Kelebeği Öldürmek
Kelebeği Öldürmek
25. Bölüm - Matem Çiçekleri - Final
492 4

YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM
 
Varis
 
İki Ay Sonra

 
Annemin küçükken beni parka götürdüğü pazar günlerini hatırlıyorum, bizim kutsalımızdı ama neden hâlâ anlatırken küçükken diye ekleme ihtiyacı hissettiğimi bilmiyorum. Çünkü bana bıraktığı anıların gölgesi yalnızca çocukken yüzüme değdi.

Parklara gittiğimizde diğer ebeveynler gibi köşeye çekilmek isterdi çünkü orası bir parktı, çocuk cenneti. Diğer çocukların gelip arkadaş edindikleri ve saatlerce oyun oynadıkları yer. Ayrılırken gitmek istemediklerini söyledikleri ve hatta bazen yalvarırken ağladıkları.
Ben annemin yanından ayrılmak istemezdim.
Açelya benimle oynamak isterdi.

Ben ona, onunla oynamak istemediğimi, beni rahat bırakmasını söyler annemin yanına çekilirdim.
Parklardan ya da diğer çocuklardan nefret ediyor değildim ama pazar günleri benim için kutsaldı çünkü o günü annemle geçirme fırsatı bulabiliyordum. Babama nazaran, annem pazar günleri çalışmıyordu ve böylelikle bir şeyler yapabiliyorduk. Bu yüzden parklara ve annemin yanından ayrılıp diğer çocuklarla oynamamın beklenildiği yerlere gitmek istemezdim.

Açelya, annem beni ortak alanlara götürdüğünde çok mutlu olurdu. Parklara, eğlence yerlerine, sinemalara, lunaparklara, kalabalık etkinliklere… Çünkü o da gelme şansı bulurdu. Annem, Filiz’den Alena için izin alamazdı çünkü Alena’nın her zaman katılması gereken dersleri olduğunu söylerdi ama küçük kardeşin, Açelya’nın pazar günleri bizimle gelmesine müsaade ederdi.
Yapmayı sevmediği hiçbir şey yoktu. Animasyon filmlerini, bir saniyesini bile kaçırmak istemiyormuş gibi kocaman açtığı yeşil gözleriyle izlerdi ve bazen göz bile kırpmadığını düşünürdüm. Asitli içecek içmesi ya da patlamış mısır yemesi yasaktı ama annem bu kuralı umursamaz, Açelya’yı annesine söylememesi konusunda tembihledikten sonra yemek istediği her şeyi ona alırdı.

Kaydıraklardan kaymak bence saçmalıktı. Birkaç saniyeliğine havada sallanıp yere düşmek için onlarca merdiven çıkıyordun ve bunun eğlenceli mi olması gerekiyordu? Ya da tahterevalli. Saçmalığın daniskası. Karşılıklı oturup havalanarak aşağı inmeyi zevkli bulan çocukların kafataslarını açsak içeride bir beyin bulacaklarına dair şüphelerim vardı.

Açelya acı çikolata seviyordu. Küçük top çikolatalarla dolu paketleri bir kâseye boşaltıp tatlı olanlardan ayırır, acı olanları yer, tatlıları bana bırakırdı.

Bir gün ona bebek gibi davrandığını ama büyükmüş gibi acı çikolata yediğini söylemiştim. “Tatlıları da seviyorum,” demişti. Neden hiç tatlı olanları yemediğini sormuştum. “Çünkü onları sen seviyorsun,” diye cevaplamıştı beni.

Açelya tatlı çikolataları bilerek bana bırakıyordu.

Acı olanları o da sevmiyordu çünkü ilk zamanlar yerken hep surat yapıyordu. Ama muhtemelen yiyebildiği tek abur cubur buydu evlerinde bulunan, bu yüzden alıştırmıştı kendini. Ve zamanla sevmişti bile. Sevdirmişti kendine.

Çünkü ben tatlı çikolataları yiyordum.
Açelya acı çikolataları seviyor değildi, ben tatlı çikolataları seviyordum sadece.

 

 
Ada odaya girdiğinde üzgün görünüyordu. Benim olduğum tarafa dönmedi ama gözünün ucuyla baktığını fark ettim, duraklamadan valizinden iç çamaşırı ve pijamalarını alıp banyoya ilerledi. Gelen su sesinden duş aldığını anlamıştım.

Yarım saat sonra odadan çıktığında saçlarını kurutmamıştı bile ve ben hâlâ jakuzinin içinde kitap okuyordum. Aralık ayında olmamıza rağmen ince bir şort ve kısa kollu tişörtten ibaretti pijamaları. Kayak yapmak için geldiğimiz tesisin otelindeydik ve içerisi çıplak gezmek için yeterince sıcaktı ama yine de ona en azından saçlarını kurutması gerektiğini söylemek istiyordum.
Ama üzgün görünüyordu.

Tartışmıştık. Seramik atölyesinden arkadaşı olan Serkan’la bu hafta sonu şehirdışındaki bir sergiye gideceğini onu akşamın geç saatinde atölyeden almak için geldiğimde hocasından öğrenmiştim. Aynı günün sabahı, Yakut Doran hakkındaki devam eden dava süreci hakkında Alena’yı aradığımda bana bir kayak merkezinde olduklarını ve Ada’yı da alıp gelmemi söylemişti. Ertesi gün zaten rezervasyon yaptıracağım yeri, arkadaşı Serkan ile şehirdışında sergiye gitmeyi planladığını öğrendiğim Ada’ya sormadan arayıp yer ayarttığımda ve bunu da aynı akşam sergi planından bahsetmeden hemen önce ona söylediğimde, elbette ki bilerek engel olduğumu düşünmüştü.

Birincisi, denk gelmişti. Zaten Alena’nın teklifini reddetmeyi düşünmemiştim.
İkincisi, şehirdışı sergi planlarına köstek olmak için normalde ona sormadan yapmayacağım şeyi sürpriz olarak yapmıştım. Yani hafta sonunu pek yakın arkadaşı Serkan ile şehirdışında yalnız geçirme planına engel olmuştum.

Bir saat öncesine dek, bilardo salonunda dördümüz birlikteydik. Daha sonra Ada uykusu geldiği için odaya çekileceğini söyleyip gitmişti. Oyunu yarıda bırakırsam beni motosikletinin arka tekeri yapacağını net bir dille belirten sevgili kuzenim yüzünden yirmi dakika gecikmeli odaya geldiğimde ise Ada yoktu. Ve az önce üzgün bir giriş yapmış, duş almıştı.

Kitabı kenara bırakıp gözlerimi üzerine çevirdim. Telefonunu arıyordu.

“Ada,” diye seslendim düz bir sesle. Ensem ve başım jakuzinin kenarına yaslıydı. Bir süredir, ona Ada diye seslendiğimde ismini düzeltmiyordu.

Telefonunu bulmuştu ama eline almadan durdu ve bana baktı. Artık hem üzgün hem yorgun görünüyordu.
“Gel buraya.”

Gelmemesi de bir seçenekti, sonuçta bana hâlâ kızgındı. Aslına bakılırsa, dün gece ona kayak planından bahsettiğimden beri kızgındı. Sabah buraya gelmiştik ve doğru düzgün konuşamamıştık bile çünkü yol boyunca uyumuştu ve geldiğimizden beri de ablasının yanından ayrılmamıştı.
Yataktan uzaklaştı, jakuziye doğru yalınayak yürümeye başladı. Jakuzi odanın bir köşesinde, cam kaplı büyük bir duvarın önündeydi ve karanlık karlı dağ manzarası ayaklarımızın altındaydı böylece. Ada söylemese de odayı çok beğenmişti. Kızgın olmasa, söylerdi. Başka şeyler de yapardı. Mesela boynuma atlamak ya da bana bir öpücük vermek gibi. Ama dediğim gibi. Kızgındı.

Jakuzinin önünde durduğunda ona aşağıdan baktım. Bir süre bir şey söylememi bekledi ama suyun içine girmediği sürece tek kelime etmeyeceğimi biliyordu. Bu yüzden parmak uçları tişörtünün kenarını kavradı ve üzerinden çıkarıp attı. Aynı şekilde şortundan da kurtulduğunda jakuzinin kenarına tutunmuş, içine giriyordu.

O an inadına karşıma oturacağını bildiğimden, doğrulup eline uzandım ve kucağıma düşmesini sağladım. Küçük bir çığlıkla omuzlarıma tutunduğunda çoktan bacaklarımın üzerine oturmuştu bile. “Bunu yapamazsın!” dedi omzuma yumruğunu indirirken ama gözlerimle görmesem vurduğunu hissetmeyecektim. “Hâlâ kızgınım sana.”

“Kızgın olmaya devam edebilirsin, sorun değil benim açımdan.”

Aromasız duş jeliyle yıkanmıştı, bu yüzden yalnızca şampuanı gibi kokuyordu. Ve şampuanını asla değiştirmezdi. Özel bir yerlere gitmediği sürece parfüm kullanmayışını seviyordum, böylece herhangi başka bir kadının satın alabileceği bir kokuya değil kendi kokusuna sahipti. Ballı portakallı kurabiye pişirdiğinde mesela, ki en çok onu yapıyordu, kurabiye kokuyordu. Ya da domatesli kekikli tost yaptığında, tostu gibi kokuyordu. Bana kalırsa Ada hep yemek gibi kokuyordu. Dolayısıyla her an onu yemek istediğim için beni suçlayamazdı.
Sokrates’in savunması savunmasız kaldı şu an galiba.

“Özür dilemelisin Varis,” dedi Ada kızgın tutmaya çalıştığı sesiyle, kaşlarını çatarak bakıyordu gözlerime. “Olay ablamlarla kayak merkezine sürpriz rezervasyon yaptırman değil. Olay, bunu ben arkadaşımla sergiye gitmeyeyim diye yapmış olman. Ve bu sağlıklı bir davranış değil.”

“O heriften hoşlanmıyorum ve bunu biliyorsun.” Avucumu bel oyuğuna yaslayıp onu kendime çektiğimde, göğüslerimiz birbirine yaslanmıştı. Dün akşamdan beri ona tekrar bu kadar yakın olmak için kaç takla attığımı sorsalar muhtemelen başarısızlıkla sonuçlanan denemelerimi bir gece boyu dinlemek zorunda kalırlardı.

“Aramızdan onunla arkadaş olanın yalnızca ben olmasının sebebi de bu.” Avuçlarını göğsüme yasladı doğrulmak ve araya mesafe koymak için ama ya yeterince uğraşmadı ya da ben izin vermedim.

“Sevgilin olduğunu bilmesine rağmen sana gece dışarı çıkmayı teklif etti,” dedim kaşlarımı çatarak. Lavuktaki cesarete bak.

“Meriç beni her zaman dışarı davet ediyor!”

“Meriç erkeklerden hoşlanıyor.”

“Serkan da kızlardan. Genel olarak kızlardan. Benden değil! Ayrıca sen, onunla aramızda bir şey olabileceğini mi düşünüyorsun? Sakın ben sana güveniyorum, ona değil muhabbetine girme!”

“Sana güveniyorum, ona değil. Ama bu bir bahane olamaz, yani söyleyeceğim bu değil Ada.” Nemli bir saç tutamını gözünün önünden çekerek kulağının arkasına sıkıştırdığımda tüylerinin ayağa kalktığını hissedebiliyordum. Tek bir dokunuşla üzerindeki etkim on katı artıyordu ama bu gece, o etkiyi kullanmak isteyeceğim bir gece değildi bu yüzden yüzünü kavramak yerine elimi geri çektim.

“Ne söyleyeceksin o zaman?”

“Eğer sergiye gideceğinizi hocandan öğrendiğimde seni hafta sonu boyunca meşgul edecek sıfırdan bir plan yapsaydım emrivaki bir şekilde, bu hoş olmazdı, haklısın. Ama bütün hafta boyunca ablanla buluşmak istediğini söyleyip durdun ki şehirdışındaydılar. Alena aradığında hafta sonunu onlarla geçirmek isteyeceğini biliyordum çünkü ikimiz de biliyoruz ki yakın zamanda İstanbul’a dönmeyecekler. Sana sorsam sergiye gitmek yerine, tatili tercih edeceğini biliyordum. Nereden biliyordum, biliyor musun?”

Hafifçe öne eğildim, yüzüne uzanarak yüzlerimiz arasındaki mesafeyi kısaltmıştım. Sıcaktan kızarmış dudakları aralıktı. Ama dokunamazdım. Henüz değil. “Çünkü Alena’yla atölye çıkışı konuşmuştun telefonda. Kayağa gideceğimizden haberin vardı ve Serkan’a geziye gelemeyeceğinden bahsetmek için konuyu oraya getirmeye çalışıyordun. Ben araya girdim. Ve Serkan hafta sonu gideceğiniz gezi için heyecanlı olduğunu söylediğinde, başka planların olduğunu söyledim.”
Gözlerini şaşkın bir parıltı esir aldı. Alena’yla konuştuğunu bildiğimi bilmiyordu.

“Buradaki hatamı kabul ediyorum, seninle konuşmadan o it herife onunla gitmeyeceğini söylememeliydim. Seni kızdıran da bu oldu.”

Doğru bir noktaya parmak bastığımı görebiliyordum. Çünkü o da onu kızdıran kısmın neresi olduğunu bildiğimi biliyordu artık. Round 1, Varis kazanır.

“Ama Ada,” diye mırıldandım, neredeyse burnum yanağına değiyordu. “Sen de o herifin birlikte geleceğini inşa ettiğin bir sevgilin olmasına rağmen hâlâ seninle bir şansı olduğunu düşündüğünü inkâr edemezsin. Tabii ki seninle baş başa geçireceği bir hafta sonunu mükemmel bir fırsat olarak görüyordu.”

Gözleri kapalıydı. Sakindi de. O güzel kaşlarını çatmıyordu artık. Anlamış mıydı beni?
Kollarını boynumda birleştirdiğinde arkama yaslanmamızı sağladı, göz temasını kesmeden alnını alnıma yasladığında birbirine bastırdığım dudaklarımda silik bir tebessüm vardı. Affedildin. Round 2 de kazanıldı.

“Dersten sonra Alena’yla konuştum telefonda. Atölye çıkışı da sergiye gelemeyeceğimi söylemenin bir yolunu arıyordum, evet. Ama bilmediğin şey şu ki, Varis,” diye fısıldadı dişlerini yeni fırçaladığı için nane kokan temiz nefesi dudaklarıma çarparken. “Alena bana kayak merkezinde olduklarını ya da seninle konuşup gelmemizi istediğini hiç söylemedi. Şehirdışındaki sergiyi başta kabul etmemin sebebi grup hâlinde gidilecek olduğunu düşünmemdi, hocanın yalnızca iki bilet vereceğini ve bizi seçtiğini sonradan öğrendim. Serkan’la baş başa sergiye gitmek istemedim çünkü doğru gelmedi.”

Round 3, Ada’da.

Tam ağzımı açacakken ince parmaklarını dudaklarımın üzerine kapattı ve “Doğru gelmedi çünkü,” diye devam etti. “Serkan’ın okulunda onunla aynı tarih dersini alan bir kız var. Geçenlerde atölyeye ona kitabını vermek için uğradı ve Serkan’la konuşabilmenin bir yolunu arıyor. Ona biletimi Serkan’a vereceğimi ve yanında başkasını götürmesini söyleyeceğimi, vakit kaybetmeden Serkan’a konusunu açtırabilirse belki birlikte gidebileceklerini söylediğimde çok sevindi. Zaten sergi modern sanat sergisiydi bu yüzden ilgimi çekmiyordu bile.”

Nakavt.

“Ama sen bana sormadan gidemeyeceğimi çünkü başka planlarımız olduğunu Serkan’a söyleyince çok sinirlendim. Ya gerçekten gitmek istiyor olsaydım? Çok üzülürdüm.” Biraz geri çekildiğinde çatılmış ve kırgınlıkla bakan gözlerini görebiliyordum.

Ve onu böyle görmek bir şeyleri kırmak istememe sebep oluyordu. Yalnızca, zaman içerisinde, bir şeyleri kırarak değil de kırılmış şeyleri bir araya getirmeye çalışarak onların düzeltilebileceğini öğrenmiştim. Bu yüzden kırmak yoktu. Ada’yı kırmak, hiç yoktu. Kırıldıysa, öyle bir birleştirmeliydi ki kırılan yanını, eskisinden de yeni olmalıydı. Yalnızca öyle görünmemeli, öyle hissettirmeliydi de.

“Bunu bir daha yapma,” dedi bir eli saçlarımın arasından geçerek yanağımı kavradığında. Başparmağı elmacık kemiğimi okşadı. “Kıskançlık da bir yere kadar… Sen, üzerimde büyük bir etkin olduğunu biliyorsun. Ben bu etkiyi sende kullanmıyorum artık. Aylar önce… Cecile Brodeur denen model kadını da aştım, yoluna çıkan diğer kadınları da. Ki o model seni defalarca kez sanki yıllardır dostmuşsunuz da şimdi uzak kalmışsınız gibi görüntülü aramaya devam etti. Ya da babanla katıldığın Yunanistan’daki toplantıda göğüslerini ağzına sokmaya çalışan muhabir kadına ne demeli? İlk uçakla gelip iliklemediği o gömleğinin düğmelerini müsait bir yerlerine sokmak istedim!”

Cecile’e görüntülü aramalarının uygun olmadığını kibar bir dille belirttiğimden beri benden umudunu kesmiş olmalıydı ki ulaşmıyordu, bu süreçte şirketle olan ilişkilerinde de sorun çıkmamıştı. Diğer kadınların ise, Cecile ya da hayatıma girip çıkmış herhangi birisinin Ada’nın yanında şansı yoktu. Ona bunu anlatmaya çalıştığımda beni dinlememiş ama zamanla öğrenmişti. Şimdi bir bakıma, onun geçmiş aylarda girdiği kıskançlık krizlerine ben girmiştim sanırım.
Ve bana aynı şeyi söylüyordu.
Kulak vermeliydim.
Zaman bana bunu öğretemezdi ama ben kendime öğretebilirdim.

“Pekâlâ,” diye mırıldandım parmaklarım ensesini kavradığında kafasını kendime doğru çekerken ve dudaklarına küçük bir öpücük kondurdum. “O zaman,” diye mırıldandım ve yeniden bir öpücük yerleştirdim. “Öğrettiğin için teşekkür ederim.” Bu sefer ben fırsatını yakalayamadan Ada önce davrandı ve öpücüğünü uzun tuttu.

“Öyle mi?” diye sordu kollarımın arasında erirken. Artık gülümsüyordu ve gözlerinin içi parıldıyordu.
“Öyle.”

Güzeldi, bazen yüzüne bakmayı işkence hâline getirebilecek kadar. Ama gülümsediğinde ve gülümserken gözleri parıldadığında, ne kadar yakınında olursam olayım bana yetmeyecek bir enerji yayıyordu etrafa ve ben her şeyi istiyordum. Ondan alabileceğim her şeyi. Her parçayı. Her şeye razıydım.
Herhangi bir şeye.
Ne olursa.

Ve o bana kendini vererek dünyamı yeşil yoğunluklu rengârenk boyamaya başladığında, tek yapmak istediğim geriye yaslanmak ve izin vermekti.

Dakikalarca onu kollarımın arasında tuttum, yorgundu ve bunu hissedebiliyordum. Dudaklarımız şişene kadar öpüştük, işleri ileri götüremeyeceğimizi biliyorduk çünkü bugün aralık ayının on yedisiydi ve bu da demek oluyordu ki, Ada âdetini görüyordu. Bana bilardo salonundan çıktıktan sonra, odaya gelmeden önce nereye kaybolduğunu anlattı: Aşağı kattaki kafeden sıcak çikolata almış, revirden ağrı kesici rica etmiş ve manzaraya karşı sıcak çikolatasını yudumlarken yalnız başına bir masada müzik dinlemişti.

Ne dinlediğini sorduğumda, Kalben’in Derdimin Çiçeği şarkısını dinlediğini ama bu sıralar en çok Taylor Swift’in Willow şarkısını sevdiğini söyledi. Bu yüzden Willow’u jakuzinin kenarına bıraktığım tabletimden kısık sesle açtım ve gülüşünü dinledim.

Bir süre sonra sıcak suya karşın mayışmaya başladı. Yanağı çıplak göğsüme yaslıydı ve saçlarıyla oynuyordum. Hâlâ nemli olmaları beni deli etmişti ama tam uykuya daldığında kurutma makinesini kullanamazdım. Bu yüzden tamamen uykuya daldığına emin olduktan sonra onu kucağıma aldım ve parkeleri ıslatmayı umursamadan yatağa ilerledim. Banyodan aldığım havluyla bütün vücudunu ve saçlarını kuruladıktan sonra iç çamaşırlarını değiştirip pijamalarını giydirdim ve pikenin altına girmesini sağladım. Artık uyuyabilirdi.

Ben uyuyamazdım.
Bugün aralık ayının on yedisiydi.
Bugünden dört gün sonra Ada’nın doğum günüydü.
Bugünden beş gün sonra ise benim.

Resepsiyonu arayıp kahve siparişi verip kapıyı sessizce tıklatmalarını istedikten sonra beş dakikalık bir duş alıp tabletime uzandığımda şarjının tamamen bittiğini gördüm, bu yüzden tableti şarja takıp Ada’nın ince dizüstü bilgisayarını çıkardım çantasından. Ne zaman tabletin şarjı bitse, bilgisayarını kullanmama izin veriyordu bu yüzden şifreyi biliyordum.

Dakikalar sonra kahve geldi; ışıkları kapayıp çalışma masasının loş aydınlatmasını açtım, okuma gözlüğümü taktım ve USB belleğimi bilgisayara taktım. Üzerinden geçmem gereken bir dönem ödevim ve birkaç şirket antlaşması vardı. Bu gece yapmam şart değildi ama uyuyamayacağımı biliyordum. Aralık ayı bana yalnızca kâbuslar veriyordu ve onları görmeden sabahlamak yeterince iyi bir tercihti.

Ada’nın USB’si de bilgisayara takılıydı ve kendiminkinin yerine onunkine tıkladığımda, fotoğraf albümlerini buldum. Arkadaşlarıyla, ablası ve erkek kardeşiyle bir sürü fotoğraf ve videoları vardı. Sohbet etmek için masaya oturulduğunda ya da basitçe film izlerken telefonunu kenara bırakıyordu ve birkaç dakika kaydediyordu, sonsuza dek rasgele mutlu anlarını saklamak istiyordu. Bazen bunu, onları kaybedeceği korkusundan yaptığını düşünüyordum; onları kaybetmeyecekti ama öyle bir gün gelse bile birlikte atlatacağımızı hissettirmek için daha sıkı tutuyordum elini, daha yakın duruyordum soluklarına, daha uzun öpüyordum onu.

Fotoğraf albümleri ve ödev dosyalarının yanında, 05-06 isimli bir dosyası vardı. Üzerine tıkladığımda birkaç eski tip video kapağı çıktı önüme, belki birkaç da fotoğraf. Çocukluğumuzdan. Öylesine çekilmiş çocukluk fotoğraflarımız. Alena. Milas. Ada. Ben.

05-06, 2005 ve 2006 yıllarının kısaltmasıydı.

Fotoğrafları annem çekmişti. Ondan başka kimse boynunda fotoğraf makinesiyle gezmiyor ve fotoğraflar için peşimizden koşmuyordu.

Bir süre fotoğraflarda gezindikten sonra videolardan birinin üzerine tıkladım. Bunları Ada’ya tek bir kişi vermiş olabilirdi. Yıllarca arşivi erişimimden uzak tutan, annemin fotoğraf makinesini kaybettiğini söyleyen, geçen seneye dek 22 Aralık 2006 hakkında ağzını açmayan bir adam. Babam.

Küçüktüm. Annemin videoyu çeken kişi olması, küçük olduğumun kanıtıydı. Kumların üzerine oturmuştum ve dalgın bir şekilde oyuncak arabayı bir ileri götürüyor, bir geri getiriyordum. Arabayı hatırlamıyordum, ilgim yoktu. Muhtemelen etrafıma saçılmış oyuncakları da annem o gün, oyun parkına gelmeden hemen önce almıştı çünkü odamdakilere dokunmazdım bile.

“Benim güzel oğlum ne yapmak istiyormuş o zaman?” diye sordu annem. Sesini duyduğum an nefesim kesildi. Bir eliyle kamerayı tutarken diğer eliyle saçlarımı okşuyordu. En son yanağımı okşadı elini çekmeden önce. İstemsizce elim elmacık kemiğimin üzerine gitti ve dokunuşunu orada hissetmeye çalıştım. Ne aptaldım.

“Eve dönmek istiyorum,” diye cevapladım onu basitçe. Aptal. Asosyal ve garip olmam annemi üzüyordu ve bunu biliyordum ama arkadaş edinmek istemiyordum, annemle eve dönmek istiyordum. Sonra birlikte bir şey yapabilirdik. Herhangi bir şey. Yanımda olduğu sürece bir önemi yoktu.
Ada gibi.

“Bir arkadaş edinsen fena olmaz ha bir tanem? Ne dersin? Bir saat birlikte oynasanız, sonra seni eve götüreceğim. Söz.”

Beni eve bırakacak ve kendi, kendi evine dönecekti. Bunu istemiyordum. Başka bir yere taşınmıştı o zamanlar. Odasındaki eşyalar gün geçtikçe azalıyordu ve zamanla evimize ayak basmaz olmuştu.
Öylece, başımı eğerek, elimdeki oyuncak arabayı izlemeye başladım. Arabayla ilgilenmiyordum, bunu biliyordum çünkü kötü hissettiğimi hatırlıyordum. Her şey kötü hissettiriyordu.

“Arkadaşlar çoğu zaman sana gelmez, senin gidip onların oyununa dahil olman gerekir,” diyordu annem devamında, uzanıp siyah tutamlarımın arasından parmaklarını geçirirken. O an başımı kaldırıp anneme baktım, neredeyse direkt olarak kameraya. Siyah kirpiklerimin arasındaki o büyük, gri gözlerle soluk, ölü bakışlara sahip, mutsuz bir çocuktum.

“Arkadaş istemiyorum,” dedim sakince. Aptal. Ne aptaldım.
“Peki ya Açelya? Onunla da mı oynamak istemiyorsun? Geldiğimizden beri seni tramboline çıkartmaya çalışıyor. Bence denemelisin, eğlenceli görünüyor.”

“Hayır anne,” dedi küçük Varis. “İstemiyorum onu!” Çok aptaldım. Açelya arkamdaydı ve duymuştu. Elindeki kum kovasıyla bana doğru koşarken bir anda yavaşlamış ve bir süre sonra durmuştu. Muhtemelen annem de arkamdaki Açelya’yı fark ettiğinden kameranın kadrajı gevşemişti ve yalnızca ayakları görünüyordu bir süre sonra Açelya’nın.

Bir süre sonra salıncak boşaldığında kalkıp üzerimdeki kumları silkeledim ve tek başıma salıncağa oturup hafifçe sallanmaya başladım. Açelya ise kalktığım köşeye geçip oturdu, böylece annem konuşmaya başladı.

“Güzelim benim, neden üzgünsün bakayım sen? Filiz, gülen gözlerle uğurladığı biricik kızını böyle beş karış suratla geri götürürsem çok kızar ama bana. Bir daha bizimle gelmene izin vermez.” Annem, Açelya’nın lüle lüle kumral saçlarıyla oynamaya başladığında Açelya yerdeki oyuncak arabamı aldı ve incelemeye başladı.

“Bu araba Varis’in en sevdiği oyuncağı mı?” diye sordu Açelya o an başını kaldırıp. Güzelliği ve tatlılığı neredeyse gözlerimi sulandırmıştı ya da göz kırpma yetimi kaybetmiştim o an. Üzerinde kum ve çamurdan rengi kaybolmuş beyaz bir elbise vardı ve üzerinde de pelüş beyaz montu. Saçları toz pembe kurdelelerle iki kulak yapılmıştı, yine beyaz tüylü bir kulaklık takıyordu kulaklarını üşütmemek için.

“Sanmıyorum fıstığım. Gelirken benzincide gördüğüm için almıştım, oğlumu mutlu eder diye ama diğer tüm oyuncakları gibi bundan da hoşlanmadı.”

Açelya bir süre daha arabayı süzdü ve dudaklarını dişlemeye başladı.

“Ne oldu güzelim?” Annem bir süre sonra sordu.

“Ben olmak istiyorum.” Açelya cevapladı.
“Ne olmak istiyorsun?”
“Varis’in en sevdiği oyuncağı. Hep benimle oynasın.”
Aptal. Aptal. Aptal. Öylesin.
“Varis’le mi oynamak istiyorsun?” diye sordu annem.
Açelya kafasını salladı.

“Pekâlâ o zaman… Şöyle yapmaya ne dersin? Haftaya Varis’in doğum günü. Seni oğlumun doğum günü partisine davet etsem…”
“Olur!”

Çok heyecanlı görünüyordu. Bir anda kocaman gülümsemeye başlamıştı ve gözlerinin içindeki parıltı, eski videodan bile net seçilebiliyordu. Çok mutlu olmuştu.
“Bir de…” dedi parmaklarıyla oynamaya başladığında. “Milas da gelsin mi?”

Annem kahkaha attı. “Küçük Hanım, sadece oğlumu istediğini sanıyordum. Kuzenini de istersen biraz açgözlülük yapmış olmaz mısın bakalım?”

“Ama Milas, Alena’nın doğum günü partisine gelmedi. Alena çok sinirlendi. Eğer bu sefer gelirse çok iyi olur bence. Yani. Sence? Süheyla Anne?”

 

***

 
Videoyu durdurdum. Derin bir nefesle geçmişten bir anda kucağıma düşen bu videonun varlığıyla göğsüme bir ağırlık çökmüştü. Dizlerime eğilip yüzümü sıvazlamaya başladım. Bunun, annemin Açelya’nın doğum günü partisine gelmesiyle bir alakası yoktu. Bunun Yakut Doran’la alakası vardı. Eğer o gün yolda başına bir şey gelmeseydi, daha sonra Yakut Doran’ın yine annemi ya da sevdiğim insanları hedef almayacağını söyleyemezdik.

Ama canından, kanından birini; anneni kaybettiğinde, sindirmeye çalıştığın gerçekler dünyaca kabul görmüş olsa bile, suçlu cezasını çekiyor olsa bile… Aklını kaybedebiliyordun. Aklını kaybetmemek için bir sebep yoktu. Kaybetmek için çok sebep vardı.
Milas nasıl başa çıkıyordu bununla?

Bir ses, daha sonra, kulaklarıma ulaştı. Ellerimi yüzümden çekip başımı çok değil, biraz sola çevirdiğimde, Ada yatağın içinde bana doğru dönmüştü ve gözleri açıktı. Uyanıktı. Gözyaşları doğruca yastığı ıslatıyordu. Ağlıyordu.

Kafamın içinde çakan şimşekler gerçekti. Bir an görüşüm karardı ama sandalyeden kalkmayı başardım. Videoyu izlemiş miydi? Elbette izlemişti, onun USB belleğindeydi. Daha fenası, ben videoyu izlerken beni izlemişti.

Pikeyi kaldırıp kendi tarafıma uzandım, göğsümün solunda geçmek bilmeyen bir çarpıntı vardı ve artık ağrıtmaya başlamıştı. Sadece sevgilime sarılıp uyusam bu gece, sabah uyandığımda tazelenmiş anılar yeniden bulanıklaşsa ve hayat devam etse… Çünkü hayatla ilgili sorun da bu. Devam ediyor. Başına ne gelirse gelsin.

Ada pikeyi üzerinden kaldırıp benim tarafıma emeklediğinde eğilip başını göğsümle omzum arasında bir yere koydu, göğsümün sol kısmına yatmıştı tamamen. Sanki duymuştu çarpıntımı.
Avucunu boynuma yasladığında, derin bir nefes aldığını hissettim. Gözyaşları artık tişörtümü ıslatıyordu. Kolumu beline sardım ve sıkıca tuttum onu, sanki biraz sonra o da kaybolacaktı.

“Diğer çocuklar tatlıydı. Oğlan çocukları tatlı olur. Ama sen güzeldin. Suratsızlığına rağmen…”

“Sen...”

“Biraz,” dedi kısık sesle. “Birazcık hatırlıyorum. Rüyalarımda görüyorum bazen. Ayırt edemiyorum gerçekle uydurmayı ama en azından geçmişte bir anda yaşanmış olma ihtimaline tutunuyorum. Kelebeği hatırlıyorum.” Yüzünü boynuma yasladığında, sıcak dudaklarını çenemin altında hissettim.

Hatırlıyor muydu? “Altı yaşındaydık. Öğretmen en sevdiğimiz hayvanın hangisi olduğuna karar vermemiz için bizi hayvanat bahçesine götürmüş, daha sonra hayvanat bahçesinde olmayan türleri de sınıfta görsellerle açıklayarak göstermişti. Sen kelebekleri seçtin. Ben kelebeklerden nefret ederdim. Evimin aşağısında bir kelebek vadisi vardı ve ne zaman oraya yürüsem yüzlercesi üzerime uçardı.”

“Biliyorum, seni çok severlerdi,” dedi Ada, sanki sesi gittikçe kısılıyordu. Başımı aşağı eğdiğimde, gözlerini sımsıkı kapattığını gördüm, kaşlarının ucu havaya kalkmıştı. Hâlâ ağlıyordu. “Kelebek sendin,” diye fısıldadı bu sefer, parmakları saçlarımın arasına daldı ve ıslak kirpiklerinin arasından gözlerime baktı. “Ben bahçede oynarken, sen büyük meşe ağacının altında oturuyordun. Bütün beyaz kelebekler senin üzerinde kanat çırpıyordu. Biri saçlarına bile kondu. Kelebekler, dedim. Bulmuştum. En sevdiğim hayvanı. Bu yüzden sınıfta kelebekleri sevdiğimi söyledim. Bu yüzden ne zaman bir tane görsem peşinden koşturdum… Sen ortalıkta yokken bile… Beni sana götürürler diye…”

Nefes alabilmeye devam etmek için, gözlerimi kapatmam gerekti o an. Ardından Ada’yı tamamen kollarımın arasına çektim ve yüzünü kavrarken dudaklarımı saçlarının arasına bastırdım. Bir yere değil, her yere. Ağlıyordu. Neden ağlıyordu? Üzgün hissediyordu. Bu his hiç geçmeyecekti. Kalbi bahardı ama göğsünde yas taşıyordu. Matem tutuyordu.

“Süheyla Anne yerinde rahat uyuyor mudur Varis?” Sesi titriyordu. Gözyaşlarını sildim ama yenileri akmaya devam ettiler. “Ç… Çok yanmış mıdır c… Canı? En son n… Ne düşünmüşt… Düşünmüştür?”

Yüzlerimizi karşı karşıya getirdiğimde ıslak kirpiklerinin arasındaki yeşilliklerine baktım. Sözlerinin acıttığını biliyordu ama benim canımın yandığı kadar onunki de yanıyordu. “En sevdiği açelya çiçeğinin, benim bahçemde açtığını bildiğinden, huzur içinde dinleniyordur.”

O gece Ada, sabah saatlerine kadar kollarımın arasında ağlamaktan uyuyamadı.
Nihayet o uykuya daldığında ise, benim içimdeki fırtına başladı.
 

Evvel Zaman, Kalbur Saman İçinde… 

Küçük kız çamur olmuş eteklerini topladığı elbisesiyle çalılıkların arasında hızla ilerlerken bacaklarını çizen küçük dal parçaları canını acıttığı için inlememek adına dudaklarını ısırıyordu. Eğer ses çıkarırsa sobelenirdi, eğer sobelenirse ablası çizgi film saatinde ona zorla Jetgiller izletirdi.
Açelya, Jetgiller’den nefret ediyordu. Onların uçan arabaları, ev robotları ya da garip elbiseleri ilgisini hiç çekmiyordu.

Ön bahçeye kadar, evin etrafındaki çalılıklarda daire çizerek koştuğunda büyük meşe ağacının önündeki korkuluğu fark etti. Üzerinde mavi kareli bir gömlek, beyaz bir tişört ve siyah pantolon olan korkuluk, ondan beklenildiği üzere hiç hareket etmiyordu ve hatta korkuluğun saçlarına beyaz bir çiçek bile takılmıştı rüzgârda uçup gitmeyi reddeden.

Ama… Hayır.
Bu bir korkuluk değildi.
Bu Varis’ti.
Saçlarında dinlenen ise bir kelebek.
Beyaz, güzel, çok güzel bir kelebek… Açelya’nın kelebek vadisine kadar peşinden koşturduğu ama birine dahi dokunmayı başaramadığı eşsiz kelebeklerden…

Bu yüzden doğruldu. Elbisesinin çamurlu eteklerini bıraktı ve öfkeli adımlarla put gibi kımıldamadan ağacın gölgesinde kitap okuyan gri gözlü çocuğa doğru ilerledi.

Ellerini beline yerleştirdi ve en sinirli bakışını takındı yüzüne Açelya. “Senin neyin özel?”
Güzel çocuk, başını kitabından kaldırıp tepesinde dikilen vahşi sınıf arkadaşına baktığında bile kelebeği korkup kaçmamıştı o an. Bu, Açelya’yı daha da sinir etmişti. Bu çocuğun neresi özeldi de kelebekler ondan korkmuyordu?

“Ellerin yine kirli,” diye söylendi Varis. “Annen kızacak.”

“Senin neyin özel?” Bağırdı bu sefer Açelya. Bağırmasıyla birlikte Varis’in üzerine konmuş kelebek de kanatlanıp uçuvermişti birden.

“Eteklerin de öyle…” Varis kendi kendine konuşuyordu artık, karşısındaki orman kaçkını onu dinlemiyordu bile.

Öyle bir kız çocuğuydu Açelya. Annesi ona bembeyaz elbiseler giydirir, lüle lüle kumral saçlarını tokalardı ama o bir evden çıkadursun; elleri kirlenir, tırnaklarının arasına toz toprak dolardı bir kere. Yüzü, elbisesi kirlenirdi. Dizleri hep yara bere içinde kalırdı koşup düşmekten, tarlalarda umarsızca yürümekten… Saçlarının arasına otlar girerdi.

Açelya o an, kendisini dinlemeyen bu çok bilmiş çocuğa karşı içinde yükselen kıskançlık ve öfkeye engel olamayarak çamurlu ıslak ayakkabılarıyla kitabını çiğnedi.
Sakin gözlerle sınıf arkadaşını izleyen Varis, bir süre küçük kızın sinirini kitabının üzerinde zıplayarak çıkarmasına izin verdi. Ardından kirlenen ve yıpranan kitabını da alıp hiçbir şey söylemeden gitti.
 

Evvel Zaman, Kalbur Saman İçinde…

 
“Kim çiziyor eline senin bu kelebekleri?”

Varis, sırasının üzerinden uzanıp küçük kızın ellerine baktı.

Açelya şaşırmıştı. Daha önce ellerindeki kelebekleri fark eden olmamıştı. Sürekli üzerindekileri ve genel olarak kendini kirlettiği için, özellikle kelebeklerin ilgisini çektiği biri olmamıştı.
Hızla hırkasının kollarını parmak uçlarına kadar çekti ve ellerini arkasına sakladı. “Beni mi seviyorsun?”

Varis, sakince, meraklı gözlerini hemen karşısındaki kocaman yeşil gözlere kaldırdığında hiç de şaşırmamıştı. Küçük kızla sürekli karşılaştıkları ve sürekli böyle umarsızca sorular sorup sözler söylediği için artık alışmıştı.

“Hayır,” dedi Varis düz bir sesle. Ardından boğazını temizledi ve yerine oturdu. Birazdan öğretmen, masal okuma dersine başlayacaktı ve herkes o zaman sessiz olacaktı.
Bir süre sonra, öğretmen dersi başlatmadan önce, yanında bir hareketlilik hissetti. Küçük kız, Açelya, kalkıp Varis’in yanındaki kızın kulağına bir şeyler söylemiş; kızı korkutarak kaçırmış, ardından Varis’in yanına oturmuştu.

“Ona ne söyledin?” diye sordu Varis, kendisine dehşet dolu gözlerle bakan sınıf arkadaşına bir bakış atarken. Açelya ne söylemiş olabilirdi?

“Evinde yılan beslediğini ve öğle yemeğini bizimle yemeyişinin sebebini.”
“Neymiş?”
“Ne neymiş?”
“Öğle yemeğini sizinle yemeyişimin sebebi?”
“Çünkü sadece kalp yiyorsun.” Açelya gülümsedi. “Küçük, tatlı kızların kalplerini. En çok da sarışın olanların.”

Açelya’nın, Varis’in yanından kaldırdığı kızın ipek gibi sarı saçları vardı ve tarife mükemmel uyuyordu. Bir anlığına, yanında oturan ve oldukça masum görünen bu küçük kızdan korktuğunu hissetti Varis çünkü bir şey istiyorsa, onu alıyordu.

Ve ne istediğini çok biliyordu.

“Bahar gösterisinde benim dans eşim ol.”
“Ben dans etmem.”
“Benim için et.”
“Senin neyin özel?”

O an, öğretmen masal dersini başlatmıştı bile ve tüm sınıf sessizliğe gömülmüştü.

Açelya eğilip Varis’in kulağına fısıldadı. “Sen benim için özel birisin.”
 

.

TEŞEKKÜRLER

 
Vedalar hep zor… Ama kitaplara veda etmeyi bir nebze olsun kolaylaştıran bir şey var ki o da yeniden okuyabilmek. Yine, yeniden. Biz onları hatırladığımız sürece kafamızın içinde yaşamaya devam edecekler, değil mi? Bu bir mucize ve kimse bunu bizden alamaz.
 
Hem…
 
Belki bizim yaşadığımız bu dünya, onların paralel evrenidir? Kimbilir?

Yorumlar

25. Bölüm - Matem Çiçekleri - Final

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.