ON BEŞİNCİ BÖLÜM
“Kancası takılmış geçmişin, sen geçmemiş geçirmişsin;
bir gün daha yaşamak için kelebek, ömründen bin eksiltmişsin.”
On yedi yaşındaydım ben Safir’e ilk geldiğimde. Koridorda attığım her adımda buz gibi mermere kök saldığımı hissettiren düşüncelerin izlerini taşıyordum hâlâ. Omuzlarıma ağırlık yapıyordu kafamın içinde durmadan tekrar eden sahneler.
Babamın bir yabancı olduğunu düşünüyordum. Beni büyüten kadın evden her gidişinde geceleri zar zor uyuyordum. Mustafa Abi de köyündeydi o zamanlar. Dersler çok ağırdı, okulun bizden istedikleri çok fazlaydı. Çisem’le yeni tanıştığımızdan içimdekileri ona anlatmaya çekiniyordum, öyle bir raddeye gelmiştim ki günlüğüme bile yazamıyordum.
Her şeyim vardı, daha küçükken terk edilmiş bir çocuğa göre belki ama en çok o zamanlar kimsesiz kalmıştım.
Yemekhanede sohbet ederken, bahçede yürürken, merdivenleri çıkarken sohbet eden o arkadaş gruplarının kahkahalarının arasında kayboluyordum.
Çisem, maskülen bir yüze sahip olduğundan çocukluğundan beri şeker gibi görünen kızları kıskandığını anlatmıştı o dönem bana. Hatta lisenin ilk senesinde hakkında travesti dedikoduları çıktığını, bunlara daha dedikoduyu başlatanların bile inanmadığını ama sadece aşağılamak için yaptıklarını söylemişti. Kene gibiydiler, ona göre. Onlar bu okula gelebildiyse bunun en büyük sebebi zengin aileleri ve o zenginliğe erişebilmek için içerisinde yaşadıkları düzendi. Bunu da çocuklarına bu dönemde aşılamaya çalıştıklarında ortaya bu aşağılık kaprisleri çıkıyordu. Aslında kendileri de birer kurbandı ama bizden farklı olarak, onlar saldırıyorlardı.
Babam o yaz beni İtalya’ya götürdüğünde sahilde oturup dondurma yerken “Ada, okulla ilgili bir sorunun mu var?” diye sormuştu bana. Daha yeni yeni alışıyordum onun yabancı bir tanıdık olduğu fikrine, daha yeni yeni benimsiyordum onun baba rolünü ve bunu ne kadar iyi yerine getirdiğini.
Ona hayır dedim ama o gece otelin çatısında sabaha kadar ağladım. Çatının kiremitleri çok da sağlam değildi. Hatta ben adım atarken biri ayağımın altından kayıp boş sokağa düştü ama güneşin doğuşuna kadar kalmak istemiştim sadece. Bir de bir an aşağıyla aramda olan mesafeyi ölçüp ne tarafa doğru düşsem tak diye giderim düşüncesi bile parlamıştı zihnimde.
İlkokuldan, ortaokuldan aklıma kazınan anıları unutamıyordum. Her ne kadar sabahları beni okula bıraksa da çıkışta almaya gelemiyordu babam. Ben de servise yürümek için acele etmiyor, merdivenlerde oturup öğle teneffüsünde yiyemediğim sandvici yiyordum bir süre. Sandviç bahaneydi aslında, çocuklarını almaya gelen anneleri izliyordum. Nasıl da istisnasız herkes açıyordu kollarını yavrularına, sınıfın en haylaz, en yaramaz, en düşük notları alan çocuğuna bile annesi her çıkışta sarılıyordu.
Gözyaşları gözlerime batıyordu ama her ısırıkta siliyordum kollarıma. Dadım, Pamuk Hala’m çok kızıyordu montumun kollarını pislettiğim için çünkü gözyaşı lekesi kalıyordu üzerinde ama ona söyleyemiyordum nasıl olduğunu o lekelerin. O da sormayı kesmişti bir akşam beni okuldan almaya geldikten sonra.
Böyle böyle eksilmiştim ben, eksiltmiştim kendimden. İlkokulda kucağına koşamadığım annemle, ortaokulda notlarıma kızmayan babamla, lisede düştüğüm boşlukta tutunacak bir yer bulamayarak. Sürüklenip durarak bir karadeliğin içine, hız kesici hiçbir faktör olmadan hayatımda.
Babama hayır demiştim çünkü o kadar kötü hissediyordum ki eğer okulla ilgili bir sorunum olduğunu söylersem beni artık iyi bir kız olarak görmeyeceğini, on sekiz yaşımı doldurduğumda beni göndereceğini düşünmüştüm. Liseye başlarken bana bu durumu açıklamasının sebebinin bu olduğunu düşünmüştüm.
Yalnız olduğumu düşünmüştüm.
Yalnızdım belki de.
Belki bugün bile daha hâlâ yalnızdım.
“Antrenmanın yok mu senin?” diye sordu Çisem, onunla birlikte merdivenlerden indiğimin farkında değildim bile. Okul bitmişti ve herkes dağılıyordu.
“Evet,” diye mırıldandım gözlerimi kırpıştırarak. Son ders tarih olduğundan yine uykum gelmişti, yine dalmıştım kafamın içine. Orası dipsiz bir kuyuydu ve ben yüzme bilmiyordum, üstelik çoğu zaman biri halat atmadan tırmanamıyordum da kendi başıma yukarı.
Geçmiş bir bataklıksa ben dizlerime kadar batmıştım. Kurtulmaya çalışmanın bir anlamı yoktu belki ama hareketsiz dursam da dibe çekildiğimi hissediyordum.
“Ee, hadi Ada?” diye sordu Çisem elini yüzümün önünde sallayarak. Arkamdan gelen öğrenciler çekilmediğim için omuzlarıma çarpıp geçiyorlardı. Çisem elimden tutup beni aşağıya çektiğinde dengemi sağlayarak peşinden inmeye devam ettim merdivenleri. “Kızım senin kafan nerede? Aşk sarhoşu mu oldun iki günde? Gel bir elini yüzünü yıkayalım tuvalette, yanakların falan kızarmış. Ateşin mi var senin uzat alnını bakayım?”
İndiğimiz katta beni koridorun sonuna doğru yönlendiren Çisem’e bir şey demedim. Elinin tersini alnıma yasladıktan sonra ateşimin olmadığına karar vermiş ama yine de tuvalete sokmuştu beni. En son öğlen tuvalete girdiğimizde kabinde sıkışıp kalmış, Alin ve Kumsal’ı dinlemiş, daha sonra çıkmıştık. Varis beni boş bir sınıfa çekip geçmişimin hiçbir önem ifade etmediğini söylemişti. Sadece seni.
Sözlerini tekrar edip durmuştum bütün öğlen yemeği boyunca kafamda. Masada Varis, Alper, Reha, Çisem ve hatta Kumsal vardı. Bütün okul sohbeti kesmiş fısır fısır konuşmuştu aynı masaya oturan bu altılı hakkında. Aslında Kumsal, Çisem’le arasına bir kişilik yer bırakarak oturduğundan bizimle oturuyor gibi görünmemişti ama yine de arkadaşlarıyla, mesela Derin’le arasında neler döndüğünü merak etmiştim öğle yemeğine bizimle oturacak kadar. Reha tüm yemek boyunca hiçbir şey söylemeden sürekli su içmiş, Kumsal’a ters ters bakmıştı. Çisem de Alper’in karşısına oturduğundan tepsi sığmıyor kavgası yapmışlardı. Sonuç olarak ikisinin de çorbaları diğer yemeklerin üzerine dökülmüştü, bu sefer de yemekleri döküldü diye kavga etmişlerdi.
Benim kafam karışıktı. Varis de fark etmişti bunu ama bir şey söylememişti, sadece basketbol maçlarıyla ilgili sorduğum birkaç soruya cevap vermişti.
“Al,” dedi Çisem musluğu açıp beni lavabonun önüne ittirerek. “Elini yüzünü yıka bir şey yap kendine gel. Seni böyle bırakıp eve falan gitmek istemiyorum ben. Kesin voleybol antrenmanında alnının ortasına top yersin sonra o kızarıklığı kapamaya uğraşırım ben kat kat kapatıcıyla. Şanslısın ki ten renklerimiz uyuşuyor Adakız.”
Akan suya hipnotize olmuş gibi baktığımdan Çisem’in dediklerinden hiçbir şey anlamamıştım. Kollarımı sıvayıp ellerimi lavaboya uzattığımda parmak uçlarıma değen soğuk suyla birlikte irkilip geriye çekildim bir refleksle. Nabzım hızlanmıştı.
“Ada,” diye mırıldandı Çisem ifademi dehşetle süzerek. Musluğu kapattıktan sonra karşıma geçip ellerini kollarıma koymuştu. “Kızım sen iyi misin? O dümbelek mi bir şey yaptı ya da söyledi sana? He de kırayım ağzını burnunu.”
Gözlerimi kaldırıp Çisem’in çillerinde gezdirdim ifadesizce.
“Tamam belki ağzını burnunu kıramam ama şöyle bir dürterim. Dürtemez miyim?”
Gözlerimi kırpıştırdım.
“Tamam belki dürtemem ama hesap sorarım. Hesap da mı soramam?”
Gülercesine bir ifadeyle kendime gelerek Çisem’in ellerini çektim kollarımın üzerinden. “Onunla ilgili değil,” diye mırıldandım ellerimle yüzümü ovalayarak. “Sabah kahvaltı yapmadım, öğlen de doğru düzgün yiyemedim. Dün akşam da çok şarap içtim ondan beynim çalıştırmayı durdurdu öğlenden beri. Kantinden bir şeyler alırım antrenmandan önce, hallolur.”
“İyi hadi inanmadım ama, öyle olsun,” dedi Çisem seslice nefes vererek.
“Ya gerçekten doğruyu söylüyorum. Başka bir şey yok kafamda.”
“Senin kafanda olabilecek çok şey var Ada ve bu çok normal. Sadece, bana sırtını yaslayabilmeni isterdim, anlatmanı isterdim. Ama sorun değil. Ne zaman istersen o zaman anlatırsın.”
“Gerçekten bir şey yok,” diye mırıldandım üşüyen ellerimi kabanımın cebine sokarken. Kafamı hafifçe eğmiş, yorgun bir ifadeyle gülümsemiştim Çisem’e. “Sadece…” Kurumuş dudaklarımı yalayıp kafamdakileri bir araya getirmeye çalıştım. “Bazen kopuyorum andan.” Gözlerimi etrafta gezdirdim. “Sanki bu hayat benim değilmiş gibi, sanki başka birinin bedeninde izliyormuşum gibi hissediyorum yaşadıklarımı. Her akşam eve gidiyorum evde kimse yok. Şimdi Pamuk Hala da yok dönmedi şehirdışından, ee Mustafa Abi de hep ben okuldayken uğruyor bahçeye görüşemiyoruz. Sınavlar geliyor, ödev teslim vakitleri yaklaşıyor, dün ne oldu bugün ne oluyor derken…”
“Kayboluyorsun anın içinde,” diye devam etti Çisem lafıma. Dudaklarını birbirine bastırarak gülümsedi. “Ada, istediğin kadar kaybol ama bu senin hayatın.” Bakışları yüzümde gezindi. “Bedenini ruhuna kafes etme. Bazen geçmişi olduğu yerde bırakıp yoluna devam etmen gerekir, başka türlü burada kapana kısılmış hissedersin,” diye mırıldandı iki parmağını şakağına dayayarak. “Ve burada kapana kısılmış hissedersen, kendini gerçekten bir kapanın içine kıstırırsın eninde sonunda.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak yutkundum. Çisem’in suratında tanıdık olmayan bir ifade vardı; filtresiz, maskesiz bakıyordu gözleri. “Bunlar bana söylediklerin mi yoksa kendine itiraf edemediklerin mi?”
Çisem’in dudakları hafifçe yukarı kıvrılır gibi oldu, ardından beklemediğim bir anda saçlarımı karıştırıp koluma girerek beni lavabonun kapısına yürüttü kendiyle birlikte. “Ben fare miyim de peynir peşinde koşup kıstıracağım kolumu bacağımı be? Sen Çisem Laleli’yi hiç tanımamışsın Adakız. Gel sana geleceğin Mozart’ı olan bu kızdan biraz bahsedeyim. Şimdi öncelikle konumuz, bu kız ne yer ne içer… Her sabah mutlaka bir haşlanmış yumurta ve…”
Kol kola merdivenlerden inerken neredeyse her adımda kahkahalar atarak başımı geriye yatırıyor, düşme ve peşimden de Çisem’i yuvarlama tehlikesi atlatıyordum ama yine yummuş gözünü açmış ağzını, mizahını konuşturuyordu işte. Okula ilk geldiğim zamanlar müzik odasında piyano çalışını dinlediğimde çok soğuk ve mesafeli bir kız olduğunu düşünmüştüm ama Çisem tam tersiydi, sürekli şakalar ve taklitler yapar ikimizi de kırar geçirirdi.
Hayatıma da onun sayesinde katlanabilmiştim ya ben…
“Yalnız çok şaşırdım, öğrenci konseyi kızların pantolon giyme talebini kurula götürmüş yine. Ama bu sefer kurul onay vermiş. İnanabiliyor musun? Biz ilk yıldan beri bunun savaşını veriyorduk ve bir anda kabul ettiler. Öylece. Şaka gibi. Herhalde bunlardan birinin kızının götü dondu bu karın kışın ortasında.”
Isırdığım enerji barını çiğnerken kaşlarımı kaldırarak Çisem’e döndüm koridorun ortasında. Kantinden atıştıracak bir şeyler almıştım, soyunma odalarına doğru ilerliyorduk. “Nasıl yani? Bundan sonra pantolon giyebilecek miyiz?”
Kafasını salladı Çisem, elindeki kahvenin dibini içtikten sonra karton bardağı buruşturup çöp kutusuna ayağıyla fırlatırken. “Aynen öyle. Pazartesiden itibaren serbest. Yalnız ilkbaharda yine eteğe dönme şartı var.”
Gözlerimi kırpıştırarak önüme döndüm, kafam karışmıştı. Varis’e etekle bacaklarımın üşüdüğünden bahsetmiştim ama bu konu hakkında bir şey yapmış olamazdı değil mi? Olabilir miydi?
Gayet de olabilirdi.
Çisem’le vedalaştığımızda o otoparka döndü, ben ise bitirdiğim enerji barının paketini çöpe atıp soyunma odasına girdim ve dolabıma doğru yürüdüm. İçerisi doluydu, ben girdikten sonra birkaç bakış bana dönmüştü ama genel olarak umursamamışlardı.
Alin dolabımın önündeki bankta oturmuş ayakkabısının bağcıklarını bağlıyordu, dolabı hemen yanımdakiydi. “Ada ya,” dedi oflayarak. “İki gün üst üste antrenman koymuşlar yine, kusacağım şimdi ödevlerden sınav stresinden. Antrenör bize hiç acımıyor mu gerçekten? Bu yorgunlukla kazanabileceğimizi falan mı düşünüyorlar?”
Kendimi gülmeye zorlayarak doğal bir ifade takınmaya çalıştım. Dolabımı açıp çantamı içeri bırakırken bir yandan da kabanımı çıkartıyordum üzerimden. “Turnuva takvimi belirlendi mi?”
Kafasını olumsuz anlamda salladı Alin. Eskiden olsa her hareketi samimi gelirdi ama şimdi rol yaptığını düşünüyordum. “Diğer departmanlarınki belli olmuş hep, panoya asılı. Okulun sitesinde de var. Bizimkiler askıda yılbaşından sonraya kaldığı için, galiba yeni planlama yapacaklar.”
Gerçekten benimle arkadaş olmak için yaklaşmamıştı değil mi yanıma ilk günden beri? Eğer oyunsa bile nasıl bütün bunları planlayabilmişti ki?
Hızlıca üzerime antrenman şortunu ve sıfır kollusunu geçirdim. Sıfır kollunun altına siyah, uzun kollu bir tişört giyinmiştim ama şort kısaydı ve dizlikler de olmasa bacaklarım tamamen açıktaydı. Soyunma odası sıcak olsa da kapalı spor salonu soğuk oluyordu. Isındıktan sonra maç başlayana kadar titremek istemiyordum. Dönüp duşun altına girmek ve sıcak suyla ısınmak istiyordum ama yapabileceğim bir şey yoktu. Takıma girmeyi ben kabul etmiştim.
Aslında duşa da gerek yoktu, tek istediğim bir bardak sıcak çikolataydı. Kantine indiğimizde almak istemiştim ama görevli, makinenin bozuk olduğunu ve yarın sabaha düzeleceğini söylemişti. Çisem sinirlenip sıcak suyla hazır kahve yapmıştı hemen ama benim öyle bir seçeneğim yoktu tabii.
Saçlarımı atkuyruğu yaptıktan sonra herkesle birlikte kapalı spor salonuna geçtik. Alin yol boyunca derslerin ne kadar bunaltıcı olduğundan bahsetmişti ama onu dinlememiştim, basketbol sahasına giden yolu izliyordum. Sahanın duvarları cam olduğundan içeride çalışan oyuncuları görebiliyordum. Varis de orada olmalıydı. Acaba oynayacak mıydı? Yarası acıyor muydu? Maç başlamadan yanına gitsem olur muydu?
“Önüne bak, Kandemir,” diye bir ses duydum hemen dibimde, şaşkınlıkla geriye çekilirken Kumsal’ın önümde dikildiğinden habersizdim. Alin çoktan diğerleriyle birlikte içeri girmişti bile.
“Ne oluyoruz yine?” diye sordum kaşlarımı çatarak Kumsal’a. Karşımda ellerini arkasında birleştirmiş, saçlarını tepesinde sımsıkı toplamış bir şekilde dikiliyordu. Saçlarını o kadar sıkı atkuyruğu yapıyordu ki sanki botoks yaptırmış etkisi veriyordu bu ona.
“Şu kızla takılmasan iyi edersin,” dedi kuru bir sesle, ardından kafasıyla geriyi işaret etti. Alin’i kastettiğini çok iyi biliyordum.
“Ama neden?” Kaşlarımı çatarak sordum. “Bir şeyi yapmamı söylüyorsan nedenini de söylemelisin değil mi?”
Kumsal’ın sesli bir nefes aldığını duydum başını çevirirken, ardından önüne döndü ve “Off, ne halt yersen ye,” diye homurdanarak salona girdi.
Kumsal’ın dediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. Havuz partisinde de anlamamıştım zaten. Ortaya kilitli bir kutu bırakıyordu ama anahtarının nerede olduğunu söylemiyordu, karanlığın içinde bata çıka aramamı beklemiyordu benden değil mi? Öyle olsa bile aramaya razıydım ama sanki cevaplara ulaşmak, biri bana söylemediği sürece, yıllarımı alırmış gibi geliyordu.
Alin’de bir şeyler olduğunu biliyordum. Yalnızca, ne olduğunu bilmiyordum. Ama öğrenecektim. Yakında.
Antrenman yorucu geçti ama önceden enerji verecek bir şeyler yediğimden daha iyi hissediyordum kendimi. Hiçbir pası kaçırmadım, takımım benim yüzümden sayı kaybetmedi. Hatta o kadar odaklanmıştım ki oyuna, önümdeki oyuncuların kaçıracakları toplara atlayıp ters bakışlarından koleksiyon yapıyordum resmen. Kumsal birkaç kez uyarmış olsa da bilerek yaptığım bir şey olmadığından engel de olamamıştım.
Maç bittiğinde antrenör dağılabileceğimizi söyleyip gelen bir hocayla konuşmak için salon dışına çıktı. Bu sırada Alin kendini tribünlerin önüne atmış birkaç kızla sohbet ediyordu ve arkası bana dönüktü. Arada dönüp onun ne yaptığını kontrol ediyor olsam da herhangi bir yanlışını görmemiştim, oyuna odaklıydı o da herkes gibi tüm maç boyunca.
Kumsal nefes nefese, elini atkuyruğundan geçirirken yanımdan yürüyeceği sırada önünü kestim. Elimde hâlâ top vardı ve sektiriyordum kendi kendime.
“Ne? Ne var?” diye söylendi Kumsal, gözlerini devirerek.
“Eğer bana Alin’in derdinin ne olduğunu söylemezsen gidip Reha’ya havuz partisinde merdiven altında ne konuştuğunuzu soracağım,” dedim ciddi bir sesle. “Eğer o cevaplamazsa da Varis’e soracağım. Nasıl olduysa, sen o partiden sonra benimle uğraşmayı bıraktın. Tam da Alin’in hayatıma girdiği hafta. Ne tesadüf, değil mi Kumsal?”
Kumsal gergin bir ifadeyle geri çekildi ve mavi gözlerini yüzümde gezdirmeye başladı. Terlediğinden bebek saçları ıslanmıştı. “Alin’in derdinin ne olduğunu sana söyleyemem,” dedi sıkıntılı bir sesle, eliyle yüzünü sıvazladıktan sonra sertçe yutkunmuştu. “Ama o partide Reha’yla ne konuştuğumuzu da sana açıklayamam. Onlar da açıklayamaz. Boşa kürek çekip milletin keyfini bozma.”
Topu sertçe yere atıp kolumun altından kurtardım, ardından kollarımı göğsümde birleştirerek Kumsal’a baktım; yüzümde şaşkın ama öfkeli bir ifade vardı. “Alin’in benden uzak durmasını istemen benimle ilgili ama bana nedenini söylemiyorsun. Bir şekilde o partide merdiven altında Reha’yla konuştuklarınız da benimle ilgili ama yine bana bir şey söylemeyeceksin, öyle mi?”
“Öyle,” dedi cansız bir sesle. “Ve bunu sana Reha da söyleyemez.”
“Varis?”
“Ada,” diye mırıldandı Kumsal, dudaklarını ıslattıktan sonra başını eğip ayaklarına bakarak. Ardından kafasını kaldırdı ve gözlerimin içine çevirdi maviliklerini. “Varis’te son zamanlarda bir değişiklik fark ettin mi?”
Dudaklarımı birbirine bastırarak sert bir ifadeyle devam etmesini bekledim.
“Gülüyor,” dedi öne eğilerek, göz temasını kesmemişti. “Eğleniyor, iki kelime ediyor, daha canlı. Daha insan gibi. Bunun nedenini biliyorsun değil mi? Bilmiyor olamazsın. Bana numara kesme.”
Yutkunarak ifademi kaçırdım. Ardından derin bir nefes çektim içime. “Biz, birlikteyiz,” diye mırıldandım.
“Birlikte olduğunuzu biliyorum mankafa,” dedi Kumsal tok bir sesle. “Zaten onu bu hâle çevirebilecek tek ihtimal senin varlığın. Şimdi beni iyi dinle. Bu aramızda bir sır olarak kalacak.” Etrafına baktı ama yanımızda kimse yoktu. Herkes soyunma odalarına gitmişti. “Bunu almak istiyor musun ondan? Gözünün içindeki ışıltı yok olsun istiyor musun?”
Nabzım hızlanmıştı. Kalbim göğüs kafesimin içinde dört nala koşarken dudaklarım kurudu bir an. Onu yine eskisi gibi ıssız düşündüm, limansız düşündüm, soğuk düşündüm. Düşüncesi bile öfkelendirmişti beni, düşüncesi bile nefesimi boğazıma dizmişti. “Hayır,” dedim şaşkın bir öfkeyle. “Tabii ki hayır. Bunun konumuzla ne alakası var?”
“O zaman bunları irdeleme,” dedi Kumsal, ciddi bir sesle. “O zaman zamana bırak her şeyi, su akar yolunu bulur.” Bir adım geri çekildi. “Çok şanslısın Ada hem de çok.” Kafasını iki yana sallıyordu, yüzünde farklı bir ifade vardı anlamını çözemediğim. “Eğer sen ortalığı karıştırmazsan kimse zarar görmez. Bu söylediğimi unutma.”
Kumsal dönüp çıkışa yürürken büyük adımlarla, öyle şaşkın bırakmıştı ki beni arkasında, durmasını bile söyleyemedim ona. Neyi kastettiğini bile soramadım. Öylece kalakaldım. Sözleri aklımda yankı yapmıştı, kelimeler iç içe geçmişti tekrarlanırken. Neyi irdelemememi söylüyordu? Neyi zamana bırakmamı istiyordu benden? Nasıl ortalığı karıştıracaktım?
Derin bir nefes alarak spor salonunun dışına ilerledim, etrafta takımdan kimse yoktu. Herkes soyunma odalarına gitmişti. Koridorda yürürken basketbol takımının o an hocaların lafıyla dağıldığını fark ettim, antrenmanları bitmişti.
Belki yanlış bir karardı, belki doğru. Yine de adımlarımı çevirip basketbol sahasının kapısına yürüdüm. Kafam hem dolu hem boştu. Doluydu çünkü birçok söz uçuşuyordu içeride, boştu çünkü hiçbirinin anlamı yoktu. Hiçbirinin anlamını bilmiyordum.
Kapıyı açtığımda takım hâlâ sahadaydı, birkaçı çıkmak için bu tarafa doğru yürüyordu sadece. Geri çekilerek kapıya yürüyen üçlüye yol verdim, garip bir şekilde bu takımdan hiçkimseyle bir sorunum olmamıştı şimdiye kadar. Hatta çoğunun yüzünü görmemiştim bile.
Alper ve Reha’yı sahada birbirlerinden top kaçırırken gördüm. Top Alper’deydi ve Reha ondan almaya çalışıyordu ama Alper her zamanki gibi aşırı flörtözdü. “Hadi gel, gel al, ne oldu kolun mu yetişemedi? Hoop…” Reha tam bacak altından geçirdiği topa uzanacağı sırada Alper topu benim olduğum potaya doğru attığında beni fark etmişlerdi. “Aa,” dedi Alper, “Ada.” Top potadan geçmiş yerde sekiyordu. Bir süre sonra sahanın sonuna doğru yuvarlanmaya başladı.
Bu ikili yanıma doğru yürüyeceği sırada takımdan biri Alper’i kolundan tuttuğu gibi tribünlerin önündeki diğer oyuncuların yanına çektiğinde, Reha diğerlerinden kurtulmak için attığı koşar adımlarla yanıma geldi. O an, başından beri aradığım kişiyi hocayla konuşurken görmüştüm. Sahanın diğer ucundaydı, üzerinde forma vardı, oynamasına izin vermişler miydi? Gerçi onun izin almasına gerek yoktu, yapacağım deyince yapıyordu. Kollarını göğsünde birleştirmiş ciddi bir ifadeyle hocasını dinlerken bir anda gözlerini üzerime çevirdi, ardından tekrar karşısında soluksuz konuşan hocaya döndü.
“Ada,” dedi Reha yanıma ulaştığında. Sık sık nefes alıyordu antrenman yeni bittiğinden. “Nasılsın? Öğlen çok durgun görünüyordun.”
Gözlerimi Reha’ya çevirdim, parmaklarımı kıtlatırken. “İyiyim ya, pek bir şey yememiştim ondan halsizdim biraz ama hallettim.” Söyleyeceğim şey için derin bir nefes aldım, ardından dudaklarımı ıslattım. “Sen de gergindin bayağı öğlen yemeğinde. Kumsal’dan dolayı sanırım.”
Reha birkaç saniye dümdüz gözlerimin içine baktı, ardından gülerek gözlerini kaçırdı. “Yok ya, ne alaka… Üşütmüştüm ben bir önceki gün biraz, ondan başım ağrıyordu ama ağrı kesici alınca geçti.”
“Hımm,” diye mırıldandım kafamı hafifçe sallayarak. “Kumsal’la bir alakası yok yani?”
Çok üstüne gittiğimi biliyordum özellikle de karışmamam gereken bir konuda ama az önce duyduklarım benim de bir şekilde ilgili olduğumu kanıtlar nitelikteydi. Reha ve Kumsal’ın arasında ne vardı? Kumsal, Alin hakkında ne biliyordu?
“Yok canım neden olsun…” Kollarını göğsünde birleştirerek omuz silkti Reha. “Asıl sen istemezsin diye düşündüm ben, geldi oturdu direkt bizim masaya. Aranız iyi değil biliyorum.”
Demek biliyorsun… Ne kadarını biliyorsun?
“Voleybol takımına katıldıktan sonra psikolojimi tehlikeye atmamaya karar verdi herhalde, uğraşmıyor daha benimle.”
“Uğraşmasın da zaten. Yeterince kışkırttı adamı.”
Reha birden ağzından çıkan, az önceki konuşma tarzından çok farklı bir tarzda söylediği cümleden sonra dudaklarını birbirine bastırıp gözlerini üzerime çevirdi.
“Ne mânâda?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak.
“Varis rahat durmaz, o mânâda.”
Tişörtümün kollarını parmak uçlarıma kadar çekerken önüme döndüm. Kimseye, direkt sormadığım sürece cevaplar alabileceğimi düşünmüyordum. Reha’ya her türlü açmasını istediğim konuyu belli edebilirdim ve o da yüzlerce farklı yolla savuşturabilirdi hamlelerimi.
Kumsal haklı olabilir miydi? Zamana mı bırakmak gerekiyordu bu olayı? Ne olduğunu bile bilmeden nasıl kör kalabilirdim ki ama? Kendisi bile susamazdı böyle bir şeyi fark etse, benden nasıl susmamı bekleyebiliyordu?
“Ben üzerimi değiştirmeye gidiyorum, terim kuruyacak, duş almam lazım,” diye mırıldandım kafamın iyice karışmaya başladığını fark ettiğimde.
“Varis’le konuşmayacak mıydın?”
Gözlerimi Reha’nın yanından arkadaki Varis’e çevirdim, hâlâ hocayla konuşuyordu. Ne konuştukları hakkında bir fikrim yoktu ama yarasıyla ilgili olabilirdi. “Üzerini değiştirdikten sonra gelir o herhalde ya da mesaj atar,” diye mırıldandım yeniden. “Gökay yok mu bu arada?” Gözlerimi etrafta gezdirdim. Hâlâ çoğu oyuncu sahadaydı. Alper kenarda arkadaşlarıyla bir şeyin laga lugasını yapıyordu. Gökay yoktu yalnızca.
“Antrenman bitince hemen gider o, biz biraz takılırız sahada,” dedi Reha, gözlerimi etrafta gezdirdiğimi fark ettiğinde bakışlarımı yakalayarak. “Bir şey mi konuşacaktın?”
“Alper’le nasıl aynı sahada oyun oynayabiliyorlar?”
“Hemen çıkıp gitmesinin olayı da o zaten,” diye mırıldandı Reha. “Yalnızca maçta katlanabiliyorlar birbirlerine. İyi oynuyorlar, gören kardeş falan sanır öyle bir uyumları var.”
Kaşlarımı kaldırıp sorarcasına Reha’ya baktım ama o gülümseyerek aynen öyle dercesine kafasını sallıyordu. Alper her zamanki gibi görünüyordu. Ona iyi görünüyordu diyemezdim çünkü her zaman bir şekilde iyiymiş gibi görünmeyi başarıyordu böylece gerçekten mi iyi yoksa berbat bir hâlde mi anlayamıyordunuz. Gökay ise hayalet gibiydi, hiç beklenmedik yerlerden çıkıyordu ama olması gereken yerlerde de göremiyordunuz.
Basketbol sahasından çıktıktan sonra doğruca soyunma odalarına yürüyüp duşa girdim. Çok terleyen biri değildim ama antrenmanlarımız çok yoğun geçiyordu, nefes almaya vakit olmuyordu. Kas ağrılarım hafiflemişti ve daha zinde hissediyordum kendimi ama yine de maçlar konusunda ne yapacağım hakkında bir fikrim yoktu. Antrenmandaki gibi olmuyorlardı… Değil mi? Etrafta beni izleyen bir salon dolusu insan olduğu düşüncesi zihnimde dört dönerken aptalca bir hareket yapmama ihtimalim yoktu.
Duştan sonra okul formamı katlayıp çantama attım, onun yerine siyah eşofmanımı ve kalın gri kapüşonlu sweatshirtümü geçirdim üzerime, ardından kabanımı ve botlarımı giydim. Antrenmandan sonra tam bir moda ikonu oluyordum bot ve eşofman ikilisiyle.
Soyunma odası boşalmaya başlamıştı. Çantamı omzuma astıktan sonra kapıya doğru yürürken telefonumu çıkartıp bildirimlerimi kontrol ettim, kimse aramamış ya da mesaj atmamıştı. Varis’in gerçekten beni gördüğüne emin miydim sahada? Göz göze geldiğimizi hatırlıyordum ama. Belki de işi bitmemişti. Belki işi çıkmıştı?
İki elimle birden Çisem’in Instagram’dan gönderdiği bir kedi videosunu açmak için telefonumda gezindiğim sırada soyunma odasının kapısından dışarı çıkmıştım ve önüme bakmıyordum, doğruca sağa döndüm. Neredeyse biriyle çarpışacaktım ama son anda sağa çekildim, o da sağa çekildi. Israrla gözlerimi telefonumun ekranından çekmeden sola çekildim. Bu sefer o da sola çekildi. Şaşkınlıkla kaşlarım çatılırken başımı kaldırıp “Pardon,” diye mırıldandım ve tekrar çekilmek için hazırlandım ama o sırada karşımda dikilenin kim olduğunun anca farkına varabilmiştim.
Varis, elleri cebinde, simsiyah eşofmanlar içerisinde, gayet rahat bir ifadeyle kaşlarını kaldırmış bana bakarken arkadan kızların gülüşme sesi geldi. “Kafanda ne var senin de dalgınsın böyle sabahtan beri?” diye sordu tok bir sesle, dudaklarını ıslatırken.
İyi ki saçlarımı kurutmakla vakit kaybetmemiştim çünkü o zaman çok bekletirdim.
Telefonumu kapatıp cebime attım. “Sabah kahvaltı etmemiştim…”
“Onu geç, onu anladık, herkese aynı şeyi söylüyorsun,” dedi hafifçe yüzüme doğru eğilerek. “Ben yemem.”
Koca bir şaplak atmak istedim alnıma. Beni bu kadar tanıyor olamazdı değil mi? Dudaklarımı birbirine bastırarak gözlerimi kaçırdım ve Kumsal’ın söylediklerinin üzerinden geçtim yeniden. Havuz partisinde Reha ve Kumsal’ın konuştuklarını Varis’e anlatsam, ona Alin’den bahsetsem ne olurdu? Mojitoma ilaç karıştıranın Alin olduğunu söylesem?
Seslice nefes verdim bakışlarımı gözlerine çevirerek. Hangisinden bahsedeyim istersin? diye geçirdim içimden. Sınavlar yaklaşıyor, konular zorlaştı. Babam gittikçe uzatıyor İngiltere’deki işlerini, sanırım hiç dönmeyecek. Antrenmanda çok yoruluyorum, o yorgunluğun üzerine ders çalışmam gerekiyor ve bir de maç anksiyetesi başladı bende. Kumsal’ın söyledikleri bir yerden, Alin bilinmezi bir yerden… Sanırım ne kadar iyi olsan da matematikte, bu denklemi sen bile çözemezsin Varis.
Ama sana bunların hiçbirini söylemeyeceğim.
“Ada!”
Varis’in gri gözlerine, ona nasıl bir cevap vermem gerektiği düşüncesiyle bakarken koridorun gerisinden birinin adımı seslendiğini duyduğumda dönüp baktım. Varis de gözlerini koridorun diğer ucuna çevirmiş, doğrulmuştu.
Seslenen Alin’di. Yanında iki arkadaşı vardı, tuvaletteki arkadaşları olabileceğini düşünüyordum çünkü takımdan değildiler. Belki kütüphanede kalıp Alin’i beklemiş olabilirlerdi. Altdudağımı ısırıp hafifçe gülümsedim, sahte bir ifade takınmak o kadar da zor değildi yabancı insanlara. Alin gülerek yanıma doğru koşturduğunda dönüp Varis’in surat ifadesini görmeyi çok istiyordum ama yine de bakışlarımı önümden çekmedim.
“Şeyi sormayı unuttum sana ya, aralık ayının son haftası bir yılbaşı partisi veriyoruz bizim evde,” dedi Alin yanıma ulaştığında. İşte geliyor. “Sen de gelecek misin? Lütfen gel. Söz veriyorum her şey enfes olacak. Hatta Çisem’e de söyle. İstediğin herkesi getir.” Gözleri bir an benim üzerimden arkama çevrildi, ardından yutkunarak tekrar bana döndü. Ellerimi tuttuğunun yeni farkına varabilmiştim.
Pekâlâ. Partinin amacı şimdilik, asıl beni değil, arkamdakini oraya götürmek gibi duruyordu. “Olabilir, neden olmasın?” diye mırıldandım ellerimi çekerek. “Çisem’le konuşurum ama sınavlar yaklaşıyor, bir takvime bakmamız lazım. Onun piyano resitali de var.”
“Yahu yılbaşında eğlenmeyeceksin de ne zaman eğleneceksin? Sınavdı, antrenmandı ben bile bıktım tükendim burada. Biraz şarj olmak lazım.”
“Yılbaşında eğlenmeyeceğini kim söyledi?”
Bu soru, daha doğrusu cevap, Varis’ten gelmişti. Omzumun üzerinden başımı çevirip ona baktım. Alin’in ifadesi bozulmuştu, her ne kadar ona çevirse de bakışlarını önce bir şey söylemedi. Ardından derin bir nefes alıp tekrar gülümser surat ifadesini takınarak “Lafın gelişi dedim yani ben onu,” diye mırıldandı. “Neyse… Geleceksen haber verirsin, okey?”
“Olur,” dedim gözlerimi Varis’ten çekip önüme dönerken. Alin “Görüşürüz o zaman,” diye mırıldandıktan sonra el sallayarak arkadaşlarının yanına yürüdü.
“O neydi öyle?” Arkamı döndüm Varis’e doğru. Ellerimi kabanımın ceplerine sokmuştum. Benim ellerim soğuktu ama Alin’inkiler benimkilerden de soğuktu bu yüzden iyice üşümüştüm.
“Seni kullanıyor,” dedi gözlerini bir an koridorun ucuna, diğer an da bana çevirerek. “Arkadaş mısınız? Bundan haberim yoktu.”
Bunun ben de farkındaydım ama sadece beni kullandığını düşünmüyordum, o gece içeceğime ilaç atarak bana zarar da vermek istemişti. Eğer yalnızca kullanmak istese kendini böyle riske atar mıydı? Üstelik bu işin içinde Kumsal, hatta belki Reha bile vardı. Ve ben öylece cevaplarımı alamayacaktım, sessiz kalıp gözlem yapmam gerekiyordu.
“Bir süredir, aynı takımdayız,” dedim derin bir nefes alarak. Varis’in yüzünde onu ele veren herhangi bir ifade yoktu, yalnızca düşüncelerini açıkça söylüyordu ama şöyle de bir gerçek vardı ki Varis Adin, konu duyguları saklamaya geldiğinde profesyonel çalışıyordu. Şaşırdığı hiçbir şey yoktu kendine izin vermediği sürece. Ondan herhangi bir ipucu koparabileceğimi zannetmiyordum, sorumu asıl konuyla ilgisiz seçsem bile asıl neyi sormak istediğimi anlayacak kadar zekiydi.
“Soruma cevap vermedin.”
Kaşlarımı kaldırarak sorusunu hatırlamaya çalıştım. Alin gelmeden önce ona neden dalgın olduğumla ilgili cevabımı vermemiştim. Ellerimi ceplerimden çıkartıp aksi bir ifadeyle kollarımı göğsümde birleştirdim. “Kantindeki makine bozulmuş. Bugün sıcak çikolata içemedim.”
Varis durdu, önce ifadesine sahip çıkmaya çalışırçasına dudaklarını yaladı, ardından kafasını çevirerek güldü. “Bu mu yani?”
İnanmıştı.
Kandırdım seni.
“Ne bekliyordun? Hâlâ dönmesini beklediğin seni terk eden çocukluk aşkına üzüldüğümü mü sandın?” Dalga geçtiğimi biliyordu, bilmese de ifademden anlaşılıyordu.
“Üzüldün yani?”
“Aldatırsan üzülürüm,” diye mırıldandım istemsizce suratımdaki dalga ifadesi silinirken. Ardından gözlerimi kırpıştırarak gri gözlerine baktım. “Ama sonra toparlanır ikinizin de ağzına sıçarım. Haberin olsun.”
“Yaşanması çok güç bir ihtimalden bahsettiğinden seni ciddiye almıyorum. Hadi, gel,” diye mırıldanarak beni koridorun diğer ucuna doğru çekti.
Adımlarına ayak uydurmaya çalışarak “Nereye gel?” diye sordum, istemsizce kafamı koridorun diğer ucuna çevirmiştim. Otoparka giden yol orasıydı, buradan gidince kapalı spor salonunun sonuna ilerlemiş oluyorduk.
Havuza.
“Dalga geçiyorsun değil mi?” Kapalı havuzun kapısına sırtımı yaslayarak önüne kestim. Elini kapı koluna uzatmıştı ama ben kapıya yaslanınca durdu. Gözlerim kocaman olmuştu. “Havuza mı gireceksin?”
“Gireceğiz,” diye düzeltti beni. “Su korkun fazla meydana çıkmaya başladı Ada. Önce partide, sonra o dağ evinde.” Seslice nefes verdi. “Kafanın iyi olduğu gece ateşini düşürmeye çalışırken başından akan su bile nefesini daraltıyordu. Bence bunu yenebilirsin.” Beni kendine doğru çekip kapıyı açmadan önce yüzüme doğru eğildi. “Benimle.”
Ardından kapı açıldı ve birlikte içeri girdik.
Kaloriferi açık unutup uyuduğum geceler üçten fazla kâbus görebiliyordum ve hepsi bir şekilde suya düşüp boğulmamla son buluyordu. Kan ter içinde uyanıp bir daha uyuyamıyordum o geceler, bir roman ya da test kitabı alıp salona iniyor ya da kapalı bahçeme gidiyordum. Suyun içinde kaybolma hissi, oksijen yokluğu her defasında o kadar gerçekti ki hasta olup burnum tıkanınca bile korkuyordum uyumaktan. Normal insanlar tıkalı burunla uyuduklarında ve nefes alamadıklarında gecenin bir yarısı uyanır, bir çözüm bulur, uykularına kaldıkları yerden devam ederlerdi; bense boğulup öleceğimi sandığımdan ayağa dikiliyordum.
Önüme serili, uçsuz bucaksız gibi görünen büyük havuza baktım. Safir, bu salona iyi para bayılmış olmalıydı. Geçen seneki turnuvaları hatırlıyordum da, çoğu için bizim okul seçildiğinden her yerden öğrenciler geliyordu ve müze gibi geziyorlardı okulu. Aslında buranın her yeri öyleydi.
“Okula ilk geldiğimde köşe bucak gezmiştim her köşeyi,” diye mırıldandım havuzun maviliğine dalmış gözlerimle, bir trans içerisindeyken. “Burası hariç. Aylarca buraya giremedim.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Sonra bir gün içeri kilitlediler beni.” Gözlerimi kaldırıp Varis’e çevirdim. Bana doğru dönmüştü. “Biliyorlardı korktuğumu.”
Bir şey söylemedi. “Aslında şimdi düşünüyorum da,” dedim şakaya vurarak. “Sen de beni havuza atmıştın burada karşılaştığımız gece.” Elimi çektim elinden, ardından kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Şimdi neden sana güveneyim?”
Varis’in kaşları havalandı, ardından derin bir nefes alarak kendi kendine mırıldandı. “Seni tekrar kucaklayıp havuza atıp atmayacağımı mı soruyorsun şu an?”
Devam etmesi için gözlerine baktım.
“Yapacağım,” dedi tok bir sesle. “Ama önce üzerini değiştirmen gerektiğini düşünüyorum.”
Ağzım açık bir şekilde bir adım geri çekildim, çantam omzumdan düşmüştü. “Ve suyun içinde sana güvenmemi mi söylüyorsun bu şekilde?”
“Sana suyun içinde bana güven demiyorum Ada çünkü sen zaten güveniyorsun,” dedi kuru bir sesle. “Yükseklikten korkan biri korkusunu yalnızca atlayarak yenebilir, bungee jumping yapabilir mesela. Sudan korkan biri?” Kafasını hafifçe yana eğdi. “Korkunu yenmen için her şeyi yaparım. Hiç beklemediğin bir anda suya düşmekse korktuğun, seni ben atacağım o suyun içine. On kere. Yüz kere. Bin kere.” Aramızdaki iki adımlık mesafeyi aşıp yanıma geldiğinde gözlerimi etrafta gezdiriyordum ta ki çenemi iki parmağı arasına alarak bakışlarımı gözlerine çıkarana dek. “Korkunu senden alacağım Ada, öyle bir alacağım ki bundan sonra korktuğun tek şey beni kaybetmek olacak.”
Kelimelerle dans edebilen insanlardan nefret ediyorum. Hiçkimsenin yapamadığı kadar derine işliyor sözleri. Böylelikle kendileri bir gün gitse bile, hatıraları gömüldüğü yerden çıkmıyor.
“Korkum olmasın, korktuğun eninde sonunda başına gelir derler,” diye mırıldandım keyifsizce.
“Merak etme,” dedi tok bir sesle. “Sen beni kaybetmezsin. Ben seni ederim.”
Nabzım hızlandı bir an, dudaklarım aralandı. Çenemdeki elini çekip kaşlarımı çatarak suratına baktım. “Ne demek ben seni ederim? Sanki bir halt yemişsin gibi konuşuyorsun.”
Dudakları düz bir çizgi hâlini aldı, bakışlarını yüzümde gezdiriyordu. Kafasından ne geçiriyordu bilmiyordum ama bana güvenmiyormuş gibi konuşması canımı yakmıştı. Önce bana güvenmediği için kızabilir, daha sonra böyle hissettiği için üzülebilirdim.
Gri gözleri gözlerimde durduğunda dudaklarını ıslatıp derin bir nefes aldı. “Senin bana, benim sana baktığım gibi bakman için daha kırk fırın ekmek yemen lazım,” diye mırıldandı donuk bir sesle. Ardından eğilip çantamı aldı ve elimden tuttu. “Gel, üstümüzü değiştirelim.”
Beni havuzun etrafından dolanarak arkadaki soyunma odalarına yönlendirmişti. Bu sözüyle ne demek istemişti? Biz birbirimizi aynı anda görmüştük ilk defa, aksi mümkün değildi. Sanki onun kalbi benimkinden daha büyükmüş gibi söylemişti.
“Benim mayom yok,” dedim soyunma odalarına girdiğimizde.
Kızların soyunma odasının kapısını gösterdi. “Boş dolaplarda yedek mayolar oluyor.”
Evren o havuza girmemi istiyor, diye mırıldandım kendi kendime. Ya da sadece, Varis Adin.
Uzanıp elinden çantamı aldıktan sonra kapıyı açıp içeri girdim, kapı arkamdan kapanmıştı. İçerisi tıpkı voleybol takımının kullandığı gibiydi, yalnızca mavi ve gri renkleri kullanılmıştı bu sefer. Sondaki dolaplara doğru yürüdüm, genelde onlar boş oluyordu.
Tahmin ettiğim gibi birinin içinde katlanmış mayolar vardı. Siyah olanı aldım, ardından büyük mavi bir havlu buldum. Kabinlerden birinin içinde üzerimdekileri çıkartırken derin derin nefesler alıyordum, en son mayo giydiğimde lise birinci sınıfta yüzme dersindeydim ve ayağımın yere değmediği yerde, havuzun ortasında kriz geçirmiştim.
Havuzlarla ilgili pek iyi anılarım yoktu. Genelde ben düşüyordum, onlar da beni boğuyordu.
Bir süre kabinin içinde kafamı duvara dayayıp nefes alış verişlerimi düzenlemeye çalıştım, duvarlar üzerime geliyor gibi hissediyordum. Panik atak geçirmek istemiyordum ama biraz daha içeride kalırsam olacak şey buydu. Belki onun yanında düzelirdi.
Varis haklıydı. Suyun içinde ona güveniyordum. Belki yenebilirdim korkumu… Belki bugün değil… Ama bir gün. Onunla.
Eşyalarımı boş bir dolabın içine bırakıp havluyu etrafıma doladım ve soyunma odasından çıktım. Onun girdiği odanın kapısını kapalı gördüğümde tıklatmayı düşünmüştüm ama içeriden gelen su sesiyle çoktan çıktığını anlamıştım.
Çıplak ayak mermerde yürürken yutkunarak havuza çevirdim gergin bakışlarımı, Varis havuzun içindeydi ama derinden yüzdüğünden yalnızca suyun üzerindeki gölgesi görünüyordu. Benim adımlamaya başladığım uca ulaşınca başını sudan çıkardı ve kafasını salladı, saçları kendi keyfine göre bir kısmı bir tarafa, diğer kısmı diğer tarafa uzandığından komik görünüyordu. Bone takmamıştı. “Bone bulamadım,” diye mırıldandım mermerden iki adım uzakta durarak.
Kollarını mermerin üzerine çıkardığında “Boş ver,” dedi. “Zaten haftaya turnuvalar olduğundan yarın havuz temizlenecek.”
Göz göze geldik. Suya girmek konusundaki tereddütüm ortadaydı, o da bunun farkındaydı. Orada dikilmiş dudaklarımı kemirerek suya bakıyordum yalnızca.
“Ee?” diye sordu kaşlarını kaldırarak. “Orada dikilip fantezi dünyanda mı girmeyi planlıyorsun suya?”
“Fantezi dünyamda bile suya girmem ben, emin ol,” diye mırıldandım kendi kendime. Ardından bakışlarımı yüzüne çevirdim. Pekâlâ, korkak tavukluk yapmanın sırası değildi. Biraz cesur olmam gerekiyordu.
Üşüdüğüm için etrafıma sardığım havluyu tribün duvarına bıraktıktan sonra saçlarımı kulağımın arkasına iterek havuzun dibine doğru yürüdüm, Varis kollarını mermerden çekip suyun içinde biraz geriye çekilmişti. “Ne kadar derin?” diye sordum gergince, mermere oturup kendimi havuza doğru ittirirken. Ayaklarımı soktum ama atlamadım.
“Boyunu geçmez.”
“Yalan söyleme. Üç buçuk metre, derinmiş bu havuz biliyorum ben.”
“Korkunun boyunu geçmez yani,” diye düzeltti gülerek. Ardından bacaklarıma doğru yaklaştı ve ellerini uzattı. Yüzü dizlerimin hemen önündeydi.
“Bak aniden çekersen gerçekten çığlık atarım.”
“Suyun altında çığlık atarsan genzine su kaçar.”
“Ben gidiyorum,” dedim düz bir sesle mermere yasladığım avuçlarımdan destek alırken kalkmaya çalışarak.
Gülerek ellerimden tuttu. “Gitme gitme, gel buraya.”
Havuzun kenarları derin değildi, muhtemelen yere basıyordu ve su omuzlarına geliyordu yalnızca. Tereddütle ellerinden tuttuğumda geriye yürüdü, beni kendine doğru çekmişti böylelikle. Mermerin üzerinden kayarak suyun içine girdiğimde su çeneme kadar geliyordu. Anında nabzım hızlandı; kalbimin gümbürtüsü bütün göğüs kafesimi zangır zangır titretiyordu ve ben bunu suyun içinde daha net hissediyordum.
“Ya ayağıma kramp girerse?” diye sordum sertçe yutkunarak.
“Ben buradayım.”
“Evet ama ya senin de ayağına kramp girerse?”
“O zaman ikimiz de boğuluruz.”
Suyun içinde omzuna vurdum ama hemen ardından korkuyla tekrar elinden tuttum. “Bak bana şöyle şeyler söyleme!”
“Paranoyaklık yapıyorsun Ada, at bunları kafandan,” dedi Varis tok bir sesle, ellerimi kollarına çıkarmıştım çünkü yeterince iyi tutunduğumu düşünmüyordum.
“Panik butonu var mı?”
Varis gözlerini kapatıp başını eğerek güldüğünde gayet ciddi bir ifade vardı benim yüzümde. “Gülme. Kapama gözlerini, ya ayağım kayar ters dönersem suyun içinde? Gülme bak kapama gözlerini aç çabuk.”
“Tutuyorum ya seni,” dedi gülümser bir ifadeyle.
“Evet ama…”
“Ada.” Lafımı kesti, adımı kullanarak. “Senin adını kim hangi kafayla Ada koymuş ya?”
“Okyanusun içinde bile sudan kaçan bir toprak parçasıyım, sen dalga geçiyorsun ama bence gayet doğru bir tanım olmuş.”
“Ona ne şüphe.”
Gözlerimi kısarak yüzüne baktım. Suratında birazdan yaramazlık yapacakmış gibi bir ifade vardı. “Ne?” diye sordum kalbim elimde bir ifadeyle.
Bir anda elimden bıraktığında kaçmasına fırsat tanımadan boynuna atladım şok içinde. Artık su boyumu geçiyordu ve ayağımı yere basmak istesem bütün bedenim suyun altında olacaktı. Elimi bıraktığı gibi korkuyla üzerine atılmıştım ama bu bir yemdi ve ben aptal bir balık gibi afiyetle yemiştim. “Bilerek yaptın!” diye bağırdım kulağının dibinde, gözüme su kaçmıştı ama umurumda değildi.
İki kolu da mayonun açıkta bıraktığı belime sarılmışken kafasını geri çekerek gururlu bir ifadeyle yüzüme baktı. “Tabii ki bilerek yaptım. Başka daha nerede üstüme atlıyorsun sen?”
Sabır dilenerek gözlerimi kaçırdım. Ardından derin bir nefes alarak yüzüne baktım. Ben boynuna sarıldığımdan ondan birkaç santim daha yukarıda duruyordum. “Bak burada böyle hareketler yapma bana tamam mı?”
“Keyfim bilir,” dedi şok olduğum bir tavırla. Keyif aldığı ne kadar da belliydi ama suratından.
Gözlerimi gözlerinden kaçırarak nefes almaya odaklandım ve başımı yana çevirdim, yanağım az da olsa şakağına değmişti. O her ne kadar şaka yapıyor ve eğleniyor olsa da ben gerçekten eğlenmiyordum ve bunu ona anlatabilmenin tek yolu kalp atışlarımı, nefes alış sıklığımı duymasını sağlamaktı.
Göğsüm göğsüne yaslıydı. Birkaç saniye boyunca bir şey söylemedim, yalnızca bakışlarımı suya çevirerek kafamın içindeki korkuyu serbest bıraktım. Her ne kadar o yanımda olsa da, her ne kadar ona tutunuyor olsam da daha ilk dakikadan kafamın içindeki bu yoğun duyguyla savaşamazdı. O korku uzun zamandır oradaydı ve yuvası bellemişti zihnimi.
Eğer o korkuyu söküp atmak istiyorsa oradan, boş kalan yuvaya da bırakabileceği bir şeyleri olmalıydı.
“Ada,” diye mırıldandı ciddi bir tonla, bir süre sonra. Belimdeki bir elini çekip kolumdan tutmuştu benimle yine yüz yüze gelmek için. “Tamam, anladım, dalga geçmemeliydim.”
“Bir daha seninle suya falan girmeyeceğim.”
“Gireceksin,” dedi tok bir sesle, anında. “Korkunu yalnızca benimle yenebilirsin.”
Senin ne özelliğin var? diye sormak istedi içimdeki odun Ada ama bunun ona çok ağır bir itham olacağının farkındaydım. Düşünmeden ağır cevaplar verme gibi bir huyum vardı ve bu bir gün başıma gerçekten bir bela açacaktı. Üstelik düşündükçe fark ediyordum ki, gerçekten de korkumu yenebilmeme yardım edebilecek tek kişi o’ydu. Kafamın içinden atmak istediği bu duygunun yerine bir kanser gibi kendini yerleştirecekti.
Belki de çoktan yerleştirmişti.
“O zaman kafamı dağıt,” diye mırıldandım gözlerinin içine bakarken. “Suyun içinde olduğumu unuttur bana.”
Sırıttı. Gri gözleri dudaklarıma kaymıştı. “O kolay.”
“Öyle değil,” dedim saçlarından çekiştirerek. Kafası hafifçe arkaya gitmişti.
Gülerek “Tamam,” dedi. “Ama hiç yardımcı olmuyorsun.”
Hızlıca elimi saçlarından çektim ve omuzlarına indirdim. Bilerek yapmamıştım, sadece saçlarını seviyordum. “Pardon.”
“O kadar gereksiz ki şu laf diline.”
Gülmemeye çalışarak başımı yana doğru çevirdim, dudaklarımı birbirine bastırıyordum ama yine de belli oluyordu hâlim. “Bu kadar yetmez mi bugünlük? Sonra yine geliriz. Sınavlara çalışmam lazım eve gidip.”
“Bu da bir sınav,” diye mırıldandı kafasını olumsuz anlamda sallayarak.
Önüme döndüğümde istemsizce kaşlarım çatılmıştı. “Bu sınavdan kalsam da olur.”
“Çok huysuzsun.”
“Sen kendini çok katlanılabilir biri mi zannediyorsun?”
“Git o zaman.”
“Bırakmazsın,” diye mırıldandım refleks olarak. Hızlı bir şekilde düşünmeden bu cevabı verdiğime ben de şaşırmıştım ama çoktan ağzımdan çıkmıştı bile.
“Bırakmam,” diye tekrar etti beni, sanki kafasının içinden geçenleri gözlerinden okuyordum. Bilmen güzel, diyordu bana.
İlk aklıma gelen şey dudaklarımızın arasındaki kısa mesafeydi ama bakışlarımı düşürmemek için savaştım ve kazandım. Düşünebileceğim en alakasız şey o an, sınavlar olabilirdi. Yılbaşından önce sınavlara girecektik ve yalnızca bir haftamız vardı. Evet evet Ada, dedi içimden bir ses. Aynen onu düşün sen şu an.
“Artık eve…” … gidelim mi? diye soracaktım, lafımı tamamlayabilseydim eğer ama aramızdaki sessiz bakışma benim sorumla değil onun bu derin havuzda bana gözlerimi kapattıracak kadar fazla yaklaşmasıyla, dudaklarımla arasında yalnızca bir santim bırakmasıyla son bulmuştu.
Dudakları benimkilere çarptığında boynuna sarılmış kollarım gevşedi, havuz kenarına doğru sürüklendiğimi biliyordum ama tek hissettiğim ateşten bir histi boğazıma sarılan. Ayaklarım yere bastı, suyun boğucu hissi gitmişti. Varis’in bir eli boynuma sarılmıştı ve başparmağıyla çenemi yukarı itiyordu.
Aklıma havuza kilitlendiğim akşam geldi, gece yarısı olana kadar tribünlerde uyuyakalmıştım ve daha sonra uyandığımda Varis yüzüyordu. Sudan korktuğumu anladığı gibi beni kucaklayıp havuza atmıştı ve o an hissettiğim korku bana kalp krizi geçirecek sanmıştım çünkü orada dikilip çıkmamı bekleyeceğini düşünüyordum ama sonunda beni yüzeye çıkarmıştı. Bunun için hâlâ ona öfkeliydim ama o güne dönsem, ileride bir gün gönüllü olarak onunla bu havuza gireceğimi düşünmezdim.
Belimdeki eli beni yukarı çektiğinde ben de kendimi yukarı iterek ona uyum sağladım, bir anda bacaklarım beline dolanmıştı. Artık ben daha uzundum. Dudakları ve diliyle ağzımın içindeki arayışı derinleştiğinde saçlarını çekiştirdim ama bu kafasını bir santim yerinden kımıldatmadı, hatta daha da üzerime abandı. Nefes almak için geri çekildiği ilk an dudaklarımdaki gülümsemeyi görüp gülerek kaşlarını çatmıştı? “Ne?” diye sordu, kaşlarını kaldırarak.
“Hiç,” diye mırıldandım dudaklarımı birbirine bastırırken. “Beni formamla birlikte havuza atışın geldi aklıma. Bırak bir daha havuza girmeyi, herhangi bir su kenarı yakınında seninle aynı anda bulunmayı bile istememiştim bir daha.”
Bir anlığına gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı, ardından gözlerimin içine baktı. “Sudan korktuğunu biliyordum. Ne kadar kötü olduğunu görmek istemiştim.”
Şaşkınlıkla kaşlarım havalandı. “Bunu illa beni gecenin bir yarısı havuza fırlatmadan da yapabilirdin biliyorsun değil mi?”
“Nasıl mesela?”
“Sorabilirdin.”
“Sanki cevap verirdin de.”
“Vermezdim,” dedim haklı olduğu düşüncesiyle. “Hayatımda gördüğüm en soğuk, en kaba, en şaşırtıcı insandın. Sürprizlerle doluydun ve bu kötü anlamdaydı. O gece sırf beni arabaya bindirmek için söylediklerini unutmadım hâlâ.”
Gözlerini kaçırıp bakışlarını hafifçe kısarak düşündü.
Kafamı yüzüne doğru çevirip gözlerine baktım. Dudaklarını yalarken tekrar önüne dönmüştü. “Sweatshirt olayından bahsetmiyorum bile ama orada beni halledersen nasıl temizlik yapılacağından ve sabahına hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edeceğinden bahsetmiştin. Bazen senin içinden nasıl böyle bir adam çıktı diye düşünüyorum,” diye mırıldandım. “Hep öyle miydin ve zaman içinde mi değiştin yoksa tüm bunlar sadece bir oyun muydu?”
“Hepsi sadece seni o arabaya bindirebilmek içindi,” dedi kuru bir sesle, nefes verirken. “Safir ormanlık arazide yer aldığından bu yolları sadece tır sürücüleri kullanıyor. Gecenin bir yarısı bacaklarını bile doğru düzgün kapamayan bir sweatshirtle okulun bahçesinden atlayıp yolda koşturursan ne olacağını düşünmüştün? Çünkü ben o kadar mı be? diye düşünmüştüm Ada. O kadar mı güvenmiyor? Issız, güvenli olmayan bir yolda saatlerce yürümeyi bana tercih mi ediyor?”
“Amacının ne olduğunu kestiremediğim için iki seçenekten biri sensen otomatikman diğerine yöneliyordum. Olan buydu.”
“Sadece seni eve bırakmak istemiştim.”
“Biliyorum,” diye mırıldandım. Hemen ardından sırıttım. “Sonra da tokadı yedin.”
“Aslında o son söylediklerimden sonra bir de tekme falan gelir diye hazırlamıştım kendimi ama sen sonunda arabaya bindin.”
Hatırladığım diyalogla birlikte surat ifadem buhar oldu o an. Birden tam anlamıyla o geceye dönmüştüm. Otoparktaydım yine. Hemen önümdeydi, yolcu koltuğu ile arasındaydım ve aramızda yalnızca bir adım vardı. Göğsünden ittiriyordum onu, tek istediğim gitmesiydi, tek istediğim arkasını dönüp gitmesi ve bir daha yakınıma gelmemesiydi.
O an hatırladım.
O an.
Oksijen ihtiyacıyla dudaklarım aralandığında beline doladığım bacaklarım gevşemişti, fark ettirmemek için yutkunarak kendime gelmeye çalıştım ama o an için bu mümkün değildi.
Ya daha fazlası vardıysa ortada? Ya bilmeden, gerçekten bir şey yaptıysam ben sana? Gözlerim istemsizce Varis’in gözlerine çıktı, aniden değişen ruh hâlimi fark ettiği için suratında hiçbir ifade olmadan beni izliyordu.
“Ne oldu?” diye sordu sonunda, göz göze geldiğimizde.
Varis, kelimelerle oynamayı seven biriydi. Birçok şeyi kastediyor olabilirdi. Eminim, eğer sorarsam bana açıklayacaktı. Ama Kumsal’ın sözleri kafamda kol gezdiğinden bir türlü ağzımdan çıkaramıyordum doğru kelimeleri.
“Bir an aklıma psikopat olma ihtimalin geldi, psikopatlar da çok zeki insanlardır biliyorsun,” dedim gözlerimi büyülterek. Yine şakaya vurmuştum. Ardından gözlerimi kısarak sordum. “Bir psikiyatra görünmeye ne dersin?”
Varis seslice nefes vererek güldü, her ne düşündüyse rahat bir nefes aldığını hissediyordum. “Senin fazla suda kalmaktan beynin sulanmış. Biz çıkalım en iyisi.”
“Hayret, çıkmaya karar verdin.”
“Birazdan ışıklar kapanacak da o yüzden,” diye mırıldandı gözlerini etrafta gezdirirken.
“Okul kapanıyor değil mi?”
Sorduğum gibi ışıklar gitti. Bir anda etraf karanlığa gömüldüğünde artık tıpkı o geceki gibi yalnızca havuzun içindeki küçük lambalar aydınlatıyordu salonu. Varis soruma karşılık kafasını sallayınca kollarımı boynundan indirdim, o da ellerini koltuk altımdan geçirerek beni kaldırıp mermere oturttu. Ben bacaklarımı sudan çekene kadar o çoktan havuzdan çıkmış, ayağa kalkmıştı.
Tribün kenarına bıraktığım havluyu alıp yanına yürüdükten sonra soyunma odalarına yöneldiğimizde havluyu kafasına attım. Durup havluyu kafasından çekerken bana gülümser öfkeli bir bakış fırlatmıştı, o sırada gülerek önüne geçmiştim bile. Ama daha sonra aynı havlu benim kafama bırakıldığında önümü göremedim.
Havluyu başımdan çekeceğim sırada Varis’in arkamda olduğunu kafama bastırdığı ellerinden fark etmiştim, bir anda havluyla kafamı kurulamaya başladığında çığlık atıp “Ya!” diye bağırdım, bir yandan da kahkaha atarak uzaklaştırmaya çalışıyordum onu. Sonunda başım dönerken beni bıraktığında havluyu kafamdan çektim ama saçlarım o kadar kabarmıştı ki kumral tutamlarımın arasından soyunma odalarının olduğu koridora kaçtığını anca görebilmiştim.
Ilık duşun altına girdim yalnızca bir dakika, ardından kurulanıp eşofmanlarımı giyindim ve çantamı alıp çıktım odadan. Koridorda Varis, üzerine siyah eşofmanlarını giyinmiş, nemli saçları ve kolunda çantasıyla duvara yaslanmış telefonda konuşuyordu. Dikkatini telefonun diğer ucunda dinlediği adamdan çekmeden “Taratıp yollayamıyor musunuz?” diye sordu, ardından gözlerini üzerime çevirdiğinde elini uzattı.
Elini tuttum. Yaslandığı yerden doğrulduğunda birlikte kapıya yürüyorduk. İçerisi çok sessiz olduğundan telefonun diğer ucundaki adamın rap yapar gibi bir şeyler söylediğini anlayabiliyordum ama içeriği konusunda bir fikrim yoktu, belki babasının işleriydi belki de şu uğraştığı eski üvey annesinden bahsediliyordu.
Havuzun yanından geçerken içeride zar zor tarayıp şekle soktuğum saçlarımı kulağımın arkasına iterek havuza bir bakış attım. Su fikri artık eskisi kadar korkunç gelmiyordu ama yine de ürkütüyordu.
Kapıya yakın bir yerde Varis’in kaşlarının çatıldığını fark ettim, durmuştu. Elini bırakıp karşısına geçtiğimde bana eliyle bir dakika işareti yaptı. O sırada benim de cebimdeki telefon titreşmişti.
Ekrana baktığımda numaranın kayıtlı olmadığını gördüm ama burada açsam konuşamazdım çünkü Varis önemli biriyle konuşuyor gibi duruyordu. Ben de biraz uzaklaşmak yerine birkaç metre ilerideki kapıya yürüdüm ve kapıyı açıp koridora çıkarak aramayı cevapladım. “Efendim?”
“Değerli müşterimiz…”
Omuzlarım çökerken bıkkın bir ifadeyle telefonu kulağımdan uzaklaştırdığım gibi aramayı sonlandırdım. “Of,” dedim telefonu cebime atarken. “Operatör aramalarından nefret ediyorum.”
“Ben de.”
Dikildiğim yerde irkildim bir an. Ses hemen arkamdan gelmişti, koridor karanlıktı ama kim olduğuna inanması güç olsa da ses tanıdıktı. Şaşkın ifademi yutmaya çalışarak yutkundum ve arkama döndüm, futbol takımındaki Batu’nun arkadaşı olan Mert karşımda dikiliyordu. O çocuk da bana pislik yapmıştı, Mert de. Batu’nun suçu direkt piç olmasından kaynaklanıyordu, Mert ise beni Varis’e satmıştı. Ben onun çıkma teklifini kabul etmiştim ama o beni ekip ertesi gün bahçede laf atmıştı.
Yüzüne baktım; üzerinde gri eşofmanlar vardı, muhtemelen futbol antrenmanı henüz bitmişti ve sona kalanlardan biriydi.
“Ada,” dedi Mert kibar bir şekilde. “Nasılsın?”
“İyi,” diye cevapladım onu düz bir sesle ama onun nasıl olduğunu sormadım.
Mert derin bir nefes alarak dudaklarını yaladı ve kaçırdığı bakışlarını yeniden üzerime çevirdi. Şu an burada benimle karşılaşmış olması bir şeyi değiştirmezdi, yoluna devam etmiş olmalıydı. “Bu saatte burada ne yapıyorsun? Saçların ıslak,” dedi kapalı havuzun kapısına bakarak. Oradan çıktığımı görmüş olmalıydı. “Sen… Yüzme bilmediğini sanıyordum. Yani sudan korktuğunu.”
“Mert, bu seni ilgilendirmez. Neden yoluna devam etmiyorsun?” Bir adım geriye çekilerek koridoru işaret ettim.
“Ada,” dedi bir kez daha, bu sefer birkaç adım atmıştı bana doğru. “Ben çok özür dilerim. Çok üzgünüm.”
“Neden üzgünsün Mert?”
“O akşam seni öyle ektiğim için. Ertesi gün bir de gelip seninle tartıştığım için. Öyle yapmamalıydım.” Suratında pişman bir ifade vardı, kaşları yarım havalanmıştı ama bunların hiçbiri umurumda değildi.
Kollarımı göğsümde birleştirerek ifadesini izledim yalnızca. Ne söyleyecekse bir an önce söyleyip gitse iyi ederdi.
Bir anda pişman ifadesi öfkeliye evrildi. “O çocukla çıktığını duydum,” dedi tok bir sesle, gözlerini arkamdaki duvara sabitleyerek. “Varis Adin’le.” Ağzımı açmam için gözümün içine bakıyordu. “Bir şey söylemeyecek misin?”
“Bir şey mi söylemem gerekiyor?” diye sordum düz bir sesle. “Yalnızca seni ilgilendirmeyen bir şey daha.”
“Nefret ettiğini sanıyordum ondan, ne değişti Ada?” Bir adım daha geldi üzerime, bir adım geri çekildim. Ardından kaşları havalandı. “Yoksa seni de mi tehdit ediyor?”
Dudaklarımı birbirine bastırarak içeride yanaklarımı dişledim, Varis’in bana onun yatağında uyuduğumuz gecenin sabahında Mert’i iki dürttüğünü ve onun da hemen vazgeçtiğini söylediğini hatırlıyordum ama bunun üzerinde pek durmamıştım. Durmamıştım çünkü şunu biliyordum; kralı gelse, aynı şekilde tehdit etse Varis’i, o beni ekmezdi. O beni bırakıp gitmezdi.
Mert daha ona bir şans verdiğim ilk gün toz olmuştu.
“Ne tehdidinden bahsediyorsun sen Mert?” diye sordum burnumdan nefes vererek. “Yok öyle bir şey.”
“Bilmiyorsun değil mi?” Histerik bir tavırla gözlerini kaçırırken güldü Mert, ardından bakışları yüzümde gezindi. “Beni o gün sana gelmekten alıkoyan o’ydu. Hastanede yatan anneannemin fişini çekmekle tehdit etti beni. Hastane de şehrin yarısı gibi onlarınmış. Başka bir yere aldırma şansım yoktu, ne yapsam bilemedim, iki ucu boklu değnekti Ada!”
Şaşkınlıkla aydınlanan bakışlarım, hemen yanımızdaki kapının açılma sesiyle bölündüğünde ikimiz de başımızı çevirmiştik. Varis çıktığı gibi çatık kaşlarını sanki orada olduğunu biliyormuşçasına Mert’e çevirdi. Muhtemelen en son söylediklerini duymuştu.
Ben de duymuştum ve duyduklarıma inanamıyordum.
Varis’in yüzündeki ifade suratsız bir katilinkiyle benzerdi, gözleri hedefe kilitlenmişti ve boynundaki damar belirginleşmişti. Dudaklarını birbirine bastırıyordu ama içeride dişlerini gıcırdattığına yemin edebilirdim. “Senin onun yanında ne işin var?” diye sordu ölümcül bir durgunlukla.
Mert bir adım geri çekilerek çenesini kaldırdı ona doğru. “Ne bok yediğini anlatıyordum ben de tam olarak. Gerçek yüzünü görsün, görsün de daha yolun başındayken gitme şansı olsun diye. Gerçi senin onu da tehdit edecek bir şeyin vardır elinde yanında kalması için.”
Karşı karşıya geldiklerinde hemen yanlarında, bir üçgenin üçüncü noktası gibi dikiliyordum. “Ada isterse gitmekte özgür,” dedi Varis. “Onu isteği olmadığı bir şeye asla zorlamam.”
Mert’in bakışları bana döndü o an, başını çevirmişti. “Ada, duydun mu bunu? Git.”
İçime dolan öfke boğazımdan yukarı tırmandı o an. “Asıl sen git be!”
Mert şokla bir adım geri çekildi, gözlerini kırpıştırarak yüzüme bakıyor ve az önce dediğim şeyi idrak etmeye çalışıyordu. Varis ise artık suratında nasıl bir ifade varsa gizlemek için başını yan tarafa çevirmişti.
“Ada sen benimle dalga mı geçiyorsun?”
“Mert iki dakika şu koridorda karşılaştık diye sanki hayatımı 7/24 izliyor ve her şeyi biliyormuş gibi davranmayı keser misin? Ben sana o gün bir şans verdim ve sen gelmedin. Bu kadar. Gitmek istersem giderim. Bu da bu kadar.”
“Öyle mi Ada?” diye sordu Mert, kafasını sallayarak, ellerini açmış öfkeyle suratıma bakıyordu. Bir adım geri çekildi, “Tamam,” dedi. “Tamam o zaman. Öyle olsun.” Gözlerini Varis’e çevirdi bir saniyeliğine, soğuk bir ifadeyle Mert’e bakıyordu Varis. Ardından Mert koridorun karanlığında ilerleyip gözden kayboldu.
Varis bir adımda yanıma yürüyerek elini elimin içine kaydırdığında karanlık koridora çatık kaşlarımla bakıyordum, ardından birleşmiş ellerimize baktım ve bakışlarımı onun yüzüne kaydırdım. Elimi elinden çektim ve gözlerimi kaçırdım. “Gidebilir miyiz artık buradan?”
Bir şey söylemedi ama suratımdaki bu ifadeyi biliyordu. Hızlı ve büyük adımlarım koridoru geçmeye başladığında arkama bakmadım bile, merdivenlerden indim ve tanıdık araca doğru ilerledim. Kafamın içi gürültülüydü ve etrafımın sessiz oluşu her şeyi daha da kötüleştiriyordu, çok yakında patlayacağımı biliyordum. Varis’in beni bu ifadeyle uzun sürece bırakmayacağını biliyordum. Tartışacağımızı biliyordum.
Arabanın önünde dikildiğimde bir kez daha ehliyet alıp yalnızca bir kere okula sürebilme şansı edindiğim için kendime küfretmek üzereydim.
“Ada,” dedi Varis, arkamdan gelirken gözlerimi kapatıp sertçe yutkunmamı sağlayacak bir ses tonuyla.
Kollarımı göğsümde birleştirmiş bir şekilde derin bir nefes alarak yüzümdeki ifadeyi gizlemeden döndüm ona doğru. Arabanın kilidini açmıştı ama henüz binmeyecektim, bunu o da biliyordu. “Hasta anneannesinin fişini çekmekle mi tehdit ettin onu?”
“Ettim,” dedi inkâr etmeden, karşımda dikildiğinde. “Ama öyle bir şey yapmayacaktım tabii ki. Yalnızca onun buna inanması yeterdi.”
“Sana babanı vuracaklarını söyleseler, tek şansının da hiçbir açıklama yapmadan beni bırakman gerektiğini. Yapar mıydın?”
“Seni bırakmazdım,” dedi bir adım daha üzerime gelerek, ben de aynı şekilde bir adım geri gitmiştim ama arkamda araba olduğunu biliyordum. “Ama babamın vurulmasına da izin vermezdim.”
“Herkes senin kadar güçlü değil.”
“Ben sahip olduğum gücü yattığım yerden elde etmedim Ada.”
“Sen bununla doğdun Varis.”
Kaşları havalandı, kafasını hafifçe yana eğdi beni anlamaya çalışarak. “Sırf ailesi güçlü diye götü başı dağıtan kaç tane genç var biliyor musun sen bu dünyada? Ben de paranın keyfini sürüp babama bel bağlayabilirdim, geberip gidene kadar da rahat olurdum ama bunu yapmadım. Daha çocuk yaşta yaşıtlarım alfabeyle uğraşırken ben matematik görüyordum, şu an aldığımız bütün dersler sakız çiğnemek kadar kolay gelecek şekilde yetiştirildim. O gördüğün koca iki kulenin başına geçecek adam olarak yetiştirildim. Bir ihtiyacım olduğunda babamı arayıp hallettirdiğimi mi düşünüyorsun? Sence bütün o görevliler, çalışanlar beni sadece babamın oğlu olduğu için mi tanıyor?”
Onun nasıl büyüdüğü hakkında bir fikrim yoktu. Bu konuda verebileceğim en zekice cevap susmak olurdu ama ben yine de ağzımı kapalı tutamadım elbette. “Adamlık mı yine de birini hasta anneannesinin fişini çekmekle tehdit etmek?”
“Seni ondan uzak tutmak için yapardım, yaptım da,” dedi tok bir sesle, yüzüme doğru eğilerek. Gri gözleri hiç görmediğim kadar karanlıktı. “Yine olsa yine yaparım. Boş tehdit hepsi, başka bir şey değildi. İşe yarayacağını biliyordum.”
“Ama neden?” diye sordum şaşkınlıkla, kuru dudaklarımı ıslatırken. “Neden yaptın bunu?”
“Seninle aramızdaki fark Ada,” diye mırıldandı sesini alçaltırken. “Sen gecenin bir yarısı zor durumdayken bile arabama binmezken gidip iki tatlı konuştu diye tanımadığın bir çocuğa şans verebildin. Ben seni zerre tanımıyorken bile sırf gözüm kalabalıkta yüzünü arıyor diye başka kimseyi istemedim. Ben seni bekledim ama sen bana gelmedin. Ben de sonunda balataları sıyırmış gibi atladım hayatına.”
Sözlerinin şaşkınlığıyla aralanan dudaklarımın arasından bir nefes kaçtı. Varis’in gözleri izini bırakmak istermişçesine gözlerime sabitliyken bir an hızla atan nabzımın altında ezilerek, onu da ezercesine; itercesine, ona yapışmak istercesine bir öfkeyle kollarımı beline dolayıp yüzümü göğsüne gömdüm. Öyle şiddetli sarılmıştım ki bir adım geri atmak zorunda kalmıştı dengesini sağlayabilmek için.
Birkaç saniye sonra ellerini kaldırıp kollarını etrafıma sardığında nefes vererek güldüğünü duymuştum ama kalbimin gümbürtüsünü bastırmaya çalışırken ağzımı açıp da bir şey söyleyebilmek pek mümkün değildi. “Keşke,” dedim o an. “Keşke…”
“Keşkelerden konuşacaksak bu liste uzar gider Ada,” diye mırıldandı Varis, saçlarıma doğru. “Keşkeleri bırakalım biz önce. Geçmişi kapının ardında bırakabilecek misin?”
“Bırakırım,” dedim emin bir şekilde, alnımı tişörtüne dayayarak. Derin bir nefes çektim içime, şampuanı ve parfümü birbirine karışmıştı yine.
“Göreceğiz,” diye mırıldandı. Ardından ellerini uzatıp saçlarımı kulaklarımın arkasına itti ve başımı geriye çekerek çenemden tutup yukarı bakmamı sağladı. Gözlerimin kızardığını biliyordum ama ayna olmadan kanıtlayamazdım sanırım kendime. Gülümsedi. “Orada öyle Mert’e siktiri çekmen hoşuma gitti.”
Gülercesine bir ifadeyle gözlerimi kaçırarak geriye çekildim ve elimle alnımı ovaladım. “Konuştu işte boş boş.”
Varis gülerek “Hadi atla da gidelim, iyice soğuk oldu burası,” diye mırıldandı. Çekilip ön koltuğa yürümeden hemen önce uzanıp kulağımın altından öpünce yine neye uğradığımı şaşırmıştım.
Ellerimle yüzümü sıvazladım bir de, dönüp ön koltuğa geçmeden önce. Sen iyice başa çıkılmaz bir şey oldun, dediğimi hatırlıyordum ona onun odasındayken. Gerçekten öyleydi. Hayır ama gerçekten öyleydi.
Çantamı arkaya attıktan sonra kapıyı kapatıp emniyet kemerimi bağladım ve geriye yaslandım. Varis dönüp bana bir bakış attığında ben de suratımda hiçbir ifade olmadan onu izliyordum. Klimayı açtığını gördüm, park ettiği yerden çıkmış çıkışa sürüyordu.
“Üşüdün mü?” diye sordum tek kaşımı kaldırarak, içerisi gayet sıcaktı.
“Saçların ıslak.”
Alnıma şaplak atma isteğiyle önüme döndüm. Bundan sonra hareketlerinin nedenini sormayacaktım, belki de karanlıkta kalmak kalp sağlığım için daha iyiydi.
“Yine de boş tehditler de olsa insanlarla böyle konuşamazsın, konuşmamalısın,” diye mırıldandım verdiğim nefesle birlikte omuzlarım çökerken. Yapmayacak olması ona bu şekilde konuşma hakkı vermiyordu. Sırf iyi olduğunu düşündüğü şeyle sonuçlansın diye olay, böyle müdahalelerde bulunamazdı.
“Mert aynı anda kırk tane kızla konuşan gevşeğin teki. Ne olacaktı sanıyorsun?”
“Bunu ben de zamanla öğrenebilirdim.”
“Bende sabır denen şey yok.” Gözlerini üzerime çevirdi.
“Ne yani? Başka biri olsaydı ona da mı karışacaktın? Ya doğru düzgün biri çıksaydı karşıma? O zaman ne yapacaktın?”
“O zaman adil oynayabilirdim,” diye mırıldandı bakışlarını yoldan çekmeden. Derin bir nefes almıştı seslice. Profilini izledim ben de.
“Kazanamayabilirdin ama.”
“Ben her zaman kazanırım.”
“Konu bir kızın kalbi olduğunda senin öngörülerin de, teorik hesaplamaların da hiçbir işe yaramaz Varis.”
“Konu sen olduğunda Ada,” diye mırıldandı bana dönerek. “İşimi şansa bırakmam.”
Gözlerimi devirerek önüme döndüm. Gerçekten ne söylesem bir şekilde karşılık veriyordu ve aklımdaki soru işaretlerini söküp atıyordu. Keşke gerçekten sormak istediklerimi de sorabilseydim o an ona ama Kumsal’ın sözleri beni geride tutan şeydi. Biraz bekleyip etraflıca düşünmeden bir şey yapmak ya da söylemek istemiyordum.
Saat 8’e geliyordu. “Eve gidip ne yapacaksın?” diye sordu Varis, dağ yolundan aşağı sürerken. Tıpkı söylediği gibi yanımızdan bir tır geçtiğinde gözlerim yola sabitlenmişti.
“Ders çalışmam lazım. Haftaya sınavlar var. Muhtemelen bir hafta hapse alırım kendimi.”
“Her sınav haftasından önce böyle mi yapıyorsun?”
“Hı-hı.” Kafamı salladım. “Tabii senin böyle bir şeye ihtiyacın yok.”
“Yoo, ben de bakıyorum konulara.”
“Bakmak mı?” Ağzım açık kalmıştı. “Biz Çisem’le koparıp bürüp yemeye çalışıyoruz ders kitaplarını. Bakmak çok hafif kaldı. Navigasyona bakarsın, Instagram gönderilerine bakarsın, ne bileyim yemek tarifine bakarsın… Gerçi ben ona da kırk kere bakıp sonunda buzdolabının üzerine yazıyorum ama…” Dirseğimi cam kenarına yaslayarak gözlerimi ovuşturdum. İyice saçmalamıştım. Gözlerimi devirdim.
“Bir dakika,” dedi Varis araya girerek. “Hapse almak derken? Okul dışına çıkmayacak mısın?”
“Deli misin? Tabii ki hayır. Bu sınavların telafisi yok. Yani var ama daha zor oluyorlar.”
“Alena’nın doğum günü partisi ne olacak peki?”
Kurumuş dudaklarımı ıslatarak önüme döndüm. Bunu düşünmemiştim işte. “Alena muhtemelen koca bir parti düzenler, orada olmadığımın farkına bile varmaz.”
“Sen öyle san.”
Varis’e döndüm. Sahil yoluna çıkmıştık bile. Birkaç saniyeliğine bana dönüp ifademe bir bakış attıktan sonra yola çevirdi yeniden bakışlarını. “Ne demek sen öyle san? Öyle değil mi?”
“Alena o zırva partilere doymuş bir kız. Doğum gününde etrafında isteyeceği son insanlar o boş kalabalık, kimseye de ne kadar büyük, ne kadar görkemli partiler verdiğini kanıtlamak zorunda değil. Öyle olsa daha başından aile evinden ayrılmaz orada verirdi partisini.” Araba tanıdık sokağın başından girdiğinde Varis de bakışlarını üzerime çevirdi. “Muhtemelen az kişiyle sade bir şey olacak. Tanıdıklarıyla. Orada da yokluğun fark edilir. Ne diyeceksin kıza? Kusura bakma türevin ters fonksiyon ilişkisine gömülmüştüm, partinden daha ilgi çekici bir konuydu mu?”
Varis, evimin önündeki kaldırımda durduğunda seslice nefes verdim. Bir yönden ben haklıydım; sınavlar zordu ve kendimi kapatıp bir hafta çalışmazsam not ortalamamı koruyamazdım. Diğer yönden ise o haklıydı çünkü Alena ile yeni tanışmıştık ve partiye gitmezsem aramız bozulabilirdi. Alena tatlı ve iyi biriydi, samimiydi, onunla kötü olmak istemezdim.
“Peki, tamam,” diye mırıldandım. “Ama bir şartım var. Anlamadığım bütün soruları çözüp ben kafama kazıyana kadar anlatacaksın. Söz mü?”
Dik dik baktı bana. “Bunun için partiyi şart koşmana gerek bile yoktu biliyorsun değil mi?”
“Biliyorum,” dedim bilmiş bir tavırla, arkadaki çantama uzanırken. “Sadece kötü hissetmemek için yaptım.”
Emniyet kemerimin tokasını bıraktığımda kemer koltuğun kenarındaki yerine doğru uçtu. Varis uzanıp kolumdan tutmuştu. “Kötü hissetmeni gerektirecek bir şey yok,” dedi mırıldanarak. Daha sonra “Geri zekâlıysan geri zekâlısındır senin bir suçun yok,” diye ekledi.
Çantamı olduğu gibi göğsüne çarptım dişlerimi birbirine bastırarak. “Bir de dalga geçiyor ya!”
“Ah…” diye mırıldandı Varis derince, önüne eğilip karnını tutarken. “Ameliyatlı yerim…”
“Ne?” Çantamı ayaklarımın dibine bırakıp dizlerimin üstüne kalkarak ona doğru döndüm. “Havuza da girdin bandajla. Enfeksiyon kapmış olmayasın?”
“Belki ölürüm de,” diye söylenerek kafasını kaldırdı o an Varis, göz göze geldik.
Gözlerimi kısarak bıkkın bir ifadeyle yüzüne baktım. “Dalga geçtiğini biliyordum.”
Varis gülerek geriye yaslandı ama ben hâlâ dizlerimin üzerinde oturmuş ters ters bakıyordum ona. Beni düşürdüğü duruma inanamıyordum. Resmen sabahtan beri yaptığı tek şey duygularımla oynamaktı. Bir gülüp bir ağlıyor, bir endişeleniyor bir deliriyordum sayesinde.
“Ben gidiyorum,” dedim çantama uzandığım sırada, koltuğun sırtına tutunup bacaklarımı altımdan indirirken.
“Gidemezsin,” dedi Varis mızıkçı bir ifadeyle kapıyı kilitlerken.
Şaşkınca ona döndüm. “Neden?”
“Çünkü ben iyi geceler öpücüğümü almadım.”
Suratım koca bir gülüşle buruşurken iki elimle birden suratımı kapadım o an. Gerçekten delirecektim. Kafamı torpidoya vura vura acısını çıkarmak istiyordum kendimden bugünün.
“Ne?” diye sordu Varis gülerken ciddi bir ifade takınmaya çalışarak ellerimi indirip onu izledim. “Nesi komik bunun? Sevgililik ciddi bir müessesedir. Görevini yerine getir Ada Kandemir.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak kafamı hafifçe eğdim ve suratına baktım ama gülmemek için zor tutuyordum kendimi. Alena bir daha bu çocuğa meymenetsiz derse kesinlikle o ikna olana kadar aksini savunacaktım.
“Ee, hadi,” dedi Varis sabırsızca bana dönerken.
Gözlerimi kaçırıp derin bir nefes aldım önce, ardından ifademi toparladım. Dizlerimin üzerinde ona dönük oturuyordum hâlâ koltukta, bu yüzden kalkmam zor olmadı. Ona doğru uzanıp bir elimi koltuğa, diğerini omzuna koyduğumda kısa bir öpücük için dudaklarımı dudaklarıma bastırdım ama tabii ki bu onun için yeterli değildi.
Kolu belime dolandığı gibi beni kucağına çektiğinde gülerek “Hayır,” diyordum öpücüklerinin arasında ama kendim gönüllü kaldırıp diğer yanına atmıştım bile bacağımı. Koltuktan destek aldığım elim kurumuş saçlarının arasına daldığında onun diğer elinin yine boynuma dolandığını hissettim.
Bir an fazla geriye yaslandığımdan yanlışlıkla sırtımla kornaya basmıştım ama sonra ikimiz de güldüğümüzde doğrulmuştuk.
“Bırak beni gideceğim…”
“Yoo…”
“Bak kornaya yaslanır basarım yine, bütün mahalle dökülür sokağa.”
“Bas. Bas da kaçırayım seni eve.”
“Sınavlarıma da sen mi gireceksin?”
“Sınavların mı ben mi?”
“Sen zaten benim sınavımsın.”
O akşam şoför koltuğundan çıktım dışarı, yağmur atıştırıyordu. Son zamanlarda en çok istediğim şey kar yağmasıydı ama bu kış da İstanbul beyaza boyanmayacak gibiydi. Eve yürüyüp üzerimi değiştirdim, yemek yedim, sıcak çikolatamı içtim, ders çalıştım, uyumadan önce Çisem’le konuşup kapalı bahçemdeki çiçekleri suladım, hatta kitap okumaya bile vakit buldum. Bütün bunları nasıl gece yarısından önceye sığdırabilmiştim bilmiyordum ama sanırım âşık olmakla beyin kimyası arasında bir orantı vardı.
Ertesi gün erken kalktım, en azından kabarmış saçlarımı düzeltip göz altlarımı kapamaya vaktim olmuştu, iyi bir kahvaltı yaptıktan sonra. Varis’e ehliyetimi kullanmak istediğimi ve beni almaması gerektiğini mesaj atmıştım ama her zamanki gibi benimle uğraşmıştı.
A: Beni almaya gelme, ehliyetimi yeni aldım ama sayende sürmeyi unutacağım.
Variserefsiz Adin: Seni almaya geleceğimi söylemedim ki.
A: İyi.
Variserefsiz Adin: İyi.
Variserefsiz Adin: On dakikaya kapıdayım.
Dersler gittikçe daha zor ve kafa karıştırıcı oluyordu ama aralar iyi geçtiğinden derslere daha iyi odaklanabiliyordum. İlk teneffüs Çisem her zamanki gibi açlıktan kantine saldırmıştı, makine tamir edildiği için mutlu bir şekilde sıcak çikolatamı almıştım ben de. Aral iki tostu üst üste koymuş, iki pipet geçirdiği sodasını yudumlarken yine iki kişilik yiyordu.
İkinci ders arasında yağmur durduğunda Çisem’le kabanlarımızı giyip hava almak için bahçeye çıkmıştık. Varis, Reha ve Alper üçlüsüne de tam olarak açık basketbol sahasında potanın altında rastlamıştık. Alper’in elindeki top çamur olduğu için Çisem suratını buruşturup “Uzak tut şunu benden, kabanım beyaz,” diye söylenmişti. Alper ise tam olarak ondan bekleneni yaparak öylece önünde duran Çisem’in kabanına dümdüz bir ifadeyle topu atmıştı. Sonra Çisem elindeki kahveyi Alper’in arkasından öyle bir fırlatmıştı ki birkaç damla bana bile gelmişti ama Alper kahveden nasiplenmemişti.
Üçüncü ders arasında boş boş baktığımız Fransızca sınavı örnek sorularını yutkuna yutkuna birbirimize sormuştuk Çisem’le, essay’in konusunun ne olacağını bilmediğimizden her seferinde ayrı bir geriliyorduk yabancı dil sınavlarında.
Öğlen, yemek arasında masada dışa doğru gayet rahat oturan Varis sohbetimizin ortasında beni elimden tutup kucağına çektiğinde bütün yemekhanenin gözleri üzerimize dönmüştü. Eline ayrı, omzuna ayrı vurup kalkmıştım ayağa. Rahat dur dedikçe temasını artırıyordu.
Voleybol antrenmanı ekstra yorucu olmuştu çünkü Kumsal’ın heyheyleri üzerindeydi. Alin dahil herkese laflarıyla giydirerek fiziksel aktivitenin üzerine bir de ruhsal olarak yormuştu bizi ama onu da anlıyordum… Anladığımı düşünüyordum yani. Sanırım Reha’dan hoşlanıyordu ama araları hiç iyi değildi. Aslında, bir geri çekilip bakınca yakışabilirlerdi ama çok farklı kişiliklere sahiplerdi. Kumsal tam bir Mean Girl’dü, Reha ise sessizce kenarda yunan heykeli gibi kitap okuyan o çocuk. Gerçi zıtlıklar bir araya geldiğinde anlam bulurlardı değil mi? Her neyse. Belki de hepsini uyduruyordum.
Varis’in antrenmanı falan yoktu, ona gitmesini söylemiştim ama o takımdan birkaç kişiyle bilardo oynamaya kalmıştı ve yine eve beraber dönmüştük. Bu sefer o da gelmişti. Çin yemeği söyleyip yine başka bir dil olan matematikçeye çalışmıştık. Yani matematiğe. Matematik işte. Mars alfabesi gibi olan. Gerçi öyle bir şey varsa. Ama olsa matematik o olurdu herhalde.
Hafta sonu eve kapanıp ders çalışmam gerektiğini ve eğer beni rahatsız ederse aradığında açmayacağımı söylemiştim. O da gelmek yerine sürekli aramış ya da mesaj atmıştı, sonra ben onun numarasını engellemiştim. Sonra o da kalkıp eve gelmişti ve hatta hafta sonu benimle kalmıştı ama daha sonra pazar sabahı arayan bir sekreter yüzünden küfrederek erkenden kalkıp gitmek zorunda kalmıştı.
Ve pazartesi.
Yirmi bir aralık.
“Krem rengi çizgili askılı mine elbisenin üzerine beyaz uzun kollu tişört ve altına da siyah ince külotlu çorap giyemezsin,” dedi Çisem rap yaparcasına bilgisayarımın ekranına yüzünü yaklaştırarak. FaceTime yapıyorduk, o yemeğini yiyordu ben de Alena’nın doğum günü partisinde ne giyeceğimi çözmeye çalışıyordum.
“Bir dolap dolusu kıyafetim var, birini Gryffindor’a uydurmam lazım.”
Çünkü partinin teması Harry Potter’dı.
“Varis bariz bir Slytherin’ken sen yanında Gryffindor mu olacaksın gerçekten? Harcarlar seni kızım.”
“Sen ne giyeceksin?” diye sordum kollarımı göğsümde birleştirerek ekrana dönerken. Çisem ağzındakini çiğnerken ekrana bir dakika işareti yaptı ve kalkıp içeri gitti. Daha sonra odasından getirdiği askıya astığı kıyafetleri gösterdi. “Gururlu bir Ravenclaw olarak mavi çizgili bir elbise, altına siyah tişört, üstüne siyah ceket, siyah çorap, elime kıymetli asam ve tabii ki Ravenclaw atkım. Aslında Ravenclaw tacım da var, şu zümrüt yeşili diadem ama çalınır diye götürmeyeceğim.”
Kahkaha attım. “Alena’nın partisinde tacın çalınır diye mi korkuyorsun?”
Çisem askıyı mutfak kapısına asıp yeniden masaya oturdu. “Çok masumsun Adacığım. Bugünlerde konu Harry Potter olduğunda kimseye güvenilmiyor. J.K. Rowling’e bile.”
“Pekâlâ,” diye mırıldandım gülerek önüme dönerken. Çisem, Harry Potter’ın yazarına kızgındı çünkü yeni çıkan yan serinin filmlerini beğenmemişti.
Dolabıma doğru yürüyüp geçen sene Cadılar Bayramı’nda Çisemlere gittiğimde giydiğim yırtmaçlı mini zümrüt yeşili kadife eteği çıkardım ve kameraya gösterdim. “Bunu kombinleyebilirim belki.”
“Kesinlikle onu giyiyorsun. Hemen söyleyeyim sana; siyah çorabı çıkar, üstüne düz uzun kollu siyah bir tişört, saçlarını kesinlikle düzleştirmelisin ama aralardan birkaç ince tutamı ör ve gözlerine hafif siyah bir makyaj yap. Ayağına da kalın topuklu botlarını giyin. Şu an Instagram’da yanlış görmüyorsam Alena, Hogwarts’daki evlerin atkılarını dağıtıyor. Belki ben birinin seçmen şapkasını çalarım. Sence seçmen şapka erkek miydi? Seslendiren kişi erkekti.”
“Çisem seçmen şapkayı rahat bırak.”
“Tamam.” Durdu. “Bekle. Sence seçmen şapka seni hangi eve yerleştirirdi? Bence sen Gryffindor falan değilsin bu arada. Basbayağı Slytherin’sin sen. Yoksa geçen hafta Mert sana öyle diklendiğinde siktiri basmazdın. Ya da…”
“Çisem, nefes al Çisem! Çisem?” Ekrana eğilip gözlerimi kırpıştırarak Çisem’in yüzüne baktım. Durmuş beni dinliyordu. “Çisem yemeğini bitir.”
“Ada, tamam Ada.”
Kafamı geriye atarak kahkaha attım. “Kapatmam lazım şimdi, orada görüşürüz.”
“Çisem kapatmam lazım şimdi Çisem, orada görüşürüz Çisem demedin.”
“Çisem yemeğini ye.”
“Çisem,” diye ekledi Çisem.
Bilgisayarın ekranını kapattım gülerek. Keyfi yerinde olduğunda nasıl şebeklikler yapıyordu ama.
Bana söylediği şekilde siyahla kombinledim eteği, duştan sonra kendi kendine kurumuş saçlarımı düzleştirip aralara tost efekti vererek bazı ince tutamları ördüm, ardından gözlerime çok hafif siyah bir makyaj yaptım. Aslında erken hazırlanıyordum ama Varis bir yere uğraması gerektiğini söylemişti. Evim yolunun üzerinde olduğundan birlikte gidecektik. Bu yüzden Çisem hâlâ yemek yemekle uğraşırken ben giyiniyordum.
Üzerime siyah şişme montumu aldım, ardından küçük kare ince askılı siyah çantamı. Bir yanım masa başına geçip ders çalışmam gerektiğini çünkü haftaya sınavların olduğunu söylüyordu ama diğer yanım da bir gece eğlenmekten zarar gelmeyeceğini… Üstelik Alena’nın doğum günüydü bugün, değil mi? Yeni bir arkadaş edinmiştim. Hafta sonu boyunca mesajlaşmıştık. Önce o bana Parazit’in uyurken göbeğini açtığı tatlı bir fotoğraf yollamıştı, daha sonra ben uyumak için girdiğim yatakta gecenin bir yarısına kadar onunla konudan konuya atlayarak sohbet etmiştim. Bir ara beni aradığında telefonu açıp şaşkınca “Alo?” demiştim ama her ne kadar telefon Alena’nın telefonu olsa da cevap veren Milas’tı.
“Alo Ada, bu anlamıyor uyuması gerektiğini, sabah bir ton işi var sen engelle bunu WhatsApp’tan mümkünse,” demişti bana arkadan gelen Alena’nın itiraz sesleriyle birlikte. Daha sonra Alena telefonu almıştı ve birbirimize iyi geceler diledikten sonra gerçekten uyumuştuk.
Merdivenlerden inerken Varis’ten gelen aramayı kapatıp evin kapısını açtım. Geldiği için aradığını biliyordum. Kapıyı kapatıp kilitledikten sonra bahçe yolunda yürümeye başladım, o sırada kafamı kaldırıp etrafa bakabilme şansı bulmuştum. Varis arabanın hemen dışında, telefonuyla ilgileniyordu. Mat siyah botları, pantolonu ve hatta ceketi de siyahtı ama içine giydiği ince kazak zümrüt yeşiliydi. Slytherin renklerine göre giyineceğini bildiğimden buna hiç şaşırmamıştım, şaşırdığım şey çöp torbası da giyse üzerine yakışacak şanslı kişilerden olduğunu yeni fark ediyor olmamdı. Ve o buna rağmen çok iyi giyiniyordu.
Ben bahçe kapısından çıkarken Varis telefonunu cebine atıp kaldırdığı kaşlarıyla beni süzdü. “Seni Gryffindor bekliyordum,” dedi şaşkınlığını sesine yansıttığı bir sesle.
“Kalan hayatıma Slytherin olarak devam etme kararı aldım,” diye cevapladım onu, önünde dikilirken, bu ana başka bir şans bırakmadın. Instagram’a girip onun gönderilerinin altına yazılanları okumak kötü bir fikirdi. Bir kere yorumların yarısı bizim okuldan ya da çevre okuldan kızlarla doluydu, herhangi biriyle günlük hayatta denk gelebilirdik. Ayrıca onun profilinde benimle fotoğrafı bile vardı, neden hâlâ utanmazca yorum atıyorlardı ki fotoğraflarının altına? Kimbilir mesaj kutusu nasıldı?
Girip teker teker hepsinin hesabına spam atmıştım dün akşam uyumadan önce.
Varis’in kulağımın altıyla bir sorunu vardı çünkü ne zaman yanına gitsem beni oradan öpüyordu. Yanağıma eğildiğini düşünüyordum ama hayır, bir saniye sonra dudakları orada beliriyordu ve huylanıyordum. Bunu biliyordu. Bilerek yapıyordu.
“Nereye uğrayacağız?” diye sordum. Benim ellerim montumun cebindeydi ama onunkiler belimdeydi.
Keyifsizce “Şirkete,” dedi tok bir sesle. “Birkaç belge imzalamam gerekiyor. Babam hâlâ dönmedi.”
Kolunu çekip bileğini yüzümün önüne getirdim. Ceketinin kolunu sıyırmış saatine bakıyordum kafamı eğerek. Saat akşam 8’e geliyordu. “O zaman bir an önce gidelim çünkü geç kalmak istemiyorum.”
Varis’in dudakları kıvrıldı, kolunu yeniden belime sarmıştı. “Ne oldu? Gelmek bile istemiyordun.”
“O geçen haftaydı. Alena’yla konuşmadan önce. Temanın Harry Potter olduğunu öğrenmeden önce.”
“Harry Potter seviyorsun değil mi?”
“Ben kendi hayal dünyasında kaybolmuş bir kızım. Kafamda kurmayı nereden öğrendim sanıyorsun?”
Gülerek “Doğru,” dedi. “Peki ilk ne zaman izledin? Ya da okudun?”
“Hımm…” Mırıldanarak hatırlamaya çalıştım. Aslında kitapları liseye başlarken alıp okumuştum ve ilk kitap oldukça tanıdık gelmişti. Daha sonra bu tanıdık his ilk filmle iyice pekişmişti ama önceden nerede gördüğümü ya da izlediğimi hatırlayamamıştım. Bütün seriyi bir günde uyumadan yalayıp yutmuştum. Her şey bittiğinde mutfakta çöp şişlerinden biriyle büyü yapıyormuş gibi dolanıp durmuştum evin içinde.
“Lisenin ilk senesi,” dedim dudaklarımı birbirine bastırarak. “Ya, geç kalacağız, bunları arabanın içinde de konuşabiliriz.” Ellerinden tutarak kollarını belimden çektim ve kaldırımdan inip ön koltuğa yürümeye başladım. Bir anda kollarından çıktığım için hayal kırıklığına uğramış gibi bakıyordu ama isteksizce dönüp kapısını açtı o da.
Aynı anda arabaya bindik, ben kapımı kapatmış emniyet kemerimi bağlarken Varis çoktan motoru çalıştırmıştı bile. “Instagram yorumlarını okuyor musun?” diye sordum aniden, hay dilimi arılar soksun.
Kaşlarını hafifçe çatarak güldü Varis, sanki neyi kastettiğimi anlamıştı. “Hayır. Neden?”
“Ben yorum yapsam görmeyecek misin yani?”
“Takip ettiğim insanlardan bildirim alıyorum.”
“Senin mesaj kutun da doludur şimdi.”
Varis o an kahkahasını serbest bıraktı. O da haklıydı. Ben de en az onun kadar inanamıyordum böyle bir sohbete giriştiğimize ama benim profilim gizliyken onunkinin açık olması bütün o kızları hesabına çekiyordu. Çekmişti de. Fazla takipçisi vardı.
Elini ceketinin cebine attı, siyah telefonunu çıkarmıştı. Kucağıma bıraktığında dönüp bana bir bakış attı. “İstersen bakabilirsin.”
Şaşkınlıkla, ağzım bir karış açık baktım ona. “Ciddi misin?”
“Evet, gayet ciddiyim,” dedi tok bir sesle. Gerçekten ciddiydi. Ama telefonu elime aldığım an “Tabii sen de seninkini bana gösterirsen,” diye ekledi.
“Hah,” dedim gülerek. “Benim profilim gizli. Sadece tanıdıklarım var içeride. Mesaj kutumda ne var zannediyorsun?”
O an dank etti. Çisem’le mesaj kutum iğrenç şakalarımızla doluydu.
“Tamam o zaman,” dedi omuz silkerek.
“Yok ya… Ben sana güveniyorum.” Telefonunu alıp tekrar cebine koydum. Aslında merakımın sebebi güven değildi başından beri. Hem zaten baksam muhtemelen kendimi sinirlendirecektim.
Varis bana vazgeçiş sebebime hiç de inanmadığını belirten bir bakış attığında ben dümdüz önüme dönmüş gözlerimi onu fark etmemişçesine etrafta gezdiriyordum. Kıskançlık yapmam iyi değildi, ben kendi akıl sağlığımı bozduğumla kalırdım, Varis’ten bir şey çıkmayacağını biliyordum çünkü.
“İçeri gelmek istiyor musun yoksa arabada mı bekleyeceksin?” diye sordu bana yaklaştığımızda. Camdan dışarıda yürüyen insanları izliyordum, burası işlek bir caddeydi ve bir sürü kafe vardı.
“İşin ne kadar sürer?”
“On beş dakika.”
“O zaman beni caddenin karşısında indirsene,” diye mırıldandım karton bardakla içecek sattığını bildiğim kafeyi gösterirken. “Sıcak çikolata alacağım. Sonra içeri yürürüm, ben o koca bahçeyi aşana kadar on beş dakika geçmiş olur herhalde.”
“Hiç bıkmıyor musun şunu içmekten?”
Sahte bir şaşkınlıkla ona baktım. “Kim? Ben? Sıcak çikolatadan?” Ardından alınmış bir ifadeyle önüme dönmüştüm. “Asla.”
Ters ters baktı bana. Sanki birazdan sıcak çikolata mı ben mi? diye soracak gibiydi. Otoparkta Alena’ya yakalanmadan önce kedi mi ben mi? diye soruşu çok tatlıydı ama böyle bir şeyi aklından geçirse bile tekrar söylemeyeceğini biliyordum. Ya da söylerdi… Bu sıralar onunla ilgili hiçbir şeyden emin olamıyordum.
Varis beni caddenin tam karşısında indirdiğinde ona el sallayıp merdivenlere doğru yürüdüm. Dışarıdaki masalar buz gibi havaya rağmen doluydu, aslında en çok bunu seviyordum; soğuk havalarda sohbetleri, kahveleri ve sigaralarıyla sıcak kalan masaları. Bir de kar yağsa İstanbul’a, her şey tamam olacaktı ama yukarıda işler kesattı sanırım çünkü birkaç senedir yağsa da tuttuğunu görmemiştik. Bahçede babam, Pamuk Hala ve Mustafa Abi’yle kartopu savaşı yaptığımız günleri özlemiştim.
Orta boy sıcak çikolata aldım karton bardakta. Aslında hep büyük boy alıyordum ama sonra bitiremediğimden çöpe gidiyordu, açgözlülük yapıyordum her seferinde.
Kafeden çıktığımda birkaç dakikalığına ısındığım sıcaklık yok oldu, sert rüzgâr yüzüme çarpıyordu. Merdivenlerden indikten sonra yaya geçidinden karşıya geçti. Holding’in büyük bahçesinin güvenlik kapısı hemen caddenin karşısındaydı. Bir elimde karton bardağım, diğer elimi üşüdüğümden cebime sokmuş kaldırıma yeni çıkmışken duvarın güvenlikten uzak köşesine yaslanmış bağıra bağıra telefonuyla konuşan adamı fark ettim.
Üzerinde soluk yeşil koca bir mont, başında krem rengi bir bere vardı ve gözlüklüydü. Kot pantolon ve bot giyinmişti. Sağ omzunda kare bir çanta, boynunda profesyonel bir fotoğraf makinesi, elinde duvarın kenarına bıraktığı birkaç dosya vardı ve gergin görünüyordu. Onu incelediğim sırada başını kaldırdığında göz göze geldik, anında telefonunu kapatmıştı.
Şaşkınlığımı gizlemek istercesine önüme döndüm. Bu adam, Holding’e ilk geldiğim gün toplantıdan çıkan babamı fark etmeden hemen önce gördüğüm gazeteci adam mıydı? Varis’in konferans salonundan yaka paça çıkardığı gazeteci? Koridorda güvenlik görevlileri tarafından götürülürden bas bas bağırmıştı. Suç işlediniz! Bir şeyler saklıyorsunuz! Elbet gerçek ortaya çıkacak!
Hangi gerçek?
Kafam geçen hafta, Varis’in bazı sözlerinden ve Kumsal’ın söylediklerinden sonra epeyce karışıktı ama Varis bu işin bir aile meselesi olduğunu ve uzak durmam gerektiğini açıkça söylemişti.
Adam yerdeki dosyaları kolunun altına sıkıştırdığı gibi “Pardon!” diye seslendi. Bana seslendiğini biliyordum ama yine de yürümeye devam ettim. “Pardon bakar mısınız? Siz Agâh Kandemir’in kızısınız değil mi? Ada Kandemir?”
Babamın adını duyduğum gibi tökezlercesine durdum bir anda. Neredeyse sıcak çikolatam elimden fırlıyordu. Bu adam benim babamı nereden tanıyordu? Pekâlâ, babam ünlü bir avukattı. Peki benim onun kızı olduğumu nereden biliyordu? İşte bu bayağı derin bir araştırma gerektiriyordu. Ve bu adam adıma kadar biliyordu.
Durduğum süre boyunca adamın yanıma ulaşacağı kadar zaman tanımıştım ona. Önümde durduğunda bana elini uzattı. “Merhaba, ben gazeteci Gürkan Günsur. Sizi birkaç hafta önce içeride görmüştüm değil mi?”
Görmüş müydü?
“Kusura bakmayın, yetişmem gereken bir yer var,” dedim kibarca ve sıyrılmaya çalıştım ama önümü kesti.
“Lütfen bana beş dakikanızı ayırın. Yalnızca beş dakika.”
“Gerçekten meşgulüm.” Yanından sıyrılıp geçtim, tam kurtuldum diye düşünüyordum ki yeniden hareketimi kesen lafını duymuştum. Bu adamdan kibarlıkla kurtulmak mümkün değildi.
“2006 yılındaki kazadan haberdar mısınız?”
Dönüp baktım ona. Burnuna düşen gözlüklerini düzeltiyordu.
“Bakın, şirketle ya da Adinlerle ilgili bilgi sahibi değilim.”
“Balamir Adin’in eşi Süheyla Sumru Adin’in öldüğü gece.”
Sıcak çikolatanın kalın karton tutacağının dışına taşan parmaklarımın bile o sıcağa rağmen buz kestiğini hissettim o an. Bunun hakkında birçok kez düşünmüştüm ama her seferinde bir şekilde düşüncelerim başka bir yöne evrilmişti ve hiçbir zaman sonuca ulaşamamıştım. Varis Adin’i yetiştiren kadın ne kadar da zariftir, diye geçirmiştim bir keresinde aklımdan. Ama öyleyse neden oğlu vurulduğunda ziyarete gelmemişti? Babası yurtdışındaydı, telefonda konuşmuşlardı, tamam, peki annesi neredeydi? Varis neden o Sahra denen kadından bile bahsederken annesi hakkında tek kelime etmemişti?
Çünkü annesi uzun zamandır yoktu. Ne kadar aptaldım. Fark edememiştim. Bunu sormaya cesaretim yoktu ama ipuçlarından yola çıkarak tahminde bulunmayı da reddetmiştim. Belki Balamir Adin’i biraz daha araştırsam, çok değil birazcık, ismini arattırsam internette, her şeyi görecektim ama yapmamıştım. Bildiklerim yalnızca aptal bir magazin dergisi kupüründen ibaretti.
2006, diye düşündüm dudaklarım titrerken. Bakışlarımı kaçırdım. Kaç yaşındaydı o zaman? Yedi mi? Yedi yaşındayken mi kaybetmişti annesini? Peki nasıl? Nasıl olmuştu?
“Surat ifadenizden bu bilgiyi önceden duymadığınızı anlayabiliyorum,” dedi gazeteci, Gürkan Günsur, temkinli bir şekilde bana doğru bir adım atarken. Gözlerim buğulandığından onu net görememiştim, zaten görmek için de gözlerimi üzerine çevirmemiştim.
“Siz Varis Adin’in kız arkadaşısınız değil mi?” diye sordu tam önümde durduğunda. Ancak o zaman bakışlarımı yüzüne çıkarabilmiştim. Yalnızca şaşkınlıkla bakıyordum.
Kendime geldiğimde ifademe çekidüzen verdim hızlıca, yutkundum ve soğuktan kurumuş dudaklarımı ıslattım. “Bakın, derdiniz ne bilmiyorum ama lütfen benimle daha fazla konuşmaya çalışmayın yoksa arkamda gördüğünüz güvenliği haberdar edeceğim. Burada hoş karşılanmadığınızı biliyorum.”
“Lütfen,” dedi adam hafifçe eğilerek. “Lütfen, çok kısa bir şey soracağım yalnızca. Eğer Agâh Kandemir’in kızıysanız ki o dönem Balamir Adin’e çok yakın olan bir isimdi. Varis Adin’inle de çocukluk arkadaşı olmalısınız. Yani Süheyla Hanım’ı da tanıyordunuz, değil mi? Nasıl biriydi? Kocasıyla sık sık kavga eder miydi?”
Kaşlarımı çatarak bir adım geriye attım. “Hayır, tanımıyorum. Çocukluk arkadaşı değiliz biz.”
“Ama nasıl olur? Tanımıyor muydunuz birbirinizi?”
“Hayır,” dedim sert bir sesle. Ardından bir adım daha geri gittim. “Lütfen peşimden gelmeyin.”
“Bakın sizden magazin için bilgi koparmaya çalışmıyorum. Ben araştırmacı gazeteci bir yazarım ve sizin ağzınızdan çıkacak en ufak bir şey kapanmak üzere olan adli bir dosyanın temyize gitmesini sağlayacak, lütfen…”
Güvenliğe doğru yürüyordum ama gazeteci arkamdan geliyor ve konuşmaya devam ediyordu. Bir an içeri sivil girişi serbest değilse nasıl gireceğimi düşündüm, ardından kapının önündeki takım elbiseli korumayla göz göze geldim ve benim için kapıyı araladı. Varis geleceğimden bahsetmiş falan olmalıydı.
Ben içeri girdiğimde gazeteci arkamdan “Lütfen!” diye bağırmaya devam ediyordu ama korumalar tarafından durdurulduğunda tartışmaya başladıklarını duydum. O sırada ben çoktan rüzgârın uğultusunda kaybolmuş, büyük binaya doğru ilerliyordum bahçede. Ayaklarım yolu adımlıyordu, elim karton bardağı tutuyordu, ciğerlerim oksijenle şişiyor ve buruşuyordu ama ben o ana ait değildim sanki.
Kenardaki kahverengi bankı gördüğümde tahtasına tutunarak oturdum. Elimdeki karton bardağı kenara bırakmış, dizlerime dirseklerimi yaslamış, ellerimi yüzüme kapatmıştım. Bunu bu şekilde öğrenmemeliydim. Bunu yabancı bir adamdan öğrenmemeliydim… Bunu şimdiye biliyor olmam gerekiyordu.
Annesizlik koca bir dağdı, küçücük çocukların üzerine her sabah en baştan yıkılan. Depremi yer kabuğunu öyle bir sallardı ki önünüzde bir yarık açılsın da içine düşesiniz diye yalvarırdınız ama hiçbir şey olmazdı. Gergince altdudağımı ısrarak başımı kaldırdım ve burnumu çektim. Eğer Varis’in annesi o yedi yaşındayken bir kazada öldüyse o zaman o koca evde Sahra denen kadınla mı kalmıştı? Kapalı kapıların ardında ne dönmüştü de Varis o kadından bu kadar nefret ediyordu? Babasının parasının kokusuna gelen bir servet avcısı olduğunu mu düşünüyordu yoksa daha fazlası mı vardı?
Sormadan bilemeyeceğimi biliyordum ama bunu bugün konuşamayacağımızı da. Toparlanmam için yalnızca on beş dakikam vardı, belki o kadar bile yoktu. Alena’nın doğum günü partisinde kuzeni de olacaktı ve böyle bir şeyle moralini bozmaya hakkım yoktu.
İstemsizce elimi cebime atıp telefonumu çıkardım ve arama motoruna Balamir Adin yazdım; ilk çıkan siteye tıklamıştım sabırsızca.
Balamir Adin, (Doğum: 2 Nisan 1976, Frankfurt) Adin Holding’in ikinci nesil varisidir. Haktan Adin’in büyük oğlu olan Balamir Adin, eğitim hayatına…
Teknik bilgileri geçtim.
… oğlu Varis Adin, (Doğum: 22 Aralık 1999)…
Kalbim göğüs kafesimdeki gümbürtüsüyle beni uyarırken gözlerimi kırpıştırarak yazıyı tekrar okudum. 22 Aralık yazıyordu değil mi? Bayağı, birkaç saat sonra gireceğimiz 22 Aralık. Benim bundan neden haberim yoktu? Neden aklıma gelmemişti bu benim? Neden hiç doğum gününü sormamıştım? Neden söylememişti?
Hiç konusu açılmamıştı ki. Şaşkınlıkla alnıma vurdum kendime gelmek istercesine. Şimdi ne yapacaktım? Ona bir hediye almaya vaktim bile yoktu. Tamam belki vardı ama nasıl karar verecektim?
Biyografinin tamamını okumak için tekrar gözlerimi ekrana çevirdiğim sırada yakınlardan gelen arabanın asfaltta bıraktığı o tanıdık tok ses ile dikkatim dağıldı. Siyah araba hemen önümde durmuştu. Camı açıldığında sürücü koltuğunda oturmuş, eğilmiş bana bakan Varis’i gördüm. “Ne yapıyorsun burada? Donmadın mı? Kafedesin sanıyordum.”
Yutkunarak şaşkınca yüzüne baktım. Suratında her zamanki sorgulayıcı ifadesi vardı, yalnızca neler döndüğünü çözmeye çalışıyordu. Kendimi toparlayıp arabaya binmem gerektiğini biliyordum, tabii eğer bir şey çaktırmak istemiyorsam. Derin bir nefes alarak banktan kalktığımda uzanıp kapıyı açtım ve içeri geçtim öncelikle. Sıcak çikolatamı bir yudum dahi almadan bankta unuttuğumun farkında bile değildim. “Çisem’le konuşuyordum,” diye mırıldandım emniyet kemerimi bağlarken. “Sen işini hallettin mi?”
“Evet.” Bahçeden akan cadde trafiğine çıkarken bana döndü. Kaşları çatılmıştı. “Sen iyi misin? Hayalet görmüşe benziyorsun, rengin solmuş.”
Aralanan dudaklarımdan dışarı sert bir nefes kaçtı. Aslında ona basitçe gazeteciyi gördüğümü söyleyebilirdim ama bir şeyler öğrendiğimi anında anlardı ve ben bu konuyu şu an konuşmak istemiyordum bu yüzden bir kez daha kandırdım onu. “Az önce muhtemel matematik sınav sorularını attılar sınıfın WhatsApp grubuna. Gavura sorar gibi sormuşlar yine, ondan gerildim. Haftaya sınavlarım var ve ben bir partiye gidiyorum. Alena da doğacak başka zamanı bulamamış.”
Gülerek direksiyonu sağa kırdı Varis, akan trafiğe girmiştik. “Ben de gireceğim aynı sınavlara ama bak ne kadar rahatım. Önemli olan kasmamak.”
“Hadi oradan, biz alfabeyle uğraşırken matematik sorularıyla boğuşan çocuk. Git ötede öv kendini.”
“Kendimi mi övdüm ben şimdi?”
Doğru, övmemişti. Sadece ben kafamın içindeki karmaşanın üzerini örtmek için ne diyeceğimi şaşırmıştım. Koltuğa sinip gözlerimi etrafa çevirdim, yandan bir bakış atarak ne yaptığıma baktıktan sonra gülerek önüne dönmüştü o da.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum ona, neredeyse İstanbul dışına çıktığımızı fark ederek. “Adresi Çisem’e yolladım ama anlamadım neresi olduğunu.”
“Bir zamanlar,” dedi direksiyonu sağa çevirirken. “Dağın başında bir kalede otla çamurla oynayıp beyaz elbiselerini kirleten yaramaz, şarlatan bir prenses yaşarmış.”
Dağ yoluna girmişti. Etraf ormanlıktı. Dökülmüş kara ağaçların arasında karanlık bir yoldan ilerliyorduk. “Ee?”
“Onun kalesine gidiyoruz.”
Kuşkuyla baktım ona. “Oyun merkezi falan kapattıklarını söylemiyorsun değil mi?”
“Kendin karar ver.”
“Dağın başında da öyle bir yer olmaz herhalde,” diye mırıldandım kendi kendime, cama ilişip kapıya yasladığım elimin üzerine çenemi yerleştirirken. Esen rüzgârda dallar birbirine çarparak uçuşuyor, hâlâ dökülen, sonbahardan kalma ölü yapraklar üzerimize yağıyordu. Yolun sonunda çitlerle çevrili bir yere geldiğimizi fark ettiğimde doğrularak geriye yaslandım. Bahçede arabalar vardı, muhtemelen Çisem çoktan gelmişti.
Yaprakları dökülmüş çıplak ağaç dallarına asılan sarı led ışıkları fark ettiğimde dudaklarım şaşkınlıkla aralandı, gözlerimin parıldadığına yemin edebilirdim o an. Ev o kadar büyük ama o kadar güzeldi ki her yerini net bir şekilde görebilmek için gözlerimi ardı ardına birkaç kere kırpıştırmak zorunda kalmıştım. Veranda aynı led ışıklarla ve yılbaşı temasıyla süslenmişti. Yılbaşı temalı çekilen Disney filmlerinden birinin içinde gibi hissediyordum kendimi.
Girişte Hagrid ve Dobby’nin heykelleri vardı. Elbette Hagrid, Dobby’den daha büyüktü. Hagrid bir buçuk metre civarıyken Dobby en fazla otuz santimdi. Hiçbir şey söylemeden emniyet kemerimi çözüp kapıdan dışarı çıktığımda birkaç adım ileri yürüdüm.
Alice olsaydım, burası benim Wonderland’im olurdu.
“Beğendin mi?” diye sordu arkamdan arabadan çıkan Varis. Kollarını belimden geçirip çenesini omzuma koydu, sırtım göğsüne yaslanmıştı ve yanağı yanağıma değiyordu.
“Alena işini biliyor,” dedim hayran bakışlarla etrafı izlerken.
Seslice nefes verdi. “İşine gelince nasıl da döktürüyor…”
“O ne demek öyle?”
“Bize yapmaz böyle demek,” diye mırıldandı yüzünü bana doğru çevirerek.
Ben de ona döndüm, aramızda çok az mesafe kalacağını bile bile. “Kendi doğum günü partisi sonuçta. Tabii ki uğraşacaktı.”
“Hı-hı,” dedi Varis dudaklarını birbirine bastırarak, gözlerimi kıstım. Ardından belimdeki kollarını çözüp elinden tuttuktan sonra birlikte kapıya doğru yürüdük.
“Bu evi nasıl bulmuşlar? Dağın başında.”
Birkaç adım çıktık kapıya ulaşmak için, Varis’in bir eli benim elimde diğeri cebindeydi. “Doranların eski evi,” dedi tok bir sesle, gözlerini üzerime çevirerek. “Beğendin mi?”
“Eh.” Kafamı sallayarak önüme döndüm. “Ben o koca bahçeyi boş bırakmazdım.”
“Biliyorum.”
Zile bastım. İçeriden Indie Folk tarzı müzik sesi geliyordu. Sanırım şarkıyı söyleyen sarışının adını biliyordum.
Kapıyı otuz iki diş gülümseyerek açan Alena’nın gözleri üzerime iliştiğinde bir an daha da genişleyen gülüşü yüzünden çenesi kırılacak sandım, istemsizce ben de gülümsemiş ama şaşkınca altdudağımı ısırmıştım. Bir, kapıyı Alena’nın açmasını beklemiyordum. İki, bu kadar şaşıracağı ne vardı bilmiyordum.
“Sonunda!” diye bağırdı uzanıp elimden tutarak beni içeri çekerek. Varis umurunda olmamıştı bile, hatta bilerek el ele tutuştuğumuz bileğimden yakaladığını düşünüyordum.
“Sana da merhaba Alena,” diye mırıldandı Varis arkadan.
“Kapıyı kapat!” Alena dönüp ona kapıyı işaret etti.
Üzerinde beyaz bir polo yaka tişört, siyah mini bir etek, dizlerine kadar çektiği beyaz çorapları ve siyah ayakkabıları vardı. Ayrıca yere kadar uzanan içi yeşil dışı siyah, Slytherin armalı bir pelerin giyiyordu ve umursamazca topuz yaptığı sarı saçlarına bir asa geçirmişti. Kenardaki atkılardan birini alıp boynuma astıktan sonra “Bir an gelmeyeceksin sandım,” diye mırıldandı beni döndürerek montumu üzerimden çıkartırken. “Nasıl? Beğendin mi?”
Evin içi sade tasarlanmıştı tahta ve beyaz renginin uyumuyla. Koca bir salon, kenarda bir koridor ve merdivenlerle evin diğer bölümlerine açılıyordu ve köşedeki başka bir koridorun da mutfağa gittiğini görebiliyordum. Duvarlara yine led ışıklar asılmıştı ve tavandan sarkan Harry Potter temalı maketler vardı; uçan hayaletlerden Kafasız Nick, Mızmız Myrtle, siyah tüllerle birkaç ruh emici… Hogwarts evlerinin armaları koca posterler olarak duvarlardaydı.
Ve içeride en fazla on kişi vardı. Şaşkın bakışlarım son bulduğunda “Hayatımda katıldığım en güzel parti olabilir,” diye mırıldandım, ardından gözlerimi bana heyecanla bakan Alena’nın üzerine çevirdim. “Beklediğimden daha az insan var, ben bayağı… Kalabalık beklemiştim.”
“Ah, evet, o konuda,” diye mırıldandı etrafa baktıktan sonra. “Sadece tanıdık yabancıları çağırdım, onun dışında biz bizeyiz.”
“Tanıdık yabancılar?”
“Yani çok da yakın olmadığım ama zararsız insanlar.” Gülümsedi. “Gel seni tanıştırayım…”
Alena koluma girip beni koltukların olduğu kısma yönlendirdiğinde kafamı çevirip Varis’i görmeye çalıştım. Oradaydı; yeşil siyah giyinmiş Milas elinde iki bardak içecekle kuzenine doğru yürüyordu, Varis’le konuşuyorlardı ama buradan bir şey anlaşılmıyordu.
“Yamaç,” dedi Alena arasına daldığı sohbet eden grubu bölerken. Kıvırcık saçlı bonus kafa çocuk gayet uzun boyluydu ve üzerinde koca bir Gryffindor pelerini vardı. Alena ismini söylerken onu işaret etmişti. “Bu Enes, bu Doğukan, bu Duygu, bu da…” Gözlerini kısarak kısa sarı saçlı kıza baktı Alena. “İnci,” diye devam etti.
Gözlerimi herkesin üzerinde gezdirdikten sonra gülümseyerek “Ada ben,” diye mırıldandım. Adının Yamaç olduğunu öğrendiğim çocuk anında elini uzatmıştı. “Ada mı? Ne kadar güzel, ne kadar hoş bir isim. Sahibi gibi… Ben de Yamaç.”
“Söyledim ya,” diye mırıldanarak göz devirdi Alena. “TC erkeği yorma be.”
Yamaç’ın uzattığı elini tuttum ama ben tuttuğum gibi dizlerinin üzerinde çökerek “Sen bu sarışının laflarına aldırma Ada, o bizim aramızdaki bağı anlamıyor,” demişti başını çevirerek.
“Yavşak,” diye homurdandığını duydum Enes’in içeceğini yudumlarken.
Alena anında Yamaç’ın eline tokat attı. Refleks olarak ikimiz de çekmiştik ellerimizi. “Ben biliyorum senin o bahsettiğin bağı koparıp bürüp bir tarafına sokacak birini ama dua et görmedi.” Ardından gülümseyerek bana döndü Alena. “Dişi sinek görse saldırır bu.”
“Aa ama ayıp ediyorsun Alena.” Yamaç cık’layarak gözlerini büyülttü Alena’ya doğru. Alena omuz silkmişti. “İçim kurudu kaç haftadır bir güzel yüzü görmedim tek gördüğüm şunun kirli donları,” dedi Yamaç, Doğukan’ın ensesine şaplak atarak. Doğukan telefonuyla ilgileniyordu, gelen darbeyle neye uğradığını şaşırmış aynısını olduğu gibi Yamaç’ın enseye yapıştırmıştı. “Elleme diyorum lan beni.”
“Hangi bölümde okuyorsun?”
Soran kız upuzun, dalgalı kahverengi saçları olan zeytin gözlü bir kızdı. Sanırım adı Duygu’ydu. “Lise sondayım ben,” diye cevapladım onu. “On dokuza girdim bu sene.”
“Girdin mi?” diye sordu Alena. “Ne zaman?”
“8 Ağustos.”
Yamaç öksürdü. “Ben zaten yaş farkı severim.”
Dalga geçtiğini biliyordum ama yine de gülerek ona baktım. Yamaç’ı tanıyalı daha iki dakika oluyordu ama şimdiden grubun espritüel şempanzesi olduğunu fark edebilmiştim.
“Ama siz aynı yaştasınız,” dedi Alena, Duygu’ya. “Ada hazırlık okudu.”
“Aa sen de mi Safir’densin yoksa?” Anında parlayan dalgalı saçlı sarışının adı İnci’ydi sanırım. “Biz de Alena’yla oradan mezunuz. Anlatmıştır sana. Of çok özledim bak şimdi söyleyince,” diye mırıldandı beyaz dişleriyle gülümseyerek Alena’ya bakarken. “Biz üçümüz ortalığı birbirine katardık var ya, karıştırmadığımız iş kalmamıştı okulda…”
“Üçünüz?” diye sordum istemsizce. Duygu olamaz diye düşünüyordum çünkü aynı yaşta olduğumuzu öğrenmiştim.
“Sahi Eylül neden gelmedi Alena?”
Bakışlarımı karşımdaki mavi gözlü çocuğa çevirdim. Yamaç’a bıyık altından yavşak diyen çocuktu, Enes. Yine o rahat ifadesiyle içeceğini yudumlarken Alena’ya bakıyordu.
“Sana ne Enes? Elindeki bittiyse git bir daha doldur iyice delinsin miden,” dedi Alena ters bir ifadeyle, kollarını göğsünde birleştirerek. Çocuğu iki saniyede haşlamıştı.
“Tamam ya bir şey demedik.”
O sırada salonun diğer köşesindeki manzaraya çevrildi gözlerim; Çisem oradaydı, Reha oradaydı, hatta Alper bile oradaydı. Koca televizyonun karşısına oturmuşlar, ellerindeki kumandayla araba yarışı oynuyorlardı. Yarışanların Alper ve Çisem olduğunu fark ettiğimde Reha ayağa kalkıyordu, yüzünü bu tarafa döndüğünden elinde de kumanda olmadığını fark etmiştim. Alena’nın arkadaşları başka bir sohbete daldıklarından yanlarından ayrılmam zor olmadı, küçük adımlarla Reha’nın yanına yürüdüm ben de.
“Gryffindor olacağını tahmin etmiştim,” diye mırıldandım gülümseyerek yolunu keserken.
“Sen ve Slytherin?” diye sordu şaşkınca. “İşte bu beklenmedik olmuş.”
“Çisem’in fikriydi.” Omuz silktim. “Hem temadan son anda haberim olduğundan başka evlerin renklerine uygun bir şeyler toparlayamadım hızlıca.” Boynumda bir Slytherin atkısı vardı, Alena’nın eve girdiğim an doladığı. Kollarından tutarak seslice nefes verdim. “Bunlar ne yapıyor?” Başımla televizyonun karşısına oturmuş yarışan ikiliyi işaret ettim.
Bir “Of,” çekti Reha bir elini alnına yaslarken. “İddiaya girdiler. Kaybeden iğrenç bir karışım içecek. Kim kazanırsa kazansın eminim mutfağı birbirine katıp lağım kokan bir şey hazırlayacak, orası kesin de, kestiremiyorum hangisi alır maçı diye.”
“Çisem’in şakası yok.”
“Alper asla vazgeçmez.”
“Ama kaybedebilir.”
“Kaybettiği ilk kız Çisem olur muhtemelen.”
Kollarımı göğsümde birleştirerek anlamlı anlamlı Reha’ya bakarken “Hımm…” diye mırıldandım istemsizce.
Reha şaşkınca gözlerini büyülttü. “Ne hımm? Sen de Varis’le takıla takıla iyice korkunç bir şey oldun Ada.”
“Tamam tamam,” dedim hızlıca, ifademi düşürürken gülerek. Ardından kafamı ona doğru uzatıp yan tarafı işaret ettim. “Peki sen ne düşünüyorsun bu ikili hakkında?”
“Ne düşüneceğim? Nerede karşı karşıya gelseler birbirlerini yiyorlar. Bari bir an önce şu lafın mecaz anlamını düşünseler de gerçekten birbirlerini yemek istediklerini kabul etseler.”
Şokla ellerimi ağzıma kapatarak koca bir kahkahayı serbest bıraktım. Demek ki Reha da görmüştü benim gördüğümü. Her ne kadar bir geçmişleri olsa da suçlular asla onlar değildi. Ve yine, her ne kadar ortada bir Bay Piyano bilinmeyeni olsa da, Çisem Alper’le böyle kavga ettiği sürece, o gizemli çocuğun kim olduğu da önemli değildi. Önemli olan uzaktan bakıp sürekli hediyeler vermek miydi yoksa karşısına çıkıp harekete geçmek miydi? Hem belki, bir ihtimal, bir nedenden, Alper yalan söylemiş olabilirdi.
Orada birkaç dakika daha dikilip Reha’yla sohbet etmeye devam ettik. Daha sonra Varis ve Milas da yanımıza gelmiş, bizimle birlikte televizyondaki maçı izlemiştiler. Kaybeden Alper olmuştu. Ben şaşırmamıştım elbette, çünkü Çisem’in Aral’la Doran evinde nasıl kapıştıklarını görmüştüm ve o nefes kesen bir maçtı. Alper’in daha çok sahada daha iyi olduğunu düşünüyordum.
Daha sonra, Çisem’in mutfağı birbirine katıp çiğ yumurtasından sirkesine, çikolatasından barbunyasına her şeyi blenderdan geçirişine ve ortaya çıkan o iğrenç kokuya şahit olduk. Alper mutfağın ortasında dikiliyor, Çisem onun suratını gördükçe daha da bir şeyler karıştırıyordu içine. Alper her ne kadar belli etmemeye çalışsa da Çisem ne zaman arkasını dönse yüzünü buruşturuyor, kokuyu almamak için burnunu tıkıyordu.
Ama sonra bizim şaşkın bakışlarımız eşliğinde bütün o şeyi içti.
“Kardeşim mümkünse önümüzdeki üç gün benden uzak dur,” dedi Reha buruşturduğu yüzüyle arkasını dönerek salona ilerlerken.
“Benden şu andan itibaren uzak dur,” dedi Varis kafasını sallarken. O bile kaşlarını çatmış, ekşi bir ifadeyle bakıyordu Alper’e.
Alper gözleri yanarak içtiği şeyden sonra istemsizce gözünden akan yaşları elinin tersiyle siliyordu. “Yazıklar olsun. Onca yıllık bütün emeğim şu zehri içene kadar mıydı…”
“Üç,” dedi Çisem o an.
“Ne üç?” diye döndü Alper ona. “Üç bardak daha mı içeceğim?”
“İki,” diye mırıldandı Çisem, mutfaktan çıkarak yanımıza doğru yürürken.
O an Alper elini midesinin üzerine koydu. Kusacaktı. Bunu anladığı gibi fırlayıp koridora koşmuştu. Çisem’in gülmemeye çalışarak dudaklarını birbirine bastırışının ardından bir demesine gerek bile kalmamıştı çünkü hepimiz banyoda neler olduğunu biliyorduk…
Aral’ın gelişi muhtemelen beni en çok şaşırtan şey olmuştu. Bu saatte nasıl buraya geldiğini bilmiyordum ama belki de ehliyet almıştı. Üzerinde koca bir mont vardı ve soğuktan burnu kıpkırmızı olmuştu. Elbette temalı partiye dümdüz kıyafetlerle gelecekti, o Aral Doran’dı.
Mutfakta, masanın kenarına yaslanmış, koca bir bardağa koyduğum suyu yudumluyordum çünkü içeride Alena’nın meyve sularına alkol karıştırarak yaptığı içecekler, Alper’in içtiği şeyden sonra midemi bulandırmıştı. Mutfağın ışıkları tam açık değildi, yalnızca açık kapıdan ve dışarıdaki ledlerden pencereden içeri sızan bir ışık vardı. Belki de bu yüzden, Milas mutfağa girdiğinde beni fark etmemişti.
Buzdolabını açtığında çıkan beyaz ışıktan göründüğümde adımları durdu ve omzunun üzerinden bana döndü. “Burada mıydın?”
“Su içiyordum,” diye mırıldandım son birkaç dakikadır oyalanarak içtiğim bardağı kaldırarak. Aslında düşündüklerim çok daha fazla, çok daha başkaydı. Varis’in Mert’e ettiği tehdidi düşünüyordum, gazetecinin ben Holding bahçesine girerken söylediklerini, yalnızca birkaç dakika sonra belki de; Varis’in doğum gününe gireceğimizi ama kimsenin bunun hakkında bir şey söylemiyor oluşunu.
“Alena’ya ne aldın?” diye sordum istemsizce. Milas dolaptan soğuk su çıkarıp bir bardağa doldurduktan sonra içmişti. Boş bardağı bıraktıktan sonra kalçasını tezgâha yaslayıp bana döndü. Sanki bir an durmuş, neyi kastettiğimi düşünmüş ve kendini cevabı için hazırlamıştı. Belki de söyleyemeyeceği kadar özel bir şeydi.
“Neden soruyorsun?”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Aslında önce Alena’nın neden ayın yirmisi akşamı düzenlemediğini düşündüm bu partiyi, sonuçta gece yarısına yani doğum gününe birlikte giriyor olacaktık. Ama o yirmi ikisine gireceğimiz geceyi seçti.” Gözlerimi pencerenin ışıklarında gezdirirken üzerine çevirdim. “Birkaç saat önce de…”
Milas’ın gözleri üzerime çevrildiğinde cümlemi tamamlayamadım önce. Ardından derin bir nefes alarak devam ettim. “Biliyorsun değil mi? Yarın Varis’in doğum günü. Neden kimse bir şey söylemedi?”
Milas kollarını göğsünde birleştirerek omzunu dolaba yasladığında bir şey söylemeden önce düşünmek istercesine yutkunmuş, ardından dudaklarını yalamıştı. “Kutlamayı sevmiyor.”
“Sevmiyor sevmiyor mu yoksa gerçekten sevmiyor mu?”
“Gerçekten sevmiyor. Onun için bir yıl içerisinde 22 Aralık diye bir gün yok.”
Elimdeki bardağı tutuşum zayıfladığında neredeyse düşüncelerim yüzünden hissimi kaybediyordum. Bardağı yaslandığım masaya bırakıp doğrulduktan sonra Milas’a doğru bir adım attım ve kısık bir sesle “Neden?” diye sordum. Aklıma gelmişti. Aklıma gelmişti ama düşünmek istemiyordum.
Milas bir şey söylemedi.
Telefonumu cebimden çıkardım o an. Ekranın ışığı yüzüme yansımıştı. Milas “Ne yapıyorsun?” diye sordu ama ben yalnızca aklımda dönüp duran ismi arama motoruna yazdım.
Süheyla Sumru Adin.
Biyografi kısmı hemen kenarda, eski bir resimle birlikte çıkmıştı. Koyu kahve saçları ve gri gözleri olan bu güzel kadının yalnızca yirmilerinin sonundaki fotoğrafları vardı ortada. Daha sonra kenardaki tarihler çarptı gözüme.
Süheyla Sumru Adin (Doğum: 6 Haziran 1977, Ölüm: 22 Aralık 2006)
Başımı kaldırıp tavana bakarak yutkundum sessizce. Elimdeki telefon avucumdan kaymıştı. Düştüğünü sanmıştım ama Milas’ın eline geçtiğini fark etmem uzun sürmemişti. Yanaklarımı dişledim içeriden, ardından başımı eğerek derin bir nefes aldım ve gözlerimi Milas’ın üzerine çevirdim. “Direkt adını aratmışsın,” diye mırıldandı, telefonumu kapatıp bana uzatırken. “Ne kadarını biliyorsun?”
“Yalnızca ismini ve bir kazada can verdiğini.”
“Nereden öğrendin?”
“Bir gazeteci vardı bugün Holding’in önünde bekleyen, Varis’in içeride işi vardı ben sıcak çikolata alıp gidecektim yanına. Adam babamın ismini söyledi, beni tanıdı, kazadan bahsetti.” Yutkunarak bakışlarımı kaçırdım. Ben olsam ben de annemin ölüm yıldönümünde doğum günümü kutlamak istemezdim.
“Bunu Varis’le konuştun mu?”
Kafamı olumsuz anlamda salladım. “Henüz değil.”
“Söyleme,” dedi tok bir sesle, gözlerini etrafta gezdirmişti yalnız olduğumuzu kendine hatırlatmak istercesine. “Gazeteciden de bahsetme, annesini bildiğinden de. Doğum gününü öğrendiğini de bilmesin.”
“Ama Milas…” Ağzım açık kalmıştı. “Neden söylemeyeyim? Sonradan öğrenirse çok bozulur.”
“Bozulmaz. Asıl bildiğini öğrenirse ortalık kızışır.” Sesli bir nefes verdi Milas, elini saçlarından geçirirken sıkıntıyla. “Sen onun sana söylemesini bekle. Tamam mı?”
Kumsal bir, Milas iki diye geçirdim o an içimden. Hepsi de susmamı söylemişti bana. Beklememi. Zamanı olmadığını. Ama ben kilidi olan bir kutu değildim, değil mi? Bir insandım. Nasıl bildiğim bir şeyi bilmezden gelerek devam edebilirdim? Bu onu kandırmak olmaz mıydı? Neden söylememi istemiyordu ki Milas? Ona bahsetmeden önce çoktan Varis’le konuşmuş olsam ne değişirdi?
Milas’a kafamı salladım cevap olarak ama her ne kadar dediğini yapacak olsam da hiçbir şey sinmemişti içime.
“Her zaman böyle kuzenini düşünür müsün?” diye sordum istemsizce. Varis her zaman kendi kendini koruyan, tek başına ayakta dikilen biri gibi gelmişti bana; öyleydi de ama yanında dikilen kuzen faktöründen habersizdim.
Milas rahat bir nefes verdi, ardından kollarını göğsünde birleştirerek hafifçe gülerken gözlerini kaçırdı. “Sadece haber verdiği zaman. Her yediği haltı anlatmıyor.”
Yediği halt. Aklım yine Mert’in tehdidine gitmişti. “Bizim okuldan bir çocuğu hasta anneannesinin fişini çekmekle tehdit etmiş,” diye mırıldandım. “Hastane sizinmiş sanırım. Bunu yapabilir miydi?”
Milas’ın kaşları havalandı. Ardından aklına bir şey gelmiş gibi şaşkınca gözlerini kıstı, ağzı açık kalmıştı. “Bir dakika… Birkaç hafta önce mi oldu bu?”
Hızlıca düşündüm. Birkaç hafta önceye denk geliyordu değil mi? Evet. Mert’in beni ektiği günün ertesi sabahı okula gelişim ve bahçede ettiği laflar hâlâ aklımdaydı. O lafları da korktuğundan, bir daha yanına yaklaşmayayım diye mi etmişti acaba? Kafamı salladım. “Evet.”
Eliyle yüzünü sıvazladı Milas, “Vay şerefsiz,” dedi gülerek burun kemerini sıkarken. “Sen git maganda gibi adamın ağzına sıç, sonra anneannesi için doktor getirt yurtdışından.”
Şaşkınla ağzımın açıldığını hissettim. “Gerçekten mi?”
“Tevfik Bey var ya, Varis’in vurulduğu gece ameliyatına giren doktor. Uzun süre İstanbul’un en iyi hastanelerinde mucizevi ameliyatlarda çalıştıktan sonra yurtdışından gelen iş teklifini kabul edip gitmişti. Bu yaşlı kadın uzun süredir hastanede kalıyormuş, mide kanseri. Durumu ümitsiz. Her türlü bir ayağı çukurda ama ailesinin hastaneye bu kadar para saçmasının tek sebebi ağrılarını azaltmak ve belki bir gün daha fazla yaşatmak. Tevfik Bey o kadına aylar verdi, tek kuruş da almadı ameliyatından.” Şaşkınca gülerken başını eğmiş, kafasını iki yana sallıyordu Milas. “Tabii bizimkilerin kulağına gitti bu olay. ‘Borcum vardı bu kadar,’ dedi Varis sadece, anlamadık hiçbirimiz.”
Elimi ağzıma kapattım, kalbim ağzımda atıyordu o an. Sarf ettiği korkunç kelimelere karşılık böyle bir şey mi yapmıştı? Yapmış mıydı gerçekten? Mert’in bile bundan haberi yok muydu? Kimsenin haberi yok muydu?
Milas söylemese bilmeyecektim. Sorsam Varis söyler miydi? Neyi soracaktım ki ama? Ona yalnızca, yapmayacak olsa bile insanlarla böyle konuşmaması gerektiğini söylemiştim ve bu konu geçen hafta arabada kapanmıştı. Her ne kadar arada sözleri içime dokunsa da, tekrar açmak istesem de bu konuyu, canımı sıksa da, bana karşı öyle şefkatli davranıyordu ki daha en başından öyle şeyler söylediğini bile unutuyordum.
Milas’la mutfakta ayrıldıktan sonra adımlarımı salona değil koridora attım, dalgın gözlerle yürüyordum. İçimde biriktirdiklerim ve bugün öğrendiklerim ittifak kurmuştu sanki göğsümün ortasında, çömelip başımı dizlerime yaslamak ve gözlerimi kapatmak istiyordum. Sarılmak istiyordum. Ağlamak istiyordum. Kahkahalar atmak istiyordum aynı zamanda yüksek sesle. Belki beni rahatlatacak bir bardak bir şeyler içsem iyi olurdu, Alena’nın karışımları iyi bir seçenek gibi görünüyordu artık gözüme. Alper’in içtiği şeyi daha fazla düşünmezsem tabii…
Çok boş görünüyordu koridordaki duvarlar, sanki önceden onlarca aile fotoğrafı asılıymış gibi çiviler vardı üzerlerinde ama şimdi hiçbiri yoktu. Merdivenlerin önüne geldiğimde dönüp salona bir bakış attım; Milas çoktan içeri geçmişti, Alena elinde meyve suları ve votkayı karıştırarak elde ettiği koyu yeşil renkli içecekle birlikte sırıtarak, müzikle dans ederek Milas’ın yanına yürüyordu. Milas’ın “Hayır,” dediğini dudaklarından okudum ama Alena önünde durup dudaklarını büzerek kafasını olumsuz anlamda salladığında Milas pes etti. Gözlerini devirdi, ardından bardağa uzanıp bir yudum aldı.
Arkadan koşarak geçerken Alena’ya çarpan Çisem görüş açıma girdiğinde elinde bir telefon olduğunu gördüm ama ona ait olmadığını biliyordum çünkü onunki beyazdı ve renkli kaplar kullanmayı severdi. Hayır, telefon Alper’e aitti; hemen arkasından koşan Alper’e. Çisem arkasına bile bakmadan dış kapıyı açıp bahçeye koştuğunda Alper tereddütsüz arkasından çıktı.
Birkaç saniye sonra açık kapıdan içeri giren bir topuk sesi geldi. Çikolata kahvesi uzun saçları olan esmer bir kız içeriye adım attığında ilk fark eden köşedeki gruptan Yamaç olmuştu. Onlar sessizleşerek bakışlarını kapıya çevirdiklerinde bu durum Alena’nın da dikkatini çekmişti.
“Parti veriyorsunuz ve beni çağırmıyorsunuz,” diyerek içeri girdi kız, gülümseyerek. Nedense hiç samimi bulmamıştım bu ifadesini.
Varis’in köşede Reha’yla konuşurken aradan sıyrıldığını gördüm, gözlerini etrafta gezdiriyordu. Beni mi arıyordu? Merdivenlere döndüğünde göz göze geldik, hiç durmadan yanıma yürüdü. İçeri giren esmer kızın yanından geçerken kız ona öyle bir bakmıştı ki şimdiden daha tanışmadığım birine karşı antipati oluşmuştu içimde.
“Ee, naber çocuklar?” diyerek Alena’nın arkadaşlarının yanına doğru yürüdü kız, o sırada Varis çoktan yanıma gelmişti bile.
Elini elimin içine kaydırırken “Gel biz yukarıya bakalım,” diye mırıldandı. Gözlerimi henüz salondan çekememiştim ama yine de adımlarımı yukarı doğru attım.
O kız, Enes’in bahsettiği Eylül denen kız mıydı? Alena anında Enes’in çenesini kapatmıştı ve lafı bir daha açılmamıştı. Varis sanki aşağıda oluşacak kaos ortamını sezmişti de başı ağrımasın diye kaçırıyordu beni yukarıya… Ama benim kafamın içinde daha büyük fırtınalar koptuğundan habersizdi.
Yine de tek bir yaprağın düşüşünü bile duyurmayacaktım ona.
“Bu evi biliyor musun?” diye sordum duvarlardaki boş çerçevelerde göz gezdirirken. Bir an koridorda küçük çocukların koşturduğunu hayal etmiştim. Küçük Alena, küçük Milas, küçük Varis… “Hani çocukluk arkadaşıymışsınız ya Alena’yla.”
“Biliyorum,” dedi Varis, gözlerini kapılarda gezdirirken. Koridorun sonundaki beyaz kapının koluna uzandığında kapıyı açarken gözleri bana döndü. “Ama sana söyledim, ben Alena’yla arkadaş değildim.”
“Milas mı arkadaştı o zaman?”
“Onlar da yakın değildi.”
“Ee sizi kim bir araya getirdi ki?”
O sırada kapı açılmıştı. İçerideki büyük beyaz dolabı, köşedeki kırılmış boy aynasını, hemen dibindeki birkaç oyuncağı, iki pencere kenarına yerleştirilmiş farklı köşelerdeki iki yatağı gördüm. Kenarlarındaki komodinlerin üzerinde birbirinin aynısı gece lambaları vardı. Duvarın bir kısmı boya, diğer köşesi duvar kâğıdıydı ve duvar kâğıdının üzerinde kocaman, kahverengi bir leke vardı. Sanki biri sulu bir şeyi duvara fırlatmış ve zamanında temizlenmemiş gibi.
“Ne kadar dikkatli inceliyorsun odayı,” diye mırıldandı Varis, yataklardan birine oturup bir elini geriye yasladıktan sonra.
“Çok ıssız burası.” Diğer eli hâlâ elimdeydi, beni kendine doğru çekiyordu yine. Gülerek “Neden iki tane yatak var?” diye sordum. Kolum boynuna dolanırken kucağına oturmuştum, bir elini belime kaydırdı.
“Bilmem,” dedi kıvrılan dudaklarıyla. “Belki Alena canı sıkıldıkça yatak değiştiriyordur.”
“Dalga geçme.” Gerçi o nereden bilecekti? “Saat kaç?” Kolunu tutup kaldırdım, kafamı eğerken saatine bakıyordum. Cebimde telefon olduğunu bilsem de bunu yapmak hoşuma gidiyordu nedense.
Gece yarısına dakikalar kalmıştı. Birazdan Varis’in yedi yaşından beri hiç kutlamadığı doğum gününe girecektik. Aslında aşağıda Milas’a Alena’ya ne aldığını sormamın sebebi Varis’e hediye almak istememdi ama bir şey düşünememiştim.
Her şeyi olan birine ne alırdınız?
“Gitmek mi istiyorsun?” diye sordu hafifçe çatılan kaşlarıyla. Doğum günü olduğunu bildiğim ihtimali aklına gelmemişti bile.
“Belki, bir saate. Sabah okul var.” Kış aylarında erken kalkmaktan nefret ediyordum ama daha da nefret ettiğim bir şey vardı ki o da uykumu alamadan kalkmak zorunda olmaktı.
“Tamam,” dedi Varis dudaklarını ıslatarak, tok bir sesle. “Gideriz o zaman.”
Kafamı salladım. Hâlâ aşağıda duyduklarımı ve verdiğim rahat nefesi düşünüyordum o an, elim istemsizce havalanmış saçlarının tutamlarında geziniyordu. Böyle bir adam annesini kaybettiği gün olduğu için doğum gününü kutlamıyordu; böyle bir adam, bir yılda geriye kalan diğer tüm günlerde mutlu olmayı hak ediyordu.
Kucağımda duran elimi kaldırıp parmaklarımı boynundan yukarı doğru sürüyerek kaldırdığımda Varis başını kaldırıp yüzüme baktı, o an beklemeden dudaklarımı dudaklarına bastırdım çenesinin altında gezinen elimi yanağına yaslayarak. Dudaklarında içtiği viskinin tadı vardı, muhtemelen Alena’nın hazırladığı renkli içeceklerden de içmişti.
“Ada,” diye fısıldadı ben sırtımı yatağa düşürürken ama kolumu boynuna dolamış kafasını kendime çekiyordum yalnızca. Başım yatağa değdiğinde bir dizini bacaklarımın arasından yatağa yaslamıştı, bir an onun öpücükleri çeneme kaydı. Yine dudaklarını kulağımın altına bastırınca huylandım, ardından boynuma indi, ardından bir elinin siyah tişörtümü karnıma kadar sıyırdığını hissettim.
Bir anda sıcak dudaklarını karnıma bastırdığında gıdıklanarak güldüm. O kadar huylanmıştım ki karnımı içime çekmiştim ama bu ona engel olmamıştı.
“Ne kadar huylanıyorsun,” diye mırıldandı gülümseyişini hissettiğim sırada, karnımdan yukarı ilerleyen öpücüklerini tenime dizerken. Ardından uzanıp yüz yüze geldi benimle. Üzerimdeki tişört boğazlıydı ama istese belki çıkarabilirdim. “Yapma bak,” dedim, kolumu karnıma sarmıştım. “Zaten midem iyi değil.”
“O niye?”
“Alper’in içtiği…”
“Of, tamam, bahsetme şundan ya…” Anında suratı buruşmuştu kokuyu hatırlamışçasına.
O sırada çeneme batan bir şeyi fark ettim. Kaşlarım çatılırken kafamı hafifçe kaldırarak üzerime bakmaya çalıştığımda kafalarımız çarpışmasın diye geriye çekildi Varis, bir elimi yatağa yaslayarak doğruldum ve boynumda parlayan kolyeye çevirdim bakışlarımı. Ben kolye takmamıştım ki?
Elime aldığım kolye ucu ufak, dikdörtgen, altındı. Parmağımı gövdesine sürttüğümde bir şeyler yazdığını fark ettim ama zinciri kısa olduğundan göremiyordum. O an şaşkınlıkla başımı kaldırıp Varis’in gözlerine baktım. “Sen mi taktın bunu boynuma?”
Varis, kolyenin ucunu tutan elimi avucunun içine aldıktan sonra yüzüme doğru eğilerek “Sakın çıkarma,” diye fısıldadı. “Hiçbir zaman çıkarma. Ne için olursa olsun çıkarma. Söz mü?”
Bana hediye mi almıştı? Asıl benim ona almış olmam gereken dakikalarda. Göğsüme dolan sıcak hisle birlikte nefes almak için araladığım dudaklarım ona iyi ki doğdun demek için can çekişiyordu. İyi ki varsın, demek için. İyi ki balataları sıyırmışsın, Varis.
Kafamı salladım o an birkaç kere hızlıca, dudaklarımı ıslatırken ama bir anda nefesim onun nefesiyle kesildiğinde altdudağım yine onun esiri olmuştu. Bir elini yanağımla boynum arasında bir yere sabitleyip dilini ağzımın içine kaydırdığında bir an eriyeceğim sanmıştım. Karnımı sıyırmış tişörtümün içine soktuğu eli çıplak belime sarıldığında beni kendine çekiyordu.
Kucağına çıktığım gibi telefonu çalmaya başladığında geri çekilip dudaklarının üzerine doğru güldüm. Varis seslice nefes vererek gözlerini devirirken elini cebine atmıştı. “Şunu evde bırakacağım bundan sonra.”
“Kim arıyor?”
Ekranda Zafer Özçağan yazıyordu. Bu ismi hemen hatırladım; basın toplantısının olduğu gün yanımızda olan adamdı. O gazetecinin sorun çıkardığı gün.
“Gecenin bir yarısı da aramazsın be kardeşim,” diye homurdandı Varis, ben kucağından kalkarken o da ayağa kalkmıştı.
“Efendim Zafer Bey?”
Yutkunarak yüzünü izledim bir müddet, o gazeteci hakkında mı konuşuyorlardı yoksa şirkete girmeye çalışan Sahra’yla mı ilgiliydi? Güvenlik, o gazetecinin peşime takılıp benimle konuşmaya çalıştığını benden önce Varis’e söyler miydi? O an içime çöken ağırlık yüzünden, aralık duran pencerenin yaptığı cereyanla odanın kapısı bir klik sesiyle açıldı. Ev eski olduğundan kapıların tadilata ihtiyacı vardı.
İstemsizce kapıya doğru yürüdüm, önce kapatmayı düşünmüştüm ama daha sonra Varis’in konuşmasının derinleştiğini fark edince dolanmak için koridora çıktım. Aşağıdan gelen müzik ve video oyununun sesi birbirine karışmıştı.
Merdivenlerin yanından geçerken tişörtümü düzeltiyordum ki başka bir ses duydum. Adımlarımı durdurdum, elim merdivenin tırabzanına gitti.
“Eylül, senin derdin ne? Öylece içeri dalıp bizimle kalabileceğini mi zannediyorsun? Ben seni buraya çağırdığımı hatırlamıyorum,” dedi Alena.
“Merak etme sorun çıkarmaya gelmedim.” Ardından bir gülüş duydum, dalga geçercesine, histerikçe. “Gerçi hâlâ anlamış değilim neden doğum günün geçeli bayağı olduğu hâlde doğum günü partisi verdiğini. Neyin peşindesin?”
**
21 Aralık 2017 (Bir Yıl Önce)*
Genç kız adımlarını okul binasının basamaklarına yönlendirdiğinde yanından koşarak geçen iki oğlan yağmur suyunu ayaklarına sıçrattı. Kış ayında neden spor ayakkabı giydiğini bilmiyordu, bunun yerine bot ya da çizme geçirmiş olmalıydı ayağına ama bugün fazlasıyla dalgındı. Kahvaltısını yarım yamalak etmişti. ödevi olduğunu bildiği kitabı evde unutmuştu. serviste uyuyakalıp kafasını cama çarpmıştı ve telefonunu iki kere yere düşürmüştü. En kötüsü de kulaklıklarını evde unutmuştu. En kötüsü buydu çünkü, şimdi yeni arkadaşı gelene dek sınıftakilerin onunla uğraşmalarını dinlemek zorunda kalacaktı. Duyduğu şeyleri görmezden gelebilecek kadar güçlü değildi duygusal olarak, her ne kadar dışarıdan umursamaz görünse de.
Kafeteryaya girdiğinde karton bardakta sıcak çikolata aldı ve arkadaki masalardan birine geçip oturdu. Kapağını açtığı bardağın üzerinden çıkan dumana takıldı yeşil gözleri, ardından kurumuş dudaklarını ıslatıp ellerini dünden dalgası kalmış saçlarından geçirdi. Şimdi burası sessizdi ama birkaç dakika sonra zil sesi duyulacaktı ve sınıfa çıkmak zorunda kalacaktı, işte o zaman asıl gürültü başlayacaktı.
Kurtuluş umuduyla geldiği okul bir bataklıktı, çamuru bulaşmıştı üzerine. Belki babasından duyduklarının etkisini bastıracak şeylerle uğraşıyordu her gün ama yine de tüm bunlar omzuna yüktü.
Kafeteryadan içeri giren koyu kahve saçlı, mavi gözleri ve çilleri olan uzun boylu kızı fark ettiğinde dudaklarına bir gülümseme kondu. İşte, gelmişti arkadaşı. Bazı sabahlar nerede olduğunu sormak için arıyor, bazense direkt kafeteryada buluyordu onu çünkü her sabah sıcak bir şeyler içmeden kendilerine gelemiyorlardı.
“Hadi gidelim,” dedi kahvesini aldıktan sonra çantasıyla birlikte karşısında dikilen arkadaşı.
“Gidelim,” diye tekrar etti genç kız, sıcak çikolatasını da alıp masadan kalkarken. Kafeteryadan çıkar çıkmaz ilk dersin matematik olduğu akıllarına gelmiş gibi hayıflanmaya başlamışlardı.
“Birincilerin nasıl bir kafası var merak ediyorum,” diye mırıldandı genç kız, dolaplara ilerlerken.
“Güzel bir kafası var.”
Duyduğu sesle gözlerini kısarak kuşkuyla baktı arkadaşına. “Son sınavların listelerine baktın mı?”
Kafasını salladı arkadaşı, dolabını açarken. Dolapları yan yanaydı. Genç kız kendi dolabını açıp çantasındaki fazla kitapları dolabına yerleştirirken içeride devrilen kalemliğini topluyordu bir yandan da.
“Baktım, bakmaz olur muyum? Yine şu senin suratsızın tepede.”
“Nereden benim suratsızım oluyormuş? O herkese suratsız,” diye homurdandı genç kız, gözlerinin önüne gelen surat ifadesiyle. Nefret ediyordu o çocuktan, her ne kadar hiç konuşma şansı bulmasa da. Çünkü ne zaman etrafta olsa gözlerini dikip ona bakıyordu ve öyle korkunç hissettiriyordu ki bakışları, deprem oluyormuş gibi masanın altına girip eğilerek başını emniyete almak istiyordu genç kız. Sırf o çocuk, sanki genç kız ona çok kötü bir şey yapmış gibi bakıyor diye bütün okul uğraşıyordu şimdi onunla.
“O da suratsız, yanındakiler ayrı bir suratsız…”
Arkadaşının söylenmelerine gülerken kalemliğini dolabına geri yerleştiriyordu ki, dolabının üzerindeki kitabı fark etti. Dolabın kapağını kapattıktan sonra yukarıya uzanarak kitabı aldı, ardından dikkatlice çevirip kapağına baktı. Kitap o kadar eskiydi ki.
“O ne?” diye sordu arkadaşı merakla, uzun saçlarını bileğindeki lastikle toplarken.
“Bilmem. Kitap.”
Bilmediği şey, nereden geldiğiydi aslında. Sayfaları sararmıştı, içini karıştırırken fark etmişti ki altları yamukça çizilen cümleler vardı, üstelik kitap ıslanmış da kurumuş gibi buruş buruştu.
Kapakta Küçük Prens yazıyordu.
“Ay, aman, bu aralar da herkes bu kitabın hastası. Eskiden kimse yüzüne bakmıyordu,” diye homurdandı arkadaşı.
Ardından çalan zil sesiyle ikisinin de dikkati dağılmıştı.
“Gel Ada, sınıfa gidelim.”
***
Evvel zaman, kalbur saman içinde…
Yıllar önce…
21 Aralık 2006
Küçük kız elbisesinin eteklerinden tutarak koridorda koşturdu. Yüzünü yıkayıp pijamalarını giymesi gerektiğini biliyordu, hatta kendi evinde olsaydı şimdiye kadar hazırlanmadığı ve yatakta olmadığı için annesinden azar işitebilirdi ama burası onun evi değildi. Burası başka bir yerdi. Büyülü bir yer. Büyülü bir kale. Bir prensin yaşadığı koca bir kale.
“Küçük hanım, küçük hanım!” diye seslendiğini duydu genç bir kadının mutfaktan, kadın hafifçe eğilmiş ve sesini yalnızca küçük kıza duyurmak istercesine fısıltıyla konuşmuştu. “Lütfen koşmayın. Hanımefendi ve beyefendi salonda, sizi duyabilirler.”
O sırada salonun kapısından gelen tok sesli adımlar yankılandı koridorda. Mutfak kapısında üzerinde önlüğüyle dikilen kadın şokla doğrularak kunduraların sahibine çevirdi bakışlarını.
Küçük kız şaşkınlıkla, biraz da korkuyla bakıyordu bu uzun, siyahlar içindeki adama. Hâlâ ciddi kıyafetleri içindeydi. Gür siyah saçları taranmıştı, kalın kaşlarının altındaki koyu renk gözleri etrafta dolaştığında kısa süre içerisinde küçük kızı buldu. Bu o’ydu. Varis’in babası.
“Küçük misafirimizi rahatsız etmeyin, bırakın istediği gibi davransın. Bugün onun doğum günü,” dedi korkunç adam, gözlerini küçük kızın üzerinden ayırmadan.
“Peki efendim.”
Korkunç adam merdivenlere yöneldi ve basamakları birer birer çıkmaya başladı, bir eli kravatındaydı ve çıkarken gevşetiyordu düğümünü. Ardından daha derin, daha kulağa kazınan bir topuk sesi geldiğinde salondan çıkan kırmızı etekli, siyah gömlekli, gür siyah saçlara sahip uzun kadına çevrildi küçük kızın bakışları. Kadın kaskatı ifadesiyle birlikte merdivenleri çıkmaya başladığında küçük kızın kalbi deli gibi atıyordu. Süheyla Anne’si neredeydi? Bu kadın kimdi? Süheyla Anne’sini istiyordu. En güzel sıcak çikolatayı o yapıyordu.
“Küçük hanım,” diye sordu hizmetçi kadın, gülümseyerek. “Sıcak çikolata sevdiğinizi duydum. Bir çırpıda yapayım mı size hemencecik?”
Küçük kız kollarını göğsünde birleştirerek “Hıh,” dedi aksi bir ifadeyle. “Sen yapma. Süheyla Anne yapsın. Süheyla Anne nerede?”
“O gitti kuzum,” dedi kadın. “Hafta sonları uğruyor sadece.”
“Ama Varis’in annesi o.”
“Biliyorum kuzum, biliyorum…”
Koşarak koridoru döndü küçük kız, öfkelenmişti. Bu ev artık eskisi gibi gelmesi heyecanlı bir ev değildi. Salonda saklambaç oynayamamıştı, mutfakta yabancı bir kadın vardı; üstelik koşmasına da izin vermiyordu.
Küçük adımları neresi olduğunu bildiği kapıdan içeri girmeden önce durduğunda, kapıyı tıklattı. Ardından kolu indirip içeriye uzattı kafasını. İçerisi tıpkı Varis’in gözü gibi gri döşenmişti, duvarlarda sarı renkli loş lambalar ve yatağının kenarında turuncu bir çadır vardı sadece renk olarak. Varis koltuğun üzerinde pijamalarıyla bağdaş kurmuş, kitap okuyordu.
“Öf ya,” dedi küçük kız içeri girerken. Hiçbir şey söylemeden hiddetli adımlarını Varis’in yatağına doğru attı, ardından tırmanıp oturduktan sonra kollarını göğsünde birleştirdi.
Göz ucuyla bakmıştı oğlana, hiçbir şekilde keyfini bozmamış kitabını okuyordu oğlan hâlâ.
“Öf ya,” diye tekrar etti kız. Bir yandan da kaşlarını çatmış, dudaklarını büzmüş, omuzlarını silkmişti.
“Sen misafir odasında uyuyacaksın. Çık benim odamdan,” dedi oğlan, gözlerini kitabından ayırmadan.
“Sen sadece beş yaşındasın. Bırak o kitabı Varis.”
“Altı olacağım bu gece.”
“Bu beni hiç ilgilendirmez. Önce ben altı oldum. Ben senden büyüğüm.”
“Yalnızca bir gün.”
“Dediğimi yap.”
Kitabını kapattı oğlan, ardından kitabı koltukta bırakıp aşağı indi ve küçük kızın karşısında dikildi. Kolunu kaldırdı, işaretparmağıyla kapıyı gösteriyordu. “Doğum günü hediyesi olarak bizde kalmayı istediğine inanamıyorum. Çık odamdan.”
Küçük kız aksi ifadesini düşürüp yataktan aşağı indi ve oğlanın karşısına dikildi. “Burada kalsam olmaz mı? Koltukta uyurum ben.”
“Olmaz.”
“Varis,” diye mırıldandı küçük kız, üzgün bir ifadeyle. “Süheyla Anne nerede?”
“O benim annem, senin değil.”
“Bana da izin verdi! Anne dememe izin verdi ona!”
“Sen sus diye izin vermiştir.”
Küçük kızın gözleri dolmuştu. Altdudağını ısırarak çattığı kaşlarının ardından baktığı oğlanın soluk gri gözlerine. “Süheyla Anne nerede Varis?”
Varis gözlerini kaçırdı. “Gitti o.”
“Ama nereye?” Küçük kız dudaklarını büzdü. O… O senin annen değil mi Varis? Niye gitti ki? Anneler gider mi?”
“Temelli gitmedi, bazen geliyor,” dedi oğlan. “Aslında bugün de gelecekti ama senin kalacağını duyunca gelmemiştir.”
Küçük kız gözlerini kırpıştırdı acıyla birkaç kez. Kocaman yeşil gözlerinden koca koca damlalar süzülmüştü yanaklarından aşağı. “Yalan söylüyorsun.”
“Ben onun oğluyum. Bana her şeyi söylüyor.”
“Ben de onun kızıyım.”
“Hayır. Senin annenin adı Filiz.”
“Benim iki tane annem var!”
“Kimsenin iki tane annesi olmaz!”
“Bana ne! Benim iki tane var!” Yumruklarını iki yanında sıktı. “İki tane var işte!”
Küçük oğlan, bir anda kapının dışından gelen topuklu ayakkabı sesiyle dehşet dolu bir ifade yerleştirdi yüzüne. Nefesleri sıklaşmıştı. Önce kapıya baktı; kapalıydı, ardından küçük kıza çevirdi gözlerini; saklamalıydı.
Elini tuttu küçük kızın hızlıca, “Çabuk,” dedi onu çekerken. “Koltuğun altına gir.”
“Ama neden?”
“Çabuk, saklan.”
“Saklambaç mı oynuyoruz Varis?”
“Evet, oynuyoruz. Ben seni çağırana kadar çıkma.”
“Ama nereye saklandığımı biliyor olacaksın. Ebe kim ki?”
“Ebe, kırmızılar içindeki kadın.”
“Sen nereye saklanacaksın?” diye sordu küçük kız, koltuğun altına girdikten sonra kafasını çıkartıp oğlana bakarken. Ardından oğlanın onu geri itmesiyle tamamen girmişti koltuğun altına.
Yanağını yere yasladı. Ablasının yüzüne sürdüğü parıltılı şeyler gözüne batmış gibi kaşınıyordu ama yakalanmamak için kendini tutacaktı.
Siyah, sivri topuklu ayakkabılar giyen kadının kapıyı açtığını gördü. Varis odanın ortasında dikiliyordu. Eyvah, Varis saklanmaya zaman bulamadı, dedi içinden o an küçük kız. Ebe kırmızı kadınsa Varis birazdan sobelenecekti.
“Varis,” dediğini duydu kadının, kapıyı kapatıp kilitlerken. “Kız arkadaşın nerede? Uyudu mu?” Kapıyı neden kilitliyordu?
“Onunla uğraşma,” dedi Varis, sert bir sesle. Küçük oğlan, ne kadar sert olabilirse.
Kadın kahkaha atarak Varis’in önüne geldiğinde dizlerinin üzerinde çökmüştü. “Peki bunun için bana ne vereceksin?”
“Ne istiyorsan,” dedi küçük oğlan.
“Ne istiyorsam mı?” diye sordu kadın. “Sessiz olacak mısın peki? Uslu olacak mısın Varis?”
Küçük kız koltuğun altında, hiçbir şey anlamamıştı. Kafasını hafifçe ileriye uzatarak görmeye çalıştığında kadının ellerinin Varis’in üzerinde olduğunu fark etti.
Kaşları çatıldı aniden. Ardından sürünerek dışarı çıkmaya çalıştı koltuğun altından.
“Ha!” Kadının şaşkın nidası, küçük kızın koltuğun altından çıktığını gördüğünde odada yankılandı.
Küçük kız ellerinin üzerinde doğrularak ayağa kalktıktan sonra önce ellerini, sonra da elbisesinin eteklerini silkeledi. Ardından kafasını kaldırıp ellerini beline koydu ve kadına baktı. “Pardon siz kimsiniz acaba? Süheyla Anne nerede?”
“Neden çıktın oradan!” diye bağırdı küçük oğlan o an, kıza karşı.
Kadın hiçbir şey söylemeden, döndüğü gibi, arkasına dahi bakmadan kilitlediği kapıyı açtıktan sonra çıktı odadan. Küçük kız bakışlarını oğlana çevirmişti o an. “Niye bağırıyorsun bana? Yalan söylüyorsun yine! İnanmıyorum artık sana! Hem öyle saklambaç mı olur? Ebe çağırınca çıkmaz kimse!” “Git uyu,” dedi oğlan, arkasına dönüp yatağına yürürken.
Küçük kız koşar adımlarla koltuğa ulaştı, ardından oğlanın az önce okuduğu kitabı alıp havaya kaldırdı. “Bir şartım var. Bu kitabı bana hediye edeceksin.”
“Olmaz.”
“Ama bugün benim doğum günüm.”
“Değil,” dedi oğlan, saati göstererek. Saat gece yarısını geçmişti.
“Ama…” Küçük kızın omuzları düşmüştü.
“Git uyu,” diye tekrar etti oğlan, yorganını açıp içine girerken.
“Bir dahaki doğum günümde alacağım kitabını senden.”
“Çıkarken kapıyı da kapa.”
Küçük kız kitabı aldığı yere geri bıraktı, ardından üzgün adımlarını kapıya yöneltti. O ne kadar çok yakın olmak istese de oğlan onu hiç sevmiyordu. “İyi ki doğdun Varis,” dedi küçük kız, kapıyı kapatıp çıkmadan önce. Bir umut, kitabı göğsüne bastırıp çıkabilmeyi istemişti o gece o odadan. Varis’le uyumak istemişti ama kitabı olsa da olurdu. Kitabı da olmamıştı.
Zaten kitaplarını bana tercih ediyor hep, diye düşünmeden edemedi. Odasından da kovdu zaten! Bir gün Varis, küçük kızı kitaplarına tercih edecek miydi?
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.