Kelebeği Öldürmek
Kelebeği Öldürmek
21. Bölüm - Matem Çiçekleri
397 8

YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM
ADA
 

 
“Kozayı korkunç bir hastalık sardı, kelebek artık acıya tutsaktı.
O çok korktuğun acı kelebek; seni sarıp sarmalayacaktı.”

 
Başrollerin aptalca şeyler yaptığını okurken karakter veya yazardan çok farklı bir perspektife sahiptir okur. Neyin yanlış neyin doğru olduğunu belki de herkesten çok daha objektif ve doğru bir şekilde tartabilir çünkü kesesi sağlamdır, terazi çalışıyordur. Çünkü duygusallık yoktur. Duygular her şeyi mahveder.

Beni o günlerde evden çıkartabilen ya da sahil kıyısından döndürebilen neydi bilmiyordum, tek bildiğim ablam şehirde yoktu ve Çisem de sabah annesini ziyarete Fransa’ya gittiğinden Meriç’le yalnızdım.

Bir süredir kendimle yalnızdım doğrusu, etraf ne kadar kalabalık olsa da. Bir şeyleri sindirmek, defalarca kez üzerinden geçmek ve yeniden yaşama isteğini bastırmak kolay değildi; geçmişe dönemezdin bir parmak şıklatmasıyla. Tabii, Marvel evreninden Thanos değilsen…

Gökyüzüne baktığımda kuşların özgür olduğunu düşünürdüm, kuşlar özgürdü ve daha sonra fark etmiştim ki ben de onlardan biriydim ama sonra kafamın içinde bir kafese tıkıldım, kafes bendim. Kafesin içi boştu. Çünkü yirmi yaşındaki Açelya Kandemir’in hiçbir şeyi yoktu.
Yeniden doğmak mümkün müydü? Daha uslu bir çocuk olacağıma yemin edebilirdim. Sadece yeniden başlayabilseydim… Bir şekilde. Belki başlatabilirdim de. Birkaç hafta önce denemiştim. Fazlasıyla uçuk bir düşünce olduğunu kabul etmekle beraber, ablam bunu anlayışla karşılamamıştı ve o zamandan beri aramız eskisi gibi değildi.

Eski aramızın, sekiz aydan ibaret olması beni üzen başka bir konuydu. Bir annem, babam, ablam ve erkek kardeşim vardı ve yirmi yılımı onlar olmadan geçirmiştim. Öz babamı üvey bildiğim için hiçbir zaman yerimi bilememiştim ve bir yerim olduğunu da düşünmüyordum.

Eğer kabullenebilirsem geçmişi, eğer geriye dönemeyeceğimi ya da bir şeyleri en baştan başlatamayacağımı kabul edebilirsem belki gelecek için bir şansım olur ama şimdilik yapmak istediğim hiçbir şey yok ve ben boşluktayım, aşağı düşüyorum. Etraf karanlık. Bu kadarı çok fazla. Belki ben abartıyorum, kendi üzerime çok fazla geliyorum, belki az bile; bu her neyse, sağ çıkmak içinden, bir hayal gibi.

Göğsümün ortasında koca bir yarık var ve onu oraya ben açtım.

En büyük korkum, aynı acıyı, her gece uyumak için yalvarırken hayaletini odamda gördüğüm bir başkasının da taşıyor olması.

“Git numarasını falan iste, bir şey yap,” diye homurdandım dondurmamı beklerken kasada. Ücreti ödedikten sonra bir peçeteyle külahı bana uzatan çalışana öyle kısık sesle teşekkür etmiştim ki beni duymadığından emindim.

“Sabahtan beri bakıyor, dün de bakıyordu değil mi? Yoksa iki birayla hayal falan mı gördüm?” diye sordu Meriç, kısık ve şüpheli gözleri üzerime döndü.

“İki biradan halüsinasyon görmezsin, bu konuda bana güvenebilirsin.”

Dondurmayı iştahla yaladım ama tat alamadığımda suratım ekşidi, midemde bir şeylerin kaynadığını çok net hissedebilmiştim. Halbuki birkaç metre geride küçük bir kızı elinde dondurmayla gördüğümde gerçekten istediğimi hissetmiştim.
“Instagram’da takibime geri döndü.”

Kaşlarım havalandı. Bu iyi haberdi. “Ona mesaj attın mı?”

“Atmalı mıyım bilmiyorum, bakışlarını yanlış anlamış olabileceğimden şüpheleniyorum. Bilirsin,” diye mırıldandı omzunu omzuma çarparken hafifçe. Çarşıda birlikte yürümeye başlamıştık. “Bazen sen gaysin diye herkesi öyle sandığın bir döneme girersin.” Ardından kaşlarını çattı. “Bekle. Aslında, bilemezsin… Ama bir ara cidden öyle düşünüyordum ve bazı yanlış anlaşılmalar oldu. Tekrarlanmasından korkuyorum sanırım.”

Reddedilmekten korkuyordu. “Meriç,” diye mırıldandım dondurmayı çöpe atıp elime bulaşan erimiş kısımları peçeteyle silerken. “Bu konuyu ben daha ayık bir kafadayken konuşalım, dikkatimi veremiyorum. Birkaç gündür iyi uyuyamıyorum. Kafeye gitmekten vazgeçtim, eve dönüp biraz kestirsem iyi olacak…”

Meriç kolumu kaptığı gibi beni çarşı kalabalığına geri sokarken “Hâlâ kaçmaya çalışıyorsun, hâlâ,” diye homurdandı, ona yetişmeye çalışırken son bir haftadır harcamadığım eforu harcıyor gibi hissediyordum. “Eve gidip uyumayacağını biliyorum. Neredeyse hiç uyumuyorsun çünkü uyuyamıyorsun. İstediğinde yapabildiğin bir şey değil, bunu biliyorum. İstediğin şey yalnız kalmak senin, buna da ben izin vermeyeceğim. Alt tarafı güneşin tadını çıkarıp belki bir iki bir şey içeceğiz, sohbet edeceğiz ama yok… Açelya Hanım evini özlüyor. Eminim iyice incelersem bu kadar asosyal biri olduğun için İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde çiğnediğin bir kural falan vardır.” Gözlerini devirdi. “Ayvalık’tasın. Tatil cennetinde. Bir kere daha evden bahsedersen polisi arayacağım.”

“Buraya tatil yapmak için gelmedim, babamın yazlığı burada diye kafamı dinlemek için geldim. Bunu biliyorsun.” Kolumu çektim. “Gerçekten benimle takılmak istediğinden emin misin Meriç? Bir sürü başka arkadaşın var biliyorum, karşına geçip içeceğinin pipetini dişlerinin arasına sıkıştırıp ona işkence ederken boş boş etrafı izleyen bir cenazeyle hayattan nasıl keyif alıyorsun?”

Siteden tanıdığım herkesin takıldığı popüler bir mekânın girişinde durduğumuzda, içeri girenlere engel olmamak için kenara çekilmişti. “Bak, Alena’ya söz verdim tamam mı? Evde yalnız kalmayacaksın. Bu bir. İkincisi de evet biliyorum, her ne kadar açık ve net bir şekilde anlatmasan da İstanbul’da işler yolunda gitmemiş ve sen de ne yazık ki valizini toplarken depresyonunu da getirmeyi unutmamışsın. Ama nihayet Dr. Serpil’le seanslarınız iyi gidiyor çünkü kabuğundan yavaş yavaş çıkmaya başladın. Kendine bak. Bir ay önce üzerine tatlı bir elbise giyinip dışarı çıkacağını söyleseler kahkahalarla gülerdim ama birkaç haftadır bunu yapabiliyorsun. O yüzden hayır, kafanın içindeki sese değil sana ihtiyacın olanı verip gerekirse sürükleyerek zorla dışarı çıkaracağım.”

Omuzlarım çöktü. “Alena sana para falan mı ödüyor bunun için?”

Meriç alnına bir şaplak attı. “Hayır! Aptal mısın?” Tişörtünü kaldırıp kaslarını gösterdi. “Bak,” dedi, ardından tişörtünün kumaşını bırakıp yüzünü gösterdi. “Bak.” Dönüp yan durdu ve postürünü sergiledi. “Bana bak! Acayip bir şeyim. Bir de kendine bak, yakınlarda bir ayna yok ama söyleyebilirim ki acayip bir şeysin. Biz acayip şeylerin, dışarı çıkıp dağıtması ve hayatın keyfini çıkarması gerekir. Patates çuvallarıyla eve kapanıp tepsi tepsi kurabiye yapması değil! Seni kurtarmaya çalışıyorum geri zekâlı. Ama ben seni sevdiğim için bunu gönüllü yaparken Alena para ödemek isterse hesap no verebilirim tabii ki.”

“Meriç…” Seslice nefes verdim ve yüzündeki heyecanlı ifadeyi süzdüm. Her zaman bitmek bilmez bir enerjiyle doluydu, yakışıklı bir sarışındı ve birçok kızın ilgisini çekiyordu. Çoğu zaman, eski ben olsam beni kahkahalara boğacak şeyler anlatıyor ve sabahın ilk işi olarak kapımda bitiyordu. Onunla buraya ilk geldiğim zamanlar sinemada karşılaşmıştım, bir korku filmine girmiştim ve içeride yalnızca ikimiz vardık. Tüm film boyunca ön koltuklardan birinde oturup bağırmıştı. Film arasında ona arka koltuklara geçmesini söylemiştim ve tartışmıştık. Beni o kadar öfkelendirmişti ki mısır paketini başından aşağı boşaltmıştım koridorda, tabii sonra görevlilerden özür dilemiştim ve Meriç de alışveriş merkezinin dışına kadar beni takip etmişti.

Aynı sitede oturduğumuzu öğrendiğimde koşuya çıkmıştım. O sabahtan hatta karşılaştığımız günden beri peşimden ayrılmamıştı. Kafamın üzerindeki kara bulutları görse bile onlara sadece göz kırpıyordu.

“Eve gidip film izleyelim o zaman.” Kollarımı göğsümde birleştirdim.

“Bir günü daha evde klimayı kökleyip battaniye altında titreyerek geçirmeyi kaldıramam Açelya, üstelik çoktan Alacakaranlık serisini iki kere başa aldık farkındaysan. Yaşayan hiçbir ruh Edward Cullen repliklerini bu kadar iyi bilmemeli,” diye gerekçelerini sundu Meriç. Ona hak vermiyor değildim ama bu kadar rahatsızsa bana söylemeliydi, başka bir şey izleyebilirdik.

“Site kızlarını çekmek istemiyorum şimdi, geçen sefer ne oldu biliyorsun,” diye mırıldandım seslice nefes vererek. “Biraz ileride daha sakin bir kahveci var…”

Meriç’in başı öne düştü ve ağzı açık kaldı. “Pardon? En gencinden iki çıtır olarak ellilerinde birbirlerine kahve falı bakan teyzelerin yanına mı oturmak istiyorsun? Hello?” İğrenir gibi bir ifadeyle geri çekilirken alnıma tık-tıkladı. “İçeride yaşlı bir ruh taşıdığını biliyordum ama bu biraz skandal oldu. Neyse ki tedavin benim. Birazdan içeri gireceğiz ve seni iyileştireceğiz…”

“Bahsettiğim kafe deniz manzaralı ve sakin bir yer, yaşlı insanlar tatil yapmak için geldikleri yerde böyle huzurlu bir mekânı tercih edip bir Türk kahvesinden sonra fal bakmak istemişlerse ne olmuş yani?”

“Ok boomer,” dedi Meriç kolunu uzatıp, diğer eliyle kolumu koluna dolarken. Girişteki birkaç merdiveni birlikte çıkarken savunmamı dikkate almamıştı bile. “Yaşlı ruhuna, bedenini terk edip köşedeki o kafeye gitmesini söyleyebilirsin ama…” İşaretparmağıyla beni işaret etti. “…bu yirmilik benimle geliyor.”

İçerisi fazlasıyla büyüktü ve mekânın bir tarafı kumsala açılıyordu. Henüz batmaya başlayan güneşin kızıllığı duvarlara yansırken ortama hoş bir ambiyans katmıştı. Buraya ilk defa zorla sürüklenmiyordum. Bu yüzden mekânı da takılanların çoğunu da tanıyordum.

Kadınların arasında sesli dile getirilmeyen bazı kurallar vardır, kadın dayanışması gibi. Mesela tuvalet kabininden çıkmış birinin eteği iç çamaşırına sıkışmışsa ya da açık renk pantolon giydiği bir gün bacak arasında beklenmedik bir sürpriz belirirse onu uyarırsın, değil mi? Ve bu seni düşman yapmaz, karşındaki ne kadar yabancı biri olursa olsun uyarın iyi niyetindendir.

Geçen hafta Tara’ya yaptığım da buydu. Erkek arkadaşı Güney, ona bardan aldığı içeceği götürürken içine hap atmıştı ve bunu çıplak gözlerimle çok net görmüştüm. Müdahale ediş tarzım biraz yanlıştı belki, kabul ediyorum ama vaktim yoktu. Localarına uçup Tara’nın dudaklarına götürdüğü bardağı ittirmiştim. Gecenin sonunda batan koltuktan çok vişne likörüyle pembeye boyanan beyaz elbisesi başıma dert olmuştu.

Bazı insanlar gerçekten bir evin iki aylık kirasını marka bir elbiseye bayılabiliyordu. Ablam gibi.
Alena oradaydı. Ama Alena zaten her yerdeydi, aylardır. Beni korumak istemesini anlıyordum fakat kendi ağzım vardı ve neyi neden yaptığımı açıklayabilir, karşı tarafın gereksiz ağır laflarına cevap verebilirdim. O gecenin bu kadar büyük bir yanlış anlaşılmayla bitmesine gerek yoktu. Alena benim neden yaptığımı bile sormadan koruma ve saldırı moduna geçmişti. Her ne kadar Güney’in ne halt yediğini bilmeden onu yerin dibine sokmuş olsa da Tara’yla tartışmamış olmalarını dilerdim.
Alena baskın bir karaktere sahipti ve sevdiklerini koruma içgüdüsü fazlasıyla vahşiydi. Bir anne gibi. Sen bunu nereden biliyorsun ki Ada?

Açelya.
Benim adım, Açelya. Açelya Kandemir.

Bar kısmındaki kumsala yakın yüksek sandalyelerden birine oturduğumda Meriç çoktan iki portakal dilimli kokteyl almıştı bile eline. “Sakın tek başına içme, yiyecek bir şeyler de istedim hazırlıyorlar. Sabahtan beri midene giren ilk şey dondurma olacaktı, onu da az önce çöpe attın. Neyse ki kan dolaşımına gereksiz şeker girişini engelledik.”

“Tadı kötüydü.”
“İki yüz lira verdiğin dondurmanın tadının kötü olma ihtimali benim bir kadınla yatma ihtimalimden daha düşük Açelya.”
“Belki biseksüelsindir,” diye mırıldandım içeceği önüme çekip pipetiyle oynarken.

“Canım benim, kendine bir bak. Biseksüel olsam seninle tanıştığım gün anlardım.” Mânidar bir gülüş takındı Meriç, yanımdan ayrılmadan önce. “Gerçi ablanla tanıştığım gün anlardım. Senden önce tanıştım onunla ama ilk günden beri kafamı koparmak isteyen dev köpeğiyle benden tarafa ters bakışlar fırlatan sevgilisi sağ olsun, dünya güzeli kızı yüksek kaliteli esprilerimden uzak tutmak zorundayım… Biraz üzücü bu. Ablana da yavşamak isterdim.”

“Bir kere denemelisin.”

“Büyük risk,” dedi Meriç elini omzuma koyarken. “Neyse ki kardeşi en az onun kadar güzel ve bekâr. İltifat ve fesatlık kotamı üzerinde harcıyorum canım benim. Sen olmasan kime yavşardım ben?”

Gözlerimi devirdim. Aslında gülmek de istemiştim ama dudaklarım hareket etmiyordu.
Meriç ayrıldığında, seslice nefes vererek içecekten bir yudum aldım. Alkollüydü ama ağır değildi. Geçen hafta birkaç bir şey içtikten sonra masada dönen sohbete katılıp kahkaha atışımdan sonra Meriç, alkolle biraz olsun gevşeyen insanlardan olduğumu fark etmişti. Ben istemeden sipariş edişinden belli oluyordu ki beni gergin görüyordu ve rahatlamamı istiyordu.

Tabii, rahatlayabilirdim. Her an diken üzerinde olmamı sağlayacak, beni geren, kötü hissettiren, anlamsız şeyler hissetmeme neden olacak hiçbir sebebim yoktu. Ha ha ha.

Küçük çantamın içindeki telefonumun titreştiğini hissettiğimde elimi fermuardan içeri attım. Mesaj Aral’dandı ve Japoncaydı. Bu yüzden okuyamadım. Daha sonra mesajı kopyalayıp Google Çeviri’ye yapıştırdığımda, Uyanık mısın? anlamına geldiğini gördüm. Ardından bir akıllılık yaparak çeviri kısmına, Burada saat akşam beş… yazarak çıkan cümleyi ona pasladım.
Bir saniye sonra cevap geldi. Google Çeviri. Cık cık cık.

 
A: Herkes iki sene alttan aldığı Japonca derslerinden sonra yazı geçirmek için Japonya’ya gitmiyor maalesef.
Aral: Yazı geçirmek için? Çalışıyorum ben burada!
A: Bilgisayar oyunu oynuyorsun?
Aral: Belki de gelecekteki işim bu olacak… Ve bayağı kazanacağım. O zaman da oynadığımı söyleyebilecek misiniz bakalım?
A: Ergen.
Aral: Asosyal.

Kamerayı açıp arka planı gösterebileceğim şekilde tuttum, ardından içeceğimi elime aldım ve pipet dudaklarımın arasındayken bir fotoğraf çekip Aral’a yolladım. Sosyal.
 
Aral: Photoshop.
A: Video da atmamı ister misin?
Aral: Kalsın. Edit becerilerinin kendini bu kadar kusursuz monte edebileceğin kadar iyi olduğunu düşünmüyordum zaten.
A: :P
Aral: Yalnızca geri zekâlılar cevap verebilecek yeterince iyi bir savunması olmadığında bu kadar savsak surat ifadeleri atarlar. Neyse ki emoji değil.
 
İçeceğimi bırakıp emoji klavyeyi açarak ona bir saldırı edasında tüm emojileri ardı ardına yollamaya başladığımda kendime engel olamıyordum. Aral’la kardeş olduğumuzu öğrendiğimde kafamın içinin patlayacağını düşündüğüm bir dönemdeydim ve etrafımdaki herkese karşı uyuşmuş hissediyordum, hak ettiğim suçluluğu hissetmeden başka duygular hissetmek ve bunu kabullenmek benim için zordu çünkü bencil olmaktan korkuyordum.

Şimdi ise Aral yoktu çünkü önceden ayarladığı bir kamp için Japonya’ya uçmuştu, hatta tarihler okul dönemine denk geldiğinden son haftalar için okul yönetiminden izin bile almıştı. Bir anda ortaya çıkan kız kardeşi onu gideceği yerden alıkoymamalıydı tabii… Üstelik yalnız kalmaya ve her şeyden uzaklaşmaya ihtiyacı olanın sadece kendim olduğunu düşünmek büyük bir bencillik olurdu. Alena bile bir süre gitmek isteseydi onu durdurmazdım… Benimle kalmayı tercih etmişti. Benimle iyileşmeyi. Gerçekten istediğinin bu olduğunu anlamam biraz zaman almıştı ama halletmiştik.
Çünkü halletmek zorundaydık.

İyileşmek, dedi içimdeki ses kahkaha atarken. Onu bir süredir duyuyordum.

“Açelya?”

Başımı hızla masadan kaldırdım. Bardağın pipeti dudaklarımın arasındaydı ve içecek biteli çok oluyordu. Meriç kızacaktı, aç karna hepsini içmiştim.

Başımı kaldırıp masanın yanında dikilen platin sarısı saçlara sahip Tara’ya baktığımda, istemsizce gerildim. O geceden sonra buraya gelmeyi bırak, dışarı çıktığımı bile hatırlamıyordum. Tara’ya açıklama yapmaya çalıştığımı hatırlıyordum ama beni anlamış mıydı bilmiyordum çünkü uyumama rekorumu kırdığım günlerden biriydi. Bir süredir birçok şeyi hatırlayamıyor ve anın içindeyken bile aslında orada olduğumu düşünmüyordum.

“Yanımıza gelsene, yalnız oturma,” dedi şaşıracağım kadar dostane bir tavırla. Platin sarısı saçlarını yandan örmüştü ve üzerinde bikinisinin üzerine giydiği örme uzun bir plaj elbisesi vardı. “Geçen seferden sonra herkes bize bakıyor. Şu dedikoduların önünü keselim, daha sonra sorun çıksın istemiyorum.”

Başımı çevirip gözlerimi etrafta gezdirdim o an, istemsizce. Merkezdeki dershaneden ve siteden tanıdığım herkes o gece buradaydı, şimdi burada oldukları gibi. İnsan içine çıkmadığımdan ve Alena ya da Meriç konuşurken kulak kesilmediğimden dedikoduların ne ile ilgili olduğunu bilmiyordum ama bakıyorlardı.

Elbette bakacaklardı. Tara’nın ailesi, sitedeki tüm kiralık yazlıkların sahibiydi. Uzun zamandır buradaydı ve herkes onu tanıyordu, en azından yerliler. Üstelik babamla ailesi tanışıyorlardı. Bir akşam mangala bile davet edilmiştik, gitmemeyi seçen bendim. Hamakta uyuyor numarası yapmıştım.

“İnsanlar ne söylüyor bilmiyorum ama inan bana çok daha acımasızlarıyla uğraştım, bu yüzden daha az umursuyor olamazdım.” Omuz silktim. “Sırf seslerini kesmek için masanıza oturmayacağım.”

Tüm hayatım boyunca daha ne kadar kibar olabilirim diye uğraşmıştım çünkü sevilmek istemiştim, kaldırımda yanımdan geçen yabancı biri tarafından olsa bile onaylanma ihtiyacı duymuştum. Bu öyle bir çabaydı ki sonunda vazgeçene kadar fark etmemiştim bile. Vazgeçmek, kaba ve sert olacağım anlamına gelmiyordu tabii ama uzun zamandır nasıl davranmam ve kim olmam gerektiği ile ilgili büyük bir boşluğun içindeydim, bu yüzden çabalayamayacak kadar yorgun hissediyordum artık.

Bunu açığa çıkaran bir süredir birlikte seanslar yaptığımız doktorumdu. Başta bir yararı olacağını düşünmesem de seni tanımayan profesyonel bir yabancıyla konuşmak iyi geliyordu.

“Bunu seslerini kesmek için ihtiyacım olan şey değil de bir arkadaşlık teklifi olarak göremez misin?” diye sordu Tara. Öyle tatlı bir sesi vardı ki bir noktada beni rahatsız ediyordu. Ama iyi niyetli olduğunu biliyordum, nihayetinde daha önce de birçok ortamda bulunmuştuk ve aramızda herhangi bir sorun çıkmamıştı.

Ona cevap vermedim. Birkaç saniye sonra “O gece…” diye cümleye başladığında sertçe yutkunmuş olması dikkatimi çekmişti. “Ne yaptığını… Beni koruduğunu fark ettikten sonra Güney’den ayrıldım. İçkime ilaç kattığını biliyorum ve sen bunu görüp içmeme engel oldun. Ne kadar minnettar olduğumu anlatsam az. Teşekkür ederim Açelya.”

“Onu polise şikâyet etmeliydin. Seni haplamak istedi. Kimbilir daha sonrası için ne planları vardı. Pisliğin teki…” Boş bardağı ileri ittirerek sandalyede geriye yaslandığımda bir yandan da Meriç’e bakıyordum ama etrafta görünmüyordu.

“Meriç’e mi bakıyorsun?” diye sordu Tara, ardından gülümsedi. Öylece gülümseyebiliyordu. İnsanların bunu yapabildiğini, aynada kendim göremediğimden bir süredir, unutmuştum. “Az önce biriyle çarpıştı, gömleği mahvoldu. Tuvalete giderken gördüm. Bir süre meşgul olacak yani.”
Bana yemeğimi getirmesi gerekiyordu ama fazlasıyla gecikmişti. Bir sorun çıktığını şimdiye anlamış olmalıydım.

Tara o an gözlerimdeki ikilemi görmüş olmalı ki bileğime uzandı ve beni oturduğum yerden kaldırdı. “Onun tuvalette en az beş dakikası var. Bu beş dakika boyunca bize eşlik edebilirsin bence.”

“Tamam demedim…”

“Lütfen.” Tara, masalarına yaklaştığımız sırada bileğimi ondan kurtardığım an bana döndüğünde neredeyse çarpışacaktık. Açık yeşil gözlerinde gördüğüm neydi? Korkuyor muydu? Neden? “Arkadaşlarım… Hepsi Güney’den yana gibi. Ve Güney de ne yaptığını itiraf edip af diledi, özrünü kabul etmek istemiyorum ama iki taraftan gelen baskıya daha ne kadar dayanabilirim bilmiyorum. Gerçekten sana ihtiyacım var, yanlış bir karar vermekten korkuyorum. Güney’den korkuyorum.”

“Arkadaşların delirdi mi?” Çatık kaşlarla omzunun üzerinden masaya baktım.

“Hayır ama haftaya toplu kamp planlamıştık ve şimdi onun yakışıklı arkadaşlarıyla toplanamayacağız diye kızgınlar. Sibel, bir haftalığına barışıp daha sonra ayrılmamı bile teklif etti. Kulağa kötü gelmiyor, bilmiyorum, sonuçta yalnızca bir hafta ve kamptan sonra…”

Bu kızlar delirmişti. Güney’e atacağınız tek bir bakışla anlayabilirdiniz ne kadar tehlikeli biri olduğunu, Tara gibi tatlı bir kızı asla hak etmiyordu. Tara, zengin ve şımarık olabilirdi ama babasının sözünden asla çıkmayan uslu biriydi. Güney’le çıkmaya başladığından beri ise ailevi sorunları vardı çünkü arada kalıyordu. Ailesi ve erkek arkadaşı arasında kalıyordu. Ailesini tanıyordum, iyi insanlardı. Hiçbir erkek, sevdiği birini ailesiyle kendi arasında tercih yapmak zorunda bırakmamalıydı.

İnsanların duygusal ve zihinsel zayıflığını, başkaları manipüle etmeye hak görüyordu sanki. Ve o “başkaları” bu senaryoda Güney ve Tara’nın aklı bir değil beş karış havada arkadaşlarıydı.
Tara’nın bileğinden tuttuğum gibi masalarına yürüdüm. Neyse ki Meriç’in deyimiyle patates çuvalı giymemiş ve duş almıştım, hatta sürpriz olabilirdi ama saçımı bile taramıştım. Bu yüzden buraya gelmeden önce iki saatini ayna karşısında hazırlanarak geçiren tayfanın yanında Fransız hissetmeyecektim. Üzerimde sarı, askılı bir elbise vardı ve ayağımda da beyaz sandaletler. Yeterliydi.

Kemik torbası gibi görünüyorsun. İnsanlar sana bakıyor ve hastalıklı bir kız görüyorlar. En azından göz altı torbalarını kapatmak için makyaj yapmalıydın, seni gören biri cenaze hizmetlerini ararsa itiraz etmeye hakkın yok.

Sertçe yutkundum ve kafamın içindeki sesi duymazdan gelmeye çalışarak Tara’yı yalnız oturan arkadaşının yanına oturttum, kendim ise baş köşeye geçtim. Masada beş kızdık.
Adının M ile başladığını hatırladığım esmer kız başını telefonundan kaldırdığında bana ters bir bakış attı ve Tara’ya döndü. Onunla birlikte diğer ikisi de meraklı bakışlarını üzerime çevirmişti. Hangisi Sibel’di?
“Tara?”

“Tuvalete giderken Açelya’yla karşılaştım, geçen seferki yanlış anlaşılmadan sonra aramızı düzeltmek istedim,” dedi Tara boğazını temizleyerek. Ardından garsona seslendi ve masaya karışık bir şeyler sipariş etti. “Eee, nasıl gidiyor Açelya?”

Dürüst olmak gerekirse, bir süredir doğru düzgün konuştuğum tek kişi sitenin hemen girişindeki markette çalışan kasiyerdi. Ve çanta almayı unuttuğumda poşet istemek ya da ücreti temassız kartla ödeyeceğimi söylemek için ağzımı açıyordum, bu yüzden birinin, hele de konuşmaya alışık olmadığım birinin karşıma geçip bana nasıl gittiğini sorması garip hissettiriyordu.
Dürüst olabilir miydim?

Hayır, sanki herkes ama herkes, dürüst olmam için fazla yabancıydı.

“Seni geçen gece kumsaldan dönerken gördüm,” dedi esmer, siyah kısa saçları olan kız. “Seslendim ama duymadın galiba, yürümeye devam ettin. Ayakların çıplaktı ve saçlarından su damlıyordu.”

Ne yaptığını söylesene. Daha doğrusu, yapamadığını.
Bir şey yapmadım. Yapmadım. Yapmadım.

Belki de sosyalleşmek akıllıca bir fikir değildi, en azından birden. Ama masaya otururken ki amacım bu değildi. Daha önce içkisine arkadaş sandığı biri tarafından ilaç karıştırılan biri olarak Tara’nın durumunu kendimle fazla içselleştirmiştim belki de ve onu doğru şeyi yaptığı için rahatlatacakları yerde çocuğa geri dönmesini söyleyen arkadaşları beni sinirlendirmişti.

“Yattan düşmüştüm ve sinirliydim,” diye mırıldandım. Yalan, dedi iç ses. Onu nasıl susturacağımı bilmiyordum ve bazen kontrolden çıkıyordu. Yalan. Yalan. Yalan. Yalan. Yalan.
“Yatınız mı var?” Soran, Tara’nın yanında oturan sarışındı. Sanırım Sibel o’ydu.

Gergince elimi saçlarımdan geçirdim. “Ablamın sevgilisinin.” Bu yalan değildi. Ortada bir yat vardı ve Milas’ın ailesine aitti. Dolayısıyla Adin mülküydü. Dolayısıyla onun da oluyordu.
Bunu düşünmemiştim. Onun yatına bindiğimi.

Tara dahil dördü birden birbirine mânidar bir bakış fırlattığında akıllarından ne geçtiğine dair bir fikrim yoktu. “Senin ablan, geçen gece Tara’nın ağzına sıçan Alena Doran, onun sevgilisi de Milas Adin,” dedi Sibel, kızlar arasındaki göz teması kesilir kesilmez merakla öne eğilmişti. Adin. Adin. Adin. Adin. Adin… “Çok şanslısın.”

“Beni şanslı yapan ne?” diye sordum anlamadığımı belli eder bir ifadeyle. Ablam çok şanslıydı, ben de ona sahip olduğum için çok şanslıydım. Milas ise iyi, anlayışlı ve havalı biriydi. Benimle ilgilenmek zorunda değilken yardımcı olduğu birçok zaman olmuştu. Çoğunu hatırlayamıyor olsam da anıların kafamın içinde bir yerde olduklarından emindim. Eğer hafızamı temiz tutmak istiyorsam doğru düzgün yemeli ve uyumalıydım ama son zamanlarda her ne kadar toparlıyormuş gibi görünsem de hiçbir şey için enerji ve isteğim yoktu.

Tara’nın yanında oturan ve ismini bilmediğim esmer o an, aylardır sakındığım ismi bir anda kullandığında karnıma tekme yemiş gibi hissettim, neredeyse sıçramıştım. “Kuzenini tanıyor musun? Varis Adin. Eminim tanışıyorsunuzdur. Bizimle aynı yaşta. Geçen aylarda babasının yaptığı röportajlardan birinde fotoğrafına yer vermişler, anında popüler oldu. Instagram hesabı patladı, bayağı takipçisi var şu an. Ama o zamandan beri bir şey paylaşmıyor, gerçekten üzücü. Sanırım rahatsız oldu.”

“Ünlü Fransız bir model, onun fotoğraflarının altına yorumlar bırakıyordu. Geçen gün İtalya’da buluşmuşlar, her yerde fotoğrafları vardı. Kapılmış yani canım,” dedi Sibel önüne bırakılan içeceğin pipetini kavrayıp seslice nefes vererek karıştırırken. Elektrik çarpmış gibi sıçradığımda verdiğim tepkiyi yalnızca ben fark edebilmiştim, tüylerimi ayağa kaldırmaya yetmişti sözleri.

“Kızlar.” Tara’nın sesi tehdit barındırıyordu, Sibel ve esmer kız ona çatık kaşlarla baktılar. Diğer kız ise ortamdaki gerginliği fark etmiş, öylece oturuyor ve dudaklarını ısırıyordu.

Yeni yılla birlikte kaydımı Balıkesir’e aldırırken sosyal medyayı bırakmıştım, o zamandan beri bir kez olsun merak edip de bir uygulama indirmemiş ve kimsenin hesabına bakmamıştım ama bir şeyden emindim, o da o hesapta benim de fotoğrafımın olduğuydu.

Aylarca… Tek bir izine rastlamamıştım. Kuzeni dibimdeyken bile konu açılmamıştı. Ve bu kızlar öylece ortaya bırakabilmişti. Sırf dedikodu istedikleri için beni masalarına sürüklemişlerdi. Tara’nın niyeti bu muydu? Belki de Güney hakkında bana hissettirdiği kadar endişeli ve gergin değildi.
Tara’nın sert bakışlarının arkadaşlarının üzerinde olduğunu fark ettiğimde, en azından onun dürüst olduğunu anladım. “Bu kadarı şov için yeterli miydi?” diye sordum ona, ardından bakışlarım etrafta gezindi. İnsanlar masaya ilk geldiğimde bakmış olsalar da artık kendi işleriyle ilgileniyorlardı. “Kalkıp Meriç’i bulsam iyi olacak.”

Tara’nın bakışları özür barındırıyordu, Sibel onu “Meriç’le çıkıyor musunuz?” diye sorarak bozdu.
Ona cevap vereceğim sırada esmer olan güldü. “Meriç gay. O kadar yakışıklı ve Barbie dünyasında yaşayan bir Ken’sen kesin öylesindir.”

“Ah,” dedi Sibel dudak büzerek geri yaslanırken. “Bilmiyordum. Bir ara takılabiliriz sanıyordum.” Ardından bana döndü. “Biraz daha otursana Açelya, sohbet ediyorduk. Meriç de gelince bize katılabilir.”

“İsteyeceğinden şüpheliyim,” diye mırıldandım, Meriç’in bu grup hakkındaki düşüncelerini biliyordum. “Teklif için teşekkürler.” Tara’ya döndüm. Ona “İhtiyacın olursa bana yazabilirsin,” demek istiyordum numaramın onda olmadığını bilsem de ama arkadaşlarının tavrı beni alıkoydu o an.

Beni alıkoyan bir başka şeyde etkisi hâlâ karnımda hissettiğim tekmeydi. Masadan kalkıp giderken Tara’nın arkamdan hareketlendiğini ve bir şey söylemek için ağzını açtığını gördüm ama tek yapmak istediğim yalnız kalabileceğim bir yer bulmaktı o an, kalabalık ve popüler bir mekânda olsak bile. Bu yüzden dar koridora ilerledim ve kızlar tuvaletine girdim, üç kabin de boştu.
Kapıyı kilitledim.

Ne düşüneceğimi bilemiyor olmamın sebebi kafamın içindeki fırtınaydı ama parmaklarım ne yapacaklarını biliyorlardı, çantamı açıp telefonumu çıkartırken en azından; böyle düşünmüştüm. Arama motoruna Varis Adin ismini yazdığım an son birkaç haftada girilen tonla haber ekranda patladı. İnternetin bu kadar hızlı olmasından nefret etmiştim, en azından sayfa dolana kadar bana nefes almak için zaman tanımalıydı.

Telefon elimden düştüğü an yüzümü sıvazladım, fotoğrafını görmüştüm ve yalnızca bir saniye sürmüştü. Ayaklarımın üzerinde yere çöktüm, sırtım kapıya yaslıydı. Telefonu yerden aldım. Görsellere girdiğim an, ismini arattığımda çıkan linklere eklenmiş fotoğraflar bir bir ekrana dizilmişti.

Restoranı biliyordum. Bir süre önce birkaç hafta geçirmek için İtalya’ya gittiğimizde başkentin en popüler caddelerinden birinde, duvarları begonvillerle kaplı bir sokağın köşesindeki aynı restoranın en güzel köşelerinden birinde oturmuştuk. Onlar en güzel köşede değillerdi, biraz arkada kalıyorlardı ama fotoğrafları çeken her kimse kadrajından kaçmamıştı.

Cecile Brodeur… Modelin adı buydu. Fransız’dı. Buğday tenli, altın sarısı dalgalı uzun saçları ve ince uzun bacaklarıyla restoranın arka bahçesinde otururken paparazzi tarafından çekilmiş habersiz fotoğraflarda bile böyle görünüyorsa kesinlikle sosyal medya hesaplarına bakmak istemiyordum.
Masalarında birer fincan kahve duruyordu, ikisi de geriye yaslanmıştı. Gözlerimi nihayet karşısında oturan figüre çevirdiğimde altdudağımı öyle sert ısırdım ki kanın metalik tadı dilime geldiğinde hissettiğim acı neredeyse tatlı hissettirmişti.

Acı neredeyse tatlı hissettirmişti. Onunlayken hissettiğim buydu. Onu gördüğümde hissettiğim buydu. Geceleri odamda, salonda, bazen aynada yüzünü gördüğümde hissettiğim buydu; başına kapüşonunu geçirmiş parkta yürüyen birini sırf arkadan ona benzettim diye yüzünü net bir şekilde görüp o olmadığına inanana kadar takip ettiğimde hissettiğim buydu, içinde tarçın olduğundan habersiz bir şekilde ikram edilen tatlıyı yediğim an aldığım tatla tuvalete kusmaya koşarken hissettiğim buydu. En ufak bir şey bana aklımı ve kontrolümü kaybettirebiliyordu ve aylar boyunca hissettiğim buydu.

Güzel Fransız modelin karşısında otururken üzerinde klasik beyaz bir tişört vardı ve güneş gözlüğü takıyordu, alnına düşen bir tutam saçı dikkatle süzerken yüzünün her kıvrımını hatırlıyordum. Dudaklarındaki ruhsuz duruşu, sert çenesini, gözlüğünü çıkarmış olsaydı karşısındakini dikkatle dinlerken bile takındığı ilgisiz bakışlarını… Ama o her zaman dinlerdi. Algıları her zaman açıktı. Sadece göstermezdi. Herkese değil.

Restoranın aslında ünlü bir otele ait oluşu ve otelin restoranında görülmüş olmalarından ne çıkarmam gerektiğini bilmiyordum ama ellerim titriyordu. İsmini ağzıma almayı bırak, sanki çok kötü bir şey yapmış gibi varlığını yok saymış ve doktorumla seanslarımızda bile ona Varis’le ilgili hiçbir şey anlatmamıştım. Hep çocukluğuma, aileme ve son birkaç ayda öğrendiklerime odaklanmıştık. Hep benim sindirmem ve sağlıklı bir düşünce yapısına dönebilmem için ilerlemeye çalışmıştık. İçimde bir şeyler arkasına bile bakmadan kaçarken… Yarım adım dahi olsa ilerlemeye çalışmıştık.

Bir şeyleri halledemeden ona gidersem onun yıllar boyu katettiği yolu yok etmekten, kriz anında ağzımdan çıkabilecek sözlerle geri dönülmez bir yola girmekten, en çok da benim yüzümden acı çektiğini görmekten korkmuştum. Ve saf korku hükmetmişti bana o andan sonra.
Her ne kadar hâlâ bazı geceler uyuyamadığımda otobüs terminaline yürüyor olsam da.

Yakınlaştırdığım fotoğrafın kenarındaki çarpı işaretine tıklayıp başka fotoğraflara da göz attım. Aynı gün Cecile’le çekilmiş birkaç fotoğrafı daha vardı; restorana girerken eli kızın arkasındaydı ve onu masaya yönlendirmişti. Bir noktada Cecile’in elini kaldırıp yüzüne uzandığı ve güneş gözlüğünü çekip çıkardığı bir an vardı, sertçe yutkunurken dişlerimi sıkmama sebep oldu bu poz.

Haber başlığına tıklamaya cesaret edemeyerek Instagram uygulamasını indirdim ve hızla kullanıcı adım ve şifremle hesabıma girdim. Aylar sonra ilk defa uygulamaya giriyordum ve birçok şey değişmişti. Hızla hesabına tıkladığımda, en son paylaştığı gönderinin bir ay önce olduğunu gördüm.

Takipçi sayısı normalin en az on katıydı. İnsanlar bir anda onu takibe almışlardı, neden, o kadar aktif bile değilken? Aktif kullanmadığını biliyordum. Hikâye bile paylaşmazdı. Babasının verdiği röportajın popülerliğindeki etkisi büyüktü. Elbette zengin bir işadamının yakışıklı oğlu kameralar karşısında görülürse ilgi çekecekti. Ama Varis’in ilgi çekmek için soyadına bile ihtiyacı olmadığı düşünülürse…

Birkaç post aşağıda fotoğrafımı gördüğümde tekleyen kalbim bu krizi daha sonra pişman olacağım bir şey yapmadan çıkarmama yardımcı olmuyordu ama sekiz ay olmuştu. Çok fazlaydı. Bunu biliyordum. Ayrıca zaman algımı yitirdiğimi ve karanlık bir yerde olduğumu da biliyordum uzun zamandır.

Korkak kara parçası. Ada, onun için gerçek bir lakaptı kullandığı. Bu fotoğrafın açıklamasız yüklendiğine emindim, daha sonradan düzenlemişti. Çok önceden paylaşmıştı, geçen sene… 22 Aralık’tan önce…
Karanlık bir fotoğraftı, dışarıda çekilmişti. Hafızam o kadar berbattı ki ne zaman olduğunu bile hatırlamıyordum. Üzerimde bir kazak vardı ve gülerken birine ters bir bakış atıyordum. Alena’nın doğum günü partisinde mi çekmişti? Hayır. O parti senindi. Senin doğum günün. Öyleydi.
Postlarda yukarı çıkarken Varis’in sahada arkadaşlarıyla çekilmiş bir fotoğrafına denk geldim. Anında tanıdık yüzler görmüş ve gülümsemiştim. Alper, Reha, Gökay… Koç ortalarında duruyordu ve yukarı koca bir kupa kaldırıyordu. Şampiyonlardı.
 
cecilebrodeur: Congrats!
 
Hesabına tıkladım. Ardından göğsüme çöken ağırlığa dayanamayarak geri döndüm. Çok güzeldi. Daha fazla bakamazdım. Sinirleniyordum. Damarlarımdan kan değil kıskançlık akıyordu.
Varis’in bir sonraki postu okulun havuzuydu. Etrafta kimse yoktu. Kelebekler göğüs kafesimde kanat çırparken hatırladım; beni tribünde uyurken yakaladığı ve gitmeme izin vermediği, sudan korktuğumu anladığı an suya attığı geceyi. Ne düşünmüştü? Üzerine giderse hemen aşabileceğimi mi? Daha sonra partideyken Kumsal beni ittiğinde anlamış olmalıydı ki düşersem, boğulur ve ölürdüm.

Tıpkı Açelya Doran’a yıllar önce olduğu gibi.
Daha sonra yine bu havuza bu sefer kendi isteğimle girmiştim. Belime sarılı güçlü kollarını ve avuçlarımın altındaki omuz kaslarını hâlâ hissedebiliyordum, saçlarının şampuan kokusunu ya da antrenmanlardan hemen sonra yanına damladığımdaki terini seviyordum. Onunla ilgili her şey beni ona çekiyordu, çekmişti. Bir mıknatısın iki farklı kutbu gibi, birbirimize çekilmiştik…

Fotoğrafın altında Cecile’in meraklı göz emojisi vardı.
Bir sonraki fotoğrafı Alper’in çektiğini düşündüm çünkü altına bir sürü yorum yapmıştı, belki de ilk defa bir fotoğrafta yansıma da olsa yalnızca Varis vardı. Çatık kaşlarla birine bakıyordu, kollarını göğsünde birleştirmişti ve bu pazılarının şişmesine sebep olmuştu. Fotoğraf iki ay öncedendi. Kendine iyi bakıyordu.

Cecile’in fotoğrafın altına kalp emojisi attığını gördüğüm an yorumlara öyle bir koştum ki ne yaptığımın farkına geri çıkana kadar varamadım; siktir, ben de bundan korkuyordum. Fotoğrafı beğenmiştim.

Geri almalı mıydım? Fark eder miydi? Masada onun bir süredir aktif olmadığı söylenmişti. Yüzlerce bildirim alıyor olmalıydı, kesinlikle uygulamanın bildirimleri toptan kapalıydı yani fark edemezdi beni. Mümkün değildi.

Beğeniyi geri çekip avuçlarımı yüzüme yasladım ve bir süre orada öylece durdum. Dizlerim acıyordu pozisyondan dolayı ama tuvalette yere oturamazdım, ayağa kalkacak cesareti de bulamıyordum kendimde.

Ardı ardına gelen ve nerede olduğumu soran Meriç’in mesajları yerini aralıksız titreşime bıraktığında beni aradığını biliyordum ama herhangi bir tepki vermeden önce kendimi toparlamam gerekiyordu.

Tamam, pekâlâ. Belki de arkadaşlardı. Ama hangi kız onunla yalnızca arkadaş olmak isterdi? Belki de sadece takılmışlardı. İtalya’da. Evet. Otelde.

Kahretsin. Belki de bunun olacağını bildiğim için internetle arama mesafe koymuş ve bir şekilde aylar boyu uzak kalabilmiştim, şimdi ise sosyalleşmek için oturduğum ilk masada suratıma vurulan bu oluyordu. Kafesime geri dönmeliydim çünkü başımı parmaklıkların arasından çıkarmak bile iyi bir fikir değildi.

Ya da şimdi bir bilet alıp İstanbul’a gitmeliydim.
Aniden masaya düşen fikir, hızla doğrulmamı sağladığında bacaklarım o kadar acıdı ki düşmemek için duvara tutunmak zorunda kaldım. Yapabilir miydim? Bunca zaman sonra? Ama zaten yapamamamın sebebi de bu değil miydi? Bunca zaman sonra.

Ben yalnız kalmak istemiştim, nefes alabilmek ve düşünebilmek için alan istemiştim ve o da bana vermişti. Bu alanın karanlık bir boşluğa dönüşeceğini ve benim içinde kaybolacağımı bilemezdi, ben de bilemezdim; kimse bilememişti. Ve kimse bir şey yapmıyordu. Ben dahil. Çünkü herkes şu an her şey nasılsa bundan memnundu.

Bu düşünce görüşümü bulanıklaştırdığında başımı duvara yaslayıp gözlerimi sımsıkı kapattım, çenemden aşağı inen gözyaşları boynumu gıdıklıyordu ama silecek gücüm dahi yoktu. Hiçbir şeyi yokken nasıl her şeyini kaybedebilirdi insan? Ben bir şekilde bunu başarmıştım.
Kapı tıklandığı an yerimden sıçradım, gözyaşlarımı sildim. Uzun bir süredir tuvaletteydim ve kapıyı kilitlemiştim, biri içeri girmeye çalışıyordu.

Kilidi çevirdim, ardından kapıyı açtım. Karşımda duran kişi bir kız değil, Meriç’ti. Üzerinde hiçbir şey yoktu, altında ise buraya gelirken giydiği mavi şort vardı. Gömleği batmış olmalıydı ki çıkarmıştı. “Açelya?” dedi şokla içeri girerken bir adım geri gittim. “Ne oldu? Neden ağlıyorsun? Kızlar bir şey mi yaptılar yoksa? Az önce masalarında olduğunu ama koridora girdiğini söylediler, ben de tuvalette olduğunu düşündüm. Aradım ama açmadın…”

“Kaybettim,” dedim dudaklarımdan kaçan acı dolu bir sesle, bıçak kadar keskin bir solukla birlikte. Ağlamaktan nefret ediyordum. Çenem kasılıyordu, yüzüm buruşuyordu, gözyaşları kaşındırıyordu. Ama bu hâlim tanıdıktı. Başkalarına olmasa bile aynada görmeye alışkındım.

“Neyi kaybettin?” Meriç kapıyı kapattı, sesi o kadar yumuşaktı ki beni daha da kıyıya itiyordu.
“Onu kaybettim.” Oksijen kıtlığı vardı tuvalette, duvarlara bakıyor ve yalnızca üzerime geldiklerini görebiliyordum. Hepsi buydu. “Gitti.” Sen ona gitmedin. Gidemedim. “Kaybettim.” Avuçlarımı yüzüme, derimi soymak istercesine bastırarak gözyaşlarımı silmeye çalıştığımda dik duramıyordum, karnımdaki sancı gerçekti ve iç kanamam var gibi hissettiriyordu. Doğrulamıyordum.

“Nefes al, sakin ol, halledeceğiz…” Meriç’in ellerini kollarımda hissettim, beni doğrultmaya çalışıyordu ama kontrol edemiyordum. İçeri girmek için kapıyı açan birkaç kız gördüm ama sesimi duydukları ve beni gördükleri an ortadan kayboldular. “Neyin var? Ne oldu? Açelya gel dışarı çıkalım…”

Ters efekt. Sebebi buydu. Sürekli geçmişi hatırlamanın bir yolunu bulmaya çalışmıştım ve seanslar biraz olsun yardımcı olmuştu ama kafamın içinde açılmaması gereken bir kapıyı da açmıştı. Her şey çok fazla geldiğinde o göl kenarına geri dönüyordum, ayağım yeniden kayıyordu ve buz gibi suya düşüyordum; göl suyunda oksijen yoktu, nefes alamıyordum. Şimdi de nefes alamıyordum.
Birkaç dakika geçti, zaman kavramı yine bükülüp şekil almayı reddetmişti. Hıçkırıklarım ve çarpıntım hafiflemeye başladığında Meriç beni o tuvalet köşesinden çıkarabilmeyi başarmıştı, hiçbir şey söylemeden arka taraftan sahile çıktığımızda ayağımın altında sıcak kumları hissettim. “Gel,” dedi Meriç, şezlonglardan birine beni oturturken. Hemen karşımdakine de kendi geçmişti. “Anlat. Ne oldu?”

“Bir şey olmadı.” Ona bakmıyordum, dirseklerim dizlerimdeydi ve sürekli saçlarımın arasından geçiriyordum parmaklarımı gergince.

“Yalan söylemendense sessiz kalmanı tercih ederim Açelya, şimdi ya dökül ya da sus. İkisi de birer seçenek.” Meriç ayağa kalktığında başımı kaldırıp ona baktım. Gidiyor muydu? “Piçin teki gömleğime içki döktü. Kafenin önünde güneş alan demirlere asmıştım, şimdiye kurumuştur biraz olsun. Gidip alıp geleceğim. Su da alacağım. Başka bir şey istiyor musun?”

Başımı iki yana salladım.

Giden sendin, dedi kafamın içindeki ses. Onu en çok gözlerimi kapatıp avuçlarımla yüzümü koparmak istercesine sıvazlarken duyuyordum ve duymak istediğim şeyleri söylemiyordu. Sen gittin. Şimdi aylar sonra önüne baktığı için onu suçlayabilir misin?

Hayır. Suçlayamazdım. İstanbul’daki son günlerimin anısı fazlasıyla yoğundu bu yüzden her şeyi net hatırlamıyordum ama Varis’in defalarca kez beni kalmaya ikna etmeye çalıştığını hatırlıyordum. En sonunda gitmek istediğimi kabullenmişti ve onu en son, yatağında huzurla uyurken görmüştüm. Kollarının arasından öylece çıkıp gidebilmiştim.

Yine giderdim. Kendimi tanıyordum. Herkes her şeyi bildiğinden ve bilmediğim her şey bir anda üzerime devrildiğinden, enkazın kendisi olmayı reddederek o enkazdan çıkmayı istemiştim. Varis’e karşı hissettiklerim beni kalmaya ikna edebilecek kadar güçlü değildi çünkü en başında onun için gitmiştim.

Bir adım geri çekilecek, olanların üzerinden geçecek, sindirecek ve iyileşecektim. Plan buydu.
O beni tanımıştı. Okulun koridorunda karşılaştığımız ilk gün beni tanımıştı. Belki dedikodular ve zorbalığı alevleyen Alin’di ve Kumsal da kapılıp gitmişti ama her şey Varis’in bir elimi tutuşuna bakardı. İlk gün, hiçbir şey söylemeden elimi tutsa ve beni bir köşeye çekse, tanışmamız böyle olsa dahi ve yine bildiklerini gizlese… Bu bile daha iyi bir senaryoydu. Olanların olmasına izin vermesinin sebebi onun bile kabul etmek istemediği, içinde, derinlerde bir yerde bana olan öfkesiydi.

Küçük olman bir şeyi değiştirmez. Büyüklerin odasını karıştırıp eşyalarını oyun oynamak için çalmak bir bahane değil! Her çocuk biraz yaramaz olur ama sen çok daha fazlasıydın, Açelya; sen annemi öldürdün, Azra’yı öldürdün, Kemal Bey’i öldürdün. En kötüsü de sen düğmeye bastın, onlar kilometrelerce ötede can verirken sen ayağa kalktın ve hiçbir şey olmamış gibi odadan çıkıp gittin. Devam ettin hayatına. Hiçbir şey olmamış gibi.
Hiçbir şey olmamış gibi yaşadım yıllarca.
Hiçbir şey yapmamış gibi.
Bu kötülüğü ona, onlara yapmamış gibi.

Alena’nın eve getirdiği bir disk vardı, çocukluk fotoğraflarımız ve videolarımızla dolu. Genelde yalnızca aile içi görüntülerden oluşuyor olsa da bir şekilde içine Süheyla Hanım’ın çektiği bir video karışmıştı. Uyuyamadığım bazı geceler videoyu açıp izliyordum. Odam karanlık oluyordu ama Alena’nın hediye aldığı küçük projeksiyon makinesiyle boş duvara yansıttığımda etraf aydınlanıyordu. Etrafı aydınlatan videodaki çocuklar mıydı, Süheyla Hanım’ın kahkahaları mıydı bilemesem de…

Çok küçüktük. Üzerim kirliydi. Ama Alena’nın dediğine göre saat başı kıyafet değişsem bile hep kirletirdim ben. Anasınıfına yakın bir parkta koşuyordum etrafta, Süheyla Hanım ise yere oturmuş oyuncak arabasını anlamsızca kumların arasına daldırıp çıkaran Varis’i konuşturmaya çalışıyordu. Başı eğik olduğundan bir şey görünmüyordu.

“Arkadaşlar çoğu zaman sana gelmez, senin gidip onların oyununa dahil olman gerekir,” diyordu Süheyla Hanım oğluna, uzanıp siyah tutamlarının arasından parmaklarını geçirirken. Varis o an başını kaldırıp annesine bakıyordu. Siyah kirpiklerinin arasındaki büyük, gri gözleriyle o kadar güzel bir çocuktu ki hıçkırıklara boğuluyordum.

“Arkadaş istemiyorum,” diyordu annesine, o yaşta bile sakindi. Yalnızdı.

“Peki ya Açelya? Onunla da mı oynamak istemiyorsun? Geldiğimizden beri seni tramboline çıkartmaya çalışıyor. Bence denemelisin, eğlenceli görünüyor.”

“Hayır anne,” diyordu Varis. Neden ama? Neden istemiyordu ki beni? Yirmi yaşındaydım ve beni istemeyen küçük bir çocuk için hüngür hüngür ağlıyordum. Belki de hissetmişti uğursuzluğumu. Ona yapacaklarımı… Annesine. Kuzenine. Arkadaşının babasına. Biliyordu.

Büyüyüp karşıma çıkmalıydı, bir sabah günaydın dese yeterdi; tebessümüne gerek bile yoktu, öylece salıverirdim kendimi. Öylece alırdı beni avucunun içine. Sanki onu beklemiş gibi yıllarca, sanki hiç yaşamamış gibi önceden; gözlerine baktığım ilk an, yüzünü ezberlemeye çalışmıştım. Yüzünü ezberlediğim ilk an, teslim olduğumu anlamıştım.

“Al,” dedi Meriç, karşımda dikiliyor ve bana bir şişe su uzatıyordu. “Suyu okuyup üfledim. İç de doğruyu söyle.”

Gülmek istedim, gülebilmek istedim. Ama kaslarıma bu emri verebilmek için fazla zarar görmüştü beynim. Suyu alıp kapağını açtım ve birkaç yudum içtim. Bu sırada Meriç gömleğinin düğmelerini ilikliyordu, karşıma geçip oturdu ve dirseklerini açtığı dizlerine yasladı.

Ona doğruyu söylemek istedim. Bunca zaman ona bir şey anlatmamı beklememiş, sadece kötü zamanlarımda yanımda olmuş ve kendi eğlenirken beni de eğlendirmeye çalışmıştı. “Benim hayatımda… Biri vardı.”

Meriç şokla ayağa fırlarken avuçlarını birbirine çarptı. “Allah çarpsın biliyordum ya!”

“Nasıl?”

“Nasıl mı?” Elleri belinde, güldü. “Sana Kerem’i ayarlamaya çalıştığım haftayı hatırla, düşüncesine bile çıldırmıştın. O zamanlar depresyon tarafından yutulduğun için yeni birileriyle tanışmanın düşüncesi fazla geldi diye düşünmüştüm ama sonra Alena’yla konuşunca imalı bir şekilde bunun imkânsız olduğunu söyleyip göz kırpmıştı. Sonra ben mesajı yanlış alarak senin kızlardan hoşlandığını düşündüm…”

“Meriç!” Ayağa fırladım. “Sakın bana Helen’in bu yüzden sahilde içtiğimiz akşam bana yaklaştığını söyleme!”

Meriç kaşlarını kaldırdı. “Yakınlaştınız mı?”

“Beni öpmek istedi seni geri zekâlı, onunla konuşmuş muydun?”

Meriç’in bir eli belinde, diğeri suçlu bakışlarını gizlemek için eğdiği başındaydı. “Sadece ima etmiş olabilirim… Ama onun telefon numarasını isteyen sendin!”

“Bana ‘insomnia’sı olduğunu söyledi, bir içecek karışımının iyi geldiğini! Bu yüzden istemiştim!”

“Ha.” Durdu. Sırıttı, ardından şezlonga geri oturdu ve benim de oturmam için önündekini işaret etti. “Her neyse. Kriz anıydı ve doğru düşünemedim. Sanırım ben sevgilimden ayrıldığım için arkadaşıma birini ayarlama gibi gereksiz bir çabaya düşmüştüm, vahşi zamanlardı. Beni affetmeye ne dersin?”

“Kalbini kırdım ya da incittim bir şekilde, benimle bir daha konuşmak istemedi. O gece de kalkıp gitmişti,” diye homurdanarak yerime oturdum. “Bravo sana Meriç.”

“Halledilir ya. Bakılır çaresine. Geçen gece bir barda partilerken karşılaştık, gayet nazikti. Bir daha ortama girmek istersen konuşursunuz, ilgisinin yalnızca bir haftalık yani yeni olduğunu biliyordum. O kadar da önemli değil…”

“Bir hafta?” Dilimi dişlerimin üzerinde gezdirdim, ardından öfkeyle kenardaki küçük taşlardan birini alıp Meriç’e fırlattım. “Bana neden tek kelime etmedin bu konu hakkında?”

“Bence etsem bile şimdiye hatırlamazdın, o uyku ilaçları seni mahvetti,” dedi masum bir sesle, attığım taştan kaçmak için bir harekette bulunmamıştı ama bacaklarını ve kollarını kendine çekerek kafasını korumuştu. “Bak konuyu dağıtıyorsun, yapma. Şu an hiçbir şey senin eski sevgilinden önemli değil tamam mı?”

“Konuşacak bir şey yok,” dedim az önceki konudan dolayı hâlâ taze hissettiğim öfkeyle. “Bir noktada yaşadıklarımız fazla geldi, zaman istedim. Son sınıfın ikinci dönemini burada bitirdim, yeni yıla girdiğimizden beri uzaktayım. Döneceğimi söylemiştim.”

“Döndün mü?”

“Sence dönmüş gibi mi duruyorum Meriç?” Kollarımı açarak etrafı gösterdim. “Ve sanırım başka biriyle görüşüyor. Bunu öğrendim. Bu kadar.”

“Bu kadar değil,” dedi Meriç alaylı bir ifadeyle. “Az önce tuvalette seni öyle görünce aklımı kaçırdım, dakikalarca içli içli ağladın. Seni daha önce hiç böyle görmedim. Siktir ya ben seni o depresif hâllerine rağmen hiç ağlarken bile görmedim Açelya. Kalbini kırdı değil mi?”
İçimdeki hislerin dışavurumu olarak Meriç’e ters bir şekilde baktım. Varis benim kalbimi kıracak hiçbir şey yapmazdı, en azından hayatıma girmeye çalıştığı andan sonra onu tanıdığım kadarıyla. Ama her şeyi biliyordu ve bana tek kelime etmemişti. Anlatmayışını anlıyordum, geçmişte biz çocuktuk ve ebeveynlerimiz tüm bu olayların sebebiydi dolayısıyla onların planı işliyordu. Varis, her şeyi bana anlatarak bir şeyleri riske atamazdı. Yakut Doran yakalanmalı ve doğru suçlardan cezasını çekmeliydi. Sahra denilen o kadın da.

“Başka biriyle görüşüyor diyorsun. Sen burada aylardır kendini parçalıyorsun, o ise seni beklemek yerine başkasıyla görüşebilecek kadar iyi durumda.” Meriç ayağa kalktı, şezlongda yanıma oturdu. “Aylardır uzaksınız, belki zaman isteyen sen olabilirsin ve geri dönmeyen de sensin ama hâlin ortada. Korktuğunu gözlerinde görebiliyorum Açelya, hâlâ dolu dolular…” Bir kolunu sırtıma sardığında, başımı omzuna yasladım. “Ne, biliyor musun? İstese o gelirdi. Nerede olduğunu bilmiyor mu? Seviyorsa kendi gelseydi!”

“Biliyor ama gelemez. Gelmez. Onu tanımıyorsun,” dedim hâlâ istemsizce akan yaşları silerken. “Söz verdim. Ben döneceğim dedim. Gelemez. Gelmez. Elinden aldım ben onun gelme seçeneğini.”

“Ve şimdi hayatında başka biri var diye gelmez diyorsun. Ya da sen dönsen de çok geç olduğunu düşünüyorsun?”

“Hayatında biri var demedim, biriyle görüşüyor dedim.” Meriç’in omzundan başımı kaldırdım ve ıslak kirpiklerimin arasından ona sert bir bakış attım. “Bak, ben kafamda kuruyor olabilirim şu an tamam mı? Çünkü ben hep kafamda kurarım. Eskiden de kurup kurup ona patlıyordum, hiçbir suçu yokken. Ve sen onu da eski beni de tanımadığın için beni ateşliyor olabilirsin şu anda.”

Meriç güldü. “Nasıl yani? İstanbul’a dönüp onu başka biriyle yakın görsen de kafanda kurduğunu mu düşüneceksin? Yapma, Açelya. Erkekleri bundan daha iyi tanıyor olmalısın.”

“O diğerleri gibi değil ya da diğerleri nasılsa bilmiyorum… Başkalarıyla birlikte olmadım.”

“Dalga geçiyorsun,” dedi Meriç bir tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırırken. “Ona olan bağını yüzünden okuyabiliyorum şu an, bunun sebebi ilk aşkın olması. İlk aşklar hep böyledir. Sonra başkalarıyla tanışırsın, aynı havai fişekler yine patlar gökyüzünde… Olay ne biliyor musun? Bir yiyeceği ilk tattığında enfes gelir, delirirsin. Ama onu defalarca kez tekrar tekrar yersen… Zamanla alışırsın. Tadı yine güzeldir ama ilk seferki gibi değildir. Diğerleri arasından hep sıyrılacak ama yalnızca bir illüzyondan ibaret olacak…”

“Böyle konuşma,” dedim ayağa kalkarken, düşüncesine bile dayanamayarak. Gözlerim yanıyordu yine. “Biz çocukluk arkadaşıyız. Öyleydik. Lisede birbirimizi bulduk. Aramızdaki bağ, senin hayal edebileceğinden çok daha farklı…”

“Tamam o zaman.” Meriç de ayağa kalktı. “Gelsin diyorum, gelemez ben elinden aldım o şansını diyorsun. Gel gidip bilet alalım, İstanbul’a dönüşünde yanında olayım. Çık karşısına, bakalım neler oluyor o zaman?”

Ayaklarımdaki kumu tekmelerken başımı kaldırıp ona baktığımda gayet ciddi duruyordu. Bir an bu düşünceyle yanıp tutuştum. Nasıl olabileceğini hayal ettim. Evine gitsem… Reşit Bey açardı bana bahçe kapısını. Sonra ev zilini çalsam… Belki yine içeride yalnızsa ve duymayacak gibi olursa diye Reşit Bey evin kapısını da açardı. İçeri girerdim. Gece vakti ya da sabahın erken bir saati… Yatağında uyuyor olsa.

Gri gözlerinde sakladığı ve çoğu zaman yalnızca öfke olarak ortaya çıkan acı, o uyurken yüzünde olmuyordu çünkü uyurken rahattı, kaşlarını çatmıyordu. Kaybedilen çocukluğuna rağmen geceleri kâbusların onu avlamıyor oluşu beni rahatlatıyordu ama daha sonra uyku hakkında söylediklerini hatırlıyordum ve tarifsiz bir ağırlık göğsümde yerini alıyordu. Uykuyla sorunları olmayan hiç kimse, uyumanın vakit kaybı olduğunu söylemezdi.

Aylardır, nasıl uyumuştu? Neler yapıyordu? Sınavı nasıl geçmişti? Okul için nasıl planları vardı? Yurtdışına çıkacak mıydı? Onun sahip olduğu notlarla, eğer çıkmazsa bu bir kayıp olurdu. Balamir Bey’in hoş karşılayacağını düşünmüyordum üstelik. Varis’in çocukluğundan beri babasının mirasını devralmak için yetiştirildiğini biliyordum, bu yüzden olağanüstü zekâsının yanında sıkı çalışmıştı ve okul sınavları onun için hiçbir şeydi.

Onu yurtdışında, büyük bir üniversitenin kampüsünde hayal ettim. Bir kot, bir tişört; bu basit ikili yalnızca onun vücudunda sergilenirse ilgi çekici durabilirdi. Kolunun altında bir kitap, güneş gözlüğü takılı, dersliğine ilerlerken dilini dudaklarının kenarına değdiriyor ve elini saçlarından geçiriyor. Orada. Yabancı bir ülkede.
Uzakta.
Benden uzakta.

Ama hep öyleydi. Bunca zaman öyleydi ve bununla bir sorunum yoktu. Onu özlemek, kollarının arasında olmayı istemek, nefesini saçlarımın arasında hissetmeyi dilemek günlük bir ihtiyaçtı ve dayanılabilirdi. Artık öyle hissettirmiyordu, bunun sebebi onu başka biriyle birlikte görmem miydi?
İtalya’da? Oraya neden gitmişti sahi, buluşmak için mi? Bu fazlaydı. Bu, onun için bir şey ifade ediyor olmalıydı.

Varis, sekiz ay önce o evde bıraktığım kişi değildi artık. Ve ben geri dönersem, her şeyden öte, bununla da yüzleşmek zorundaydım.

Düşünmekten aciz donmuş bir akılla cep telefonumu çıkardığımda rehberde ismini aradım, ardından numaranın üzerine tıkladım ve kulağıma götürdüm. “Kimi arıyorsun?” diye sordu Meriç, ardından gözleri büyüdü. “Yoksa çocuğu mu?”

Elimi kaldırıp onu susturdum. Telefon çaldı, çaldı, çaldı; üçüncü çalışta açıldığında karşı taraftan gelen ses boğazıma koca bir yumruyu oturtmuştu.

“Efendim?”

Soğuk, dedi iç ses. Soğuk. Soğuk. Soğuk. Ekranda ismini gördü ve telefonunu böyle açtı. Soğuk bir “Efendim?” ile. Artık sen bu kadarsın. Bunu sen yaptın.
Bunu sen yaptın.

Arkadan tanımadığım bir kızın sesi geldi, nefesimi tutarken fark etmiştim ki hafif müzik sesi de geliyordu. “Varis!” diye bağırdı kız, çok da uzakta değildi. “Sana da bira açıyorum!”

Bunu sen yaptın.
Telefonu kapatmak yerine kuma attım.
Bunu sen yaptın Açelya. Sakın unutma.

Meriç sonuna kadar açtığı ağzıyla bana şok olduğunu belirten bir bakış atarken bense doğruca yere bakarak nefes almaya çalışıyordum, ellerim titriyordu. Arkadaki kız her kimse Cecile bile olamazdı çünkü o Fransız bir modeldi ve Türkçe bilmediğine bahse girebilirdim. En azından bu kadar iyi bir şekilde. Başka biri. Kaç taneydiler?

“Zenginliğin gözü kör olsun amına koyayım, şu hâle bak kız telefonu kuma attı ya,” diye homurdandı Meriç, üfleyerek kaba yapışan kumları temizliyordu. Telefonumu ne zaman yerden almıştı bilmiyordum ama aramayı sonlandırdığını ana ekrandan görebilmiştim. “Canım benim cebindeki para bu kadar batıyorsa çöpe atmak yerine yakın arkadaşına bir jest yapmaya ne dersin?”

Ona baktım, ardından tekrar yere baktım; kalp atışlarım hızlıydı ve ateş basmıştı, beynime kan gitmiyordu. Onu aramıştım. Niye aramıştım ki? Ve daha da kötüsü telefonu açmıştı. Buz gibi bir “Efendim?” ile. Tıpkı Safir’deki gibi. Aynı korkunç sesle.

Varis gerçekten soğuk biriydi. Bu yanını ne kadar çabuk unutabilmiştim? Halbuki onu gerçekten tanıdığım zaman kadarını bakışlarında buz tutarak geçirmiştim. Belki de kızgındı. Evet. Kızgın olmalıydı. O kadar öfkeliydi ki benden nefret ediyordu artık. Hem değer verdiği insanların ölümüne sebep olmuştum hem de kalmam için yalvarırken bencilce kaçıp gitmiştim.
Ama nasıl kalınırdı bilmiyordum. Ve en kötüsü de hâlâ bilmiyordum.

Kaçıp gitmek bencilce miydi? Bana göre kalmak bencilceydi. Konuşamıyor, yiyemiyor, düşünemiyor, ders çalışamıyor, odaklanamıyor, anlayamıyordum. Aylarca terapi ve ilaçlarla yol katetmeye çalışmıştım ve daha yeni yeni dışarı çıkıp insanların arasına karışmaya dayanabiliyordum, ablama bile; Alena’ya, hak etmediği şekilde soğuk davranıyordum. Tek yapmak istediğim yatağımın içinde film izlemekti. Tek yapmak istediğim hamakta kitap okumaktı. Tek yapmak istediğim sahildeki kayalığa çıkıp atlamaktı.

Atlamıştım.

Ve o gece, Alena’nın farklı bir yanıyla tanışmıştım. Çok ağır ama duymam gereken şeyleri söylemişti bana. Eğer ablam yanımda olsaydı Varis’i aramazdım.

Bana sormuştu. İstanbul’a giderken onunla gelmem için teklifte bulunmuştu. O kadar gergin bir andı ki çünkü Milas da mutfaktaydı ve her ne kadar dikkati önündeki bilgisayarda olsa da beni dikkatle dinlediğini biliyordum. Ummuştu. O bile bir şeyler ummuştu. En ufak bir şey, belki olumsuz bir cevap bile… Ve ben her ne yapıyorsam onu yapmaya devam etmiş, Alena hiç sormamış gibi davranmıştım.

Daha kendi odamda, çürümüş çiçeklerimin yanındaki tekli koltukta her gece oturan hayaletle konuşamıyor; ondan tarafa bakamıyordum… Neden bu kadar zordu? Hiç düzelmeyecek miydi? Ne yapmam gerekiyordu?

Birkaç dakika nefes almak ve aklımı yerine getirebilmek için sahilde yürüdüm. Meriç hemen yanımda yürüyordu ama ilk defa sessizdi. Teklifini kabul etmemiş ama reddetmemiştim de yalnızca yanlış bir şey yapmaktan korkuyordum ama hiçbir şey yapmayarak da yanlış yaptığımı biliyordum.
“Hava bozuyor,” dedi Meriç en sonunda önüme geçip beni durdurarak, başını kaldırıp yukarı baktı ve ardından gözlerini etrafta gezdirdi. Onunla birlikte ben de dikkatimi etrafa verdiğimde güneşin çoktan gökyüzünü kaplayan gri bulutların arkasına saklandığını fark etmiştim.

Sahil boşalıyordu. Deniz motorundaki görevliler insanlara denizden çıkmaları gerektiğini söylüyordu ve kumsaldaki kafeler uyarı yapıyordu. “Eve dönsek iyi olur.”

Meriç kafasını salladı. İçeri girdiğimizde Tara’yı kasada hesabı öderken gördüm, göz temasını direkt kestim ve kapıya ilerledim. Meriç kapıyı açtığı sırada Tara’nın platin sarısı saçları kadraja girdiğinde, hemen önümüzde belirmişti. “Açelya,” dedi gergin bir sesle, dönüp Meriç’e bir bakış attı. “Ben de sizinle gelebilir miyim siteye kadar?”

“Arkadaşların nerede?” diye sordu Meriç. Geçen sefer olanlardan sonra Tara’dan hoşlanmadığını sesinin tonundan anlayabilirdiniz.

“Onlar sinemaya gittiler, ben eve dönmek istedim.” Cüzdanını omzuna astığı plaj çantasının içine attı. “Lütfen, yalnız kalmak istemiyorum sadece.”

“Yalnız kalmak derken?”

Meriç’in sorusunu duymazdan gelerek Tara’nın kolundan tuttuğumda başımı da onaylarcasına sallamıştım, yalnız kalmak istememesinin tek sebebi eski sevgilisi olabilirdi. “Bu kadar ciddi olduğunu fark etmemiştim durumun.”

“Ne durumu?”

Meriç arkadan gelirken Tara’yla merdivenlerden indik, sokaklardaki masalarını ve sandalyelerini topluyordu esnaf. Sitelere gitmek için çarşının içinden geçmemiz gerekiyordu.

Başımı arkaya çevirip Meriç’e baktım, telefonuyla birine mesaj yazıyordu bu yüzden dikkati tamamen üzerimizde değildi. Ona, Tara ve sevgilisiyle olan durumunu anlatmak istedim ama olay benimle ilgili değildi, bu yüzden istiyorsa Tara anlatmalıydı.

“Sen iyi bir çocuksun Meriç,” dedi Tara yarım tebessümle, Meriç o an telefonunu arka cebine tıkayıp Tara’nın yanına geçti. Yağmur çiselemeye başlamıştı. “Güney’i tanıyorsundur…”

“Hasta piç, evet tanıyorum.” Meriç kafasını ağırca salladı. Geçen sefer neredeyse Güney’e yumruk atacaktı, onu ben tutmuştum. Tara’nın yanına gitmeden önce ilaçtan Meriç’e bahsettiğimden o an neler olduğunu biliyordu. “Sevgilin. Umarım başına ‘eski’ sıfatını almıştır gerçi.”

“Ayrıldık ama ayrılan taraf yalnızca benim sanırım çünkü beni takip ettiğini düşünüyorum. Devamlı mesajlar atıyor. Numarasını engellediğimde başka bir hat aldı. Yeniden engellersem yeni bir hat alacak biliyorum, bunun sonu yok. Takıntılı birisi.”

“Ailene söyledin mi?” diye sordum hızlı adımlarla sitelere çıkan yokuşa girdiğimizde. Yağmurun altında olduğumuzdan etrafa iyice bakamıyordum ama biraz aşağıdaki bakkalın önünde bir adam vardı. Güney, şu an bile Tara’yı takip ediyor olabilir miydi? Takip ediliyor muyduk?

“Ailem şehirde değil, Güney bunu biliyor,” dedi Tara gergince. Sesindeki korku kaşlarımı çatmama sebep olmuştu. Meriç’le o an göz göze geldik. İkimiz de ne yapmamız gerektiğini biliyorduk. “Geçen gün kapıma geldiğinde kapıyı açmadım, gitmesini söyledim. Belki çekinir diye annem evde olmadığı hâlde anneme seslendim, kapıdan duysun istedim ama bana ailemin evde olmadığını bildiğini söyledi. Zorla eve girer diye çok korktum.”

“Sana bende kalmanı teklif ederdim ama evde iki azgın ergenle uğraşıyorum ve dürüst olmak gerekirse ikisi de yavşaklıklarıyla seni üst seviye rahatsız edebilirler,” dedi Meriç. Yağmur damlaları sarı saçlarını ıslatmıştı tamamen, bu yüzden tutamlar koyu görünüyordu. “Ailen ne zaman dönüyor?”

“Bilmiyorum, babamın bir iş arkadaşı kalp krizinden vefat ettiği için İzmir’e gittiler.”

“Benimle gel,” dedim hiç düşünmeden. Sitenin içine girmiştik ve Tara’nın evine yaklaşmıştık, yağmur da hızlanmıştı. Üçümüzün de donumuza kadar ıslandığını hissediyordum. “Ablam mezun partisi için İstanbul’a gitmişti, yarın sabaha kadar dönmezler. Dönseler de sorun olacağını sanmıyorum, hatta Alena da Milas da yardımcı olurlar bize seve seve. Bu konu çok hassas Tara, Güney sana zarar verebilir…”

“Bize?” Tara üşüyordu. Kollarını etrafına sarmış, yüzünden aşağı akan sularda kaybolmuştu ifadesi. Sanırım ağlıyordu. “Açelya, Meriç,” dedi ikimize dönerek, evinin önündeydik. “Teklifleriniz için çok teşekkür ederim ama gerçekten gerek yok. Güney’in evime zorla girecek kadar ileri gideceğini sanmıyorum, evet bundan korkuyorum ama sanmıyorum… Sitenin güvenliği var, onlardan rica etmiştim içeri almamalarını…”

“Sitenin güvenlik görevlisinin o kabini sadece uyumak ve dublajlı Hint dizileri izlemek için kullandığını hepimiz biliyoruz.” Meriç haklıydı. “Site içi o kadar da güvenli değil.” Telefonunu çıkartıp Tara’ya uzattı. “Numaranı ver, seni çaldırayım. Bir şey olursa ararsın beni.”

Tara şaşkın gözlerle Meriç’in uzattığı telefona bakakaldı, sanırım bu kadar destek beklemiyordu. Parmakları telefonu kavradığında tuş takımına numarasını girdi, ardından Meriç, Tara’yı çaldırdı. “Açelya’nın numarasını da atıyorum.”

O an telefonumun sahilden beri Meriç’de olduğunu fark ettim, Meriç bana telefonumu uzatıyordu. Ekranda üç cevapsız arama vardı, üçü de Milas’tandı. Ekran kilidi yüzümü algıladığı an açıldığında sekmelere baktım, Instagram’da Varis’in hesabı hâlâ açıktı. Sekmeyi silmek yerine hesaba girdiğimde profil fotoğrafının etrafında renkli bir halka gördüm. Hikâye paylaşmıştı.

Korkaklığımdan mı yoksa göreceğim şeyi görmek için hiç uygun -mesela yere çöküp ağlayacak- bir zamanda olmadığımı düşündüğümden mi bilmiyorum, sekmeyi sildim. Milas’ın cevapsız arama bildiriminin üzerine tıkladığım an telefon çalmaya başladı, ikinci çalışta aramayı Alena cevaplamıştı. “Açelya?”

Altdudağımı dişlerimin arasına aldım. “Efendim?”

“Telefonunu niye açmadın? Endişelendim,” dedi hızlıca. “Telefonumun şarjı yoktu sabahtan beri, ulaşamazsan diye aradım… Ve sesini de duymak istedim. Ne yapıyorsunuz? Meriç yanında mı? Çisem gitti mi?”

“Yanımda,” dedim Meriç’ten yana bir bakış atarken. Tara yoktu. Meriç başıyla evi işaret ettiğinde yan döndüm, Tara eve girerken bana el salladı. Karşılık verdim. “Çisem sabah kahvaltı ettikten sonra çıktı. Meriç de zorla…” Oops. “Meriç’le dışarı çıktık. Aral’la konuştum. Salak çocuk Japonya’yla aramızda sadece altı saat olmasına rağmen akşamın beşinde uyuduğumu zannediyor.” Gülümser gibi dudaklarım kıvrıldı. “Çiğ balıktan zehirlendiğini düşünüyorum, iki kelime daha etsek kanıtlayabilirdim.”

Alena kıkırdadı. Ne zaman sorsa ona günümü özet geçmeyi alışkanlık hâline getirmiştim. “Arkadan bir hışırtı geliyor… Yağmurun sesi mi?”

“Ah, evet,” diye mırıldandım. “Yağmur yağıyor burada.”

Meriç geri çekilip şortunu tuttu ve kumaşı kaldırdı. Gerçekten donuna kadar ıslanmıştı. “Kızım evde mi devam etsen konuşmaya sanki?”

“Bedava duş işte,” dedim ona.

Meriç yüzünü buruştu. “Iyy. Yağmur suyu ne kadar pis biliyor musun sen? Sakın duş almadan yatayım deme eve gidince, vallahi leş olursun!”

“Doğru söylüyor, hele yaz yağmurları çok pis oluyor gerçekten.” Alena’nın sesi mutlu geliyordu. İstanbul’daki işlerini halletmişe benziyordu. Eğer ters giden bir şey olsaydı şimdiye çoktan patlamış ve sövüyor olurdu ve o sövmeye başladığında ben gülebiliyordum.

“Ne zaman dönüyorsun?”

“Mesele de o…” Hattın diğer ucunda dudağını ısırdığını düşündüm. “İstanbul’dan yatla döndük ama Milas bu gece limanda kalmak istiyor. İstersen bize katılabilirsin gerçi. Yarın sabah kahvaltıya geliriz eve.”

Elbette. Yat partisi. Ama çift olarak. Yalnız kalmalıydılar. Her ne kadar üçlü takıldığımızda dış kapının mandalı gibi hissetmemem için ellerinden geleni yapıyor olsalar da onlar sevgiliydi ve baş başa zaman geçirmeliydiler. Alena her seferinde yine de teklif ediyordu ve bu nezaketen bile değildi, gelmem onları bozmazdı çünkü ben onun yıllar sonra bulduğu ve gerçekler ortaya çıkınca kafayı temiz sıyıran kız kardeşiydim.

“Kalsın. Zaten şu an tek isteğim soğuk bir duş ve uyku. Meriç benimle kalır belki. Sonra film izleriz.”

“Yemek yedin mi?” Sesi kalınlaştı. Neredeyse kaşlarını çattığını hayal edebiliyordum. “Telefonu Meriç’e versene bir.”

Gözlerimi devirdim, Meriç merakla bana bakıyordu. Telefonu ona uzattığımda alıp kulağına dayadı, beni de kolumdan çekiştirip yürütmeye başlamıştı. “Buyur Kraliçem.”

Alena’nın ona ne dediğini duymuyordum ama Meriç sessizce dinliyordu. Bez ayakkabılarım tamamen sırılsıklam olmuşlardı ve her adımda ses çıkarıyorlardı, sinir bozucuydu. Meriç bileğimi bıraktığında ayağımı sallayıp kaldırımdan akan suları tekmeledim. Yağmurdan nefret ediyordum.
Yağmurlu havada gidilmez.

Yağmurlu havada gitmiştim. O sabah uyandığımda yağmur yağıyordu, dışarısı fazlasıyla soğuktu. Varis’in göğsü ve yatak ise sıcak… Ama kendimi saksı değiştirmeye odaklamıştım, bu yüzden görmezden gelebilmiştim. Ne aptaldım. Şimdi olsa kendimi onunla birlikte yatağa gömer, yorganı üzerimize çeker ve ışıkları söndürür, ikimizi de dünyadan korumaya çalışırdım.

Küçük bir prens, kendi kalesinde yalnız; annesini almışlar, kahretsin ki hem annesini hem tek arkadaşını almışlar. Kötü bir kadın gelmiş, dünyasını başına yıkmış… Babasına anlatmış, babası inanmamış. Gözleriyle görene kadar.

Bir imparatorluğun varisiymiş, çalışmış da çalışmış… Kaybettiği bir yanı yıllar sonra karşısına çıktığında ise, ne yapacağını şaşırmış.

“Ne dedi?” diye sordum Meriç’e, telefonumu bana uzattığında. Evimin önündeydik.

“Klasik şeyler. Vitaminlerini unutmaman için saatinde aramamı tembihledi, yemek yemediysen bir şeyler sipariş edip zorla yedirmemi falan… Ha bir de daha fazla Alacakaranlık yok dedi,” diye mırıldandı gülerken. “Benim eve dönmem gerekiyor bu arada, bu akşam bizimkilere söz verdiğimi hatırladım şimdi. Sorun olmaz değil mi?”

Kafamı iki yana salladım. “Sorun değil. Zaten ablamın endişesi boş, evde yalnız kalınca bir şeyler pişirmeye çalışırken mutfağı patlatacağımı falan düşünüyor.” Ya da kendimi tavandan sallandıracağımı.

Meriç birkaç adım geri giderek asker selamı verdikten sonra yağmurda evine koşmaya başladığında, dönüp bahçeye girdim. İstanbul’daki bahçemin aksine buraya hiçbir şey yapmamıştım, hatta o kadar ilgilenmiyordum ki babam arada bir bahçeyle ilgilenmesi için birini gönderiyordu ve gelen kişi de çimenleri kesip çalılıklardaki yabani otlarla ilgileniyordu sadece. Çiçek yoktu. Hiçbiri yoktu. Bir gül bile. Papatyalar bile küsmüş gibi, bitmiyorlardı yerde…
Anahtarımla kapıyı açtım, kapatırken çıkan ses bomboş evde yankılanmıştı. Hava kapalı olduğundan ev de karanlık görünüyordu. Köşeden koşarak çıkan ve anında miyavlamaya başlayan Parazit dikkatimi dağıttığında dizlerimin üzerine çöktüm, bacaklarıma sürtündü. Tüyleri ıslandığından rahatsız olmuştu, tekrar miyavladı.

“Evet evet, biliyorum, sırılsıklamım,” diye mırıldandım, ardından doğruldum. “Açsın değil mi? Sana mama koymayı unuttum sabah…” Kapının kenarındaki mamalığa kaşlarımı çatarak baktım çünkü mama kabı doluydu. Yanlış mı hatırlıyordum? Belki de Çisem ya da Meriç sabah doldurmuştu. Ama evden en son çıkan bendim ve kabın boş olduğunu görmüştüm…

Alena şehirdeydi. Belki de o gelmişti. Sonuçta Milas’ın köpeği Dizel’in eşyaları da buradaydı, uğramak için birçok sebepleri vardı. Daha sonra yata dönmüş olabilirlerdi.
Üzerimden sular boşalırken yerlerin batmasını umursamadan ayakkabılarımı çıkarıp merdivenlerden yukarı tırmandım ve odama yürüdüm.

Bir kapı daha… Ardından içerideydim. Buradaki odam fazla sadeydi çünkü geldiğimden beri hiçbir şeyi değiştirmemiştim. Muhtemelen değişen yalnızca çarşaflardı ve masanın üzerinden kaybolan yığınla test kitabı… Sınavdan sonra Alena hepsini kütüphaneye bağışlamıştı.

Askılı sarı elbisem üzerime yapışmış, saçlarım omuzlarıma; odanın ortasında dikildim, bakışlarım yerdeydi. Hemen önümde kişisel banyom ve içinde bir duşkabini vardı ama adım atmayı kesmiştim.

Oradaydı. Yine oradaydı. Çürümüş çiçeklerin olduğu vazonun yanındaki tekli koltukta. Oraya hiç oturmuyordum, biri odama girip oturduğunda da garip hissediyordum. Vazodaki çiçekleri uzun zaman önce Alena oraya koymuştu ama hiçbir zaman sulamamıştım, onlar da zamanla çürüyüp yok olmuşlardı. Şimdi yalnızca çürük saplardan ibarettiler.
Benim gibi.
Saksı değiştir.

Bitkilerin ihtiyaçları vardı, konu çiçeklere geldiğinde ise ekstra çaba gerekiyordu. Vereceğin su miktarı, güneş alacağı süre, toprağı, vitamini… Ben kendimi karanlıkta bırakmıştım, aç susuz. Cezalandırmıştım kendimi. Hak etmiyordum çünkü ne suyu ne güneşi.

Başımı kaldırıp da ona çevirmedim çünkü karanlık bir gölgeden ibaret olduğunu biliyordum ama onu bir gölgeden ibaretken bile tanıyacak kadar iyi ezberlemiştim. Pencere açıktı ve perde uçuşuyordu, acımasızca camı döven yağmurun sesi bana yalnızca o günü hatırlatıyordu. Yağmurdan nefret ediyordum.
Onu terk eden sensin, yağmura suç atma.
Terk etmedim. Yalnızken iyileşmek istedim, zaman istedim, alan istedim…
Yani terk ettin.
Aynı şey değildi. Değildi. Severken gidersen ayrılık olmaz mı sanki?

“Hayaletinden nefret ediyorum,” diye fısıldadım, ardından sertçe yutkundum ve ayaklarım yeniden hareketlendi. Halüsinasyon görme sebebimin uyku eksikliği ve yetersiz beslenmeden dolayı olduğunu biliyordum ama bir hayaletin bu kadar gerçekçi durması artık canımı yakıyordu.
Telefondaki soğuk “Efendim?” tonlaması zihnimin duvarlarına acımasızca çarptı, ardından bira açtığını söyleyen kızın sesi darbe indirmekten çekinmedi göğsüme. Bir zamanlar nasıl orada bir yere sahipse, şimdi her yeri sarmıştı. Bir hastalık gibi, ismi gibi.

Bir elimle banyonun ışığını yakarken” diğeriyle kapı koluna uzanmıştım ki koluma sarılan eli hissettim. Anında korkuyla vücudum kasıldı ve dönerken çığlık atmak için hazırlandım ama panik anlarıyla ilgili size söylenilmeyen bir şey vardı ki o da sesiniz kısılıyor ve boğazınıza keskin bir şey batıyordu sanki. Bu yüzden sesim çıkmamıştı bile.

Ona döndüğümde ciğerlerimi dolduran tanıdık koku beni savunmasız yakalayan şaşkınlığımın en büyük sebebiydi. Evin içi gri bulutlardan dolayı karanlık olabilirdi ama henüz akşam değildi, bu yüzden evimdeki yabancının yüzünü görebiliyordum. Ve uzun zamandır hissettiğim en tanıdık şeydi.

Kolumu bırakmadı, tutuşu ne zayıf ne de canımı yakacak kadar güçlüydü. Siyah tişörtünün açıkta bıraktığı boynunu gördüm, biçimli çenesini, aralık dudaklarını… Gözlerini gördüm, karanlığın içinde bile renksizliğini belli eden, bir zaman ölü diye tanımladığım; siyah kirpiklerinin çevrelediği o güzel gri gözlerini… “Hayaletimden nefret ediyorsan bir de gerçek beni denemelisin,” dedi dudaklarındaki silik tebessümle.

Yerin sallandığını hissediyordum ya da deprem oluyordu; iki ihtimali de tartacak ya da hissettiğim sarsıntının gerçekliğini sorgulayacak, çalışan bir beyne sahip değildim o an. Boğazımda, istesemde beni konuşturmayacak bir yumru vardı ve onu göndermek için yutkunmam gerekiyordu. Yapamıyordum. Nefes alamıyordum bile…

Şiddetle kalkıp inen omuzlarımdan anladığım üzere nefes alabiliyordum, en azından nefes alabiliyordum. “B… Ben…” Ne söyleyecektim? Neden ağzımı açmıştım ki? Ne söyleyebilirdim?

“Sen, ne?” diye sordu gözleri yüzümde gezinirken. “Sen…” Bakışlarını aşağı indirdiğinde yağmurda tamamen ıslanarak üzerime yapışmış askılı elbiseme bakıyordu. “Yağmurda duş almaktan hoşlanıyorsun? Kapalı bir yere geçip yağmurun dinmesini beklemek tarzın değil?”
Nihayet yutkunabildim. Sıcak avucu hâlâ koluma baskı yapıyordu. “Yağmur suyu pis…” Az önce yağmurda duş almayı savunana da bakın.

“Bildiğin iyi olmuş,” dedi Varis kafasını ağırca sallayarak. “Tam olarak da bu yüzden duş alman gerekiyor.” Dudakları kapalı bir şekilde gülümsediğinde küçük dilimi yutmak üzereydim. Avuçlarını omuzlarıma yasladı ve beni etrafımda çevirdi, artık onun kusursuz suratına değil banyo kapısına bakıyordum. “On dakikan var.”

Sanki kaybolacakmış gibi yüzüne bakmak istiyordum halbuki.

“N… Nasıl?” Hâlâ mı kekeliyorsun? Ona dönerek bir adım geri gittim. Gerçekti. Hayalet değildi. Varis Adin, kanlı canlı; karşımdaydı. “Eve nasıl girdin? Buraya ne zaman geldin?” En azından “Neden geldin?” diye sorma aptallığını göstermedin, bu bir ilerleme.

Diliyle dudaklarını ıslatırken gözleri kısıldı. “Camdan tırmandım ya da kapıdan girdim, ne fark eder? Buradayım. Ve sen de duş alıp üzerini değiştiriyorsun.”

Hızla başım açık pencereye çevrildi. Pencereyi açık bırakmıştım ama tırmanabileceği bir yer yoktu, iki metrelik bir merdiven dayamadığı sürece… Anahtarları vardı. Ona kapıyı biri açmıştı. Anahtarı olan biri, tabii ki. Ama hayır çünkü evde kimse yoktu. “Alena sana anahtar verdi.” Elimi kaldırdım. “Birlikte geldiniz. O yüzden şehirde olmasına rağmen eve gelmedi.”

“Yapbozun parçalarını hızla denkleştirmeye çalışmanı anlıyorum ama atlı kovalamıyor biliyorsun değil mi?”

“Hasta falan olacağım yok, alt tarafı yaz yağmuru,” dedim kollarımı göğsümde birleştirirken.

“Aynen,” dedi Varis. “Alt tarafı sırılsıklam ıslanmışsın ve üzerindeki bez parçası da ikinci bir deri gibi vücudunu sarmış. Hiç de dikkat dağıtıcı değil.”

Hızla kollarımı kaldırdım ve kendime sardım, suratımda dehşet verici bir ifade vardı ama rahatsız olmamıştım. O beni üzerimde bu elbise bile yokken de görmüştü, hareketim bir refleksten ibaretti. Straplez sutyen giymiş miydin? “Sapık!”

“Hak veriyorum, şartlar uyuyor. İzinsiz evine, hatta odana girdim ve hakkında uygunsuz konuşuyorum. Ama üçüncü kez tekrar ediyorum Ada, banyoya,” dedi kaldırdığı kaşlarıyla arkamdaki kapıyı işaret ederken. “Konuşacağız. Hava karanlık bile değilken ve koltukta oturduğumu net bir şekilde görebiliyorken beni bir illüzyon sanmanın sebebiyle başlayacağız. Daha sonra nefretle ilgili kurduğun cümleyle devam ederiz.” Gözleri yeniden benimkileri buldu. “Ama önce, banyo. Hasta olacaksın.”

Orada öylece durdum, birkaç saniyeyi sözlerini sindirebilmek ve odamın ortasında, burada, Ayvalık’ta olduğunu idrak edebilmek için harcadım. Ardından kızgın bakışlarımı kaçırdım, arkamı döndüm ve banyoya girdim. Kapıyı kapattım ama kilitlemedim. Hep kilitlerdim. Gelmesini istediğimden değildi. Sadece kilit sesini duyarsa yanlış anlayabileceğini düşündüğümdendi. Ona neden öfkeli baktığımı bile bilmiyordum. Öfkeli değildim. Şaşırmıştım.

Varis haklıydı. Elbise zaten miniyken ıslandığında daha da yukarı çıkmış ve tüm hatlarımı belli ederek üzerime yapışmıştı. Normalde bir saate yakın ölü gibi suyun altında durduğum duş, bu sefer beş dakika bile sürmemişti. Hızla bornozumu giydim, elim kapı koluna gitti; açacaktım ve karşımda olacaktı. Saniyeler içerisinde. Göz göze gelecektik. Yeniden. Buradaydı. İstanbul’da değildi. Ben dönmemiştim. O gelmişti. Parazit’e mama koyan o’ydu. Alena hiç uğramamıştı.
Duş beş dakika sürdüyse, kapı kolundaki elimle bir beş dakika daha bekledim. Hareket edemedim.
Ada atlar. Varis atlar. Ama Varis kalır, Ada gider.

Bunu bana çıkmaya başladığımız ilk gün, evindeyken söylemişti. O zaman yeterince idrak edememiştim sözlerini ya da ona yeterince neden vermediğimi düşünmüştüm böyle bir şeyi söylemesi için… Ama Açelya vermişti.

Ben dönmemiştim ama o gelmişti. Buna sevinemiyordum çünkü bu beni kahrediyordu. Orada öylece dikiliyordum, aramızda yalnızca bir kapı vardı ve o kapıyı aşamıyordum.

Sen busun işte. Korkaklığından dönecek cesareti bulamadın ama o geldi, şimdi o geldi ve sen aptal bir kapıyı bile açamıyorsun. Kapı kolunu tuttum, çevirdim ve kendime doğru çektim; derin bir nefesle odaya adımımı atarken sivri dilli iç sesim olmasa belki de saatlerce orada öylece dikilip düşüncelerimle kendimi yiyeceğimi biliyordum.

Varis kitaplığın önünde dikiliyordu. Aylar boyunca okuduğum kitapları dizdiğim büyük bir kitaplık vardı odada, hemen gardırobun yanında. İlk rafında Küçük Prens vardı. İki tane Küçük Prens vardı. Biri, İstanbul’da kalan ama babamın getirdiği, yıllar öncesinden kalan, buruşmuş, sararmış, karalanmış Küçük Prens… Diğeri de yeni bir kopyası.

“Buradaki hiçbir kitabın ismini daha önce duymadım,” dedi Varis, dolabımın kapaklarını açtığım sırada. Dolabın kapağı aramızda engeldi, dönse yalnızca bacaklarımı görebilirdi. Bu yüzden bornozun içine iç çamaşırlarımı giydim ve bir şortla tişört için uzandım.

“Hepsi yabancı ve son zamanlarda çıkan kitaplar. Senin hoşlanacağın türde değiller.” Siyah, yumuşak kumaşlı bir ev şortu giydim; üzerine de hızlıca beyaz bir askılı tişört geçirdim. Ardından bornozu banyoya götürdüm.

“Ne türdeler?” Kollarını göğsünde bağlamış, omzunu duvara yaslamıştı. Banyodan çıkarken göz göze geldiğimizde odanın ortasında durdum, ona uzaktan yeni bakabiliyordum.
Sanki mümkünmüş gibi boyu biraz daha uzamıştı. Omuzları genişlemişti, kas yapmıştı; vaktini spor salonunda geçirdiği belliydi. Aslında, vaktini birçok yerde geçiriyordu. Benim aksime o bunca zaman iyiydi. Ve bunu fark etmek çok iyi hissettirmişti. Eğer bunca zaman sonra ona dair ilk izlenimim berbat bir hâlde olduğu olsaydı işte o zaman kendimi asla affetmezdim. Şimdi affedeceğimden değil…

“Yarısı genç-romantik diğer yarısı fantastik-romantik. Balzac, Flaubert, Sartre, Brown, Hugo, Orwell… Hiçbiri yok, boşuna bakma.” İlerleyip dolabın kapaklarını kapatırken kendime sakin olmam gerektiğini hatırlatıp duruyordum ama vücudum başka bir tepki veriyordu. Titremek istiyordu, karnımın altında başka şeyler hareket ediyordu, kalbim dörtnala koşuyordu. Varis etraftayken bedenim benimle işbirliği yapmak istemiyordu ve yokluğunda bu değişmemişti.

“Sana hiçbir zaman o yazarları okuduğumu söylemedim.” Kaşları havalanmıştı ama bunun sebebi sorarcasına kurduğu cümle değildi etkilenmiş ya da şaşırmış olmasıydı. İki ihtimal de kanımın damarlarımın içinde çalkalanmasına sebepti.

“Ama okuyordun, gördüm,” dedim. Önceden olsa cevabımı kendime saklamak isterdim ama utanacağım bir şey yoktu. Liseye giden Ada Kandemir, nereye gitse onu takip eden gözlerin sahibinin nerede ne yaptığını elbette çok iyi biliyordu. Ve Varis ders aralarında kitap okumayı seven biriydi. Ne okuduğuna bakmak ve ezberlemek ise… Belki biraz aşırıya kaçmış olabilirdi ama umurumda değildi.

“Gördün?” dedi sorarcasına, yaslandığı yerden doğrulup birkaç adımda karşıma geçtiğinde gözleri yüzüme delercesine bakıyordu. “Yani sen de beni takip ediyordun, gözlerinle en azından, okuldayken? İnkâr etmiyorsun?”

“Tabii ki ediyordum, ne yaptığımı bile bilmediğim ve yeni tanıştığımı düşündüğüm biri nereye gitsem, hangi ortama yürüsem, ne zaman radarına girsem neden olduğunu bilmediğim bir nefretle bakıyordu yüzüme.”

“Nefret değildi, hiçbir zaman olmadı,” dedi Varis sert bir sesle.

“Benim aksime sen inkâr ediyorsun. Etrafında çok fazla insan olmadan büyümüş yalnız bir çocuktum ben Varis ama duyguları karıştırmayacak kadar hepsini tattım, hepsini tanıyorum; belki bazılarını haddimden fazla. Ve o zamanlar bana baktığında aramızda kaç metre olursa olsun hissettiklerinin negatif dalgası beni her seferinde hazırlıksız yakalıyordu…”

“Hissettiğim tek negatif duygu hüzündü,” dedi tok bir sesle, cümleme noktamı koymamı bile beklemeden; sanki devam etmemi istemiyormuş gibi. Daha fazla dayanamayacakmış gibi. “Hepsini tanıyorsan bunu da tanı, gözlerimin içine bak. Bana bak Ada,” diye devam etti. Gözlerinin içinde gördüğüm her neyse sıcak hissettiriyordu. “Ben senin yüzüne bakıyordum ve kaybettiğim her şeyi görüyordum, unuttuğum her şeyi hatırlıyordum günden güne; sen bana bakıyordun ve bir yabancı görüyordun ya da zorba.”

“Zorba olduğunu düşünmeme izin verdin çünkü!” Sesimdeki hiddeti gizleyemiyordum. “Birçok şey farklı olabilirdi ama sen öyle olmasına izin verdin Varis, bunu inkâr edemezsin. Belki gördüklerine engel olmuş olabilirsin ama kapalı kapılar ardında hatırlamadığım bir geçmişin hayaletleriyle yalnızdım ben. Kumsal’ın sebepsiz nefretiyle yalnızdım, henüz o zamanlar tanımadığım kardeşinin gareziyle yalnızdım. Tüm okula karşı yalnızdım.” Titrek bir nefes kaçtı dudaklarımın arasından. “Ne zaman ki Aral her şeyi öğrendi, servise yazıldı, arkadaşım oldu; sen o zaman zahmet ettin kılını kıpırdatmaya.”

Varis dudaklarını birbirine bastırdı, gözkapaklarını da öyle; omuzları çökerken burnundan verdiği nefes bunları kabullendiğini gösteriyordu. Siyah kirpiklerinin arasında yeniden görmeme izin verdiği, grinin en güzel tonuna sahip gözleri benim yeşillerimi bulduğunda; tüm o haftalardan, aylardan sonra… Gözyaşım kalsaydı, kirpiklerim çoktan ıslanmıştı.

“Ne halt yediğimi inkâr etmiyorum. Safir’deki ilk gününde tanışmalıydık, ağzımı açamazdım belki arka planda dönenlerle ilgili ama uzakta kalmamalıydım. Bunu biliyordum. Kahretsin ki biliyorum. Birçok şeye engel olabileceğimi de… Ama zamanı geriye alamam, köpek gibi pişman olsam da alamam Ada,” dedi yüzüme doğru hafifçe eğilirken, onu anladığımı görmek istiyordu gözlerimde.

“Açelya,” diye düzelttim onu.

Dudakları aralandı, ifadesi gevşedi. Suratındaki pür şaşkınlıktı. “Ne?”

“Adım,” diye mırıldandım yutkunurken. “Benim adım Açelya, Varis. Unuttuysan hatırlatayım. Benim adım Açelya. Benden bir yaş küçük bir erkek kardeşim, iki yaş büyük bir ablam var. Bir akşam ablamla göl kenarında taş sektirirken suya düştüm, beni kurtaran; öz babamın o sırada kendi ellerimle öldürmemi sağladığı senin annen Süheyla Sumru Adin, Milas’ın kız kardeşi Azra Adin ve Kumsal’la Alin’in babası Kemal Bey’in haberiyle sarsılan baban Balamir Adin’in adamı Reşit Adalı’ydı. Beni aileme geri vermemeye karar verdiler, öldüğümü düşünmelerini sağladılar ama bu elbette Balamir Adin’i tatmin etmemişti. İsmimi Reşit Bey koydu, nasıl bağlantıyı kuramamışım değil mi? Adalı, Ada falan…” Sinirden güldüm.

“Ama dur, en komiği, öz babamın beni üvey sanması ve bunu haklı bir neden olarak görüp beni satması ve benim yıllarca geçmişimden de yediğim halttan da habersiz aklım bir karış havada yaşamış olmam. Yaşamayı hak görmüş olmam. Ailemin beni terk ettiğiyle ilgili kafamda yüzlerce senaryo kurup kurup özgüvenimi parçalamam. Sadık bir köpek gibi peşinden ayrılmadığım çocukluk arkadaşımla nakil olduğum okulun koridorunda karşılaşmam ama onu tanımadığım gibi bir de aylarca nedensiz bulduğum bakışlarıyla kendimi yiyip bitirmem. Savaşını bile vermediğim bir kardeş kıskançlığı yüzünden tüm okulun tokadını yemem. Erkek kardeşimle tanışıp arkadaş olmam, ablamı ilk gördüğüm an bir yabancı gibi bakmam ve hakkında önyargılı tahminlerde bulunmam. Dur, dur! Bir tane daha var, en en komiği! Kendi doğum günüme gitmem ve başkasınınki gibi kutlamam…”

Onu harekete geçiren gözyaşlarım mıydı, boğazıma batan acıdan çatallaşan sesim miydi yoksa hiddetle havada salladığım titreyen ellerim miydi bilmiyordum ama elini başımın arkasına götürüp yüzümü boynuna sakladığında kolları bir ahtapot gibi etrafıma sarıldı. O ana dek hıçkırdığımın farkında değildim, şiddetle ağladığımın da. Yanaklarımdan aşağı akan bir sıcaklık vardı, kokusunu aldığım an gevşeyen kaslarım nefes almayı daha kolay kılıyordu. Bunca zaman nefes almak için daha kolay bir yol vardı.

Parmakları ıslak saçlarımda geziniyordu. “Haklısın, senin adın Açelya,” dedi Varis, bu ismi onun sesinden duymak üzerimde acı verici bir etki bırakıyordu. “Ama ben Ada’yı tanıyorum,” diye mırıldandı, kollarının arasında sallanıyordum; ağlıyordum. Nefesi saçlarımın arasındaydı, tıpkı birkaç saat önce dilediğim gibi. “Ada’yı seviyorum,” diye fısıldadı kulağıma, odada; hatta evde yalnız oluşumuza karşı sesini yalnızca bana duyurmak istiyordu. “Ada’nın onu böyle kollarımın arasına alıp kulağına her şeyin iyi olacağını fısıldamama izin vermesini istiyorum.”

“Ada gitti…” Kollarımı beline dolamıştım, avuçlarımın içinde tişörtünün kumaşını sıkıyordum. “Ada bırakıp gitti…”

“Ada gitmemiştir,” dedi Varis, ben burnumu çekerken yüzümü avuçlarının arasına aldığında bir nefes kadar yakındı bana. “Varis gitmesine izin vermiştir.”
İzin kelimesiyle birlikte yeniden gözyaşlarına boğulacak gibi olduğumda “Hayır,” dedi kaşlarını çatarak, dolan gözlerim tek bir lafına askıda tutuyordu yaşlarını. “Ada, hayır. Buna gerek yok. Buradayım. Görüyorum seni. Tek bir bakışla sekiz ayını nasıl geçirdiğini anlamayacağımı mı sanıyorsun? Madem her şeye ben izin vermişim, şimdi de izin vermiyorum o zaman.” Başparmakları göz altlarımdaki ıslaklığı sildi. “Daha fazla kendini parçalamana izin vermiyorum.”

“Sana ben geleceğim demiştim,” dedim yutkunma çabası içerisinde, neredeyse kendi tükürüğümde boğulacaktım. “Neden sen geldin?”

Alayla güldü, ifadesinde hiçbir pozitif duygu yoktu. Belki biraz sinirlenmişti de. “Sekiz ay kaçıp gitmek ve geri dönmemek için çok fazla. Sınırı aştın,” dedi ses tonunda sıfır şakayla. Ardından biraz geri çekildi, yüzümü inceledi. “Çok soluk görünüyorsun. Sen sağlığını ciddiye almıyor musun?” Kaşları çatılmıştı. Ellerini aşağı indirdiğinde bileğimi yakaladı, kapıya ilerledik. “Sana baktığım her saniye gitmene izin verdiğim için pişman oluyorum.”

“Nereye?” Elimin tersiyle yüzümü silerken bir yandan da vücudumu kaplayan utancı atmaya çalışıyordum üzerimden.

“Önce yemek yiyeceğiz. Sonra konuşacağız.”
“Önce duş, sonra konuşacaktık!”

“O, sen bayılacak gibi bakmadan önceydi. Buna iki şey sebep olabilir. Bir, iyi beslenmiyorsun. Ki eğer öyleyse bu neden elmacık kemiklerinin gereğinden fazla kendini gösterdiğini kanıtlar. İki, beni görünce ayakların yerden kesildi. İkinciyi tercih ederim ama birinci seçeneği riske atmıyorum.”

Merdivenlerden inerken bileğimdeki elini avucuma kaydırdığında hem tanıdık hisle hem de halsizliğimden dolayı diğer elimle de koluna tutundum. “Bunu kendine yaptığına inanamıyorum,” dedi nereden geldiğini bilmediğim bir öfkeyle. Mutfağın önünde aniden durduğumuzda ona çarpacaktım. Elinin tersi yanağıma değdi, ardından boynumdan aşağı fazlasıyla belirgin köprücük kemiklerimin üzerine sürtündü. “Sikeyim,” diye fısıldadı nefesinin altından, gözlerini kapatıp başını çevirirken sıkıntılı bir nefes almıştı. “Aklımı sikeyim. Aklımı.”

“Onca şeyden sonra… Pek iştah kalmıyor,” diye homurdandım gözlerimi kaçırırken.
Mutfağa girdiğimizde Varis elimi bıraktı, direkt etrafı karıştırmaya başlamıştı. Dolaplar doluydu çünkü her ne kadar yiyemiyor olsam da sürekli bir şeyler pişiriyordum ve Alena’yla haftada iki kez alışverişe gidiyorduk. Bazen yiyordum da. Zaten benim yemekle bir sorunum yoktu, sadece yeterince yiyemiyordum. Kafamın içindeki ses izin vermiyordu. İştah bırakmıyordu. Alena çok kızıyordu. Milas bazen odama tabak getiriyordu. Bazen yemekleri saksıların toprağına döküyordum.

Mutfak penceresi yarı açıktı ve ıslak toprak kokusu etrafı sarmıştı. Yağmur durmamıştı, durmuyordu. Ayvalık’ta olduğum süre boyunca buraya hiç bu kadar yağmur yağmamıştı ve Varis’in geldiği gün havanın bozması acı bir tesadüftü. O yağmurdan nefret ediyordu… Artık, ben de. Eskiden çok seviyordum. Bahçe yenilendiği için, bitkilerime ve çiçeklerime nefes olduğu için… Ama artık hiçbiri yoktu ve yağmurun bendeki tek hatırası en acı günüme aitti.

Beni bırakır diye korkup sürekli kafamda kurduğum kişiyi bırakıp gittiğim güne.

“Ben de yardım edebilirim, bir şeyler öğrendim,” dedim ellerimi yıkadıktan sonra. Ne yapacağını anlamamıştım, sebze ve mantar çıkarmıştı ama kileri karıştırmaya devam ediyordu.

“Hayır, sen oturuyorsun,” dedi net bir sesle. Makarna paketini tezgâha bıraktıktan sonra kollarını sıvadı ve sebzeleri yıkayıp bir kaba bıraktı.

Varis’in çalışmadığı bir köşede, tezgâha oturdum. Yanımdaki bıçaklıktan bir bıçak alacağı sırada bana döndüğünde göz teması kurmaktan çekinmedi ama suratındaki ifadesizlik hoşuma gitmiyordu. Onu öpmek istiyordum. Dudaklarındaki tadı özlemiştim, yanağımı çıplak göğsüne yaslamayı ya da yüzümü boynuna gömmeyi özlemiştim. Parmaklarımı saçlarının arasına daldırmayı da özlemiştim. Kirpiklerine dokunduğum bir anı bile hatırlıyordum, o kadar yakınında nefes alabilmiştim…

“Sınav nasıl geçti?” diye sordu bıçağı alıp uzaklaşırken. Hayal kırıklığıyla omuzlarım çöktü.

Kuru dudaklarımı ıslatarak boğazımı temizledim. “Bilmiyorum.”

“Bilmiyor musun?” Bir tencereye su doldurdu, ardından ocağa koydu. “Sınava girdin değil mi?”

“Girdim, evet.” Endişesi bu muydu? “Seninki nasıl geçti?”

Bir saniyeliğine yandan bir bakış attı, ardından sebzeleri kesmek için önüne döndü.

“Egoist,” diye tısladım.

Birkaç saniye yalnızca sebzelerle ilgilendi. Ardından mantarları doğradı. Belirgin damarların sardığı güçlü kollarından, bıçağı ustaca kavrayıp malzemeleri doğrayan ellerinden gözlerimi alamıyordum. Mutfakta ne kadar iyi olduğunu unutmuştum. Ama neden bu kadar iyi olduğunu düşünmek, yeni bir duyguydu. Ve iyi hissettirmiyordu. Arkasında kalp kırıcı bir hikâye olduğunu biliyordum.

“Temmuza kadar beklemek istemiştim,” dedi düz bir sesle. O sırada su kaynadığı için kalın fırın makarnasını tencerenin içine bıraktı ve muhtemelen süre tutmak için kolundaki saate baktı. Ardından başını kaldırdığında göz göze geldik. “Sınavını etkileyeceğini biliyordum.” Alaycı, sert bir nefes çıktı ağzından. Bakışlarını kaçırmıştı. “Şimdi, sen prestijli okulunu bile değiştirip başka bir şehre kaçmışken… Söylemesi komik. Ama Alena her şeyi öğrenmişken saklamak da anlamsızdı.”

“Eğer sınavımla ilgili kendini suçluyorsan yapma çünkü geçmişe dönme şansımız olsaydı ablamın yine ortalığı karıştırmasını isterdim,” dedim dürüstçe. “Bir anda ortaya çıkan gerçeğin altını üstüne getirdiği hayatı, sinsice hayatını ele geçiren bir yalana tercih ederim.”

“Yalan?” Gri. Öylece karşımda dikilse, belki biraz daha yakına gelse… Ve bir süre sadece yüzünü izlesem olmaz mıydı?

“Sen öyle düşünmüyor olabilirsin ama gerçeği saklamakla yalan söylemek arasında bir fark göremiyorum ben Varis. Çünkü düşünsene, ne soracağımı bile bilmediğim bir şeyle ilgili cevaplar istiyordum. Üstelik cevaplar istediğimin farkında olmadan yaşıyordum. Sonra bir gün bir masaya oturtuldum, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Öylece. Bir anda.”

Varis’in gözleri kapandı, hatlarının keskinleşmiş olması bana yüz ifadesiyle ilgili tek bir gerçeği veriyordu; bir şey onu öfkelendiriyordu. “Alena ve babam işbirliği yaptı, bunu yapmadan önce bir psikiyatriste danışmış olsalardı benim söyleyeceklerimin diplomalı versiyonunu duyacaklardı.”

“Yakut Doran’ın yaptıklarının cezasını çekmesi gerekiyordu. Artık her şey hazırdı. Tüm sahtekârlıklarının ve suçlarının kanıtları yıllar sonra, nihayet belgelenmişti. Benim sınavım mı önemliydi yoksa o pisliğin birkaç ay daha elini kolunu sallaya sallaya suç listesine yeni maddeler ekleme ihtimali mi? Ya Sahra?”

“Hayatının yönünü belirleyecek sınav,” dedi Varis altını çizerek, ben Sahra’nın ismini öylece kullandığım için pişmanlıkla altdudağımı ısırırken o umursamışa benzemiyordu bile. “Sadece yarım saattir buradayım ve sana bakıyorum Ada, gördüğüm bir enkaz. Öğrendiklerin seni hayatının sonuna kadar taşıyacağın korkularla, kâbuslarla damgaladı. O kadar korktun ki sadece yedi yaşında küçücük bir çocukken bilinçsizce yaptığın şeyi öğrenmenin, hata demiyorum çünkü küçücük bir çocuktun Ada, bilemezdin, etrafındakilere vereceği zarardan… Kaçtın. Zaman istedin. Sana zaman verdim. Çünkü ne istersen veririm.”

Bir ağırlıkla çöken göğsüm, ciğerlerime hayat üfleyen oksijenle yükseliyordu. Varis bana doğru birkaç adım attı ve sözlerini tamamlamak için karşımda dikildi, dizim karnına değiyordu. “Hiçbir yerde yoktun, ne yaptığını görmeme bile izin vermedin. Herkesi tembihledin, hiçbir şey anlatmadılar. İsmini bile anmadılar. İki ismini de Ada, ikisini de. Alena’nın Instagram hesabında dolanıp durdum, paylaştıklarında kıyıdan köşeden bazen görünüyordun. Bu gitmek değildi, giden döner. Sen kaçtın.”

Dudaklarımı birbirine bastırdım, titrememelerini emrediyordum. Giden döner. Sen kaçtın.
Ellerini bacaklarımın iki yanından tezgâha yaslayıp hafifçe üzerime eğildi. “Babamın bir anda bombayı kucağına bırakış biçimi yanlıştı. Zaman doğru olsun olmasın ya da sen geçmişe dönme şansımız olsa yine o gün öğrenmeyi iste ya da isteme… Yanlıştı Ada. Bir anda olmaz. Öyle olmaz. Ama babam böyle biri, nasıl biri olduğunu bilsem de ne zaman ve nasıl yapacağını bilmediğimden yapabileceğim bir de şey yoktu. Bana hiç ipucu vermedi. Ama geri dönsek ve anlasam, şüphesiz ki engel olurdum. Pişman olmazdım da bundan. Biraz daha zamana ihtiyacımız vardı.”

Onu anlayabiliyordum. Hem psikolojik zararı en aza indirmeye çalışmıştı hem de geleceğimi etkileyecek bir karara kadar bekletmek istemişti her şeyi ama bunların hiçbiri Balamir Adin’in umurunda değildi. Ya da basitçe, tarzı değildi.

“Sekiz ay meselesine geri dönelim. Dönecek miydin? Hayır. Bunca zaman sürekli kendimi bir şeylerle meşgul ettim, ne zaman elim telefonda adının üzerine gitse engel oldum; o an hayatında istediğin son şeyin benim dikkatini dağıtmam olacağını biliyordum. Özledim, bazı geceler uyuyamadım, hele ilk hafta kokun çarşaflardan silindiğinde aklımı kaçıracak gibiydim ama bir şekilde hallettim. Sana zaman verdim, mesafe verdim, her şeyi verdim. Çünkü burada senin de bir şeyleri hallediyor olduğuna inandım…”

“Çabaladım,” diye fısıldadım, fısıldamak istememiştim ama kısık çıkmıştı sesim. Gözlerimin sürekli doluyor olmasından nefret etmiştim. Daha fazla yaş kalmadığını zannediyordum.

“Ama çaban başarılı değildi. Bunu anlamam gerekiyordu. Bunu bilmeliydim Ada. Geriye dönsem gitmene izin vermezdim. Benden nefret etsen de her gün kavga etsek de, anlamasan da ağlasan da bir şeyleri birlikte halletmekte diretirdim ve doğru olan da buydu. Ama sikik kafam çalışmadı. Aklım durdu. Darbeyi beklemediğim bir yerden yedim, babamdan. Bunu beklemiyordum. Bir 22 Aralık’ı daha sessiz sedasız atlatmayı umuyordum.”

“Seni hayal kırıklığına uğrattım.” Bir avucum korkak bir tavırla havalandı, çenesine yaslanmak istedi. Varis tereddütümü anladığı en elimi alıp yanağına yasladı ve biraz daha yaklaştı. Zayıflıktan nefret etmiyordum, sevdiğim insana gösterdiğim hiçbir şey nefretimi ya da utancımı tatmayacaktı. Varis dürüstlüğümü hak ediyordu. Sonuna kadar. Onun yanındayken iyiymiş gibi davranmayacaktım ve onun da istediği buydu.

“Yanlış, ben seninle gurur duyuyorum,” dedi dudaklarını alnıma, burnuma, çeneme bastırırken. “Kendime kızgınım. Gitmene izin verdim. Seni yalnız, kendimi kimsesiz bıraktım.”

Gözlerim yandı. “Öyle deme…”

“Diyorum Ada, daha fazlasını da söyleyeceğim ama önce senin savsakladığın işi halletmemiz lazım.” Bir kez daha yanağıma, kulağımın hemen yanına dudaklarını bastırıp geri çekildiğinde ocağın altını kapattı. Birden ellerimden kayıp giden teni, beni bomboş hissettirmişti.

“Hangi işi?”
“Seni beslemeyi.”

Avuçlarımla yüzümü ovaladım, parmaklarımla saçlarımı taradım; ardından nemli tutamları kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. Varis makarnayı bir fırın kabında krema ve sebzelerle karıştırdı, ardından baharatlarını döktü ve bir dakika önceden ısıttığı fırına verdi. Ellerini kuruladıktan sonra kollarını göğsünde birleştirip kalçasını tezgâha yasladığında, başıyla çıkardığı salata malzemelerini işaret ediyordu. “Hadi bakalım. Göster hünerlerini.”

Ona baktım; yüzüne, güzel yüzüne… Dudaklarımı tarifsiz bir tebessüm esir aldı. Esareti altına düştüğüm en güzel andı. Aylardır bana kafes olmuş, kafamdaki gürültüyü susturmaya çalışırken tıkıldığım mutfağımdaydı; karşımda dikiliyordu. Tüm kötülüğüme rağmen benim için gökten inmiş bir melek gibiydi. Bana her şeyin iyi olacağını fısıldıyordu.
Benden hiç gitmemişti.
Ben gitmiştim ve o kalmıştı.
Ama Ada gider, Varis kalır.

Tezgâhtan indim. Ben malzemeleri teker teker yıkarken Varis hemen yanımda beni izliyordu. Yeşilliği doğrarken “Çok yavaşsın,” diye söylendiğini duydum.

“Elinde kızıla boyanmış koca bir bezi artık yerinde olmayan parmaklarıma tutarken ambulansı aramak istemiyorsan sus, etraf battıktan sonra yapacağın temizliğinden bahsetmiyorum bile.”
Güldüğünü verdiği sert nefesten anladım ama başımı kaldırıp bakmaya cesaretim yoktu. Kendimi aylarca neden mahrum bıraktığımı görmeye cesaretim yoktu.

“Bugün seni aradım.”

Kelimeler ağzımdan çıktığı an pişman olmuştum çünkü bu konuyu nereye götüreceğimi biliyordum. Şu an önemli olmalıydı halbuki; siktiri çekip Ayvalık’a gelmiş olması, mutfağımda yemek yapmış olması, çelimsiz suratımı avuçlarının arasına alıp öpücükleriyle donatması…
Varis’in kaşları çatıldı. Saniyeler içinde hatırladığında, kaşları bu sefer havalanmıştı. “Hatırladım. Cevap vermedin.”

Yutkundum. “Soğuk bir sesle efendim dedin. Öfkeli olduğunu düşündüğüm için korkup telefonu kuma attım.”

“Kuma mı attın?” Sesindeki şaşkın tonu seçebiliyordum. “Plajda mıydın?”

Kafamı salladım. “Bir arkadaşım beni dışarı çıkarmıştı. Sonra birkaç kız…” En azından bu konuyu şimdi açma. “Sonra aklıma geldin. Bilmiyorum. Instagram hesabına girmiştim. Hatta yanlışlıkla bir gönderini bile beğendim. Sosyal medyaya sekiz ay sonra ilk defa girmiştim. Ve… Aradım işte. Sesin soğuktu. Çok korktum.”

Varis dirseklerini tezgâha yaslayarak eğildiğinde, başımı çevirip ona baktım. Elimdeki bıçağı sertçe kavramamın sebebi hâlâ varlığına şiddetle inanmayı, şiddetle reddeden, şiddetli kalbimdi. “Hesabından bildirim geldi ve Instagram’a girdim,” dedi kafasını ağırca sallarken ve ekledi: “Araman konusunda da… Numara kayıtlı değildi.”

Şokla bıçağı atıp geri çekildim. “Telefon numaramı mı sildin?”

Doğruldu, bana döndü. “Bunu sorman çok komik çünkü birkaç ay önce bir gece seni aradığımı ve numaranın kullanım dışı olduğunu otomatik sekreterden dinlediğimi hatırlıyorum. Buna rağmen tabii ki numaranı silmedim. Görünüşe göre sen numaranı değiştirmişsin.”

Aptal.
Aptal. Aptal Aptal.
O an hatırladım.

Telefonumu denize düşürdüğüm geceyi, ardından telefonsuz dışarı çıktığım günleri… Alena bana ulaşamayınca çok sinirlenmiş ve yeni bir hat çıkartıp yeni bir telefonla birlikte cebime tıkmıştı. Bir daha aradığında bana ulaşamazsa tüm polis departmanını ayağa kaldıracağıyla ilgili tehdidi o kadar korkunçtu ki telefonumu sessize bile almıyordum artık.

“Haklısın,” dedim suçlu bir ifadeye bürünürken. “Değiştirmek zorunda kalmıştım… Telefonumu kaybedince… Ben… Özür dilerim…” Dudaklarımı birbirine bastırdım, ardından söylediklerini idrak ettim. “Bekle… Beni mi aradın?”

Varis seslice nefes verdi. “Yapmamam gerektiğini biliyordum çünkü bir kere sesini duyarsam kararın umurumda olmazdı. Okul da umurumda olmazdı, gelirdim. Ama o an kontrol bende değildi, sarhoştum.”

“Sarhoştun?”
“Evet, artık içmiyorum. En azından o amaçla.”
“Hangi amaçla?”
Hafifçe omuz silkti. “Unutmak.”
Kaşlarım çatıldı. “Neyi unutmak?”

Grilikleri yüzümde gezinirken omuzlarımda ağır bir yük hissediyordum, omuzlarım çökmüştü. Varis beni unutmak mı istemişti? “Beni mi?” diye sordum, cevabı beni öldürebilirdi.

“Ne?... Hayır,” dedi yaslandığı tezgâhtan doğrulurken. “Hayır, Ada. Seni değil. Uzakta olduğunu. Evinin adresini. Araba sürebildiğimi. Kuzenimi Ayvalık-İstanbul arasında yer değiştirirken herhangi bir şey söylemesi, herhangi bir fotoğraf ya da video çekmesi için tehdit etmeyi.”

O kadar mı? O kadar mı Varis? Ama kelimeler ses tellerimde can bulmadı. İyi ki bulmadı. Belki gitmek o an en mantıklı tercihti ama kendimi herkesten… Ondan soyutlamak… Yanlıştı.
Boğazımı temizledim, griliklere geri döndüm. Acı katlanamayacağım kadar çok geldiğinde görmezden gelebilmek en nankör özelliğimdi ve bunu sekiz ayda kazanmıştım ama beni yere çöküp hıçkırıklara boğulmaktan kurtaran da buydu. Ayakta durmak zorundaydım.

Varis, ben çeri domatesleri ikiye bölerken yalnızca izledi. Sessiz ve gözlemciydi. Ruh hâlimi çözümlemeye çalışıyordu belki de bilmiyordum. Sormak istediği çok şey var mıydı? Çünkü ben çok şey sormak istiyordum. Mesela İtalya’da buluştuğu Fransız modeli. Ya da çok değil birkaç saat önce aradığımda arkadan sesi gelen kızın kim olduğunu. Onunla nerede, ne işi olduğunu… Ama kıskançlık yapmanın vakti değildi.

Ve ona güveniyordum. Aklı bendeyken başka birine umut vermezdi. Bu onun gibi birinin yapacağı son şeydi. Varis değişmişti, evet. Artık daha güçlüydü. Sadece öyle göstermiyordu, öyleydi de.
“Deniz kenarını seviyorum, kumsalı özellikle. Günlerimin çoğunu orada geçirdim. Bir örtü serip kitap okuyarak, müzik dinleyerek, test çözerek. Test çözmek ve kitap okumak gerçekten işe yaradı. Sayfalarca roman, başkalarının dertleri ve sorunlarıyla kuşatılmış hayatlar… Ama hiçbiri kendi kafamın içindekilere çözüm değildi. Haklısın, ben kaçtım. Gücümün yetebildiği buydu.”
Dinliyordu. Anlattığımı biliyordu. Yalnızca dinliyordu ve istediğim tek şey buydu.

“Sınav bir ay önceydi. Nasıl geçtiğini hatırlamıyorum. Cevap anahtarı yayınlandığında kontrol de etmedim. Korktuğumdan, kötü geçtiğinden ya da öyle bir şeyden değildi… Sadece… Umursamadım sanırım. Çisem buradaydı sınavdan beri, bir aydır. Bu sabah Fransa’ya annesinin yanına gitti tatile. Kumsal gelmişti geçen haftalarda ama Alena’yla çok kötü kavga ettiler. Sanırım Alena, Safir’de olanları öğrendi. Kumsal’ın tavrını falan. Kumsal da Alena’ya sinirlendi ama benden özür diledi. Sonra o da gitti. Aral okulun kapanmasına yakın Japonya’ya uçmuştu. Hâlâ orada, video oyunlarıyla ilgili eğitimde ve dili de öğreniyor.”

Kıt. Kıt. Kıt. Taze sebzeleri keserken çıkan ses terapi gibiydi. Ve Varis’e bir şeyleri anlatmak… Hiç zor değildi. Hiç de bile.

“Alena benimleydi. Ben burada okula devam ederken o kursa bile gitmedi, kendi çalıştı. Sınavının harika geçtiğine eminim. Birkaç gün önce işleri olduğu için İstanbul’a gittiler Milas’la… Karşılaşmışsınızdır.”

“Evet,” dedi hatırı sayılır bir karşılaşma olduğunu belirtmek istercesine. “Azar işittim.”
Ona “Ciddi misin?” dercesine baktım. “İnan bana,” dercesine mânidar bir ifadeyle gözlerini kapattı ve birkaç saniye sonra açtı.

“Bu kadar,” dedim ince ince doğradığım biberleri de kâseye koyarken. “Sıra sende.”

Fırından gelen alarm sesiyle Varis makarnayı kontrol etti, ardından fırın eldivenini giyerek tek elle fırın kabını çıkartıp taş tezgâha bıraktı. “Okula gittim. Basketbol oynadım. Yüzdüm.”

Salataya zeytinyağı dökerken kaşlarımı çatarak baktım ona. “Bu kadar mı?”

Hatırlamaya çalışmak istercesine kıstığı gözlerini tavana kaldırdı, ardından “Bu kadar,” dedi. “Son sınavlardan sonra da şirkette staja başladım. Sıkıcı hayatım seni şaşırttı mı?”

Hayır ama Fransız modelle telefondaki kız şaşırttı.

Gözlerim dolaptan çıkardığım nar ekşisi şişesini gezdirdiğim salatanın üzerinde dolaşırken omuz silktim. “Peki ya annen?” diye sordu Varis, dikkatimi salatadan üzerine çekerek.

Birkaç saniye ona baktım, yüzümde pek de iyi gizleyemediğimi düşündüğüm bir hüzün vardı. İki kaşık yardımıyla salatayı karıştırmaya başladım. “Alena, Filiz Doran’la konuşmuyor. Bu yüzden adresimizi vermek istemedi. Ben de İstanbul’da olmadığım için görüşmedim.”

Varis’in gözleri kısıldı. “Alena neden annesiyle bozuk? Filiz Doran’ın hiçbir şeyden haberi yoktu.”

“Alena küçükken beni öldü bildikten sonra travma geçirmiş, Yakut’la Filiz Doran da onu bir psikiyatriste götürüp ilaç ve hipnoz tedavisiyle olanları unutturmuşlar. Alena öfkesinin sebebinin bu olduğunu söylüyor ama ben daha fazlası olduğunu biliyorum, sadece anlatmaya hazır değil. Ben de ondan öğrenene kadar lafını dinliyorum ve iletişime geçmiyorum. Ona güvenmek zorundayım, hayır… Ona güveniyorum. Sahip olduğum tek kişi.”

“Tek kişiydi,” diye düzeltti Varis beni. Gözleri etrafta gezindi. “Zamanla herkes uğramış. Ben de öyle.”

Anında ifadem dondu. Gidecek miydi? Sadece uğramış mıydı?

Birkaç kere ardı ardına kırptığım kirpiklerimin ardından ona baktığımda, masayı hazırlıyordu. Yüzümdeki ifadeyi gördüğü an “Hayır,” dedi. “Bir yere gitmiyorum. Tabii sen benimle dönmek istemediğin sürece.”

“Aklımı mı okuyorsun?”

“Seni tanıyorum. İstemsizce aklının nerelere gittiğini tahmin edebiliyorum. Ve oralar çok gereksiz
yerler. Yine de kendi kendine soracağına bana sormanı tercih ederim.”

“Tamam o zaman,” dedim kollarımı göğsümde birleştirerek. “İtalya’daki Fransız model ne ayak?”

Varis, elinde iki tabakla masaya ilerlerken adımları bir anda durduğunda ani verdiği tepkisinden korktum. İstemsizce oluyordu, korkuyordum. Artık gerçekten korkak bir kara parçasıydım. Bunu kabul ediyordum.

“Hımm,” diye mırıldandı Varis, tabakları masaya bıraktı ve ona hiçbir şey sormamışım gibi salata kâsesi bir elinde, eldiven giyerek tuttuğu fırın kabı diğer elinde masaya ilerledi. “Hadi, otur.”

“Hımm bir cevap mı?” O masaya geçip oturduğunda, ben de karşısına oturdum.

“O Fransız modelin adı Cecile Brodeur. Babamla İtalya’ya bir ihale toplantısı için gittiğimizde tanıştık, gelecek ay İstanbul’da çekilecek bir reklam filminin yüzü olacak.” Önümdeki bardağa uzanıp sürahiden su doldurdu ve önüme bıraktı.

Dirseklerimi masaya yasladım ve plastik bir tebessümle yüzüne baktım. “Reklam filmlerinizde oynayacak güzel mankenleri hep kahve içmeye mi çıkarırsın?”

Varis zaten kokuyu almıştı, dudaklarının kenarı kıvrılıydı. Fırın makarnasından bir dilim kesip tabağıma koyarken “Hayır, aslında bakarsan Cecile bu anlamda bir ilk,” dedi.

Tebessüm dudaklarımdan düştü, her ne kadar sahte olsa bile ve somurttum. “Ve?”

“Ve?” diye sordu, yavaştan anlatıyordu çünkü her saniyenin keyfini çıkarıyordu. Salatadan da biraz tabağıma koydu. Ardından benim gibi dirseklerini masaya yasladı ve tabağımı işaret etti gözleriyle.
“Ye.”

“Bu kadar mı?” diye sordum. “Kahve randevunuz hakkında söyleyeceklerin bu kadar mı?”

“Çıkmadık Ada, sadece oturup kahve içtik. Bu kadar.”
“Kimse öyle düşünmüyor ama.”
“Başkasının ne düşündüğünün ne önemi var?”

Doğru. Çatılan kaşlarımı gevşetmekten aciz, geriye yaslanıp çatalımı kavradığımda tabağıma bakarken yutkundum. Açtım. Tüm tabağı bitirebileceğimi hissediyordum. En son ne zaman açlık hissetmiştim? Çok susuyordum, susuzluğu biliyordum ama neredeyse hiçbir şey yemeden iki gün geçirebildiğim oluyordu. Bilinçli yaptığım bir şey değildi ve tamamen vücuduma zarar verdiğimin farkındaydım.

Ama o günler geride kalmıştı.
Sessizce yemeğimi yerken üst kattan telefonumun zil sesi yankılanıyordu. Varis “Sen otur ve yemeye devam et,” diyerek ayaklandığında kafamı sallamaktan başka bir şey yapmadım. Telefonumu getirip önüme bıraktığında arayan Milas’tı. Daha doğrusu, Milas’ın telefonundan arayan Alena.

Onu geri aradığımda telefonu “Sürprizimi beğendin mi?” diye sorarken açtı.
Telefonu suratına kapattım.

Aslında gülmemek için kendimi zor tuttuğumdan, ani verdiğim bir tepkiydi. Alena tabii ki daha sonra tekrar aradı ve kızdı.

Ardından, bir saat önce tıklamaya korktuğum yere tıkladım; Varis’in paylaştığı Instagram hikâyesine. Bir şarkı paylaşmıştı. Kalben’in Derdimin Çiçeği şarkısını. Açelya.

Yorumlar

21. Bölüm - Matem Çiçekleri

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.