetli, kimse öğrenci değil.”
Seslice nefes vererek yan yan baktım Gökay’a. Haklıydı. “Tamam o zaman, gidelim,” dedim çıkışı işaret ederken. Varis’in olduğu masadan geçecektik ama sırtı dönük olduğu için bizi görmeyecekti bile, zaten sohbet ne kadar koyuysa masadakilere dalmıştı. Gökay cebinden sigara paketini çıkartırken diğer eliyle çakmağını arıyordu, o sırada hemen yanından geçtiğim kadını süzüyordum ben de çaktırmadan; benden biraz daha uzun ve çok daha güzeldi. Okul binasının kapısından, aralık soğuğuna çıktığımızda merdivenleri hızla inerek köşede kollarımı göğsümde birleştirdim mızmız bir kız çocuğu gibi. Bunu yapmaya hakkım yoktu. Hakkım yoktu çünkü bütün bunları yapan bendim.
“Birilerinin heyheyleri tepesinde,” dedi Gökay dudaklarının arasına bıraktığı sigarayı yakarken ağzının içinden konuştuğunda. Paketi bana uzattığında, o sinirle bir dal alıp diğer elinden çakmağı da aldım ve sigarayı yaktım.
“Sen içer miydin be?”
“Bilmiyorum içer miyim, deniyoruz işte,” diye homurdandım ucunu ateşe verdiğim sigaradan içime bir nefes çekerken. Öksüre öksüre, iki büklüm kaçırmıştım dumanı ağzımdan. Gökay bir kahkaha attı. “Nasıl içiyorsun bu zıkkımı ya?” diye söylendim sert bir sesle. “Efkâr falan da götürmez bu, aksine adamı daha da boğar!”
“Bu marka ağır zaten, sen içme bunu,” dedi Gökay paketi çakmakla birlikte cebine atarken. “Şimdi öt bakalım, niye sokağa atılmış üç çocuklu kadınlar gibi konferans salonu kapısının önünde öyle bakıyordun Varis’e? Tartıştınız mı? Hayır yani bir dakika daha beklesem gelmesem yanına, masadaki o güzel kadını parçalayacakmış gibi bakıyordun da.”
“Parçalayacak gibi miydim?” diye sordum yüz ifadesini süzerek. “Öyle göründüğümü bilmiyordum… Öyle düşünmüyordum.”
“Ama haklısın öyle düşünmekte, kadında bir fizik var, var yani… Miss Turkey’e katılsa ilk elemelerde alır gibi.”
Bir kez daha denediğim sigarayı kaldırım taşında söndürerek çöpün içine attım bir hışım. “Sana ne Gökay? Alıcı gözüyle bakmışsın madem git kendine al kadını boşa gitmesin gözlemlerin. Sigaranın tadı da bok gibi zaten! Bok gibi sigara içiyorsun Gökay!”
Gökay gülerek “Aa, sigarama bok atma, kadına sinirlenip sigarama bok atma Ada,” dedi keyifli bir ifadeyle. “Ha bu arada, kadını tanımıyorsan ben hemen iki üç bilgi vereyim sana hakkında. Safir mezunu olduğunu tahmin etmişsindir zaten, vakıf bursuyla yurtdışında eğitime gitti ve şu an ekonomi ikinci sınıf. Yılbaşı tatili için burada. Balamir Adin’le de yakından tanışıyorlar çünkü Adin Holding’de yeri hazır kadının İstanbul’a döndüğünde.”
“Yuh,” dedim bastırarak, kabanımı Alena’ya bıraktığım için pişman olmuştum çünkü şimdi kollarımı kendime sarmış üşüyordum. “Ya sen ne yavşak bir herifmişsin ya kadının profilini çıkarmışsın iki dakikada? Linkedin hesabında bu kadarı yazmıyordur eğitim hayatı hakkında!”
“Profilini çıkarmama gerek yok,” dedi Gökay önüne dönerken yarısı çoktan bitmiş sigarasından bir nefes çekti içine umursamaz bir tavırla. “Ablam.”
Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken ağzım bir karış açık kalmıştı. “Niye söylemedin?!”
“Ablam olduğu gerçeği kendinden üç yaş küçüklere yavşadığı gerçeğini değiştirmiyor,” diye homurdandı.
“Saçmalama, yok öyle bir şey.”
“Lan yuh! Sen emin misin Varis’i sevdiğine? Hiçbir şey olmasa bile aynı masadalar diye insan bir kıskanır… Çekti öptü lan çocuğu? Yavşıyor diyorum, kardeşiyim ben. Niye inanmıyorsun?”
“O yavşasa da bir şey değişmez, isterse Victoria’s Secret meleği gelsin yavşasın bir şey değişmez!” Gökay’a dönmüş, sesimi yükseltmiştim. “Sen niye beni ateşlemeye çalışıyorsun? Ablanla kavga mı edeyim? Mahalle kavgası mı görmek istiyorsun?”
“Ayar ver istiyorum Ada,” dedi sigarasını ayağının ucunda söndürüp ezilmiş izmariti yerden eğilerek alırken. Çöpe attı ardından. “Ayar ver, gözümün önünde okul arkadaşıma sulanmasın istiyorum. Kıllanıyorum, kavga ediyorum sonra ablamla ama anlamıyor. Cesaret alıyor etrafındakilerin kibarlığından. O öyle biri.”
Omuzlarım çöktü verdiğim nefesle, kaşlarımı çatarak bakıyordum Gökay’ın yüzüne. Aklımda olmayanı aklıma sokmuştu resmen. O kadın en fazla ne yapabilirdi ki? O kadın en fazla tokalaşırken selamlaşma ayağına yanağını öpebilirdi Varis’in, elini koluna koyabilirdi… Sonra çekerdi. Başka hiçbir şey yapamazdı. Gözlerimi kapattım birkaç saniyeliğine, soğuk havayı buyur ettim ciğerlerimden içeri. Hayır. Kıskanmıştım. Tabii ki kıskanırdım… Günlerdir gözleri gözlerime değmeyen adama dokunmuş da, öpmüş de, konuşmuştu da onunla! O kadın hiçbir şey yapmasa da ben yan yana durdukları için kıskanırdım, Gökay’ın harlamasına gerek bile yoktu ateşimi. Ama durdururdum kendimi, durduruyordum… Hakkım yoktu. Kendimi iyileştirmeden, bir enkaz olan bedenimi de ruhumu da üzerine bırakmaya hakkım yoktu benim. Cesaretim yoktu yüzleşmeye. Henüz yoktu.
Gökay’ın arkasından merdivenlerden çıktığımız sırada öfkeyle ayaklarımı izliyordum. Binadan içeri girdik, sola saptığımızda uzun kokteyl masaları da görünürdeydi. Balamir Adin hemen orada, Vakıf Başkanı’yla koyu bir sohbetteydi ve yanlarındaki kadın, Gökay’ın ablası da Varis’e samimi bir şekilde otuz iki diş sırıtırken bir sohbet kurmaya çalışıyordu aralarında. Varis’in yüzünü göremiyordum, sırtı dönüktü. O an içimde harlanan ateşin dumanı çok yanlış yerlere esti. Gökay yanımdan geçip konferans salonuna yönelirken ben Varis’e fazla yaklaşmıştım. Ceketinin üzerinden arkasına, sırtına parmaklarımı dokundurduğumda elim kolundan kayıp gitmeden elimi yakaladı, ben ne olduğunu anlayamadan ise ileri attığım birkaç adımı geri yürümek zorunda kalmıştım çoktan. Kolu belime dolanırken avucunu karnıma bastırdı ve tam dudaklarının hizasına gelen şakağıma bir öpücük bırakırken “Sevgilim,” dedi kısık bir sesle. “Niye üstüne bir şey almadan çıkıyorsun dışarı? Üşüteceksin bu ince elbiseyle.”
Kalbimin gümbürtüsü koridorları aşarken aralık dudaklarımdan içeriye kaçan nefes ciğerlerimde asılı kalmıştı. Burnuma dolan kokusu beni afallatıyordu; belimdeki elinin üzerine elimi koydum bir an, aslında tutunmak içindi. Başımı kaldırırken Vakıf Başkanı ve Balamir Adin’in tüm bu sahneye seyirci olduğunu, hatta Vakıf Başkanı’nın anlamlı bakan gözlerini gülerek Balamir Adin’e çevirişini görmüştüm. Utanç boynumdan yanaklarıma sıçrarken gülümsemeye, en azından tebessüm etmeye çalışarak başımı omzumun üzerinden ona doğru çevirdim. Yüzü çok yakınımdaydı. Günler sonra ilk defa bu kadar yakındık. Gözleri bana eskisi gibi bakıyordu; filtresiz, perdesiz, canlı. Gri’nin Varis tonu. Vakıf Başkanı, Balamir Adin’le sohbetlerine devam ederken gülümseyerek “İki dakikadan bir şey olmaz…” diye mırıldandım.
“Gökay’la çıktınız değil mi hava almaya?” Ses, hemen karşımdaki, beline kadar gelen koyu kumral saçlarını düzleştirerek yüzündeki makyajda mükemmel bir iş çıkarmış genç kadına aitti. Gülümseyerek elini uzattığında bembeyaz, düzgün dişleri parıldıyordu resmen. “Ablasıyım ben, Hilal Mendere.”
Varis’in elinin üstünden çektiğim elimi genç kadına uzattım, aslında genç kadın hitabı bile fazla yaşlı kalıyordu ona. Yalnızca üç yaş vardı aramızda. “Memnun oldum, Ada ben.”
“Varis de senden bahsediyordu, merak etmiştim, tanıştığımıza ben de çok memnun oldum,” dedi kız kafasını hafifçe yana eğerek gülümserken. O sırada konferans salonunda ses kontrolü yapılıyordu, bu da demek oluyordu ki birazdan başlayacaktı. “Geçelim o zaman salona isterseniz,” dedi Hilal gözlerini benim üzerimden Varis’e, oradan da Vakıf Başkanı’na ve Balamir Adin’e çevirerek. Varis benden mi bahsediyordu?
“Tabii, buyurun,” dedi Vakıf Başkanı salona geçen Hilal’in arkasından, Balamir Adin’e. Vakıf Başkanı daha yaşlı olmasına rağmen Balamir Adin’e saygıyla hitap ediyordu. Balamir, yanımızdan geçip giderken oğluna değil bana bakmıştı ve bakışlarında hiçbir ifade yoktu ama arkamızdan geçip giderken elini bir saniyeliğine omzuma koydu, ardından salona geçtiler. Koridordaki herkes de peşlerinden salona giriş yapmaya başlamıştı.
Varis belimdeki elini indirip parmaklarını parmaklarıma geçirdiğinde önden geçerek koridorun sonuna doğru ilerlemeye başlamıştı, şaşkınlıkla arkasından ensesine baktım. “Nereye?” diye sordum başımı çevirip çoktan pas geçtiğimiz konferans salonu girişine bakarak. Doğu kanadı kapılarını da geçmiştik. Koridorun sonundaki revirin kapısını açtığında hiçbir şey söylemeden beni de kendiyle birlikte içeri çekti. Işıkları mekanik bir hareketle yaktıktan sonra kapıyı kapatmış ve beni kapıyla arasında sıkıştırmıştı. “Ben yapamıyorum böyle Ada,” dedi ellerini iki yanımdan duvara yaslarken yüzünü yüzümle eşit hizaya getirmiş doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. “Ben böyle yapamıyorum. Sen de yapma böyle. Konuşalım. Halledelim neyse. Böyle olmaz. Böyle yaşanmaz.”
Gözlerimi kapattım yutkunurken gözlerini görmek istemiyordum. Yapamazdım. Bakamazdım. “Varis yapma.”
“Neyi yapma Ada, neyi yapma?” Sesini yükseltmiş, doğrulmuştu. Gözlerimi açtığımda bir elini sıkıntıyla saçlarından geçirdiğini gördüm. “Ulan bir şey yapmıyorum ki zaten! Bir şey yapmadığımdan bu hâldeyiz!” Gözlerimi yakaladığında yeniden üzerime eğilmişti. “Bak sen, sen o küçük kafanın içinde kendini cezalandırdığını düşünüyorsun ama aslında beni cezalandırıyorsun Ada. Göremiyor musun bunu? Beni sensiz bırakıyorsun. Ben sana ne dedim? Seni terk etmek intihar olur dedim! Sen ne yapıyorsun şu anda beni uzaklaştırarak? Tam olarak ne yaptığını zannediyorsun? Sikerim geçmişini, davasını, bedelini! Sikerim, kumandasını da sikerim bombasını da! Benim annemi, Milas’ın kız kardeşini, Kumsal’ın babasını Yakut Doran öldürdü sen değil! Sen sadece yaramaz, küçük bir kız çocuğuydun Ada! Hepimizin olduğu kadar!”
“Sadece bunlar yok ki Varis! Sadece bunlar yok!” Elimi saçlarımdan geçirdim sıkıntıyla, yine acımaya başlamıştı gözlerim. “Anlamıyor musun? Ben sindiremiyorum, halledemiyorum içimde! On iki yıl bilmediğim, kör kaldığım geçmişim bir saatte atıldı önüme! Hangi birini düşüneyim, hangi birine üzüleyim, hangi birine içerleyeyim bilmiyorum! Kendimi kıskanmışım senden, gitmişim aptal gibi ablama baş sağlığı dilemişim kendi ölümüm için, erkek kardeşimle dönem başından beri arkadaşmışım! Ya siz benim alnıma adımı yazmışsınız adımı! Ben nasıl sindireyim bütün bunları bir anda?” Göğsünden ittirmeye çalıştım onu biraz mesafe için ama yalnızca nefes alabileceğim kadarını bırakıyordu bana. “Kızamıyorum bile hiçbirinize sakladığınız için, ben olsam hiç anlatmak istemezdim çünkü kendime! Cahil kalsaydım keşke, bilmeseydim Varis, öğrenmeseydim… Aptal ama mutlu olurdum. Korkak olurdum ama nefes alabilirdim derince, şimdi ciğerlerimi dolduran oksijen bile kesik kesik! Babam satmış beni, öz babam satmış şirketi için… Düşünebiliyor musun? Nasıl yapabilmiş bunu? Çıkıp karşısına hesap sormak istiyorum mahkemeden önce, adamın adını ağzıma almaya varmıyor dilim! Annem bomboş bir evde tek başına, karşısına çıkacak cesaretim yok daha benim! Ben ne yapayım Varis? Nereye gideyim? Söyle bana neresi benim evim!”
“Senin evin burası,” dedi yumuşacık bir sesle, öfkemi bastırarak, alnı alnıma dayanırken gözlerimi kapatmıştım. Elimi kaldırıp sol göğsüne yasladığında avucumun altında güm güm atan kalbini ve sıcak tenini kazağının üzerinden hissedebiliyordum. “Senin evin burası,” diye tekrar etti, bu sefer avucumu yüzüne yaslamıştı. “Burası,” diye devam etti, parmaklarım dudaklarına değerken. “Burası…” Gözkapaklarına değdi parmaklarım. “Burası Ada…” İki elimi birden şakaklarına çıkarmış, kollarımı boynuna sarmıştı. “Benim evim sensin, senin evin burası.”
Gözyaşları yanaklarımdan birer birer düşerken tenimi gıdıklıyordu, ıslanan kirpiklerimin arasından gözlerine baktığımda yeniden kan çanağına dönmüş grileri gördüm. Dokuz gündür kaçırdığı gözlerinin içine gizlediği enkaz, benim içimde tozu dumana katmış depremden çok da farklı değildi. “Benim evim sensin, senin evin burası,” diye tekrarladım sözlerini titreyen sesimle, belimdeki ellerinden birini kaldırıp sol göğsüme yaslarken iki elimle. “Ama benim hava almaya ihtiyacım var Varis. Nefes almaya, düşünmeye, oturtmaya ihtiyacım var her şeyi kafama. Yapamıyorum. Yüzüne bakamıyorum. Gözlerine bakamıyorum. Olmuyor. Ne olursun beni anla…”
Elleri yanaklarıma yaslanırken başparmaklarıyla gözyaşlarımı siliyordu. Dudaklarını alnıma bastırdığında gözlerimi kapattım kesik kesik aldığım nefeslerin arasında. Eğer hıçkırmaya başlarsam o zaman durduramazdım işte gözyaşlarımı. Halbuki benim en yakın arkadaşımın aylardır beklediği resitali birazdan başlayacaktı ve bizim bir an önce toparlanmamız gerekiyordu.
“Gidecek misin yani?” diye fısıldadı, çok kısık çıkmıştı sesi ama duymuştum. Bir eli boynum, yanağım ve saç diplerim arasında bir yerdeyken dudakları diğer tarafta şakağımın üzerine titriyordu. “Bırakıp gidecek misin beni Ada?”
Bu kadardı. Buraya kadardı gücüm, tutamıyordum kendimi. Dayanamıyordum daha fazla… Artçı depremler aslına nazaran hafif olur derler. 22 Aralık artçı bir depremmiş, devamı ilerleyen günlerde sallamaya devam edecekmiş göğüs kafesimi… Sağlam kemik bırakmayacakmış içeride, bükecekmiş belimi. Varis benim göğüs kafesimin içindeydi. Benim inşa ettiğim binalar sallandıysa, çatlak aldıysa, yıkıldıysa; Varis’in üzerine yıkılıyordu ve ben bunu görmüyor, bilmiyor, duymuyor değildim… Sesim çıkmıyordu sadece, çıkaramıyordum sesimi. Yetemiyordum. Olmuyordu. Yeterince güçlü değildim.
Varis’in kesik bir nefes aldığını duydum sessiz gözyaşlarımın arasında, şakağıma dudaklarını bastırdı. Yanağımdaki elinin başparmağı tenimi okşuyordu. Diğer elinin kapıyı açtığını fark ettiğimde geriye çekildim. Varis o aradan çıkıp giderken boğazımdan kaçan hıçkırığın sesi duyulmasın diye elimi ağzıma kapatmıştım sertçe. O çıktığında kapı tekrar kapanırken sırtımı duvara yaslayarak aşağı kaydım ve nihayetinde oturdum taşa. Soğuktu. O kadar soğuktu ki her zerrem buz kesmişti. Varis gitmişti. Beni bırakıp gitmesinden korktuğum adamı bıraktığım yerdeydim. Beni alın buradan. Beni alın buradan. Beni alın, götürün buradan… Burada olmak istemiyorum. Burada olmak istemiyordum.
Buradaydım.
Dört duvar arası, bir çatının altında; koridorlarda konuşulanların ayağıma çelmeyi taktığı okulun ilk katının son odasında, yerde; soğuk zeminde, belki de ait olduğum yerde… Hiçbir şeyim yoktu o an, bırakıp gidiyordum ya burayı, onu; hiçbir şeyim yoktu. Yoktum ben. Yoktum ki ben. Ada Kandemir diye birisi yoktu. Bir bez bebeğe isim verir gibi konulmuştu ismim, bir elbise geçirmişlerdi üzerime ve dev gibi babamın elinden tutup koşturmuştum parklarda… Ben geride bırakabilmiştim geçmişi kafamın içinde bir yerlerde, herkes o günün hayaletleriyle yaşarken ben o hayaletlerden birisi olmuştum; izi kalmamıştı üstümde, ben iz olmuştum. Yok olmuştum. Paramparça olacaksak beraber olacağız. Olduk sevgilim. O zamana ihtiyacım var dese bile benim saatimi durduracak. İkimizin de durdu… İkimizin de saati durdu bugün, sevgilim… Tarih 31 Aralık 2018’di, saatler sonra 2019’a girecek olsak bile saatimiz durmuştu bir kere bizim. Bir daha, akrep yelkovanın üzerine devrilir miydi?
Kendimi toparlayabildiğim ilk an odadan çıktım, gözlerimin altını ellerimle silmiştim; umurumda değildi nasıl göründüğüm. Boş koridorda ilerlerken gözlerim çıkış kapısında asılı kalsa da ellerim konferans salonunun kapısını açtı. Bir melodi doldu kulaklarımdan içeri; genzime doldu, ciğerlerimi doldurdu, nefesim yoktu. Alacak nefes yoktu. Çisem oradaydı, sahnenin ortasına konmuş devasa piyanonun koltuğunda buz mavisi elbisesi ve siyah saçlarıyla oturuyor, dans ediyordu piyano tuşlarıyla; duramaz mıydı bir saniye, yalnızca bir saniye, gücüm yoktu dinlemeye.
Gözlerimi kapatırken yeniden süzüldü yanaklarımdan yaşlar, karanlıkta kimse fark etmedi. Ellerimle hemen arkamdaki kapının kolunu tutuyordum, avuçlarım yanıyordu soğuk demirinden, buz tutsam şimdi ısıtanım yoktu. Boğsam kendimi suda, boğulsam bu sefer gerçekten; kıvranıp saysam içimden bayılana kadar suyun içinde… Atlayanım yoktu. Kulaklarımı kapatmak istedim bu melodiye, kulaklarımı kesip atmak istedim, herkes nefesini tutmuş en yakın arkadaşımın parmaklarından dökülen sihri dinlerken ben ortalık yerde çığlık atmak istedim.
Köşeden, dikkatli ve yavaş bir şekilde merdivenlerden inerken bir el bileğimden tuttuğunda bir umut gözlerimi aşağıya, hemen yanımda oturan kişiye çevirdim; Gökay’dan başkası değildi. “Ada,” diye fısıldadı kalkıp beni yerine oturturken ardından yanımda diz çöktü ve “Ne bu hâlin?” diye sordu dehşet içinde, kısık bir sesle. “Ada ne oldu?”
“Ön tarafa gitmem lazım,” diye mırıldandım ardı ardına yutkunurken ayağa kalkmaya çalışarak. Hemen arkamızda oturanlar söylenmeye başlamıştı. Kısık bir sesle özür dileyerek Gökay’ın beni oturttuğu koltuktan kalktığımda “Tamam, tamam dur koluna gireyim,” dedi Gökay ve koluma girdi merdivenlerden inerken. Alena, Milas ve Aral’ın oturduğu sıraya geldiğimde Alper ve Reha gözüme çarptı ama onlar daha uzaktaydı. Gözlerim Alena’yla kesiştiği an sorun çıkarmamak için Gökay’ın kolundan çıktım ve ayaklanan Alena’yı yerine oturtup yanına geçtim. Milas’ın yanındaki koltuk boştu. Varis yoktu. Gitmişti.
“Geçecek,” diye fısıldadı Alena başımı eliyle omzuna yatırırken.
“Geçmesin…” Sesim çatlamıştı. N’olur geçmesin.
Çisem asil bir kızdı. Beline kadar gelen gür, siyah saçlarına verilmiş dalgalar buz mavisi elbisesinin açık bıraktığı omuzlarına dökülüyordu; tasarımı babasına aitti. Dik bir şekilde oturduğu koltuğun üzerinde gözlerini kapatıyor, açıyor; kafasının içinde bir yılan gibi sürünerek her yere değen düşünceleriyle boğuşuyordu. Müzik onun verdiği bir savaştı ve kazananı yoktu. Ben bir savaş vermeden kaybetmiştim.
Ve sırf kazanayım diye, başka bir tanesini başlatacaktım.
Dakikalar saniyelere dönüştü, zaman aktı. Çisem oturduğu koltuktan kalkıp kalabalığı selamlamak için eğildiğinde gözlerinde yaşlar vardı. Herkes ayağa kalkarak alkışlarken Alena koluma girdi ve ben de ayaklandım, avuçlarım birbirine tüm gücüyle çarparken ellerim acıyordu. Reha ıslık çaldı, Alper ayağa kalkmıştı, alkışlamıyordu bile. Yalnızca ona bakıyordu. En başından beri yaptığı gibi.
Bazı şeyler gün yüzü gibi ortadaydı ve biz nasıl göremiyorduk bu kadar içindeyken, oyunun dışında olduğunda şaşıyordu insan bu farkındalığa.
Yaklaşık yarım saat sonra dağılmaya başlayan kalabalığın içinde ailesinin yanında Çisem’i gördüğümde yanına koşar adım yürüyerek kollarına atıldım. Hiçbir zaman ilk sarılan ben olmamıştım ama bu gece, sırf kollarından ayrılmak istemediğim biri var ve o burada değil diye, sanki önüme gelen bir yabancıya bile sarılabilirdim ayakta duracak gücü almak için. “Tebrik ederim!” dedim gözlerimde yaşlarla geri çekilirken. “Harikaydın! Büyüledin hepimizi…”
“Teşekkür ederim Ada, teşekkür ederim ama,” dedi Çisem kucağındaki koca buketi annesinin kollarının arasında bıraktıktan sonra beni elimden tutup bir köşeye çekerek. “Kızım senin bu hâlin ne? Ne oldu sana?”
Ben Alena değildim, yalnızca ölümüne korktuğumda gerçekten iyi bir oyunculuk sergileyebiliyordum. Çisem ise beni yüzümde maskeyle güpegündüz yakalabiliyordu tek bir bakışta. “Çok şey… Çok şey oldu Çisem. Ama bunları konuşmanın ne yeri ne sırası.”
“Yeri de sırası da Ada, ben senin en yakın arkadaşınım unuttun mu? Düğünümde de olsa tırnağının ucu kırılsa söyleyeceksin bana, ağlayacaksın da istiyorsan!” Fısıldayarak bağırıyordu resmen kimse duymasın diye. “Gel sahne arkasına gidelim, üstümü değiştireyim. Bu gece yalnız kalamazsın. Aile yemeği var aslında yılbaşı gecesi diye ama ben ekecektim her türlü zaten…”
“Çisem,” diye mırıldandım ellerimle yüzümü sıvazlayarak. “Benim onu bulmam lazım. Gitmeden önce onu bulmam lazım.”
“Kimi Ada?”
“Onu bulmam lazım,” diye fısıldadım kalabalığa doğru, Milas ve Alena çok da uzakta değillerdi. Aral’la konuşuyorlardı. Başka bir köşede Alper ve Reha okuldan bir grupla sohbet hâlindeydi.
“Ada sen nereye gidiyorsun ben zaten hiç anlamadım ki,” diye mırıldandı Çisem. “Ama git. Ah be güzel kızım…” Ellerini omuzlarıma yerleştirdi. “Bana anlatacaksın değil mi bir gün Ada?”
Dudaklarımı birbirine bastırırken kafamı salladım. Çisem yüzüme uzanıp yanağıma bir öpücük bıraktı, ardından “Hafta sonu basacağım yeni evini, görürsün sen,” diye homurdandı. “Nakilimi aldırmaya kalkarsam annem beni evlatlıktan reddedebilir ama onu bile deneyeceğim. Seni böyle bırakmayacağım.”
“Saçmalama Çisem, Safir’in imkânlarını bırakamazsın,” dedim sert bir sesle. Milas ayrılıyordu. “Gitmem lazım, sonra konuşalım, affet beni…” Çisem’in yanından ayrılırken gözlerim Milas’ı takip eden Alena’nın üzerindeydi. Merdivenlerdeyken ikisini de yakaladığımda Milas’ın önüne geçtim, bir merdiven yüksekteydim. “Varis nereye gitti?” diye sordum nefes nefese, merdivenlerden koşarak çıkmak iyi bir fikir değildi. Topuklu botlar ayağımı acıtıyordu.
“Gitti mi?” Milas şaşkınlıkla kaşlarını kaldırırken elini cebine atmış, telefonunu çıkarmıştı. “Bana haber vermedi…”
“Nereye gitmiş olabilir?” diye sordum elim ayağıma dolanırken. “Koltuğu Rehaların yanındaydı ama boştu resital boyunca, salona hiç girmedi bile…”
“Bir saniye.” Bir numarayı arıyordu, telefonu kulağına yasladıktan birkaç saniye sonra karşı taraf açmıştı ki “Reşit Abi,” dedi boğazını temizleyerek. “Eve gelen giden oldu mu?.. Amcam bizimle burada… Emin misin? Tamam bekliyorum…”
“Sakin ol,” diye fısıldadı Alena, kabanımı giyinmem için tutuyordu bana. Kollarımı içinden geçirdikten sonra önüne çekti beni, düğmelerini ilikledi.
“Hah, tamamdır Reşit Abi sağ ol… Mutlu yeni yıllar sana da… Sağ ol abi.” Milas telefonunu kapatırken beklenti dolu bakışlarım yüzünde geziniyordu. “Eve gitmiş. Başka nereye gidecekti zaten dallama herif?”
“Başka birçok yere gidebilirdi Milas,” diye homurdandı Alena, bir yandan da Milas’ın ceketinin ceplerini karıştırıyordu.
“Kızım dur ne yapıyorsun?” Milas şaşkınca ellerini kaldırınca, Alena sağ cebinden zaferle araba anahtarlarını çıkardı ve bana uzattı.
“Al,” dedi anahtarları avucuma koyarken. “Al git konuşacağın ne varsa konuş.”
Milas “Süper, biz de eve emekleyerek döneriz artık,” dedi kafasını sallayarak, Alena karnını kazağının üzerinden cimcikleyince inleyerek, yüzünü buruşturarak öne eğilmişti. “Ya ben taciz ediliyorum ama burada sen kardeşine yardımcı olacaksın diye? Erkeğe şiddete hayır ulan!”
“Çok teşekkürler Milas,” dedim anahtarı elimde sallayarak, geri adımlarken.
“Hiç önemli değil, dikkatli sür.” Bir anda abi moduna geçmiş, ciddileşmişti. “Dikkat et Ada.”
“Ederim!” Konferans salonunu hızlı adımlarla terk ederken kimseye veda etmemiştim. Halbuki Çisem’le konuşacaktım, Alper ve Reha’ya bile veda etmeyi planlıyordum, Gökay’a da, belki görürsem bir yerde Kenan’a bile, Kumsal’a, hocalarıma, herkese… Hava soğuktu. Audi’nin kapısını açıp kendimi ön koltuğa attıktan sonra emniyet kemerimi bağlarken okul çıkışına sürdüm. Bu akşamki planlarına yetişmek için acele eden davetliler dışarıda bir kalabalık oluşturmuştu. Dağ yolundan aşağı dikkatlice sürerken kafam bomboştu. Otobana çıktım, hız limiti 80 km iken 120 km’yi gördüm. Ceza yemek umurumda bile değildi, zaten muhtemelen bir süre sürdüğüm tek şey bisiklet olacaktı Balıkesir’de, yani ehliyetim elimden alınsa bile umurumda değildi.
Tanıdık duvarları gördüğümde bahçenin girişinde durdurdum arabayı, demir parmaklıklar ardında bütün ihtişamıyla duruyordu ev. Kapıdaki korumalar plakayı tanıdıklarından dolayı muhtemelen benimle muhattap bile olmadan kapıyı açmışlardı, cam siyah filmle kaplı olduğundan içeriyi göremiyorlardı. Garajın önündeki üstü kapalı alana arabayı bıraktıktan sonra kapıyı açıp dışarı çıktım, ardından hızlı adımlarla kapıya yürüyordum. Mermere ayak bastığım an tok topuk sesi kulaklarıma ulaştı ve zile bastım; bir, iki, üç, dört… Açmıyordu. Kapıyı tıktıklıyordum ama ses seda yoktu.
“Bir problem mi var?”
Ses arkamdan gelmişti. Göğsüme çöken ağırlıkla döndüm arkamı, dudaklarım aralık ve gözlerim donuk bakıyordu karşımdaki adama; sakalları ve saçları beyazlamış, masmavi gözleriyle hemen önümdeydi işte Reşit Adalı. İsmimi bana veren adam. Geçmişimi silip atan, bütün belgelerimi hazırlayan adam. Hayatımı yalan eden ve hayatı boyunca susan adam. “Kapıyı açabilirim senin için,” dedi Reşit Bey, elini cebine atmış ve bir anahtarlık çıkarmıştı. “Varis yaklaşık bir saat önce geldi. Bu sese kapıyı açmadıysa açmak istemediğindendir.”
“Benim geldiğimi bilse açar,” dedim omuzlarım aldığım derin nefeslerle inip kalkarken.
“Ne hâlde geldiğini görmedin çocuğum, annesi mezarından kalkıp gelse kapıyı açmaz o şimdi.” Reşit Adalı önüme geçerken anahtarı deliğine soktuğunda iki kere çevirdi, ardından kapı açıldı. Aralık kapıdan dışarı sızan bir ışık yoktu, içerisi karanlıktı. “Mutlu yeni yıllar Ada,” dedi Reşit yanımdan geçerken.
Bahçenin loş aydınlatmalı taş yoluna adımını attığında “Nasıl yaptınız bunu?” diye sordum ona. “Nasıl yapabildiniz?”
Adımları durmuştu. Omzunun üzerinden kafasını çevirip baktığında bakışları yerdeydi, sertçe yutkunmuş ve ağzından hırıltılı bir nefes çekmişti içine yaşlılığından dolayı. “Süheyla Hanım hayat dolu, başarılı, kibar bir hanımefendiydi. Yaşça küçük olduğundan benden, ben hizmetinde çalışıyor olsam bile onun olduğu odaya girdiğimde üslubuna dikkat eder ve her zaman konuşmadan önce tartardı sözlerini. Varis, Varis Bey, oğlu,” dedi soğuk havaya sıcak nefesini üflerken. “Kendi prensiplerine göre, özgür yetiştirmek istedi oğlunu. Ve bir çocuğu olsun istemişti hep, Balamir Bey’le birlikte. Balamir Bey’i kaybetmek uğruna ondan bir çocuğu olsun istemişti. Anne olmak istemişti onun çocuğuna. Süheyla Hanım’ı üzdüler, Ada. Süheyla Hanım’ı öldürdüler. Onlar nasıl kıyabildilerse Süheyla Hanım’a, ben de yapmam gerekeni böyle yapabildim. Başım yastığa rahat yatmadım geceleri ama uyuyabildim.” Artık bana bakıyordu. “Çocukluğunu hatırlıyorum senin, dalgalı uzun sarı saçları olan, boncuk yeşil gözlü küçücük bir kız çocuğuydun sen. Ne zaman bu eve gelsen renk getirirdin peşinde. Dört dönerdi yardımcılar da Süheyla Hanım da başında, sen de Varis Bey’in etrafında… Süheyla Anne derdin Süheyla Hanım’a, hanımıma. Annen gibi severdin. Eminim o küçük kız çocuğu konuşabilseydi o zamanlar, ağzını açıp fikrini söyleyebilseydi, Süheyla Anne’si için her şeyi gözünü kırpmadan kabul ederdi. Ben buna sığındım geceleri başımı yastığa koyarken.” Yutkundu. “Eğer öyle değilse de… Affet, affet, Açelya.”
Titreyen dudaklarımı birbirine bastırmıştım, gözlerimden yaşlar akıyordu çeneme doğru. Buz kesmiş ellerimi yumruk hâline getirmiş sıkıyordum iki yanımda, tırnaklarım avuçiçlerime batıyordu. “Ederdim,” dedim titrek bir sesle. “Hatırlamıyorum ben o küçük kız çocuğunu, hiç hatırlamayacağım, kalıcıymış kaybettiğim anılarım ama ederdim,” diye devam ettim. “Canımı bile verirdim Süheyla Hanım’ı, Azra’yı, Kemal Bey’i geri getirebilmek için. Sadece birisi bile gelebilecek olsa içlerinden, kabulüm olurdu.”
Daha fazla karşısında dikilemiyordum, beni zor ayakta tutan adımlarımı kapıyı ittirerek içeri attığımda Reşit Bey’i gözleri ıslak kaldırımları izlerken kapının ardında bıraktım ve kapıyı kapattım. Yağmur çiseliyordu. Arkamı döndüğümde ise koca bir karanlık kucakladı beni. Bahçedeki loş ışığın bir nebze olsun aydınlattığı koridorda, yüksek tavanda gezindi gözlerim. Ben buraya ilk kez Varis yaralandığında gelmemiştim, çok daha önceden koşturmuştum koridorlarında… Hatırlamıyordum. Açelya’nın izleri sinmişti belki duvarlarına, hatırlamıyordum. Düşmüştüm belki şu köşede, vazonun hemen yanında; virajları almada hiç iyi değildim ve hiç iyi olamamıştım çünkü her seferinde de koşardım heyecanlandığımda… Hatırlamıyordum.
Adımlarım beni varmaktan korktuğum yere yönlendirdi. Sağ koridora sapıp Varis’in odasına gidecektim ama hemen solumdaki büyük salonun girişinden bir ışık hüzmesi yayılıyordu etrafa. Girişte dikildiğimde şöminenin yanıyor olduğunu gördüm. İki yanındaki tek kişilik koltuklardan biri doluydu. Varis kabanını bir kenara atmış, rahat bir şekilde koltuğa oturmuş, bir kolunu yanındaki sehpaya uzatmış elinde düz bir viski bardağıyla ateşi izliyordu. Sehpanın üzerinde yarısından fazlası içilmiş kristal bir viski şişesi vardı ve sarı içki, şömineden yansıyan alevlerin ışığında altın gibi parlıyordu. Bir adım attım ona doğru, başı bana dönmedi. Bir adım daha… Adım seslerim salonun içinde yankılanıyordu ama umurunda değildi. Kabanımı çıkartıp bir köşeye attım, botlarımı da. Karşısına dikildiğimde tek yaptığı, şömine alevlerine diktiği gri gözlerini alevlerden çekmeden viski bardağını kafasına dikmek olmuştu. Ve tekrar doldurmak.
“Yeni yıla içerek mi gireceksin?” diye sordum stabil bir sesle. Kapıda gözlerimden süzülen yaşlar çoktan kurumuştu ve düz bir ifadeyle bakıyordum ona. Cevap vermedi. “Burada, yalnız başına…” İçerisi soğuktu, ısıtma sistemini kapatmıştı, yalnızca şömine yanıyordu.
Bana bakıp da “Sen varsın ya,” demedi. “Bak, buradasın, gitsen de gelmenin bir yolunu buluyorsun her defasında bana,” demedi. Hiçbir şey söylemedi. Bana bakmıyordu bile.
Bir adım daha attım ona, ardından bir adım daha yaklaştım. Çıplak dizim dizine değmişti, yaprak kımıldatmamıştı onda. “Kalktım buraya geldim Varis. Hiçbir şey söylemeyecek misin?”
“Sen sus dedin ya,” dedi umursamaz bir sesle, başını da sırtı gibi geriye yaslamıştı ve artık gözlerimin içine bakıyordu. Gri gözlerine alevlerin yansıması vardı, aynı boş ifade onun da suratındaydı. “Sen sus dedin ya Ada, konuşmuş gibi yapalım dedin ya, ben de öyle yapıyorum.”
“22 Aralık’ta olanlardan konuşmaya hazır değilim,” dedim bariz geri manevra yaptığımı hissederken ama bütün verdiğim tavizler onaydı. Her zaman ona. Yalnızca ona.
“Başka konuşacak bir şeyimiz mi var?”
“Yok mu Varis?”
“Başka konuşacak bir şeyimiz olsaydı, sen benim kollarımda olurdun şimdi, burada bir yabancı gibi bakarken dikilmezdin karşımda,” dedi düz bir sesle. “Ama sen dokuz gündür bunu yapıyorsun. Ne gözlerini değdiriyorsun üzerime ne sesini duymama izin veriyorsun… Sik gibi kaldım ortada, ne düşündüğünü bile bilemiyorum ki ona göre bir yol çizeyim, bir hamle yapayım, bir şey yapayım Ada… Hiçbir şey yapamıyorum, yapmıyorum da çünkü sen istemiyorsun. Sen istemiyorsun ya,” kelimeleri yutuyor, elindeki viski bardağını umarsızca sallıyordu. “Benim aklımdan geçenin de, kalbime geçirdiklerinin de bir önemi kalmıyor. Sen istemiyorsan benim diyebileceğim hiçbir şey kalmıyor. De, demiyorsun da zaten. Sus diyorsun, ben de susuyorum Ada. Ya hep ya hiç. Ben de böyleyim. Ya her şeyden konuşuruz ya da sus pus oluruz.”
“Sarhoşsun,” dedim üzerine eğilirken viski bardağını almak için. Bardağı geriye çekip kolunu yukarı uzattığında üzerine düşmemek için koltuğun kenarından destek almak zorunda kalmıştım ama o bunu bir fırsat bilerek diğer kolunu belime dolamış ve beni kucağına çekmişti. Viski bardağı yere düşüp kırılırken diğer eliyle dizimin arkasından tutmuştu. “Ne yaptın, kırdın bardağı?” dedim dehşetle.
“Bardak umurumda mı sence?” diye söylendi, kayarak oturduğu için benden aşağıda duruyordu kafası. “Hem sen kırılan bir bardağı umursayamazsın, çok daha önemli şeyleri kırdın.”
“Ne yapıyorsam, o önemli şeyleri kırmamak için Varis…”
“Ama kırdın,” dedi doğrulurken, yüz yüze gelmiştik. Kolu belime sarılıydı ama yine de düşmemek için kol kaslarını saran kazağının üzerinden ona tutunmuştum. “Kıracaksın da… Gidiyorsun,” diye devam etti. “Sen gidiyorsun ya Ada…”
“Leş gibi içmişsin,” dedim sert bir tavırla, lafını kesmiştim. “Kalk, duş al.” Bacağımı çekip kucağından kalkarken ellerimi kollarından aşağı indirip ellerinden birini yakaladım, teması kesmediğimden kalkmama izin vermişti. Elinden çekerek onu koltuktan kaldırırken seslice nefes verdi, konuşmaya hâli kalmamış gibiydi. Onu salondan çıkardım, odasına giden yolda önden ilerliyordum. Odasının kapısını araladıktan sonra içeri girerken loş aydınlatmayı da açmıştım. Hiçbir şey söylemeden giyinme odasına geçtim, ardından banyonun kapısını açtım ve onu da kendimle birlikte içeri soktum. Kapı arkamızdan kapanırken elimi elinden çekmiş, karşısında dikiliyordum. Sarhoş gözleri yüzümde geziniyordu.
“Ağlamışsın,” dedi grilikler gözlerimin çevresinde dolaşırken. Elini uzattı, göz altlarıma değdi parmakları. “Anlamıyorum, giden sensin, ağlayan sen… Anlamıyorum Ada.”
“Anlamış gibi yap Varis,” diye mırıldandım elini tutup indirirken. “Belki bir gün anlarsın.”
“Seni anlasam bile, sana hak vermeyeceğim. Çünkü ben yok olmak uğruna da olsa yanında kalırdım.”
“Ben de kendimi yok etmek uğruna olsa kalırdım,” dedim fısıltıyla. “Ama kalırsam başta sen olmak üzere herkesi inciteceğim. Düşünmem lazım. Yalnız kalmam lazım. Yalnız bırakılmam lazım Varis…”
“Şimdi tutuyor musun kendini?” diye sordu. “Şimdi düşünmüyor musun Ada?”
“Şimdi düşünmüyorum, düşünürsem parçalanmaya başlarım. Parçalarım da bu hâlde, bu hâlimle.” Elini bıraktım. “Kimse deprem raporundan kalmış bir binadan ev almak istemez. O bina yıkılmadan da üzerine yeni ve sağlamı inşa edilemez. Kalırsam, yıkılırım; altımda kalırsın. Gidersem de yıkılırım ama bina boş olur kimse zarar görmez. Sağlamı inşa edilir üzerine.”
“En bencil anında bile fedakârsın,” diye fısıldadı yüzüme eğilirken arkamda duvara yer olsa bile geri gitmemiştim. Nefesi alkol kokuyordu ama bu beni rahatsız etmemişti, aksine daha da yakınımda istiyordum onu. “Keşke bencil olsaydın Ada,” diye mırıldandı gözlerini kapatırken alnını alnıma yaslamıştı. Bir elini yanağıma yasladığında, dudakları kulağıma yakındı. “Keşke kalsan sevgilim, gitmesen…” Sıcak nefesiyle gıdıklanıyordum. “Sensiz nasıl geçer günler ben bilmiyorum. Eskiden biliyordum, şimdi dokundum sana; öptüm seni, kollarında uyudum… Şimdi bilmiyorum.”
Gözkapaklarım ağırlaşarak kapanırken kollarımı kaldırıp boynuna doladığımda yanağı yanağıma yaslanmıştı. Benim onu çekmemden cesaretlenerek elini belime koyup bedenimi kendine yasladığında boynuna bir öpücük kondurdum, gözlerim dolu doluydu. Çenesini öptüm ardından, yanağını… Dudaklarına geldiğimde birkaç santim bırakmıştı benimle arasında. Parmaklarım ensesinden yukarı tırmanarak saçlarının arasına karıştığında burnu burnumun hemen yanından yanağıma değmişti ama yine de dudaklarını benimkilere kenetlememişti. Bunun yerine belimdeki tutuşunu sertleştirirken üzerime doğru yürüdü ve sırtımı soğuk banyo duvarıyla buluşturdu. “Gitme,” dedi dudaklarımın üzerine, ellerimi omuzlarından aşağı, kazağının üzerinden kaydırdım. Pantolonuyla kazağın arasından tenine değdiğinde parmaklarım, ikimizin de nefes alış verişleri yoğundu.
Öne uzanıp altdudağını dudaklarımın arasına aldığımda bu anı bekliyormuş gibi bir eli enseme kaydı ve saçlarımı parmaklarının arasına doladı, acıtmıyordu, yalnızca beni kendine çekiyordu. Kazağını sıyıran ellerimi karın kaslarının üzerinden yukarı çıkardığımda öpüşü sertleşmişti, kazağı yukarı ittirdim, çıkarmaya çalıştığımı biliyordu. Belimdeki elini kaldırıp bir saniyeliğine geri çekildi, sırtına attığı eli kazağı tek hamlede üzerinden çıkartırken saçları dağılmıştı. Kazak banyo zeminiyle buluşurken ışığı bir saniye olsun görmeme izin vermeden dilini ağzımdan içeri kaydırdı, kontrol edemediğim ve etmek istemediğim ellerim bu sefer pantolonunun düğmelerini açıyordu. Parmaklarım soğuktu, alevden var olmuşçasına sıcak tenine, iç çamaşırının lastiğine değdiklerinde Varis ağzımın içine doğru boğuk bir şekilde inledi. Elleri hemen arkamdaydı, elbisenin fermuarını açıyordu. Saçlarımı geriye itip elbiseyi omuzlarımdan aşağı indirdiğinde kollarımı tüllerden çektim ve elbise banyo zeminine düştü. Sutyenimin kopçalarını zorlanmadan çıkardığında iç çamaşırımdan başka bir şey yoktu artık aramızda.
Sırtım duvara yaslıyken bel oyuğuma yasladığı elini tenime gömdü, bir eli bacağımı yakaladığında beni havaya kaldırmış ve kucağına almıştı. Bacaklarımı beline dolayıp omuzlarına tutundum, geniş duş kabinin kapısını açıp ikimizi de içeri sokarken bir ara beni aşağı eğdiğinde düşecekmiş gibi boynuna sarılmıştım, dudakları çenemde ve boynumda geziniyordu. Küçük bir kahkaha kaçmıştı aralık dudaklarımdan, dişleri tenime değdiğinde anlamıştım gülümsediğini. Çıplak sırtım buz gibi duvara yaslandığında bacağımın hemen yanındaki aparata uzandım, başta soğuk gelen su ılımaya başladığında ikimizin de başından aşağı dökülüyordu. Belki onun biraz daha fazla… Ben duvara yaslı olduğum için biraz şanslı olandım. “Siktir,” diye fısıldadı soğuk suya karşı, başımı geriye atarak kahkaha attım. “Komik mi?” diye sordu bacaklarımı banyo zeminine indirirken, beni bedeniyle kafesleyerek, göz gözeydik. “Çok mu komik?”
“Komik…” dedim dudaklarımın arasından kaçan nefesim yüzüne çarparken. “Ben sana neyin komik olduğunu söyleyeyim,” diye mırıldandı bir eli belimde, diğeri kalçamda; iç çamaşırımı sıyırken. Göğüslerimin arasından karnıma indirdiği elinin altında karnım öyle bir kasılmıştı ki nefesimi tutmak zorunda kalmıştım. “Ben sana neyin komik olduğunu söyleyeyim sevgilim,” diye devam etti lafına, dudaklarımın etrafına; burnuma, yanağıma, çeneme indirirken öpücüklerini. Kendini bana yaslarken bir bacağımı kaldırıp kalçasına yaslamış, dudaklarını da boynuma gömmüştü. “Dişlerimin arasında ezmek için can attığım dudaklarının arasından dokuz gündür tek bir kelime duymamak komik,” dedi eli karnımdan aşağı inerken. Gözlerimi kapatmış, aralanmış dudaklarımdan dışarı kaçan seslere engel olamıyordum. “Sarıp sarmalamak istediğim, kollarımın arasına almak istediğim bedenine dokuz gündür dokunamamış olmam komik.” Bir elim omzunda, ona tutunuyordum; diğeri göğsünden, karnına inmiş, avucum karın kaslarına yaslıydı. Eli aşağıda hassas bir nokta bulmuş, bulduğunun farkında, durmuyordu. “Gözlerimin içine hep güvenle, sıcacık baksın istediğim çam yeşillerini dokuz gündür bir kez olsun yakalayamamış olmam komik.” Gözlerim aşağıdaki temasıyla sonuna kadar açılırken başını kaldırıp yüzlerimizi hizaladığında dudakları konuşurken dudaklarıma değiyordu. “Gidiyor olman, sevgilim…” Omzundaki elimi kaldırıp kolumu boynuna doladığımda parmaklarım saçlarının arasında, kontrolsüzce çekiştiriyordum. “Gidiyor olman, çok komik.”
“Gitme,” diye fısıldadı dudaklarımın üzerine, eli bel boşluğuma yaslanırken. Çok az kaldı. “Gitmeyeceğini söyle,” diye devam etti lafına, ben kollarının arasında, bedeniyle duvar arasında, elinin altında aklımı kaybederken. Çok az… “Söyle Ada.” Sesi bu sefer fazlasıyla ciddi ve otoriter çıkmıştı, dudaklarımın arasında asılı kalan nefese sebep elini bir anda çektiğinde beynimde de, bedenimde olduğu gibi şimşekler çakıyordu. “Gitmeyeceğim de.”
“Beni böyle bırakamazsın.” Kesik nefeslerimin arasında, kararmış gözlerine bakarken saçlarının arasındaki elim ensesine inmişti. “Sen beni çok daha fena bir durumda bırakıyorsun Ada,” dedi belimdeki elini yanağıma çıkarırken, başparmağını altdudağıma sürttü. “Yalnızca bırakmıyorsun da, bırakıp gidiyorsun.”
Yutkunarak “Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim, incinirsin,” diye fısıldadım Özdemir Asaf şiirinden alıntılayarak, birkaç saniyeliğine gözlerimi kapatmış, hemen ardından yeniden açmıştım. “Gideceğim,” dedim kontrollü çıkarmaya çalıştığım bir sesle, onunla böyle bu pozisyonda konuşmak bile beni nefes nefese bırakıyordu. “Senden değil…”
“Ama şehirden gideceksin,” diye fısıldadı dudaklarıma karşı. “Gitmenin kademeleri olmaz, gidersen gidersin… Gitme Ada.” Başparmağı altdudağımdan çeneme kayarken alnını alnıma yasladı.
İstediğimi, ağzımdan duymak istediği sözleri duymadan vermeyeceğinin farkında bir şekilde ellerimi omuzlarına koyduğumda, kesik nefeslerimin arasında bir elimi ensesine çıkardım ve onu kendime çekerken dudaklarımı bir kez daha dudaklarının arasına gömdüm. Beni öperken bilmediği, beklemediği bir şey vardı… Tırnaklarımı omuzlarından aşağı, tüm göğsü ve karnı, hatta kasıkları boyunca sürterek indirdiğimde kendine engel olamayarak inlerken kendini bana bastırdı, onu en başından beri aşağıda hissediyordum. Daha önce hiç öpmediği gibi, gerçekten de ezmek istercesine öperken beni ayrıldığında “Hile yok,” dedi ama fazla dayanamayacağını biliyordum. İkimiz de nefes nefeseydik. Doğrularak kollarımı tekrar boynuna doladığımda sırtımı duvardan ayırmış, öpücüklerimi dudaklarından çenesine, boynuna, omuzlarına, göğsüne taşırmıştım. “Lütfen.” Uzanıp dudaklarını öptüm. “Lütfen…”
Çenemi iki parmağı arasına sıkıştırıp önce başımı, sonra sırtımı yeniden duvara yasladığında kendinden uzaklaştırmıştı, yenildiğimi düşündüğüm an dudakları yanağıma sürtündü. “Ben hep sana yenileceğim değil mi?” diye fısıldadı hırıltılı bir sesle, boynuna doladığım kollarımdan destek alarak bacaklarımı kalçasına doladığımda gözlerim kapalı, alnı alnımda, nefesi yüzüme, dudakları dudaklarıma çarpıyordu. “Bir dahakine ikimizin de kazanacağı bir oyun oynayalım,” dedim saçlarını çekiştirerek ama bir anda bileklerimden yakalayıp ellerimi başımın üzerinde yukarıya kaldırdı ve parmaklarını parmaklarıma geçirdi. “Hiçbir zaman ikimiz aynı anda kazanamayacağız,” diye mırıldandı fısıldar bir sesle. “Ama aşkta kazanmak da, kaybetmek de olmaz.”
“Ne olur?”
“Aşk olur, sevgilim.” Anlık bir sızı hissettim, dudakları boynumdan çeneme, oradan yanağıma gelene kadar bir inilti kaçıyordu boğazımdan ki dudaklarımı kavrayışıyla boğuklaşarak yarıda kesildi. Göğsüm, göğsünün altında eziliyordu; ben, onunla duvar arasında eziliyordum. Ellerimi ellerinden kurtardığım gibi tutunmak istercesine boynuna sarıldım, aşağıdaki hareketiyle aynı anda dudak dudağa inlemiştik. Yavaş olmaya çalışıyordu ama kendine fazla engel oluyordu. “Kendini tutma,” diye fısıldadım bir elim ensesinde, ihtiyaçla tenine sarılmışken.
“Siktir Ada,” diye mırıldandı boğuk bir şekilde, bir kolu belime sarılmışken diğeri bacağımı sıkıyordu. “Siktir, siktir, siktir…” Kendiyle konuşuyordu. Hareketi sıkı ama kontrollüydü, tempolu ama yavaştı. “Âşığım, gitme,” dedi dudaklarıma sert bir öpücük kondururken. Çenemi öptü, çenemin altını öptü, ıslak öpücükleri boynumda dolanıyordu. “Gitme…” Dokunuşu bir imzaydı bu gece, tenimden kesip atamaz ya da silemezdim. Ben zaten ne onun gözlerini zihnimden ne de sesini aklımdan silebilmiştim bunca zaman… Kesik iniltilerimin arasında bir elimi yanağına yaslayarak yüzünü yüzüme eşitledim ve “Âşığım, kalamam,” diye fısıldadım dudaklarına doğru. Sanki bu onda bir yerlere ulaşmış gibi nefesimi keserek dudaklarımı esir aldığında bir yay gibi gerilen sırtıma nazaran başım duvara yaslıydı artık. Boğmak pahasına sıkıyordum boynundaki kollarımı, çekmek istemiyordum hiç, zaman dursaydı ve biz bu anda kalsaydık; ne biz buradan gidebilseydik ne de bu an geçebilseydi bizden…
Bütün güç bedenimden çekilirken üzerine asıldım, tırnaklarımı boynuyla omzu arasındaki bir yere istemsizce fazla bastırmıştım. “Ada…” Teri terime, nefesi nefesime karışırken ismimi zikrediyordu. “Ada…” Sanki kendine bir şeyler söylemeye çalışıyordu içimi kendiyle doldurmakla meşgul, ritimde kaybolmuştu. Hızlandı. Haz, sızıyı bastırıyordu. “Varis,” diye fısıldadım boğuk bir ses boğazımdan kurtulup fayanslarda yankılanmadan hemen önce, dudaklarını çenem ve boynum arasında gezdirirken bir anda içimden çıktığında bacaklarımı indirdim; ayaklarım ıslak zemine değiyordu artık. Şaşkınlıkla gözlerimi açmış ona bakarken nefes nefese alnını alnıma yasladı, alnıma bir öpücük bırakmıştı.
Dudakları boynumdan omzuma öpücüklerini dizerken bir eli kolyeme dolandığında varlığını unuttuğumun yeni farkına varıyordum, yutkunarak elimi kolyeye dolanmış parmaklarının üzerine koydum. Ona üzerine ne yazdırdığını bildiğimi söyleyebilirdim ama Küçük Prens’in konusu açılırsa bana çok daha fazlasını anlatmasını isteyen tarafımı uyandırmış olacaktım, hiçbirini dinlemeye hazır değildim. Hiçbir şeye hazır değildim, adımı dudaklarından duymaya bile. Suyun altına girdiğimde yorgunluktan öldüğümü yeni fark ediyordum, en son ne zaman doğru düzgün bir uyku çektiğimi hatırlamayacak kadar uzun bir süredir boğuşuyordum uykunun fikriyle. Saçlarımın arasında şampuanla birlikte gezinen parmaklar sayesinde kapanan gözlerimle, alnımı göğsüne yaslamış ve orada uyumayı dilemiştim bir an. Dakikalar sonra bana mini elbise gibi olan bir havluya sarınmış, dolabını karıştırdığım gibi elime gelen koca beyaz kapüşonlu sweatshirtü başımdan geçiriyordum.
Başımdaki havluyu da çekip kenara bırakırken banyoya döndüğümde kurutma makinesini dolaplardan birinde bulmuştum. Fişe takıp çalıştırdığım gibi çıkan sese suratımı buruşturdum. Varis içeri girdiğinde altında yalnızca siyah bir eşofman vardı. Aynadan göz göze geldik, beni elimden tutarak kendine döndürdü ve kurutma makinesini elimden aldı. Ne yapacağını anladığım gibi gözlerimi kapattım ve serbest bıraktım kollarımı, yalnızca ayakta dikiliyordum. Anneni aldım. Eli ıslak saçlarımda gezinirken sıcağı kafamı yakmayacak bir açıda tutuyordu kurutma makinesini. Ben küçük bir erkek çocuğunun annesini aldım elinden. Yorgundum. Anneni aldım Varis. Anneni aldım ben senin. Annenin gidişinin açtığı boşluğa beni koyamazsın, kimseyi koyamazsın… O boşluk hiç dolmaz. Dolmayacak. Ne yapacağız? “Özür dilerim,” diye fısıldadım bir mırıltıyla, gözlerimi açtığımda kaşlarını çatmış ciddi bir ifadeyle yalnızca saçlarımı kurutmaya odaklanmıştı ve sesten beni duymuyordu. Özür dilerim. Affet beni. Affetme beni.
Saçlarımın yeterince kuruduğuna inandığında kurutma makinesini kenara bıraktı, arada kendi kafasına da tuttuğundan kendi saçları çoktan kurumuştu. Eli elime dolanırken beni banyodan dışarı çektiğinde “Benim aslında eve gitmem gerekiyor,” diye mırıldandım kısık bir sesle, giyinme odasının ortasında durmuştum. Elimi bırakmadan dönüp kollarını bacaklarımın altından ve sırtımdan geçirip beni kucakladığında yüzüme bakmamıştı. “Bu havada gidilmez,” dedi düz bir sesle, kollarımı boynuna dolayıp başımı göğsüne yasladığımda yatağın karşısındaki büyük pencerelerden dışarıda şiddetle yağan yağmuru yeni fark edebilmiştim. Bir şimşek ışığı saniyelik odanın içinde parıldadığında Varis beni yatağın içine bıraktı, loş ışıklandırmayı kapatıp yanıma geldiğinde ben bacaklarımı toplamış yorganın altına giriyordum. Bu havada mı gittiler Varis? Yağmuru sevmiyordu. Bu havada mı gittiler? Başımı önce yastığa koydum, ardından belime dolanan koluyla beni kendine çektiğinde ise göğsüne. Avucumu karnına yaslarken yanağım da çıplak teninin üzerindeydi.
Dudaklarını saçlarımın arasında hissettiğimde “Yağmur yağmasa, hava iyi olsa, aydınlık olsa, güneş çıksa gidebilir miydim yani?” diye sordum kısık bir sesle. Başını kaldırdı, ben de kaldırıp ona baktım; beni kımıdatmadan biraz aşağı kaydığında ne yaptığını anlamamıştım. “Güneşli günde de gidilmez,” dedi, tanıdık bir şarkıdaki gibi. Kollarını belime dolamış, başını karnıma yaslamıştı bu sefer. Ensesindeki elimi saçlarının arasına daldırırken “Aslında hiç gidilmez,” diye fısıldadı.
Gidilir sevgilim, diyemedim. Yalnızca senden gidilmez.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.