Kelebeği Öldürmek
Kelebeği Öldürmek
13. Bölüm - Kül Kelebek
521 13

ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
 
“Kelebek hep bana uçmak istemiş, onu kavanoza hapsettiğimde bile.
Saçlarına konup teninde soluklanayım demiş, kanatlarını kıracağımı bile bile.”

 
Varis

 
“Süt sever misin? Bunlar sütle güzel gidiyor.”

Süt sever miydim?

Bilmiyordum, doğrusu. Uzun zamandır tat alamıyordum, en son ne zaman keyifle yemek yediğimi hatırlamayacak kadar uzun zamandır. Neyi seviyordum en çok? Küçükken bu soruya cevap vermek daha kolaydı. Çikolatadan nefret ederken bile, onun çikolata paketlerini açıp sevdiğini bilerek sütlü çikolatalardan tat almaya çalışıyordum çünkü. Bir tane, iki tane, üç tane… Sütlüler bitmiş oluyordu işte. Ne buluyordu tatlılarda anlayamıyordum o zamanlar, anlamaya çalışana kadar da sütlüler bittiğinden homurdanıp duruyordu başımda.

Bilseydim acıları yer tatlıları bırakırdım, şimdi o tanıdık acı tadın peşinden koşturuyordu çünkü hâlâ.
Süt de tatlıydı. Ama süt içmiyordu çok. Sıcak çikolata içiyordu bardak bardak. Tatsız tuzsuz bir şey daha… Çikolata seviyordu belliydi.

Kurabiye… Kurabiye de seviyordu. Ne zaman anaokulunda kurabiye dağıtsalar, o kocaman yeşil gözleriyle dibimde bitip benimkini yemek istiyordu. Başta dağıtılan kurabiyeler tarçınlı olduğu için yemiyordum ama sonradan içinde tarçın olmasa da yememeye başlamıştım sırf gelsin yanıma da istesin diye.

Annesi katı bir kadındı. Öyle her istediğini yemesine izin vermiyordu her zaman. Sürekli beyaz elbiseler giydiriyordu ona da ablasına da, kirletince azarlıyordu hatırlıyordum. Ölesiyle korkuyordu annesinin okula elbiseyle gönderdiği sabahlar, kaydıraktan kaymaktan. Ceketimi bilerek salıncağa serip kaçtığım bir gün hatırlıyordum, o zaman boş boş kenardan izlemeyi bırakıp oturmuştu anca.

Aptal kız.
Aptaldı çünkü her şeyi unutmuştu.
Aptaldı çünkü hatırlamıyordu.
Aptaldı çünkü öfkemin nedenini bile bilmiyordu.
Ne yaptığını bilmiyordu.
Bana ne yaptığını bilmiyordu.

Bilse bakar mıydı böyle gözlerime? Evime gelir, mutfağımda dolanır mıydı önlükle? Öpmeme izin verir miydi, dokunmama? Ne yapardı peki? Ne yapardı bu küçük kız, ne halt yediğini öğrense?

Bir daha yüzünü dahi göremezdim, göstermezdi biliyordum. Hareketlerini tahmin edecek kadar tanıyordum onu, önce kapanır saatlerce yalnız bırakırdı kendini. Düşünür, eksiltir, biçer, tartardı kafasında her şeyi belki bin mislini omuzlarına yükleyerek. Mahvolurdu. Mahvolurdu. Görmek istemiyordum.
Ama Alena durmayacaktı. Bunu da biliyordum.

“Kahveye bile süt koymam,” diye mırıldandım, kollarımı göğsümde birleştirip yanında dikilerek. Zaten tadını alamıyordum, bir de sütle mi uğraşacaktım? Kafeinse kafein, enerji veriyordu işte.

Hemen yanımda, çıkardığı tabağa diziyordu kurabiyeleri. Kurabiyeler sıcak olduğundan elini değdirmeden çatalla teker teker koymaya çalışıyordu ama her türlü eli yandığından arada çekip havada sallıyordu. Ne gerek vardı bu kadar özene? Tepsiyi devirseydi tabağın içine.

“Sütlü kahve çeşitlerini aşağılıyorsun şu an.” Tepsiden ilk çıkardıklarından birine uzandığında, bana vermemesi için dua etmeye başlayacaktım neredeyse ama tam da tahmin ettiğim gibi bana uzattı. “Al, tadına bak.”

Öleyim mi yani? Bu kadar mı nefret ediyorsun benden?

Bir an onun eskisi gibi hakkımda her haltı, benim bile kasıtlı yaptığımın farkında olmadığım şeyleri bile bildiği zamanlardaki kız olmadığını unutuyordum. Bahçeden söküp saçlarının arasına soktuğu çiçeklerle kitabımı çekip suratını yüzüme uzattığı, sırf peşinden atlar mıyım kontrol etmek için kendini suya attığı, acıları kalmış olsa da acıktığı için bitter çikolataları yediği zamanlardaki kızla aynı kişi olmadığını unutuyordum.

O zaman tarçının lafını bile açmazdı. Çünkü en iyi o biliyordu alerjim olduğunu. Ama karşımdaki bu kız, bilmiyordu. O kadar bilmiyordu ki, bir yabancıya bakar gibi bakıyordu gözleri ne zaman kalabalığın içinde kenetlensek. O yeşilliklerin içinde tanıdık bir his arıyordum; otuz iki diş sırıtan o küçük beyaz elbiseli kızın yüzündeki heyecanı, sevgiyi, ilgiyi arıyordum ama yoktu. Belki de hiçbir zaman olmayacaktı, hatırlamayacaktı, kendimi kandırıyordum. Belki de sadece şimdiki Varis Adin’in görünüşüne, tavırlarına, havasına kapılmıştı o da diğerleri gibi. Sürüklenip duruyordu peşimde, ben sürüklüyordum onu bilinmezliğe. Gel diyordum, elinden tutup çekiyordum onu ama yalnızca bacakları hareket ediyordu peşimden. Karşı koyamıyordu ama istemiyordu da belki de.

Elimi çıkarıp göğsüne koysam atar mıydı kalbi onun benim göğüs kafesimde yarattığı depremler gibi? Tutsam elinden, gel gidiyoruz desem, gelir miydi her şeyi öğrendikten sonra? Terk eder miydi beni?
Kapanır mıydı yine kapılar üzerime?

Böyle küçük, ince elleri vardı onun. Ardında kilitli kaldığım kapıları açabiliyordu o ellerle. O gittiğinde, yanında annemi de götürdüğünde, o kapıların arkasında kimsesiz kalmıştım ben.

Öyle yoktu ki, öyle gitmişti ki gün aymamıştı artık sabahları. Kafamın içinde, bir yerlerde, hep geceydi. Her sarı saçlı beyaz elbiseli kızı o sanmıştım gezdiğim şehirlerde. Burnumun dibinde, Agâh Amca’nın evinde olduğunu bilsem, ne yaptığını bile bile koşardım dayanırdım kapısının önüne.

Önce kızardım hatırlamadığı için hiçbir şeyi, sonra hatırlamaya gayret etmediği için de kızardım. Çünkü eğer o zaman zorlasaydı kendini bugün bu kadar zor olmazdı onu geri getirmek.

Hemen yanımda duran bar sandalyesini çekip oturduktan sonra gözlerinin içine baktım. Hatırla. Hatırla. Hatırla. Büyüsü falan yok muydu hafıza kaybının? Şaman, hoca falan görseydik bir şeyler yapamaz mıydı?
İyice saçmaladın Varis. Bir otur Ouija tahtasıyla ruh çağır istersen.

Kurabiyeye uzandım. Yiyeceğiz mecbur. “Hasta adama kurabiye mi yapılır ya?” Homurdanarak kurabiyeyi elimde çevirirken tipini süzüyordum. Tarçınlı olmasa bütün tepsiyi yerdim ama tarçınlıydı ve ben burada soluk borum tıkansa da bunu yiyecektim.

“Paşa hazretleri ne istediğini baştan söyleseydi de onu yapsaydım o zaman,” diye homurdandı tatlı tatlı, tabağı tezgâha bırakırken. Ardından ellerini beline yerleştirip karşıma dikildi, dik dik bakıyordu. Tamam ya… Yiyeceğim dedim ya…

Gözleriyle kurabiyeyi işaret ederek “Ye,” dedi tok bir sesle, üstüne bastıra bastıra. Hayırı cevap olarak kabul etmeyecekti, belliydi. Yemezsem kesin basıp giderdi de bu şimdi. Bu yağmurda üstelik. İnadı inattı.

Seslice nefes vererek pes ettim ve kurabiyeyi hafifçe burnuma yaklaştırarak kokladım. Ortasındaki çilekli reçeldi, kalanı da un, yağ, şeker, tarçın işte… Battı balık yan gider kafasıyla yarısını ısırıp çiğnemeye başladım. Başta bir sorun yoktu, tarçının tadını alamıyordum zaten. Bir belirti ararken gözlerimi etrafta gezdirdim, ardından bakışlarımı ona çevirdim. Gözlerini kocaman açmış, dudaklarını birbirine bastırmış, gamzeleri iki yanağında da belirgin bir çukur oluştururken beklentiyle suratıma bakıyordu.

Ama sen bana böyle bakarsan ben bütün tepsiyi yerim.

Her şey yuttuktan sonra başladı. Boğazımdan yukarıya bir yanma hissi yükseldi, içime çektiğim nefes soluk borumda tıkanmıştı, acıdan gözlerim yanıyordu. Öksürerek hissi yok etmeye çalıştım ama yakın zamanda terk edecek gibi değildi yaktığı yeri.

“Boğazına mı kaçtı?” Şaşkınlıkla sormuştu.

Ayağa kalktım, ardından su uzattığını fark ettim elindeki bardakla. Bardağı alıp birkaç yudum içtikten sonra nefes almak için bir yer bakınmaya başlamıştım, mutfağın penceresini açarsam soğuk hava iyi gelebilirdi. “Zehir mi koydun kızım bunun içine?” diye söylenerek adımlarımı büyük pencerelere doğru attım. Ardından açıp kafamı dışarı çıkardım.

Öl dese ölecek misin Varis? Aptal mısın oğlum sen?

Dışarıdaki fırtına ağaçları yerinden sökecek cinstendi. Birkaç damla saç tutamlarımı ıslatırken temiz havanın ciğerlerime iyi geldiğini fark ettim ama biraz daha tarçın yersem muhtemelen nefes borum tıkanacağı için hastanelik olacaktım.

“Doğru düzgün çiğneseydin…”

Ada’nın kendi kendine homurdandığını duydum arkada. Pencereyi biraz açıp geriye çekilerek duvara yaslandığımda, hâlâ tepsiyi tabağa boşaltmakla meşguldü. Amma değerliydi kurabiyeleri. Ve ben daha fazla yiyemeyecektim çünkü tarçınla lanetlenmiştim.

Ada bir kurabiyeyi alıp ısırdı, ardından çiğneyip yutarken düşünceli bakışlarını tezgâhın üzerinde gezdirmeye başladı. Muhtemelen kurabiyede bir sorun olup olmadığını test ediyordu ama kurabiyede sorun yoktu. Sorun bendeydi.
Bunu bilmesine gerek yoktu.

İçerisi çok soğuduğundan pencereyi kapatmak için uzandım, o sırada birinin topuk sesleri dışarıdan kulağıma dolmuştu.

Sivri topuklar.

Üzerine örttüğüm örtüler tozlanmıştı çocukluğumun, öyle derinlere gömmüştüm ki hatıraları bir daha ne topuk sesi duyabilmişlerdi bunca zaman ne de daha fazla incinmişlerdi ama bu ses çok tanıdıktı. Kim gelirdi ki buraya? Bir kere bahçe kapıları kilitliydi, Reşit Bey dışında biri açamazdı. Herkesi kovmuştum sürekli temizlikle uğraştıkları ve kimsenin yemediği yemekleri yapıp başımı ağrıttıkları için. Kapıyı açabilecek çok az kişi vardı: Bir, babam ya da kişisel sekreteri ki ikisi de yurtdışındaydı, iki de Milas ya da amcam ama onların da topuklu ayakkabı tercih etmeyeceklerini düşünüyordum.

Mutfak çıkışına doğru döndüğümde Ada’yla göz göze geldik. “Kimseyi beklemiyordum.”

Omuz silkti. “Belki Reşit Bey’dir. Ya da… Baban gelmiştir.”

“Babam yurtdışında, bir haftadan önce dönmez,” diye mırıldanırken yanından geçip doğruca kapıya doğru attım adımlarımı. Eğer tahmin ettiğim kişi geldiyse belasını sikecektim bu sefer.

Ada’nın arkamdan geldiğini biliyordum ama düşüncelerimin arasında o kadar gerilmiştim ki sadece kapıya odaklanmıştım. Kapı koluna uzandığım sırada Ada yanımda durdu ve göz göze geldik, o an onu omzuma atıp mutfağa kilitleme isteğiyle dolup taştım. Bu kadını görmesini istemiyordum. Hayır, bu kadının onu görmesini istemiyordum. Tanıyabilir miydi? Belki. Ama ondan öte, o kadının, artık değer verdiğim hiçbir şeye değil bakmasını, gölgesini düşürmesini bile istemiyordum.

Kapıyı açtım ve geriye çekildim. Elim kapı kolundan yanıma düşmüştü, gözlerim karşımdaki siluete odaklandığında.

Hiç kısa kestirmediği o simsiyah saçları omuzlarından aşağıya dökülüyordu tıpkı onu hatırladığım gibi; gözlerine kalem çekmişti, sanki mümkünmüşçesine daha da karanlıklaştırmıştı göz çevresini. Metreler ötesinden bile ben buradayım diye bağıran kırmızı ruju dudaklarındaydı. Siyah ve kırmızı. Başka renk bilmiyordu sanki, ne geçmişte ne de şimdi. Şemsiyesinin sapını kavramış parmaklarına gözlerim takıldığında uzun, sivri, kırmızı tırnaklarıyla karşılaştım yine.
Sırtım karıncalandı.

Gözleri Ada’ya düşmüştü. Çek şu siktiğimin gözlerini onun üzerinden.

“Tatlım.”

Derin bir nefes aldım sessizce, bu sesi bir daha hayatım boyunca duymayacağıma söz vermişti babam ama işte, yine buradaydı, bu evin önündeydi. Bir adım atsa içeri girecekti ve kâbus yeniden başlayacaktı sanki.
Çenemi o kadar sıkıyordum ki dişlerim dökülecekti.

“Beni içeri almayacak mısın Varisçiğim?”
Seni içerisine alacağım tek yer tımarhane olur.

Ada’ya attığı kaçamak bakışlarının arasında yumruklarımı sıktım, sivri topuklu kırmızı çizmelerinden birini kaldırıp içeriye adım attığı sırada mermerde yankılanan topuk sesi boğazımdan yukarıya yine aynı hissi tırmandırıyordu. Gözkapaklarımı birbirine bastırdım, içime çektiğim oksijen soluk borumda tıkanmıştı. Hayır. Bu eve girmiyorsun.

Tek bir adım. Tek bir adım attım ve önünü kestim. “Senin ne işin var burada?” Küfür yok, küfür yok, küfretme.

“Aramalarıma cevap vermiyordunuz,” diye mırıldandı sanki mağdurmuş gibi sesini inceltirken. “Sen de, biricik kuzenin de. Ben de ufak bir ziyarette bulunayım dedim. Beni böyle mi karşılıyorsun, oğlum?”
Sen gerçekten akıl almaz bir fahişesin.

Öfkem, kafesini tımarcısının başına yıkmak üzere olan bir heybetli bir aslana dönüşüyordu yavaş yavaş. Bu hikâyenin sonunu biliyordum ama ne olursa olsun bir kadına vuran o adam olmayacaktım. Hele de Ada’nın karşısında.

Telefonumu çıkartıp Reşit Abi’yi aradım, ilk çalışta açtı. “Reşit Abi, acil gelebilir misin buraya? Bir sorunumuz var.”

Çöp torbası da getir.

Reşit Abi onaylayarak telefonu kapatırken kadının suratındaki şaşkınlık, korkuyla ortaya karışık bir duyguya dönüşmüştü. Madem tek hareketimde götün tutuşacak hangi cüretle kalkıp geliyorsun sen buraya?
“Dalga mı geçiyorsun?”

Gülmemek için zor tuttum kendimi. “Arazime iznim olmadan girdin, bunun haneye tecavüz sayıldığını bilmiyor muydun?”

“Varis, ciddi değilsin herhalde,” dedi gergince, etrafına bakarak. Gözümün içine bak ve seni şurada gebertmemem için yalvar bana. “Reşit Efendi’ye gerek yok, ben kendim giderim.”

Eminim giderdin. Ama bu sefer o kadar kolayca gidemeyeceksin.

Reşit Abi arkadan siyah şemsiyesiyle göründüğünde gözümü bile kırmadan, dümdüz bir ifadeyle baktım karşımdaki kadının suratına. Ne kadar ciddi olduğumu, Reşit Abi onu karakola kadar götürdüğünde anlayacaktı.

“Sahra Hanım, buyurun arabaya kadar eşlik edeyim,” dedi Reşit Abi, soğuk sesiyle. Uzun zamandır böyle bir tavır sergilemediğinden bu yönünü unutmuştum.

“Varis…”

İsmini duymak bile yeterliydi kusmama, bir de utanmadan ismimi ağzına alıyordu. Cümlesine devam edeceği sırada daha fazla dayanamayarak kapıyı suratına kapatıp Ada’ya gözlerimi değdirmeden koridora doğru yürüdüm. Bu ifadeyle, bu öfkeyle, gözlerimde yatan cesetle gözlerine bakamazdım. Zaten sözlerime inanmıyordu sırf gözlerimde teyit edemediği için, bir de az önce şahit olduğu sahneden sonra muhtemelen katettiğim yol başıma yıkılmıştı.

Odama geçtim, ardından da banyoya. Ben banyonun kapısını kapatırken Ada’nın odaya girdiğini görmüştüm ama söyleyecek bir şeyim yoktu.

Ya da vardı. En azından olmalıydı. İlişkiler böyle inşa edilirdi değil mi? Kaçarak, saklayarak değil. Aksine anlatarak, üzerine giderek…

Dillendiremeyeceğim tek şeydi oysaki bu. Sorsa anlatmayacağım hiçbir şey yoktu ama anlatamayacağım şeyler vardı.

Ellerimi lavabo mermerine yaslayıp suratıma soğuk su çarptım. Bak Ada, ben çocukken, annemle babam kâğıt üstünde evliliklerine devam ederken başka bir kadınla daha yaşadım bu evde. Herkes gittiğinde, topuk sesleri merdivenlerde yankılanmaya başlıyordu ve dünya birkaç saatliğine kararıyordu. Babama anlatmak istedim ama beni dinlemedi. Annem velayetimi alacaktı ama sen gittiğinde onu da götürdün yanında.
Sonra ben senelerce aşağılık bir soytarıyla dört duvar arasında kaldım.
Sen, beni bu dört duvarın arasında yalnız bıraktın.
Ve adım gibi biliyorum ki yeniden yapacaksın.

Dolaptan bir havlu alıp yüzümü sildikten sonra havluyu tezgâhın üzerine fırlattım, ardından kapıyı açıp dışarı çıktım. Ada orada, odanın ortasında, büyük yeşil gözlerini kocaman açmış bana bakıyordu. “İyi misin?”
İyi misin mi? Aklından neler geçirdiğini biliyordum. O kadının kim olduğunu merak ediyordu, neden kovduğumu merak ediyordu. Ama bunları tak diye sormak için fazla düşünceliydi çünkü kendisine de sorulmasını istemediği sorular vardı birtakım.

Gözlerimi ondan çekerek tembel adımlarla yatağımın ucuna oturdum, bacaklarımı açarak dirseklerimi dizlerime yasladım ve ellerimi yüzümden saçlarıma doğru kaydırdım. Gerçekten ne diyebileceğimi bilmiyordum.

Onu ilk gördüğüm gün, okulda, bas bas bağırmak istemiştim suratına bir yabancıya bakar gibi baktığı için bana. Hiçbir şey hatırlamadığı gerçeği beş parmak izini bırakmıştı çünkü yanağıma. Ne kendini bırakmıştı bende ne de annemi. Bahçemdeki bütün hayatı, bütün yeşili emmiş gözlerine geçirmişti, sanki Tanrı her baktığımda ceza çekmem için. Bir yıldan uzun bir süre görmezden gelmeye çalışmıştım varlığını ama her gece kulağınıza çocuk şarkıları mırıldanan küçük bir kızın hayaletiyle uyumaya çalışmak çok zordu.

Su rahatlatırdı. Su onu hatırlatıyordu. Havuzun en dibine yüzüp oturuyordum bağdaş kurarak mermere, nefesimi tutup gözlerimi kapatıyordum ama ilk gördüğüm yine onun koridordan geçerken üzerime çevirdiği yemyeşil gözleri oluyordu. Ders çalışıyordum, olmuyordu. Koşuyordum, olmuyordu. Yüzüyordum, olmuyordu. Yemek yerken bile olmuyordu. Zaten hiç uyunmuyordu.

Ama onun başka bir erkekle çıkacak olma fikri, hayır, işte bu beni harekete geçiren şey olmuştu. Bir trafik ışığında aynı anda hem kırmızı hem de yeşil yanabilir miydi? Ada da bu yüzden beni anlamıyordu. Ben bile beni anlamıyordum çünkü.
Ama artık değil.
Artık değil.

Babam istediği adamı yerle bir edebilirdi ama ben bu kızı suçsuz olduğunu bile bile göğsümün ortasındaki yerinden edemezdim.

Benim çürümüş bahçemdeki tek çiçekti o. Sağ kalan tek şeydi.

“O kadın benim annem değil,” diye mırıldandım, gözlerimi gözlerine çevirerek. Yutkunmuştu. “Ben küçükken babamın sekreterlerinden biriydi. Metresi oldu, bu evde yaşadı bir süre.”

O kadın… Işıkları kapatıp uyuyamamamın sebebi oldu.
Lambalar söner Ada, sen hiç kapatamayacağım, sönmeyen o ışık ol geceleri bana.
Ne olur.
Desem, anlar mısın beni? Bilmiyorum. En çok da bu koyuyor.

Gözlerimi kaçırdım. Zaten ne zaman kendime iki dakika dürüst olmaya çalışsam ya kendimi kaçırırdım mekândan ya da gözlerimi.

“Önemli değil, anlatmak zorunda değilsin,” diye mırıldanırken yanıma doğru yürüyordu yavaş adımlarla. Bir yanım kendi isteğiyle kollarını bana dolamasını öyle çok istedi ki o an ama bunun için çok fazla tanıyordum onu. Henüz o camdan duvarlarını aşamamıştım her ne kadar içeride ne olduğunu görebiliyor olsam da. Ben bir adım atmadığım sürece ortada buluşamayacaktık.
İnatçı kara parçası.

“Hangi cüretle buraya gelebiliyor?” Boş boş konuşuyordum yine, sanki cevabı Ada’daymış gibi. “Bahçe kapısını nasıl açmış?” Evet, bu gerçekten merak ettiğim bir konuydu işte. Ada gittikten sonra ilk iş güvenlik odasına inip kameraları kontrol edecektim.

Ada’nın adımları tam karşımda tereddütle durduğunda, hafifçe kaşlarımı çatarak ona baktım. Kafası karışmış gibi görünüyordu. “Bahçenin başka giriş çıkışları var mı?” diye sordu, gözlerini üzerime çevirirken. Gergin miydi o? “Ön kapı hariç.”

Kapıyı açık bırakmıştı.

“Ada,” diye mırıldandım, histerik bir şekilde gülerek. “Burası büyük bir arazi, onlarca kapısı var.” Bu onu suçlu hissettirecekti ve ben bu duyguyu ondan nasıl söküp atabilirim bilmiyordum.
Yani… Kapıyı açık unutmasan iyi olurdu… Ama unutmuşsan da… Sorun değil…

“Eğer Reşit Bey, tarçın almaya gittiğinde ön kapıyı kullanmadıysa… Yani ben, içeri girerken kapıyı kapatıp kapatmadığımı hatırlamıyorum.” Gergince dudaklarını dişlediğinde gözlerim gözlerinden biraz aşağıya, dudaklarına kaydı. Ben de dişleyebilir miyim? “Özür dilerim, kontrol etmeliydim.”

Gülerek uzandım ve elinden yakaladım. “Sen nereden bileceksin o delinin kapı çalmak nedir bilmediğini?” Deli. Ne kadar hafif bir kelime tercihiydi. Bana geri ödemen gereken çok şey var Ada.

Kollarımı belinin etrafına dolayıp onu kendime çektiğimde, bedeni bacaklarımın arasına girdi. Kafamı karnının üzerine yaslayıp gözlerimi kapattığımda kasıldığını hissetmiştim, nefesini tuttuğunu da. Soru şuydu, herhangi birinin yakın teması da onu bu kadar heyecanlandırıyor muydu yoksa bana özel miydi?
Ya da soru şu olmalıydı: Başka birinin yakın temasına izin verir miydi?
Beni ittirmiyordu en azından artık.

Bir süre sonra havada kalan ellerini omuzlarıma koyduğunu hissettim, hafifçe dudaklarımın kenarı kalkmıştı yukarıya. İttirmeyecekti.

Alnımdan geriye ittiğim saçlarımın arasında parmaklarının hareketliliğini hissettiğimde sertçe yutkundum. İttirmiyordu, üstüne bir de saçlarıma mı dokunuyordu?
Kaptım seni.
Yine kaptım.

“Bence sen uyu. Yaralısın. Üstelik çok fazla ayakta geziniyorsun, eminim eve gelirken doktorla böyle anlaşmamışsınızdır.”

Hafifçe güldüm. O söyleyene kadar çok değil iki gün önce karnıma ok saplandığını anımsamayacak kadar unutmuştum yaralı olduğumu. Hissetmediğimdendi belki de. İlaçlar yüzündendi muhtemelen, zaten uykumu getiren de yine ilaçlardı. Şu an başımı yaslasam yastığa uyurdum çünkü öğlen o gelmeden önce içtiklerim ağırlık yapmıştı.

“Tamam,” diye mırıldandım, aklıma gelen kısa bir anının silik sahneleri zihnimde canlanırken. Ardından kazağını kaldırıp başımı içine soktum ve başımı çıplak karnına yasladım bu sefer. Artık sal kendini Ada. Bırak artık kendini bana. “Burada uyurum.”

Bir an hatırladığını hayal etmek istedim ama öyle olsa tarçınlı kurabiye yapmazdı. Şüphelenir bir hâli de olmamıştı hiç ben öksürerek pencereyi açarken bile, gerçekten hiç umut yoktu. Belki de hiç hatırlamayacaktı.
Bazen hatırlamasın istiyordum.

Sonra Alena’nın öfkeli bakışları beliriyordu karşımda. İşte o zaman bu oyunun daha başından kaybedildiğini fark ediyordum.

Ada kazağını kaldırıp başımı içeriden çıkardı, böylece artık onu solumaz oldum. Duş jeli çok hoş kokuyordu. Geri çekilmeye çalıştığında belindeki kollarımı sıkılaştırdım, kaçamayacağını bilmeliydi. Eğer en başında rahatsız olsaydı geri çekilirdim ama o saçlarımla oynamayı tercih etmişti.

“Sen iyice başa çıkılamaz bir şey oldun!” diye hayıflandı ama sanki dalga geçiyordu, sanki iki gıdıklasam gülecek gibiydi.

“Sanki önceden başa çıkabiliyordun da.” Yalansa yalan de.

“Ciddiyim,” dedi gözlerimin içine bakarak, hafifçe kafasını eğerken. Başımı kaldırmış ona bakıyordum.
Omuz silktim hafifçe. “Ben de ciddiyim. Yani uyumayı sevmiyorum derken.” Uyumak istemiyordum. Çocukluğumdan beri böyleydi bu. Sabahlara kadar yüzer, kitap okur, ders çalışır, çocuklarla takılırdım ama bu koca eve dönüp ışıkları kapatıp uyumak istemiyordum.

Ada gözlerini etrafta gezdirirken derin bir nefes aldı, bir şeyler düşünüyordu. Belli ki beni ikna etmeye çalışacaktı. Hafifçe esnediğinde, eliyle ağzını kapattı. İşte. Beni ikna etmen bu kadar kolay.
Belindeki kollarımı çekip ayağa kalkarken şaşırmıştı. Bana döneceği sırada kollarımı arkasından geçirip kucağıma aldım onu, o yeşil gözlerinin kocaman açıldığını görmesem de hissedebiliyordum. Yatağın başına yürüdükten sonra onu yastıkların üzerine bıraktım, ardından üzerinden atlayıp yanına geçtim.

“Uyumayı sevmediğini sanıyordum?” diye sordu hafifçe kaşlarını çatarak, ne yaptığıma hâlâ anlam vermeye çalışırken. Az önce seni yatağa attım Ada. Bu cümleyi bir gün asıl anlamıyla da kullanabilmek dileğiyle.

“Uzanıp dinlenebilirim,” diye mırıldandım omuz silkerek. Dirseklerimi yatağa yaslamış, hafifçe yatak başlığına dayamıştım sırtımı. O biraz daha aşağıdaydı, başı yastıklara gömülmüş aşağıdan bana bakıyordu kafasını kaldırarak.

Dirseklerinin üzerinde kalkmaya çalıştığında karnının üzerinden baskı uygulayarak kalkmasına izin vermedim. “Yat.”

“Ama kurabiyelerim?”

Zehir kurabiyelerin mi?

Sesi yorgun ve uykulu geliyordu. Muhtemelen son birkaç gündür kafasının içindeki karmaşadan ve yaşadıklarımızdan o da doğru düzgün uyuyamamıştı.

“Kimse yemiyor kurabiyelerini.” Siktir. Kurabiyelerinin kaçtığı yok, demeliydim.

Kaşlarını çatarak suratıma baktı. Sinirlenmişti. “Beğenmedin mi?”

Toparlamak istercesine dudaklarımı yaladım. “O anlamda demedim.” Senin ağzını sikeyim Varis.
“Ama beğendiğini de söylemiyorsun.”

Yalan mı söyleyeyim?

“Beğendim, Ada. Oldu mu?” Yani tarçın olmasa kesin beğenirdim.

“Olmadı. Zorla söyledin şimdi de,” dedi küçükken takıldığı gibi ama uykulu olduğundan ellerini yastığa yaslamış başını da üzerine koymuştu. Belki de böyle uyku sarhoşuyken daha çok yanında olmalıydım, o zamanlar gardını daha bir düşürüyordu.

Gülerek önüme döndüm. Bir anda gözleri sanki az önce uykulu uykulu konuşan o değilmiş gibi açıldı ama gözlerime değil dudaklarıma bakıyordu. Ne düşünüyordu?

Bir süre sonra, gözkapakları yeniden kapandı. Tamamen benim olduğum tarafa dönmüş, uyku evresine geçmişti artık. Hafifçe kaydım yatakta, ardından yanına yattım ve gözümün önündeki yüzünü izlemeye başladım. Hiç değişmemişti. Hâlâ sıcak çikolata içtiğinde yüzüne gözüne bulaştırıyordu, hâlâ başını yastığa koyduğu gibi uyuyordu benim aksime, hâlâ dikkafalıydı.

“Kurabiyelerimi beğenmediğini biliyorum,” diye mırıldandı uyku mahmuru hâliyle.

Yüzüne bir tutam saç düşmüştü. Uzanıp onu çok da rahatsız etmeden kulağının arkasına sıkıştırdım. “Öyle değil…”

Saklambaç oynarken benimle aynı yere saklanırdın hep. Kızardım sana ama ne zaman oynasak girdiğim deliğe gelmeni beklerdim peşimden. Bir keresinde o kadar sinirlenmiştin ki bana sınıftaki başka bir kız yüzünden, arkamdan ittirip sobeletmiştin beni.

Ben sana o günden beri sobeyim Ada.
Her şeyi o kadar bir arada tutmaya çalıştım ki seninle ilgili, şimdi her şey paramparça.

 
Ada
 

Adını koyamadığım hisler çürütüyordu göğüs kafesimi, aklımı, içime çektiğim nefesi. Hiç yaşamadığın duyguların ahı kalır mıydı üstüne? Benim sanki, böyle, mezarı vardı içimde.

Gözlerimi ilk araladığımda, sonbaharın, bütün ağaçların yapraklarını döktüğü bir bahçenin ortasında çamur ettiğim beyaz bir elbiseyle dikiliyordum. Ardından tekrar açtığımda gözlerimi, alacakaranlık etrafı esir almışken göğsüme tohumlar eken bir kokunun kaynağında yatıyordum.

Belimden geçen bir kol vardı, eli karnımın üzerindeydi. Başımın altındaydı diğer kolu. Saçlarımın arasında, enseme çarpan sıcak nefesini hissedebiliyordum. Birkaç saniye gözlerimi açıp kapatarak kendime gelmeye çalıştım. Nerede olduğumu ve saatin kaç olabileceğini algılamaya çalıştım ama derin uykudan uyandığım zamanlar beynim ilk beş dakika iflas etmiş oluyordu. Fabrika ayarlarına dönmek için zaman lazımdı.

Sırtımın göğsüne yaslı olduğunu, inip kalkan göğsünden fark ettiğimde nefesimi tuttum. Birden göğüs kafesimdeki organ sanki kilometrelerce koşmuşum da yeni soluklanıyormuşum gibi nankörlük etmeye başlamıştı.

Şaşkınca yutkundum, ardından dirseğimin üzerinde kalkmaya çalıştım ama önüme dönüp hafifçe yükseldiğim an hâlâ belimde duran kolu yüzünden bu sefer sırtüstü düştüm az önce kalkmaya çalıştığım yere. Sigara böreğiydim sanki, biri de beni ona doğru sarıyordu; en azından ona doğru döndüğümde böyle hissetmiştim. Bu sefer kafası biraz yukarıda kalmıştı ama yüzüm tam olarak boynunun önüne yerleşmişti. Kafamı kaldırdığımda, çene hatlarıyla bakışıyordum.

Kimbilir kaç saattir uyuyorduk. Yorgun olduğumu biliyordum ama bu kadar deliksiz uyuyacağım aklımın ucundan bile geçmemişti. Bu kadar erken karnım nasıl kazınabiliyorsa o şekilde sesler geliyordu midemden, sindirecek bir şey olmadığı için asit kaynıyordu resmen içimde. Biz yattığımızda, en azından ben gözlerimi kapatırken henüz hava yeni kararıyor değil miydi? Nasıl olmuştu da bu saate kadar bir kez olsun uyanmamıştım ben?

O değil miydi hem… Uyumaktan nefret ettiğini, uyuyamadığını söyleyen? Bu karşımdaki kimbilir kaçıncı rüyasını gören ayı kim oluyordu o zaman?

Belki de ilaçlarının etkisiydi. Doktor reçetesiyle uyku ilacı kullandığını söylemişti zaten hastanede. O gün birlikte uyuduğumuzda da ben çıkarken uyanmamıştı. Belki şimdi de kolundan kurtulup kalksam…
Ama… Neden?

Bu çok garip bir duyguydu. Çünkü, daha fazla neden uyduramıyordum yanından kalkıp gitmek için, ona itiraz etmek için ya da hayır demek için. Bana oyun oynamıyordu, benimle dalga geçtiği de yoktu. Her şey gerçekti.

O zaman yanıtlaması gereken başka sorular vardı.
Benimle açık konuşmalıydı.

Gözlerim saat bulmak için duvarları taradı ama kalkmadığım sürece doğru düzgün bir şey göremiyordum ondan başka. Kullandığı parfüm her neyse o kadar cezbediciydi ki göğsüne yatıp uykuma kaldığım yerden devam etmek istiyordum ama bugün salıydı. Bu da okul var demekti. Üstelik yılbaşı yaklaşıyordu ki bu da ikinci sınavlar geliyor demek oluyordu.

O an aklıma Varis’in kol saati kullandığı geldi. Belime sarılı kolunu kaldırdım, ardından bileğini gözümün önüne getirdim ve sweatshirtünü geriye sıyırdım. Saat 7’ydi.
İlk ders saat 9’daydı.

Varis’in kolunu geri bırakmaya kalmadan, huzursuzlaştığını hissettim. Uyanıyordu. Yutkunarak başımı geri yasladım ve hafifçe kaldırıp yüzüne baktım. Uyumaktan hafif şişmişti gözleri ve dudakları, hele saçları aşırı dağılmıştı. Gözlerimi kırpıştırdım birkaç kez. Ardından sağ kolumun üzerinde doğrularak “Günaydın?” diye mırıldandım, sorar gibi. Bu onunla ilk uyuyuşum değildi ama bu onunla ilk uyanışımdı.

Hafifçe kaşlarını çattı. “Günaydın,” diye mırıldandı saçlarına daldırdığı eliyle daha sonra gözlerini ovalayıp yutkunurken. Dudaklarını yaladı, ardından kolunu kaldırıp sweatshirtü geri çekildiğinde ortaya çıkan saatine baktı. İnanamıyormuş gibi gözlerini kapatmış, ardından tekrar açmıştı. “Biz uyuduk mu o kadar ya?”

“Aylık uyku kotanı doldurdun herhalde,” diye mırıldandım elimle gözümü kaşırken. Ardından somurtarak elime baktım. Dün sürdüğüm rimeli çıkarmadığımı unutmuştum ve birazı elime bulaşmıştı.

“Sen de bayağı rahatmışsın, hiç uyanmamışsın,” diye homurdanarak kaldırdığı başını tekrar yastığa bastırdığında, şaşkınlıkla açılan ağzımla ona kaşlarımı çattım. “Uyandım bir kere ben. Pek çok kez.” Yalana bak.

“Uyansan kesin kalkar giderdin.”

“Ahtapot gibi sarıldığın için kurtulamadım.”

Adacığım, diye mırıldandı içimden bir ses, kişilik bozukluğu yaşamaya başladığımı düşünüyordum artık. Sen sus Adacığım.

“Yani tekrar ahtapot gibi sarılırsam yine kurtulamazsın.”
Varis’in kolları, bir anda beni doğrulmaya çalıştığım yatağa geri çektiğinde bu sefer tam olarak göğsüne düşmüştüm. İstemsizce gülerek ellerimi iki yandan yatağa yaslayıp kalkmaya çalıştım ama huysuzca homurdanarak tekrar yasladı beni göğsüne. “Eğer şu zehirli çeneni tutmayı öğrenmezsen ben kapatmak için başka yollar düşüneceğim.”

“Nasıl yollar?”

“Öperim seni.”

Bunu demedi. Bunu demedi. Bunu söylemedi. Bir anda, beni göğsünden çekip kaldırdığında sırtım yüksek yastıklardan birine yaslandı. Kolu kafamın altındaydı hemen, üzerime eğmişti kafasını. “Bir şey fark ettim,” diye mırıldandı kuşkucu bir sesle, gözleri kısılmıştı. “Sen hâlâ bana yeşil ışık yakmadın. Hayırdır? Evime falan da geliyorsun. Yatağımda uyuyorsun bir de. Çıkarcılık bu bildiğin. Dolandırılıyorum şu an.”

“Ne ışığı ya?” Homurdanarak dirseklerimin üzerinde doğruldum.

“Kaçıyor musun şu an?”

“Benim kaçtığım yok bir şeyden,” diye mırıldanarak oturur pozisyona geçtim. O da sırtını yatak başlığına yaslamış, gözlerini üzerimde gezdiriyordu düz bir ifadeyle. Açık perdelerden yansıyan ışık tam yüzüne geliyordu böyle, hatlarını belli ediyordu. Gözleri ve dudakları şişmişken, saçları dağınıkken nasıl bu kadar çekici görünebilirdi? Ben emindim mesela rimelimin aktığına, bırakın gözlerimi, yüzümün komple şiştiğine emindim hatta. Palyaçoya falan benziyor olmalıydım.

“Sabahın körü belki konuşmak için doğru bir zaman değil ama eğer bunu yapacaksak, birlikte bir yola çıkacaksak bana dürüst olman gerekiyor Varis.” Ellerimi saçlarımdan geçirerek kulaklarımın arkasına ittim onları. Büyük bir dikkatle beni dinliyordu. “Neden okula geldiğim ilk günden beri dik dik bakıyordun mesela? Neden bütün bir yıl bekleyip sonra birkaç hafta önce durduk yere sıkıştırdın beni tuvalette? Vahiyle mi indi duyguların bir anda gökten? Ben aptal değilim ama sen beni aptal durumuna sokuyorsun hareketlerine bir anlam vermeye çalışırken. Tamam, inanıyorum sana ama anlam veremiyorum bir türlü. İkisi farklı şeyler.”

Hiçbir duygu barındırmıyordu surat ifadesi, sanki ders dinliyordu dikkatle. Lafımı bitirdiğimde dudaklarını yaladı, ardından derin bir nefes alırken gözlerini kaçırıp başını eğdi. Sonra gözleri tekrar beni buldu, o gri boşluklar daha önce hiç bakmadığı kadar dolu bakıyordu. Sanki bunu bekliyordu ama bir yandan da hiç gelmemesini diliyordu bu anın. Nasıl ikisi aynı anda okunabilirdi gözlerinden?
Kafasını geriye atıp yutkunduğunda “Okula ilk geldiğin gün istemiştim seni, o an,” diye mırıldandı düz bir sesle. “Biliyordum da ne yapmam gerektiğini. Ama yapmadım.”

“Bunun yerine tüm yıl ters ters baktın,” dedim gülerek gözlerimi kaçırırken. Sinirlerimin bozulduğunu beyan eden bir gülüştü bu.

“Kaybolmuştum kafamın içinde.”

“Sonradan görmedin mi peki hiçbir şeyi? Onca yapılanı senin bana olan tavrın yüzünden?” Gözlerim kısıldı, kaşlarım çatıldı sorarken.

“Gördüm,” dedi tok bir sesle. “Doğum gününde suratına atılacak pastayı gördüm mesela, sen sınıfa girmeden çöpe fırlattım. Sıranın altına koyacakları kopya kâğıdını? Yırttım attım. Dolabına bırakılan küçük saksılar? Onları oraya ben bıraktım Ada, başka biri değil. Sonradan öğrenirsin diye bunu sana şimdi burada söylüyorum. Mert denen o dengesiz piç de oyun oynamıyordu sana, ben iki iteledim hemen vazgeçti senden, kamburu çıktı ortaya. Çok mu meraklısın biriyle çıkmaya? Benimle çık o zaman. Öyle düşündüm yani o an. Öfkeden daldım o odaya.”

Kızlar tuvaletinden bahsediyordu. Bütün tüylerim ayağa kalkmıştı. Doğru mu duymuştum ben? Sabahın yedisinde, bu odada? Oradaydı, açık konuşuyordu işte bana. Her ne kadar beyninin nasıl çalıştığını çözememiş olsam da anlatıyordu bir bir, itiraf ediyordu. Her şeyi başlatan o muydu yoksa yalnızca okulun ilk günü olduğundan artık herkesin beni kum torbası yapma çabası mıydı? Belki de her şey, o kadar da onun suçu değildi. O kadar da.

Gözlerimi kapattım duyduklarımdan sonra, ardından başımı eğip derin bir nefesle açtım gözlerimi. İlk uyanışımda bir bahçedeydim, ikincisinde de kollarının arasında uyanmıştım ya hani, bu da üçüncü müydü yoksa? Üçüncüye mi uyanacaktım rüya içinde rüyaya?

“Neden işlerini hep zor yoldan halletmek zorundasın?” Kafamı iki yana sallayarak kaldırıp yüzüne baktım. Göğsüm inip kalkıyordu kafa karışıklığımdan, heyecandan mıydı yoksa korkudan mı? Bilemiyordum.

“Bunu bazen ben de düşünüyorum,” diye mırıldandı, tekrar dudaklarını yalayarak. Gözlerim bir an dudaklarına kaymış olsa da tekrar yolunu bulmuştu gri boşluklarına doğru. “O ilk gün tutsaydım kendimi, sonra tanışsaydım bir şekilde seninle. Çarpışsaydık falan koridorda? Hani şu romantik kitaplarda olur ya. Nasıl olurdu diye düşünüyorum.”

Ellerimi geriye atıp avuçiçlerimi yatağa yaslayarak destek aldım ve güldüm. “Yalnız ben o numarayı yemezdim.”

Kaşlarını çatarak dudaklarını büzdü hafifçe bir saniyeliğine. “Öyle mi? Hangi numarayı yerdin o zaman?”

Bir nefes çektim içime, ardından düşündüm. “Şu küçük saksılar… Saksıların altına bir not bıraksaydın…”

“Bıraksaydım?” Kaşları kalktı. “Tav olur muydun bana?”

“Tav olmak mı?” Kahkaha attım. Ardından tavana çevirdim gözlerimi. “Hımm… Belki.”

“Belki?” Ağzı açık kalmıştı, kapatsa gülecekti. “Belki, öyle mi?”

Bir anda üzerime doğru gelmeye başladığında “Belki?” diye söylendim kendi kendime ama cevabın evet olduğunu çok net biliyordum. Eğer bunca şey yaşanmamış olsaydı şu an nerede, nasıl olurduk merak etmeden duramıyordum.

Yatağın üzerinden atlayıp ayaklarımın üzerinde durdum, beni kıstıramadığı için hayal kırıklığına uğramış görünüyordu. “Okul var,” dedim saat varmış gibi işaretparmağımı bileğime vurarak. “Ayrıca konu saptı, fark etmedim sanma. Bu konuşma burada bitmedi daha.”

“Tamam,” dedi elime uzanırken keyifli bir ifadeyle. “Yatağa gel burada konuşalım.”

Bileğimi yakaladığı an elimi çekip asıl ben elinden tuttum onun. “Olmaz, daha eve gideceğim üzerimi değiştirmeye. Hem sen de gayet iyisin gördüğüm kadarıyla, okula geleceksin herhalde değil mi?”

Pes etmiş bir şekilde oflayarak peşimden kalktı yataktan. “Ben bırakırım seni eve,” dedi giyinme odasına ilerlerken. “Birlikte gideriz okula.”

Kaşlarımı indirip kaldırdım sırıtarak, banyo kapısını aralıyordum. “Arabam kapıda.”

“Acemisin sen daha, bu havada sürmene izin veremem.”

Varis giyinme odasında kaybolduğunda, kaşlarımı çatarak banyo kapısını bıraktım ve peşinden daldım içeriye. Ben girerken, o da tişörtüyle sweatshirtünü aynı anda sırtından çekmiş tek hamlede çıkartıyordu. “Acemi miyim? Yağmurlu havalarda yeni ehliyet almış insanların süremeyeceğine dair bir kural mı var?”

Bana bir bakış atarken uzanıp askıdan formasını aldı. “Diğerleri beni ilgilendirmez. Sen süremezsin.”

Ağzım açık bir şekilde kaşlarımı kaldırdım. “Sen de mi kadın erkek eşitliğine inanmayan o hıyarlardansın? Öyleyse söyle de kiminle uğraştığımızı bilelim.”

Gülerek yanıma doğru yürüdü, muhtemelen duş almaya gidiyordu. Yanımdan geçene kadar gülerek gözlerime baktığı için bir şey söylemesini bekledim ama o bir anda eğilip yanağımdan öpünce mimiklerimin kontrolünü kaybettiğimden bütün ifadem silinmişti. “Kadın erkek eşitliğine inanıyorum Ada. Sana güveniyorum ancak kaygan yollara güvenmiyorum Ve hayır bunun benim aşağılık kompleksli olmamla falan alakası yok, dümdüz ıslak yollarla alakası var. Buraya gelirken geçmişsindir keskin virajlardan, her yeri geç bu bölge tehlikeli yollara sahip.” Banyoya doğru yürürken dönüp tekrar baktı. Ben şapşala dönmüştüm o an, hiçbir şey algılayamıyordum. “Araban burada kalsın, istersen bahçeye bırakırız daha sonra gelir alırsın. Ya da evine bıraktırırım ben.”

Daha sonra banyoya geçti, kapı kapanmış ve su sesi gelmeye başlamıştı.
Kafamı toparlayarak elimi saçlarımdan geçirdim ve odanın ortasına doğru yürüdüm. Neyi bu kadar şaşırtıcı buluyorsam… Ama bu farklıydı. Çok tatlı gelmişti bu. Eğer sürekli böyle şeyler yapacaksa aklımı oynatmamayı öğrenmeliydim. Eğer böyle olacaksa…

Varis’in odasındaki lavabo dolu olduğundan koridora çıkıp diğer banyoya geçtim ve elimi yüzümü yıkadım. Rimelim o kadar inatçıydı ki gözlerimin etrafı simsiyah olmuştu ama birkaç kirpiği feda etmiş de olsam çıkarmayı başarmıştım. Belki ben de duş almalıydım… Eğer hızlıca çıkarsak beş dakika yeterdi bana, saçlarımı tam kurutmasam da olurdu.

Varis birkaç dakika sonra çoktan duşunu almış, formasını giyinmiş, saçları yarı nemli bir şekilde çıkmıştı banyodan. O üzerine bir kaban alırken ben de eşyalarımı toplarlayıp montumu üzerime geçirdim. Babam ve Çisem dün gece birkaç kez aramış, ardından endişelendiklerini belirten mesajlar atmışlardı. Onlara cevap verirken “Kurabiyelerim ne olacak?” diye sordum odadan çıkarken, bir yandan da elimde çevirdiğim bereyi kafama takmaya çalışıyordum. Daha sonra telefonumu çantama attım ve bereyi doğru düzgün kafama geçirdim. “Sen sevmedin, burada bırakmam onları.”

“Sevmedim demedim Ada,” diye mırıldandı geriye bir bakış atıp. Hemen arkasındaydım. Daha sonra uzanıp elimden tuttu. “Sevmedim dedim mi?”

“Ama bir şey söylemedin de. Ben mi kuruntu yapıyorum yoksa başka bir şey mi söylemek istiyorsun?”
Bana bir bakış attı, sanki doğru bir noktaya parmak basmışım gibi. Ardından önüne dönerken derin bir nefes aldı. “Tarçın sevmiyorum ben.”

“Ee niye söylemedin o zaman sevmiyorum diye! Başka bir şey yapardım ben de.” Mutfağın önünden geçerken söylenerek içeriye bir bakış attım. İçerisi toplanmıştı. Biri mi gelmişti?
Bir anda siyah beyaz üniformalı bir kadın dizlerinin altına gelen eteğini düzelterek salondan çıktığında adımlarım havada asılı kaldı. Kadın da şaşırmıştı. Durduğu yerde ne yapacağını bilemeyerek bir bana, bir de Varis’e bakıyordu. “Varis Bey, çıkıyor musunuz?”

Çıkıyor muyuz?
Çıkıyor muyduk?
Yani çıkmak anlamında?
Kapıdan çıkmak anlamında yani?

“Çıkıyoruz,” dedi Varis, tok bir sesle. Çıkıyormuşuz. Sert değildi ifadesi ve ses tonu, mesafeliydi sadece. “Mutfağı siz mi topladınız?”

Kadın gözlerini kırpıştırdı birkaç kez. “E… Evet. Bir sorun mu var?”

“Kurabiyelerimi nereye kaldırdınız acaba?” diye sordum meraklı bir tonda, altdudağımın kenarını ısırarak hafifçe. Nedense utanmıştım. Kadın Pamuk Hala’mın yaşındaydı. Pamuk Hala’m nerelerde ne yapıyordu şimdi acaba?

“A… Ah,” dedi kadın suratında bir aydınlanmayla, gülümseyerek. “O güzel kurabiyeleri siz mi yaptınız? Saklama kabına koydum ben hepsini. Hemen getiriyorum.” Ardından yanımdan geçip mutfağa girdi.

“Bak,” dedim kafamla mutfağı göstererek kadını kastediyordum. “Kadın anlıyor kurabiyeden. Sen ne anlarsın? Hödük.”

“Haydaaa…” Gülerek, ağzı açık, şaşkınca bana baktı Varis. “Hödük mü olduk şimdi sevmediğimiz kurabiyeyi yediğimiz hâlde?”

“Ne yemesi be? Bir ısırık aldın onda da yaptığına pişman ettirdin adamı. Ne yaptın kafanı çıkarınca pencereden? Tükürdün mü?”

Ben ciddi soruyordum ama Varis şaka yapıyormuşum gibi başını çevirmiş gözlerini kapatmış gülüyordu. “Gülme, komik mi? Tükürdün değil mi?”

“Yuttum Ada,” dedi Varis sonunda, bana dönerek. O sırada kadın mutfaktan elinde cam bir kapla çıktığı için dikkatim dağılmıştı. Diğer elinde de karton çanta vardı. “Kusura bakmayın dayanamadım tadına baktım bir tane sabah geldiğimde, ellerinize sağlık. Karton çantaya koyuyorum kabı, taşıması daha kolay olur.”

“Teşekkürler. Afiyet olsun. İsterseniz daha alabilirsiniz, nasıl olsa bazılarının yiyeceği yok.” Varis’in elinden çektim elimi, ardından karton çantanın içinden çıkardığım kabın kapağını açtım ve kadına uzattım. Kadın cevabıma çok şaşırmış gibi bakıyordu bana.

Varis’in önüne geçip dikkatini tekrar üzerime çektim. Niye ona bakıyordu ki? “Eh, peki alayım bir tane daha madem,” diye mırıldandı kadın en sonunda, belli belirsiz bir istekle. Ardından gülümseyerek teşekkür etti ve işine devam etmesi gerektiğini ekleyerek tekrar mutfağa girdi.

Kabın kapağını kapatıp karton pakete geri koyarken ters ters bakıyordum Varis’e. Ellerini kabanının ceplerine sokmuş, kafasını hafifçe eğmiş suratımdaki ifadeyi çözmeye çalışıyordu muhtemelen. “Çok sorgulamayacaksan bir şey söyleyeceğim sana.”

“Tamam, söyle,” diye mırıldandım yanında yürümeye başladığımda.

“Benim tarçına alerjim var.”

Adımlarım koridorun ortasında durdu. Varis birkaç adım önümdeydi, tepkimi fark ettiğinde rahatça söylediği şeyin üzerimde bıraktığı etkiyi görmek için bana döndü. Az önceki kadın o yüzden mi öyle bakmıştı? “Sen aptal mısın?” diye sordum gayet ciddi bir şekilde. “Niye tarçına alerjin varsa yiyorsun kurabiyemi?”

“Az önce de yemiyorum diye azar işitiyordum,” dedi gülerek kaşlarını kaldırırken.

“Alerjin olduğunu öğrenmeden önceydi o!” İçim bi garip olmuştu. Alerjisi olmasına rağmen tarçınlı yapacağım diye tutturduğum kurabiyeden mi yemişti o gerçekten? O zaman aldığı ısırıktan sonra öyle fenalaşıp cam pencere açmasının sebebi buydu. Şimdi hatırlayınca… Söylememiş de değildi tarçınlı istemediğini, ben tutturmuştum yapacağım diye. O kadar kaptırmıştım ki kendimi… Ama alerjim var demekle, istemiyorum demek farklıydı.

Kurumuş dudaklarımı dilimle ıslatarak seslice nefes verdim. Ardından ellerimle yüzümü ovalamaya başladım başımı eğerek.

“Ne oldu?” diye sorduğunu duydum. Ardından birkaç adımda yanıma gelmiş, karşıma geçmişti. Parmaklarını bileklerime sardığında ellerimi yüzümden çekti, daha sonra iki parmağı arasına aldı çenemi ve başımı yukarı kaldırdı. “Ada, ne oldu?”

“Ne demek ne oldu?” Yutkundum birkaç kez. “Niye yiyorsun alerjin varsa tarçını? O yüzden yoktu değil mi tarçın mutfakta? Reşit Bey de gitti aldı. Adam da şaşırdı hatta… İnanamıyorum ya…”

“Çok heyecanlı bakıyordun,” diye mırıldandı çelikten griler yüzümde gezinirken. “Bir ısırık adamı öldürmez, yemezsem gidersin diye düşündüm.”

“Niye gideyim ya?” Nabzım o kadar hızlanmıştı ki akan kan damarlarıma sığmıyordu sanki. Böyle hissettiğim zamanlar ağlamak isterdim ve gözpınarlarıma doğru yükselen yaşların geçtiği yerde bıraktığı karıncalanmayı hissediyordum çoktan. “Niye gideyim?”

“Hep gidersin,” dedi daha kısık bir sesle, hafifçe yüzüme eğilirken. Çenemi kaldırmış dik dik bakıyordum yüzüne. “Ben şu birkaç haftadan bunu öğrendim. Ada atlar, Varis atlar. Ama Varis kalır, Ada gider.”

Cümlelerinin ağırlığı kıyılarıma çarptığı an bakışlarımı kaçırıp başka bir yere baktım, kapıya mesela. O kadar kurumuştu ki dudaklarım, ne kadar ıslatırsam ıslatayım dilimle geçmiyordu. “Sanki herkes sırf arkamı döndüğümde beni ittirebilmek için yanımda yürümek istiyormuş gibi geliyordu Varis,” diye mırıldandı gözlerimi yukarı kaldıramadan, aşağıya, ayaklarıma bakarken. “Senin de aynı şeyi yapacağına inanıyordum. Bahsettiğin o, karakterlerin koridorda çarpıştığı kitaplar var ya, o kitaplarda böyle iddialar döner. Senaryo uyuyordu.”

“Biliyorum, paranoyak oldun biraz,” dedi tok bir sesle, beremin altından omuzlarıma dökülen bir tutam saçı tutmak için elini yanaklarımdan aşağı kaydırırken. “Ama hastanelik mi olmam gerekiyordu illa bana inanman için? Bu kadar mıydım gözünde Ada?”

O an bir dürtüyle kaldırdım başımı. Bunu söylemezsem… Bunu şimdi söylemezsem bir daha açamazdım ağzımı. “Ben aslında sana o havuz partisinde arkamdan ilk atladığında inanmıştım, yoksa bana yaklaşmana izin vermezdim,” diye mırıldandım. “Ama…”

“Ama, ne?” Devam etmem için, beklentiyle baktı gözlerimin içine. Kirpiklerinin altına konuçlanmış griliklerine kendimi bırakırken yutkunma ihtiyacıyla doldum ama nefes almak bile istemedim o an, sırf susmak için. Çünkü sadece ona değil, kendime de itiraf ediyordum bunu.
Artık geri dönüşü yoktu.

“Korktum,” diye mırıldandım, korkak olduğumu biliyordum. Biliyordum ama söylemek farklı hissettiriyordu işte. “Benim kimsem yok babam, Çisem, Pamuk Hala’m ve Mustafa Abi’mden başka. Bir de Hazal… Babam uzun zamandır yok. Çisem’le de aram var ama yok gibiydi bu haftaya kadar, birbirimizden bir şeyler saklayıp duruyor dürüst olamıyorduk. Hazal’la haftadan haftaya anca görüşebiliyoruz. Pamuk Hala gitti, yakını hastalandığı için şehirdışına çıktı. Okul yüzünden Mustafa Abi’yi de göremez oldum hiç. Korktum, zaten sahip olduğum bu beş değerli insan da yokken sana tamamen düşmekten korktum.”

İki eli de yüzümü kavradığında istemsizce eğilmişti başım, yüzü yakındı nefesi değiyordu tenime ama bakamayacaktım daha fazla gözlerine. “Bana düş Ada,” dedi tok bir sesle. “Çünkü benim dizlerim sana yara. Ama korkarak değil, ne yaptığını bilerek. O dikkafalılığınla düş bana. Ben seni tutarım.”

Dudaklarımı birbirine bastırarak kafamı sallamaya başladım hafifçe. Sözleri dört duvar bir çatı olsa yıkılırdı üstüme altında kalırdım, bir bardak su olsa düşerdim içine boğulurdum o sığ derede. “Tamam mı?” diye sordu teyit etmek ister gibi, benden bir cevap beklerken. Kafamı sallamam yetmiyordu.

“Tamam,” diye cevapladım onu, kısık çıkmıştı sesim ama yine de yeterliydi bu onun için.

Elleri yüzümden indikten sonra elimden tuttu, ben kapıdan çıkacağız zannederken merdivenlerden inmeye başladık. Aşağı kat karanlıktı ama kapılar görünüyordu yukarıdan aşağı düşen ışıklar sayesinde. İki kapı bir duvarda, bir kapı diğer duvardayken koridoru geçip tam karşımızdaki kapıdan içeri geçtik. Daha doğrusu, dışarı çıktık. Burası kapalı bir garajdı ve birkaç tane araba vardı.

Garaj kapısının kenarına park edilmiş arabasına geçerken ellerimiz ayrıldı. Varis kapıların kilitlerini açtığında hiçbir şey söylemeden ön koltuğa bindim, kapıyı kapattım ve içi kurabiyeyle dolu cam kabın paketini kucağıma bırakıp geriye yaslandım. Dik dik bakıyordum artık pakete.

Yine de… Biraz fazla değil miydi, tarçına alerjisi varken bile yemiş olması yarım bir tane? Bari daha küçük ısırsaydı. Niye yutmuştu ki tükürseydi pencereyi açtığında? Anlamazdım ben.

Ben emniyet kemerimi bağlarken Varis de sürücü koltuğuna geçti, ardından kapıyı kapattı ve emniyet kemerine uzandı. Orada öylece put gibi oturuyor, hareketlerini izliyordum sadece. Emniyet kemerini takarken göz göze gelmiştik, beni izliyordu. Bakışlarımı çekmedim.

Önüne dönerken çarpık bi gülüşle uzanıp işaretparmağıyla burnumu dürttü.
Motor çalıştı. Garaj kapısı açıldı. O an, sabahtan beri kontrol etmediğim hava şartları tüm çıplaklığıyla gözlerimin önüne serilmişti işte. Malikânenin yolundan aşağı inerken rüzgârda yerinden sökülürcesine sallanan ağaçları izledim; çatlatmak istercesine pencereleri döven yağmuru, göğü yarmak istercesine çakan şimşekleri. Gerçekten bir fırtınaydı bu.

“Böyle havaları sever misin?” diye sordum istemsizce, sessizliğin ortasına.
Hiç tereddüt etmeden cevap verdi. “Yağmurdan nefret ederim.” Sanki ezberlemişti cevabını.

Kırmızı ışıkta durduğumuzda ona döndüm. Bakışları dümdüz önündeydi, durmuş olsak da eli direksiyonu sıkıyordu. Belki de yağmurla ilgili kötü anıları vardı. “Ben severim,” dedim mırıldanarak. “Yani, bazen. Toprağı yeşilliği suluyor, her şey daha renkli geliyor gözüme.”

“Toprak’la ne konuştunuz dün?” diye sordu bir anda ben toprak kelimesini geçirince. Sanki konuyu dağıtmak istemişti. “Hiç sormadım.”

Varis, yeşil ışıkla birlikte gazladığında önüme dönüp dün ne konuştuğumuzu düşündüm Toprak’la. Bilmediği bir şey anlatmamıştı bana. “İşte. Irmak’tan bahsetti.” Gözlerimi üzerine çevirdim. “Sen tanıyordun değil mi onu?” Elbette tanıyordu, en yakın arkadaşlarından birinin kardeşiydi.

“Irmak’la Alper ikizdi,” dedi Varis, beni şaşırtarak. İşte bunu beklemiyordum. “İkisi de birbirinin kopyasıydı davranış, enerji, tavır olarak. İkizler aralarında görünmez bağla yaşarlar diye bir laf vardır, birine bir şey olduğunda diğeri hisseder. Alper hep diken üstündeydi bu yüzden hayatı boyunca kız kardeşi hakkında.”

“Ve onu kaybetti.” Kendi kendime fısıldayarak konuşmuştum.

“Kaybetti,” diye tekrar etti Varis. “Ama onun suçu değildi. Kimsenin suçu değildi.”

“Biri ölmüş, biri hastalanmış, diğeri aklını kaybetmiş, bir başkası da kendini yapayalnız bırakmış ve kimse suçlu değil, öyle mi?”

“Hep birilerini suçlamak mı istersin sen?” Varis’in renksiz sorusu, nefesimi tutacak kadar arafta bırakmıştı beni. Çünkü bilmiyordum bu sorunun cevabını. “Yani,” diye devam etti ardından, bana bir bakış atarak. Nabzımı kontrol ediyordu. “Bir olay ve zarar gören insanlar varken en az zararı alanda mı bulursun suçu?”

“Her olayın illa bir suçlusu yoktur,” diye cevapladım sorusunu. “Bazen herkes masumdur.”

“Bazen herkes masumdur.” Tekrar etti beni, ardından dizimin üzerindeki elime uzandı. Elini elimin üzerine kapattığında, kaybolmuştu elim. Daha önce fark etmemiştim bunu, ne kadar da büyüktü elleri.
Elimi elinin altından çektiğimde avucu bacağımla temas etti. Daha sonra elimi, boyutlarını ölçmek istercesine elinin üzerine koydum. Varis’in bir eli, benim iki elim ediyordu neredeyse. “Ne uzunmuş senin kemiklerin ya?”

“Kemikleri uzun olanın…”

Elimi kaldırıp bir tane geçirdim elinin üstüne. “Terbiyesiz.”

“Ben demedim sen dedin.”

“Sen dedin ben bir şey demedim.”

“Senin dediğinin üstüne dedim ben.”

“İyi ki bir şey dedim ya,” diye homurdandım o arabayı kenara çekerken.

Varis gülerek emniyet kemerine uzandı. Ben çoktan çözmüştüm. O da mı gelecekti? “Sen dur,” diye mırıldandım kemerin tokasını çıkardığı an. “Ben giyinip geliyorum. Şimdi iki saat çıkamayız içeriden. Zaten geç kalıyoruz.”

“Ne yapacakmışız ki biz iki saat içeride?” Varis bunu ciddi ciddi, tek kaşını kaldırarak sormuştu.

“Sen ne ahlaksız bir herifsin ya,” diye homurdanarak kapı kilidine uzandım.

“Ben bir şey demiyorum farkında mısın sen tamamlıyorsun kafanda?”

Kapıdan çıktığım an rüzgârdan saçlarım uçuşmaya başlamıştı. Kurabiye paketimi de alıp “Hı hı aynen,” diye söylenerek üstüne kapıyı kapattım. Ben kapıyı kapatırken o gülüyordu. Gülmediği, bir mimik bile göstermediği onca zamanın acısını mı çıkartıyordu bilmiyordum ama… Çok güzel gülüyordu şerefsiz.

Bahçem çamur olmuştu. Vaktim olmadığını bilsem de biraz göz gezdirmeden edemedim etrafa. Bütün çiçeklerimin boynu kırılmıştı, ceviz ağacının birkaç dalı aşağı sarkmıştı darbe aldığından.
Kapıyı açıp içeri girdim. Ardından hızlı adımlarla odama yöneldim. Üzerimdekileri çıkartırken bir yandan da formamı söküyordum askısından teker teker. İnce, siyah külotlu bir çorap giydim okul eteğinin altına. Ardından dizlerime kadar kalın siyah çorap çektim üzerine. Gömleğimi ve okul ceketini giydim. Saçlarımı beremden kurtarıp tepemde sımsıkı topladıktan sonra çantamı, montumu, atkımı ve uzun siyah çizmelerimi de alıp çıkmıştım odamdan.

İçimde bitmeyen bir huzursuzluk vardı bu havaya karşı, Varis’le konuştuğumuzdan beri. Nedense yağmuru sadece sevmediğini değil, ardında bir hikâyesi olduğunu hissediyordum. O kadın da… O kadının da bütün bunlarla bir ilgisi vardı. Bir şey olmuştu o evde.

Katlanabilir şemsiyelerden birini çantama atıp uzun beyaz montumun şapkasını başıma geçirdikten sonra kapıyı kilitleyip bahçe kapısına doğru yürümeye başladım. Varis’in evinde bir şemsiye unutmuştum şimdiden. Şemsiyeler lanetimdi, nereye götürsem orada bırakıyordum her seferinde.

Bahçe kapısını kapatıp kaldırıma çıktıktan sonra kenarda bekleyen siyah arabanın ön kapısına uzandım, açıp içeri geçtikten sonra da ardımdan kapattım. Varis telefonuna bakıyordu, ben içeri geçtiğimde bana dönmüş, ardından gazlamıştı. Telefonunu kenara bıraktı. “O etekle donmuyor musun sen?”

“Okul forması. Bana kalsa eşofman giyerim,” diye mırıldandım. “Ya da pantolon. Aslında pantolon giymemize izin verseler iyi olurdu.”

Varis bir şey söylemeden direksiyonu çevreyoluna geri çevirdiğinde başımı geriye yaslayıp ona baktım. Yarasının ne durumda olduğunu merak ediyordum. Sabah duş almıştı, duş aldığına göre iyiydi değil mi? Sonuçta bunun için bandajlar vardı. Vardır yani.

“Bir şey soracağım,” diye mırıldandım, dirseğimi cama yaslamış kafamı yumruğuma dayamışken.

“Sor,” dedi kafasını sallayarak.

“Hani ilk gördüğümde anlamıştım seni istediğimi demiştin ya…” Gözlerimi üzerine çevirdim. Sanki bu sorunun geleceğini biliyormuşçasına hafifçe gülmüştü. “Her istediğin şeye böyle mi davranırsın?”

“Bir şey istemek çok çocukça gelir bana, mağaza raflarında dolanırken istediğin oyuncağa aval aval bakmak gibi, o yüzden önce kabullenmem,” diye mırıldandı dürüstçe. “Ama sonra… Zaman geçtikçe atamam aklımdan.” Birkaç saniyeliğine bana döndüğünde göz göze geldik. “Sonra bir bakmışım aklım fikrim o olmuş.”

“Aklın fikrin o mu olmuş, yoksa ona sahip olma arzusu mu bu? Ayırt edebiliyor musun?” Tek kaşımı kaldırarak sordum.

“Sahip olma arzusu mu?”

“Çok istediğin bir şeye sahip olana kadar cazip gelir ya hani insana, daha sonra elde edince sıkılırız,” diye mırıldandım.

“Sıkılmak mı?” Kaşlarını kaldırarak bana bir bakış attı, ardından önüne döndü. Okulun yokuşuna gelmiştik. “Odanın duvarlarının renginden sıkılırsın Ada, yaptığın ödevden sıkılırsın, havanın renginden sıkılırsın, yaşadığın şehirden sıkılırsın belki ama bir insandan sıkılamazsın. Sevmiyorsundur artık onu, sıkılmak bahanedir.”

“Ya sen de benden sıkılırsan, bir çocuğun odasının duvarlarından sıkıldığı gibi?” diye sordum düz bir ses tonuyla. “Ya sana cazip gelen şey benim peşimde koşmaksa, ben değilsem Varis?”

Çoktan okulun içine girmiştik, kapalı otoparka sürüyordu. Başta cevap vermeyeceğini düşündüm, ısrar edecektim ama arabayı park ediyordu. Ardından emniyet kemerini çözdüğü gibi kalktı koltuğundan. Bir an hayal kırıklığıyla doldum. Bu kadar mı? Sıkılmış mıydı sorularımdan? Sinirlendirmiş miydim onu?

Kapımı açtığını fark ettiğimde aşağıdan baktım ona. Elini uzatıp bileğimden yakaladı beni, ardından dışarı çıkmamı bekledi. “Ne oldu?” diye sordum merakla ama çıktığım kapıyı bile kapatmaya tenezzül etmeden karşımda dikilmişti. Arka koltuğun kapısına yaslamıştım kalçamı, kollarım göğsümde birleşmişti istemsizce.

“Dedin ya sabah, benim bir tek babam, Çisem, Hazal, Mustafa Abi’m ve Pamuk Hala’m var hayatımda diye, onların da böyle senden sıkılıp seni terk etmelerini bekliyor musun?”

Yutkundum. Kafamı kaldırmış aşağıdan bakıyordum yine ona boy farkından. Hafifçe üzerime eğilmiş, çok da dibimde değildi ama karşımda ve yakınımdaydı işte. Gözlerinin içine baktığımda yalnızca çelikten grilerin sorusuna vereceğim cevabı beklediğini görüyordum. Arabada konuşmamıştı çünkü yüz yüze gelmek istemişti. “Hayır,” diye mırıldandım. “Onlar benim ailem.”

“O zaman benden de bekleme,” dedi tereddütsüz, düz bir sesle. “Bekleme Ada. Tamam mı? At kurtul bu şeytanları kafanın içinden. Herkes hakkında kur kafanda, tamam ama benim hakkımda kurma. Kafanın içinde kukla yapıp beni, şeytanlarının keyfine göre oynatma.”

Ada, kafanda kurma.
Kurma işte kafanda.

Kafamı salladım dudaklarımı ıslatarak. Haklıydı belki de, iki dakika arayla üzerine gidiyordum sürekli. Daha sabah ona inandığımı söylüyor sonra arabada ağzından laf almaya çalışıyordum benden sıkılabileceği ihtimali üzerine. İkiyüzlülük gibiydi bu.

Ben de sadakatimin sorgulanmasından rahatsız olurdum.

“Gidelim o zaman,” diye mırıldandı ön koltuktan uzanıp çantamı alırken. Çantamı elinden aldım, omzuma taktım, ardından kapıları kapattık. Arabanın yanından ilerleyip ucunda buluştuğumuzda yürürken elini uzatmıştı tutayım diye.

Tuttum.

Biz merdivenlerden çıkarken Çisem arayıp kantinde olduğunu söylediğinde, son katı çıkmadan önce ayrıldık. Varis çantamı sınıfa bırakmayı teklif ettiğinde hâlâ Çisem’le telefonda olduğumdan bir şey söylemeden çantamı ona uzatmış, daha sonra merdivenlerden inmeye başlamıştım ve yalnızca telefonu kapatıp kantine giriş yaptığımda ne yaptığımı fark edebilmiştim.
 
Ben, Varis Adin’e, çantamı verdim ve o, sırama bırakmak için sınıfa götürdü.
Sınıfta kamera olsaydı da sonradan açıp açıp izleyebilseydim kaydı keşke.

“Ben açım,” diyerek Çisem’in yanında yerimi aldım hemen, sıraya girmeden. Sıra ona yeni gelmişti.

“Hayvanlık yapıp iki tane tost aldığım için birini yiyebilirsin,” dedi Çisem ellerini cam tezgâhtan çekerken. “Sana da günaydın Ada, hayırdır bu ne hâl?”

“Ne varmış hâlimde?” Kaşlarımı çatarak sordum ama gülümsediğim için ifadem gayet yumuşaktı.

“Sanki okulu ateşe vermiş de çıkarken sırıtarak bir fotoğraf çektirmiş gibisin.” Çisem görevlinin uzattığı iki tost paketi ve su şişelerini alarak bana uzattığında sıradan çıktık. İstememiştim ama su da almıştı.

“Galiba öyle bir şey yapmış olabilirim,” diye mırıldandım suçlu bir ifadeyle, tosttan bir ısırık alırken. Merdivenlerden çıkıyorduk.

Çisem ters ters baktı bana. “Ne yaptın? Ne yaptın be?”

“Gel sınıfa girelim, ders başlayacak birazdan, hoca gelir. Kenan bu sefer kurtarmaz bizi.”

Basamakları çıkmaya devam ettik ama Çisem yüz ifademe bakıp kendince kafasında tahmin etmeye devam etmişti. Sınıfa girdiğimizde, ön sırada toplaşıp ders notlarıyla ilgili tartışan erkekler hariç herkes bir anda susmuştu. Beni çekiştirmelerine alışkındım ama normalde sohbetleri saçımla ya da yaptığım bir hareketle ilgili olurdu, artık çok başka bir yönden konuşacaklarını biliyordum. Hep öyle olurdu.

İlk üç ders matematik olduğundan sınıftan pek ayrılamadık derste işlediklerimizi sorgulamaktan, dördünce teneffüste Aral yanımıza gelip Çisem’e adını anlayamadığım son çıkan oyunlardan birini verdi. Defterime geçirdiklerimi anlamaya çalışmakla o kadar meşguldüm ki sohbetlerine kulak kesilememiştim bile.

Öğle teneffüsüne kadar Çisem’e dünden beri olanları anlatmıştım. Bu yüzden bulduğu ilk fırsatta, yani öğlen arasında konuşmak için sabırsızlanıyordu ama defterini dolabına bırakmak için kapağını açtığında ve dolabın içinde duran küçük kutuyu ve notu fark ettiğinde aklı uçup gitti.

“Hediye mi?” diye sordum, kafamı uzatıp kutuya ve not kâğıdına bir bakış atarken.
Ben, şahsen, Alper olduğunu düşünüyordum ama Çisem notu okuyana kadar bekledim.

Çisem kutuyu eline alıp notu okuduktan sonra bana uzattı. Kâğıdın üzerinde el yazısıyla “Yılbaşında sahne alacağını duydum, takarsan şans getirir umarım 😊,” yazıyordu.

Çisem kutuyu açtı. Birkaç piyano tuşunun farklı boyutlarla karıldığı altın bir yüzüktü bu. Çisem yüzüğü yüzükparmağına geçirdi ama daha sonra işaretparmağına taktığında orada kalmasına karar vermiş gibi görünüyordu. “Nasıl?” Elini kaldırıp gösterdi.

“Güzel,” diye mırıldandım. “Çisem, hediyenin kimden geldiğini düşündün mü?”

Seslice nefes verdi. Ardından yüzüğü kutunun içine geri koyup notla birlikte dolabına tıktı ve kapısını kapattı. “Düşündüm.”

Yemekhaneye yürümeye başlamıştık. “Bir tahminin var mı peki?”

“Nasıl bir tahmin? Olmasını istediğim kişi mi yoksa olabilecek kişiler mi?”

“Durum fena diyorsun.”

“Alper olamaz,” dedi tok bir sesle, açıkça. Merdivenlerden iniyorduk. Kafeteryada çok az kişi vardı yemekhanenin aksine ama masaların birine oturmuş, karşısında Alper dikilirken bütün dikkatini ona vermiş bir silueti gördüğümde onu hemen tanıdım.

“Neden böyle düşünüyorsun?” Neden o olmasındı? “Daha güçlü bir tahminin mi var? O küçük saksıdaki çiçekleri bırakan Varis olabiliyor da Alper nasıl hediye bırakamıyor?”

“Bizim aramız sizinki gibi değil. Varis seni her şeyden önceye koyuyor ama Alper’in annesi var, kardeşi var ilgilenmesi gereken. Bunca şeyin arasında bir de dolabıma hediye mi bırakacak? Hadi bıraktı, anonim takılmak ona göre değil. Gösteriş budalasının tekidir. Yüzüğü Alper almış olsaydı fiyat etiketini bilerek üzerinde bırakırdı kesin.”

Alper’i tanıdığım kadarıyla böyle bir şey yapacağını düşünmüyorum ama Çisem kafasında Alper’i ne kadar ulaşılmaz bir noktaya koyduysa, anonim hayranının Alper olamayacağına kesin gözüyle bakıyor ve kanımca bahaneler üretiyordu.

Peki, Varis beni herkesten önceye mi koyuyordu? Her ne kadar görmezden gelmeye çalışsam da düşünceler yağ gibi çıkıyordu su yüzüne. Onun hakkında daha çok şey bilmeye ihtiyacım vardı ama sorabilecek gibi hissetmiyordum.

Çisem yemekhaneye yöneldiğinde, elinden tutup onu kafeteryaya sürükledim. “Ada vallahi sabah yedim zaten o tostu kazık gibi mideme oturdu sıcak yemek istiyorum ben ya!”

“Al sana sıcak yemek, sor yüzüne öğren, bıktım gizli saklı bir şeyler tahmin etmeye çalışmaktan, kafada kurmaktan,” diye homurdanarak doğrudan Varis’in dışa doğru oturup dirseğini üstüne yasladığı masaya yürürken. Kapıyı açtığım gibi beni fark etmiş, hafifçe kafasını eğmiş, kaşlarını çatmış ama neredeyse gülümsüyordu.

“İyi günler ama Çisem’in Alper’le bir şey konuşması lazım,” dedim, arkası dönük Alper gözlerini kırpıştırarak bana, daha sonra da Çisem’e bakarken. Çisem dönüp onlar görmeden bana ölümcül bir bakış attığında ona kocaman gülümsüyordum.

“Sen ne duruyorsun hâlâ?” Varis yerinden kalkmamıştı bile. Uzanıp elini tıuttuğumda arkama bile bakmadan kafeteryadan dışarıya sürükledim onu.

“Ne oluyor ya arkada? Ateşle barutu yan yana bıraktın resmen.”

Yemekhaneden içeri girdiğimizde sırada çok az kişi vardı. “Ateşse ateş, barutsa barut. Bıktım yalnızca kıvılcım görmekten. Ben yanacaksa yansın ortalık istiyorum.”

Yemek stantlarına dönüktü yüzüm. Varis ellerini tepsinin iki yanından tezgâha yaslayıp hafifçe eğildiğinde bana dönmüştü. Kafam eğikti, hafifçe kaldırıp gözlerimi üzerine diktiğim an ne dediğimin farkına yeni varıyordum. “Yani o anlamda demedim. Neyse dertleri konuşup halletsinler diye dedim.”

“Bizim hallettiğimiz gibi mi?”

Yutkundum. Biz halletmiş miydik? Hâlâ sormak istediğim tonla şey vardı ama kancası keskin, kendisi bulanık sorulardı bunlar. Cevapları da ilişkimizi etkilemezdi. Etkilemezdi değil mi?

Bütün gözlerin üzerimizde olduğunu bilerek yemeye çalıştım yemeğimi ama bu his kadar rahatsız edici olan başka bir his daha yoktu. Varis’in asla umurunda değildi. Haftaya yarışı olduğunu duyduğumu söylediğimde doktorla konuştuğunu ve haftaya kadar yüzme ve basketbola geri dönebileceğini söylemişti. Çıkışta antrenmanı vardı ama sadece sahada olacaktı, oynamayacaktı. Benim antrenmanım yoktu, takvim yenilenmişti.

Yemekhanede gözlerim Alin’i aradı. Her zamanki gibi arkadaşlarıyla arka masalardan birinde değildi bu sefer, okula gelmemiş bile olabilirdi. Antrenman olmadığından bilemeyecektim geldiyse bile. Belki de suçunu biliyordu, benim bildiğimi de biliyordu ve karşılaşmak istemiyordu.

Çisem bıraktığım yerde değildi. Derse girerken yanımdaki sıraya geçip oturduğunda yalnızca “O değil,” dedi ve hocanın derse başlamasını bekledi. Erken konuşmasını biliyordu ama Alper’le gerçekten konuştuğunu düşünmüyordum. Öğlen onu Alper’in önüne öyle attığım için özür dilediğimde bana kızgın olmadığını söyleyip konuyu kapattı.

Kenan okulda yoktu. Muhtemelen uzaklaştırma almıştı dün yaptığından sonra.

Son teneffüste, tuvalette kabinden Çisem’in çıkmasını beklerken telefonumu karıştırıyordum. Instagram’da çok fazla insanı takip etmiyordum, genelde kedi köpek videoları paylaşan sayfalar çıkıyordu bu yüzden anasayfama ama bir kez daha sayfayı yenilediğimde, Alena’nın daire içindeki profil resminin etrafında renkli bir halka oluştu.

Üzerine tıkladım.

Yavru bir sokak kedisi yatıyordu dizlerinde. Muhtemelen sokakta bulup eve götürmüştü çünkü fotoğrafın üzerinde kocaman HELP (YARDIM) yazıyordu. Gülümseyerek ona cevap yazdım. Belli ki kediler hakkında ufak bir yardıma ihtiyacı vardı.

“Ada ya,” diye homurdanarak kabinden çıktı Çisem, ellerini yıkamak için lavaboya yürüdü. “Şimdi ben bir düşündüm de. Yemin ediyorum, sen bile sevgili yaptın, bir ben sap kaldım şu yaşımda.”

“Ne varmış yaşında Çisem?” Telefonumu ceketimin cebine atıp omzumu duvara yasladım ve kollarımı göğsümde birleştirdim.

“Aah… Ah!” dedi seslice nefes vererek. “Bizim de bir ok yiyenimiz yok ki…”

Gülerek gözlerimi kaçırdım. “Hatırlatma şu olayı ya, çok kötü hissediyorum…”

“Ne kötü hissediyorsun be?” Çisem ellerini kurulayarak peçete topunu çöpe attığında birlikte dışarı yürüdük. “Senin şu an hissedebileceğin çok şey var. Bırak başkaları kötü hissetsin biraz da.” Bunu düşmanca bir surat ifadesiyle, biz çıkarken tuvalete giren bir dedikodu tayfasına ithafen söylediği o kadar belliydi ki.

“Yemin ediyorum ödüm patlıyor bir gün şunlardan biri üstüne atlayacak diye.” Söylenerek güldüm. Telefonumun cebimde titreşmeye başladığını hissetmiştim.

“Off yalvarıyorum atlasınlar, boşuna bunca yıldır Jackie Chan, Bruce Lee filmleri izlemiyorum ben. Adamın kafasına vurduğum gibi buradan eşekler cennetine yollarım vallahi.”

Çisem tutkuyla havaya yumruklar savurmaya başladığında ona bir dakika işareti yaparak duvar kenarında durdum. Alena arıyordu. Aramayı cevaplayıp telefonu kulağıma götürdüğümde istemsizce gerilmiştim. “Alena?”

“Neredesin?” diye sordu heyecanlı bir sesle. “Okulda mısın daha?”

Çisem ne olduğunu sorar bir ifadeyle kafasını gözümün önünde sallarken “Okuldayım, ne oldu?” diye sordum.

“Ya ben bu küçük kediyi sokakta annesinden çaldım ama nasıl bakarım, ne yer içer bu, ben hiçbir şey bilmiyorum. Acaba gelsem alsam seni okuldan, ne lazımsa almaya gitsek olur mu?”

Kaşlarımı kaldırarak Çisem’e baktım. Olur muydu? Gayet de olurdu. Okuldan sonra bir planım yoktu. Çisem piyano dersi olduğu için hızlıca çıkacaktı hatta, muhtemelen ben de…
Varis?

Yutkunarak “Olur,” diye mırıldandım. İsmi zihnimde patladığı an gerilmiştim.

“Tamamdır o zaman, bir saate oradayım. Gelince ararım. İyi dersler!”

“Sağ ol sana da…”

Telefonu kapattım. Az önce bana okulda olduğu için iyi dersler dileyen ve muhtemelen evde oturan kıza, sana da iyi dersler demiştim. Kafamın içindekilerin özetiydi bu.

Son ders, kulüp projeleri sunumu olduğundan çabuk geçti. Çıkışta Çisem piyano dersi için ben daha çantamı toplarken sınıftan fırladığında, arkasından gülerek sıramın altında kalan kitap ve defterlerimi toplamaya başladım.

Sınıfta çok kişi kalmamıştı. Birkaç dakika sonra, sıramı toplamış montumu üzerime geçiriyor, istemsizce gözlerimi dikmiş kapıya bakıyordum. Yalnızca birkaç saniye sonra, tahmin ettiğim kişinin kapıdan içeri girdiğini gördüğümde montumun içindeki ceketimin yakasını düzeltip araya sıkışan atkuyruğumu kurtardım. Varis birkaç adımda sırama ulaşmış, hatta kenarına oturmuştu. “Ee,” diye sordu. “Eve mi?”

Kafamı iki yana salladım. Çantama uzanacağım sırada montumun kenarlarından tutup yanına, tam önüne çekti beni. “Alena’yla buluşacağım.”

Anında kaşları çatıldı. Surat ifadesi boşa çıkmıştı. “Alena mı? Alena ne alaka?”

“Yavru bir kedi bulmuş sokakta, eve götürmüş sanırım. Mamasıydı kumuydu bir şey bilmediğinden yardım istedi,” diye mırıldandım.

“Alena kendi evinde kalmıyor şu an, muhtemelen Milas’ın evinden bahsediyordur.” Gözlerini montumun üzerinde gezdirdikten sonra tekrar yüzüme çevirdi. “Ne tesadüf, ben de sevgili kuzenim tarafından çağrıldım.”

Kaşlarımı kaldırarak gözlerimi kırpıştırdım. Milas da onu mu çağırmıştı? Ama Alena beni eve davet etmemişti ki malzeme almaya gidecektik yalnızca. Sonrasını bilmiyordum. Planlı yapılmış gibi durmuyordu. Alena’ya ilk yazan bendim Instagram’dan. “Nerede buluşacaksınız?”

“Cadde’de bir kafede,” diye mırıldandı, ardından ayağa kalkıp elimi tutmuştu. “İyi tamam o zaman ben bırakırım seni nerede buluşacaksanız.” Sınıftan dışarı yürümeye başladığımızda çantamı omzuma geçirdim.

“Alena geliyor.” Telefonumun ekranını aydınlattım saate bakmak için. “Birazdan arar.”

“Şu hâle bak, resmen ilk günden satıldık,” diye homurdandı merdivenlerden inerken. Ona gülerek gözlerimi kaçırdım. İlk günden. Pekâlâ.

Merdivenlerden indikten sonra kapalı otoparka giden uzun koridora girmiştik, bu rüzgârlı ve yağmurlu havaya şemsiye açmak mantık işi olmadığından onu takip ediyordum ben de. Belki Alena kapalı otoparka gelebilirdi. “Ya sen ne yapmak istiyordun?” diye sorduğumda sesim boşalan otoparkta yankı yaptı. Arabalarına binen birkaç öğrenci dönüp bize bir bakış atmıştı.

“Bilmem,” diye mırıldandı. “Herhangi bir şey. Seninle.” Tuttuğu elimden çekerek beni arabanın hemen yanındaki kolona yasladığında hoş bir gülümseyişle yüzüme eğilmişti. Gülümsememek için dudaklarımı birbirine bastırırken eliyle çenemi alttan ittirdiğinde göz göze geldik. O bomboş grilikler nasıl olmuştu da bir günde bu kadar neşe dolabilmişti? “Alena’yı ek. Ben de Milas’ı ekerim.”

Kötü kötü baktım ona. “Hayır. Burada minik bir kedinin hayatı söz konusu.”

“Kedi mi ben mi?”

Şaşkınca, kaşlarımı kaldırarak baktım ona. “Varis, saçmalama. Seni seçsem başına bir şey geleceği yok ama o kediye kum eğitimi verilmezse, doğru beslenmezse, çok küçük olduğu için hastalık gelişebilir. Ayrıca kuzeninin evinin kedi boku kokmasını ister misin? Kedi boku nasıl kokuyor haberin var mı senin?”
Gözlerini kaçırdı onu seçmediğim için yapmacık bir öfkeyle, ardından doğrularak nefes verdi. “Hay ben kuzenimin evine sıçayım ya. Köpeği var onun, Alena nasıl sokmuş minnacık kediyi eve?”

“Her köpek kedilerden nefret etmez,” diye araya girdim hemen. “Alena aklı başında bir kız, buna göre davranmıştır.”

Gözlerini üzerime çevirdi yeniden. Tek kaşı hafifçe havalanmıştı. “Siz ne ara bu kadar yakın oldunuz ki?”

“Yakın olduğumuz söylenemez sanırım. Begonya’da ders çalıştığım gün sen gelmeden önce karşılaşıp bir kahve içmiştik, daha sonra sen hastanedeyken bana yardımcı oldu.” Dudaklarımı büzüp kesmek istedim o an. Hangi duruma düşmüştüm ki Alena bana yardımcı olacaktı ki? Varis bu detayı anında fark eder ve beni çarpraz sorguya çekerdi hemen.
Çekti de.

Hafifçe kafasını yana eğdi ve gözlerini kıstı. “Ne oldu da senin yardıma ihtiyacın oldu ki?” diye sordu sesindeki merak gün gibi ortadayken. “Ameliyata girdim, çıktım, ertesi gün uyandım. Sonra bir bakmışım o steril hastane kokusunu solumamın sebebi dikilmiş başıma, beni okla vuran şerefsizden şikâyetçi olmamamı söylüyor. Sen nasıl bir duruma düştün ki orada Ada?”

Derin bir nefes çektim içime, gözlerimi gözlerine dikmiş cümlesini bitirmesini beklerken. Buna sinirlendiğini fark etmemiştim ama haklıydı, biz hiç konuşmamıştık o ameliyat odasının ardında olanları açık açık. Dudaklarımı ıslatıp gözlerimi kaçırdım önce, ardından gözlerimi kapatıp aklımı toparlamaya çalıştım. Çok ters cevaplar veren bir insan olduğumu biliyordum ama aslında öfkemin sebebi yine bendim, gardımı daha en başında atıp çıkmıştım savaş meydanına. O yüzden ne zaman Varis’e terslensem aslında kendime olan kızgınlığımı dışa vuruyordum, onunla arama inşa etmem gereken surların temelini oluşturmaya çalışıyordum.
Ama artık ne sınır ne de sur yoktu aramızda. Olamazdı da. Mesele neyse, bundan sonra, açık açık konuşacaktık. Çünkü ben birlikte bir yola çıktığımızın gayet farkındaydım.

“Suya girdiğimde dizlerim titriyor, o yüzden dizlerimi geçen derinlikte sığ bir dere olsa adımımı atamam içine. Küvetimi bile tam dolduramıyorum ben,” diye mırıldandım dürüstçe. Ardından gözlerimi gözlerine çevirdim ve doğrudan gri boşluklarına baktım yutkunarak. “Partide Kumsal beni havuza ittiğinde bir daha su yüzeyine hiç çıkamayacağımı düşündüm. Çoğu insan nefesini tutar refleks olarak, ben bilinçli kafamı altına sokarken bile tutamıyorum, bu yüzden çok çabuk pes ediyorum. Sen beni haftalar önce okulun havuzuna attığında mesela, o gün gerçekten nefret etmiştim senden çünkü içime gömüp üstüne toprak attığım ne varsa su yüzüne çıkarmıştın. Bütün korkularımı su yüzüne çıkarmıştın.”

Gergince dudaklarımı ısırdım çünkü yeniden gözpınarlarıma tırmanıyordu yaşlar. Varis hiçbir şey söylemeden öylece beni izliyordu. Dinliyordu. Anlamaya çalışıyordu.

“Sırf bir kere peşimden atladın diye Toprak havuzu suyla doldururken partideki kadar korkmadım,” diye mırıldandım boğazımı temizleyerek. “Aptal gibi geleceğini düşündüm ama Alper gelmese haberin bile olmayacaktı. Sonra geldin, peşimden atladın, bir daha okyanusa dalsam dahi boğulmam ben diye düşündüm. Hangi derin suya atlasam peşimden atlar bu çocuk diye düşündüm. Sonra suya yayılan kanı fark ettim.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Vurulduktan sonra sırf suya atlamak için oku çıkarmışsın yerinden. Bu da yaranın daha da kanamasına yol açmış. Çok kan kaybetmişsin. Kaybettiğin o kanın yarısını elimde kuruttum ben o gece ameliyattan çıkmanı beklerken kapının önünde, koridorun taşına otururken.”

“Ada…”

Gözlerimin dolduğunu fark etmemiştim. Neden ağlıyordum bilmiyordum ama sudan bahsetmeye başladığımda bir anda yoğun duygular tarafından kafesleniyordum. Nereden geliyordu bu acı bilmiyordum ama içimde bir yer çok acıyordu. Neyi kaybetmiştim, onu da bilmiyordum ve giderken içimde bıraktığı boşluk nefesimi boğazıma diziyordu.

Benim içimde daha toprağa atılırken çürümüş tohumlar vardı böyle, bağımı bahçemi zehirleyen büyüdükçe. Beni bir sepetin içinde o tohumların üstüne bırakmışlardı sanki, yeryüzüne çıkan dalları hiç bilmediğim hislerin damarını kesiyordu sabahlar geldikçe.

Bunca zaman, Varis, bunca zaman, iki litre kanamış mıyımdır ben de?

Başımı çevirip ellerimin tersiyle gözlerimi sildikten sonra burnumu çektim. “Niye anlattırıyorsun bana bunu sen ya! Niye yapıyorsun bunu bana?” Bir anda agresifleşmiştim, nereden gelmişti bu öfke bilmiyordum. “Öleceksin sandım işte!” Elleri kollarıma uzanıp beni göğsüne doğru çektiğinde ellerimi kurtarmak istedim ondan, çabaladım bunun için. “Hiç gelmemiştin, gideceksin sandım.” Kolu sıkıca belime dolandığında yanağım göğsüne çarpmıştı, kollarına tutundu ellerim. “Su yoktu ama boğulacağım sandım.”

Oksijen vardı ama nefes alamadım.
Bilmiyordum, sakladım öfkemi, silip attım başkasının hikâyesini dinlerken. Anlatırsam acımı, göğsümün ortasında dallanır budaklanır sandım.

Bir kolunu belime diğerini omzuma sarmış yanağını saçlarıma yapıştırmıştı. Bir süre sakinleşmek için gözlerimi sımsıkı kapatarak derin nefesler almaya çalıştım. Çok uğraştım ama sanki yolunu bulmuş gibi akıyordu gözyaşlarım.

“Sen beni bırakmadığın sürece, ben senin gölgenden çekilmem kenara,” diye mırıldandı bir eliyle yanağımı avucuna alırken. O kadar büyüktü ki eli, yüzümün yarısını kaplamıştı sanki. Dudakları kulağıma yakın bir yerdeydi, alnını kafama yaslamıştı. “Sen benim kitabımsın,” diye fısıldadı ardından, anlamamıştım. “Sen, Ada.”

“Ya sen bırakırsan?” Gözkapaklarımı aralayarak, kurumuş gözyaşlarımın arasından sordum. “Ya sen bırakırsan beni? Gitmek istersen?”

“Ben, sen olmuşum,” diye fısıldadı başparmağı göz altımı boylu boyunca gözyaşlarımın esaretinden kurtarırken. “Seni terk etmek, kusursuz bir intihar olurdu.”

Kafamı geriye atıp gözlerimi sımsıkı kapalı tuttum birkaç saniye, bilerek; bu sözünü, ne kadar zaman geçerse geçsin asla sindiremeyeceğimi bilerek. Gözkapaklarımı tekrar araladığımda göğsüm şiddetle inip kalkıyordu aramızdaki tansiyon yükseldiği için. Yutkunarak gözlerinin içine baktığımda bir şey söylemeye, bir şey sormaya korkuyordum artık çünkü ağzından çıkan her laf ayrı bir tarafıma saplanıyordu.
Senin orada ne işin var?

Dudaklarım büzülmüştü ağladığım için, ilk defa karşısında ağlıyordum. İlk defa birinin karşısında ağlıyordum. Babam evlatlık olduğumu itiraf ettiğinde bile kendimi tuvalete kapatıp orada ağlamıştım beni kimse görmesin diye.

Kaşları hafif çatılmıştı, yüzü çok uzağımda değildi uzansam hemen önümdeydi. Yanağımın önündeki elinin sıcağı yakıyordu tenimi. Senin orada ne işin var?

Sen orayı ateşe verdin.
Sertçe yutkundum, ağzım aralanmış, dudaklarım titriyordu. “Senin benim göğüs kafesimde ne işin var?”
Sen benim göğüs kafesimi ateşe verdin.
Sen benim göğüs kafesimi yangın yeri ettin.
Sen aldın beni o büyük avuçlarına, kıvrıldım uyuyorum bak şimdi ben orada.

Beni öpeceğini anladığım an kollarımı boynuna dolayıp kalan mesafeyi ben kapattım bir anda. Her an birinin otoparka inip bizi görebileceği ihtimali zerre kadar umurumda değildi. Hiçbir şey umurumda değildi. Artık hiçbir şey, umurumun kıyısından geçmiyordu benim, karşımda duran adamın geçtiği kadar.

Belime dolanan kolu beni sımsıkı kendine çekerken bir elimi ensesine, ardından saçlarının arasına daldırdım, sırtımı olduğu gibi kolonun buz gibi duvarına yaslarken. Hiçbir zaman, bilememiştim aşkın ne demek olduğunu. Dostluk bile kuramamıştık ki kimseyle bıçak üstünde yürümeden, güvenle. Kitaplarda okuduklarım, ekranda seyrettiklerim ulaşamayacağım bir noktası gibi geliyordu hayatın ama artık göğsümü döven yalnızca nabzım değildi, duygularımdı kapılarımı sımsıkı kapadığım.

O kapılar artık bu adama sonuna kadar açıktı.

Kalbim dudaklarımda atarken araba tekerleğinin asfaltta bıraktığı sesin çok yakınımızdan geldiğini hissettim. Dudaklarımı geri çekerken gözlerim açılmış, birkaç santim geride, yalnızca birkaç saniye önce içinde kaybolduğum gri boşlukların içine bakıyordum doğrudan.

O da duymuştu.

“Şişt, aloo? Aile var burada aile.”

Yorumlar

13. Bölüm - Kül Kelebek

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.