ON YEDİNCİ BÖLÜM
“Ne gökyüzü özgürlüğündü ne alkol acına kür’dü.
Dolandın durdun yıllarca, bir kavanozun içinde kelebek.”
Uyurken kafanın içinde gezinen düşünceler uyandığında kanatlanıp uçmuş oluyorlar, geriye tatlı bir esinti kalıyor yüzünde hissettiğin… O rüzgâr ters esiyor bana işte sabahları, gözlerimi kapatıp geri dönmek istiyorum hayal dünyama. Orada her şey daha güzel… Daha güzeldi. Acımasızlığına rağmen, bir çocuğun elinden annesini almış olmasına rağmen günün aydığı o 22 Aralık sabahına dek. İlk defa dönmek istememiştim hayal dünyama çünkü gerçek dünyada bir şeyler daha güzeldi artık.
“Beş dakika daha dedin, on beş dakika oldu Ada,” dedi tatlı bir ses, nefesi saçlarımın arasına çarparken. “Krep yaptım bak, hadi kalk artık… Soğursa yemezsin sen kesin.”
“Krep mi?” Başımı kaldırıp arkama doğru döndüm, Varis dirseğini yastığa yaslamış, üzerime doğru eğilmişti. “Sen?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak. “Mutfağa mı girdin?”
“Dün gece de acıktım diye dolanıyordun ortalıkta ama bir şey yemedin,” dedi kolunu kaldırıp saate bakarken. “Hem ders var biliyorsun değil mi?”
“Dersi boş ver, uyuyalım,” dedim kollarımı kaldırıp üzerine doğru yaslanarak onu da yatağın içine çekerken. Gülerek kolunu omzuma sardı.
“Yalnız ben bu saatte uyumam… Başka şeyler yapalım…” Gözkapaklarımı açtıran sesi hemen yanımdan geliyordu, başım boyun girintisindeydi. Başımı kaldırıp gözlerine baktığımda dün gecenin anılarıyla çalkalanan kafam oldukça karışıktı. “Ne yaparsın?” diye sordum gözlerimi kısarak, şu an bundan kaçamazdım.
Varis yüzünde muzır bir tebessümle yaslandığı yatak başlığından kalkıp beni altına alırken hızlıca örtüyü üzerimden atıp ayağa kalktım ve “Krep soğuyacak!” dedim arkama bile bakmadan odadan çıkarken. Koridordaki banyoya geçip elimi yüzümü yıkamak için kapıyı kapatmıştım. Saat kaçtı? Kaç saat uyumuştuk? Aklım karman çormandı. Bugün 22 Aralık’tı, bir tek onu biliyordum.
Elimi yüzümü yıkayıp kendime geldikten sonra hafif kabarmış saçlarımın arasından parmaklarımı geçirip taramaya çalıştım, zaten düz oldukları için pek bir sorun çıkmamıştı ama dün gece kurutmadan, havluyla yatmaya çalıştığımı hatırlıyordum. Varis’in beni zorla doğrultup saçlarımı kurutuşunu da…
Banyodan çıkıp odaya geri döndüğümde tokamı arıyordum, komodinin üzerindeydi. Saati kontrol edip saçlarımı toplayarak koridora çıktığımda ev sessizdi. Varis odada değildi, mutfağa geçmiş olmalıydı. Koridorun bir tarafı bahçeyi daha iyi görebilmek için boydan boya cam olduğundan dün geceden sonra ilk defa dışarıyı da görebilmiştim; kar yağmıştı ve tüm bahçe bembeyazdı. Bir an cama yapıştım, sanki içeriden direkt bahçeye geçebilecekmiş gibi… Ardından heyecanlı adımlarımı mutfağa yönelttim. Kahvaltı masası bar tezgâhına değil, mutfaktaki kış terasına kurulmuştu ve bahçe buradan daha güzel görünüyordu. Sandalyenin sırtına ellerimi dayamış, gözlerimi etrafta gezdiriyorken arkamda varlığını hissettim. Ellerini önüme uzatıp benim gibi sandalye sırtını tuttu ve çenesini omzuma yerleştirdi. Kar beyaz bahçeden çektiğim bakışlarımı ona çevirdiğimde manzaradan büyülendiğimi tahmin etmiş ifadesiyle yüzümü izliyordu. “Kar yağmış,” dedim dudaklarımı birbirine bastırarak, halbuki tebessümüm gözlerimden taşıyordu.
“Yağmış,” dedi dudakları yanağımda gezinirken. “Hadi otur.”
Masanın çarprazındaki sandalyeyi çekip bağdaş kurarak oturdum. Varis telefonunu kenara bırakmış, iki büyük beyaz kupada çay bırakmıştı masaya. “Dersler öğlen başlayacakmış,” dedi otururken. “Yani acele etmene gerek yok.”
“Ya!” Elime aldığım çatalla bıçağı tabağa bıraktığımda tok bir gürültü çıktı. “Niye uyandırdın beni o zaman?”
“Mail az önce geldiğinden olabilir mi?” dedi gülerek.
“Ben gidiyorum yatmaya…”
“Uyanınca tekrar uyuyabiliyor musun gerçekten?” Merakla sormuş, kalkmayayım diye sandalyemi kendisine doğru çekmişti oturduğu yerden.
“Havada karada her yerde uyurum. Yer ve zaman söylemen yeterli,” dedim gururla. “Senin gibi uyumayı zaman kaybı olarak da görmüyorum, yani öyle bir yaşamım da yok, gayet normal bir vatandaşım. Derslerin öğlen olduğunu bilseydim de öğlene kadar uyur son otuz dakikada kalkar hazırlanır giderdim okula.”
“Tembel,” dedi Varis.
“Anormal.” Bir yudum içtiğim kupayı ısıtsın diye ellerimde bekletirken başımı sallayarak Varis’e baktım alayla. “Sen sadece on dokuz yaşındasın. Kendine gel. Dünyayı falan kurtarman gerekmiyor…”
Seslice nefes verdi. “Hayır ama böyle alışırsan böyle gider.”
“Ben de kendimi alıştırmam o zaman,” dedim tabağıma aldığım krebin üzerine akçaağaç şurubu dökerken. Aslında öyle biri değildim, sadece sabahları huysuz oluyordum. Uykuyu her ne kadar çok sevsem de erken kalkar ve daima gideceğim yere vaktinden önce varırdım. Öteki türlü elim ayağım birbirine dolanıyordu ve gereksiz bir endişe içerisine giriyordum. Ada Kandemir sadece bu sabah gereksiz yere erkenden uyandığı için normal günlere nazaran ekstra huysuzdu.
Ama öte yandan, huysuzluk yapmak için bir sebep göremiyordum. Kahvaltıdan sonra kar yağmaya devam etti. Okul attığı mailde okula giden yolun kar yağışı sebebiyle tehlikeli olduğunu ve tuzlama çalışmalarının bir saat içerisinde tamamlanacağından, derslerin öğlen başlayacağından ve okulun normal saatinde biteceğinden bahsediyordu. Tabii Çisem ve okulun çoğu bu maile sevinememişti çünkü herkes sabahın köründe ders olacağı düşüncesiyle alarmlarını kurup yatmıştı dün gece.
Bir elimdeki kupada sade kahve, diğer elimde telefonum vardı ve salona ilerliyordum. Aslında sıcak çikolatayı tercih ederdim ama kahvaltıda krepleri tatlılarla yediğim için bir de ardından çikolata içmesem iyi olurdu. Bu ev çok ürkütücüydü, çok büyüktü ve daha üst katı görmemiştim bile. Her ne kadar içerisi sıcak olsa da büyük pencerelerden dışarısı bir masalın içindeymişiz gibi hissettiriyordu, kar manzarası da cabasıydı. Çisem’in mesajına cevap verirken Instagram’dan gelen mesajın bildirimiyle adımlarım koridorun ortasında durdu. Kullanıcı adı random bir şeydi ve kimseyi takip etmiyordu, profil fotoğrafı da yoktu.
S: O gün seni tanıyamamıştım ama şimdi dikkatli bakıyorum da, hatırladım seni küçük şımarık kız.
Kim olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Normalde böyle bir mesajı siler ve kullanıcıyı engellerdim ama üslubu düzgündü ve beni tanıdığını iddia ediyordu. Bu yüzden mesaj isteğini kabul ettim.
A: Pardon, kimsiniz?
S: Senin de cici annen sayılırım bence. O Süheyla cadısına bile anne diyordun sonuçta.
Süheyla. Süheyla Sumru Adin. Varis’in annesinden mi bahsediyordu? Bir ampul yanmıştı kafamda. Bu kadın… Kim olduğunu biliyordum. Akli dengesi yerinde değildi.
A: Sahra?
S: Demek sonunda hatırladın! O evde olduğunu biliyorum. Geldiğinizi gördüm. Kapalı terasta kahvaltı ettiğinizi de…
Şüpheyle başımı kaldırıp etrafa baktım, kapıya koşturmuş ve birkaç saniye içinde açarak dışarıya bir adım atmış, gözlerimi bahçede gezdirmeye başlamıştım. Sadece giriş kapısında iki adam vardı ve sigara içiyorlardı, Reşit Bey’in de bahçede başka bir adamla gezindiğini görebiliyordum bu mesafeden. Kar yağışı durmuştu ama her yer bembeyazdı. Sahra burada olabilir miydi gerçekten? Gecenin o kör saatinde burada mıydı ya da? Geldiğimizi görmüş müydü? Hâlâ burada mıydı? Ama öyle olsa kimse bir şey görmez miydi? Varis, kadının arandığını söylemişti. Bizzat aradıklarını… Bunu ona söylemeliydim.
A: Benden ne istiyorsun? Sırf konuşmak için sahte bir hesap bile oluşturmuşsun.
S: Senin yüzünden ben hiç evlenemedim. Ben hiç mutlu olamadım. Sen neden olasın?
Telefonu kapatıp cebime attım ve içeri girip kapıyı kapattım. Sırtımı kapıya yaslarken elimdeki kahve buz kesmişti bile çoktan. Kupayı kenara bıraktım. Bu kadın neden bahsediyordu? Attığı mesajlar o kadar korkunçtu ki güvende olduğumu ve bana bir şey yapamayacağını bilsem bile çarpıntım başlamıştı. Benim ona bir şey yapmış olma ihtimalim yoktu. Yoktu. Neden bahsediyordu ki?
Varis salonda, şöminenin önündeki yer yastığına oturmuş biriyle telefonda konuşuyordu. Ben salona girdiğimde başını kaldırıp bana baktı, ardından elini uzattı. Elini tuttum, beni yanına değil direkt kucağına çekmişti ama yine de yastığın üzerine oturmuştum. Çok geçmeden telefonu kapattığında gerginliğim suratımdan okunuyor olmalıydı ki dikkatle yüzümü süzüyordu. “Neyin var?”
“O kadını anlatacaktın,” dedim kuruyan dudaklarımı ıslatarak. “Sen o kadını anlat, sonra ben de kendi derdimi anlatayım.”
“Hımm…” Kollarını arkadan geçirip karnıma doladığında sırtım da göğsüne yaslanmıştı. “O kadın… Annemle babamın arasının kötü olduğu bir dönemde babamın sekreterlerinden biriydi. En kişisel olanıydı, öyle ki davetlere bile katılabiliyordu babamın kolunda. Çok net hatırlamıyorum ama annemle babam boşanacak gibiydiler, sadece bu durum şirket hisselerini etkileyeceğinden doğru zamanı bekliyor ve medyaya yansıtmıyorlardı. Yine de annem evde yoktu, hafta sonları geliyordu sadece. Bu da Sahra için bir fırsattı çünkü en basit dosya işinde bile eve geliyordu ve ev boştu. Annem kendi evinde, babam işte… Sürekli o sivri topukluları giyip dolanıyordu koridorlarda, kafamın içinde geziniyordu sanki ayakkabılarıyla…”
“Şimdi bunu sana söylersem, seni öldürmem gerekebilir,” diye fısıldadı kulağıma doğru. Huylanarak güldüm ve pozisyonu bozmadan omzumun üzerinden ona baktım. Sanki göz göze gelmek istemiyormuş gibi alnını alnıma yaslamıştı. “Asıl amacı… Annemle babamın boşanmasından sonra babamla evlenmekti ve bir ilişkileri vardı da. Artık bu eve geldiğinde üst katta kalıyordu. Babam onu hiçbir zaman annemle odasına sokmadı ama burada kalıyor olması, üst kata çıkıyor olması bile hatırasına ihanetti bence. Her ne kadar boşanacak olsalar da annemle… Hâlâ evliydi babam… Bu yaptığı yanlıştı. Bedelini herkes ödedi,” dedi ve bir kez daha tekrar etti. “Herkes…” Başımı göğsüne yasladım, yutkunmuştu. Bir masal dinliyor gibiydim ama masalların sonu kötü bitmezdi değil mi? Bu bir masal değildi. Bu bir kâbustu. “Sahra iyi değildi. Özellikle, babasını elde etmek için çocuğuna yaklaşmak olayını çok yanlış anlamıştı. Karanlık köşelerde beni sıkıştırıp duruyordu. Altı, yedi, bilemedin sekiz yaşlarındaydım bu dönem boyunca. Çocuk aklıyla bana ne yaptığını hiç anlayamadım. Sadece hoşlanmıyordum. O sivri tırnaklarıyla karnımı çiziyordu, iç çamaşırlarımı çıkarttırıp çantasına atıyor ve çıkıp gidiyordu, ona dokunmamı istiyordu. Dosya kapakları keskin olur biliyor musun? Sivri olur uçları, bıçak gibi bilenmiş… Yeterince hızlı çarparsan birine, derini keser… Kan akıtabilir, akıtmazsa da canını çok yakar…”
Kollarımı beline dolayıp başımı aşağıya eğdim istemsizce, alnım göğsüne yaslıydı, yanaklarımdan akan yaşlar üzerindeki kazağın kumaşına damlamıştı. “Anlamıyorum…” diye fısıldadım çatallaşmış sesimle. “Baban neredeydi? Görmedi mi o bütün bunları?”
“Ona söyledim,” dedi tok bir sesle. Bu meseleyi kaç kere aklında döndürmüş, kaç kere üzerinden geçmişse gözünü kırpmadan anlatıyordu. İncinmişti ama artık onu incitmesine izin vermiyordu anılarının. “Ama bana inanmadı. Annem gittiği için şımarıklık yaptığımı söyledi. Ben de bir gece babamı bahçe kapısından odama aldım, dolaba saklanmasını söyledim. Başta kabul etmedi ama o yaştaki bir çocuğun ağzından ne kadar ağır sözler işitebilirse işitmişti, nihayetinde saklandı. Sahra babamın o saatte çalışma odasına kapandığını ve sonra hiç aşağıya inmeden uyumaya gittiğini biliyordu, bu yüzden rahatça odama gelebiliyordu. Kapıyı kilitlemeyi denemiştim bir kere ama ben karşı koyduğumda daha da çirkinleşiyordu.”
Üstesinden geldiğin kötü anıları anlatırken gözünü bile kırpmazmışsın… Unuttuğundan değil, dönebilsen geçmişe; çocukluğuna kalkan o eli kırabilecek güçte olduğundan artık.
“Baban gördü,” dedim istemsizce, burnumu çekerek. Varis bir elini belimden çekip yanağıma yasladı, saçlarımın arasını öpmüştü. “Gördü,” dedi. “Sonra onu kovdu. Önce kariyerini bitirdi, sonra hayatını. Olay mahkemeye giderse magazincilerin her şeyi tüm ülkeye yayacağını biliyordu. Bilinen, saygın bir işadamıydı ve kimsenin psikolojisi böyle bir travmayı bütün hayatı boyunca taşıyabilecek kadar güçlü değildir, oğlunu da düşünüyordu. Babam ilgisiz bir baba değildi, hiç olmadı. Sadece kendi içinde de problemleri vardı ve annemin gidişinden sonra dağılmıştı. Kendine yetemeyen bir adamın oğluna nasıl yararı dokunabilir ki? Sahra’yı ruh sağlığı hastanesine kapattılar, benim de bitmek bilmez psikolog randevularım başlamış oldu böylece.”
“Kazağını batırdım,” dedim ağlarken bir kolumu çekip sweatshirtünün koluna gözlerimi silerken. “Sweatini de…” Saçmalıyorsun şu an Ada. Bunlar söylemen gereken şeyler değil… Ama ne söyleyebileceğimi bilmiyordum. Hayatımın hiçbir döneminde, girdiğim hiçbir derste öğrenmemiştim.
Varis gülerek yüzümü ellerinin arasına aldığında başımı kaldırıp gözlerine bakmak zorunda kalmıştım. “Bu yüzden mi ağlıyorsun?”
“Ben…” Burnumu çektim. “Ben biliyorum bugün senin doğum günün…” Dudaklarımı ıslattığımda gözyaşlarımdan tuz tadı gelmişti. “Söyleyemedim ama… Holding bahçesinin önünde o gazeteci vardı. Annenden bahsetti. İçeride seni beklerken internetten baktım ama sonra doğum tarihini gördüm. Sonra anneninkini gördüm. Yani ikisini de… Yani doğum ve…”
Varis gözlerini kapatıp derin bir nefes alırken sakin bir şekilde beni dinliyordu. Gri gözleri benim gözyaşlarıyla ıslanmış kirpiklerimi süzerken “Devam et,” dedi düz bir sesle.
“Sonra… Milas partide kutlamayı sevmediğini söyledi. Senin için bir yıl takviminde 22 Aralık diye bir gün yokmuş. Ben de öğrendiklerimi belli etmemeye karar verdim ama…” Telefonumu çıkartıp mesajları açtım. “Az önce salona girmeden önce sahte bir hesaptan mesaj geldi…” Varis’in gözleri bu sefer yüzümden, ekranını kaldırdığım telefonuma değmişti. Bir elini yanağımla boynum arasında bıraktı ve parmakları tenimi okşarken diğer eline telefonumu aldı. Mesajları hızlıca okumuştu.
“Neden bahsettiği hakkında bir fikrin var mı?” diye sordu bana. Sahra olduğunu anlamıştı.
Kafamı olumsuz anlamda salladım. “Bilmiyorum,” dedim yüzümü silerken. “Sen akli dengesinin yerinde olmadığını söyledin, ben de kafasından bir şeyler uydurup benim üzerimden sana bulaşmaya çalıştığı düşündüm.”
“Tamam,” dedi telefonumu kenara bırakıp göz altlarımı elleriyle silerken. Kısa bir anlığına dudaklarını dudaklarıma bastırmış ve küçücük bir öpücük bırakmıştı. “Ben ilgileniyorum bu konuyla, bulacağız onu. Bir daha sana ulaşamayacak.”
Kafamı salladım. “Ama sana da ulaşamasın.”
Dudakları ve gözleri bir tebessümle aydınlanırken bir kez daha dudaklarımı ve ardından burnumun ucunu öptü. “Tamam. Ulaşamasın.”
Bir zamanlar seni zayıf görmesin diye köşe bucak kaçtığın insanın karşısında böyle rahat bir şekilde ağlayabiliyor olmak sanırım son durağıydı trenin. Belki kendi isteğinle binmemiştin, belki birine bakıp çıkacaktın ama makinist motoru çalıştırmıştı ve içeride hiç ummadığın şeyler yaşanıyordu, yaşanmıştı. Yaşanacaktı.
“Kaza mıydı?” diye sordum kısık çıkan sesimle, yutkunarak. Gözlerimde ne görüyordu bilmiyordum ama göstermek istediğim yalnızca anlayışım ve sevgimdi çünkü o yalnızca bunu hak ediyordu.
“Kazaydı,” dedi çatallı bir sesle, gözlerini kaçırırken.
Eğer Milas’ın kardeşini de sorarsam, Alena’yı o partide Eylül’le konuşurken duyduğumu da açıklamak zorunda kalır mıydım? Şimdiye kadar öğrendiklerimi birleştirirsek; Varis’in anne ile babası ayrılmanın eşiğindeyken babasının psikolojik sorunları olan sekreteri eve sızıyor ve Varis’te hiç unutamayacağı yaralar açıyordu. Henüz bunların ne olduğunu duymak için yeterince cesur değildim ya da belki de o anlatmak istemeyebilirdi… Bir kaza oluyordu, 22 Aralık 2006’da. Varis’in yedinci yaş gününde ve o kazada Varis, annesini; Milas da kız kardeşini kaybediyordu. Yalnızca iki kişi mi hayatını kaybetmişti yoksa daha fazlası da var mıydı? Peki ne kazasıydı, araba kazası mı?
Oturduğum yerde bağdaş kurarak omzumu ve başımı göğsüne yasladım, ardından belimdeki elini iki elimin arasına alıp avucuna rasgele bir şeyler çizmeye başladım hayali. “Ben annemi kaybetmedim Varis, seni anlayamam. Ama ben kaybedildim. Beni terk ettiler. Ya da başka bir şey oldu, bilmiyorum. Annem de babam da yok sonuç olarak… Babamın, Agâh Kandemir’in yani, beni çocukken evlat edindiğini liseye başlarken öğrendim. Gözlerimi revirde açtığımı hatırlıyordum ama o zamanlar hastalandığımı söylemişlerdi, ben de çocuk aklıyla ayak uydurmuştum. Sanırım hatırlamıyor olmam yetimhane günlerini, işlerine gelmişti. Sonra ne oldu da babam ben tam asi ergenlik triplerine girecek yaştayken itiraf etti bilmiyorum, belki de ileride kendi başıma öğrenirsem aramızın açılacağını düşünmüştü…”
“Hiç merak ettin mi?” diye sordu Varis. “Biyolojik annenle babanı yani…”
“Çok merak ettim,” dedim çocuksu bir sesle, seslice nefes verdim ardından. Bu soru beni durgunlaştırmıştı. “Ama Agâh, annemin de babamın da yokluğunu hiç aratmadı. Hem anne hem baba oldu bana, öyle sperm vermekle taşıyıcılık yapmakla anne baba olunmuyormuş onu anladım ben.”
“Belki kaybetmişlerdir seni,” dedi Varis.
“Kaybetseler arar bulurlardı, onlar benden vazgeçmişler Varis. Vermişler beni… Benden annemle babam vazgeçmiş, kim vazgeçmez ki diye düşünerek büyüdüm ben. Hani 22 Aralık senin takviminden silinmiş ya vazgeçmek de benim lügatımdan silindi işte. Çok azimli bir çocuk olarak büyüdüm, bu azim beni tüketti. Bir çiçeğim vardı, babam Küba’dan getirmişti tohumunu. Sabahları muhteşem bir vanilya kokusu verirmiş, çikolata çiçeği adı. Ben çikolatayı çok seviyorum diye bulmuş babam. Ama çok zor bir çiçekti Varis… O tohum yarılana, o kök salınana kadar her sabah 4’te kalktım ben. İnat ettim, vazgeçmek istemedim. Dedim ki bu çiçek benim, ben ailem gibi olmayacağım. Ben vazgeçmeyeceğim. Ne kadar zor olursa olsun. Bu çiçeğin açtığını göreceğim, o vanilya kokusunu duyacağım… Vanilya kokusu zaferim olsun.”
“Açtı mı?” diye sordu umutlu bir sesle.
Başımı iki yana sallarken gözlerimden yaşlar akıyordu. “Hiç açmadı. Ben de nefret ettim vanilya kokusundan. Bugün bile bakıyorum ben o çiçeğe, belki bir gün açar da koklarım diye… Saksısı kırılmıştı bir gün, arka bahçede beslediğim yavru kediler kapıyı açık bulunca girmişler içeri dağıtmışlar ortalığı.” İstemsizce güldüm, gülünce elmacık kemiklerim yükseldiğinden akan yaşların yolu değişmişti. “Çöktüm yere çıplak ellerimle avuçluyorum toprağı, yeni saksıya yerleştiriyorum. Ölme diyorum bir yandan da, ne olursun ölme. Ben senden vazgeçmeyeceğim. Vazgeçtim sandın değil mi? Ama geçmedim işte… Yemin ederim geçmedim… Ölmedi, yaşadı ama çiçek açmadı. Sonra bir sabah yanından geçerken vanilya kokusu geldi. Hayal sandım, değilmiş… Babam vanilya aroması alıp toprağına dökmüş… Dedi ki, belki çiçek küskündür toprağa… Açmak istemediğinden değildir… Ona nereye ait olduğunu hatırlatırsan, o da kendine gelir. Bazı zaferleri elde etmek için, o zaferi çoktan kazanmış gibi yapmak gerekir.”
“Ne güzel demiş baban öyle,” dediğini duydum Varis’in, tebessümünün ardından. “Agâh Abi babamın avukatlarının başıydı. Şirkette görüyordum hep ya da babam iş arkadaşlarıyla bahçede mangal yaparken gelirdi. İyi bir adamdı, beni güldürmek için arada büyük bir ciddiyetle konuşan babamı dinlerken komik surat ifadeleri yapardı ama kafası çok karışık bir çocuktum, gülemezdim…”
“Ne zaman?” diye sordum başımı kaldırıp yüzüne bakarken. “Mangal partileri ne zamandı?”
Gözlerimi gördüğü gibi kaşlarını çattı, ardından elinin tersiyle yanaklarımı sildi. “Bilmiyorum, ortaokula kadar devam etti işte.”
Gelen farkındalıkla birlikte birkaç saniyeliğine nefes almak için ellerimle yüzümü kapattım. “Baba?” diyordum geçmişte, babam dışarı çıkmak için odasındaki boy aynasının karşısında gömleğini düzeltiyordu. “Kravatını bugün ben seçebilir miyim?”
“İstersen yarının kravatını bugünden seç Adakız. Bu baba bugün kravat takmayacak çünkü patronu onu bir mangal partisine davet etti.”
“Mangal mı?! Parti mi?!” Heyecanla yaslandığım yatak başlığından kalkıp yatağın üzerinde zıplamaya başlamıştım. “Ben de gelebilir miyim?!”
“Ama orada sana göre bir şey yok ki prenses,” demişti babam yatağın üzerinde zıplamamam gerektiğini gözleriyle ima ederken. Ben de inip yanına gitmiş, kenardaki koltuğa oturmuştum. “Dağın başında kocaman bir saray… Ama masallarına aldanma; orada zengin, yalnız ve karanlık bir adam yaşıyor.”
“Masallardaki kötü adamlar gibi mi?” diye sormuştum şaşkın bir sesle. “Prens’i öldürmek isteyenlerden!”
“Bu sefer kötü adam, Prens’in babası. Ama gerçek hayattaki kötü adamlar, masallardaki gibi değiller prensesim… Burada herkes mutlu olmak istiyor, mutlu olmak için çabalarken de bir sürü kötü şey yapmak zorunda kalıyorlar.”
“Prens mi var?”
Kocaman bir kahkaha atmıştı babam, yanında dikiliyordum artık. Ayaklarının üzerinde eğilip saçlarımı karıştırmıştı. “Kız zilli, buna mı takıldın?”
“Bir keresinde gelmek istemiştim,” dedim ellerimi yüzümden çekerken, derin bir nefes alarak. Bakışlarımı yüzüne çevirdiğimde gri gözlerini sonuna kadar açmış, kaşlarını kaldırmıştı. Kafamı salladım. “Aslında babam beni istediğim her yere götürürdü ama mangal partilerine o kadar ısrar etmeme rağmen hiç götürmedi. Şimdi düşünüyorum da, belki yeterince ısrar etseydim…”
“İyi ki gelmemişsin,” dedi Varis pat diye. Şokla ona baktım, ağzım açık kalmıştı. “Bir köşede oturup kitap okumayı tercih ederdim küçük, sarışın bir kız çocuğuyla uğraşmaktansa,” diye devam etti.
Refleks olarak kolumu kaldırıp göğsüne vurdum ama etkilenmemiş, yalnızca gülmüştü. “Kitaplara beni mi tercih ederdin yani?”
Omuz silkti gülerken, dudak büzerek. “Ederdim herhalde. Yanlış yapardım değil mi?”
“Küsüp giderdim kesin,” dedim gülerek. Daha az önce ağlıyordum, nasıl bir anda sohbetin akışı bu kadar değişmişti bir fikrim yoktu.
“Bence kitaplarıma saldırırdın,” dedi seslice nefes vererek, çok kısık çıkmıştı sesi. O sırada dış kapının açılma sesini duyduğumuz için ikimizin de dikkati o tarafa çevrilmişti. Gözlerimi kocaman açarak “Baban mı geldi?” diye sordum.
“Sanmıyorum, yarın sabah dönecek diye biliyorum,” diye cevapladı beni Varis ayağa kalkarken. Peşinden ben de kalktım ve onu takip ettim. Koridorun başında kimin geldiğini çoktan görmüştüm, geçen sefer kurabiyelerimi beğenen orta yaşlı yardımcı kadın gelmişti. Rahat bir nefes verdim istemsizce. Bir de az önce duyduklarımdan sonra Balamir Adin’le karşılaşırsam ne yapardım, nasıl bir tepki verirdim bilmiyordum gerçekten.
“Varis Bey,” dedi kadın gülerek, elindeki şemsiye ve çantayı kenara bırakırken. Kabanını bir çırpıda çıkartıp yere bıraktıklarını alıvermişti. “Babanızın yarın sabah uçağı olduğunu öğrendik, evi şöyle bir elden geçirmemiz gerekecek. Siz okulda olursunuz diye düşünmüştüm aslında, kusura bakmayın çat kapı geldim böyle bir günde…” Kadın beni gördüğünde gülerken kısılan gözleriyle başını eğmiş ve hafifçe selam vermişti. Ben de gülümseyerek karşılık verdim.
Kadın böyle bir günde derken ne demek istemişti acaba? Tabii, günün taşıdığı birden fazla anlam ve önemi biliyorsa, ondan bahsediyor olmalıydı. Varis kadınla yumuşak ve saygılı bir dille konuşmuş, birazdan bizim de çıkacağımızı söylemişti. O üzerini değiştirmek için odasına geçtiğinde ben köşede bir yerde bıraktığım kahve bardağını almış, mutfağa girmiştim. Yardımcı kadın da mutfaktaydı, muhtemelen akşam için yemek hazırlamaya başlayacaktı şimdiden.
Bardağı lavabonun içine bırakmadan önce içindeki soğuk kahveyi dökerken “Sıcak çikolata mı?” diye sordu kadın gülümseyerek, hemen yanıma gelmiş ve eğilerek lavaboya bakmıştı. Kahve olduğunu anladığı gibi kafasını salladı. “Büyüyünce insanın alışkanlıkları da değişiyormuş görüyor musun Nazile?”
Nazile diye kendine mi sesleniyordu? Kadının söylediklerinden bir şey anlamamıştım, zaten mutfağın içinde o kadar hızlı yer değiştiriyordu ki ben ona dönene kadar mutfağın arkasındaki kilere gitmişti bile.
Varis, kadına sıcak çikolata sevdiğimden bahsetmiş olsa bile büyümekle ilgili söylediklerini bir türlü bağdaştıramamıştım. Telefonumu çıkartıp hesaptan başka bir mesaj geldi mi diye kontrol ederken koridorda ilerliyordum. Bir an önce buradan çıkmak istiyordum çünkü Sahra’nın dün gece burada olması ve sabah bizi camlardan kahvaltı ederken görmüş olduğu gerçeği tüylerimi diken diken etmişti.
İlginç bir şey görmek ister misin?
Yazdığı şeye cevap vermedim. Varis’in odasındaki dün gece çıkardığım etekle uzun kollu tişörtü almış ve üzerime geçirmiştim. Montumu giyinip çantamı omzuma taktıktan sonra pencereye yaklaşıp etrafı kontrol ettim. Gerçekten burada olma ihtimali yoktu. Belki de Varis’in babası gelecek diye evin etrafındaki güvenlik artırılmıştı bir kere, bu kadın görünmez değildi ki…
Belki de köstebek vardı.
Zihnim, şüphenin yaktığı ampulle aydınlanırken Varis’in elindeki kabanıyla giyinme odasından çıktığını gördüm. Okul formasını giyinmişti ve formayla bile podyuma çıkacak bir manken gibi görünüyordu. Bir anda aklım dağıldı, pencerenin kenarındaki mermere oturup ellerimi iki yanıma koydum ve alıcı gibi süzmeye başladım onu.
“Röntgenciliğin bittiyse in de gidelim,” dedi ne söylediğini çok iyi biliyor bir ifadeyle. Kahkaha attım. Kapalı havuzda kilitli kaldığım akşam soyunma odasında üzerimi değiştirmemi beklerken koltukta oturuyordu, ben yanına yürürken baştan aşağı süzmüştü beni. Ben de ona “Röntgenciliğin bittiyse kapıyı aç da gideyim,” demiştim. Kaçmayı planlıyordum ondan, dünyanın en imkânsız şeyi gibi geliyordu o akşam beni eve götürme teklifini kabul etmem… Şimdi ise…
Arka kapıdan çıkmaya çalışırken yakalayacaktı beni, arabasına binmem için söyleyebileceği ne varsa söyleyecekti çünkü beni o saatte dağın başında yalnız başıma bırakmaya niyeti yoktu. Bırakırsa dağ yolunda yürümek isteyeceğimi biliyordu. Ve o saatte, bacaklarım çıplak bir hâlde otostop çekmeye kalkarsam neler olabileceğini düşünüyordu… Uzun bir zaman, çok uzun bir zaman onu anlamamıştım. Hâlâ bazı şeyleri anlayabildiğim söylenemezdi.
Kabanını koltuğun kenarına atıp yanıma geldiğinde, pencerenin kenarına çıkıp oturduğum için boylarımız eşitlenmişti. Aralık bacaklarımın arasına girerek iki elini nazikçe ince çorabımın üzerinden tenime değdirdiğinde artık hiç de ölü bakmayan grileri yüzümde geziniyordu. “Bir şeyi anlamış değilim,” dedim dudaklarımı ıslatarak. “Ben senin gibi birini ne zaman, nasıl kaptım?”
Gülerek saçlarımı iki kulağımın arkasına sıkıştırdı. “Emek ve sabır…”
“İyi de bir şey yapmadım ki,” dedim omuz silkerek.
“Çok şey yaptın,” dedi yine, o gece mekândan ayrılırken arabada söylediği gibi ama bu sefer iyi bir şeyden bahsediyor gibi söylemişti. “Sen bana, çok şey kattın…”
“Ee, ben hatırlamıyorum ama hatırlatmak ister misin?” Gülerek, hafif çatılmış kaşlarımla düşünmeden sormuştum bu soruyu. Belki de yaptığım ve gözden kaçırdığım bir şeyler vardı.
“Zamanı gelince,” dedi kulağıma fısıldayarak, daha sonra şakağımdan ve alnımdan öpüp elini elimin içine kaydırdı ve kapıya yöneldi. “Şimdi okul zamanı.”
“Sendeki bu okul sevgisi beni korkutuyor…”
“Fransızca hocasından sen de korkmuyor musun yoksa?”
Ağzım sonuna kadar açılırken elini bırakıp kapı koluna asıldım ve koridorda koşmaya başladım. Öğlenki ilk dersim Fransızca’ydı ve en son Çisem’le Fransızca dersine geç kaldığımızda bizi kurtaran Kenan olmuştu, yine böyle bir fedakârlık yapacağını düşünmüyordum. Acaba hocaya okul benim sevgilimin babasının sahip olduğu şirketin bünyesinde, bana hiçbir şey yapamazsınız desem kaç gün uzaklaştırma alırdım? Ya da direkt atılır mıydım? Hayatımın terbiyesizliğini yapmış olacağım ve sınıfı da kırıp geçireceğim kesindi gülmekten…
Yol boyunca arkama yaslandım ve Varis’in telefonundaki şarkı listesinde gezindim. Spotify hesabı arabaya bağlıydı ve ben bir şarkı bitmeden diğerine geçiyordum çünkü şarkılar konusunda biraz açgözlüydüm sanırım. Bütün listelerinin linkini, gizli olmalarına rağmen kendime mesaj bile göndermiştim. Varis Adin de kusura bakmasındı, telefonunu elime vermeyecekti.
Benim hemen altımda, Alena’nın sohbeti kayıtlıydı. Alena Doran diye kaydetmişti, adı ve soyadıyla. Ben Korkak Kara Parçası diye kayıtlıydım. Varis benim telefonumda, Variserefsiz Adin diye kayıtlıydı hâlâ. O görmeden değiştirsem iyi olurdu… diye düşünürken, Alena’yla olan sohbetine girmiş bulundum.
“Yapma,” yazmıştı Varis.
A: Neyi yapmayayım?
V: Ne yapmaya çalıştığını biliyorum. Vakti değil. Sen de bunu bilmelisin.
A: Sana güvenmiyorum. Sana da, baban olacak o adama da. Sonuçta kendi elleriyle teslim etmiş zamanında. Bunca yıl bir intikamın hayaliyle sabretmiş. Ben böyle bir adama güvenemem.
V: Babam ucu bana dokunacak bir şey yapmaz, ben de ucu senin kardeşine dokunacak bir şey yapmam. Kendimi deler geçerim ama hiçbir şeyin onu sıyırıp geçmesine bile izin vermem Alena. Sen biliyorsun bunu.
A: Sıyırıp geçmesine bile izin vermem dediğin paramparça olacak!
V: Paramparça olacaksa birlikte olacağız.
A: Gider.
V: Ben de peşinden takip ederim.
A: İzin vermez.
V: Şimdiye dek izin vermediği ne varsa ben sabrettiğim için, ona bu anlayışı gösterdiğim için. Ama gitmesine izin vermem. Bunda sabredilecek, anlayış gösterilecek bir durum yok. O zamana ihtiyacım var dese bile benim saatimi durduracak.
A: Benim bir şey yaptığım yok Varis. Yokluyorum sadece. Kaldı ki sen bunu bana sorabilecek bir konumda değilsin.
V: Ulan, göle sokacaktın lan. Göle girecekti lan! O göle! Delirtme şimdi adamı!
A: Blöftü.
V: Sikerim blöfünü.
A: :)
V: Hiç hoşlanmadım ben bu gülüşten.
A: :
V: Sen adamın aklını siker atarsın Alena.
Hızla parmağımı kaydırıp sohbetten çıktım. Varis bir eli direksiyonda, diğer kolunu pencere kenarına yaslamış, çalan şarkının ritmiyle parmaklarını hareket ettiriyordu ve tamamen yola odaklanmıştı.
Milas’ın sohbetine tıkladım.
V: Senin kafanı sikeyim ben.
Pekâlâ, bu bayağı eskiydi. Sanırım birkaç hafta öncesiydi… Bir pazar gecesi. Belki teras partisi zamanı… Alena’yı görüp kafamda kurduğum geceydi değil mi?
M: Konuşmamız lazım.
V: Konuş konuş tabii anlat derdini.
M: Oğlum bak ciddiyim buluşmamız lazım. Hiç hoşuna gitmeyecek.
V: Amk çocuğu seninle ilgili hiçbir şey hoşuma gitmiyor ki benim zaten son zamanlarda. Sen dümdüz konuş ben yine kafa atarım sana.
M: Sikerim belanı doğru konuş bak. Hâlâ partiye Alena’yı getirmemde misin sen oğlum aş bunları daha neler olacak bu ne ki?
V: Git kimi nereye getiriyorsan getir bu dakikadan sonra, tamam mı? Bana ne, amına koyayım, git herkesi getir. Tamam mı? Topla bütün aileyi mangal partisi yap ne yaparsan yap sorarlarsa da hasret gidermek istersiniz bunca yıldan sonra diye düşündüm dersin. Babanla amcana da bir sarışına tav oldum dersin. Bana da bir şey deme bundan sonra mümkünse konuşmayalım Milas, sesini duymak istemiyorum. Milas, sikerim seni Milas.
M: Ben de seni seviyorum kardeşim. Bir siktir git ol, git şimdi kendine gel!
V: Kendime geleceğim diye, tüm ihtimalleri bardağın dibinde içiyorum ben Milas.
M: Sarhoş musun lan sen?
M: Gelioyrum bekle.
V: Geloy.
M: Salak.
V: Piç.
M: Mal.
Bu kullanıcıyı engellediniz. Engeli kaldırmak için tıklayınız.
Bu kullanıcının engelini kaldırdınız.
M: ENGELLEDİN Mİ LAN?
V: Boş yapma!
V: LAN!
V: ENGELLEDİN Mİ?
Bu kullanıcıyı engellediniz. Engeli kaldırmak için tıklayınız.*
En son Varis de Milas’ı engellemişti ve daha aşağısı yoktu. Mesaj sekmesini kapatıp telefonu dizimin üzerine bırakırken gülmemek için elimi ağzıma kapatıp başımı camdan dışarı çevirdim. Ne Alena’yla ne de Milas’la ne konuştuğunu anlayamamıştım ama kuzeniyle arasındaki iletişim çocuk gibiydi. Alena’yla Varis’e laf eden Milas ikisinden daha çocuk gibiydi hatta… Alena, kardeşinden bahsediyor olabilirdi, Aral’dan ama Varis’in bu kadar korumacı yaklaşmış olması beni şaşırtmıştı. Bu konuşma dün gece yaşanmıştı, muhtemelen ben banyodayken. Aral’ın attığı fotoğrafı görüp bana göstermeden hemen önce…
“Ne oldu?” diye sordu Varis, evimin önüne çektiğinde.
“Hiç,” dedim emniyet kemerimi çözerken gülerek. O dizimden telefonunu aldığında, ben de ön kapıdan çıkmış bahçeden içeri giriyordum. Etraf kar kaplıydı ama yağış durmuştu. Belki sınavlardan sonra Çisem’in de aklını çelebilirsem, çöpçatanlık yapabilirdim Alper’le arasında… Her ne kadar karışmak istemesem de ve muhtemelen Varis’e bahsetsem o da bunu söyleyecek olsa da, gözümün gördüğünü dilimden ve hareketlerimden sakınmak çok zor olacaktı denesem bile…
Kapıyı açarken kapının kilitli olmadığını fark ettim. Kocaman olmuş gözlerimi Varis’e çevirdiğimde “Ne?” diye sordu, anında kaşları çatılmıştı ve önüme geçmiş, aralık açılmış kapıdan içeriye yönelmişti. Hırsız girdiğini düşünmüş olmalıydı. Halbuki benim aklıma Pamuk Hala gelmişti.
Varis kapıdan içeri girdiğinde ben de peşinden geçtim, burnuma gelen börek kokusuyla sırıtışım kocaman yayılmıştı yüzüme. Kapıyı kapatıp çantamı kenara attım ve koşar adımlarla mutfağa yöneldim. Varis arkamdan “Ada!” diye seslenmişti ama o da almıyor muydu börek kokusunu? Patatesli, çörekotlu börek…
Mutfağın kapısını açtığım gibi Pamuk Hala’nın fırından börek çıkardığını gördüm. Suratımda kocaman bir sevinç ifadesiyle, az önce koşturduğum için nefes nefese iki elimi pervaza yaslamış kapıda dikilirken Pamuk Hala beni fark ettiği gibi kafasını önüne çevirdi ve “Ay kızım! İlahi!” diye bağırdı, tepsiyi hızla tezgâha bırakmıştı. “Ay vallahi korktum! Vallahi de billahi de çok korktum!”
“Pamuk Hala!” Kollarımı açarak atladım kollarına. Dadım ben ona sarılırken gülüyor, boyu benden kısa olduğu için başını kaldırmış bir yandan da ellerinden fırın eldivenlerini çıkarmaya çalışıyordu. “Kızım dur vallahi boğacaksın beni!” dedi kahkahalarının arasında. “Kız, dur kız, Adakız dur!”
“Adakız’ın küs sana!” dedim geriye çekilirken, ellerimi belime koyarak. “Nerelerdeydin sen ya? Niye gittin? Niye gelmedin bunca zaman? Beni yalnız bıraktın koca evde. Hiç aklına gelmedim mi? Hiç aramaz mı bir insan ya? Affedeyim diye yaptın değil mi bu böreği?”
“Ya güzelim benim, bir tanem,” dedi Pamuk Hala omuzlarımdan aşağı dökülen saçlarımı okşarken. “Ben inan düşünemedim. Öyle bir kaos ortamı vardı ki memleketimde… Kardeşim hastaydı…”
Dudaklarımı birbirine bastırarak “İyi mi şimdi?” diye sordum.
“İyi iyi, turp gibi vallahi. Zaten o iyi olmasa şamarı yerdi artık! Koskoca yetişkin oldu hâlâ ablası gidiyor ayağına… Bir ziyaretime gelemedi vefasız,” dedi Pamuk Hala aksi bir ifadeyle. Parıldayan koca kahverengi gözleri yüzümde geziniyordu. Ardından başını arkama çevirdi, gözleri kocaman açıldı ve ağzı da… “Çüş! Kız sen dışarıdan mı geliyorsun?” Elini koluma koymuş, montumu kastediyordu. “Ama ben dedim Mustafa Efendi’ye, dedim üç vakte kadar, dedim olur bunlar…” Bunu bana doğru eğilmiş, kısık bir sesle söylemişti. Ardından beni ittirip kapıya doğru yürüdü.
Şaşkınlıkla dönüp kapıya baktığımda Varis’in mutfak girişinde dikildiğini gördüm, öylece duruyor ve izliyordu. Pamuk Hala, önce Varis’i şöyle bir süzdü, sonra “Çay koy bakayım,” dedi elleri belinde.
“Dadım bizim dersimiz var,” dedim araya girerek hemen, yanlarına yürümüştüm. “Gerçekten vakit yok…”
“Kız bu saate okul mu kaldı?”
“Kar yağışı yüzünden dersler öğlene çekilmişti,” dedim kaşlarımı kaldırarak. Pamuk Hala inanmaz bir ifadeyle baktığında “Vallahi bak!” dedim telefonumu çıkartarak. “Mail geldi göstereyim de gör…”
“Aman istemez, tamam gidin,” dedi Pamuk Hala. “Börek alın bari ama.”
“Alırız alırız,” dedim eğilip dadımın yanağına bir öpücük kondururken. “Ben hemen formamı giyip geliyorum.” Varis’e dönüp yanından geçerken temkinli bir ifadeyle elimi koluna koymuştum. Eğer bu eve ilk geldiği gün bahçede Pamuk Hala’yla tanıştığını düşünüyorsa çok yanılıyordu çünkü o Pamuk Hala’nın benim arkadaşım olan Varis Adin’le tanışmasıydı. Sevgilim olan Varis Adin’le tanışması, biraz gergin ve zor olabilirdi…
Odama çıktığımda arabada okuduğum mesajlar aklımdan tamamen silinmiş, aşağıda dadımla Varis arasında dönenleri hayal ederken kıkırdayarak formamı giyiyordum. Saçlarımı tararken hâlâ boynumda olduğunu fark ettiğim kolyeye takıldı gözlerim aynada, tarağı kenara bırakıp aynadaki yansımama yaklaştım ve kolyeyi inceledim. İki yüzü vardı kolyenin; ön tarafına bir çiçek deseni işlenmişti ve arkasında da okuyamayacağım kadar küçük yazılar yazıyordu. Kolyeyi çıkartıp odaklanarak okumaya çalıştım ama gerçekten okuyamayacağım kadar inceydi. Estetik durması için karalanmış olabilir miydi? Telefonumun kamerasını odaklayıp fotoğrafını çektiğimde artık pes etmiştim çünkü okunmuyordu.
Odamın kapısı tıklatıldığında banyodan çıktım ve “Gel,” dedim tok bir sesle, çantamı toplamak için çalışma masama yönelirken. Varis içeri girdiğinde gözlerini etrafta gezdiriyordu. “Hazır mısın?”
“Bitti sayılır,” diye mırıldandım defterimi kontrol ederken. Ödevlerim tamamdı.
Çantamın fermuarını kapatırken Varis’in yanımdan geçip gittiğini hissettim, dönüp baktığımda kitaplığımın önünde dikiliyordu. Gözlerinin en üst rafta, belirli bir yerde odaklı olduğunu fark ettiğimde ben de yanına yürümüştüm. “Bir insanı tanımak istiyorsan kitaplarına nasıl davrandığından başla demişler,” dedi uzanıp Küçük Prens kitabını alırken. Eski kitap ıslanmış da kurumuş gibi sararmış sayfaları buruşmuş, üstelik sayfalarının çoğu karalanmıştı. Bazı cümlelerin altı ise düzgünce çizilmişti.
Varis hızlıca geçerken kitabı elinden kapıp “Ben yapmadım,” dedim kitabı rafa geri koyarken.
“Sen yaptın,” dedi gözlerini bana doğru devirerek.
“Ben yapmadım!” Bu sefer itiraz eder bir ifadeyle söylemiştim. “Geçen sene dolabımın üstünde bulmuştum. Çisem çöpe atacaktı ama ben çantamın içine koydum, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Çantamın içinde eve getirmişim…”
“Geçen gece hiç okumadım demiştin,” dedi kollarını göğsünde birleştirerek pencere pervazına yaslanırken. “Neden okumadın?”
“Popüler şeylere alerjim var gibi bir şey, herkes dilinden düşürene kadar yapamıyorum… Sonra da unutmuşum işte. Alt tarafı bir kitap. Herkes okumak zorunda değil,” diye cevapladım onu. “Ama okuyacağım… Tabii yeni bir tanesini alınca. Bu çok eski.” Okuyacağım çünkü senin en sevdiğin kitap.
“Bunu oku,” dedi Varis kitabı yeniden sıkıştırdığım yerden çıkartıp bana uzatarak. Neden bu kitabı dayattığını anlamaz bir şekilde gözlerinin içine baktım ama gayet ciddiydi.
“Ne fark eder ki?” diye sordum kitabı elime alırken. “Hepsi aynı işte…”
“Bunu oku Ada, söz ver,” dedi direterek.
İstemsizce kaşlarım çatılmıştı ama yine de onu onaylarken bulmuştum kendimi. Kitabı alıp çalışma masamın üzerine bıraktım. “Bu aralar hiçbir şeyi anlamıyorum…” diye mırıldandım kendi kendime, çantamı omzuma asıp montumu elime alırken. “Kim neyi neden yapıyor, kim ne hakkında nasıl hissediyor, kim yalan kim doğru konuşuyor… Hiçbir şeyi anlamıyorum.”
Varis elimdeki monta uzandığında ne yaptığını anlayamadım ilk başta, montu düzeltip giymem için bana tuttuğunda çantamı çıkarmış kollarımı sırasıyla uzatıyorum. Daha sonra beni kendine doğru çevirdiğinde, hiçbir şey söylemeden fermuarımı çekti ve yakama geldiğinde durdu. Okul formamın içine uzanmış, kolyeme dokunmuştu sanki hâlâ orada olup olmadığını kontrol etmişçesine.“Baksana, bazı zaferleri kazanmak için kazanmış gibi yapmak gerekiyormuş Ada…” Ardından grilikler gözlerime çevrildi. “Biz de bazı şeyleri anlamak için anlıyormuş gibi yapalım mı seninle?”
“O nasıl olacak?” diye sordum çatık kaşlarımla.
“Sessiz kalarak,” dedi Varis, kabul etmeyeceğimi bildiğinden gözleriyle beni susturarak. “Herkesin sahnede olduğu bir tiyatro oyunu düşün ama seyircisiz… Kimse neyin nasıl olduğunu, neden olduğunu, kimin yaptığını bilmiyor oyuncular dışında. Çünkü herkes oyunun içinde, kendi oyununu oynuyor. Son perdeye dek sessiz kalmak herkesin boynunun borcu.”
“Seni anladığım söylenemez,” dedim seslice nefes vererek. “Ama güveniyorum.”
Gülümsedi. Dudakları öyle hoş bir tebessümle kıvrılmıştı ki, bu cümleyi çok daha önceden ona söylemediğim için üzülürken bir yandan da haftalar önce bir yalan uğruna kapalı havuz salonunda aksini bağırdığım için kahrolmuştum. “Bu yeter de artar bile.”
Okul yolu sessizdi. Slow bir şarkı eşliğinde başımı koltuğa yaslamıştım ve akıp giden yolu izliyordum. Bir yandan da uyuyor numarası yapıyordum ama aslında aklımdakilerin üzerinden daha iyi geçmek için kapatmıştım gözlerimi. Varis’in ailesinin yaşadıklarını bir kenara koyarsak Sahra’nın bana attığı mesajları bir kenara koyamıyordum. Alena’nın Varis’le konuşmalarını bir kenara koyarsak da doğum günü yalanını koyamıyordum. Ben aslında hiçbir şeyi hiçbir köşeye sığdıramıyordum artık… Köşeler ovalleşmiş, her şey birbirine karışmıştı. Duvarlar birbirinin üzerine devriliyordu zihnimde, sanki yaşanan her şey birbiriyle ilgiliymiş gibi kök salıyor ve bir noktada birleşiyorlardı.
İlk derse on dakika kala okula geldiğimizde Reha, koridorda rastlaştığımızda antrenörlerinin basketbol takımını kapalı sahada topladığını söylediğinden Varis’le ayrılmıştık. Ben okulun eczanesine uğradığımda Çisem arıyordu. “Efendim?” diye cevapladım aramayı. “Geliyorum iki dakikaya, okuldayım…”
“Sana sıcak çikolata aldım, soğuyor bak,” dedi yorgun bir sesle, esneyerek. “İlk ders Fransızca, sakın geç kalma! Kafiye yaptım…”
Gülerek “Tamam geliyorum, eczanedeyim,” dedim satın aldığım ertesi gün hapının kutusunu çantama atarken.
“Ne işin var ya eczanede?”
“Sen bana asıl dün gecenin hesabını ver.” Lafı nasıl çevireceğimi bilememiştim bir anda. Oh, iyi oldu Ada. Çisem sen ona tatmin edici bir cevap verene kadar susmaz şimdi. “Kovalamacalar, iddialara tutuşmalar, turnikeler falan… Ne oluyoruz?”
“Kanser oluyoruz Adacığım, bu gidişle kanser oluyoruz,” diye cevapladı beni Çisem telefonun diğer ucundan, seslice oflayarak. O sırada bütün okulda ders zili çaldığından merdivenlerden hızlı çıkıyordum. Bakışlarım ayaklarımdaydı, merdiven basamaklarını takip ediyordum; bir anda omzuma sertçe yediğim darbeyle telefonum elimden fırladığında tırabzanlara tutunarak son anda kaymaktan kurtuldum ama aynı şeyi acıyan omzum için söyleyemeyecektim. Şaşkın bakışlarımı kaldırdığımda Alin birkaç basamak aşağıdaydı, bana bakıyordu.
“Ada,” dedi samimiyetine inanmadığım bir ifadeyle, aynı şaşkın ifade onun da yüzündeydi ve bir eliyle omzunu tutmuştu. “Çok özür dilerim ya… Su almak için kantine koşuşturuyordum, ders başlamadan yetişeyim diye…”
Bazı insanlar böyle Adakız, dedim içimden. Öyle iyi oynuyorlar ki niyetlerinin kötü olduğunu bile bile, inanmak zorunda hissediyorsun kendini… Eğilip yerdeki telefonumu alıp hırkasının koluyla üzerini sildiğinde “Ekranın üstündeki koruma camı çatlamış, istersen sana ücretini ödeyebilirim,” dedi mahçup bir ifadeyle. “Kusura bakma yeniden…”
“Önemli değil,” dedim ve telefonumu alıp hızla merdivenlerden yukarı adımladım. Sınıf kapısının önüne gelene kadar titreyen ellerime engel olamamıştım, sırtımı koridor duvarına yaslayarak derin nefesler almaya ve yutkunmaya çalıştım. Öğretmenler zili çalıyordu ama sanki hoparlörler benim kafamın içindeydi. Ben artık… Korkuyordum sanırım. Alin’di benim mojitoma hap atan. O’ydu. O olmak zorundaydı. Az önce de bilerek çarpmıştı omzuma, değil mi? Gerçekten aceleden de olmuş olabilirdi. Tepkisi gerçek olabilirdi. Değildi. Öyle miydi değil miydi? Odaklanmaya çalıştığım birkaç saniyenin sonunda Fransızca hocasını merdivenlerden çıkarken gördüm ve sınıf kapısını açıp içeri attım kendimi. Sıralarında oturmuş sohbet edenlerin gözleri birkaç saniyeliğine bana dönmüş, ardından umursamamışlardı ama Çisem yerinden kalkmış ve elinde telefonuyla bana ne olduğunu sorar gibi bakıyordu.
“Merdivenlerde Alin’le karşılaştık, telefonum elimden kayıp düştü,” dedim çantamı masama bırakırken. Montumu çıkartıp hızlıca astım ve telefonumu sıranın altına bıraktım. Kırık camı daha sonra çıkartacaktım.
“Kesin bilerek çarpmıştır sonra da inandırıcı bir tavırla özür dilemiştir çünkü götü yemez,” dedi Çisem gözlerini devirerek gülerken. Tahminin nokta atışı olması onun tam bir insan sarrafı olduğunu kanıtlar nitelikteydi.
Fransızca hocası içeri girerek bize selam verdikten sonra masasına geçtiğinde masamın üzerindeki sıcak çikolatadan bir yudum aldım, ardından çantamdaki kutudan çıkardığım hapı dilimin üzerine bıraktım. Çisem sırama doğru eğilerek kısık bir sesle “Ağrı kesici mi o? Bana da versene,” dedi çenesiyle çantamı işaret ederek.
Hapı yutarken gözlerimi Çisem’in maviliklerine çevirdim. Normalde gerçekten ağrı kesici hapı alsam istemeyecekken neden şimdi isteyesi tutmuştu ki? “Değil,” dedim gözlerimi büyülterek, susmasını istercesine. Hoca tahtaya bir şeyler yazmaya başladığı için önüne dönmüş ama daha sonra sırıtarak bana bakmıştı.
Çantamın içinde bulduğum ilk şeyi acımadan üstüne fırlattım.
“Silence s’il vous plaît!” (Sessizlik lütfen!) dedi Fransızca hocası arkasını dönmeden, güçlü bir aksanla. Çisem’in üzerine kalemliğimi fırlatmıştım ve karnına yediği darbeyle gülüşü acı çeker bir inlemeye dönüşmüştü.
Ders boyunca not aldığım defterime boş boş baktım, kalemim elimdeydi, yazıyordum fakat aklım kesinlikle sınıfta değildi. Bir yanda Kumsal’ın antrenmandan sonra söyledikleri diğer yanda Alin’in ikiyüzlülüğü, öteki tarafta Alena’nın Eylül’le merdivenlerdeki konuşması… Bütün bunlar, Varis hayatıma girdikten sonra patlak vermişti. Telefonumu defterimin üzerine çıkartıp kırık camı söktüğüm sırada ekranda parlayan bildirim, Instagram’daki sahte hesaptan gelen bir fotoğraftı.
Bildirimin üzerine tıkladığımda mesaj sayfası açıldı. Sahra en son, “İlginç bir şey görmek ister misin?” yazmıştı ama cevap vermemiştim. Fotoğraf eski bir makineyle çekilmişti ve üç sarışın kız, ikisi sarışın diğeri siyah saçlı iki erkek çocuk vardı. Sahra fotoğrafı eline alıp çektiği için kırmızı, sivri takma tırnakları görünüyordu kenardan fakat onun tırnaklarına nazaran, fotoğraftakilerin yüzü belirgin değildi. İlerideki göl görünüyordu ağaçların arasından, havuzlu bir bahçeydi burası. Güneş olmadığındandı belki de net olmayışı fotoğrafın da.
Ekranıma başka bir mesaj düştü.
Acil çatı terasına gel.
Mesajı atan Reha’ydı.
“Ne oldu?” yazdım.
Acil!
“Nasıl geleyim? Dersteyim.”
“Bekle bir dakika,” diye cevapladı beni.
Biraz sonra kapı tıklatıldığında Çisem’le göz göze geldik, giren kişi nöbetçi öğrenciydi ve elinde bir not kâğıdı vardı. Kâğıdı Fransızca hocasına uzattığında, hocanın gözleri sınıfın üzerinde dolaştı ve bende durdu. Kâğıdı kaldırıp başıyla kapıyı işaret ettiğinde kalbim deli gibi atıyordu. Bunu yapan Reha mıydı? Nasıl becermişti?
Nöbetçi öğrenci başıyla kapıyı işaret ettiğinde sıramdan kalkıp dışarı yürüdüm. Koridora çıktığımız gibi “Yangın merdivenlerini kullan,” dedi ve aksi yöne yürüdü. Sanırım işi buraya kadardı.
Koşar adımlarla yangın merdivenlerinden çıkarken merdivenlerin başında Reha’yı görmüştüm, “Ne oldu?” diye sordum şaşkın bir ifadeyle.
Başıyla ileriyi işaret ettiğinde onu takip etmeye başladım. “Biliyor muydun?”
“Neyi?”
“Geçen sefer içkine ilaç katanın Alin olduğunu,” dedi Reha tepkimi süzerken.
“Bırak!”
Ama gelen bağrışla, daha fazla bakabileceği bir yüz kalmamıştı karşısında. Önüne geçerek koşar adımlarla teras kapısını açtım ve içeri attım kendimi. Teras kapalı olduğu için dışarıda değildik ama pencerelerden biri açıktı ve içerisi serindi. Varis kenardaki masalardan birine yaslanmış, kolları göğsünde, oldukça soğuk bir ifadeyle köşeye sıkışmış Alin’e bakıyordu. Alin’in karşısında ise Kumsal vardı.
“Ada yardım et!” Alin’in sesi ve ifadesi o kadar inandırıcıydı ki bir kez daha sorgularken buldum kendimi. Bakışlarım Varis’e çevrildiğinde bana düz bir ifadeyle bakıyordu. Köşede Alper vardı ve kapağını açtığı bir suyu rahat bir şekilde yarısına kadar içmişti saniyeler içerisinde. Arkamdan gelen Reha’ya döndüm, ardından yeniden Alin’e çevirdim bakışlarımı. “Ada!” dedi Alin bir kez daha, ileriye bir adım atmak istediğinde Kumsal yolunu kesmişti. “Sabah yanlışlıkla sana çarptığım için mi tüm bunlar? Bırakın beni ya!”
“İtiraf edeceksin,” dedi Kumsal sert bir ses tonuyla Alin’e karşı. Bir kez olsun arkasını dönüp kimin geldiğine bakmamıştı. “Bir bir öteceksin.”
“Ya ben bir şey yapmadım!” diye bağırdı Alin çaresizce. “Ben Ada’nın arkadaşıyım! Neden anlamak istemiyorsunuz bunu?”
Varis’in gözlerini devirdiğini gördüm, irite olduğunu belli eder bir ifadeyle dilini altdudağında gezdirdikten sonra doğrularak ölü gri gözlerini Alin’in yüzüne çevirdi. “Sıkıldım artık. Ya oyunculuğu bırakır konuşursun ya da benden günah gider.”
“Ne yapacaksın?” diye sordu Alin korku dolu bir ifadeyle. “Vuracak mısın bana o gün Toprak’a vurduğun gibi?”
“Toprak boşuna dayak yemiş olabilir ama senin yiyeceğin dayak fiziksel değil yaşamsal olacak biraz, Alin. Çok hoşuna gidecek inan. Bak psikolojik demedim fark ettiysen, yaşamsal dedim. Yaşamsal faaliyetlerini sikerim yani senin,” dedi doğrularak, karanlık bir sesle. Ardından sıkıntıyla alnını ovaladı. “Bak küfrettirdin bana, zorla küfrettirdin anasını satayım. Sabır bırakmadın adamda ama sabahtan beri kök saldım bekliyorum! Yeter!” İki adım. İki adımda Alin’in üzerine doğru yürümüş ve onu köşeye kıstırmıştı. Sırtı cam duvara yaslanan Alin yüzünde korkunç bir ifadeyle Varis’e bakıyordu. Varis kolunu kaldırıp saatine baktı, ardından “Zilin çalmasına on dakika var Alin,” dedi gayet sakin bir sesle. “On dakika içinde döküldün döküldün, dökülmedin; o zaman bütün okul yıllarca üzerinden duygu sömürüsü yaptığın kızın öz ablan olduğunu öğrenir.”
Şaşkınlıkla kocaman açılan gözlerim ve ağzım bir ‘o’ şeklini aldı o an. Kumsal dönüp omzunun üzerinden bana baktığında göz göze geldik, yüzünde sert bir ifade vardı. Kollarını göğsünde birleştirerek rahat bir ifadeyle hemen yanındaki masanın üzerine oturdu ve sırtını cam duvara yaslayarak gözlerini önüne çevirdi.
Yutkunarak Kumsal’a, “Sen mi söyledin ona mojito olayını?” diye sordum. Eğer Kumsal, Alin’in kız kardeşiyse, ikizlerse, Alin görüldüğü üzere ötmeyeceğine göre geriye bir tek Kumsal kalıyordu. Sabah Kumsal, Varis’le konuşmuştu. Reha yanımıza geldiğinde Kumsal’ın ismi geçerse rahat bırakmayacağımı bildiğinden takım toplantısı olduğunu söylemişti ama aslında Alin’le ilgili Kumsal’la konuşacaklardı. Ve muhtemelen Alin gerçekten de merdivenlerden koşarak iniyordu çünkü acelesi vardı ama zil çalmadan önce su almak için değil, kız kardeşinden kaçıyordu…
Kumsal kafasını salladı.
Gözlerimi kapatıp yutkundum ve derin bir nefes aldım. Alin’in güvendiği şey benimle olan arkadaşlığıysa ve bu yüzden anlatmıyorsa, bu yüzden gözlerime hâlâ yardım istercesine bakıyorsa, o zaman onun güvendiği dalı kesmenin vaktiydi. Kollarımı göğsümde birleştirerek birkaç yavaş adımla Alin’in üzerine yürümeye başladım, zaten köşedeydi. Ben yaklaşırken Varis’in bakışları üzerime çevrildi, biraz geri çekilmişti. “Mojitoma ilaç katanın sen olduğunu biliyorum Alin,” dedim soğuk bir sesle. “Ben kabindeyken tuvalet aynasına küfür yazanın takımdakiler değil de sen olduğunu da biliyorum,” diye devam ettim, herkesin dikkatini üzerimde hissederken. “Artırıyorum… Hatta bence takıma alınayım diye Zara’yı da sen sakatlamışsındır.” Sertçe yutkundu, ifadesi değişiyordu. Maskesi düşüyordu. “Dolabı, dolabının hemen yanında olan oyuncuyu sakatlamak… Mantıklı bir hareket ama fazla mantıklı. Seninle ilgili sorun da bu zaten. Her şey fazla mantıklıydı.”
Alin’in surat ifadesi hiç olmadığı kadar soğuktu. Bir anda ne zaman bana yaklaşsa sahip olduğu o sıcaklık yok olmuştu. Dudaklarını birbirine bastırırken Varis’e baktı, ardından Kumsal’a. Tekrar benim yüzüme bakarken sonunda pes ettiğini anlamıştım. “Nerede fire verdim anlamıyorum,” dedi gözleri arkamdaki masaya sabitliyken. Ardından ağırlığını bir ayağına verdi ve kollarını göğsünde birleştirerek başını kaldırdı. “Biliyor musun Ada? Bütün bunlar bittiğinde arkadaş olabileceğimizi düşünmüştüm… Sen gerçekten iyi bir arkadaş olurdun…”
Başıma giren ağrıyla alnımı ovalayarak arkama döndüm ve birkaç adım uzaklaştım ondan. “Hastasın sen, hasta!” diye bağırdı Kumsal. “Ben de tedavi olduğunu düşünmüştüm!”
“İhtiyacım olan şey tedavi miydi sence?” diye bağırdı Alin. “İhtiyacım olan şey kazanmaktı benim! Bir kez olsun, bir kez olsun izin vermedin!”
Gözlerim kapalı alnımı ovalıyorken bir el gevşekçe bileğime sarıldığında başımı kaldırıp ona baktım. Varis masaya yaslanmış endişeli gözlerle bana bakıyordu. Beni yanına çektiğinde “İyiyim,” diye fısıldadım.
“Kazanmak öyle mi olur geri zekâlı?” diye bağırdı Kumsal oturduğu masadan inerek kardeşinin karşısına geçerken. “Kazanmak; okuldakilere bok, rakip gördüğün kardeşine de çamur atmakla mı olur? Kazanmak böyle mi olur sence?!” Omuzlarından ittirdi. “Ben söyleyeyim sana kazanmak nasıl olur! Bir hedef koyarsın kendine, kimsenin kılına zarar gelmeyecek sağlıklı bir hedef! Sonra da çabalarsın. Yaparsın. Belki hemen olmaz, belki bin kere düşersin ama bin kere kalkarsın! Eğer gerçekten istiyorsan bir yolunu bulup yaparsın! Çalarak çırparak, iftira atarak, oyunlar oynayarak olmaz kazanmak!”
“Sen ne biliyorsun benim ne yaşadığımı yıllardır?!”
“Bıktım senin komplekslerinden artık, bıktım bencilliğinden,” dedi Kumsal kafasını iki yana sallarken bir adım geri çekilerek. “Bana hiçbir şeyi açıklama. Tamam mı? Benim Alin diye bir kardeşim yok artık.” İşaretparmağını kaldırıp beni gösterdi. “Ama ona açıklayacaksın. Yediğin her boku bir bir, açıklayacaksın. Ben yazdım bar tuvaletlerine numaranı, ben para verdim çektirdim o parti odasındaki peruklu videoyu, tüm okula da ben gönderdim diyeceksin adam gibi! Geldiğin günden beri aranızı bozuyorum, salak gibi inanıp birbirinize sataşıyorsunuz, ben de kahkahalar atarak izliyorum diyeceksin!”
“Senin Alin diye bir kardeşin yok zaten! Oldum mu ben hiç senin için? Var oldum senin için söyle? Ben senin için gözlüklü, diş telli, sivilceli, şişko bir soytarıydım hep! Annem bile sana baktığında gururlanıyor, bana baktığında midesi kalkıyordu! Liseye başladığımız ilk gün aynı sınıfta olmamıza rağmen oturduğum sıraya en uzak köşeyi seçtin, gittin ölmüş babamızın soyadını bıraktın annemin kızlık soyadını yazdırdın ya sen kimliğine sırf kardeş olduğumuz anlaşılmasın diye! Voleybol takımına girdiğin ilk haftadan kaptan oldun, sonra da gittin elemeleri geçmiş olmama rağmen fiziksel sınavdan sildirdin adımı! Bak! Bana bak! Bak gurur tablonum ben senin! Senin eserinim!” diye bağırdı Alin kollarını açarak kendini gösterirken. “Eski ben değilim değil mi? Ne bir sivilcem ne bir gram yağım var görüyor musun? Senden bile zayıfım! Ama hâlâ senin için yeterli değilim, değil mi? Hâlâ kardeşin olduğumu itiraf edemiyorsun değil mi?!”
“Aptalsın sen,” dedi Kumsal aptal kelimesini bastırarak. “Aptalsın. Aptal.”
“Ben yaptım!” Alin nefes nefese bana döndüğünde. Daha fazla ayakta duramadığım için Varis’in yaslandığı masaya oturmuştum ve bir elim onun elindeydi. “Ben yaptım ulan, siz de salak gibi kandınız! Var mı? Salaksınız çünkü! Hepiniz salaksınız! Bu kadar salak olmanıza rağmen nasıl spot ışıkları üzerinizde, nasıl öne çıkıyorsunuz anlamış değilim!” Bakışları Varis’e döndü. “Sen de öldürecek misin ne yapacaksın umurumda bile değil! Al! Arkadaşınla sevgilini birbirine düşürdüm, ikisinin de ağzına sıçtım! Al ne yapacaksan yap!”
O sırada çalan zilin sesi terasta yankılandığında garip bir sessizlik süpürdü teras zeminine dökülen yalanların üzerini. Doğrular bir bir gün yüzüne çıkarken yalanlar da çöpe süpürülüyordu demek ki. Ama düşerken bıraktıkları iz… O iz bizimle kalacaktı. Bir yalan dudaktan çıkarken aklı değil kalbi nişan alıyordu; hiçbir zaman karşımızdaki yalan söylediğinde aklımızla oynadığını düşünmezdik ilk, önce göğsümüzde bir ağrı hissederdik. Önce kızar, sonra kırılırdık. Kızardık çünkü güvenimiz sarsılmış, belki de koparılıp alınmıştı bizden; kırılırdık çünkü cesareti vardı karşımızdakinin güven sökmeye. Göze almıştı. Her şeyi göze almıştı.
Ne diyebileceğimi bilmemekle beraber başıma saplanan ağrıya engel olamıyordum. Kimse olduğunu söylediği kişi değildi, kimse göründüğü gibi değildi; herkesin bir gösterdikleri bir de sakladıkları vardı ve saklananlar bir bir ortaya çıktıkça üzerime devriliyordu sanki. Kumsal onun kardeşiydi, kimbilir o nasıl hissediyordu?
“Çekil şuradan!” diye bağırdı Alin, Reha’yı ittirerek terastan çıkıp giderken. Alper dışarı çıkmış, Alin’in arkasından terasa çıkılan odanın kapısını kapatmıştı ve anahtarı nereden bulduysa, kilitlemişti. Muhtemelen zil çaldığında buraya gelecek öğrencileri engellemek içindi.
“Hiç gelme abicim, biz çıkalım,” dedi Reha başıyla dışarıyı işaret ederken. Onlar çıktığında, üç kişi kalmıştık.
Kumsal yüzünü sertçe sıvazlayarak dikildiği köşede hareket etti sonunda, gözleri doğruca Varis’e odaklanmıştı. “Biraz müsaade eder misin?” diye sordu sakin bir sesle ama az önceki tartışmanın etkisiyle hâlâ sertçe inip kalkıyordu göğsü nefes alırken.
Varis’in grilikleri bana döndüğünde gözlerinin içine baktım, başparmağıyla avucumu okşuyordu. Onaylar bir ifadeyle gözlerimi açıp kapattığımda yanımdan geçip gitmeden önce şakağıma bir öpücük bıraktı ve adımlarını terastan dışarıya attı.
Onun gidişiyle boş kalan elimi diğer elim gibi kucağıma koydum, bağdaş kurmuştum masanın üzerinde. Krem rengi, bacaklarımı sımsıkı saran pantolonun kumaşıyla oynuyordum ve gözlerimi de, başımı da kaldıracak hâlim yoktu.
Kumsal bir sandalye çekti karşıma, pantolon özgürlüğü gelmesine rağmen etek giyiyordu hâlâ. Bacak bacak üstüne attıktan sonra ters oturduğu sandalyenin sırtına dayadı kollarını ve çenesini de kollarının üzerine koydu. “Çirkin ördek yavrusu masalını bilir misin?”
Kafamı salladım.
“Bizim ailede herkes sarışın, mavi gözlü, uzun boylu ve yapılıdır,” dedi Kumsal yorgun bir sesle. Bağırmaktan sesi de kısılmıştı biraz. “Yapılı derken… Fiziki açıdan. Alin’le çift yumurta ikiziyiz biz. Şansa birimiz koyu saçlı, diğerimiz sarışın doğduk. Olabilir tabii… Babamın saçları da gözleri de koyu kahveydi. Alin ona çekmiş, ben anneme. Babamızı kaybettiğimizde henüz altı, yedi yaşlarındaydık, ben kabullendim ama Alin reddetti. İkiz çocukları anne iki kolunda taşıyamaz, birini her zaman babası uyutmak zorunda kalır ya hani… Beni annem, Alin’i babam büyütmüş sayılır.”
“Başınız sağ olsun,” dedim kısık bir sesle.
Kafasını salladı Kumsal. “Alin zor bir ergenlik geçirdi. Çok kilo aldı, şeker hastalığı çıktı, obezdi. Defalarca yardım etmeye çalıştım ama gururuna yediremiyordu, yardımımı kabul etmiyordu. Benden nefret ediyordu. İkiz olmamıza rağmen o kadar farklıydık ki… Boyumuz bir değildi, yüzlerimizin şeklinden tut saçlarımızın rengine kadar farklıydık hem de. Çirkin ördek yavrusu gibi hissediyordu kendini, bugün bile yatağını açıp yastığının altına baksan çirkin ördek yavrusu masal kitabını bulursun… Ama sakin bir nefret değildi onunkisi, alevleri vardı nefretinin. Bir ateş yakmıştı, kendini ısıtıp beni yakmaya çalışıyordu o ateşte. Düşünemedim. Bu kadar ileri gideceğini düşünemedim… Bir gün bir fotoğraf gördü elimdeki telefonda, bir Instagram fotoğrafı. Bahçedeki hamakta sallanıp fotoğrafa bakmıştım dakikalarca, meğer arkamdaymış… Görmüş işte. Tartıştık. Fotoğraf okulun Instagram hesabında paylaşılmış bir fotoğraftı, basketbol takımının iki üyesinin. Reha ve Varis.” Gözlerini üzerime çevirdiğinde, ben de başımı kaldırıp ona bakmıştım. “Dedim ki ben Varis’ten hoşlanıyorum. Çünkü o Varis’i elde edemezdi ama Reha olduğunu söylesem, gerçeği söylesem…” Gözlerini kaçırdı. “O kadar ortak noktaları var ki! Zaten arkadaşlardı, anlıyor musun? Kitap kulübünde yan yana oturuyorlardı hep. İkisi de kütüphaneden çıkmıyordu zaten. Alin çok kolay yapardı bunu bana. Çok kolay olurdu onun için…” Dudaklarını ıslattı. “On birinci sınıfın ilk günü sen okula geldiğinde koridorda Varis’le karşılaşmanızı herkes görmüştü. Zaten o günden sonra Varis gözlerini alamadı senden… Ben Varis’le yakın değilim ama bir muhabbetimiz vardı. Alin takmış. Kafayı takmış buna. Bütün okula o hastalıklı zihninde uydurduğu hikâyeleri yaymış, anlamıyorum, o kadar akıllı ki…” Dirseklerini sandalyenin arkasına yaslamış, yüzünü sıvazlıyordu yine.
“Ama nasıl?” diye sordum anlamadığımı belli eder bir sesle. “Sen yaptın her şeyi, bariz ortadaydı bu. Yeri geldiğinde sözlü dalaşa bile giriyordun benimle…”
“Okula geldiğin hafta bizim dönemin WhatsApp grubuna girip hakkımda ileri geri konuştun mu? Etek boyuma, makyajıma, Instagram fotoğraflarıma damga yapıştırıp alay ettin mi benimle?”
Kaşlarım çatıldı.
“Kampa gitmiştik hatırlıyor musun? Sömestr tatiliydi, hava soğuktu. Kulübede sıcak bir duş almıştım. Sen ben girerken çıkıyordun… Kıyafetlerimi çalmış mıydın? Daha sonra çöp kutusunda bulmuştum.”
İfadem suratımda asılı kaldı.
“Ödevim Ada, yemekhanedeydik. Sıradayken performans ödevimi çalışıyordum çünkü yemekten sonraki ilk ders sunacaktım. Tepsimin kenarındaydı. Önümde sen, yanında Çisem vardı.”
“İlk herkese açık kavgamızdı sanırım,” diye mırıldandım. “Kumsal yemin ederim ben ne hakkında ileri geri konuştum ne kıyafetlerini çaldım ne de ödevinin üzerine su döktüm… Dönemin WhatsApp grubuna okula geldiğimden beri bir kez olsun girmedim bile…”
“Biliyorum, artık biliyorum,” dedi Kumsal. “Ama nasıl sen beni kendi hikâyenin kötü kızı olarak gördüysen, ben de seni fena bir kız olarak görüyordum Ada. Arkadaşlarım da buna göre cephe aldılar. Gruba başka bir numarayla sen diye girip dedikodumu döndürmeye çalışan da, kıyafetlerimi çalıp çöpe atan da, biz sıradayken arkamızdan geçip kaşla göz arasında elini suyuna uzatan da Alin’di. Haklısın. Zara’yı da o sakatlamış olabilir çünkü antrenman çıkışı hocamızla kenarda konuştuğunu hatırlıyorum. Seni o önermiştir eminim…” Seslice bir nefes aldı Kumsal. “Ada, ben ne yaptıysam gözümün gördüğüne güvenip yaptım. Ama şimdi de görüyorum ki… Her şey koca bir yalandan ibaretmiş ve benim söyleyebileceğim hiçbir şey yok.” Ayağa kalktı. “Dileyebileceğim bir özürden başka…”
Bacaklarımı masadan aşağıya sarkıtıp atladım ve elimi saçlarımdan geçirdim. Bakışlarımı Kumsal’ın ilk kez samimi bakan mavi gözlerine çevirdiğimde yutkunma ihtiyacı hissetmiştim. “Yeniden başlayalım mı?” diye sordu bana, elini uzatırken. “Hani öyle yaparlar ya filmlerde… Yeniden tanışmış olalım mı?”
“Hiçbir şeyi yok sayamayız Kumsal,” diye mırıldandım yutkunurken, yine de uzanıp elini tutmuş ve onunla tokalaşmıştım. “Bundan sonra yok saydıklarımızın gölgesinde değil, bildiklerimizin karanlığında yaşayalım. Karanlıkta kimsenin saklanabileceği bir gölgesi olmaz, güvendedir.”
Güldü Kumsal elini çekerken. “Ne konuştun be… Kitap yazsan okurum vallahi.”
Gülerek karşılık verdim ona. “Alin’le ne olacak şimdi?”
“Annemle konuşacağım,” dedi Kumsal. “Psikolog randevularında ne halt yiyordu bunca zaman bilmiyorum ama doktorunu bile kandırmış olabilir çünkü biz her şey yolunda diye biliyorduk iki senedir. Muhtemelen rehabilitasyona yatması gerekecek. O video son noktaydı. Üstelik Zara olayı doğruysa bile isteye kendi takım arkadaşını sakatladı, maç videosu incelenince gerçek ortaya çıkacaktır.”
Kafamı salladım. Birbirimize söyleyecek başka bir şeyimiz kalmamış gibi bakıyorduk ve ikimiz de ilk defa karşı karşıya geldiğimizde ne söyleyebileceğimizi bilmiyorduk. Seslice nefes vererek kapıyı işaret ettiğim elimi daha sonra ceketimin cebine soktum. Kumsal kafasını salladı ve önden geçti. Kapıyı açtığımızda etraf sessizdi. Sanırım ders arası da bitmişti ve derse girmek için geç kalmıştık.
Kumsal’ın telefonu titreştiğinde merdivenlerden iniyorduk, bana dönüp “Telefonun yanında değil mi?” diye sorduğunda kafamı olumsuz anlamda salladım. “Varis kafeteryadaymış alt kattaki.”
Kafamı salladım ve adımlarımı hızlandırdım. Tırabzanlara tutunarak merdivenlerden atlarcasına inerken uçacağımı sanmıştım bir an. Kumsal kendi sınıfının olduğu kattaki koridora girmiş, benden ayrılmıştı. Alin’in nereye gittiğini bilmiyordum, doğrusu ilgilenmiyordum da… Yanımda olmasına ihtiyacım olan kişi ise alt kattaki kafeteryada beni bekliyordu.
Kafeterya kapıları açıktı. İçeri girdiğim gibi kapalı cam kapıların ardındaki bahçeye yağan karı gördüm, ardından gözlerim etrafta dolaştı. İçerisi boştu ve Varis en arkada, en köşedeki masanın duvar kenarına oturmuştu; gözleri bendeydi. Dudaklarımı birbirine bastırarak yanına yürüdüm, masada bir bardak sıcak çikolata vardı ve dumanı tütüyordu.
“Ne zamandan beri sıcak çikolata seviyorsun?” diye sordum neşeli bir sesle, kaşlarımı hafifçe çatarak hemen yanında, ona doğru çevrilmiş sandalyeye otururken.
“Tadını dudaklarından aldığım günden beri,” diye cevapladı sandalyemi kendine doğru çekerken. Cevabına gülerek gözlerimi kaçırmıştım. Karton bardağı masada bana doğru kaydırdığında elime alıp dumanına üfledim. Bacaklarımı masanın içine sokup birini diğerinin üzerine atmıştım.
“Biliyordun,” diye mırıldandım bakışlarım karton bardağın içine daldığında. “Kumsal’ı başından beri bana hissettirmeden koruyordun cümlelerinde.”
“Havuz partisine kadar,” dedi düz bir sesle.
“Havuz partisine kadar,” diye tekrar ettim onu. Herkesin içinde öfkesine yenik düşüp beni suya ittirmişti çünkü. Belki de Varis’in gözleriyle tanıklık ettiği ilk vukuatıydı. “Ama biliyordun yine de…”
“Kumsal sandığın gibi biri değil, onu uzun zamandır tanıyorum Ada. Yakın değiliz ama tanıyorum. İnsan birilerini etrafında görmeye alışınca zamanla ister istemez tanıyor. Ne o ne de bütün okul sırf ben sana öyle bakıyorum diye seninle uğraşacak değildi.” Varis geriye yaslanırken elime uzanmıştı. Beni sandalyemden kaldırıp bacaklarının üzerine oturttuğunda ona karşı çıkmadım, aksine kolları belime dolanırken başımı göğsüne yasladım. Burada kimse yoktu. Kafeterya görevlisi bile kör noktada kalıyordu. “Asıl ben sana, seninle uğraşmak istediğim için öyle bakıyordum…”
“Her şeyin iki kız kardeşin kavgasından türemiş olduğuna inanamıyorum, çok saçma,” diye homurdandım.
“Amerikan dizilerindeki gibi bütün okulun sırf yeni geldin diye seninle uğraşıyor olması daha saçma değil miydi?” Çenesini başımın üzerine yaslamıştı.
Dudaklarımı birbirine bastırarak güldüm. “Haklısın, o daha saçmaydı… Bu sıralar çok fazla yükleme yapılıyor kafama, her şey birbirine karışıyor…”
“Daha da karışacak,” diye fısıldadı saçlarımın üzerine bir öpücük bırakırken. Başımı kaldırdığımda yüz yüze geldik. Kaşlarımı çattım.
“Ne demek istiyorsun?”
“Anlamadığımız bir şeyler olduğunda ne yapacaktık?”
“Bak işte bu en saçması,” diye homurdandım.
Dudakları kulağımın dibindeyken güldü. Huylanmıştım. Huylandığımdan omzumu kulağıma doğru kaldırmış ve istemsizce kıkırdamıştım. “Bir şey diyeceğim,” dedi fısıldar bir sesle. “Biz sanki sabah seninle bir yere gitmeyi unuttuk…”
“Nereye?”
“Eczaneye,” diye fısıldadı yine gülerek, kulağımın altında bir yere dudaklarını bastırırken. Elimle yüzümü kapatıp güldüğümü saklamaya çalıştım ama sesten ele vermiştim kendimi.
“Ben hallettim,” dedim elimi yüzümden çekerken. Kollarımı göğsümde birleştirip başımı göğsüne yasladım yine, ardından gözlerimi kapattım. “Şimdi müsaade edersen biraz uyuyacağım, dün gece hiç uyuyamadım…”
“Alena,” dedi Varis.
“Alena, ne?” diye sordum bir mırıltıyla. Aslında uyuyacak hâlim yoktu, sadece gözlerimi dinlendirirsem zihnim de durulur diye düşünüyordum. Kafam o kadar karışıktı ki… Bütün bunları Çisem’e anlatabilecek enerjiyi kazanmak için koca bir şişe enerji içeceği falan içmem gerekiyordu sıcak çikolata yerine.
“Alena, burada,” dedi Varis düz bir sesle. Neredeyse sert konuşmuştu.
Gözlerimi açıp başımı kaldırdığımda kafeteryanın girişine baktım ama boştu. Başımı kaldırıp Varis’in gri gözlerini takip ettiğimde bahçeyi gören pencereye baktığını fark ettim, Alena bina girişine yürüyordu. Üzerinde kalın beyaz bir mont, kot pantolon ve botlar vardı. Saçlarını tepesinde toplamış ve kulaklarını koruyan, atkuyruğunu dışarıda bırakan, üzerinde koca harflerle CHANEL yazan bir bant takmıştı kafasına.
“Sıyırıp geçmesine bile izin vermem dediğin paramparça olacak!” demişti Alena, Varis’e gönderdiği mesajda. Bakışlarım Alena’nın bina girişine yürüyen kararlı adımlarına takıldığında, düşünebildiğim tek şey Varis’in “Paramparça olacaksa birlikte olacağız,” diyebileceği tek kişinin belki de ben olabileceğim ihtimaliydi.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.