BEŞİNCİ BÖLÜM
“Uzanma kanatlarına, dokunursan ölür kelebek.”
Fırtına bütün hafta sonu sürdü.
Çisem’le yaptığımız piknik planını iptal etmek zorunda kaldık. Pamuk Hala da kardeşi rahatsızlandığı için şehirdışına çıkmıştı. Bütün hafta sonu telefonumu kapatıp sınavlara çalıştım. Matematik ne zaman zorlasa test kitabını kapatıp Gazap Üzümleri’ni okumaya devam ediyor, önemli yerleri not alıyor, daha sonra matematikle olan mücadeleme geri dönüyordum. Buradayım, vazgeçmedim…
Okuldaki sıralamamı en çok etkileyen ders matematikti çünkü bütün derslerimin sınav notları doksan üstündeyken matematik sınavlarında sekseni zor görüyordum. Tamamen yapamadığımı söylemiyorum ama ya zaman yetmiyor ya da beynim.
Okulun sitesinde yayımlanan kayıtlarda geçen, seneyi ilk üçte kapatan isimler şaşırtmamıştı: Reha ve Varis genelde değişmeli olarak ilk ikideydi, üçüncü sırada ise Kumsal vardı. Kendimi bulmak için listede bayağı aşağılara bakmak zorunda kalmıştım. Çisem bile ilk ondaydı. Sorun şuydu ki herkesin notları çok iyiydi; sonuncu olan kişinin not ortalaması seksen beşten aşağı değildi. Bu da matematiği belirleyici bir etken yapıyordu. Özellikle sınav döneminde hiçbir şey umurunda olmuyordu kimsenin, muhtemelen kafamı en çok dinlediğim dönemdi.
Safir, ilk onda mezun olan herkese “Sarmaşık Birliği” sözü veriyordu.
İlk ona girmekle ilgili birkaç kriter daha vardı tabii, mesela sosyal aktiviteler çok önemliydi. Özellikle takım oyunlarında uzun yıllar oynayan düzenli oyuncular ya da Çisem gibi müzik dehası olan öğrencilerin ortalamasına birçok ek puan ekleniyordu. Varis Adin ya da Reha Koç’un başarısının sırrı tam olarak buydu. Onlar basketbol takımına girdiklerinden beri, okul iki sene üst üste kazanmıştı, üstelik yüzme takımının olimpiyat derecesinde rekorları bile vardı. Hiç sevmediğim kız voleybol takımı bile lisede oynayan bir grup için çok başarılıydı. Safir, notlara önem verdiği kadar sosyal aktivitelere ve takımlarının üyelerine de değer veriyordu.
Benim katıldığım etkinlikler, takım oyunları kadar puan getiren şeyler değillerdi. Yeşilay Kulübü’yle ağaç dikmeye gidiyordum her bahar, okulla birlikte Kızılay’da gönüllü çalıştığım birkaç haftam olmuştu; yakın bir huzurevine öğrenci kimliğimle kaydolup yaşlı amca ve teyzeler için dans etmiş, kitap bile okumuştum. Bir kere de okul tiyatrosunda rol almıştım. Yine de yedekte beklesem bile, voleybol takımına girdiğim için CV’me işlenecek lisans kadar değerli değildi bütün bunlar.
Takım oyunları. Asla beceremediğim, aptal takım oyunları.
Bütün hafta sonu telefonumu elime almasam da Çisem’den, babamdan ve tabii Varis’ten gelen mesajlar vardı. Çisem tabii ki edebiyat ve Fransızca notlarını istemişti. Sıkıldığından doğru düzgün not tutamadığı iki ders.
Çisem: Matematik ve geometri notlarımı, stabilolarımla terrrrrtemiz A4’lere geçirdim eğer istersen takasa açığım… Edebiyat ve Fransızca ile :)))
Ada: Fransızca not tutmak ne kadar zor biliyor musun sen?
Çisem: Para veririm.
Çisem: Hem de çok…
Çisem: Cevap yok…
Çisem: Karaciğerimden bir parça veririm?
Ada: Pazartesi sabahı beni alsan yeter gözleri yukarı bakan emoji
Çisem: Sen iste, ben seni ömrünün sonuna kadar evden alırım yavvvvrum.
Babam beni iki kere aramış ama ulaşamadığından sınav haftam olduğunu tahmin ederek iyi çalışmalar dilemişti sadece.
Babam: Telefonunun kapalı olmasından sınav haftasına çalıştığını düşünüyorum, kolay gelsin Adakız’ım :) Çalışırken kuru meyve atıştır :)
Daha sonra telefonumu açtığımda onu FaceTime’dan aramıştım ve yaklaşık bir saat boyunca konuşmuştuk. Tahmin ettiğim gibi yakın zamanda gelmiyordu. Ona, ehliyet almaktan bahsettiğimde garajdaki beyaz Jeep’i kullanabileceğimi ama bakımlarını yaptırmam için önce servise göndermemi çünkü kullanmayalı uzun zaman olduğunu söylemişti. Babamın iki tane arabası vardı, birini iş için birini de günlük hayatta kullanıyordu ve günlük hayatta kullandığı Jeep bir süredir garajda yatıyordu. Öyle ki o bahsedene kadar arabanın varlığını unutmuştum.
Ve Varis Adin…
Variserefsiz Adin: Telefonunun kapalı olmasından sınav haftası için masa başına kapandığın anlamını çıkarıyorum. Kim bütün hafta sonu çalışacak diye telefonunu kapatır ki? O kadar iradesiz misin? (Cumartesi, 12:34)
Variserefsiz Adin: İradesizsen iradesizliğini kabullenmelisin. Telefonunu kapatamazsın. (Cumartesi, 23:47)
Variserefsiz Adin: En kötü dersin matematik diye duydum. Sayılarla aranın kötü olduğu, erkek zevkinden belli zaten. (Pazar, 09:56)
Erkek zevkim hakkında ne biliyordu ki? Ben bile bilmiyordum. Bana düşünceli yaklaşan iki erkekle dışarı çıkmaya yeltenmiştim şimdiye kadar, ikisinin de maske taktığı ve eğlenmek için beni ektikleri sonradan ortaya çıkmıştı. Varis Adin, eğer erkek zevkimden o kadar memnun değilse kendi işine bakmalıydı.
Variserefsiz Adin: Biliyorsun… Sınavda çıkma olasılıklarını yüzde doksan olarak işaretlediğim sorularla dolu test kitaplarım senin olabilir. (Pazar, 09:59)
Bir keresinde sınav kâğıdını görmüştüm. Matematik kısmında hiçbir işlem olmamasına rağmen full çekmişti. O kadar büyük bir olay olmuştu ki bazıları dile getirmeseler de müdürün sınav sorularının cevaplarını ona verdiği dedikoduları çıkmıştı. Sınav kâğıdının yayılması olayı ise tam bir efsaneydi. Cevap anahtarı yayımlandıktan sonraki gece, sınav kâğıdına fazladan birkaç matematik sorusu işaretlemek için öğretmenler odasının elektronik anahtar kutusunu hackleyen bir öğrenci, onun kâğıdına gelince fotoğrafını çekip Instagram sayfalarına yollamıştı ve bütün sınavların tekrarlanmasına yol açmıştı.
Sonradan, odaya giren üstün zekâlı öğrencinin aile baskısına dayanamayarak intihar girişiminde bulunmasıyla, ailesi olayı öğrenip okula bildirmiş ve çocuklarını yurtdışına göndermişlerdi. Bir daha da cevap anahtarları notlar açıklanana kadar yayımlanmamıştı.
Yani, hayır, Varis Adin bana çözülmüş matematik test kitaplarını verse bile onun yöntemini anlayabileceğimi sanmıyordum. Özellikle de soruların üzerinde kalem ucu bile kırmadan sadece şık işaretleyip geçen biri olması, benim gibi bir salağa yardımı dokunamayacağının kanıtıydı. Teklifi çok iyiydi ve ondan beklemediğim bir şeydi yine de. Derste not tutan biri olduğunu düşünmüyordum, daha çok geriye yaslanıp bütün ders sadece dinleyen ve elinde kalem çeviren birine benziyordu. Daha önce gezi komitesinde görevli olduğum bir seferde, kayıtlı öğrencileri dersten almak için sınıflarına girdiğimde aynen bu pozisyonda yakalamıştım onu. Ben isimleri okuyup imzalı metni hocaya verene kadar pozisyonunu bozmadan gözlerini üzerimde gezdirmişti sadece. O zamanlar sessizi oynuyordu.
Şimdi her ne olduysa bir anda hayatımın içine bodoslama dalmıştı.
Neden?
Variserefsiz Adin: Şu. Kahrolası. Telefonunu. Aç. Yoksa. Oraya. Geliyorum. (Pazar: 20.21)
Ve son mesaj tam olarak yirmi dakika önce gönderilmişti. Duştan çıktığım için saçımda havluyla yatağıma uzanarak boş boş ekrana baktım bir süre. Gelir miydi?
Gelirdi.
Mesaj atmak için ekrandaki kutuya tıkladım ama kalem tutmaktan o kadar yorulmuştu ki ellerim, bir de onunla mesajlaşmayı kaldırabileceğimi düşünmüyordum, bu yüzden profiline girip arama simgesine bastım ve telefonu kulağıma götürdüm. İkinci çalışta açtı.
“Sırf mesajına cevap alamadın diye buraya gelemezsin,” dedim yatarak konuşamayacağımı anlayıp doğrulurken. Varis Adin’le konuşmanın üzerinizde böyle bir etkisi vardı, kullandığı kelimeler omuzlarınıza yük olup belinizi büktüğünden dik duramıyordunuz. Kaldı ki sandalyede oturmaktan, bugün beynime yeterince kan gitmemişti ve saçmalamak şu an isteyeceğim en son şeydi.
“Arabanın anahtarlarını almış çıkıyordum. Bence gayet de yapabilirmişim.” Arka planda ses yoktu, sadece lafını bitirdikten sonra kapanan kapının sesini duydum. Gerçekten geliyordu.
“Ruh hastasının tekisin, biliyorsun değil mi?”
“Ruhunun hastası olabilirim Ada ama genel olarak her ruha, sabah akşam hasta gibi mesaj attığım söylenemez.”
Dudaklarım düz bir çizgi hâlini aldı. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum yine. Araya böyle laflar sokmasa ve dümdüz ruh hastası olmaya devam etse olmaz mıydı? Ne zaman taarruza geçsem bana kendi silahımla savunma yaptırıyordu.
“Her neyse. Gelmemen için aramıştım. Kapatıyorum.”
“Kapatırsan gelirim.”
Ağzım “o” şeklini aldı.
“Senin derdin ne akşam akşam? Sınavlara çalışsana. Çok sıkılıyorsan da yüz, ne bileyim git uyu. Sırf can sıkıntısından benimle uğraşmana gerek yok ama illa birileriyle uğraşmak istiyorsan numaranı verebileceğin birkaç kız tanıyorum okuldan. Seve seve giderirler canının sıkıntısını.”
“Bilemiyorum Ada…” Seslice nefes verişini duydum. Ardından “Canımın sıkıntısı sensin,” dedi tok bir sesle. “O yüzden senden başkasının bunu giderebileceğini düşünmüyorum.”
Yine yaptı. Piç herif, yine yaptı.
“Teklifimi düşündün mü?”
“Düşündüm, Varis. Okuldakilerden korunmaya ihtiyacım olmadığına ve sırf bu yüzden okul hayatımı zehir eden senin yanında duracak kadar aptal olmadığıma karar verdim.” Ayağa kalkıp odanın içinde yürümeye başladım. “Teklifin bana bir şey sunmuyor Adin. Tek derdim notlarımı yükseltip huzur içinde mezun olmak. Ama ben huzur olmasa da mezun olacağım, neyse ki bununla hiçbir alakan yok.”
“Hımm…”
Kaşlarım çatıldı. Odamda dolanan ayaklarım durmuştu. “Hımm”mı?
“Ne?”
“Herkesin duvarları vardır Ada, aşılmayacak duvarlar değildir bunlar,” diye mırıldandı sakin bir sesle. “Olay şu ki seninkiler kalın da olsa camdan yapılma. Bir kere nerede olduklarını fark ettiğinde içini de görebiliyorsun.”
Kirpiklerimi kırpıştırarak dümdüz, duvara baktım birkaç saniye. Yine söylediklerimi kastetmediğimi mi düşünüyordu?
“Tedavi olman gerekiyor.”
“Birlikte terapi alabiliriz. Böylece sen de aklından geçirmediğin düşüncelerini ağzına sürmemeyi öğrenirsin.”
“Aklımdan geçirmeden konuştuğumu nereden çıkarıyorsun?” Kafamdaki havluyu çıkartıp yatağın üstüne fırlattım. “İşte senin sorunun da bu, Varis Adin. İnsanlara bakıyorsun ve sadece görmek istediklerini görüyorsun, düşünmek istediklerini düşünüyorsun. Ama öyle bir dünya yok. İnsanlar basittir. Ölü gözlerinle beyin emarı çekeceğine ağızlarından çıkanları dinlemeyi dene.”
Ölü gözlerinle.
Ölü göz.
“Ölü gözlerinle mi?”
Bunu beklemediğini sesinden anlayabilmiştim. Nefesimi tuttum. Öyle bir şey söylememem gerekiyordu. Gerçekten, aklımdan bile geçirmemiştim bunu. Tıpkı söylediği gibi ağzımdan çıkıvermişti düşünmeden.
“Gözlerimin ölü baktığını mı düşünüyorsun?”
“Öyle değil…”
Gözlerimi kapattım, bir an ne söyleyeceğimi bilmeden aklımdakileri toparlamak için gözlerini gözümün önüne getirdiğimde omuzlarım çökmüştü. Oradaydı işte… O kadar mavi, hayır, o kadar beyazdılar ki gözleri; o kadar renksizdiler ki sanki gökkuşağını çalmışlardı gözlerinden. Gri. Yalnızca griyi görebiliyordunuz gözlerine baktığınızda. Bir çift düz, güzel kaşın altında simsiyah kirpikler ve o boşluk. Sanki göz yuvalarının içinde olan şey bir çift dipsiz kuyu, kara delik ya da tamamen karanlık boşluktan ibaretti. Gördüğü duyguları yutuyordu, gördüğü her şeyi yutuyordu; ışık geçirmiyordu, böylece hiçbir duyguyu yansıtmıyordu.
Varis Adin’in gözlerinden içeri ışık girmiyordu.
“Birine gözlerinle söyleyemeyeceğin bir şeyi ağzına sürmenin hiçbir değeri yoktur, demiştin hatırlıyor musun?” Hafta sonuna girmeden önceki gece bahçeme geldiğinde söylemişti, Gazap Üzümleri’nden alıntı yaptığı cümleyi kendi düşüncelerine uyarlayarak. “Senin ağzından çıkan sözlerin gözlerinde teyidi olmuyor.”
Varis Adin konuşan insanları duyuyor, onları dinliyor; içinde bir yerlerde tepki veriyor, mutlaka bir şeyler hissediyordu ama asla gözlerine değdirmiyordu duygularını. Sanki, o bir çift grilik uzun zaman önce felç geçirmişti ve bu konuda yapılacak hiçbir şey yoktu.
Birkaç saniye konuşmasını bekledim. Ses gelmedi. Kapattığını düşündüğümden, telefonu kulağımdan uzaklaştırıp ekrana bakmıştım ama hayır, hâlâ oradaydı.
“Ne oldu?”
“Bunu biri dile getireli uzun zaman oluyor,” diye mırıldandı Varis. “Eski defterlerin tozunu kaldırdın.”
“Öyle mi?” Ne söyleyeceğimi bilmediğim bir an daha.
“Şanslısın Ada, kapatıyorum. İyi geceler.”
“Ne…”
Suratıma kapanan telefonun etkisiyle ekranı uzaklaştırıp şokla kilit ekranıma baktım. Az önce, gerçekten pat diye kapatmış mıydı o telefonu? Ne olmuştu bir anda gözlerinden bahsedince? Konu kendisine gelince konuşmayı sevmiyordu ama hakkımdaki teorilerinden bahsederken asla susmuyordu. Belki de duygularını gösterme rahatsızlığı vardı. Tepkisizliği, bomboş suratı bu yüzdendi. Belki de tedavi görmüştü ama bir işe yaramamıştı. Belki bu hâli başına dertler bile açıyordu.
Kafamı sallayıp düşüncelerimden arınmaya çalıştım, ardından saçlarımı taradım ve kuruttuktan sonra doğruca yatağa gittim. Saat dokuza geliyordu ve sabah erken kalkacaktım çünkü Pamuk Hala hâlâ İstanbul’a dönmemişti ve sınavlarımın iyi geçmesi için güzel bir kahvaltı etmek istiyordum. Bu saatte, koca bir hafta sınavlarla doluyken bir de Varis Adin karmaşasını aklıma sokamazdım; o çocuğun tek bir lafını çözmek bile saatlerce çıkış yolunu bulmak için labirentte koşturmaya benziyordu.
Ufak bir kâbus gördüm. Yemekhanedeyken mesajla herkese giden kurmaca videodaki kızın gerçekten ben olduğumu, o anın gerçekten yaşandığını ve hatta partideki çoğu kişinin, Varis dahil, yaparken beni izlediğini… Saat beşteki alarmdan yirmi dakika erken uyanmıştım bu sayede. Doğrulup, gözkapaklarımı ovalarken gözlerim yaşlarla dolduktan sonra alarmın çalması için kalan süre, yatakta oturarak bomboş duvara bakmamla geçti böylece.
Aldığın nefesi bile solutmam.
Bu lafı neden aklımdan çıkmıyordu bilmiyordum, belki de o an birinin beni gerçekten önemseyeceğine bir anlık da olsa inandığımdan ve omuzlarımdaki yük, yok olur gibi geldiğindendi. Varis Adin’in sözlerinin bu yüzden bir önemi yoktu. Söylediklerini gözlerinde göremiyordunuz, her şey onun gibi birine inanmamam için işliyordu sanki. İnanmıyordum da. O videodan hâlâ haberi yoktu. Ya da vardı ve önemsemiyordu. Benim de artık umurumda değildi ama yine de bunca sınavın arasında bir de gidip koridordan geçerken hiç olmadığım lakaplarla beni çağıran sevgili okul arkadaşlarımla uğraşacak kişi yine bendim.
İnanç, güç getirir. Bu yüzden Tanrı, kaldıramayacağın yükü omuzlarına vermez denir. Üstesinden geldiğin her bir sorundan güç ve tecrübe edinirsin. Ama böylesine kitaplardan fırlama, korkunç bir zorbalığın üstesinden gelmem, gelecekte nasıl işime yaracak gerçekten merak ediyordum.
Tecrübe torbamda tozlanmasını tercih ederim.
Temizlenip ütülenmiş okul formamı üzerime geçirdim; gerçekten güzel bir formamız vardı ve okuldaki herkesin kurallara uyması hoşuma gidiyordu. Düzensizlik beni rahatsız eden bir şeydi ve bir şekilde, güzel okul formaları beni tatmin ediyordu. Eski lisemde herkes, üniformadan üzerinde sadece bir parça taşırdı, ben ise direkt üniformayı beğenmediğimden giymiyordum. Okul yönetimi okulun sembolünü üzerinde taşıdığın sürece kızmıyor, ceza vermiyordu; ben de armadan toka yapıp her sabah saçımı topluyordum. Bir keresinde disipline gidecek gibiydim, asi dönemlerimdi. Disiplinden önce komitedeki dört öğretmen, ilk olarak ifadenizi alırdı hep. Yarım saat boyunca karşılarına geçip susmadığımı hatırlıyordum, sonunda okul formasının değişmesi için okul sitesinde oylama başlatmışlardı ama ne yazık ki kafamı dersten kaldırmadığım bir dönem olduğundan tam o sıralar Safir’den kabul mailimi almıştım.
Saçlarımı dalgalandırdıktan sonra alt kata gidip kendime, dolapta ne bulduysam içine tıktığım nefis bir tost hazırladım. İyice uyanmak için koca bir bardak filtre kahveyi yavaş yavaş bitirdiğimde hazırlanma vaktiydi.
Çisem beni aldığında okula erken gitmiş olacaktık, böylece kütüphanede iyi bir yer kapabilir ve ilk derse kadar notlarımızı çalışabilirdik. Her gün üç sınava girecektik, sınav haftasında ders programları tamamen değişiyordu. Sınav aralarındaki teneffüsler uzundu ve her sınavdan önce sadece bir ders vardı; genelde atölyelerde özgür takılabiliyorduk, müzik odalarına dağılan ya da resim yapmak için önlükler giyen öğrenciler oluyordu. Genelde, hava güzelse Çisem’le izin alıp bahçedeki çimenlere uzanıyorduk, değilse de kafeteryada sohbet ediyorduk. Ne yazık ki sınav haftası okulun içinde ders çalışmak yasaktı. Özellikle sınavlardan önceki rahatlatıcı derslerde, elinizde kitap ya da notlar görülürse çalıştığınız dersin sınavından kaç alırsanız alın, az da olsa puan kırılıyordu. Sıralamada bir puanın bile etkisi olduğundan, kimsenin göze alabileceği bir risk değildi bu. O yüzden sınavdan önce çok sıkı çalışmalıydın çünkü başka şansın yoktu.
Safir ve eksantrik kuralları.
Kahvaltıdan sonra odama geçip sakince çantamı hazırladım. Çok şey almama gerek yoktu, gerçi sınav haftası diye okul dolabımdaki bütün kitapları eve getirmiştim. Sadece üzerinden geçmek için notlarımı ve anlamadığım matematik sorularının çözümlerini koydum çantama, ardından dişlerimi fırçaladım ve aynanın karşısında birkaç şey sürüştürdüm. Ne zaman sınav haftası gelse beliren gözaltı morluklarımı kapatıcıyla kapattım, biraz canlılık katması için de rimel ve tatlı pembe bir krem ruj.
Çisem geldiğinde saat yediye geliyordu ve sabahın erken saatleri olduğu için hava buz gibiydi. Bacaklarımı daha çok kapaması için dizlerimin üzerine kadar siyah çorap giymiş ve altına da yine dizlerime kadar gelen çizmelerimi geçirmiştim. Sınav haftası insanın kendine özenesi geliyordu nedense. Mesela kırmızı ruj süren Çisem gibi. Sınav haftalarında savaşa gider gibi boyanırdı hep.
“Günaydın,” dedim ön koltuğa geçip çantamı kucağıma bırakırken. Emniyet kemerimi taktım ve ona döndüm.
Çisem ölü gibi bir suratla bana döndüğünde, gözlerimi kocaman açarak burun deliklerine sıkıştırdığı peçetelere baktım. Esnerken biri burnundan düşmüştü.
“Oha,” dedim boynuna kadar atkıya sarılı hâline bakarak. “Ne oldu sana?”
“Çok pis beddua yedim kesin yine birinden, dün akşam ateşim çıktı otuz dokuza. Aldığım ilacın haddi hesabı yok. Burun deliklerim tamamen kapanmaya karar verdiler, hatta içeri oksijen girebilen bütün yerleri, dükkânı kapattı bildiğin. Fısfıs bile açmıyor Ada. Allah belamı verdi galiba.”
Çisem düşen peçeteyi alıp yanındaki kirli peçete torbasına koydu. Yanında bir de termos vardı ve zencefilli, limonlu bir şeyler kokuyordu.
“Geçmiş olsun ya,” diye mırıldandım termosunun içindeki çayı koklarken. Kokunun çok azını içime çekmiştim ama o kadarı bile burnumu yakmış, gözlerimi kocaman açmama yetmişti. “Of bu ne? Zehir gibi bir şey.”
“O,” dedi uzanarak elimden alıp bir yudum alırken. “Ayakta kalmamı sağlayan tek şey. Bütün gece ders çalıştım. Bu sefer ilk beşteyim, kararlıyım. Ben ilk beşe giremesem de benimle aynı sınıfta sınava girenler yandı. Hepsini mahvedeceğim. Ben düşersem herkes düşer.”
Gülerek önüme döndüm.
“Ben de kapar mıyım o zaman? Matematik sınavından önce nüksetmese yeter, zaten kafam yerindeyken zar zor çözüyorum, bir de beynim burnumdan akarken girersem sınava, listenin sonundan kazırlar beni.”
“Şaka ya, bulaşıcı değilmiş. Hastaneye gittik dün gece. Ama istersen torpido gözünde tıbbi maske var. Annem doktora inanmayıp bütün okula dağıtmaya kalkacaktı da eczaneden bir paket alıp engel oldum.” Gözlerini devirdi. “Kadın, toplantıları var diye hasta olmamak için üç tane maskeyi üst üste taktı ya, ben çıkana kadar eldiven vardı ellerinde eldiven. Parmak ucuyla sarıldı bana şans dilerken!”
Kahkahalarla Çisem’i dinlerken motoru çalıştırınca okula doğru yol aldık. Sınav haftalarında Çisem’le erkenden gitmeyi seviyordum. Termoslarımıza doldurduğumuz kahveyi, yiyecek içecek sokulması yasak olan kütüphaneye sokup çantalarımızın içinden içiyorduk. İlk dönemin sınav haftaları soğuk geçtiğinden hasta olmamak ve uyanık kalmak için yaptığımız bir şeydi bu. Safir okul yönetiminin bu kadarına da müsamaha göstermesi gerekiyordu ama onları da anlıyordum, okulun kütüphanesi İstanbul’daki çok önemli ve baskısı kalmamış eski kitapların ulaşım kaynağıydı. Ne yazık ki sadece öğrencilere, öğretmenlere ve okul görevlilerine açık bir kaynaktı.
Biz okula varana kadar güneş açtı. Arabayı park ettikten sonra dışarı çıktığımızda otoparkın yarısı doluydu, bu da demek oluyordu ki bu kadar erken gelmemize rağmen geç kalmıştık.
Çisem okul içinde, burun deliklerinde peçete toplarıyla dolaşmak istemediği için peçeteleri atıp son bir umut, birkaç kez sprey sıktı ve zencefilli, limonlu içeceğini bitirmeye çalıştı. Neyse ki kütüphanede yer bulduk, kurulduk; ilk dersin zili çalana kadar da çalışmaya devam ettik.
İlk sınav tarihti, ardından edebiyat. Sınavlarımız İngilizce olduğundan cevaplarımı, cevap kâğıdına geçirirken Varis’in kütüphanede unutup gittiğim Gazap Üzümleri kitabını, evime kadar getirmesinden minnet duymuştum ki elinde kitapla çıkageldiğinde bu kadar sevinmemiştim yaptığına.
Günün son sınavından önceki ara, uzun öğle arasıydı. Yemekhaneye gitmek istemediğimden Çisem’e bahsettiğimde bunu tahmin ettiğinden, sabah evlerinde çalışan kadına nefis sandviçler hazırlattığını ve arka koltukta bıraktığını söyledi. Ağaçlık alanda oturup ufak bir piknik yapma isteği içimi gıdıklamaya başlamıştı.
Koca bahçenin kenarındaki yeşillikte, büyük bir meşe ağacının altında güzel bir yer bulduk ve oturduktan sonra sandviçlerimize yumulduk. Çisem arada kalkıp tekerlemeyle seçtiği soruları bana anlatıyor, cevaplarımızın uyuştuğunu öğrenince, kollarını kaldırıp kısaca sevinç dansı yapıyordu.
Sandviçler kısa sürede bitti, yorgun olduğumdan dinlenmek için sırtımı ağacın gövdesine yaslamış, ayaklarımı ileriye uzatmış, bahçedeki öğrencileri izliyordum. Çisem başını kucağıma koyup “Oh be,” dedi seslice nefes vererek. “Son sınavdan önceki aranın bu kadar uzun olması insanı daha da geriyor. Bitse de eve gitsek… Gerçi, sanki yarın gelip yine sınava girmeyecekmiş gibi konuşuyorum ben de.”
“Matematik çalıştın mı?”
“Çalıştım, çalıştım tabii,” dedi gözlerini gökyüzünde gezdirirken. Ellerini de karnına yaslamış, muhtemelen bir piyano parçasını hayali olarak çalıyordu parmaklarıyla. “Ama o işbirliği yapmak istemedi pek. Sınavda ne kadar yardımcı olur bilmiyorum gerçi. Biz soruların iki katı zorlarına çalışsak sınavda on katını soruyorlar biliyorsun.”
Kafamı salladım. Soruların zor olmasının sebebi, mantık soruları olmasıydı. Yani daha en başında bize sayıları bile vermiyorlardı, biz ortaya bir şeyler çıkarıp uygun işlemlerle sonuçları bulmak zorundaydık. Koskoca beş şık vardı ve beşi de birbirine yakın şıklardı, farklı kısımlardaki işlem yanlışlarının çıkaracağı sonuçların şıklarıydı. Safir gerçekten zoru oynuyordu. Hocaların acıması yoktu.
“Pek takılmadılar sanki bugün sana,” dedi Çisem gözlerini bahçede gezdirirken.
Kafamı salladım.
“Yaa, ne demezsin. Sınava girdiğim sınıfa ayak bastığım an, sanki soytarı girmiş gibi kahkahalar havada uçuşuyor.”
“Seni, sınıfa girdiğinde soytarı girmiş gibi davrandıkları Ada’dan, hoca girmiş gibi davrandıkları Ada’ya çevirmemiz lazım,” diye mırıldandı bana bir bakış attıktan sonra gözlerini ileriye çevirirken.
Baktığı yer okulun arka bahçesini, ön bahçeye bağlayan kısımdı. Daha görmeden içimdeki tuhaf dalgalanma hissinin uyandığını fark etmiştim. Alper’in elinde basketbol topunu sektire sektire açık basketbol sahasına yürüdüğünü fark ettiğimde arkasındaki ikiliyi tanımam çok da zaman almadı. Varis, Reha’yla konuşuyordu. Basketbol potasının altına geldiklerinde Alper sahanın ortasından topu potaya attı ve Varis top yere düşmeden kolunu uzatıp eliyle topu kavradı. Ardından bakmadan topu Reha’ya attı. Bakmadan yakaladı, bakmadan attı. Bu çocuğun yüzünden başka yerlerinde de gözleri vardı.
Bulundukları yer, bizim oturduğumuz çimenlikten uzaktaydı, bu yüzden rahatça onu izleyebiliyordum. Üzerinde koyu gri okul pantolonu ve kollarını sıyırdığı beyaz okul gömleği vardı. İtiraf etmek gerekirse okul forması bile üzerinde başka duruyordu. Bir eli cebindeyken diğerini kaldırıp kolundaki saate baktı, ardından Reha’yla göz temasını kesip bakışlarını bahçeye çevirdi ve etrafta gezdirmeye başladı. Yakalanacağımı fark ettiğim an kafamı eğip Çisem’e baktım ama çok geçti. Çisem gülerek suratımı süzdü.
“Bahçenin ortasında çocuğu soymana gerek yok. Yüzdüğü zaman mayoyla geziyor biliyorsun.”
“Genel olarak bahçedekilere bakıyorum sadece Çisem…”
Telefonum titrediğinde ceketimin cebinden çıkarıp ekrana baktım.
Variserefsiz Adin: Uzaktan kesmene gerek yok gözlerin bozulur, her zaman yakından da kesebilirsin biliyorsun.
Elimle alnıma şaplak attım. Başımı kaldırdığımda Varis doğrudan yüzüme bakıyordu. Alnıma şaplak attığımı gördüğünde dudakları kıvrıldı, ardından Reha bir şeyler söyledi ve önüne döndü.
Şaşkınlıkla gözlerimi büyüttüm ve dudaklarının kıvrılışını tekrar aklımda canlandırmaya çalıştım.
“Hı-hı,” dedi Çisem doğrulup bacaklarını yanına alarak otururken.
“Ne yazdı ne yazdı?”
Görmüş müydü? Telefonuma doğru eğildiğinde telefonu kapatıp cebime attım ve “Operatör mesajı,” diyerek geçiştirdim.
“Ne zamandan beri operatör mesajları elini ayağını birbirine doluyor?” Tek kaşını kaldırarak bir bana, bir de dönüp bahçeye baktı Çisem. Alper potaya topu öyle bir açıyla atıyordu ki top fileden geçip ona geri dönüyordu. Varis’in arkası dönüktü, Reha’yla konuşmaya devam ediyorlardı.
“Saçma salak şeyler yazıyor işte Çisem.” Omuz silktim. “Oyun oynadığı o kadar belli ki. Video olayını bile, bilmesine rağmen görmezden geliyor.”
“Sende istediği bir şey olmalı.”
“Benden ne isteyebilir ki? Dünya nüfusunun yarısının hayatı boyunca asla sahip olamayacağı şeylere sahip. Ailesi ülkeye yön veriyor. Notları arşta. Model gibi dolanıyor ortalıkta. Bir derdi yok, sorunu yok. Tamamen can sıkıntısından bana sataşıyor. Belki bu okuldaki her kızı ayağına getirebilir ama beni getiremeyeceğinden, belki de üzerimden ego tatmini yapmaya çalışıyor. Bütün o süslü sözler ve umursuyormuş gibi davranışları sırf bu yüzden.”
Çisem ağzını açtı, ardından bir süre boş boş suratıma baktı. Daha sonra gözlerini kırpıştırarak kendine gelmeye çalıştı.
“Süslü sözler mi? Ne kadar süslü sözlerden bahsediyoruz?”
Dudaklarımı birbirine bastırıp birazını hatırlamaya başladım ama ne zaman aklıma gelse kulaklarımın ısındığını hissediyordum.
“Bir dakika, bir dakika ya, kızım bundan öyle kolay kolay kurtulamazsın. Nasıl süslü sözler söylüyor? Varis Adin’in ağzından duyduğum en süslü söz küfürdür benim.”
“Kelime oyunları yapıyor işte.” Elimle Çisem’in kafasını uzaklaştırdım. “Abartacak bir şey yok.”
“Hımm,” diye mırıldanarak önüne döndü ve elleriyle oynamaya başladı.
Çisem her nasılsa öfkesini her şeyi başlatan kişiden çok, devam ettiren okuldakilere yönlendirmişti ve bu yüzden söz konusu Varis olduğunda sanki en yakın arkadaşı bir ilişkiye başlıyormuş gibi heyecanla yaklaşıyordu.
Çisem şüpheli bakışlarını yüzümde gezdirirken parmaklarımla oynamaya o kadar dalmıştım ki yanımıza gelen Alper’i fark edememiştim bile. Basketbol topunu yanıma atıp “Nasıl gidiyor kızlar?” diye sorarken oturduğunda kaşlarımı çatarak onu süzdüm.
“Senin burada ne işin var?” Çisem’in kaşları çatıldı.
Bir anlığına omzunun üzerinden arkaya bakmıştım ama ne Reha ne de Varis kadrajımda değildi artık. Gitmişlerdi. Ve her nasılsa Alper buradaydı.
“Selam vereyim dedim, niye?” Gülümseyerek gözlerini Çisem’e çevirdi Alper, altında çözemediğim bir anlamla bakıyordu gözleri. Ardından tekrar bana döndü.
“Eee, sınavlar nasıl geçti?”
“Bok gibi.”
“Sana ne?”
Aynı anda konuşunca Çisem’le birbirimize baktık. İlk konuşan bendim, onunsa siniri tepesindeydi.
“Acayip negatif enerji alıyorum şu taraftan,” diye mırıldandı Alper Çisem’i görmezden gelerek, benden uzak durmak istercesine geri çekilmeye çalışırken. “Kızım sınav haftası tersinden kalkmak, sana soru kâğıtlarında çok pahalıya mal olur bak. Git bir hava al, toprağa bas çıplak ayakla.”
Gözlerimi kaçırdım. Aslında Alper’le daha önce konuşmuştum: Kafeteryada su içerken kollarını kakaolu keklerle doldurduğundan bana çarpmıştı ve su üniformama dökülmüştü. Bilerek yaptığını ve okulun geri kalanının beni sinir etme planının bir parçası olduğunu düşünmüştüm ama yaptığını fark eder etmez özür dileyerek, hem sıkıca sarılıp çok sevdiğini belli ettiği keklerinden bir paket vermişti hem de su almış ve kurulanmam için havlu bulmuştu.
Alper iyi biriydi. Reha iyi biriydi. Varis Adin neden böyleydi peki?
Sessizlik de suçtur bazen.
“Kusura bakma, tersimden kalkmadım ama keyfim yok.”
“Özrün kabul edildi Adacığım, sorun değil.”
Alper sürekli gülümseyen ve keyif yapan bir erkekti. Instagram hesabına denk geldiğim olmuştu, hiçbir fotoğrafta yalnız değildi. Sürekli ya antrenmandaydı ya spor salonunda ya da partiliyordu. Küçük yaşta, kendisinin karbon kopyası olan bir erkek kardeşi vardı ve onunla fotoğraflar paylaşmaya bayılıyordu. Kocaman, saray gibi bir evde yaşıyordu. Annesi ünlü bir sunucuydu, muhtemelen güzelliğini ondan almıştı kardeşiyle birlikte.
Alper bir süre yanımızdan kalkmadı. Çisem, sınavlardan sonra gazını alamamış bir şekilde benimle cevaplarını tartıştığı soruların hepsini Alper’e de anlatmıştı. Alper’in sıralamalarını görmüştüm, neredeyse her zaman Çisem’in önünde bir yerde oluyordu.
Sonunda saat son sınav için yaklaşmıştı. Birlikte kalktık, Alper yanımızda olduğu için bahçede yürürken dönüp bakanlar oluyordu. Onları görmezden gelmek her zaman zor olmuştu, bu yüzden telefonumu çıkartıp hava durumuna ve birkaç şeye daha bakıyormuş gibi yaptım.
İkinci kattayken Alper yanımızdan ayrılınca Çisem beni kızlar tuvaletinin yanındaki kör noktaya çekti kolumdan tutarak.
“Alper’den nefret ediyorum. Onunla da konuşuyor musunuz? O çocuğun bir daha yanımıza gelmemesi için her şeyi yapabilirim.”
Şaşkınlıkla kaşlarım kalktı.
“Hayır, konuşmuyoruz ama…”
“Ama, ne?”
“O çocuktan hoşlanmadığını bilmiyordum.”
“Hoşlanmıyorum,” dedi bastırarak. “Hem de hiç.”
“Bir nedeni var mı?”
Gözlerini kaçırdı ve etrafta gezdirdi. Sanki söylemek için kafasını toparlıyor gibiydi.
“Babası, babamın şirketine o kadar kötü şeyler yaptı ki neredeyse iflas ediyorduk.” Yutkundu. “Bak, kısacası, ailelerimiz kanlı bıçaklı ve ben gerçekten de o çocuğun etrafımda olmasını istemiyorum.”
Kafamı salladım.
“Rahatsız olduğunu fark etmemiştim. Bahçedeyken yani… Sınavlardan bile konuştunuz.”
Gözlerini devirerek “Piç kurusu, benimle oyun oynuyor,” diye homurdandı. “Bunca zaman, davetlerde ailelerimizle ne zaman denk gelsek gelip sahte bir gülümsemeyle partiden keyif alıp almadığımı sorar. Aynı sahtelikle cevap veririm. Buna soğuk savaş deniyor.”
Yani Alper aslında Çisem için mi yanımıza gelip oturmuştu? Varis ve Reha kaybolduktan hemen sonra yanımızda bitmişti.
“Nasıl oldu da bunca zaman Alper hakkında ağzından hiçbir şey duymadım?”
“Duyamazsın,” dedi omuz silkerek. “Bundan sonra da duymayacaksın. Bu ilk ve sondu. O aptal çocukla hiçbir ilgim olsun istemiyorum.”
Çisem’i, ilk defa bir erkek hakkında bu kadar net ve sert kararlar alırken görüyordum. Hatta alırken değil, Çisem bütün bu çizgileri çok uzun zaman önce belirlemişti. Öyle bir uygulamıştı ki hem de, ruhum duymamıştı ondan bu kadar nefret ettiğini. Konu buysa elbette onun isteklerine saygı duyacaktım. Her şeyden önce, o benim tek arkadaşımdı.
Coğrafya sınavı kolaydı. Son dersten önce Çisem’le kafeteryaya indiğimizde Aral, birkaç arkadaşıyla masalardan birinin etrafına toplanmış sohbet ediyordu. Bizi gördüğünde el sallayıp yanımıza doğru hareketlendi. Çisem’le içecek bir şeyler almak için kafeterya sırasındaydık. Elinde koca bir peçete paketiyle geziyordu.
“N’aber?” dedi Aral, uzamış saçlarından uzun ve ince parmaklarını tarakmış gibi geçirirken. “Sınavlar nasıldı?”
“Bok gibi.”
Aral’a döndüm gülerek.
“Sen onun öyle dediğine bakma. Herkese bok gibi diyor ama her seferinde ilk ona mutlaka giriyor.”
Aral şaşkınca kaşlarını kaldırdı ve “vaay” der gibi baktı Çisem’e. Daha sonra soluk mavi gözlerini tekrar bana çevirdi.
“Serviste yoktun sabah.”
“Sınav haftaları erken gelip kütüphanede yer kapmak için Ada’yı ben alıyorum.” Çisem araya girerek öne eğildi ve Aral’a bakarak fısıldadı. “Kızımı elimden kapmak istiyorsan ehliyet al evlat.”
“Kimsenin beni bir yere bırakmasına gerek yok, yakında ben ehliyet alıyorum,” dedim ellerimi kaldırarak gülerken.
“Öyle mi?” Çisem şaşkınca bana baktı. “Bundan haberim yoktu.”
“Benim de yeni haberim oldu,” dedim omuz silkerek. “Servistekileri çekmek istemiyorum artık.”
Aral dudak büzdü.
“Beni mi yani?”
Kahkaha atarak hafifçe koluna vurdum.
“Tabii ki seni değil Aral. Derin servise kaydolduğundan beri başıma gelmeyen kalmadı. Gerçekten uğraşmak istemiyorum şu kızla artık… Ya da geri kalan plastik arkadaşlarıyla. Üstelik servisin erken alması da bir neden, uykumu yeterince alamıyordum. Bundan sonra en azından yarım saat daha çok uyuyabileceğim.”
“Derin’in neden servise kaydolduğunu biliyor musun peki?” diye sordu Çisem, görevliye iki kahve siparişi verirken. “Kaza yapmış, babasının son model arabasını pert etmiş. Babası da ceza olarak onu servise yazdırmış, özel şoför ya da taksi izni bile vermemiş yani. Kız sürgünde.”
Servise binmek onun sürgünü müydü yani?
Aral daha sonra arkadaşlarının yanına döndüğünde, üzerimdeki gözleri görmezden gelerek Çisem’le birlikte kafeteryanın önündeki beton alana çıktım, yağmur yağıyordu. Bu kısım, açık alan olmasına rağmen üstü kapalı olduğundan ıslanmıyorduk.
“Gerçekten çıldıracağım, üç gündür bir dinmedi şu yağmur. Tam bitti diyorum, kaldırımlar kurumadan yeniden yağıyor. Meteoroloji bana böyle söylememişti. Meteoroloji bana soğukların bir süre daha gelmeyeceğini söylemişti.”
Çisem sandalyeye oturduğunda ben tırabzana kalçamı yaslayarak kahvemden bir yudum aldım.
“Ben seviyorum bu havayı, yeşillikler daha da canlı geliyor gözüme. Dünya çok gri.”
Gri.
Her seferinde nasıl da aklıma düşürüyordum ama?
“Aman ya, yağsın, zaten yarın matematik sınavı var. Daha da kasvet lazım öyle karanlık bir güne.”
Gerçekten karanlık bir gün olacaktı. Anlamadığım tonla soru vardı, yaz bitmeden özel ders aldığım hocama, birkaç tanesini sormuştum ama her seferinde bir kopukluk oluyordu sorularla aramda. Belki de geri zekâlıyımdır. Belki zorlamamam gerekiyordur.
“Seksen alırsam şükredeceğim,” dedim kahvemi üfleyerek bir yudum daha alırken.
“Bana tuzlu kraker lazım, tansiyonum düştü.”
Çisem kalkıp kantine girdiğinde gülerek arkasından baktım. Tuzlu çubuk kraker takıntısı vardı. Ne zaman sinirleri bozulsa, üzülse, mutlu olsa, stres yapsa tuzlu çubuk kraker yerdi. Arabasının bagajında marketten kutuyla aldığı bir paket bile vardı.
Sınıfa çıkarken yüzme takımının kıyafetlerini giymiş, koridorda yürüdüklerini gördüm. Çisem ağzına attığı krakeri çiğnedikten sonra “Özel antrenmana gidiyorlar galiba,” dedi öndeki tatlı çocukları süzerek.
“Özel antrenman mı?”
Kafasını salladı.
“Bu sene okul, takımlara hırs kazandırmak için şampiyon olma potansiyeli yüksek okullarla anlaşmış. Yarışlardan önce aynı alanda antrenman yapıp birbirlerini ölçüyorlar. Safir bu sene bütün alanlarda şampiyonluk istiyor.”
“Antrenmanlara, sınav haftasına denk geldiğinde bile katılım göstermeleri oyuncular için biraz acımasız değil mi?”
“Hı-hı,” dedi krakeri çiğnerken. “Peki aynı güne üç sınav koymaları biraz acımasız değil mi? Safir ne zaman öğrencileri rahat ettirmeyi umursadı ki zaten? Her şeyi bir araya koyup sıkıştırdıkça sıkıştırıyorlar, sanki Üçüncü Dünya Savaşı’na asker yetiştiriyorlar.”
Takım üyeleri koridorda ilerlerken gözüm istemsizce Varis’i aradı. O da takımdaydı ama normal antrenmanlara katılmıyordu, bildiğim kadarıyla geceleri tek başına çalışmayı seviyordu. Yine de bu antrenman, yarışacağı kişilerle aynı alanda çalışacağından özeldi, katılması gerekmez miydi?
Sınıfa girdiğimizde birkaç göz bana döndü, arkada bir grup toplanmış bugünkü sınavlardaki soruları tartışıyorlardı. Çisem bitmiş kraker paketini çöpe atmak için ilerlediğinde ben sırama doğru yürüdüm. Aslında pencereden bahçeye bakıp hoca gelene kadar manzarayı izlemeyi planlıyordum ama sıramın üzerindeki bana ait olmayan kitabı fark ettiğimde rotam değişmişti. Kitabı elime alıp etrafıma baktım ama kimse umursuyor gibi değildi. Biri burada unutmamış mıydı yani? Sınıftan birine ait değil miydi?
Hoca içeri girerken yerime oturdum ve kitabın kapağını açtım. İsim yazmıyordu, sadece bir harf vardı: V.
Sayfalarını çevirdim. Ulaşılması zor, çözmesi ayrı zor olan seçme sorulardan oluşan bir matematik test kitabıydı bu. Ve çözen kişi basit işlemler dışında bütün zor kısımları tek tek not almıştı. Düzgün el yazısı gözüme takılırken test kitabının kapağını kapatıp şaşkınca pencereden dışarı baktım. Varis sınıfıma mı gelmişti? Kitabını masamın üzerine mi bırakmıştı? Kimse görmemiş miydi bunu?
Telefonumu çıkartıp sıranın altında ekran kilidini açtım.
Ada: Kitabını istemediğimi sana söylemiştim.
Cevap vermesi için bekledim ama telefonuna baktığından emin değildim.
Variserefsiz Adin: Kitabı al. Eğer yarın doksan üzerine çıkarsan bir dileğimi gerçekleştirmek zorundasın.
Doksanın üzerine mi? Hayatımda matematikten doksan aldığım tek dönem ortaokuldu. Sınavlara o kadar önem vermeyen eski okulumda bile seksen beşi yalnızca bir kere görmüştüm. Eğer doksanın üzerinde bir not alırsam, hatta sadece doksan bile alırsam bu beni en az yirmi sıra öne taşırdı. Mahkûm olduğum ellinci sıra, bir hayli geride kalırdı.
Ada: Büyücü falan değilsin, kitabın sihirli bir şekilde matematik becerilerimi geliştiremez biliyorsun değil mi?
Variserefsiz Adin: Sadece al ve çalış.
Sadece al ve çalış. Sınavdan sonra ona geri verdiğim sürece, yirmi dört saatliğine kitabını ödünç almak çok da kötü bir fikir değildi… Üstelik düşündüğümün aksine kitaptaki soruların altında işlemler vardı, her ne kadar az olsalar da arada kafasından yaptıklarını tahmin edebilir ve temiz sayfalara çekebilirdim.
Kitaptaki sorular altın değerindeydi. Sıranın altından sayfalara göz gezdirirken kendimi altın madeni bulmuş gibi hissediyordum. Bütün sorular örnek soru kitapçığında gördüklerime benziyordu. Kitabı okuldaki matematik hocalarından birinin yazdığına neredeyse emindim.
Kapı tıklatıldığında ders bölündü. Zaten hocayı dinlemiyordum, en az on kere okuduğum bir kitap hakkında Fransızca yorumlar yapmamızı istiyordu. Fizik hocasını içeri girerken gördüğümde kaşlarım çatıldı.
“Hocam çok özür dilerim bölüyorum ama müdür yardımcısı bütün öğrencilerin konferans salonunda toplanmasını istedi.”
Çisem dönüp bana baktığında ben de ona baktım. Konferans salonunda sunumlar için, ünlü biri ya da bir profesör konuşmacı olarak geldiğinde toplanırdık ama genelde bir hafta öncesinden okulun iletişim panosuna asılırdı afişler. Müdür yardımcısı ya da herhangi bir yönetim kurulu üyesinin öğrencileri daha önce böyle bir araya topladığı görülmemişti.
Hocamız izin verdiğinde ayağa kalkıp teker teker çıktık sınıftan. Koridor doluydu, diğer sınıflar da salona iniyordu. Konferans salonunun girişinde Reha ve Alper’i gördüğümde Çisem eğilip “Kızım ne diye topladılar bizi bunlar? Sebebini de söylemediler,” diye mırıldandı.
“Hiçbir fikrim yok.” Cevabımı verirken gözlerim Reha ve Alper’in üzerindeydi. Etrafa baktım ama Varis yoktu. Bir süre sonra Alper kapıyı es geçip koridorda gözden kaybolduğunda Reha’nın gözleri beni yakaladı ve içeri girerken peşimize takıldı. Boş yerlerden birine otururken peşimizden geliyor mu diye baktım ama kontrol odasına gidiyordu.
Konferans salonu inanılmaz büyüktü. Okul nüfusunun yarısından fazlasını koltuklarında ağırlayabiliyordu. Kocaman bir sahnesi ve açık kahve, rahat koltukları vardı.
Çisem’le yerimize oturduk, ardından ışıklar sahneye verildi ve müdür yardımcısını kravatını düzeltirken sahnenin kenarında gördük. Dönüp baktığımda bütün koltuklar doluydu, en uzaktakiler neredeyse karınca gibi görünüyordu.
“Neden hiç öğretmen yok?” diye sordu Çisem koltuğuna geri yaslanırken. Az önce ileriye bakmak için ayağa kalkmıştı ve en öndeki, hocalar için ayrılan koltuklarda bile öğrenciler oturuyordu.
Müdür yardımcısı kürsüye çıktığında önce sınav haftasında olduğumuz için kısa bir moral konuşması yaptı, ardından elindeki kâğıttan birkaç kulüp ve gezi duyurusu yaptı. Yaklaşık on beş, yirmi dakika aralıksız konuştuktan sonra veda ederek sahneden indiğinde herkes birbirine bakıyordu.
Koridor tarafında oturuyordum, etraftaki koltuklara bakarken gözüm ileride oturan Kumsal’a daldı. Düzleştirdiği saçlarını tek omzunda toplamış, herkes gibi etrafa şaşkın ve anlamsız bakışlar atıyordu.
“Bu muydu yani?” diye sordum Çisem’e bakarak.
Müdür yardımcısının iyice yaşlandığından ve emekli olması gerektiğinden bahsettiği sırada, telefon titreşince oturduğum koltukta gerildim. Aynı anda ışıklar kapanmıştı, sahneninkiler bile.
Mesaj Varis’tendi.
Variserefsiz Adin: Orada olmamam çok yazık. Gösterinin keyfini çıkar :)
Önce burada olmamasının sebebinin yüzme takımıyla antrenmana gitmesi olduğunu düşündüm, ardından sözlerini çektiğim yer, göğüs kafesimin ortasında koca bir korku bıraktı ve o korku kalbimde koca bir delik açtı.
“Çisem,” dedim nefesim göğsümde sıkışırken. Çisem telefonumdaki mesajı gördü. “Bir şey yapacak. Bir şey yapacağını biliyordum.” Bir anda bütün boğazım kurudu ve bacaklarım uyuştu. “Ne yapacak?”
“Sakin ol,” dedi Çisem omuzlarımdan tutarak beni kendine çevirirken. “Gel kalkıp gidelim buradan.”
Burnum sızlıyordu. Bir anda her yer sallanmaya başlamış gibiydi, koltuğumdan kalkacak gücüm yoktu ve karanlık salon işimi zorlaştırıyordu. Varis Adin’in benden nefret ettiğini biliyordum, yaklaşmaya çalışmasının yalnızca beni daha derinden kırmak istemesi olduğunu biliyordum, nedenini bilmiyordum ama sosyopat kişiliği bu kadar açık bir şekilde ortadayken bir nedene ihtiyacı olduğunu da düşünmüyordum. Neden düşünmüyordum? Belki de vardı.
İnsanlarla oyun oynamayı seven manyaklarla ilgili sorun şuydu ki eğlenmekten başka bir nedene ihtiyaçları yoktu.
Nasıl oluyordu da benim çektiğim acı onun gülüşüne neden oluyordu?
Dev ekran aydınlandığında fısıldaşan herkes bir anda sesi kesti. Çisem ayağa kalkmıştı ama onun da dikkati dağılmıştı. Ekrana çok tanıdık bir görüntü yansıtıldı. Bir oda, oturan çocuğun önünde diz çökmüş kumral bir kız, çocuğun cinsel organını tutuyormuş gibi görünüyor, ağzında bir şey varmış gibi sesler çıkarıyor, çocuk inliyor.
Aynı video.
Ama devamı var.
Kız kahkahalar atarak ayağa kalkarken peruğu atıyor ve “Çektin mi?” diyor çeken kişiye.
“Hepsini. Açılar aşırı inandırıcıydı.”
Kız çekilince çocuğun yüzü de pantolonunun yeterince aşağıda olmayışı da belli oluyor.
“Ada,” diye seslenişini duydum Çisem’in yerine geri otururken bana dönerek. Kolumdan yakaladı. “Bu kızı tanıyor musun?”
“Hayır.” Dudaklarım videonun başından sonuna kadar aralık, şaşkınlık içindeydim. Video bittiğinde ekran karardı ve bütün ışıklar açıldı.
Herkesin dikkati bana dönmüştü.
“O değil miymiş?” diye söyleniyorlardı “Başka bir kız peruk takıp numara çekmiş,” fısıldaşmaları kulaklarıma doluyordu.
İçim öfkeyle doldu. Bütün bunlar çok fazlaydı. Hiç tanımadığım bir kızın, hiç tanımadığım bir erkeğin önünde bana benzer saçlarla oyunculuk sergilemesi, videonun herkese mesaj olarak gitmesi ve duyduğum tüm o aşağılayıcı laflar. Kim, neden, nasıl bu kadar ileri gidebilmişti? Ne için?
Çisem’in sakin olmamı fısıldayan sesini duyuyordum ama başka bir uğultu daha vardı ve o uğultu Çisem dahil salondaki herkesin söylediklerini basit bir radyo cızırtısına dönüştürüyordu. Dizlerim güç kazandığında ayağa kalkıp hiçbir şey söylemeden salonu terk ettim ve binanın dışına, yağmura yürüdüm. O salondaki hiç kimseye bir açıklama borçlu değildim ben, ne iftira atıldığında ne şimdi aklandığımda. Herkes istediğini düşünebilirdi, hakkımda söylenenler umurumda değildi. Benim sadece kendime odaklanmam gerekiyordu, sadece kendi düşüncelerim ve duygularım önemli olmalıydı.
Ağır ağır yağan yağmurun altında nereye gittiğimi bilmiyordum ama telefonumu çıkartıp Varis’i aradım. Bir kere, iki kere, üç kere çaldı telefonu ama açan yoktu; antrenman başlamıştı ve o telefonunu diğer tüm eşyalarıyla birlikte soyunma odalarında bırakmıştı.
Bu video onun eline ne zaman, nasıl geçmişti? Ne zamandan beri biliyordu da belli etmemişti? Daha da önemlisi, Varis Adin kim oluyordu da müdür yardımcısından herkesi konferans salonunda toplamasını isteyebiliyordu?
Kapalı spor salonuna yakınken yağmur hızlandığında içeri girdim ve gözlerimi etrafta gezdirdim. Kimse yoktu. Buradaki havuz boştu, voleybol kortu boştu, önümdeki geniş merdivenlerin arkasında camdan duvarları olan tenis kortunda da kimse yoktu. Merdivenlerden çıkmak yerine ilerlemeye devam ettim. Bu okuldan nefret ediyordum. Bu aptalcasına büyük okuldan, uzun duvarlarından, etrafındaki ormanlıktan, kafeteryadan, yemekhaneden, sınıflarından, konferans salonundan, koridorlarından, tuvaletlerinden… Beni savunmasız bırakan her bir köşesinden nefret ediyordum bu okulun.
Basketbol sahasının kapısı aralıktı. Hafifçe ittirip içeriye adım attığımda sahanın kenarında duran taşıma arabasındaki basketbol toplarını fark ettim. İçeride kimse yoktu. Sahanın ortasına doğru atıldı istemsizce adımlarım. Saçlarımı kulaklarımın arkasına ittikten sonra yüksekte duran potayı görmek için başımı kaldırdım, ardından toplardan birini alarak potaya doğru fırlattım. İçine girmedi, aksine pota çemberine çarpıp düştü. Kaşlarım çatılmıştı, basket atamamam sinir bozucuydu. Başka bir top alıp bu sefer beden eğitimi dersinde öğrendiğim gibi bileklerimi kontrol ederek atmaya çalıştım ama yine girmedi.
Tekrar denedim.
Tekrar.
Tekrar.
Tekrar.
Toplar potaya girmiyor, düşüyor, sahanın uzak yerlerine gidiyordu. Neden aptal bir topu bile potadan içeri sokamıyordum ki? Topu potadan içeri bile sokamazken ne yapabilirdim etrafımda olanlar hakkında? Öğrendiğim hareketleri unuttum, öfkeyle, potaya saldırırcasına attım birkaç tane topu. Ardı ardına potayı kırmak istercesine fırlattım. Hiçbiri girmedi, fileyi hedeflememiştim de zaten. Son top da düşüp sahadan sekerek yuvarlanmaya başladığında çıkan tok ses son kez yankılandı kulaklarımda. Kendime nefes almak için birkaç saniye verdim, soluklarım birbirine karışmıştı öfkeden.
Daha sonra bir ses duydum, arkamdan yaklaşan adım sesleri. Nereden geldiğini bile fark etmeyecek kadar dağılmıştı dikkatim. Arkamı döndüğümde yanıma ulaşmasına birkaç adım kalan, uzun boylu, gri bir basketbol şortu ve siyah kolsuz bir tişört giyen çocuğu gördüm. Boş bakan gözleri yüzümde gezindi, ardından bir metre kadar uzağımda durup ayağının dibindeki topu aldı ve parmak uçlarında sabitledikten sonra potaya attı.
Top fileden geçti.
Bütün öfkem, başımın ağrısı ve yükselen ateşim bir anda uçup gittiler. Sabahtan beri topu sokmak için uğraştığım fileden içeri, ilk denemesinde geçirmişti topu.
“Haksızlık,” diye homurdandım yerde seken topa bakarken.
“Sen şu şeydeki kız değil misin…”
Gözlerimi kapatıp, derin bir nefes alarak yutkunurken söylemesini bekledim. Tuvalette numarası yazan kız? Muameleci? Videodaki kumral? Evet? Hadi söyle.
“Kızılay’da gönüllü çalıştığımız gruptaki huysuz?”
Gözlerimi kırpıştırarak suratına baktım. Evet, saçları biraz uzamıştı ama onu hatırlıyordum. Altın rengine çalan uzun saçlarını, arkasında ince bir lastikle toplamıştı ve yeşile çalan ela gözleri vardı. Geçen sene okul kapanmadan önce, birlikte çalıştığım okul grubundaki birkaç erkekten biriydi. Meydana kurulan standa gelen kızların yarısı tüpleri onun doldurması umuduyla kan vermişti.
Adı neydi?
“Huysuz mu?” Kaşlarımı kaldırdım.
Kollarını göğsünde birleştirirken bana döndü.
“Kan verenlere somurtarak meyve suyu dağıtıyordun.”
“O benim normal suratım.”
Gülerek önüne dönerken gözlerini çevirip yandan baktı. Bir yandan da yerdeki toplardan birini alıyordu.
“Topları sahaya getiren bendim ama görüyorum ki geçirdiğin kriz sırasında hepsini dağıtmışsın. Bunları toplamayı düşünüyorsun değil mi?”
Etrafa göz gezdirdim, bütün bu dağınıklığa yol açarken hiçbir şeyin farkında değildim. Çok fazla top vardı. Ona hiçbir şey söylemeden eğilip en yakınımdaki iki taneyi kollarıma aldığımda, top arabasının içine bırakıp diğerlerine yöneldim. Çoktan toplamaya başladığımı fark ettiğinde tek başına potanın etrafında çalışıp atış yapmaya başlamıştı.
Birkaç dakika içerisinde koca sahadaki bütün topları topladığımda arabayı, oynadığı potanın altına getirip bıraktım ve “İşte, al,” diye mırıldandım.
“Malzeme odasına götürmeyecek misin?”
Kapıya yöneleceğim sırada bir şey söyleyince ona baktım.
“Neden götürecekmişim malzeme odasına?”
“Bilemedim. Belki hazır toplamışken malzeme odasına bırakmaya alınmazsın diye düşünmüştüm.” Birkaç kere sektirdiği topu zıplayarak potaya attı, ardından top sanki gidecek başka yeri yokmuş gibi sekerek önüme yuvarlandı. “Atsana.”
“Senin hizmetçin yok burada.”
“Sinirler bayağı gergin herhalde.” Gülerek ellerini beline yerleştirdi. “Alt tarafı topu atmanı istedik.”
Alt tarafı topu atmamı istemişti. Derdim neydi benim? Ama sinirlerimin gergin olduğu doğruydu, özellikle yarım saat önce konferans salonunda olanlardan sonra. Bu çocuk muhtemelen o sırada dersi asıp buraya geldiğinden hiçbirinden haberi yoktu.
“Fikrin olsun diye söylüyorum, az önce bir grup manyak tarafından çekilen kurmaca oral seks videomun kamera arkasını bütün okulla birlikte konferans salonunda izledik. Potaya girmeyen aptal toplarını dağıtmış olabilirim ama topladım ve gidiyorum işte.” Eğilip ayağımın dibindeki topu aldım ve birkaç adım atıp sahanın içine girdikten sonra benden metrelerce uzakta olan potaya fırlattım. Top havada süzüldü ve sahanın yarısına gelene kadar bacak boyumda bile kalamamıştı.
“Topu duygularınla atarsan potaya sokamazsın.”
Aldığım nefeslerle omuzlarım inip kalkarken ona döndüm. İlerleyip topladığım toplardan iki tanesini aldı ve birini bana attı. Havada yakaladığım topu indirip kolumun altına aldım ve “Ne demek istiyorsun?” diye sordum.
“Maç esnasında aklının boş olması lazım. Ne tribünlerden tezahürat yapan fanlar ne de kafanı kurcalayan şeyleri duyman lazım. Başka türlü, bu sezon boku yerdik.” Hafifçe kırdı bacaklarını, topu kaldırdı ve bileğini kullanarak attı. Basket.
“Neden spor aktivitelerinde berbat olduğum anlaşıldı,” diye mırıldandım onu taklit etmeye çalışarak pozisyon alırken. Topu avuçlarımla değil, parmak uçlarımla tuttum, bileklerimi kullandım ve atarken hafifçe zıpladım.
“Gördün mü?” dedi potayı işaret ederek bana dönerken. “O kadar da kötü değilsin.”
Bu başka bir numara falan mıydı? İki erkek benimle dalga geçmişti çoktan, bu çocuk da üçüncü mü olmak istiyordu? O yüzden mi basket atmama yardım ediyordu? Nedense hep takımlardaki çocuklar önüme çıkıyordu. Soyunma odalarındaki muhabbet koyu olmalıydı. Kafamı sallayıp düşüncelerimden arındım. Bu okul beni iyice paranoyak bir insan hâline getirmişti. Herkesin iyi niyetini sorgulamaya başlamıştım.
Telefonumun cebimde titrediğini fark ettiğimde dikkatim dağıldı. Ben onu cebimden çıkarırken çocuk da elindeki topu çeviriyordu. Ekranda iki cevapsız arama olduğunu gördüm Çisem’den. Bir de mesaj vardı.
Çisem: Eşyalarını topladım, otoparktayım.
“Gitmem lazım,” diye mırıldandım birkaç adım geri giderken. “Sağ ol. Gösterdiğin için yani.”
Kafasını salladı.
Tüm okul senden nefret ediyorken yeni insanlarla tanışmak… Asla güvenemiyorsun. Bunca zaman gülümsemiş, iyi davranmış, sakin kalmışsın ama ne kadar çok yeni insan tanırsan tanı, her zaman tetikte olacaksın. Neden sana gülümsedi? Aklında gülünecek bir anın mı var? Neden günaydın diyor? En büyük sırrını öğrenip tüm okula yaymak mı istiyor? Neden yardım ediyor? Seninle dışarı çıkmak isteyip kıçına tekmeyi basmak için mi?
Çisem’le eve döndüğümüzde son dersi asmıştık ama sınav haftasında olduğumuz için önemli değildi. Üzerimi değiştirip bir şeyler atıştırdım, sabah dağılan odamı toparladım, ardından yarınki sınav için çalışacağım notlarımı çıkardım.
Ve telefonumu kontrol ettim.
Varis’ten cevap yoktu.
Test kitabı önümde duruyordu. Saçlarımı tepemde gevşekçe topuz yaptıktan sonra ilk sayfasını açtım ve sorularda gözlerimi gezdirdim. Soruyu okuyup anlasam bile kendimi o kadar iyi tanıyordum ki neresinde hata yapabileceğimi biliyordum. Sorun şuydu ki sınavda silip baştan yapmaya vaktim olmuyordu, sadece çözerken yavaş çözmek beni doğru şıkka yaklaştırabiliyordu. Çözemediğim soru yoktu ama ufak işlem hatalarım, yurtdışındaki üniversite hayalimin kıçına tekmeyi basmak üzereydi.
Boş A4 kâğıtlarına önce sınavda çıkanlar kadar soru geçirdim, ardından alarm kurup vaktinde bitirmeye çalıştım. Her zamanki gibi birkaç tane yanlışım vardı ve bu sefer seksenden bile aşağı düşeceğimi hissediyordum nedense.
Varis’in çözüm teknikleri farklıydı. Basit işlemlerde hata yapmamak için daha sade yollar izliyordu. Bütün işlemleri tek tek yazsa bir A4’ün yarısını bile dolduramazdı ama ben sınavda kafayı yediğimde arkalı önlü bir A4 dolduruyordum.
Birkaç saat çalıştıktan sonra yorulmuştum. Kitabın üzerine kafamı koymuş pencereden, rüzgârda sallanan ağaç dallarını seyrediyor ve Çisem’in arabada söylediklerini düşünüyordum. Çisem konferans salonunda ben gittikten sonra o kadar sinirlenmişti ki herkesin yüzünü görene kadar kimsenin çıkmasına izin vermemişti. Videodakiler salonda yoktu. Kumsal’la ufak bir laf dalaşına bile girmişlerdi.
Gece geç saate kadar çalıştıktan sonra yatağımın üzerinde pijamalarımı bile giymeden ya da yorganı bile açamadan uyuyakaldığımda sanki bir saniyeliğine gözlerimi kapatmışım ve ikinci saniyede açtığımda da sabah olmuş gibi, alarmın sesiyle uyandım. Geç kalıyordum ve duş almaya bile vaktim yoktu çünkü Çisem gelecekti. Saçlarımı tepemde topladım, üniformamı ve beyaz spor ayakkabılarımı giydim, çantamı hazırlayıp alelacele hazırladığım bir sandviç ve kahve termosumla evden fırladım.
“Bil bakalım kim nefes alabiliyor?” Çisem burnundaki nefes açıcı bandını, suratını ellerinin arasında tutarak bana gösterirken gülerek ön koltuğa oturuyordum. Yine zehir gibi olan içeceğinden kokuyordu arabası.
“Bil bakalım, kim bütün gece matematiğe çalışmaktan diğer derslere bakamadı?”
Yolda sandvicimi ve kahvemi bitirirken Çisem’in ezberlediği Fransızca kelimeler için uydurduğu tekerlemeyi dinledim. Sözlü sınavda karşısına çıkabilecek soruları kendine soruyor, daha sonra kendi kendine cevaplıyordu.
İlk sınav matematikti. Bütün sınav boyunca dikkatimi sorulardan ayırmadım ve çözümlerimi olabildiğince basit ve kısa tuttum. Sorulardan üçünü şekil değiştirmiş bir hâlde, dün akşam çalıştığım test kitabında defalarca çözdüğüm için sınıfın ortasında mutluluktan ağlayacaktım.
Daha sonra zil çaldı. Soru ve cevap kâğıtları arkadan öne toplandı. Giren öğretmen kâğıtlarımızı dosyaya koyduktan sonra “Çıkabilirsiniz,” diyerek kapıya yöneldi. Her zaman hoca söyleyene kadar yerlerimizden kımıldamıyorduk.
Çisem’in hangi sınıfta sınava girdiğini bilmiyordum çünkü tuvalete gitmek için sabah erken ayrılmıştık ve telefonumu resmen evde unutmuştum. Sınıfa gelmesini umarak merdivenlerden çıkarken bir yandan da gözlerim etrafı tarıyordu. Varis’e kitabını nasıl geri verebilirdim? Telefonum yanımda olsaydı mesaj atabilirdim, sessiz ve kimsenin görmeyeceği bir yerde ona geri verirdim. Böylece hiçbir drama yaşanmazdı ve gereksiz hiçbir ilgiyi üzerime çekmezdim.
Belki de sınıfına bırakabilirdim. Herkes bahçeye çıkmıştı değil mi nasıl olsa?
Sınıfa girdiğimde Çisem içeride değildi. Sırt çantamdan mavi test kitabını alıp sınıftan fırladım ve koridorun sonuna doğru yürümeye başladım. Tabii ki hangi sınıfta olduğunu biliyordum. Senenin başında fark etmiştim, merdivenlerden inmek için sınıfın açık kapısının önünden geçiyordu her seferinde.
Derin bir nefes alarak duvara yaslandım ve eğilerek kafamı sınıftan içeri soktum. Kalbim deli gibi atıyordu, aynı anda kusmak üzereydim. Belki de sabahki sandviçte peynirle reçeli karıştırmamalıydım. İçeridekilerin dikkati, kafamı içeri sokmamla bana döndüğünde köşedeki üçlü kız grubu dışındakiler kendi işlerine geri döndüler. Sırasının üstüne bırakabilirdim, zaten onunla karşılaşmayı ummuyordum ama… Sırasını nereden bilecektim? Daha önce hiç çanta taşıdığını da görmemiştim. Muhtemelen bütün eşyalarını dolapta tutuyordu.
“Bu kızın bu sınıfta ne işi var?”
Ve kızlar konuşmaya başlamıştı.
Vazgeçecekmiş gibi hissettiğimde kafamı çekip doğruldum ama önümdeki, dibime girmiş cüsseyi fark etmemiştim. Nasıl fark etmezdim? Varlığı yüzünden sıçrayarak kafamı kaldırdım. Hayalet gibi hareket ediyor olmalıydı.
“Ada,” dedi tok bir sesle. Bir eli cebindeydi, diğerini de kafamın yanından duvara yaslamıştı ve suratındaki ifade bıçak gibi keskindi. “Bu yüzyılda insanların elinden düşürmediği bir alet var, iletişimi sağlıyor. Hiç duydun mu?”
“T… Telefon?” Ne diyordum ben? İyice saçmalamaya başlamıştım.
“Bak, biliyormuşsun işte. Neden kullanmıyorsun o zaman?”
Göğsümde sıkışan oksijeni kurtardıktan sonra yutkunarak surat ifademi toparladım ve dik durarak çenemi kaldırdım.
“Ne diyorsun Varis? Telefonumu evde unutmuşum.”
“Dün akşam.”
Dün akşam mı? Akşam mı yazmıştı bana? Kendimi o kadar kaptırmıştım ki çalışmaya, hava karardıktan sonra bir daha telefonuma baktığımı bile hatırlamıyordum. Sabah da alarmı kapattığım gibi hazırlanmıştım.
“Ders çalışıyordum,” diye mırıldandım bir elimi itme amaçlı göğsüne koyarak. Çok yakında duruyordu. Sınıftan biri çıksa ve bizi bu pozisyonda görse başım ağrıyacak kadar yakın. “Kitabını getirdim.” Kolumun altındaki kitabı ona uzattım.
“Sende kalsın.”
Ezberledim ki çoktan.
Röntgenini çektim kitabın dün akşam.
“Test kitabına ihtiyacım yok Varis. Başka kitaplardan da çalışabiliyorum. Ayrıca sınav bitti.” Israrla kitabı uzattım. “Alır mısın?”
Kolunu duvardan çekti ve seslice nefes vererek sağa döndü. Sınıfın girişinde durmuştu. Bir anda kitabı frizbi gibi fırlattığında şokla sınıftan içeri baktım. En köşede, duvar tarafında, en arkanın bir önündeki masanın üzerinde durdu kitap. Orada mı oturuyordu? Sırada hiçbir iz yoktu. Ne bir çanta ne bir kitap…
Dönüp baktığında beni, sınıftan içeri aynı pozisyonda kafamı sokmuş hâlde gördü. Sanki o yeterince uzun değilmiş gibi, bir de ben eğilmiştim. Dudakları kıvrıldığında kendimi geri çekip doğruldum ve “Her neyse,” diye mırıldandım geri adımlamaya başlamışken. “Kitabını vermek için gelmiştim, şimdi gidiyorum…”
Arkamı döndüğüm an gidebileceğime o kadar inanmıştım ki…
Bileğime dolanan eli beni durdururken iki adımda karşımda durdu. Kolumu çektiğimde elini indirdi. Etrafa baktım, kimse yoktu. Koridor boştu.
Saçlarından taze şampuan kokusu mu geliyordu?
“Neden okulda yanıma gelmiyorsun?”
Gülerek gözlerimi çektim. Varis Adin bazen gerçekten benimle dalga geçiyordu.
“Bilmiyorum, tüm okul benim sana çok kötü bir şey yaptığıma inandığından ve sen de benden nefret ettiğinden beri, dikkatleri üzerime çekerek dolanmayı sevmediğimdendir belki.” Ellerimi ceketimin küçük ceplerine soktum ve başımı kaldırıp yüzüne baktım. Çene ve elmacık kemikleri. Soluk gri gözler. Uzun kirpikler. Siyah saçlar. Belki de bakmasam daha iyiydi. “Nasıl bir oyun oynuyorsun bilmiyorum ama oltana düşmeyeceğim. İstediğin kadar umursuyormuş gibi görün, yüzündeki maskenin sadece beni dizlerimin üstüne çökerken görmek için olduğunu biliyorum.”
“Bana ne yaptığını düşünüyorsun peki?” Ses tonu sakin ve toktu. Hafifçe kaşlarını kaldırdıktan sonra indirdi. Cevap vermemi bekliyordu. “Bütün okulun öyle düşündüğünü söyledin.”
“Hiçbir şey.” Omuzlarımı sıkıp bıraktım. “İnsanlar uydurmayı severler. Özellikle son birkaç haftadır sırf Kumsal’ın yaydığı dedikoduların hepsi, kendi hayal gücünün iflah olmaz kurguları.” Başımı eğerek sessizce mırıldandım. “Hayatımda hiç kimseye yumruk atmayı bu kadar istememiştim.”
Bir şey söylemedi. Dümdüz bir ifadeyle yüzüme bakmaya devam etti. Bunu herkese yapıyor muydu acaba? Konuşmanın ortasında hamlelerini planlamak ve düşünmek için öylece duruyor ve insanların suratını mı süzüyordu?
“Kumsal’la sorunun ne?”
Kaşlarımı çattım. Anında savaş zırhlarımı kuşanmıştım.
“Benim sorunum mu ne? Asıl onun sorunu ne benimle!”
Kaşlarını kaldırdı. Bir anda öfkelenmeme şaşırmış mıydı yoksa gerçekten neler olduğunu bilmiyor ve merak mı ediyordu emin değildim. Varis ve Kumsal aynı sınıftaydı, emin olduğum tek şey buydu. Yani bu da birbirlerini tanıdıkları anlamına geliyordu. Birlikte Begonya’ya gelmişlerdi. Grupça geldikleri o günü unutmam mümkün değildi. O masada bile susmamıştı o sarışın. O masada bile bana fırlatacak bir şey bulmuştu.
“O kızı tanıyor musun? Ya da çocuğu?” Tek kaşımı kaldırarak sordum. İstemsizce kollarımı göğsümde birleştirmiştim.
“Videodaki?” Başparmağıyla dudağının kenarına dokundu. “Hayır. Bizim okuldan değiller.”
Şaşkınca ağzımı açtım.
“Nasıl yani?”
Seslice nefes verdi.
“Biri o video için ödeme yapmış anlamına geliyor bu.”
Kumsal. Onun yaptığından, en az bana beslediği anlamsız nefreti kadar emindim. Kendini işin içine bulaştırmadan videodakilere para vermiş ve öğle arasında, tam da herkes ortak alanlardan birindeyken göndermişti mesajları. Yemekhanenin önünde beni aşağıladığında dayanamayıp ona saldırmıştım, her nasılsa beni disiplin kuruluna şikâyet etmemişti ve kendince canımı daha çok yakacak bu yöntemi bulmuştu.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ve “Yemin ederim öldüreceğim o şırfıntıyı,” diye homurdanarak yönümü koridora çevirdim. Kumsal’ı bulup o sarı saçlarını parmaklarımın arasına geçirme isteğiyle yanıp tutuşuyordum.
Tekrar kolumdan yakaladı ve önüme geçti.
“Onun yaptığına nasıl bu kadar eminsin?”
“Çünkü fikirdeki ucuzluğun kokusunu alabiliyorum Varis.” Tek kaşımı kaldırarak sordum. “Şu an onu mu savunuyorsun?”
Omuz silkti. Umursamaz görüntüsü iç gıdıklayıcıydı ve bu iyi anlamda değildi.
“Savunursam ne kadar umurunda?”
Kolumu öyle bir çektim ki tutuşu, tenimden kayarken acıtmıştı. Kaşlarımı çattım, nasıl böyle bir laf edebiliyordu?
“Bana nasıl o kızı savunabilirsin?”
Kaşları gerilirken dudakları yukarı kıvrılır gibi oldu. Bakışları bir anda dümdüz olmaktan çıkmış, sanki yeni oyuncağına bakan açgözlü bir bebek gibi derinleşmişti.
“İki teorim var, Ada,” diyerek üzerime yürüdü. Duvara bir adım kala durdum, sırtımı duvara yaslarsam kendimi kafeslenmiş gibi hissedeceğimi biliyordum. “Birincisi, sana göre karşındakinin ne söylediği önemli değil. Sözlerini istediğin tarafa çekiyorsun ki o güzel kafanın içinde kendini haklı çıkarabilesin. Bu, geceleri rahatça uyumanı sağlıyor.”
Kaşlarımı kaldırarak ona baktım. Ben öyle biri değildim, öyle bir şey yapmıyordum. Karşımdaki ne söylüyorsa söylediği şeyi kişiliğiyle harmanlıyordum. Bir katilin, seni öldüreceğim, deyişiyle; en yakın arkadaşının, seni öldüreceğim, deyişi aynı değildi sonuçta.
“İkincisi?” Dudaklarımı birbirine bastırarak devam etmesini bekledim. Gözlerimde gezinen çelik gözleri önce burnuma, sonra dudaklarıma, ardından çeneme değdi.
Bir elini yüzüme çıkarıp tersini sakince yanağımın üzerinde gezdirdiğinde kulaklarım ısınmaya başlamıştı.
“İkincisini duymak için henüz hazır değilsin.” Yanağıma değdirdiği eliyle hafifçe çeneme dokunduktan sonra nefes alış verişlerimin derinleştiğini fark etmemiştim.
“Söyle, hazır olup olmadığıma ben karar veririm.”
Zil çalarken hafifçe gülümsediğini gördüm, dudaklarına kayan gözlerim yüzünden oluşan boşluktan yararlanarak kulağıma eğildiğinde “Senden emir almıyorum,” diye fısıldadı. Sıcak nefesi kulaklarımı okşamıştı. Geri çekilirken dudaklarını yanağıma sürttüğünde, hayır, bastırdığında karşımdaki duvara bakakaldım, ardından geri çekilerek gözlerini gözlerimden çekmeden sınıfına girdi.
Koridor öğrencilerle doldu. Herkes sınıfına giriyordu.
Sınıf kapısına döndü gözlerim ama orada yoktu. Burada yoktu. İçeri girmişti. Gitmem gerekiyordu. Sınıfa öğrenciler giriyor, bana garip gözlerle bakıyorlardı. Hareket etmeliydim. Hareket etmeliydim. Ne zaman yanıma yaklaşsa [9] [10] [11] kararlı tavrım tuzla buz oluyordu, beni aptala çevirmesine izin vermemeliydim. Alt tarafı dudaklarını yanağıma değdirmişti. Alt tarafı o aptal, güzel, keyfine giden bir şey gördüğünde kıvırdığı dudakları…
Hayır Ada. Hayır. Onu yapmıyoruz. Fazla düşünmüyoruz. Donup kalmıyoruz.
O, Varis Adin. O, istediği şeyi elde etmek için her şeyi yapar.
Ve o, beni önce avuçlarının içine alıp sonra ezebilmek için tüm cazibesiyle baştan çıkarmaya çalışıyor.
Son sınıf olmanın verdiği ağırlıkla beraber ekstra yoğun ve stresli geçen ilk sınav haftamızın bittiği akşam, mutfakta kendime ödül olarak yapması ayrı uzun, yemesi ayrı uzun süren tavuklu mantarlı makarnadan yapıyordum. Pamuk Hala bu hafta da dönmemişti. Mustafa Abi çarşamba günü öğleden sonra bahçeyle ilgilenmek için uğramıştı ama onu da okul çıkışı eve döndüğümde çıkarken yakalayabilmiştim yalnızca. Onun dışında yalnızdım.
Mutfak tezgâhında tavada pişireceğim malzemeleri doğrarken Çisem hoparlördeydi, bu akşam sınavların bitişini kutladıkları bir parti vardı ve makyajını yaparken bir yandan da benimle sohbet ediyordu.
“Koca haftanın bir anda bittiğine inanamıyorum.”
“Sınav haftaları çabuk geçiyor,” diye mırıldandım doğradığım tavukları tavaya atarken. “Kiminle gidiyorsun partiye?”
“Seninle?”
“Çisem…” Elimdeki tahta kaşıkla mutfağın ortasında, ağırlığımı tek ayağıma vererek sanki yüzüne bakıyormuş gibi telefonuma baktım. “Mutfakta yemek yaptığımı biliyorsun.”
“Yemeğini yarın da yiyebilirsin ama yarın gidebileceğin bu kadar efsane bir parti olmayacak.”
“Bu partiyi efsane yapan ne?”
“Hımm… Bilemiyorum. Belki ünlü bir DJ tuttukları için olabilir ya da barista olacağı için. Ya da okuldaki herkes geleceği için. Ya da sınavların bittiği akşam olacağı için.” Güldü. “Ciddiyim, normal bir haftada gittiğin partiyle, sınav haftası sonrası gittiğin aynı olmuyor. İnsan aşırı rahatlıyor.”
“İnsanların arasında olmayı sevmiyorum.”
Tavukları tavada çevirirken doğradığım mantarları da içine attım ve karıştırmaya başladım. Ardından baharat ekledim.
“Reha ve Alper, o gün videonun kesilmemiş hâlini koca salonda herkese izlettiklerinden beri kimse seninle uğraşmıyor, farkında mısın?”
Kafamı salladım.
“Farkındayım ama bu her şey bitti demek değil ya da geçmişte olanları unutacağım anlamına gelmiyor. Batu’nun beni soyunma odasında sıkıştırması ya da koridorda yürürken yanımdan geçenlerin ağızlarında penis varmış gibi hareketler yapmalarını aklımdan çıkaramıyorum Çisem… Bütün o insanlar, eğlenmek için gittiğim o partide olacaklarsa eğlenebileceğimi sanmıyorum.”
“Haklısın.” Seslice nefes verişini duydum. “Aklımı kurcalayan bir şey var. Varis’in videoyu bulup herkese izlettirmesine başka bir kalıp uyduramıyorum. Eğer seni elde etmek için oyun oynuyorsa bile bundan sonra gözüne girmek için okuldakilerin sana bir şey yapmasına izin vereceğini düşünmüyorum.”
Varis.
Piç kurusu.
Adin.
Sınıfın önünde bana yaklaşıp kulağıma fısıldayışından sonra yanağıma değen sıcak ve yumuşak dudaklarını aklımdan çıkaramamıştım. Tek yapabildiğim bütün hafta mesajlarını görmezden gelmek ve okulda ondan köşe bucak kaçmak olmuştu ama bu da bir işe yaramamıştı çünkü beynim bana çok kötü bir oyun oynuyordu; onu rüyalarımda görüyordum. Koridorda beni duvara yaslıyordu, kulağıma fısıldamaktan ya da ufak bir dokunuştan çok daha fazlasını yapıyordu. Ve ona izin veriyordum. Hayır, hayır, buna sadece izin vermek denilemezdi… Ona karşılık veriyordum.
Hayatımı mahveden, beni elinde bir kuklaya çevirmek isteyen o ruh hastasına…
Ama sözleri, davranışları, öfkesi, kıvrılan dudakları ve sıcak nefesi, aklımda ona dair kalan negatif düşüncelerimi kararlılıkla silmeye çalışıyordu. Bunun olmasına izin vermeyecektim. Bir daha bana o kadar yaklaşmasına izin vermeyecektim. Bana yaptığı iyilikler umurumda değildi.
“Ada?”
Daldığım tezgâhtan gözlerimi çektiğim an burnuma yanık kokusu doldu. Ufak bir çığlık atarak şokla “Tavuklarım yandı!” diye söylendim Çisem’e ve tahta kaşıkla karıştırmaya çalıştım. Tava yanmıştı, daha da kötüsü tavuklarım da yanmıştı. Mantar göremiyordum artık, yalnızca kömür vardı…
“Yemeğini mi yaktın sen?” Kahkaha attığını duydum. “Bak bu bir işaret. Böyle bir akşamda evde tek başına oturup bilmem kaç yüz kalorilik bir tabağı gömeceğine, üzerine güzel bir elbise çekip benimle partiye gelebilirsin. Beş dakika karar hakkın var. Kapıdan seni alırım.”
“Gelmiyorum Çisem, sana söyledim.”
Tavanın sıcaktan elleyemediğim kulpunu, mutfak havlusuyla tutup lavaboya bıraktıktan sonra soğuk suyu açtım. Sıcak tava ve soğuk suyun buluşmasından çıkan duman ve ses bütün mutfağı kaplamıştı.
“Varis beni avucunun içine almak için dışarıdan gelecek bir saldırıya karşı koruyabilir, evet ama aklım böyle şeyler için savunmasız. Beni sevmeyen insanların arasına girmek istemiyorum.”
“Hayatını çok güvenli yaşadığını düşünmüyor musun Ada?”
Durdum. Başımı kaldırıp tavayla uğraşmayı bırakarak musluğu kapattım ve tezgâhın üzerindeki telefonuma baktım.
“Neden bahsediyorsun?”
“Sırf sevmediğin insanlar var diye partiye gitmezsen, sevmediğin insanların gittiği kafelere gitmezsen, sevmediğin insanlar var diye yolunu değiştirirsen bu dünyadan nasıl keyif alacaksın? Demek istediğim, bir tarafında küçücük bir kurt çıktı diye elmanın tamamını çöpe atmamalısın.”
Bir tarafında kurt çıktı diye bütün elmayı atmıyordum ki… Sadece, o insanlarla zaten aynı okula gitme zorunluluğum vardı. Safir ülkenin en iyi kurumlarından biriydi, hatta en iyisiydi o yüzden, nakil aldırarak attan inip eşeğe binemezdim. Durum böyleyken bir de eğlenmek için uğrayacağım bir partide aynı suratları görmek aşırı bunaltıcı olabilirdi.
Ama daha önce denememiştim.
“Başka bir yere gidebiliriz,” dedim telefonumu elime alarak odama giderken. “Sınavların stresini atmak için yani… Güzel kulüpler biliyorsun sen. Oralara gidebiliriz. Ama o parti olmaz.”
“Neden? Varis de orada olacağı için mi?”
Merdivenlerin ortasında adımlarımı durdurmak zorunda kaldım çünkü aslına bakarsak bunu düşünmemiştim ve aklıma yüzünü getirdiğim an mideme kramp girmişti.
“Sen söyleyene kadar aklımda değildi.”
“Hadi ama bütün hafta ondan kaçtığını anlamayacak kadar saf olduğumu mu düşünüyorsun? Aranızda bilmediğim bir şey mi oldu sizin?”
Dudaklarımı düz bir çizgi hâlinde birbirine bastırdım.
“Hayır.”
“Sana inanmıyorum. Nasıl bana söylemezsin? Ne oldu? Çabuk anlatıyorsun.”
“Çisem, bir şey olmadı,” diyerek bu ufak anıyı kendime saklamayı tercih ettim. Anlatmak istemiyordum ve bunun iki nedeni vardı: Birincisi şuydu ki eğer bunca zorbalığı tetikleyen çocukla yakınlaştığımı anlatırsam bir şekilde kendime olan saygımı yitireceğimi düşünüyordum; ikincisi de başka birinin, yalnızca o ve benim içinde olduğumuz anıya sahip olması fikri beynimde şimşekler çaktırıyordu. Bu kişi Çisem olsa bile. Ne diyecektim? Elinin yüzümde gezindiğinden mi bahsedecektim yoksa dudaklarının yanağımı okşadığından mı?
“Sadece rahatsız olmaya başladım, o yüzden olabildiğince karşılaşmamaya çalışıyorum.”
“Kesinlikle partiye geliyorsun. Bu noktada sana seçim bırakmıyorum Ada Kandemir. Bütün bir hafta deli gibi sınavlara çalıştık, uyumadık, test çözdük, eşek gibi yük taşıdık. Bunu hak ettin. Sırf o boş insanlar da orada olacak, bir şey diyecekler diye geceni o koca evde tek başına geçiremezsin, izin vermiyorum. Bu gece dağıtma zamanı. Şimdi odana gidiyorsun ve üzerine güzel bir kıyafet geçiriyorsun, on beş dakikaya kapındayım. Sakın beni geri arama ya da gelmeyeceğini söylemek için mesaj atma çünkü kapına dayanır ve odana çıkıp seni ben süslerim. Ve ben seni süsleyince yılbaşı paketine döndüğünün farkındasındır umarım.”
Ve telefon kapanır.
Ağzım açık bir şekilde kilit ekranıma bakarken aramanın sonlandığını kavrayamamıştım bile. Çisem hiç bu kadar delirmemişti bu konu hakkında ama bensiz gidip birkaç tanıdığıyla takıldığı geceler, bu yoğun sınav haftasından sonra canına tak etmiş olmalıydı ki emrivaki davranıyordu.
On beş dakika. Eğer gideceksem üzerimi değiştirmeliydim.
Hava durumunu kontrol ettim ve dolabımın kapaklarını açtım. Çisem’in gittiği ve okuldakilerin düzenlediği partiler, genelde bir rezidansın çatı katında oluyordu, orayı biliyordum çünkü her haftanın sonunda, herkes oradan video yüklüyordu Instagram hesabına ve Çisem partide olanları anlatırken kendininkileri ve takip ettiği insanların paylaştıklarını gösteriyordu.
Dizleri yırtık, yüksek bel bir kot pantolon; askılı, beyaz bir crop ve beyaz, kısa ama bol bir hırkanın altına siyah, parlak, kalın tabanlı botlarımı giydim. Duş aldıktan sonra ıslakken topuz yaptığım saçlarımı açtığımda dalgalı görünüyorlardı, pek ellemedim. Çok az göz altı kapatıcısı, rimel ve renk veren bir dudak kalemi sürdüm.
Bu partilerle ilgili sıkıntı şuydu ki ne giyeceğinize dikkat etmeliydiniz yoksa bir hafta boyunca kızlar tuvaletinde alay konusu olabilirdiniz. Hiçbir zaman o seksi, mini elbiseleri giyip de partilere giden kızlardan olamamıştım: Birincisi, rahat edemiyordum; ikincisi de hava soğuktu ve sırf insanların estetik algısını tatmin edeceğim diye bacaklarımın üşümesine izin veremezdim. Onu, zaten bütün kış okul eteğiyle dolanarak yapıyordum.
İnce askılı, küçük bir çanta aldım yanıma; ihtiyacım olabilecek birkaç şeyi içine tıktım ve odadan çıktım. Yalnızca bir dakika sonra, evin önündeki kaldırımda Çisem’in arabasını görmeyi bekliyordum ki telefonuma gelen mesaj sesiyle dikkatim dağıldı ve caddeden geçen arabaları izlemeyi bıraktım. Varis, sanki hissetmiş gibi mesaj atmıştı.
Variserefsiz Adin: Ne yapıyorsun?
Ona cevap vermemeliydim. Üç gündür yaptığım şey buydu. Onu görmezden gelmek. Ama bu, bir işe yaramıyordu çünkü rüyalarım her seferinde daha yoğun bir şekilde geri dönüyordu ve uyandığımda yatağın içinde kendimi erirken buluyordum.
Variserefsiz Adin: Görmezden gelme ve köşe bucak kaçmaların tahmini ne zaman biter?
Çok iyi gizlediğimi sandığım tavırlarımdan aslında herkes haberdardı yani. Harika.
Ada: Seninle iki cümle kurmadan önceki hayatım nasıldıysa ona devam ediyorum Varis. Senden kaçtığım yok çünkü kaçmamı gerektirecek kadar hayatımın içinde değilsin.
Artık ortaokul Facebook’unda atarlı sözler paylaşan bir ergenim.
Variserefsiz Adin: Hayatının içindeyim, Ada.
Variserefsiz Adin: Çünkü hayatın benim.
Hayatım onun muydu? Bu çocuk da benim gibi hiç gerçekleşmeyecek rüyalar mı görüyordu geceleri yoksa bana mı öyle geliyordu?
Ada: Sana ait bir malmışım gibi davranmayı kes.
Variserefsiz Adin: Mal, doğru bir terim değil. Ama sen, öylesin Ada. Senin ruhun, bedenin, o küçük kafanın içindeki şeytanların, elmas gibi göz yuvalarına konuşlanmış yeşil gözlerin... Fark etmez. Bana aitsin. İçini rahatlatacaksa şunu da bil, ben de sana ait olabilirim. Sadece kabullenmen gerekiyor.
Sözleri o kadar yoğun gelmişti ki son kelimeden sonra telefonumu indirip başımı geriye atarak gökyüzüne bakma ihtiyacı hissetmiştim. Akciğerlerimi yakan ve midemi ateşe veren bu hisse karşı, serin havayı içime çekmem gerekiyordu. Nasıl oluyordu da böyle cümleler kurabiliyordu, hiç umursamadığı birine karşı? Daha önce başka birine de yapmış mıydı tüm bunları?
Elbette yapmıştı. Basketbol maçlarına ve yüzme yarışlarına gelen birçok kız vardı. Bazen yarıştıkları takımın okulundan olan kızlar bile Safir için tezahürat yapıyordu oyunculardan birinin numarasını almak umuduyla. Özellikle basketbol takımını, doğrudan bir moda şovunda podyuma çıkarsalar absürt durmazdı, modellerden hiçbir eksikleri yoktu, hepsi yapılı ve uzun boylu çocuklardı.
Bir de şu partiler vardı… Kolayca iyi edebilirdin kafanı birkaç kadeh alkolle. Sonrası gelirdi zaten, değil mi? Gelirdi. Hep öyle olurdu. Varis Adin yalnızca, tek gecelik ilişkilerinden önce kafayı bulan kızların damarlarında gezen alkolü, bana sözleriyle, hareketleriyle aşılamaya çalışıyordu. Gözlerimi gerçekliğe kapamamı istiyordu. Böylece beni yakınına alabilecek, kırabilecek, artık ilgisini çekmediğimde de bırakabilecekti.
Söylediğin gibi Varis Adin, camdan duvarlarım var benim, dışarıdan görebilirsin. Ama istediğin kadar bak çelikten gözlerinle, ben sana izin vermediğim sürece içeri giremeyeceksin.
Beni paramparça edemeyeceksin.
Böyle bir şeyin olmasına müsaade edemezdim.
Çisem’in arabası kaldırımın önünde durduğunda telefonumu çantama atarak ön koltuğa oturdum ve kapıyı kapatırken “Beni buna ikna ettiğine inanamıyorum,” diye mırıldandım.
Çisem askılı, mini, lila bir elbise ve siyah ceket giyiyordu. Altında dizlerine kadar gelen kalın taban botları vardı. Yola devam ederken “Seni hiçbir şeye ikna etmedim Ada,” diye mırıldandı. “Sen bu sefer gerçekten gelmek istedin. Ya da bunca zaman tekliflerimi geri çeviren içindeki duygu zayıfladı ve sonunda isteklerine kulak veren biri hâline geldin. İlk tanıştığımız zamanlardaki Ada’yı hatırlıyordum da şu an kendini çiçek bahçesine kapatmış kızla alakası yok.”
Kaşlarımı çattım ama bir gülümseyiş sarmıştı dudaklarımı. “Ben hep çiçekleri seven o küçük kızdım.”
“Çiçeklerle ilgili kısım değil Ada… İnsanlar seni gerçekten üzdü.” Elini, dizimin üzerindeki elime koyup sıktı. “Artık bunu değiştirme vakti. O göt kafalılara daha fazla söz hakkı vermeyeceğiz. Aptal dedikoduları hayatımıza yön veremez.”
“Hiçbir zaman vermedi Çisem…” Geriye yaslanarak kafamı ona çevirdim. “Sadece… Belki de haklısın. İçimde bir yerlerde kızgınım.”
Kızgındım. Ve bu hiç değişmeyecekti.
Çisem, çalan ritmi yüksek şarkının sesini bir anda yükselterek camları açtığında çığlıklar eşliğinde kahkahalar atmaya başladı. Düz yolda direksiyonu bırakıyor, yüreğimi ağzıma getiriyor, camdan dışarı kafasını çıkarıp bağırarak şarkıyı söylüyordu. Daha partiye gelmeden parti, arabanın içinde başlamıştı.
Çisem caddenin sonundan sağa dönerek arabayı rezidansın kapalı otoparkına soktuğunda floresanlar gözümü almadan önce binanın yüksekliğine bakmaya çalışmıştım ama hiçbir şey görememiştim. Tek bildiğim yüksekti.
Bayağı yüksek.
Asansöre bindik ve İrem, katın numarasını gireceğine başka bir kombinasyona bastı. Asansör çalıştığında soru işaretleriyle ona döndüm.
“O neydi öyle?”
“Asansör seni direkt çatı katı dairesine çıkartıyor, kapısı yok,” dedi tepkimi merak edercesine kollarını göğsünde birleştirerek asansör duvarına yaslanırken. “Öyle sokaktan geçen partiye giremiyor. Şifreyi bilen birileriyle gelmek zorundalar.”
“Bütün okul burada sanıyordum.”
“Cık,” diye bir ses çıkardı damağıyla, ardından botlarının üzerinde döndü ve kapıların açılması için önüne baktı. “Söz konusu okul Safir olsa bile içeri asla giremeyecek insanlar var.”
Ve kapılar açıldı.
İlk fark ettiğim şey alçak ve krem rengi koltuklarıyla koca salon ve ardındaki camdan duvarların ötesindeki havuz oldu. Bazı duvar kenarlarında, ayaküstü içmelik uzun masalar vardı. Amerikan tarzı mutfak ve çevresi, tamamen küçük bir bara çevrilmişti ve içecekleri hazırlarken şişeler ve bardaklarla cambaz gibi numaralar yapan bir barista gerçekten vardı. Bir yerden mor ışıklar yansıyordu. Herkes çok farklı görünüyordu.
“Shot atıyoruz, yoksa ortama uyum sağlayamazsın.” Çisem beni elimden tutup içkilerle donatılmış bar kısmına çekerken gözlerimi etrafta gezdirmeye devam ettim. Düşündüğüm kadar çok insan yoktu, asla iğrenç bir ortam değildi ve müzik çok iyiydi.
Önümde hazırlanmış yeşil renkli, küçük shot bardaklarını gördüğümde limonlu ve tuzlu ilk shotını attı Çisem. Altdudağımı dişlerimin arasına alıp ısırarak küçük shot bardağına uzandım. Alkol kullanmayalı uzun zaman olmuştu.
Bir shot.
İki shot.
Üç shot.
Daha fazla içersem ortama uyum sağlamaktan çok salonun ortasına kusma eylemine geçebilirdim ya da sarhoş olup bir şekilde Çisem’in başına bela sarabilirdim. Kendimi biliyordum, durmam gereken yeri de. Bünyemin alkol konusunda hassas olması benim suçum değildi.
“Benden bu kadar.” Son bardağın içindekini de boğazımdan aşağı yolladıktan sonra bardağı tezgâha vurarak bıraktım. Şimdiden şarkının ritminin içinde hafifçe kıpırdanıyordum yerimde.
“Sonra belki sana yeni favorimi denetirim,” diyerek baristaya göz kırptı Çisem. Barista sakallı, genç bir adamdı ve birçok küpesi vardı.
Tanıştıklarını düşündüm, sonuçta Çisem buraya çok geliyordu ve en popüler gece kulüplerinin ortamını biliyordu.
Çisem benden iki shot fazla attı, ne de olsa alkole dayanıklıydı ve sarhoşken bile kendini kontrol etmek gibi kutsal bir yetiye sahipti. Elimden tutarak beni bar kısmından uzaklaştırmaya başladığında müzikte salınarak ceketini çıkartıyordu. Kaç yüz liralık olduğunu bilmediğim ceketi, öylece koltuklardan birinin üstüne atıp dans eden birkaç kızın arasına doğru yön değiştirdi ve beni de yanında çekiştirdi. Ona uyum sağlıyordum, kahkaha atıyordum, hırkam omzumdan dirseklerime düştüğünden askılı cropla duruyordum.
“Evde oturmuş makarna yiyen mutsuz Ada nerede?” Çisem kolunu boynuma doladıktan sonra kulağıma doğru bağırdığında neredeyse küfrediyordum.
“Kulağımı s…” Gülerek kendimi durdurdum. “Ona ulaşamıyoruz şu anda.”
“Umarım bir daha hiç ulaşamayız!”
Ama keyfim uzun sürecek gibi değildi. Daha önce okulda hiç görmediğim birkaç kız, bizimle sohbet açtığında gözlerim loş aydınlanmış koridora takıldı. İleride birkaç oda kapısı vardı ve koridorun sonunda sarışın bir kızla uzun boylu bir erkek tartışıyordu. Yani, daha çok kız bağırıyordu.
Daha iyi görebilmek için Çisem’e tuvalete gittiğimi söyleyerek koridorun başlangıcından kafamı uzattım. O omuzları düşük, mint yeşili crop ve mini etek giymiş kızın Kumsal olduğundan emindim ama emin olduğum bir şey daha vardı ki o da karşısındaki kişi Varis Adin’den başkası değildi. Kollarını sıyırdığı hoş, beyaz bir gömlek ve pantolon giyiyordu, elini saçlarından geçirip Kumsal’a göz devirdiğinde saatinden yansıyan ışık gözüme geldi ve geri çekilip gözlerimi kırpıştırmak zorunda kaldım.
O sırada bir anda yanımdan geçen silueti fark ettim. Varis beni görmeden öteki tarafa, terasa yönelmişti. Kumsal’ın hâlâ orada olduğunun farkında olarak içeri yürümeye başlamadan önce, hırkamı çıkartıp Çisem’in ceketini attığı koltuğun üzerine fırlattım.
Kumsal bu tarafa yürüyordu. Beni gördüğünde önce inanamadı, daha sonra kaşlarını kaldırıp kollarını göğsünde birleştirdi ve tam karşımda durdu.
“Fahişeleri elit kısmın partilerine aldıklarını bilmiyordum.”
“Değil mi? Ben de seni gördüğüme şaşırdım Kumsal.”
Gözlerini devirdi, dilini üst dişlerine değdirişinden sinirlendiğini anlamıştım. Hayır, Kumsal Kayadelen’i sinirlendirmek o kadar da kolay değildi. Varis’le her ne konuştuysa asıl sinirlerini bozan şey oydu.
“Biliyor musun? Yüzüstü yere kapaklandığında düşüşünü görmek için en önden biletimi hazır tutuyorum.” Kafasını hafifçe yana eğerek bir adım yaklaştı ve gözlerini gözlerime dikti. Aynı boydaydık. “Çok aptalsın Ada. Çok. Varis Adin’in radarına girdiğini düşünebilecek kadar aptal hem de.” Kulağıma eğilerek fısıldadı. “Ortaya çıkmış tek bir videonun sahte oluşu, kapalı kapılar ardında diz çöktüğün oğlanların tadının ağzında kaldığı gerçeğini değiştirmiyor.”
Bu kadar yeter. Omuzlarından onu iterek sırtının sertçe duvara çarpmasını sağladığımda gram suçluluk duymuyordum. Kendini kaldırıp doğrulacağı sırada sağa dönüyordu ki avucumu duvara yaslayarak onu durdurdum.
“Bütün bu pis iftiralarının sebebini biliyorum Kumsal.”
Gözleri açılarak yüzüme baktı.
“Ne? Biliyor musun?” Neredeyse merakla.
Kafamı salladım ve yüzüne doğru eğildim. “Aynaya baktığında gördüğün kişiden nefret ettiğin için kendini üzerime giydirmeye çalışıyorsun sen. Kendine günah çıkaracağın bir kurban seçtin ve o kurban benim Kumsal. Senin de Varis’in de. Ama ben, siz kapana peynir bıraktınız diye kuyruğunu sıkıştıracak biri değilim. Siz yine kendi kuyruğunuzu sıkıştıracaksınız o fare kapanına.”
Dümdüz suratıyla yüzüme baktı bir süre, ardından dudaklarının kıvrıldığını fark ettim ve gülmeye başladı. Gülerken gözlerini kapatıp başını eğiyordu. Kahkahaları başladığında kaşlarımı çatarak geri çekildim ve “Ne gülüyorsun?” diye sordum göğsümdeki ağırlıkla. Neden gülüyordu? Onun bildiği ve benim bilmediğim bir şey mi vardı?
“Eğer ben de senin gibi kokuşmuş pis bir fareysem,” dedi bir adım üzerime doğru gelerek, yoğun bir kontrastla gözlerime bakarken. “Benim kuyruğumu ilk sen kapanına sıkıştırdın Ada. Kopardın onu. Bunu unutma.”
Yanımdan geçip giderken deli gibi kahkaha atıyordu. Bir süre durup söylediklerine anlam vermeye çalıştım ama verebileceğim bir anlam var mıydı, emin değildim. Belki de çok içmişti ve sarhoş olmuştu, her zamanki gibi saçma sapan konuşarak sinirlerimi bozmaya çalışıyordu.
Koridordan çıkarken Çisem’i hiçbir yerde göremedim. Her bir köşeyi turladıktan sonra içeride olmadığına karar verdiğimde tek seçenek teras kalmıştı.
Ve Varis Adin de oradaydı.
Hırkamı üzerime geçirdim ama düğmeleri açıktı ve omuzlarımdan sarkıyordu. Terasa adım attığım an gelen sigara kokusunu fark ettim, köşelerde içenler vardı. Sigara kokusunu oldum olası sevmemiştim, içinde nefes alamıyordum. Yeşilay Kulübü’ne üye olmamla da ilgisi olabilirdi tabii. Küçükken izcilik yapmıştım.
Havuzun etrafındakilere göz atarken Reha gözüme çarptı. Kollarını sıyırdığı ince bir tişört ve kot pantolon giymişti. Alper’in bir kızla oturup telefon karıştırdığı ikili koltuğun kenarına kalçasını yaslamıştı ve elindeki bardakta her ne varsa onu yudumluyordu. Gözlerimiz kesiştiğinde yanındaki enerji fark edilmeyecek gibi değildi. Garipti, daha görmeden orada olduğunu hissedebiliyordum. Başka bir koltukta oturmuş, bacaklarını ileriye uzatmış… Yanında bir sarışın vardı. Yanında oturan kişi Kumsal’dı ve bacak bacak üstüne atmış, kolunu koltuğun arkasına yaslamış, elindeki içecekle birlikte ona doğru dönmüştü.
Harika. Dibinden ayrılmıyor.
Varis, sanki benim onu hissettiğim gibi beni fark ettiğinde çelik gözleri üzerime sabitlendi ama gözlerimi ondan çektim ve Çisem’i aramaya devam ettim. Umurumda değildi. Ondan kaçtığım yoktu, buradaydım işte ama ona yer yoktu.
Çisem nereden geldiğini anlamadığım bir anda, elinde yarısını içtiği bir şampanya bardağıyla üzerime doğru koşar adımlarla geliyordu. Kollarını açtığını fark ettiğimde şaşkınlıkla güldüm ve kollarımı açarak ona hafifçe sarıldım.
“Adaaaa! Tuvalet deliğine düştün sandım.”
“Sen sarhoş mu oldun?”
Anında kollarını çekerek doğruldu, az önce sarhoş numarası yapıyordu ve şimdi gerçek ruh hâli ortadaydı.
“Hayır. Dibine kadar ayığım. Maalesef. Bak gel, seni sik kafalı kuzenimle tanıştırayım.” Elini bileğime doladı ve beni havuzun ilerisine doğru çekti. Varis ve diğerlerinin oturduğu yerden geçerken onların tarafına bakmamıştım.
“Kuzen derken bayağı uzaktan kuzen bu arada, aslında kuzen de denilir mi bilmiyorum çünkü ben, bizim ailedeki herkese kuzen diyorum.”
Gülerek onu takip ettim. Çok uzağa getirmemişti beni, teras genişti ama her yerden herkes görünüyordu. Arkası dönük bir çocukla konuşan, saçlarını arkadan bağlamış cüsseyi fark ettiğimde hemen tanıdım.
Çisem çocuğun kolundan çekerek “Gökay bak bu Ada,” diyip Gökay’ın dirseğini yasladığı uzun masaya yaslandı ve şampanya bardağında kalanı kafasına dikti.
“Ada, bu sana hiç bahsetmediğim Gökay.”
“Tanıştığıma memnun oldum,” diye mırıldandım istemsizce ama bu çocuğun öyle bir derdi yoktu tabii.
“Biz tanıştık ya,” dedi gülerek bakışlarını Çisem’e çevirirken.
Çisem şokla bana baktı.
“Nasıl ya? Ne zaman?”
“Konferans salonundan çıktıktan sonra, basketbol salonunda ufak bir kriz geçirmiş olabilirim,” diye mırıldandım. “Ve o sırada Gökay da orada bulunmuş olabilir.”
“Görmen lazımdı. Basketbol toplarıyla potayı dövdü kız.”
Somurtkan surat yapmaya çalışarak Gökay’a döndüm ama bu suratın altında gülüyordum. Potayı dövmek kadar doğru bir terim kullanılamazdı herhalde.
“Ne bileyim, hiç basketbol mu oynadım hayatımda?”
“Valla etrafında sana basketbol öğretecek çok adam var Ada,” dedi Çisem anlamlı bir şekilde gülümseyerek. “Ha, Gökay da dahil buna. Sen de basketbol takımındaydın değil mi?”
Gökay kafasını sallarken içeceğini yudumladı. Çisem ona yüzünü buruşturmuştu. Ben, belime kadar gelen terasın camdan duvarına yaslanırken Çisem hafifçe bana doğru eğildi.
“Akraba olduğumuzu geçen haftaki yemekte öğrendim de. Dedim ben bu çocuğu tanıyorum maçlardan.”
Çisem’in söylediklerine kafa salladım ama cam duvara yaslandığımdan beri dikkatim çok başka yerlerdeydi. Lanet duvara yaslandığım gibi açık görüş kazanmıştım karşımdaki koltuklara doğru. Kumsal’ın, Varis’in yanında oturken kahkaha atarak karşısındakilerle konuştuğunu görebiliyordum mesela. Reha pozisyon değiştirmemişti. Varis’in elinde viski bardağı vardı. Aklım doğrudan Begonya’ya geldiğinde sipariş ettiği markaya gitti. Tereddüt etmeden ne istediğini belirtmişti.
Telefonum titredi. Çantamdan çıkarttıktan sonra ekrana baktım.
Variserefsiz Adin: Seni giyinip buralara kadar getiren ne, Ada?
Kafamı kaldırıp ona baktığımda çoktan bana baktığını görmüştüm. Elindeki kadehi, şerefime kaldırıyormuş gibi kaldırdıktan sonra dudaklarına götürdü ve bütün sıvı bir anda yok oldu. Dudakları bardağa değiyordu. Kulağıma, yanağıma değen dudakları… Rüyalarımda üzerimde gezinen dudakları…
Ada. Durdur kendini.
Gökay o sırada, masanın diğer tarafından hafifçe bana doğru eğildiğinde ne söylediğini duymak için ben de ona doğru eğildim. “Adin’le sorunlar mı yaşıyorsun?”
Sorusuna gülerek cevap verdim. “Daha çok, Adin kendi kafasıyla sorunlar yaşıyor desek daha iyi olur. Ruh hastası çünkü.” Doğrularak hafifçe kafamı eğdim, sorma sırası bendeydi. “Siz aynı takımdasınız değil mi?”
İçeceğinden yudum alırken gözlerini birkaç saniyeliğine kapattıktan sonra cevabını vermiş oldu.
“E yani. İkimiz de Safir’de okuduğumuza göre, başka bir okulun basketbol takımında olma ihtimalim yok.”
“Hımm,” diye mırıldandım. “Nasıl aranız?” Gözlerimi kısarak tepkisini süzdüm.
“Aynı takımdaki iki oyuncu ilişkisi. Adin pek konuşmaz.”
Adin pek konuşmaz… Benimleyken hiç susmuyordu ama. Belki de gereksiz gördüğü ilişkiler kurmaktan gerçekten hoşlanmayan biriydi. Etrafında yalnızca Alper ve Reha’nın olmasına şaşmamalıydı.
Ve şimdi de Kumsal.
Ona Kumsal hakkında ne düşündüğümü söyledikten sonra, o kızın yanına oturmasına izin verdiğine inanamıyordum.
Telefonum yeniden titredi.
Variserefsiz Adin: Yanındaki şerefsizle arana bir masa daha koymayı düşünüyor musun?
Ada: Gerek yok.
Variserefsiz Adin: Beni getirirsen hiç müsait olmayan yerlere koyabilirim ama.
Masayı Gökay’ın kafasına geçirmekten mi bahsediyordu o?
Ruh hastası.
Kafamı kaldırarak ona baktım. O da telefonuna bakıyordu. Kafasını kaldırdığında beni gördü. Yanında oturan Kumsal, dikkatinin bende olduğunun izini sürüp fark ettiğinde bir anda ona daha da yakınlaştı ve kafasını eğerek bir soru sordu.
Öfke damarlarımdaki kan akışını hızlandırmıştı.
Ada: Gökay için geldim.
Ada: Onu tanıyorsun değil mi? Aynı takımdasınız :)
Ve bu sana bir siktir git demek Adin.
“Ben gidip başka bir şeyler daha alacağım ya.”
Çisem’in kendi kendine, alkolün üzerinde bir etkisi olmadığıyla ilgili söylendiğini fark ettiğimde “Bana da hafif bir şey getirir misin?” diye sordum.
“Ooo, Ada Hanım, tabii ki.”
Çisem gülerek ayrılırken Gökay’la yalnız kalmıştık. Bir an, çocuğun başına dert açıp açmadığımı merak ettim, daha sonra gerçekten endişe duymaya başladım. O da en az Varis kadar yapılıydı ama sosyopat olduğunu düşünmüyordum, gayet normal bir çocuktu. Eğer az önce, burada durmuş sessiz sakin içkisini yudumlayan bu çocuğu ateşe attıysam çok suçlu hissedecektim.
“Çisem’le akraba oluyorsunuz da nasıl yeni tanışıyorsunuz ya?” diye sordum Gökay’a doğru gülerek. “İnsanın akrabalarını tanıması gerekmez mi?”
Gökay kafasını salladı. Konuşmadan önce bardağının dibindekini kafasına dikmişti.
“O iş öyle değil ya. Ben Çisem’i tanıyordum ama illa akrabayız diye yanına gidip ‘N’aber biz akrabayız,’ demeyi saçma ve gereksiz buldum. Kan bağı bir sike yaramıyor.”
Öyle miydi gerçekten? Düşününce, babamın üvey olmasının bana hiçbir eksi etkisi yoktu ama her zaman biyolojik ebeveynlerimi tanıma şansına sahip olmak istemiştim. Gökay’ın deyimiyle, bir sike yaramayacağını bilsem bile.
Gökay’ın lafına gülerken gözüm tesadüfen Varis’in oturduğu koltuğa kaydığında kolunu, Kumsal’ın oturduğu kısmın arkasına attığını fark ettim. Kumsal geriye yaslandığı an, sanki Varis arkadan kolunu onun tarafına atmış gibi duruyordu. Hayır, gibi duruyor değildi, öyleydi. Bunu bilerek yapıyordu. Gözlerimiz kesişti. Kesinlikle bilerek yapıyordu. Suratındaki ifade şeytani, aynı zamanda sakin ve kesindi.
Telefonuma baktım. Bir iki dakika önce, biz Gökay’la konuşurken iki tane daha mesaj göndermişti.
Variserefsiz Adin: Az önce çocuğun hayatını sikip attın. Biliyorsundur bunu umarım.
Variserefsiz Adin: Masaya yaslanıp üzerindeki aptal askılı kıyafetinle ona asılmaya devam et. Ben de aynısını yapacağım.
Bir an Varis’in Gökay’a asılacağı gibi saçma sapan bir düşünceye kapıldım. Hayır. Kumsal’a asılmaktan bahsediyordu. Kafamı bir kez daha kaldırdığımda Kumsal, o iki kişilik koca koltukta Varis’in dibinde oturuyordu ve onun bir eli bacağının üstündeydi. Varis’in kolu da Kumsal’ın yaslandığı kısımda, koltuğun arkasında olduğundan buradan tam bir çift gibi görünüyorlardı.
Bir ateş midemi yakıp kavururken başka bir ateş kulaklarıma tırmandı. Ateş basmıştı. Beni neden ilgilendiriyordu ki? İstediği kızla ilişki yaşayabilirdi. Gökay’ın ismini vermemin sebebi beni rahat bırakmasını istememdi. Bırakmıştı da, kendini Kumsal’ın kollarına atarak.
Kumsal, gülerken Varis’in bacağını hafifçe sıktığında öfkeyle gözlerimi kaçırdım. Gözlerimi kaçırdığım yer Gökay’ın yüzüydü ve Gökay çoktan beni izliyordu.
“Sizin aranızda bir şey var.”
“Hayır yok.”
Gözlerini kısarak doğruyu söylememi istercesine gözlerimin içine baktı Gökay.
“Bak Ada, Adin birçok şey konusunda saplantılı hâle gelebiliyor. Eğer şu an, o sarışını yanına yaklaştırıyorsa bunun, senin son beş dakikadır sürekli telefonuna bakmanla bir ilgisi olabilir ki bu da bu seferki saplantısının sen olduğun anlamına gelir. Yanılıyor muyum?”
“Sherlock Holmes?”
Gökay gülerek dirseklerini masaya yasladı. Bir anda her şeyi çözmesine şaşırmıştım, bu kadar iyi bir gözlemci olduğunu bilmiyordum.
“Adin bir nedenden benden nefret ediyor,” diye mırıldandım. “Küçük zorbalarını üstüme saldığı yetmiyormuş gibi şimdi de beni kendine istiyor, kullanıp atmak için sanıyorsam. Bunun olmayacağını en başından anlaması gerekiyordu ama…”
“Zoru sever.” Gözlerini bir saniyeliğine arkaya çevirip ona baktı. Varis de ona bakmıştı.
Kaşlarımı çattım.
“Siz… Daha eskiden tanışıyorsunuz sanki?”
Gökay doğruldu, ardından omuz silkti.
“Kuzenini tanıyorum. Pek farkları yok.”
Kuzeni… Instagram’da gördüğüm siyah beyaz profilli, motosiklet kullanan dövmeli çocuk. Onu görmüştüm. Hatta Varis geçenlerde, o çocuğun küçükken ortaparmak çektiği bir fotoğrafını paylaşmıştı.
Tekrar cam duvara yaslanırken Kumsal’ın dirseğini, koltuğun sırtına yasladığını fark ettim. Varis’le suratları o kadar yakındı ki. Konuşurken bu yakınlığa gerek var mıydı gerçekten? Konuşuyorlar mıydı ki? Kumsal bana bakmıyordu bile. Beni gördüğünü biliyordum ama sadece sarf ettiği onca sözün gerçekliğini bana kanıtlamak istercesine, önündeki suratın yakınlığından beslenircesine dikkatini başka bir yere vermiyordu.
İçimdeki ateş büyürken sıklaşan nefeslerim, bu manzaraya hiç de iyi bir tepki vermediğimi kanıtlar gibiydi. Telefonumun kilidini açıp mesaj sekmesine girdiğimde mesajı yazan ben miydim yoksa benim bir tür deli versiyonum muydu, bilmiyordum ama bundan sonra yaptıklarım, yapacaklarım yalnızca refleks gibiydi.
Ada: Oda bulun kendinize.
Kafamı kaldırıp bakmadım. Yalnızca boş boş ekranı izledim ve cevap vermesini bekledim. Gökay sigara yakmıştı ve karanfil kokuyordu.
Variserefsiz Adin: Buraya gel ve onun yerini al ya da kalkıp gerçekten bir oda buluşumuzu izle.
Ağzım açık bir şekilde yazdıklarını okurken başımı kaldırıp o pişkin suratına bakmamak için kendimi zor tuttum. Pişkin mi? Pişkin olmadığını biliyorsun Ada. O asla öyle bakmaz. Sadece bakar. Duygusuz it.
Ada: İşte bu, rüyanda bile göremeyeceğin bir şey Adin.
Variserefsiz Adin: Belki de oda bulmamıza gerek kalmaz, oradan izlersin.
Yeter. Kafamı kaldırdım ve nerede olduğunu bildiğim çelik gözlerin sahibine baktım. Kumsal bir şeyler söylüyordu, Varis üzerine doğru eğilmişti. Öpecek. Öpecek. Öpecek. Gözleri beni buldu: Resmen “Gel ve bu boktan durumu düzelt,” diyordu.
Boktan durum mu?
Düzelt mi?
Kendine gel Ada. Varis Adin bekâr bir erkek ve istediği kişiyle sevişebilir. Benim bunda söz hakkım olamaz. Ben onun hiçbir şeyiyim, o da benim hiçbir şeyim. Neden bunu söylerken bile birbirimizin bir şeyiymişiz gibi geliyordu kulağa?
Beni ilgilendirmez.
Beni ilgilendirmez.
Beni. İlgilendirmez.
Sikerler.
Çisem elinde iki kadeh içkiyle geldiğinde hangisini bana uzatacağını umursamadan birini alıp telefonumu çantama tıkarken koltuklara doğru yürümeye başladım. İçkinin birazını koca bir yudumda boğazımdan geçirirken resmen, içeride ne varsa bütünüyle yakmıştım.
Son zamanlarda içimde Kumsal’a karşı biriken bütün öfkemle karşısında durduğum an, böğürtlenli ve ağır olduğunu anladığım içkiyi başından aşağı döktüm. Etrafımdaki herkes, içeridekiler bile bir anda şaşkınlık nidalarıyla bu tarafa yönelmişlerdi.
Kumsal şaşkınlık içerisinde, gözlerini açamadan ellerini kaldırarak ayağa kalktığında bakışlarımı yanında oturan kişiye çevirdim. Varis’in beyaz gömleğinin kenarına mor içecekten biraz sıçramıştı ama umursuyora benzemiyordu. Kaşlarını kaldırarak yaptığım şeye bakarken o aptal dudakları yeniden kıvrıldı. Yeniden. O aptal, tenime değdirdiği dudakları.
Benden hiç beklenmeyecek bir şekilde ortaparmak kaldırdım ona doğru, geri adımlarla nereye gittiğimi bile bilmeden yürürken.
“Siktir git, Varis.”
Ben, Ada Kandemir, üzerimden atmak istediğim bütün bakışları bir saniyede kendi üzerime çevirmiş ve günlerdir kendime verdiğim ne kadar söz varsa silip atmıştım; hem de bana lise hayatımı zehir eden, şimdi de o iki dudağının arasından çıkan sözlerle aklıma girmiş, yolumu şaşırtan şeytanın, Varis Adin’in tek bir mesajına.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.