Kelebeği Öldürmek
Kelebeği Öldürmek
7. Bölüm
653 15

YEDİNCİ BÖLÜM
 
“Kelebeğimi vurdular, kanatları yaralı.
Çok mu umursarsın sanki sen, yaşadığı sürece kan kaybını?”

 
Birinin büyüsü altında olmakla ilgili tartışma konusu olamayacak kadar kesin bir şey var: Çıkış yolunu asla bulamıyorsun. Adını, öğrendiğin an zihninin karanlık, kuytu köşelerinden duyuyorsun; gözlerinin rengi bir anda her yerde aradığın ton hâline geliyor, kokusunu şişeleyip raflarca stok yapmak istiyorsun, yastığını çöpe atıp mümkünse göğsünü yerine kullanmak istiyorsun. Hiçbir battaniye, seni onun kollarının tuttuğu kadar sıcak tutmuyor; hiçbir yer, seni onun ayak bastığı yerler kadar güvende hissettirmiyor.

En azından, bir gün başıma gelirse diye ne olacağını kitaplardan öğrendiğim ama çoktan unuttuğum satırların, gözümün önüne gelmesinin bir kıyamet alameti olduğunun bilincindeydim. Tıpkı bana, her ne yapıyorsa ona engel olmak istememem gibi… Çünkü dokunuşunda hissetmek istediğim bir şeyler vardı.

Orada dikiliyordum, vücudum duvara, onunki de bana yaslıydı ve yalnızca derin soluklarımızı duyabiliyorduk. Ağzından çıkan sözlerin doğruluğunu inkâr edemezdim ama benden bir cevap beklediği yoktu, ben de onaylamaya niyetli değildim zaten.

Bir avdım onun için. Bunu biliyordum. Beni avucunun içine alacak, etrafıma demirden parmaklıklar dikecek ve bir kafese tıkacaktı beni. Sonra sıkacaktı. Sıkacak, sıkacak ve ben ezilip paramparça olana kadar durmayacaktı. Varis Adin gibi çocukların size verebileceği tek şey buydu.
Size hayatın nasıl olduğunu başka bir pencereden gösterirlerdi. Siz ise pencere pervazında güzel havanın tadını çıkarırken aslında bunun bir hayal olduğunu, aslında o pencereden itildiğinizi ve düşüyor olduğunuzu, yere çakılana kadar fark etmezdiniz.

Alper’in sesi kapalı kapının ardından duyulduğunda bir panik havası aramızdan geçti.

“Ada? Öldün mü kız?”

Pekâlâ, teorik olarak.

Alper kapıyı tıklattığı an Varis’i itip askımı kolumdan geçirdim ve yatağın üzerindeki büyük beyaz tişörtü alıp kapıyı açtım. Bir anda dokunuşunun altından sıyrıldığımdan üşümüştüm ama bunu düşünmeye vaktim yoktu. Alper karşımda, kapıyı tıklatmaya devam etmek için elini kaldırmış bir şekilde dikiliyordu. Beni gördüğü an kaşlarını kaldırdı, ona hiçbir şey söylemeden yanından geçip koridora çıktım ve daha önce girdiğim, nerede olduğunu bildiğim banyonun kapısını açıp kapattıktan sonra kapısını kilitledim.

Kalbim göğsümde dört nala koşarken sırtımı kapıya yaslayarak derin nefesler almaya ve kendimi sakinleştirmeye çalıştım ama mümkün görünmüyordu. Kelimenin tam anlamıyla sıçmıştım. Bundan sonra kurtuluşum yoktu. Ne ondan ne de hatırasından.

Kapı tekrar tıklatıldığında bir anda sırtımda hissettiğim tireşimle yerimden zıpladım.

“Ada?”

Alper kapının diğer tarafındaydı. Boğazımı temizleyerek “Efendim?” diye sordum.

“İstersen sıcak bir duş al. Hasta olursan Kumsal’ın kafasıyla birlikte benimki de gidebilir. Kafamı seviyorum.”

Dudaklarımı birbirine bastırırken cümlesindeki anlamı çıkaramayacak kadar doluydu kafam. “Yalnız mısın?”

Alper birkaç saniye bekledi. Ardından “Evet?” diye mırıldandı sorarcasına.
Pislik. Hemen gitmiş miydi yani?

Kapının kilidini çevirip kafamı aralıktan çıkardım. “Çisem’i çağırabilir misin acaba?”

Alper bir süre durdu. Ardından saçlarını karıştırarak “Onunla arkadaş olduğunuzu neden her defasında unutuyorum bilmiyorum,” diye kendi kendine söylenerek merdivenlere yöneldi. Benim duyabileceğim kadar sesli konuştuğunun farkında olduğunu bile düşünmüyordum.

Kapıyı tekrar kapatıp sırtımı yasladım ve yere oturdum. Arkadaşının doğum günü partisinde okulun diğer psikopatı tarafından havuza itilmiş ve muhtemelen haftalarca konuşulacak ve kulaktan kulağa şekil değiştirecek dedikodu malzemesi vermiştim az önce okula. Ben gözlerden, sözlerden uzak yaşamaya çalıştıkça daha da ilgi çekiyordum sanki üzerime.

Ve bunun sebebini biliyordum.

Çünkü o, beni bırakmıyordu.

O, peşimden ayrılmıyordu.

O, bulduğu her köşeye beni sıkıştırıyordu.

Duvarların dili olsaydı da konuşsaydı. Bana bilmek istediğim her şeyi anlatsaydı ve güven duyabilseydim insanlara, sözlerine…

Birkaç dakika sonra kapı tıklatıldığında, Çisem’in sesini duyar duymaz kalkıp kapıyı açtım. İçeri girerken elinde benim çantam ve onun çantası vardı.

“Ada Kandemir, benim gibi bir arkadaşa sahip olduğun için o kadar şanslısın ki sana anlatamam. Aslında ortalığı ben batıracağım diye düşündüğümden yanımda kot şort getirmiştim.” İçeri girdikten sonra kapıyı kapatıp çantaları kenara attı ve bir anda kollarını etrafıma sardı. “İyi misin? O Kumsal orospusu yaptı yine yapacağını.”

“İyiyim,” diye mırıldandım kollarımı beline sararken. Birkaç saniye sonra ayrıldık.

“Kumsal gitti.” Çisem geri çekilirken ellerimden tuttu. “Off, acayip üşümüşsün kızım sen. Sıcak suyun altına gir hemen.”

Kafamı salladım ve çantayı işaret ettim. “Sağ ol. Kıyafet için.”

“Hadi giyin gel, ben aşağıdayım.”

Çisem banyodan çıktıktan sonra aynada kendime baktım ve sıkıntıyla nefes verdim. Yalnızca on beş dakika önce dikkafalının önde gideniydim ama beş dakika içerisinde yelkenlerimi suya indirmiştim. Her ne kadar düşünce olarak sağlam dursam da bana temas ettiğindeki etkisini yok sayamazdım.

Varis Adin’i bundan sonra bir metre dahi yakınıma sokamazdım.

Üzerimdekileri çıkartıp suyunu lavaboya sıktıktan sonra duşkabininin içine girip hızlıca üzerime sıcak su tuttum. Bütün buz tutmuş uzuvlarım yumuşarken rahatlamıştım. İşim bittiğinde saçlarımdaki suyu sıkıp çantamın içinde taşıdığım katlanan tarağımla saçlarımı taradım ve Çisem’in çantasını karıştırdım. Yanında yeni iç çamaşırı ve etiketini bile sökmediği bir kot şort taşıyordu.

Havuz partisi için ideal bir çantaydı gerçi.

Tişört bulamadım. Muhtemelen arabasında sweatshirtü falan vardı ve ona güvenmişti ama o sweatshirt burada değildi, değil mi? Odadan aşırdığım büyük tişörtü üzerime geçirdikten sonra etrafı toplayabildiğim kadar topladım. Normalde olsa tişörtün eteklerini şortun içine sokardım ama kumaşı şortun hizasına geliyordu ve o kadar sıcak tutuyordu ki buna ihtiyacım vardı.

Çantaları elime alıp kapıyı açtıktan sonra başımı uzattım ve koridoru kontrol ettim. Boştu. Hiçbir yerden bir ses gelmiyordu. Merdivenlerden inerken müziğin sesi kulaklarıma dolmaya başlamıştı, parti devam ediyordu. Çantaları kenara bıraktıktan sonra saçlarımı kulaklarımın arkasına attım ve bahçeyi uzaktan kontrol ettim. Çisem arkadaşlarıyla kenarda dans ederek gülüyordu, sohbet ediyorlardı. Havuz yine dolmuştu. Üşümüyorlar mıydı gerçekten? Ben burada, hasta olduğuma yemin edebilirdim.

İstemsizce onun yüzü, gölgesi ya da bana dönük sırtı için arandım. Reha ve Alper’in yanında, Reha’nın kuzeniyle birlikte oturuyordu. Bu mesafeden, bu aralıktan beni göremeyeceğini biliyordum ama yine de sanki beni görmüş gibi karmakarışık hissediyordum. Yukarıda beni öyle sıkıştırıp daha sonra hiçbir şey olmamış gibi partilemeye devam edemezdi. Edemezdi değil mi?

Ederdi. O Varis Adin’di. Kahrolası herif. Adını aklımdan geçirmem bile tüylerimi diken diken ediyordu.

Hava neredeyse tamamen kararmıştı ve etrafın led aydınlatması çok hoş görünüyordu. Bahçeye gitmek istemiyordum, adım attığım an herkesin yüzünün bana döneceğini düşünüyordum. Çisem’in gitmek istemeyeceğini biliyordum, eğer ona dönmek istediğimi söylersem her şeyi bırakır ve benimle eve dönerdi ama eğlendiğini gördükten sonra ona, bu kötülüğü yapmak istemiyordum. Böyle ortamları seviyor ve tanıdığı kişilerin arasında eğleniyordu.

Salona doğru dönerken hiç beklemediğim bir anda gelen hisle hapşırdım. Burnumu çektiğim sırada tekrar hapşırdım. Bu sefer kolumla ağzımı kapatabilmiş ve biraz eğilmiştim. Derin bir nefes alırken gözlerimi kırpıştırarak şifayı kaptığımı düşünürken kenarında dikildiğim kapıdan bir siluet içeri girdi.

Harika.

“Hasta olmuşsun.”

Kafamı kaldırarak yüzüne baktım, kaşları çatılmış beni izliyordu. Üzerini değiştirmişti. Burada kıyafetleri mi vardı yoksa Alper’inkilerden mi giymişti? Eğer onun üzerindekiler Alper’dense benim üzerimdeki tişört de mi Alper’indi? Sadece karşısında dikilirken bile kanıma salınan adrenalin yüzünden yüz seksen derece döndüm ve yürümeye başladım.

“Tişörtümü alıp kaçtın biliyor musun?” diye seslendi arkamdan.

Yani bu, onun tişörtü. “Geri vereceğim.”

“Yukarıda mı? Baş başa? Tamam.”

Ağzım açık bir şekilde adımlarımı durdurarak arkamı döndüm ve ona baktım. Neredeyse sırıtıyordu. Neredeyse.

“Pişkin pişkin sırıtma.”

“Ben gelişme kaydettiğimizi düşünüyordum ama sen köşe kapmaca oynamaya devam ediyorsun Ada,” diye mırıldandığında dikildiğim yere, salonun ortasına doğru yürümeye başladı. Gelme. Gelme.

Lavabodan çıkan kızlar bir bana bir de Varis’e bakışlar atarak bahçeye çıkarken sert bir nefesle önüme döndüm ve nereye gidebileceğimi düşünmeye başladım. Üst kata çıkmak istemiyordum, mümkünse partiyi terk etmek istiyordum ama ehliyet sınavımı bile henüz vermemişken bir süre daha bağımsız olmam mümkün değildi.

“Git başımdan.”

“Mümkün bir şey söylersen yerine getirebilirim.”

Önümü kestiği an dip dibe kaldığımızdan bir adım geri giderek yüzüne baktım. Tam defolmasını söyleyecektim ki gelen bir titremeyle başımı yana doğru çevirdim ve tam zamanında kolumu ağzıma kapatarak tekrar hapşırdım. Bu üç oldu. Varis kaşlarını çatarak bileğime uzun parmaklarını dolarken henüz hapşırdığım için şaşkın surat ifademle bir yere odaklanmaya çalışırken mutfağın kapısına kadar peşinden sürüklenmiştim bile.

“Ne yapıyorsun? Seninle yalnız falan kalmam ben.”

Mutfağın ortasında bir tezgâh vardı. Bileğimi elinden çektiğimde avucumu tezgâhın kenarına yasladım.

“Niye?” diye sordu o da elini tezgâha yaslayarak üzerime eğilirken. Yine çelik gri gözleri, gözlerimi hedef almıştı. “İçinde uyuyan karanlık tarafını mı uyandırıyorum?”

“Ne?” Kaşlarımı çatarak itiraz edecekken geri çekildi ve dolaba yürüdü.

“Kapı açık Ada,” diye mırıldandı bana dönmeden eliyle kapıyı işaret ederek.

Evet, mutfağın kapısı açıktı. Hatta bahçe kapısı bile açıktı.

Kollarımı göğsümde birleştirerek “İlaç falan arıyorsan boşuna bakınma, çoğu ilaca alerjim var,” diye mırıldandım ne yapmaya çalıştığını çözerek.
Bana omzunun üzerinden bir bakış attı. “Senin için ilaç bakındığımı kim söylemiş?”

Bakışlarımı başka bir yere çevirdim. Utanmıştım. Cidden Ada, senin için ilaç bakındığını kim söylemişti? Aptal kafamda kurmayı acilen bırakmam gerekiyordu.

Varis dolaptan beyaz bir kupa çıkardı ve büyük kahve makinesinin yanına doğru yürüdü. Kavanozdan aldığı kapsülü makineye yerleştirip kupayı bölmeye bıraktıktan sonra düğmeye bastı ve kollarını göğsünde birleştirerek kupanın dolmasını bekledi. Makineden kahverengi bir sıvı akıyordu. Kahve mi yapıyordu?

Kupa dolduğunda eline alıp yanıma doğru yürüdü ve az önce elimi yasladığım tezgâhın üzerine bıraktı. Kaşlarımı çatarak kupaya bakarken bir anda elini uzatıp göğsümde birleştirdiğim kollarımı çözdüğünde “Ne yapıyorsun…” diye sormaya kalmadan kollarını kollarımın altından geçirmiş, ayaklarımı yerden kesmiş, beni tezgâha oturtmuştu. Ne?
“Çık, ineceğim ben.”

İnmek için kendimi tezgâhtan aşağı atacağım sırada bacaklarımın arasına girip kupayı elime tutuşturdu.

“İç, Ada.”

Evet, Sahip. Ha ha.

Kupadan gelen sıcak çikolata kokusuyla kafam karışırken çatık kaşlarımla başımı kaldırdım. Tezgâhın üzerinde oturuyordum ama yine de boyuna yetişememiştim. “Bana mı yaptın bunu?”

İfadesiz bakışlarıyla yüzümü süzdü. Dudaklarının kıvrılışını, hatta az önce sırıtışını bile görmüştüm ama hâlâ, o istemediği için ifadesini okuyamıyor olmak sinir bozucuydu. “Sıcak bir şeyler içmezsen hasta olursun. Hasta olursan okula gelemezsin. Okula gelemezsen matematik notunu öğrendiğin andaki surat ifadeni göremem.”

Kaşlarımı kaldırarak alayla sordum. “O kadar eminsin yani doksanı geçeceğimden?”

Kafasını salladı ve çenesiyle kupayı işaret etti. “İç şunu, hadi.”

“Zehir mi koydun içine de bu kadar ısrar ediyorsun?” diye homurdanarak bir yudum aldım ve başka bir yere odaklanmaya çalıştım ama bütün vücudu karşımda dikilirken biraz zordu. Sıcak çikolatanın kıvamı çok hoştu, tadı da yoğundu. Normalde kahveyi tercih ederdim ama son zamanlarda kafeteryadan hep sıcak çikolata alıyordum çünkü çikolataya zaafım başlamıştı. Özellikle böğürtlenli bitter çikolatadan dolabıma stoklamıştım.
Dudaklarıma bulaşan çikolatayı dilimle sıyırırken kupayı uzaklaştırdım ve nefes vererek gözlerine baktım; dudaklarıma inmiş gözlerine. “Sen mutfağın diğer ucundayken ve benim ayaklarım yere basıyorken de içebilirim bunu, biliyorsun değil mi Varis?”

Kafasını olumsuz anlamda salladı ağır bir şekilde. “Tişörtümü mahvedersin sen.”

“Yedik tişörtünü.” Gözlerimi kaçırarak derin bir nefesi çektim ciğerlerime, ardından tek seferde bıraktım. “Vereceğim dedim işte.” Kupayı ağzıma yaklaştırdım, soğumadan bir yudum daha içmek için.

“Gerek yok,” diye mırıldandı gözlerini üzerimde gezdirirken. “Sende daha iyi duruyor.”

Kupanın içine doğru öksürdüğümde suratıma gelen çikolata damlalarını çok net hissedebilmiştim. Gözlerimi kapatıp elimin tersiyle gözkapaklarımı silerek açtığımda Varis “Al işte,” diye homurdandı. “Mahvettin tişörtü.”
Başımı eğip tişörte baktım. Alt tarafı bir damla damlamıştı. Elimle silmeye çalışırken daha da yayıldı.

“Burayı kesebiliriz,” diye mırıldandım. “Zaten bu aralar delik deşik tişörtler moda.”

Varis’in beni hiç duymamış gibi elinin tersiyle çenemi yukarı doğru ittirerek başımı kaldırdığı sırada, yanağımla dudağım arasında bir yerde başparmağını hissettim. Bulaşmış çikolatayı silerek ağzına götürdüğünde aldığı tatla suratını buruşturdu. “Şu tatlı şeyi nasıl içiyorsun anlamıyorum.”
Kirpiklerimi kırpıştırarak boş boş suratına baktım. Bu çocuk ne yapıyordu? Ne yapıyordu bu çocuk? Biri bu çocuğu buradan alabilir mi?

“Varis,” diye mırıldandım sahte, tatlı suratımla gözlerinin içine bakarken.
Ne var? gibisinden bir bakış attı.

“Sen gider misin arkadaşlarının yanına, bahçeye?”

Onun dudakları muzipçe kıvrılırken benim yüzümdeki ifade soldu. Varis ellerini, kalçamın iki yanından tezgâha yaslayarak hafifçe üzerime eğildiğinde istemsizce geriye doğru eğdim gövdemi. Ayaküstü alt karın çalışıyordum resmen.

“Yoo…”

Dudaklarımı birbirine bastırarak işaretparmağımla göğsünden ittirdim, istemese onu itemezdim ama geri çekilmişti. Doğrularak “Tamam,” dedim ve kalan sıcak çikolatayı birkaç yudumda bitirdim. Boş kupayı ona çevirmiş içini gösteriyordum. “Bak, bitti. Şimdi gidiyorum.”

Bacaklarımı kendime çekip yan tarafa sarkıttım ve atlayıp bahçe kapısına yöneldim. Ondan kaçmaya o kadar odaklanmıştım ki bahçeye gitmek istemediğimi unutmuş, bir anda herkesin arasında bulmuştum kendimi.
Ve kimse umursamıyordu.

Büyük gelişme…

Çisem için etrafa bakınırken arkadaş grubunun yanında olmadığını gördüğümde, havuzdan mümkün olduğunca uzaklaşarak yanlarına yürüdüm. Adını bilmediğim esprili çocuk beni ilk fark eden oldu.
“Hey, Çisem nereye gitti gördünüz mü?”

“Lavaboya gitti galiba,” dedi çocuk sesini duyurmak için kulağıma doğru eğilerek. Masadaki renkli içeceklerden birini uzatıp elime tutuşturdu. “Bir şeyler iç. Keyfin yerine gelir. Havuza itilmek sana bayağı su yutturmuştur. Berbat bir travma yaratabilir.”

Evet. Zaten ondan var bende.

İçeceği masaya geri bırakıp “Sağ ol,” diye mırıldanarak etrafa çevirdim yüzümü. Alt kattaki lavaboya mı gitmişti üst kattakine mi? Her hâlükârda evin içine girmem gerektiğini biliyordum ve Varis de tam olarak oradaydı.
Bitkilerin olduğu çimenliğin üzerindeki armut koltuklardan birinin üzerine oturup ellerimi çeneme yerleştirdim ve bahçeye çıkan büyük salon kapısını süzmeye başladım. Oradan çıkacağını biliyordum. Hadi, çık… çık… Çisem eve dönmek ister miydi? Saat henüz dokuz bile olmamıştı. Gece yarısından önce eve dönmediğini biliyordum partilere gittiğinde.
Buraya taksi çağırsam eve kadar kaç lira tutardı?

Kapıya gözlerimi dikerek beklediğim dakikaların ve değişen şarkının ardından biri bahçeye adımını attığında başımı kaldırıp yüzüne baktım. Alper. Pekâlâ, beklediğim kişi değildi. Alper’in suratında hiçbir ifade yoktu. Onu ilk defa böyle sert görüyordum. Bahçede ilerlemeye başladı, ardından arkadaşlarının yanına ulaştığında birden her zamanki gülen surat ifadesine döndü ve kolunu Reha’nın omzuna attı. Vaov. Suratındaki duygu geçişi inanılmazdı. Bir anda bambaşka birine dönüşmüştü.

Çisem sonunda kapıdan çıkarken görüldüğünde onun da suratında hiçbir ifade olmadığını fark ettim. Aynıydı. Bahçeye adımını attı, arkadaşlarının toplaşıp sohbet ettiği grubu gördü, yanlarına yeterince yaklaştığında suratına bir gülümseme yerleştirdi ve hareketleri sanki hafif sarhoşmuş gibi değişirken ortalarına atladı.

Bir saniye düşünmek için bakışlarımı yere çevirdim, istemsizce kaşlarımı çatmıştım. Ayağa ne zaman kalktığımın farkında bile değildim. Alper ve Çisem’in içeride tartışıp insanlara belli etmemek için dışarı ayrı ayrı çıkması ihtimali yüksekse arkadaş ortamlarına girerken suratlarına giydirdikleri bu sahte rol de neyin nesiydi? Bu her zaman böyle miydi? Ben fark etmemiş miydim?

Bir adım geri çekilip resme bütünüyke baktığınızda bütün işler değişirdi. Belki de Alper’le Çisem benim fark etmediğim anlarda bile sataşıyorlardı birbirlerine, ben yalnızca Alper okul bahçesinde yanımıza geldikten sonra algılamaya başlamıştım bunu. Çisem’in söylediklerinden sonra. Belki de, bir ihtimal, benim Çisem’e anlatmadıklarımın yanında, Çisem’in de bana anlatmadığı bir dağ yığını vardı. Sonuçta, bunca zaman katıldığı okul partilerine hiç gitmemiştim, değil mi?

“Adaaa?”

Çisem’in sesini hiç beklemediğim kadar yakınımda duyduğumda, hafifçe sıçrayarak sesin geldiği yöne doğru döndüm. Gözlerini kısmış, gülerek bana bakıyordu. “Çisem?”

Her ne kadar düşündüklerim yalnızca kafamın içinde de olsa basılmış gibi hissediyordum. Neredeyse Çisem’e farklı bir gözle bakıyordum… Belki de bütün kızlar aynıydı. En, en yakınlarına bile anlatamayacakları kadar özelleri vardı.

“Bak ne diyeceğim,” dedi kendi çantasını omzuna takıp benimkini elime verirken. “Bayağı uzun bir akşam oldu. Sen Kumsallandın, benim de sinirlerim bozuldu biraz, içkiler de berbat. Bu gecelik kapamaya ne dersin? Hem yarın sabah okul var.”

Çisem bana eve gitmeyi mi teklif ediyordu?

“Benim için erken ayrılmak zorunda değilsin,” diye araya girdim gülümseyerek. “Arkadaki grupla çok eğleniyorsunuz.”

“Evet.” Kocaman gülümsedi. “Ama bu gecelik değil. Gerçekten, yarın sabah altıda kalkacağımı düşündükçe deliriyorum.”

Çisem, pazar geceleri de dışarı çıkar ve geç dönmekten çekinmez.
Arkadaşıma ne oluyordu böyle? Ya da ben mi uyduruyordum tüm bunları kafamda?

“Tamam o zaman,” diye mırıldandım ama kafam çok başka bir yerdeydi. Çisem elimi tutup beni partinin dışına sürüklerken ona neler olduğuyla ilgili sormak istediklerim vardı ama çenemi açık mı yoksa kapalı mı tercih ederdi, emin değildim.

Bunun yerine, arabaya geçtiğimizde, emniyet kemerimi takarken gözlerini yakaladım. “Her şeyin yolunda olduğuna emin misin?”

Kafasını salladı. “Kesinlikle. Neden olmasın?”

Evet… Neden olmasın?

Ama o gece, her şeyin yolunda olmaması için birçok neden vardı. Reha’yla Kumsal’ın tartışmalarını gizlice dinlemiştim. Kumsal sinirlenip beni havuza itmişti. Havuza atlayan kişi başımdan atmak istediğim tek kişiydi, üstelik beni herkesin orada olduğu bahçeden eve taşırken ahtapot gibi sarıldığımı unutmamak gerekiyordu. Daha önce kimseyle yakınlaşmadığım kadar yakınlaşmıştım. Kaçıp duş almıştım, aşağıda yakalayıp mutfağa götürmüş ve sıcak çikolata yapmıştı. Kaçıp bahçeye çıkmıştım, en yakın arkadaşım ve ezeli düşmanı olduğunu söylediği çocuğu kısa aralıklarla maskelerini suratlarına kuşanarak ortama girerken görmüştüm.

O gece, pijamalarımı giyip yatağa gitmeden önce Varis’in çikolata lekeli tişörtünü yıkayıp kurutucuya attım ve ütüleyip katlayarak masamın üzerine bıraktım. Ardından yatağıma uzanıp Çisem’in Instagram hesabında gezindim; fotoğraflarına, yazdığı açıklamalara göz attım. En yakın arkadaşımın hayatında bir şeyler oluyordu ve ben hiçbir şey bilmiyordum. Belki de kimse bilmiyordu.

İşin korkunç tarafı, aynı şey benim için de geçerliydi.

Ertesi sabah uyandığımda yağmur yağıyordu. Saçlarımı yıkamam gerektiğini hissettiğimden yatakta oyalanmak yerinde kalkıp banyoya geçtim ve küvete kafamı eğerek saçlarımı şampuanlayıp kremledim. Duruladıktan sonra bir havlu sarıp mutfağa geçtim. Hafta içi alarmı, sınav haftasına göre ayarlı olduğundan gerektiğinden erken kalkmıştım.
Pamuk Hala’dan haber yoktu. Babam İngiltere’de havaların ne kadar soğuk olduğundan bahseden ve neler yaptığımı soran bir mesaj atmıştı ama ona, en azından beni FaceTime araması gerektiğini, cevapları o zaman alacağını söyleyen bir mesaj yazmıştım. Mesajlaşmaktan nefret ediyordum… Özellikle de mesajı atan kişi dünyada en çok sevdiğiniz insansa ve uzun zamandır aranızda mesafeler varsa…

Varis’in iyi geceler mesajını görmüştüm ama cevap vermemiştim.

İçine her zamanki gibi dolapta ne varsa doldurduğum tostumu, sütlü kahveyle birlikte bitirirken mutfağın loş ışığında pencereye vuran yağmuru izliyordum. Duşkabinde duş alırken duş başlığı tarafından boğulduğum saçma sapan bir rüya görmüştüm ama detaylarını hatırlamıyordum. Babamın odasındaki hariç, evde duşkabin yoktu bile. Muhtemelen havuza düştüğüm içindi. Gerçi… Başka rüyalar da görmüş olabilirdim. Gri gözler ve sıcak dudaklar hakkında… Ama bu konu tartışmaya açık değildi. Varis Adin benden uzak durmuyorsa ben ondan uzak duracaktım.

Okul formamı üzerime geçirdikten sonra saçlarımı dalgalandırırken ölü gibi göründüğümü biliyordum. Bu yüzden göz altlarımı kapayıp yüzüme allıkla biraz renk verirken dalmış olmalıyım ki erken kalkmış olmama rağmen neredeyse servisi kaçırmak üzere olduğumu çok geç fark ettim.
Önceden hazırladığım çantamın içine, katlayıp paketlediğim tişörtü atıp okul ceketinin üzerine kendi ceketimi geçirdim ve çizmelerimle birlikte merdivenlerden aşağı koşuşturdum. Yağmur bir an bile durmamıştı, bu da demek oluyordu ki benim için şemsiye taşıma zamanıydı. Bir ayağıma çizmeyi geçirdikten sonra, diğerine de tek ayak üstünde sekerek de olsa geçirmeyi başardım ve kapıyı açarken şemsiyelikteki siyah şemsiyeyi elime aldım ama kapının önünde dikilen silueti fark etmeyip kendimi dışarı attığımdan kafamı çok sert çarpmıştım.

Alnımı ovuşturarak geriye çekilip çatık kaşlarımın altından yüzüne baktım. Varis. Burada ne işi vardı? Sabahın köründe?

“Burada ne işin var senin?” diye sordum şaşkınca, ellerimi iki yanıma indirirken.

Üzerinde okul forması vardı, saçları ve omuzları hafifçe ıslanmıştı.
“Sana da günaydın Ada. Mesajımı görüldüde bırakman hiç hoş değil.” Elimdeki şemsiyeye uzanıp şemsiyeliğin içine attıktan sonra ceketimin kapüşonunu kafama taktı ve “Hadi, gidiyoruz,” diye mırıldandı.

“Nereye gidiyoruz?”

“Okula.” Tek kaşını kaldırarak söylendi. “Gitmek istediğin başka bir yer mi var?”

Ağzım açık bir şekilde bir adım geri çekilerek soru işaretleriyle dolu suratımı kaldırdım ve gözlerimi gözlerine diktim. “Benim servisim var.”

“Evet.” Kolunu uzatıp kendine doğru çevirdi ve saatine baktı. “Yaklaşık iki dakika önce gitti.”

“Ne?” Şaşkın ifademi koruyordum. “Neden?”

“Çünkü okula benimle geleceğini söyledim.”

“Ama ben seninle okula gelmiyorum?” Servisimi gönderdiğine inanamıyordum. Şemsiyemi şemsiyelikten aldıktan sonra dışarı çıktım ve kapıyı kapatıp bahçe yolunda yürümeye başladım.

Ben bahçe kapısına uzanamadan yolumu kesmişti. “Komik olma, Ada. Bu yağmurda sırılsıklam olmadan onca yolu nasıl gitmeyi planlıyorsun?”

“Taksi tutacağım.”

“Yanında o kadar nakit olduğunu sanmıyorum.”

“Bilmem haberin var mı ama taksiler kredi kartı da kabul ediyorlar.” Yanından sıyrılarak geçerken kapıyı açıp kaldırıma çıktım. Hiç vazgeçmeyecek miydi?

Nedense dünden sonra hiç vazgeçmeyecekmiş gibi gelmişti.

Kaldırımın önüne park edilmiş siyah spor arabayı görmezden gelerek etrafından dolaşacağım sırada Varis’in elimi yakaladığını hissettim. Bir an kollarımız gerildi ama daha sonra beni kendine doğru çektiğinde adımlarımı geriye doğru atarken buldum kendimi. Yağmur o kadar şiddetliydi ki Varis’in saçlarından su damlıyordu.

“Sen manyak mısın?” diye sordum sesimi bu yağmurda duyması için yükselterek. Şemsiyemi açıp ikimize ortaladığımda gözünü bile kırpmadan yüzüme bakıyordu.

“Sen ne kadar inatçıysan.”

Birkaç saniye derin nefeslerimin arasında gidip gelirken bunun ne kadar aptalca olduğunu düşündüm. Tamam, pekâlâ, bu sabahlık birlikte okula gidebilirdik. Otoparkta gören olmadığı sürece sorun olmazdı, daha sonra yolumu ayırır ve sınıfıma yürürdüm. Bu yağmurda, bu havada ikimiz de sırılsıklam olacağımıza mantıklı bir seçim yapmak en doğrusuydu.
Şemsiyemi indirip kapattım ve yanından geçerken ön koltuğun kapısına doğru yürüdüm. Kapıyı açıp içeri geçerken gözlerimi gözlerinden ayırmamıştım. Emniyet kemerimi bağladım, şemsiyemi yanıma bıraktım ve çantamı kucağıma koydum.

“Öylece evime gelip servisimi gönderemezsin.”

Yanıma oturduktan sonra kapıyı kapattığında elini saçlarından geçirdi. Gerçekten ıslanmıştı. “Sana özel araç konforu sağlıyorum ve sen, nefret ettiğin okul arkadaşlarınla aynı servise tıkılıp gitmeyi tercih ettiğini mi söylüyorsun bana?”

“O servisteki herkesten nefret etmiyorum. Ayrıca ehliyet alacağım.”
Kaşlarını çattı. “Bekle. Nefret etmediğin kim var?”

“Seni ilgilendirmez.” Elimi çantama atıp katlayarak koyduğum tişörtünü küçük, karton mağaza paketinden çıkardım ve kucağına bıraktım. “Al tişörtünü.”

Varis “Hımm…” diye mırıldandı tişörtü alırken. “Tam da ihtiyacım olan şey.” Ve tişörtle saçlarını kurulamaya başladı.

Ağzım açık bir şekilde yüzüne baktım. Ben uykulu uykulu yıkamıştım o tişörtü, bir de kurutma makinesini beklediğim yetmiyormuş gibi ütülemiştim bile. O ise öylece saçlarını kurulamak için kullanabilmişti. Önüme dönerek başımı koltuğa yasladım. Tişörtle işi bittiğinde arkaya atıp motoru çalıştırdı ve sürmeye başladı.

Beni gelip evden almakla ne kazandığını düşünüyordu, bilmiyordum ama birincisi, yağmur yüzünden teklifini kabul etmek zorunda kalmıştım ve ikincisi, bunun bir daha tekrarlanmaması için tetikte olacaktım. Özellikle ehliyet sınavımı dört gözle bekliyordum mesela.

Safir’e giden yolda yalnızca yağmur damlalarının sesi vardı. Varis’in konuşmuyor olmasına şaşırmıştım, beni almasının bir sebebi olduğunu düşünüyordum. Aslında düşününce… Beni havuz olayında kurtaran o olmuştu ve ona hiç teşekkür etmemiştim. Sıcak çikolata için de teşekkür etmemiştim. Kimsenin nankör olduğumu düşünmesini istemiyordum ama bir yandan da iş işten geçtikten sonra teşekkür edersem bunun garip olacağını biliyordum.

Siktir ya, tişörtünü çalıp giymiştim ve onun için bile teşekkür etmemiştim.
Nasıl oluyordu da asıl kötü oyken ben, kendimi böyle durumlara sokup kötü hissedebiliyordum?

Çocuğun yaptığı tek şey yanımda oturup arabayı sürmekti ve ben vicdan mahkemesinde yargılamaya başlamıştım kendimi.

Arabanın içi soğuktu. Dışarısı daha da soğuktu. Ellerimi ısınsın diye birbirine sürttüğüm sırada Varis’in anlık yan bakışını yakaladım. Gözünü yoldan ayırmadan elini uzun çizmemle eteğim arasında kalan çıplak bacağımın üzerine koyduğunda gözlerim kocaman bir şekilde eline baktım ama ben tepki vermeye kalmadan elini geri çekti. Eli sıcaktı, bacağım ise buz gibi.

Birkaç saniye sonra klima sıcak üflüyordu.

Vaov.

Bir şey söylemedim. Sanki teşekkür etmeyi ya da onu geç, herhangi bir şey söylemeyi, cümle kurmayı unutmuş gibiydim. Okulun son yokuşunu çıkarken otoparka giren iki araba daha vardı, Varis onların ardından kapalı otoparka geçip bir kat aşağı sürdü. Çisem de hep aşağı park ederdi. Araba durduğunda dikiz aynasından, arkamızdan geçen kırmızı Audi gözüme çarpmıştı. Otopark için fazla hızlı giden bir Audi.

Çisem.

Emniyet kemerimi çözüp sırtımı arabanın kapısına doğru verdim ve hafifçe eğilerek Varis’in tarafındaki camdan ileriyi görmeye çalıştım. Varis ne yaptığımı anlamıştı ama muhtemelen, neden en yakın arkadaşımı gözetlediğimi düşünüyordu.

Mavi arabanın içinden çıkan kişi şaşırtmadı. Alper Cihangir kapısını sakince açıp çıkarken bir anda Çisem arabanın arkasından çıktı ve kollarını göğsünde birleştirerek önünde durdu. Bu duruşu biliyordum, bu bakışı da. Sinirliydi. Hem de çok.

“Alper’in Çisem’le derdi ne?” diye sordum, Varis’in ifademi dikkatlice süzdüğünü fark ettiğimde ona dönerek. Ardından tekrar Çisem’i süzdüm.
“Alper’e sor.”

Kaşlarımı çatarak ona baktım. Varis Adin, arkadaşının arkasını kolluyordu. İşte bu havalıydı. Gözlerimi kırpıştırarak kendine gel Ada, diye homurdandım içimden. Tabii ki arkasını kollamalıydı. O arkadaşıydı.
Alper, Çisem’e sakince bir şey söyledi. İkisini de bu kadar gergin bir şekilde hiç görmemiştim. Özellikle Alper’i. O, sürekli gülen ve şakalar yapan, her şeyi dalgaya alan çocuktu. Ne zaman Çisem’le konuştularını fark etsem, ne zaman bir araya gelseler herkesten uzak bir şekilde, surat ifadeleri ikisinin de bu oluyordu. Çisem dönüp hızlı adımlarla merdivenlere yöneldiğinde arabanın arkasından geçişini izledim. Beni görebileceğini düşünmüyordum, arabanın camları siyah filmle kaplıydı.
Az önce arkadaşımı röntgenlemiştim.

Çisem’in peşinden gitmek için arabadan çıkacağım sırada Varis’in parmakları bileğimi sardı. Ona döndüm.

“Ada,” dedi düz bir tonla. “Alper’le Çisem’in arasındaki her neyse karışma. Bırak kendileri halletsinler.”

“Karışacak değilim. Zaten Çisem karışmamı istemiyor.” İstemediğinden bana hiçbir şey anlatmıyor. Tıpkı benim ona anlatmadığım gibi.

Varis kolumu bıraktığında ona bir kez daha teşekkür etmediğim için suçluluk duygusuyla dolarak çantamı alıp çıktım arabadan. Okulun renkli koltuklarla döşediği lobisine ulaştığımda Çisem hiçbir yerde yoktu. Sınıfa çıktığını düşünerek lavaboya girdim, içeride kimse yoktu. Kabinlerden birine geçip kapıyı kapattıktan sonra klozetin kapağını kapatıp üzerine oturdum ve biraz düşünmeye çalıştım. Neden Varis benimle ilk kez konuştuğundan beri tüm hayatım, öncekinin iki katı daha sert tepetaklak olmuş gibi geliyordu?

“Kumsal’ın partide yaptığını duydun mu?”

Kaşlarımı çatarak kabin kapısına, sanki bakışlarım içinden geçip dışarıyı görebilecekmiş gibi bakmaya başladım. İçeri girenler mi konuşuyordu?
“Kumsal bir şey yapmadı ki. O Ada salağı kızın yüzüne çarptı içkiyi. Bir de Zara yaralandıktan sonra hemen voleybol takımındaki açılan pozisyona atladığını duydum. Kumsal ağzına sıçar o kızın takımda.”

O an, Kumsal’ın voleybol takım kaptanı olduğunu unuttuğumu hatırlayarak ufak bir aydınlanma yaşadım. Müdür yardımcısına henüz cevabımı vermemiştim ama bütün okul bu teklife kimsenin hayır diyemeyeceğini bilirdi.

“Off, kızım hayır o değil. Kumsal, dün partide Ada’yı havuza itmiş.”

Diğer kızın şaşkın nidaları kulağıma doldu.
“Sarışının cevabı gecikmemiş. Biz niye davetli değildik o partiye bu arada?”
“Reha Koç sence herkesi doğum günü partisine davet eder mi?”

“Reha’yı bilmem ama Alper olsa kesin bana mesaj atardı. Kaçırdığıma üzüldüm. Bir de Ada yüzme bilmiyordu boğuldu de de güleyim.”

“Sorma. Havuza atlayıp Külkedisi’ni kurtaran kim oldu dersin?”

“Kim?”

Arka planda tıkırtılar geliyordu, muhtemelen makyaj yapıyorlardı.
“Varis.”

Kızın fısıldar gibi çıkan sesini, cevabını bildiğimden midir bilmem, o kadar net duymuştum ki bir an o ana geri dönmüştüm. Havuzun dibindeydim, mavi suda iyice beyazlaşan gözleriyle bana doğru yüzen biri vardı… Ve birkaç saniye sonra yeniden nefes alıyordum.

“Ha-sik-tir. Şakaaaaa!”

“Alper’in partileri için davetli listesinde olmaya devam etmek istiyorsan Ada’yla ilgili konuşmamaya bak. Birlikteler diye duydum.”

“Dünkü orospu nasıl bugünkü prenses oldu Bade? Takma böyle şeyleri. Uydurmadır. Varis Adin sevabına atlamıştır suya. Yüzücü ne de olsa. Zorunda hissetmiştir kendini.”

Daha fazla dayanamayarak çantamı koluma takıp kabinin kilidini açtım ve kapıyı kendime doğru çekerek dışarı çıktım. Benimle aynı anda başka birinin daha yan kabinden çıktığını fark etmemiştim. Kızlara aynadan bakarken Çisem’le göz göze gelince bunca zaman yan kabinimde olduğunu yeni anlıyordum.

Kızlardan biri, muhtemelen Bade “Sana çeneni kapalı tutmanı söyledim, salak,” diye mırıldanarak makyaj çantasını da alıp tuvaletten çıktı.
Öteki yandan diğerinin, kirli konuşan, onun malzemelerini toplaması biraz zaman alacaktı. Çantasını kaptığı gibi arkadaşının ardından çıkacağı sırada önünü kestim ve yüzüne baktım.

“Orospu çok ucuz bir laf.” Kollarımı göğsümde birleştirerek kızın arkasındaki Çisem’e bir bakış attım. “Sence de öyle değil mi?”

“Aynada gördüğünü tekrarlamaktan diline yapışmış sanki.” Çisem kızın kulağına doğru fısıldayarak onu huylandırdığında az önceki kaplandan eser yoktu.

“Bak,” dedi kız, derin bir nefes aldıktan sonra yüzüme bakarak. “Ben de dedikoduların yalancısıyım. Ne konuşuluyorsa onu biliyorum.”

“O zaman gidip partilere katılmak için Alper’in altına yattığın dedikodusunu çıkarsam ve herkes gibi ben de tuvalet köşelerinde bunu konuşsam hoşgörüyle karşılarsın değil mi?” Hafifçe gülümseyerek surat ifadesini süzdüm. Anında bozulmuştu.

“Böyle bir şey yaparsan…”

“Yaparsan, ne?” Çisem araya girerek yanımda durdu. “Şimdi o ucuz makyaj malzemelerinle burayı terk ediyorsun ve bir daha Ada’nın adını ağzına almıyorsun. Alper’den de mesaj bekleme bundan sonra, gelsen bile ben kapı dışarı edeceğim seni o çok sevdiğin partilerden çünkü. O arkadaşına da söyle millete dedikodu için yem atmayı bıraksın yoksa sıra ona da gelecek.”

Kız bir şey söylemedi. İkimizin suratına da sırayla baktıktan sonra ne kadar ciddi olduğumuzu gördü, hızla yükselip alçalan göğsünün altında atan kalbinin korku dolu olduğunu biliyordum. Kafasını sallayarak tuvaleti terk ederken tek kelime etmemişti.

“Kabinde olduğunu bilmiyordum,” dedim Çisem’e dönerek. “İyi misin? Seni merdivenlerden çıkarken gördüm, gergin duruyordun.”

Çisem elini saçından geçirdikten sonra burnunu çekerek “Biraz üşüttüm galiba ya,” dedi ve güldü. “Dün biraz havuza girmiştim, sonra rüzgâr çıkmıştı falan çarptı herhalde. Mevsim geçişlerinde hep hastalanırım biliyorsun. Geçen hafta da hastaydım zaten.”

Kafamı salladım. Ellerimizi yıkadıktan sonra, birlikte tuvaletten çıktık ve merdivenlere yöneldik. Eğer Çisem bana bir şey söylemek istemiyorsa bundan sonra onu gözetlemeyecektim. İstediği zaman gelip bana anlatabilirdi, bunu o da biliyordu. Şimdilik ona destek olabilmemin tek yolu buydu.

Dolaplarımızın olduğu koridordan geçerken not defterimi almak için dolabımı açtığım sırada Çisem, dolabında bir gariplik fark ederek şifresini girdi ve kapağını açtı. Kapağı açar açmaz kucağına koca bir sarı krizantem buketi düşmüştü.

Çisem şaşkınlıkla bana döndü.

“Ada?”

“Sarı krizantem,” diye mırıldandım onunla birlikte çiçeklerin arasını kontrol ederken. Bu sefer kart yoktu. “Kimden gelmiş?”

“Bilmem.” Çisem kocaman gülümseyerek çiçekleri kokladı ve telefonunu çıkartıp bir fotoğraf çekti.

Mustafa Abi, her çiçek bir duyguyu temsil eder demişti uzun zaman önce. Koca bir ansiklopedi siparişi vermiştim çiçeklerle ilgili, o zamanlar. Sarı krizantem karşılıksız sevgi anlamına geliyordu. Tıpkı açelyaların imkânsız aşkı temsil edişi gibi.

“Çiçek yolluyorsan bari bir not, bir şey yaz, böyle boş boş göndermek niye anlamış değilim,” diye mırıldandım Çisem’le sınıfa girerken. Buketini de yanında getirmiş ve sırasının yanına koymuştu.

İlk dersler, sınav haftasından sonraki ilk günde olduğumuz için normalden daha yoğun geçti. Güz dönemi proje ödevleri dağıtıldı, soru çözümleri her kattaki panolara asıldı ve okulun sitesinde yayılandı. Öğlen arasına kadar Çisem’le sınıfta oturup sınav kâğıtlarımıza yazdıklarımızı hatırlamaya çalışarak kendimize tahmini notlar vermiştik. Çisem’e göre o, bütün derslerden yüz alıyordu.

Öğle yemeğinden sonra müdür yardımcısına takıma gireceğimi söylemek için odasına uğradım, cevabıma sevinerek beni antrenörümüzün odasına yönlendirdi. Okul çıkışı antrenman olduğunu ve antrenman çizelgesini o zaman öğrendim. Görevli öğrencilerden biri bana, takım formasının henüz isim ve numara yazmayanını ve soyunma odalarındaki dolabımı bile göstermişti.

Okul çıkışı gergindim. Çisem gidiyordu, piyano dersi vardı. Aral zaten öğle arasından beri ortalıkta görünmemişti. Okulda başka arkadaşım yoktu. Varis’i bile hiç görmemiştim.

Ve benden nefret eden bir takımla birlikte antrenmana gidiyordum.
Kapalı spor salonu arka bahçedeydi ve gerçekten büyük bir binaydı çünkü içinde birçok spor dalının sahasını barındırıyordu. Kumsal’ın beni nasıl öldüreceği ya da takımdakilerin bana ne çeşit çelmeler takacağı hakkında korkunç hayaller kurarken soyunma odalarına yürüdüm, koridorun başında erkeklerin soyunma odası vardı ve kızlarınki sondaydı. Erkek soyunma odasının dolu olduğunu içeriden gelen seslerden anlayabiliyordum. Kimlerin antrenmanı vardı? Futbol takımının mı?

Lütfen futbol takımı olsun.

Soyunma odası kalabalıktı. Takımda kaç kişi vardı bilmiyordum ama en az altı ana oyuncu ve altı yedek olduğunun farkındaydım. Her ne kadar eskiden oynamış olsam da birçok terimi unuttuğumdan ufak bir araştırma yapmak zorunda kalmıştım.

Dolaplarının önünde üzerlerini değiştiren kızların arasından birkaç bakışın bana döndüğünü hissettim ama onları umursamadan dolabıma yürüdüm. Sorun yok Ada, diye fısıldıyordum kendime içimden. Kimseyle aranın iyi olmasına gerek yok. Oyna, zevk al, notların yükselsin, hayalindeki okula gir.

Söylemesi kolaydı. Bir keresinde, açık sahada bu takım antrenman yaparken topu kafama yemiştim. Bir insan, servis atarken topu sahadan üç metre uzaklıkta yürüyen bir kızın kafasına nasıl isabet ettirebilirdi? Elbette, bilerek kızın kafasını hedef alan biri. Kumsal da oradaydı ama topu atan o değildi. Belki de konuşa konuşa herkesi bana karşı çevirmişti.

Eşyalarımı dolaba bırakıp formayı giydim. Forma oldukça kısa, siyah bir şort; sıfır kol, lacivert bir üstten oluşuyordu. Dizlikler de vardı. Neyse ki spor sütyeni ve bir çift beyaz spor ayakkabı getirmeyi unutmamıştım. Saçlarımı tepemde atkuyruğu yaptıktan sonra bir süredir yan dolabımda dikilip beni izleyen aşırı uzun ve aşırı dalgalı saçları olan kıza döndüm.
“Bir sorun mu var?”

“Hayır,” diye mırıldandı kız, düşündüğümün aksine sevecen bir tavırla. “Sadece iyi şanslar dileyecektim. Antrenör ayrı, Kumsal ayrı ağzımıza sıçıyor.” Omuz silkti. “Gerçi anlıyoruz. Okul baskı yapıyor.”

Derin bir nefes aldım.

“Kupayı gerçekten istiyorlar, ha?”

Kız kafasını salladı. Ardından elini uzattı. “Alin ben.”

“Ada.” Elini sıktım.

“Biliyorum.” Gergince güldü. Sanki ağzından kaçırmıştı. “Kusura bakma.”

“Önemli değil. Aslına bakarsan dost canlısı biriyle dolaplarımızın yan yana gelmesine şaşırdım, aynı zamanda çok sevindim. Takımdan kimseyi tanımıyorum.”

“Kumsal’ı da mı?” Kaşlarını kaldırarak gülümsedi ve sırtını dolaba yasladı. “Genelde cadoloz olduğun söylenir. Bence çok tatlı bir kızsın. Takımın geri kalanı sana benim gibi yaklaşmazsa üzülme, iyi oynadığın sürece sana bulaşmayacaklardır.”

Alin lafını esirgemeyen, açık sözlü bir kızdı. Yine de takımdan birinin bana iyi niyetle yaklaşmasına sevinmiştim, en azından merak ettiklerimi sorabileceğim biri vardı. Alin’le biraz daha takım hakkında konuştuktan sonra ısınmak için takımın geri kalanıyla sahaya çıktık. Kumsal ileride Derin’le konuşuyordu, Derin tribünde telefonuyla oynuyordu. Biraz su içtikten sonra şişesini kenara bırakıp atkuyruğu saçını sıkarak buraya doğru yürümeye başladı. İçimde ona karşı büyük bir öfke yoktu, olsa bile bunu sahanın içine girerken dışarıda bıraksam iyi olurdu. Yüzüme baksa şımarık gözlerinin içinde sinirleneceğimi biliyordum ama sanki bilerek benimle göz göze gelmemeye çalışıyordu. Belki de dramadan sıkılmıştı ve şimdi, ben de burada olduğumdan takımdakilerin ağzına laf vermek istemiyordu. Kimi kandırıyordum ki? Bu okulun en büyük drama kraliçesiydi kendisi. Kumsal böyle şeylerden hoşlanırdı, böyle şeyleri ortaya çıkartan oydu.

“İşte başlıyoruz,” diye fısıldadı Alin.

Kumsal el çıptığında herkes ezberlemiş gibi yerlerine geçti. Kumsal’ın etrafına belirli aralıklarla dizilmiştik. Bir anda herkes ısınma hareketlerine aynı anda başladığında önümdeki kıza bakarak öğrenmeye çalıştım. Demek ki ısınma hareketlerini takımca Kumsal’ın önderliğinde yapıyorlardı. Daha sonra antrenör geliyor ve yönetiyordu.

On dakika sonra öğle arasında konuştuğumuz kadın antrenörümüz geldiğinde önce beni kenara alıp birkaç hareketle kabiliyetimi ölçmek ve ona göre pozisyonumu belirlemek istedi. Bir süre parmak pas, manşet, smaç ve servis çalıştık. Kötü değildim, kötü olmadığımı biliyordum ama takımdakilerin çok daha iyi olduğunu da biliyordum. Bir süre sonra saha çalışmasına geçtiğimizde altılı iki takıma ayrıldık. Kumsal’la aynı takımdaydık; o pasör başlamıştı, ben ise arka oyuncuydum. Alin yanımdaydı.

Antrenman bir buçuk saatten fazla sürdü. Kumsal şaşırtıcı bir şekilde, daha iyi oynamam için, herkese verdiği tavsiyeler dışında bir şey söylememişti bana karşı. Bir kere göz göze gelmiştik, o da servis kullanmamı istediğinde topu bana atarkendi.

Sonunda antrenör iyi iş çıkardığımızı, dağılabileceğimizi söylediğinde herkes bitik bir şekilde soyunma odalarının yolunu tuttu. Bağcığım açıldığı için dizimin üzerinde eğilmiş bağlıyordum ki bir çift spor ayakkabı karşımda durdu. Başımı kaldırıp kim olduğuna baktım; sahanın ışıkları yüzünden kafasının arkasında ışıklar patlıyordu ama sarı saçlarını gözden kaçırmak mümkün değildi. Doğrulurken “Fena değilsin, potansiyelin var,” dedi Kumsal.

Tek kaşımı kaldırarak ona baktım. Ardından dönüp çıkışa ilerlemeden önce hafifçe eğildi ve tehditkâr gözleri gözlerime sabitlenirken fısıldadı.
“Takımı batırma Kandemir.”

Evet, elbette. Kumsal rengini yeni gösteriyordu.

“Ne dedi o?” diye sordu Alin yanıma yürürken uzak mesafeden. “Canını sıkacak bir şey mi söyledi?”

“Hayır…” Alin’le birlikte çıkışa ilerlerken sona kalanlar olduğumuzdan geçmesi için kapıyı tuttum. “Aksine, potansiyelim olduğunu söyledi.” Maçları batırmamamı söylemeden hemen önce.

Soyunma odalarına giden koridor kalabalıktı. Kızlar koridor boyunca soyunma odalarına ilerlerken erkeklerin odasından çıkanlar vardı ve dağılıyorlardı. Reha’yı Gökay’la konuşurken gördüğümde takımın basketbol takımı olduğunu anlayarak gergince Alin’in anlattığı komik maç anılarına odaklanmaya çalıştım. Ama mümkün değildi. Özellikle de tam kapının önünden geçerken bileğime dolanıp beni kendine doğru çeken eli hesaba katarsak.

Alin gözlerini büyütüp kaşlarını kaldırarak arkama bir bakış atarken beni durduranın kim olduğunu çok iyi biliyordum. Ve mideme giren kramplar… Asla eskimiyordu. Bir gün kaybolacaklar mıydı gerçekten? Varis kapının önünde, koluna asılı spor çantası; siyah eşofman ve kapüşonlu ikilisiyle dikiliyordu. Saçlarının nemli olduğunu fark etmeden önce şampuan kokusu burnuma doldu. Duş almıştı.

“Şemsiyeni arabada unutmuşsun,” diye mırıldandı gri gözlerini gözlerime dikerek.

Şemsiye. Şemsiye. Şemsiye. Hangi şemsiye? Sabah onunla geldiğimi ne çabuk unutmuştum.

“Ah,” dedim ufak bir aydınlanma yaşayarak. “Sende kalsın.”

Ben otoparkta kimseye görünmeden sınıfa gitme planları yapıyordum; o, onunla geldiğimi okulun en popüler öğrencilerinin arasında bas bas bağırıyordu. Kızgın olmam gerekiyordu.

Kaşlarını kaldırarak gözlerini saçlarıma çevirdi. Hareketli bir saat geçirdiğimden, atkuyruğumdan çıkan saçlar vardı ve terliydim. Elini kaldırıp yüzüme düşen bir tutamı kulağımın arkasına sıkıştırdıktan sonra hafifçe yüzüme doğru eğildi. “Duş alıp otoparka gelmen için on beş dakikan var.”

Harika. Şöyle demem gerekiyordu: Hayır, gelmiyorum. İnsanların önünde sanki çiftmişiz gibi davranmayı bırak. Ama şöyle yaptım: Varis Adin yanımdan geçip giderken gözlerimi ardı ardına kırpıştırarak orada dikilmeye devam ettim. Peki neden? Aptal midem, aptal kalbim, aptal aklım yüzünden. Dokunuşu nasıl oluyordu da bütün sistemimi bozabiliyordu? Sanki bilerek konuşmadan önce saçımı kulağımın arkasına tıkıyor, bilerek yüzüme eğiliyordu.

Benden nefret edebilirsin Ada ama teninin elimin altında verdiği tapılası tepkiyi inkâr edemezsin.

Piç herif. Tabii ki biliyordu. Tabii ki bilerek yapıyordu.

Sonunda kendime gelip birkaç adım ileriden şaşkın gözlerle bakan Alin’in yanına yürüyebildiğimde şaşkınca bakan tek kişinin o olmadığını fark etmem pek de zaman almadı. Alin, odaya geçene kadar bir şey söylemedi. Üzerimizdekileri çıkartıp havlularla birlikte duşkabinlere geçerken de. Ama duş aldıktan sonra, giyinirken ağzındaki baklayı çıkarmıştı.

“Adin, ha?”

Çizmemi ayağıma geçirirken “Öyle bir şey değil,” diye mırıldandım.
Sırtını dolaba yasladıktan sonra tavanı süzmeye başladı.

“Bilemedim… Çok iyi çocuk.”

“Neresi iyi?”

“Neresi mi?” Alin gözlerini açarak sanki herkesin bildiği bir şeyi bilmiyormuşum gibi bir bakış attı. “Bilemiyorum Ada, senin sevgilin sonuçta. Şimdi burada ne desem yanlış anlamazsın ki…”

Gülerek gözlerimi kıstım. “Bunu ona da söylesene. Sevgili lafını yani. Eminim anında toz olur. Onun gibi tipleri biliyorsun değil mi? Biz takılıyoruz, kalıplara ihtiyacımız yok, bla bla…”

“Valla benim duyduğum kadarıyla…” Alin’in gözleri merakla gözlerimde gezindi. Nedense lafını kesmişti ve ben araya girmediğim sürece devam edecek gibi durmuyordu.

“Senin duyduğun kadarıyla?”

“Biz yani, takımca,” diye mırıldandı Alin. “Geçen sene, gay dedikoduları çıkmıştı. Öyle olduğunu düşünmüştük. Kimseye yüz vermediğinden.”

Eğer aklındaki soru işareti buysa onun gay olmadığını kesin bir şekilde söyleyebilirdim ama herhangi birine aramızda olanlardan bahsedeceğimi hiç sanmıyordum.

“Okuldakileri küçük gördüğündendir,” diye mırıldandım.

“Hımm…”

Çantamı ve ceketimi alıp dolabı kapatırken Alin’e gülerek bir bakış attım. “Bu ne içindi?”

“Aslında iyi biri olduğuna inanıyorum, yani uzaktan,” diye mırıldandı. “İlk defa hakkında kötü bir şey söyleyen bir kıza denk geliyorum. Dönemin başında kütüphanede görevliydim, tek seferde taşımaya çalıştığım onlarca kitabı koridora devirince olduğum yöne gelen müdürün yolunu kesip bir şekilde yönünü değiştirmişti. Kütüphane, müdürün çocuğu gibidir bilirsin. Tüm o klasik, eski, ulaşılması zor kitaplar… Ve ben devirmiştim. Bir kitabın kapağı kopmak üzereydi.” Ellerini suçsuzmuşçasına kaldırdı. “Biliyorum, geri zekâlı ve dikkatsizdim. Ama hepimizin böyle anları vardır.”

Kaşlarımı kaldırarak seslice nefes verdim. Alin, Varis Adin Fan Club Başkanı mıydı yoksa yalnızca iki takım arkadaşı olarak mı konuşuyorduk? Emin değildim.

“Kendi işine geldiği için müdürün yolunu değiştirmediğini nereden biliyorsun?”

“Biliyorum çünkü arkamdan yürüyordu koridorda. Benim düşürdüğümü görünce yanımdan geçip gitti, küfrettim bile içimden yardım etmedi diye.”

“Hımm… Anladım,” diye mırıldanarak kafamı salladım.

“Eee,” diye sordu. “Antrenman çıkışı ne yapıyorsun?”

“Eve gidiyorum.” Ceketimi üzerime geçirdim. “Takım için servis kaldırıyorlar diye biliyorum. Arka bahçeye yürüyeceğim.”

“Harika! Birlikte gidebiliriz.”

Hayatımda ilk defa benimle takılmak için bu kadar istekli bir kız görüyordum. Şaşkınca, ne diyeceğimi bilemeyerek suratına bakarken dolabın arkasından Kumsal’ın geldiğini gördüm. Alin’le aramıza girdi ve “Sen bir gelsene benimle,” diye söylenerek başıyla kapıyı işaret etti. Dönüp giderken Alin’e bir bakış atmıştı.

“Sonra konuşuruz o zaman.” Alin’e gülümseyerek el sallayıp kapıya yöneldim. Kafasını sallayıp dolabındaki ceketine uzanmıştı.

Soyunma odasında kalan çok kişi yoktu. Çıkanlar da kapının önünde bekleyen Kumsal’a iyi akşamlar dileyip çıkıyorlardı. Köşede beklediğinden yanına gidene kadar yüzünü süzdüm ve ne söyleyebileceği ile ilgili tahminde bulunmaya çalıştım. Dün yüzünden özür dilemeyeceğini biliyordum. Zaten bir özür beklediğim yoktu.

“Ne var Kumsal?” Karşısında durduğumda ellerimi ceketimin cebine koydum ve bıkkın bir ifadeyle baktım suratına. Ne zaman o yuvarlak, mavi gözlerini görsem bütün kötü anılarım doluşuyordu aklıma. Yaptığı bütün çocukluklar, ağzından çıkan bütün hakaretler bana bakarken gözlerinden yeniden geçiyordu ve ben okuyabiliyordum sanki.

“Şampiyonluğa ihtiyacım var,” dedi kollarını göğsünde birleştirip her bir kelimeyi bastırarak söylerken. “Zara, bebek gibi zırlayarak yatağında yatarken oyuncu değişikliğine gidileceğinin farkındaydım ama senin alınacağından haberim yoktu. O yüzden yoluma çıkmasan iyi edersin.”

Suratımı buruşturarak tehditkâr suratına baktım. “Ne saçmalıyorsun yine Kumsal? Özür dileyeceğine takım arkadaşını tehdit ediyorsun. Daha da beter batırıyorsun işleri. Takım kaptanı olabilirsin ama sözünü dinleyeceğim biri değilsin. O yüzden tavrınla ilgili gelişme göstersen iyi edersin yoksa ne dediğin gerçekten umurumda değil.”

“Her neyse.” Gözlerini devirerek yanımdan geçip gitti.

Soyunma odasına doğru birkaç adım atmıştı ki arkasından şaşkınca “Bu kadar mı?” diye sordum. “Bunun için mi çağırdın beni yanına? Bir avuç boş laf için mi?”

“Ha, bir de…” Arkasını döndü ve bana bir bakış attı. Kaşları çatıktı ama suratında herhangi bir meydan okuma yoktu bu sefer. “Alin denen o kızdan uzak dur. İyiliğin için.”

Evet. Her zamanki Kumsal. Beni yalnızlaştırmaya çalışıyor.

Ona gözlerimi devirerek koridorda ilerledim. Takımdan edindiğim tek arkadaşıma bile göz diktiğine inanamıyordum. Belki de Alin’in benim yanıma gelmesi, Kumsal’ın takımda ona eziyet etmesindendi. Oyunda en çok ona bağırdığını fark etmiştim. Kumsal’a karşılık veren tek kişi olduğum için belki de kendini benim yanımda bulmuştu kız. Bir yaş küçüktü bizden, Aral’la aynı yaştaydı.

Otoparka inerken saatimi kontrol ettiğimde hazırlanmamın fazladan beş dakika aldığını fark ettim. Eğer Kumsal olmasaydı gerçekten on beş dakikaya çıkmış olacaktım. Buna gerçekten dikkat etmiş miydim yoksa yine saçmalıyor muydum? Varis Adin benim ne kadar sürede hazırlanacağım üzerinde söz sahibi olamazdı. Bu tamamen tesadüftü.
Islak saçlarımı iki kulağımın arkasına atıp merdivenlerden indim ve sağa döndüm. Araba, sabah bıraktığım yerdeydi. Şemsiyemi alacak ve arka bahçeye, servise yürüyecektim. Bu kadardı. Kapıyı açtığım sırada Varis’in koltuğunu biraz daha arkaya yaslamış, gözlerini kapatmış, kollarını göğsünde birleştirmiş bir şekilde uyuyor olduğunu fark ettim. Ya da sadece gözlerini dinlendiriyordu çünkü kapıyı açtığımda başını bana doğru çevirdi.

“Beş dakika geç kaldın.”

“Bir yere mi yetişecektin?” diye sordum şemsiyeme uzanırken. “Şemsiyeyi şuraya bir yere de bırakabilirdin. Alırdım.”

“Şemsiye umurumda mı sanıyorsun?”

Bir elimi koltuğa yaslamış, şemsiyemi alıp geri çekilmeye hazırlanıyordum ki göz göze geldik. Bakışları umursamaz görünüyordu ama lafları tam tersini söylüyordu. Hafifçe öksürdüğümde temasımız kesildi. Kafamı kaldırırken Varis’in kaşlarının çatıldığını fark ettim.

“Sen iyileşmedin mi?”

“Bir kupa sıcak çikolata soğuk algınlığını sihirli bir şekilde götürmez,” diye mırıldandım. “Ama hasta değilim.”

“Ne zamandan beri voleybol oynuyorsun?”

“Bugün başladım.” Durdum. Neden ona cevap veriyordum ki? “Her neyse,” diye mırıldandım geri çekilirken. “Şemsiye için sağ ol.”
Varis bir saniyeliğine, dalga geçerken çıkan o gülüş sesini çıkartarak önüne döndüğünde, şaşkınca kaşlarımı çatarak yüzüne baktım. Varis Adin ve mimik. İnanılmaz.

“Bu ne içindi şimdi?”

“Arka bahçedeki servise yürüyeceğini tahmin etmek zor değil.” Baygın bakışları yüzüme döndüğünde kafasını hafifçe, olumsuz anlamda sallıyordu. “Hadi, git.”

Ters ters baktım suratına. Biliyor muydu, bilmiyordum ama yavaş yavaş değiştiriyordu hakkındaki düşüncelerimi. Bir insanın önce teninizin altına ya da aklınıza işleyişi fark etmezdi, hatta kayıtlara geçecekse Varis Adin ikisini de aynı anda yapıyordu. Sorun şuydu ki bu, geri dönülebilir bir noktaydı. Onu tüm gücümle ittirebilir ve hayatıma kaldığı yerden devam edebilirdim ya da onu kabul edebilir ve beni parçalamasına izin verebilirdim.

Bütün bunlar kendi kendine giriştiği bir elde etme oyunu değilse bile, benim ne kadar sıradan bir kız olduğumu gördüğünde ve benimle yaşayabileceği her şeyi yaşadığında benden sıkılacaktı. Hayatında her şeye sahip olan birine daha fazla ne verebilirdiniz ki? Sevebilirdiniz onu ama içindeki her zaman farklı tutkulara olan arayışını durduramazdınız. Varis Adin bomboş bir kas yığını değildi; o yakışıklı suratının altında ses yapan boş bir teneke yoktu, genelde görünüşten ibaret olan çocukların aksine. Tam da bu yüzden… Varis Adin’e verebileceğiniz hiçbir şey yoktu.
Yine de o bomboş bakan ölü gözlerle kesiştiğinde yolum, içimde bir şeyler kırılıyordu. Neden bilmiyordum. Mideye bir kramp, göğüse bir ağrı, avuçiçlerine bir karıncalanma… Neden bilmiyordum ama elini uzatıp saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdığında beni etkisi altına alıyordu. Şampuanını kullansam aynı kokmazdı muhtemelen saçlarım. Başka yakışıklı bir çocuğun arabasında yanına otursam aynı boşluktan düşüyormuş hissini tadamazdım.

Biliyor muydu bilmiyordum ama… Çok az kalmıştı avucunun içine düşmeme. Hissedebiliyordum.

Umarım bilmiyordur.

Eve servisle döndüm. Yağmur yağıyordu ama şemsiyem olduğundan bütün bahçeyi yürümüştüm. Eve girdiğimde ilk yaptığım şey eşyalarımı kenara bırakıp sırtüstü yatağıma yatmak oldu.

Her şey alışılmışın dışındaydı bir süredir. Ev sessizdi mesela, Pamuk Hala’nın lezzetli yemekleri kokmuyordu mutfakta ya da izlediği gündüz kuşağı programlarının sesi yankılanmıyordu koridorda. Mustafa Abi, sonbaharın gelişiyle eskisi kadar sık uğramıyordu bahçeye. Babam yoktu. Babam yurtdışındaydı ve benimle görüntülü konuşmak için bile zaman bulamıyorken kimbilir günde kaç saat uyuyordu?

En yakın arkadaşım muhtemelen zor bir zamandan geçiyordu ve ben ilgisinin olduğunu bile bilmediğim bir çocukla uzun zamandır savaş hâlinde olduğunu yeni öğreniyordum. Nerede görse beni ölümüne düşmanıymışım gibi bakan çocuk, kulağıma sihirli sözcükler fısıldıyordu; masal dinler gibi dinliyordum. Hayatımı cehenneme çeviren sarışın kızın kaptan olduğu takıma giriyordum ve şampiyonluk için gözünün döndüğünü öğreniyordum.

Belki de hayatım uzun zamandır tepetaklaktı. Yeni fark ediyordum.
Akşam yemeğini hazırladığım süre boyunca bir yandan bilgisayarımdan tarifi kontrol ederken bir yandan da Çisem’le görüntülü konuşmayı sürdürdüm. Piyano dersinin çok iyi geçtiğini ve böyle giderse yılbaşının harika geçeceğini söylemişti. Odasının arka planındaki vazoya koyduğu sarı krizantem buketine gözüm takılmıştı bir süre, çiçekleri kimin gönderdiğini merak ediyordum. Çisem’in bu gizemli kişi hakkında tahminleri olabilir miydi? Belki de diğer her şey gibi onu da bana anlatmamayı tercih ediyordu.

“Çisem,” diye mırıldandım. Neden bilmiyordum ama en yakın arkadaşımı kaybediyormuş gibi hissediyordum ve belki de ben öne çıkıp bir adım atarsam işler düzelebilirdi. Bir nebze de olsa.

“Ne oldu?” Gülerek tabağını gösterdi. “Beğenmedin mi makarnanı? Valla oraya getirene kadar mantıyı yemeyeceğime inansam sana da bir tabak getirirdim…”

“Sabah Varis beni almaya geldi,” diye mırıldandım altdudağımı dişleyerek.

Çisem’in suratındaki gülüş anında şaşkınlığa evrildi ve bir karış açık ağzıyla kameraya yaklaştı. “Oha. Ne? Sabah Varis’in arabasıyla mı geldin okula? Birlikte mi geldiniz?” Kafamı salladım.

“O yüzden beni otoparkın merdivenlerinde gördün… Tabii ya.” Çatalın ucuyla kafasına vurdu. Ardından bir aydınlanma yaşıyorcasına tekrar ağzını açtı. “Hassiktir! Siz birliktesiniz!”

“Hayır,” dedim araya girerek. “Hayır, yok öyle bir şey. Olsa sana söylerdim.”

“Neden birlikte değilsiniz?” Kaşlarını çatarak dudaklarını birbirine bastırdı.

Bu hâline güldüm. Bir çocuk gibi mızmızlanırcasına söylemişti. “Samimiyetine inanmadığımdan olabilir mi acaba?”

“İyi ama neden inanmıyorsun çocuğa? Ben bile o kadar yolu gelmem sabahın köründe. Onun evi, sana ne kadar uzak biliyor musun sen?” Çisem gözlerini kapatarak kaşlarını kaldırdı ve mesafeye dayanamıyormuşçasına yeniden açtı gözlerini. “İnanılmaz. Sabahın köründe kapına dikildi ha?”

Kafamı salladım. Çisem bir süre daha şaşırmaya devam etti. Varis’i benden daha uzun zamandır tanıdığı için ona, neden bu kadar şaşırtıcı geldiğini anlayabiliyordum. Ben son iki senedir Safir’deydim, o ise koca beş yılını vermişti.

Haftanın kalan günleri sessizdi. Salı günü, okul çıkışı yine antrenman vardı, bu sefer Kumsal ayrı, antrenör ayrı bitirmişti işimizi. Eve döndüğümde o kadar yorgundum ki yemek yapmaya bile hâlim yoktu. Pamuk Hala arayıp pazartesiye kadar döneceğini haber vermişti.

Çarşamba günü antrenman yoktu.

Bir süredir Varis de etrafımda yoktu.

Arabasına binmediğim için trip mi atıyordu yoksa beni gerçekten yalnız mı bırakıyordu, bilmiyordum. Gerçi Varis Adin trip atar mıydı? Bildiğim tek şey, perşembe günü tekrar çakışan antrenman saatlerimizden sonra koridorda yanımdan geçerken hayalet gibi hissettiğimdi. Boş boş arkasından bakmıştım beni göremeyeceğini bilerek. Kızgın hissetmiştim. Çok kızmıştım hatta. Vazgeçmişti. Öyle düşünmüştüm.

Hem de sınırlarımı ihlâl ettikten sonra.
Ben ona izin verdikten sonra.
Belki de şimdiden sıkılmıştı.

Cuma günü geçmek bilmemişti. Haftaya sınav sonuçları açıklanıyordu bu yüzden herkes çok heyecanlıydı. Ben değildim. Sanki bir anda her şeye hevesimi kaybetmiştim. En azından ehliyet sınavımı verip geçmiştim. Babamla da uzunca görüntülü konuşma fırsatı bulmuştuk.

Cumartesi akşamı, Aral ve Çisem’le sinemaya gittik. Aral filmi beğenmedi. Çisem de başrollerin uyumu hakkında konuşmadan duramadı. Film her ne kadar korku filmi olsa da Çisem olaya çok romantik bakmıştı ve muhtemelen Aral’ın sinirlerini bozan da buydu.

Pazar günü, saat akşam sekiz gibi, Aral bana mesaj attığında duştan çıkmış dolaptan giymek için rahat bir şeyler bakıyordum. Ada, teras partisine gelir misin? Konuşmamız gereken bir şey var, yazıyordu mesajında. Çisem bu gece partiye gitmemişti çünkü midesi çok fazla hamur işi yemekten rahatsızlanmıştı ve üstüne soğuk algınlığı da eklenince evde yatıyordu. Bir saat önce konuşmuştuk.

Peki Aral’ın orada ne işi vardı? Partilerle işi olan bir çocuk olduğunu düşünmüyordum, o ya da arkadaşlarının… Hem ne konuşacaktık ki? Daha dün birlikteydik.

Üzerime bir kot ve beyaz, omuzları açık bir bluz geçirdim. Kalın ceketim ve küçük çapraz çantamla birlikte evden çıktığımda saçlarım hâlâ nemliydi ve hasta olacağıma emindim ama umurumda değildi. Aral önemli bir şey olmadığı sürece gelmemi istemezdi.

Adresi taksiciye verdikten sonra arkama yaslanıp Çisem’i aradım ve açmasını bekledim. Teras katı için asansörün şifresi olduğunu biliyordum ama şifreden habersizdim. Çisem ikinci çalışta açtı.

“Kızım daha bir saat öncesine kadar üç saatlik FaceTime yaptık. Bu kadar kısa sürede de özlemezsin ya… Âşık mısın sen bana, âşıksan söyle ikimiz de acı çekmeyelim boşuna?”

Gülerek “Çisem,” dedim. “Teras katının asansör şifresi ne?”

“Ne?”

“Evet… Şey, partiye gidiyorum,” diye mırıldandım. “Aral mesaj atıp çağırdı. Nedenini anlamadım, gidince anlarım herhalde.”

“Aral’ın teras partisinde ne işi var ki?”

“Ben de şaşırdım.”

Çisem bir süre sessiz kaldı. Ardından seslice nefes verişini duydum. Muhtemelen gelemeyeceği için üzülmüştü.

“Şifre her parti akşamı değişiyor, beş dakikaya öğrenip sana mesaj atarım. Bensiz çok eğlenmeyin üzülürüm şimdi gelemediğime.”

“Umarım sabaha iyileşirsin. Şifre için şimdiden sağ ol.”

“Önemli değil bebeğim. Byeee!”

Etraf tanıdıktı. Büyük plazalar, geç saate karşın akan canlı bir trafik, içi dolu kafe ve restoranlar, büyük ve gösterişli alışveriş merkezleri… Beş dakika sonra rezidansın önünde indiğimde güvenlikten geçip asansöre bindim ve Çisem’in yolladığı şifreyi girdim. Nasıl girileceğini bilmiyordum, bu yüzden direkt tuşların üzerine tıklamıştım ama işe yaramış gibi görünüyordu ki asansör hiçbir yerde durmadan direkt teras katına çıkmıştı.
İçeriye adım attığım an gördüğüm ilk yüz, etrafta gezen bedenlerin arasından görebildiğim kadarıyla Varis’inki oldu. Kanıma salınan adrenalinle beraber bakışlarımı başka bir yere çevirerek koridora saptım ve sırtımı duvara yasladım. Bu his geri gelmeyeli en azından üç gün oluyordu çünkü onu en son perşembe günü görmüştüm. Mesaj, karşılaşma, yol kesme, sabah eve gelme… Hiçbir şey yoktu.
Telefonumu çıkartıp Aral’ı aradım. Böyle giderse Aral’dan önce Varis’le karşılaşacaktım ve ne tepki vereceğimi bilmiyordum. Selam, benden bu kadar kısa sürede sıkılmanı beklemiyordum biraz şok oldu. Yeni takıntın kim? Bir anda göğsüme düşen ağrı ile derin bir nefes almaya çalıştım sakince. Düşüncesi bile beni sinirleniyordu. Ne ara bu raddeye gelmiştim?
Bunların hepsi bir illüzyondu. Varis Adin’i önemsediğim falan yoktu. Sadece bir anda çok yoğun olan ilgisi üzerimden çekilince ki bunu en başından beri isteyen bendim, boşlukta hissetmiştim kendimi. Her şey düzelecekti. Sorun yoktu. İstediğim gibi olmuştu. Eski hayatlarımıza geri dönmüştük. Üstelik bu sefer voleybol takımındaydım ve sınav notlarım açıklanınca listede çok daha üst sıralarda olacaktım. Sorun yoktu. Bu iyiydi. Sorun yoktu.

Salonu es geçip terasa çıktım, her köşeyi aradım; kalabalık arkadaş gruplarına yakınlaşıp yüzleri taradım ama Aral hiçbir yerde yoktu. Sıcaklıyordum. Hava soğuk olduğundan buraları fazla ısıtmışlardı. Ceketimi çıkartıp elime aldım ve terastan çıkıp salona geçtim etrafa bakarak.

O zaman gözüme çarptı.

Varis’in sırtı bana dönüktü, beni göremezdi ama ben karşısındaki manzarayı görebiliyordum. Uzun, gür, ipek sarı saçlar, mükemmel tonda bir çift mavi göz, tatlı bir burun, dolgun dudaklar… Beyaz bir bluzun altında siyah, kumaş bir pantolon giymişti ve elinde beyaz kabanı vardı. İşte burada, diye düşündüm. Bu o.

Kabul etmem gerekiyordu. Yalnızca bırakmam gerekiyordu. Böyle olacağını zaten en başından beri biliyordum, en başından beri bırakacağını biliyordum ama sadece, en azından ağzımdan o “evet”i duyana kadar savaşır sanıyordum. Bütün o kitap alıntıları, süslü sözler, havuza atlamalar, daha önce kimseyi öpmedim ayakları… Tabii. Beni de öpmemişti ki. Belki de her seferinde bunu yapmıştı. Herkese bunu yapmıştı.

Bir an göğsüm o kadar ağırlaştı ki göğüs kafesimin kırılarak iç organlarıma battığını düşündüm. Beni avuçlarının içine almadığını da düşünmüştüm, hiçbir zaman kıramayacağını söylemiş, kendime söz vermiştim. Yalnızca düşüncelerimden ileriye gidememiştim. Sorun yoktu. Hasar büyük değildi. Sorun yoktu. İnsanlar gelir ve giderdi. Hayatına girmiş her insanın bir amacı vardı değil mi? Belki sana çok küçük bir şey öğretmek için girmişti hayatına ve çıkacağı belliydi ama hayatına giren her insanın hayatına katacağı bir şey vardı.

Öyleyse Varis Adin, bir kez daha öğrenemeyeceğim bir şey öğretmişti bana.

Ve ben bunun için minnettar olacaktım.

Kız gözlerini devirerek kaçırdı. Yüzümden ifade okumak o kadar kolay mıydı? Belki de biliyordu. Belki biliyordu ve içinden gülüyordu. Kızın yanında duran, dövmeleri kolundan taşan çocuğu fark ettiğimde hemen tanıdım. Milas Adin’di, Varis’in kuzeni. Bir anlığına onunla da göz göze geldik ama çok kısa bir andı. Umursamadım. Dönüp yürümeye başladım, bir yandan da Aral’ı arıyordum. Belki de başına bir şey gelmişti. On sekizine girmiş miydi? Burada uyuşturucu dönüyorsa gerçekten başı belada olabilirdi. Neden beni partiye çağırıp telefonuna bakmıyordu ki? Kapalı değildi, çalıyordu. Telefonunu mu kaybetmişti? Müzikten mi duymuyordu?

Tekrar terasa bakmak için döndüğüm sırada, bir anda kolum çok sert bir tutuşla esir alındığında şokla soluma döndüm ama koridora sürüklenirken görebildiğim tek şey siyah, ince bir tişört geçirilmiş geniş bir sırttı. Varis Adin beni arkadaki odalardan birine sürüklerken gözünü bile kırpmadan içeri geçti ve beni de kendiyle içeri çektikten sonra kapıyı kapatıp sırtımı kapıya yasladı.

İçeride ışık yoktu. Tamamen karanlıktı. Yalnızca, ilerideki camdan duvarlardan gelen şehrin ışıkları ve dolunayın loş aydınlatması vardı. Karanlıkta bile yüz hatlarını seçebilmeme şaşırıyordum. Hiç uzun uzun bakmamıştım halbuki yüzüne. Kısa sürede ezberlemek sinir bozucuydu.
“Senin burada ne işin var?” diye sordu sert bir tonda, üzerime doğru eğilirken.

Tabii… İlgisini kaybettiğinden ne partisinde ne de etrafında istemiyordu beni. Ama ben onun için gelmemiştim ve bana bu şekilde davranmasına izin veremezdim.

“Ne demek senin burada ne işin var? İstersem gelirim, seni ilgilendirmez.” Avuçlarımı göğsüne bastırarak ittirmeye çalıştım ama kıpırdamıyordu. Sadece istediğinde ittirişime cevap veriyordu.

“Gitmen gerekiyor,” diyerek tekrar bileğime uzandı. “Ben seni bırakırım.”

Bileğimi çekerken sert tutuşu yüzünden canım acıdığında öfkemin büyüdüğünü hissettim. “Gitmem falan gerekmiyor. Bırak kolumu!”

“Ada!”

Bir anda yüz yüzeyken sesini yükselttiğinde hiç olmadığı kadar sindim kapıya. Nasıl öyle bağırabilmişti? Şimdi sıkıldığından, bıraktığından mıydı bu sert davranışları, bağrışları? Belki de o kızın etrafında olmamı istemiyordu. Öyle ki eve bırakmayı bile teklif ediyordu. Kumsal’la da mı böyle olmuştu? O yüzden mi delirmişti o kız, o kadar?

Ben bu oltaya nasıl düşebilmiştim?

Bu çocuk bir hafta önce, yalnızca bir hafta önce beni, sabah evden aldıktan sonra arabada üşüdüğümü ellerimi birbirine sürtmemden anlayıp klimayı açan çocuk muydu? İki hapşırdım diye sıcak çikolata hazırlayan çocuk muydu? Bu çocuk… O odadaki çocuk muydu?

Varis, gözlerimde parıldayıp sönen bir şeyleri görmüş olmalı ki suratındaki öfke ifadesi saniyeler içinde silinmeye başladı. Duygu değişimini, hiç belli etmediği o suratına bakarak şaşkınlıkla izlerken bileğimdeki elini çekti. Göğsüm şiddetle inip kalkıyordu. Sanki hâlâ adımı bağrışı odada yankılanıyordu. Ne yaptığının farkına yeni mi varıyordu?

İki eliyle birden, saçlarımı kulaklarımın arkasına atarak yüzünü yüzüme yaklaştırdı ve sakin bir sesle “Özür dilerim,” diye mırıldandı. “Özür dilerim, tamam mı?”

“Tamam falan değil.” Fısıldayarak gözlerinin içine baktım. Ardından var gücümle göğsünden ittirdim onu. İzin verdiğinden mi yoksa onu savunmasız yakaladığımdan mı bilinmez, birkaç adım geri gitmişti. “Tamam falan değil Varis! Rahat bırak beni!”

“Bırakıyorum işte.” Anlamıyormuşçasına yüzüme baktı. “Bırakıyorum işte Ada, görmüyor musun?”

Öyle değil. Çık aklımdan.

“Biliyorum,” diye mırıldandım. “Bıraktın, evet.”

“İstediğin bu değil miydi?”

Işıkları açmak istiyordum. Elimi uzatıp düğmeyi bulsam, odayı aydınlatsam ve suratını daha iyi görsem olmaz mıydı? Bütün bunları söylerkenki ifadesizliğini görsem her şey daha kolay olurdu. Şimdi suratı silikti, yalnızca sesi vardı. Ve ne zaman gözlerimi kapattığımı hissetsem ağzından çıkan sözler ardında bin duygu doğuruyordu.

Varis Adin de paragrafları iki kelimeye sığdıran adamlardandı. Halbuki hakkında sayfalarca kitaplar yazılırdı. Anlamak için. Anlayamazdınız. Çünkü anlatan onlar olmazdı.

“Buydu,” diye mırıldandım sonunda, gözlerinin içine bakarak.

Dudakları kıvrıldı, yine dalga geçercesine güldü yanıma yaklaşırken.
“İkinci teorim, Ada, ne biliyor musun?”

Kafamı olumsuz anlamda sallarken aklıma, test kitabını bırakmak için sınıfının önüne geldiğim gün gelmişti. İlk teorisi, duyduğum lafları kendi doğrularıma ve inanmak istediklerime göre çarpıtmamdı. İkincisi ise…

“Bence sen bile söylediğine inanmıyorsun artık, Ada.”

Benim ağzımdan çıkan sözün ya da ona inanıp inanmadığımın bir önemi yoktu. Bütün hafta bilerek beni rahat bırakmış, yoluma çıkmamış, görmezden gelmiş olsa bile iki dakika boş bırakmamıştı kendini.

“Benim, ağzımdan çıkana inanıp inanmamam önemli değil Varis. Bir lafı, bile isteye ağzımdan çıkarıyorsam istediğim şey odur.” İşaretparmağımı kaldırıp şakağıma dokundum. “Burada, kararları burası veriyor.”

“Hımm…” Dilini hafifçe altdudağında gezdirirken bir saniye bakışlarını kaçırdı ve ardından eliyle, çenemi altından itirip kafamı ona bakmam için kaldırdı. “Geçen hafta, o odada da kararları orası mı veriyordu?”

Çenemdeki elini iterek kaşlarımı çattım. “Orada kararı kimin verdiğini bilmiyorum ama yanlış bir karar olduğu açık.”

Bütün hafta içimde biriktirdiğim öfkeyi dizginleyerek gürültülü bir sakinlikle baktım gözlerinin içine. Her ne inşa ediyorsa bunca zamandır içimde… Baktığı yerde enkazını görüyordu.

Kafamı sağa çevirdim, gitmek için kapı koluna uzanmaya çalıştım ama başını, benim çevirdiğim yere döndürerek benimle yüz yüze olan ifadesini korudu. “Konuş benimle Ada, ne istediğini anlamıyorum.”

“Ben senin ne yaptığını çok iyi anlıyorum ama.”

Kafasını olumsuz anlamda salladı. Gayet ciddi görünüyordu. “Anladığını düşünmüyorum.”

“Neden?”

“Eğer anlasaydın tepkin bu olmazdı. Hatta muhtemelen,” diye mırıldanarak kapı koluna uzanan elimi, elinin arasına alarak indirdi. “İçeride beni, kuzenim ve o sarışınla konuşurken gördüğünde o kadar sinirlenmişsindir ki kızı benimle sanmışsındır.” Yanımda duran diğer elimi de diğer eliyle tuttu. “Oyun oynadığımı düşünüyorsundur ya da vazgeçtiğimi.” Kafasını hafifçe sallarken göz temasını kesmedi. “Benim bildiğim Ada kafasında kurar.”

Suratıma yansıtmadığım şaşkınlığımdan faydalanarak ellerimi kaldırdı ve gözlerini bir saniyeliğine ellerimize diktikten sonra yüzüme baktı. Alnını, alnıma yaslarken parmaklarını parmaklarımdan geçiriyordu.

“Ellerimize bak, Ada. Ellerimize bak ve bana benim için yaratılmadığını söyle.”

Yorumlar

7. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.