Kelebeği Öldürmek
Kelebeği Öldürmek
12. Bölüm - Kül Kelebek
795 40

Kül Kelebek

Yaş Yedi

“Halının üzerine yine çikolatalı süt döktük,” dedi küçük kız, bahçe mobilyasına otururken. Giydiği pantolon sürekli belinden düşüyordu çünkü onun pantolonu değildi, büyük geliyordu. Kendi pantolonları her zaman beyaz, toz pembe ya da başka açık renklerde oluyordu. Küçük kız bu renklerden nefret etmeye başlamıştı artık. Üstelik istediği zaman pantolon giyemiyordu da. Annesi hiçbir zaman istediği kıyafetleri de almıyordu ona. Masaya konan yemeklerin hepsinden yemesine bile izin vermiyordu bazen. Bale sınıfındaki öğretmeni bacak açabildiğini annesine söylemeden kızarmış patates ve makarna yiyemeyecekti mesela. Ya da waffle. Ya da hamburger. Ya da pizza. Ya da kurabiye. Keşke bir an önce yılbaşı olsaydı. Bir tek o akşam, bütün ev akrabalarıyla dolu olduğu ve yemek masası herkesin kendi tabağını istediği kadar doldurabileceği yemeklerle donatıldığı zaman tabaklarına her şeyi koyup masanın altına saklanabiliyorlardı.

“Babam seni öldürecek,” dedi ablası, çimenlerin arasında gözlerini gezdirirken. Muhtemelen taş arıyordu yine ama göle gitmeden buralarda taş bulmak çok zordu.

“Neden sadece beni?” Küçük kız mızmızlanarak kollarını göğsünde birleştirdi. “Sen de girdin o odaya.”
“Fikir senden çıktı koca kafalı. Her zaman babamın çalışma odasına girip eşyalarını yürütmek isteyen sensin.” Ablası suçlayıcı bir tavırla, işaretparmağını küçük kıza doğrultarak konuşmuştu.

“Çikolatalı sütü sen getirdin ama!” Küçük kız bahçe mobilyasından atlayarak ablasının karşısına dikildiğinde, ne söylerse söylesin onu alt edemeyeceğini biliyordu. “Ben sıcak çikolata severim ve her zaman dadımın sözünü dinleyip masada içiyorum. Sense elinde dolaştırıp her yere döküyorsun.” Ablası kavgalarda da hep güçlü olan taraftı. Birinci sınıf olduğu için kreşteki gıcık kız arkadaşlarını bile korkutabiliyordu. Küçük kız o zamanlar ablasının çok havalı olduğunu düşünüyordu.

“Yani?” Ablası havalı bir şekilde tek ayak üstünde dikilerek kollarını göğsünde birleştirdiğinde, açıkça küçük kız kardeşine meydan okuyordu. “Ben olmasam girmemizin yasaklı olduğu odalara girebileceğimizi mi zannediyorsun?”

“Sen ne yapıyorsun ki? Biz içerideyken dışarıyı gözetleyen kişi Aral.”

“Aral bir bebek.” Söylediği şeyi, küçük kız kardeşinin kafasına sokmak istercesine yüzüne eğilerek söyledi. “Kimseyi gözetlediği falan yok. Kapının önünde dikilip şeker emikliyor. Annemlerin odasına sızıp anahtarları getiren benim.”

“Ben de getirebilirim.”

“Sen nerede olduklarını bilmiyorsun.”

“Sen nereden biliyorsun?”

Sarışın dalgaları olan güzel kız, ifadesinden ödün vermeyerek gözlerini uzağa çevirdi. Biliyordu. Çünkü bir keresinde annesinin makyaj malzemelerinden birkaçını aşırmak için gizlice ebeveyn odasına girdiğinde babası sinirli bir şekilde telefonda konuşarak içeri dalmıştı. O da mücevher dolabının altına saklanıp ses çıkarmamaya çalışırken her şeyi izlemişti. Babası evin bütün odalarının anahtarını giysi dolabının içinde, başka şeylerin de olduğu bir kasada saklıyordu. Kasanın şifresi ise annesinin doğum tarihiydi.
Küçük kız daha fazla tartışmak istemedi. Ablası biliyorsa biliyordu işte, ona söyleyecek değildi. Ne zaman üstünlük taslayacak bir şey olsa elinde, onu kaybetmemek için her şeyi yapardı çünkü.
“Taş sektirelim biraz,” dedi ablası bir anda, kendi de uzatmak istemediğini belirterek. “Burada hiç taş kalmamış. Getirdiklerimizi bahçeyle ilgilenen amca toplayıp göle atmış.”

“Varis’i de çağıralım.” Küçük kız el çırptı bir kez. “O da kitap okuyordu burada.”

“O, çirkin kuzeniyle televizyona bağladıkları şu savaş oyununu oynuyor.”

Birlikte göle doğru yürümeye başladılar. Küçük kız, ablasının neden Varis’in kuzenine çirkin dediğini anlamıyordu. Varis’in kuzeninin parlak yeşil gözleri ve sarı saçları vardı. Saçları güneşte altın sarısı gibi parlıyordu. Ablasınınki gibi.

Varis öyle değildi. Varis’in saçları çok, çok koyuydu. Gece gibi. Karanlık. Gözleri ise daha önce hiçbir insanda görmediği bir tondaydı. Gri. Varis’in renkleri yoktu. Annesinin, küçük kızın giymesine izin vermediği renkleri giyiyordu hep. Kreşteyken, serbest vakitlerinde bahçedeki salıncağa uzanıp gökyüzünü izliyordu. Boyama derslerinde çiçekleri simsiyah boyuyordu. Bazen yemek yemiyordu. Etkinliğe gideceğimiz zaman herkesin ortasında değiştirmiyordu tişörtünü, tuvalete gidiyordu. Sanki utanıyordu tenini göstermeye. Dolabında sadece kitap ve basketbol topu vardı. Babası onu kreşten almaya geldiğinde çok büyük, çok parlak, çok pahalı arabalarla geliyordu ama Varis bazen hep aynı siyah kazağı giyiyordu. Sanki hem çok zengin hem de çok fakirlerdi.

“Yine Aral’ın kıyafetlerini mi çaldın sen?” diye sordu ablası, gölün yakınındayken durup taş toplamak için eğildiğinde. Sektirmek için en güzel taşlara bakınıyordu. En güzellerini hep küçük kız getirirdi ablasına, ablasının yüzündeki gülümsemeyi görmek için beli ve bacakları ağrıyana kadar taş topluyordu bazen.
“Elbisem kirlendi. Değiştirmek istedim ama odamızda ablalar vardı, çarşafları değiştiriyorlardı. Anneme ispiyonlarlar diye giremedim.” Eğilip taşlara bakınmaya başladı hemen. En çok taş göle en yakın yerde birikiyordu, dolayısıyla en güzel taşlar da orada oluyordu hep. “Aral’ın pantolonları çok rahat. Bir sürü eşofmanı da var.” Şapkasını da almıştı küçük kız. Saçlarını içine sıkıştırmıştı. Gömleği de pantolonunun içine. Tam bir erkek çocuğu olmuştu.

“O çirkin ördek yavrusuna güzel görünmek istiyorsan elbiselerini kirletme bir daha.”

“Varis, çirkin ördek yavrusu falan değil!”

“Öyle. İkisi de öyle. Kuzeni de o da!”

“Milas çok tatlı bir çocuk.”

Küçük kız, kafasına yediği küçük taş yüzünden acıyla yere devrildi ve kafasını ovalayarak doğrulmaya çalıştı. “Ahh… Off… Niye taş attın bana ya?”

Kafasını kaldırdığı an, ablası ellerini beline koymuş hesap sorar bir ifadeyle başında dikiliyordu. “Sana ne Milas tatlıysa?”

Sinirlenerek ayağa kalktı küçük kız, üzerini silkeledi ve ablasından uzağa gitti. Ablası hep Milas’a çirkin diyordu ama küçük kız ne zaman Milas’tan bahsetse, onunla oynasa, yemek masasında onun yanına otursa ablasından işkence görüyordu. Bir keresinde sırf Milas’ın boyadığı kitabı ödünç aldığı için sıcak çikolatasını lavaboya dökmüştü. Sonra da kitabı alıp yastığının altında saklamış, ne küçük kıza ne de Milas’a geri vermemişti. O günden sonra bir şeyler çizip boya yapmaya daha çok vakit ayırmaya başlamıştı.
“Abla!” diye bağırdı küçük kız, göle biraz daha yaklaşıp mükemmel taş için eğilerek. İşte, bulmuştu. “Burada daha çok taş var. Bunlarla daha çok sektireceksin, söz.”

Ablası önce umursamadı, elbisesi küçük kardeşininki gibi beyazdı ve eğilirken kenarı toz olmuştu ve onu silkelemekle meşguldü. Eğer lekesi geçmezse ve annesi fark ederse çok kızardı.

“Şuna bak! Mükemmel taşı buldum!” Hevesle ablasına seslendi küçük kız. Sadece biraz daha eğilmesi gerekiyordu ama taşlar çok kaygandı.

“Düşeceksin!” diye bağırdı ablası, küçük kız duymadı.

Çünkü çoktan suyun içindeydi kafası.
 

ON İKİNCİ BÖLÜM

 
“Kozası yırtık kelebek büyüyemez.”

 
Akışına bıraktığınız hayatınız, elinize konulan pimi çekilmiş bir bombaya dönüştüğünde “Geriye dönebilsem yine aynı yollardan geçer miydim?” diye soruyorsunuz kendinize. Yere düşerken çıplak dizlerinizin üzerine; kanayabildiğinizi, yine kanarsanız nasıl tedavi edeceğinizi öğrendiniz. Takıldığınız taşı görmeyi öğrendiniz, aşağı bakmayı öğrendiniz, temkinli olmayı öğrendiniz. Buna tecrübe diyorlar.

Hayat zor yoldan öğretiyor. Hep zor yolu seçti. Hep seçecek.

Yaşamak bir mağazadan aldığınız araç gereç değil; her ne kadar size bedava verilse de kullanma kılavuzu yok. Bunun yerine herkes kendi kullanma kılavuzunu kendi yazıyor.

En zoru muhtemelen insanları kaybetmek. Öldüklerinde kaybetmek, gittiklerinde kaybetmek, vazgeçtiklerinde kaybetmek…

Bir hastane koridorunda kaybetmek.

Etrafında çok az insan olunca, kaybedebileceklerinin sayısı da bir hayli az oluyor. Babam, aileden saydığımız Pamuk Hala ve Mustafa Abi olmasa kaybedebilecek kadar sahip olduğum sadece iki arkadaşım vardı: Çisem ve Hazal. Aral’la daha yeni tanışmışken birden yabancı olmuştuk birbirimize. O yüzden onu daha yolun başında kaybetmiştim sanırım. Başka da kimsem yoktu.

En azından öyle sanıyordum.

Orada, hastane koridorunda duvarın dibine çömelmiş, kurumuş kanla kaplı ellerime bakarken ya ameliyat ters giderse diye düşünmeden edemiyordum, sedye ameliyathaneye girdiğinden beri. Panik anlarında beyniniz gerçekten çok farklı çalışıyordu ve olabilecek her türlü kötü senaryo zihninizde cirit atıyordu. Kendimi karanlık bir sokakta gecenin bir yarısı eve ulaşmaya çalışırken takip ediliyor gibi hissediyordum ve beni takip eden kişinin kafasındaki kapüşon düşse, göreceğim şey yalnızca korkularımdı.

Felaket senaryoları da böyledir. Korkularınızdan ibarettir. Şiddetini azaltabilirseniz, senaryoların çoğunluğu kendiliğinden elenir ve önünüzü görürsünüz. Ama düşünmek zaten mümkün değilken doğru düşünmek ne kadar mümkündü ki?

Ya bir sabah olur da okuldaki sırası boş kalırsa? Mesaj atarsam ama mesajım ona ulaşmazsa? Defalarca ararsam ama hiç açmazsa? Diklense okuldan biri Begonya’da, kafa tutmak için orada olmazsa? Çözemesem bir matematik sorusunu ama soramazsam ona? Düşsem yine suya, arkamdan atlamasa? Çünkü yok olsa.

“Vizyonsuz orospu çocuğu okla vurmuş ulan! Okla!”

Yaslandığım duvar titrediğinde kafamı çevirip kaldırdım ve gözyaşlarımdan seçemediğim siyah bir siluet gördüm. Reha, telefonu çaldığında yanımda konuşmamak için özellikle gitmişti. Alper’i geldiğimden beri görmemiştim. Öyleyse bu uzun boylu bulanık görüntünün içindeki öfkeli siluet kime aitti?
“Elin kanıyor geri zekâlı!”

Bir bağrış yankılandı ameliyathanenin önündeki boş koridorda. Bir kıza aitti bu ses. Alena’ya aitti. Gözlerimi kazağımın kenarıyla silebildiğimde görüntü netleşti. Alena, o an, Milas’ı öyle sert itti ki dağ gibi çocuğun sırtı duvara çarptı. “Yapma şunu! Yapma!”

Milas gözlerini kapatıp başını koridorun sonuna çevirdi. Sakin kalmak onun için dolambaçlı bir labirentti ve ben onu böyle bir labirentte çabasız görüyordum ilk defa. Öfkesini dindirmek istediğini düşünmüyordum, dindirmesini de istemiyordum. Ben öfkelenemiyordum, bir duvarın dibine sinmiş sessizce nefes alıp veriyordum sadece; benim yerime de alevlensin istiyordum kimin göğsü bu gece yangın yeriyse.
“A… Ada?”
Alena’nın beni fark ettiğini gördüm, adımı seslenişini de. Muhtemelen görüntüm onu korkutmuştu.
Milas, koridorun sonundan bize doğru gelen Reha’yı göz hapsine aldığında onunla konuşacağını mırıldanarak aksi yöne yürümeye başladı; Alena ise yanıma.

Hırkasını çıkarttığını fark ettiğimde gözlerimi önüme, yere çevirdim ve koridora uzattığım dizlerimi kendime çektim. Önümde eğilerek hırkasını omuzlarıma bıraktığını hissettim. Dürüst olmak gerekirse ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Ne yapmam gerektiğini de bilmiyordum. Kahretsin, nereye bakmam gerektiğini bile bilmiyordum.

Alena sanki bakışlarımın yerde olmasından hiçbir şey konuşmak istemediğimi anlamış gibi yanıma oturduğunda benim gibi dizlerini kendine çekerek gözlerini üzerime çevirdi. Etraf çok sessizdi. Duvardaki saatin akrebi beni sokmuş, yelkovanı da boğazıma dolanmış gibiydi.

Başımı geriye yaslayarak gözlerimi kapattım.
Yine aynı sahne geliyordu aklıma.

Önce mutluluk vardı. Zafer. Güven. Sıcaklık. Çünkü tam zamanında çekip çıkarmıştı beni suyun içinden, kollarımı boynuna sarmıştım sırtını havuz duvarına yasladığında. Hâlâ suyun içindeydik, kalbim deli gibi atıyordu korkudan ama odak noktam farklıydı. Boğulmuyordum, boğulmayacağımı biliyordum. Bu gece değil.

Daha sonra gözlerinin kapandığını, bilincini yitirdiğini, belimdeki kollarının güçsüzleştiğini fark etmiştim. Dünya durmuştu. Ne etrafımdaki onlarca küp su ne deli gibi üzerimize yağmaya başlayan yağmur; ne ambulans sesi ne polis sireni… Hiçbiri delip geçemiyordu etrafıma örülen kör kalkanı. Karnının kenarına saplı okun etrafından sızan kanı engellemek için ellerimi bastırıyordum, ona tutunmayı bıraktığım için batıp çıkıyordum suya. O da battığında…

Ölebilirdim orada. Bunu düşünmüştüm. Ölebilirdim ve sorun olmazdı.

Reha, Toprak’ın titreyen elindeki yayı fırlatıp çocuğun üzerine atlamıştı arka planda. Sağlık görevlileri bizi havuzdan çıkarıyordu, biri üzerime battaniye vermişti ve bir beden sedyeyle ambulansa taşınıyordu. Polis, Toprak’ı arabaya sokarken Reha’nın arabaya atlayıp ismimi bağrışını bile net duyamamıştım, öyle boğuktu sesler. Arabadan çıkıp beni yanındaki koltuğa bindirişini, emniyet kemerimi takıp kapıyı kapatışını bile zar zor hatırlıyordum.

Bir süredir de buradaydım. Soğuk beton üstünde, aynı kasedi defalarca kez aklımda oynatıyordum.
Sessiz koridorda, asansörün kapılarının açılırken çıkardığı tok ses yankılandığında gözkapaklarım açıldı. Gözlerim acıyordu.

Alena’nın yavaşça ayağa kalktığını fark ettim, onun ardından bu tarafa doğru telaşla koşturan kabarık saçlı kızı da hemen ardından. Çisem.

“Ada!” diye bağırdı gür sesiyle, çizmeleri zeminde gürlerken koşmaya devam ettiği sırada. Sanki arabadan indiğinden beri koşuşturma hâlindeydi, asansörde bile dinlenememişti ki hâlâ nefes nefeseydi.
Başımı kaldırıp ona baktım. Artık bulanık görmüyordum ama ben hepten görmek istemiyordum aslında.
Duymak da istemiyordum.

O ameliyathanenin kapısının açıldığını ne görmek ne de duymak istiyordum. Doktorun maske, bone ve ameliyat kıyafetiyle çıkıp konuşmasını istemiyordum. Dudaklarını birbirine dikmek istiyordum sadece, sırf kötü sözler ağzından çıkmasın diye.

Benim yüzümden.

“Ada, ne yapıyorsun burada bu hâlde?” Çisem dizlerinin üzerine çömelerek ellerini kollarımın üzerine koyduğunda bomboş ifademi koruyarak yüzüne bakmayı sürdürdüm. “Kalk, lavaboya gidiyoruz.”
Kollarımdan tutup beni yukarı kaldıracağı sırada isteksizce hareket eden kollarımı kendime çekip bulunduğum pozisyonu korudum. Kalkmak falan istemiyordum, gitmek istemiyordum.

“Ada…”

Alena’nın çatlayan sesinden adımı duyduğumda gözlerimi tekrar yere çevirdim. “Bence de Çisem’le gitsen iyi olur,” diye mırıldandı. “Hem ellerini yıkamış olursun. Yüzünü de yıka istersen, hıı? Böyle ıslak kıyafetlerle betona oturmanın bir faydası yok. Ameliyat kimbilir ne kadar sürecek daha.”

Bir şey söylemedim. Çisem oflayarak, ellerini saçlarına geçirdiğinde doğrulmuş, başını ameliyathane kapısına çevirmişti. Sanki biri çıkacakmış gibi ben de korkuyla başımı oraya çevirdim ama kimse gelmedi.
Asansör kapıları tekrar açıldı.

Gökay.

“Reha’yla Alper nerede? Onları gördün mü?”

Çisem benimle konuşmuyordu, doğrudan Alena’ya bakıyordu. Sanki sözlerinin bana ulaşmadığını düşünüyordu. Sanki gözlerim açık komadaydım.

“Milas, Reha’yla konuşmaya gitti,” diye cevapladı Alena onu. “Alper… Alper’in burada olduğunu düşünmüyorum. Önce Reha’yla konuşsan iyi olur.”

Başımı yavaşça Alena’ya çevirdim. Biliyordu. Alper’in annesine ne olduğunu da biliyor muydu? Ben bile görmemiştim evden çıkışını. Sedyeyle mi çıkmıştı yoksa ceset torbasıyla mı?

Çisem bilmiyordu. Muhtemelen sadece hastaneye gelmesini söylemişti Reha. Oya Hanım’dan bahsetmemişti.

Oya Hanım’a ne olmuştu?

Gökay yaklaştığında Çisem’in yanında durdu. “Ada,” dedi tok bir sesle. “Hadi kalk bir elini yüzünü yıka,” diye devam etti. “Sonra gel kafeteryada konuşalım bir seninle. Tamam mı?”

Benim yüzümden, Gökay, demek istedim kuru sesimle. Şimdiye ses denen şey kaldıysa tabii bende. Benim yüzümden.

“Hadi Ada.” Bu sefer yerinde durmadı. Çisem’in arkasından geçip yanıma gelerek eğildi ve kollarımdan tutup benim aksi kuvvet uygulamama kalmadan kaldırdı bedenimi. Çisem bir yanımda Alena diğer yanımda koridorda ilerlerken asıl Ada’yı o koridorda, duvar kenarında bırakmıştım sanki.

Tuvalet büyük, temiz ve boştu. Alena kapıyı kapattıktan sonra Çisem büyük çantasının içinden kâğıt bir torbayı çıkartıp elime tutuşturdu ve “Üzerini değiştirmen için temiz kıyafet ve iç çamaşırı getirdim. Islak ıslak duramazsın,” diye mırıldandı. Her zamanki gibi her şeyi düşünmüştü.

Paketle birlikte kabinlerden birine yürüdüm, önce kapıyı sonra da klozetin kapağını kapatıp soyunmaya başladım. Eğer çabucak üzerimi değiştirirsem Gökay’la konuşabileceğimi düşünüyordum. Her ne kadar konuşma yetimi kaybettiğimi düşünsem de aklım yerine gelmeye başlamıştı. Ne olursa olsun Toprak’ın ne derdi olduğunu öğrenmeliydim. Ona göre ifademi verip tekrar ameliyathanenin önüne gidecektim. Reha gitmeden önce benimle konuşmak isteyen iki üniformalı polisi, şokta olduğum gerekçesiyle bahçeye yollamıştı, tekrar döneceklerinden emindim.

Paketin içinde bir çift beyaz spor ayakkabı, çorap, iç çamaşırı, pantolon ve sweatshirt vardı. Alena’nın hırkasını kabinin arkasına asıp çıkardığım kıyafetleri katlayarak kenara koydum ve kuru olanları giydim. Islak kıyafetlerim neredeyse üzerimde kurumuştu.

Kabinden çıktıktan sonra çıkardıklarımla dolu olan torbayı kenara koyup ellerimi yıkamak için musluğu açtım.
Daha önce hiç doğrudan bakmamıştım ellerime.

Kan.

Kurumuştu.

Musluk akmaya devam ediyordu.

Ellerim, Varis Adin’in kanıyla kaplıydı.

Kan.

Onun kanı.

Bir el uzanıp boşa akan musluğu kapattığında aynadan Alena’yla göz göze geldim. Daha sonra derin bir nefes alıp sabuna uzandım ve elime iki pompa sıktıktan sonra tekrar musluğu açıp kanı çıkarmaya çalıştım.
Yıkadım. Köpürttüm. Duruladım. Çıkmadı. Sabun aldım, köpürttüm, duruladım, çıkmadı. Tekrar sabuna uzandım, hızlıca her bir köşesini neredeyse tırnaklarımla çizerek yıkadım ellerimi. Duruladım. Çıkmadı. Çıkmıyordu. Lanet olsun. Çıkmıyordu.

“Ada yapma.” Çisem elindeki çantasını da kâğıt torbayı da kenara koyup ellerime uzandı ama ondan uzaklaşıp yan taraftaki muslukta yıkamaya başladım ellerimi.

“Ada yapma lütfen,” dedi Çisem tekrar. “Çoktan geçti.”

“Çıkmıyor değil mi?”

Daha sonra, ben tekrar köpürtürken elimdeki sabunu, Alena’nın sorusu yankılandı boş tuvaletin duvarlarında. Agresifçe sabunu köpürttüğüm ellerim istemsizce durdular, nasıl devam edeceğini daha net duymak için başımı kaldırdığımda yeniden aynadan göz göze geldik. Floresanlardan mıydı bilmiyordum, Alena’nın gözleri ve dudakları kızarmıştı.

“Sabunluyorsun ellerini defalarca ama çıkmıyor. Kirli.”

Çıkmıyor. Kirli.

Duruladım ellerimi. Musluğu kapattım ve avuçlarımı açıp dikkatlice baktım. Çıkmamıştı işte. Kirliydi. Çisem neden bahsediyordu? Alena bile görmüştü. Ellerim kirliydi.

Kirli değildi.

Ama kirliydi.

“Bir kez daha yıkamanı kaldıramam Ada,” diye mırıldandı Çisem lavaboyla önüme geçerek. Uzanıp iki dal peçete kopardı ve ellerimi kurulamaya başladı. Islaklığını iyice aldığına emin olduğunda peçeteyi çöpe atmıştı.

Bunu neden yaptığımı bilmiyordum ama en azından birinin beni anladığını görmek iyi hissettirmişti. Belki de sandığımdan daha çok insan aynı düşüncelerle, aynı şeyle savaşıyordu. Aynı şeytanlarla kafasındaki.

Boğazımı temizleyerek kısıldığını fark etmediğim sesimle “Teşekkür ederim,” diye mırıldandım Alena’ya hırkasını geri verirken.

“Önemli değil.” Buruk bir tebessümle hırkasını alıp üzerine geçirdi.

“Gökay kapıda bekliyor.” Çisem çantasını ve kâğıt torbayı aldıktan sonra Alena’yla yanımızda dikilerek bana döndü ve elini koluma koydu. “Konuşmak için hazır mısın?”

Kafamı salladım.

“Biz ameliyathanenin önünde olacağız.” Çisem, Alena’ya bakarak onaylaması için bekledi. Alena çok geçmeden kafasını salladı ve “Bir şey olursa seni ararız,” diye devam etti.

Telefonum. Yutkunarak dudaklarımı birbirine bastırdım. “Telefonum… O, çantamda kaldı. Varis’in arabasında.” Çisem’e baktım.

“Tamam. Gökay’ı ararım ben. Söz.”

Kapıyı açıp dışarı çıkarken düşündüğüm tek şey o ameliyathane kapısı, dönmek istediğim tek yer o soğuk koridor betonuydu ama her nasılsa kendimi Gökay’la asansörde buldum. Aramızda bir metre vardı, ben biraz daha geride, kollarımı gevşekçe göğsümde birleştirmiş ve asansör duvarına yaslanmıştım. Floresanlar gözlerimi yoruyordu ama yorgun değildim. Gökay’ın telefonu şu dakika çalsa ve asansörler meşgul olsa koşa koşa merdivenlerden çıkacak gibi bir enerji biriktirmiştim yedekte, düşük güç modunda çalışıyordu bedenim sadece. Daha uzun dayanabilmek için. O ameliyathaneden çıktığını görmeden, gözünü açtığını görmeden rahatça nefes alamayacaktım.

Kafeteryanın yarısı hasta ve hasta yakınlarıyla doluydu. Gökay “Çay mı kahve mi?” diye sorduğunda önce bir şey istemediğimi söylemeyi düşündüm ama enerji kazanıp ayakta kalmam açısından zehir gibi bir kahve içmem gerektiğini biliyordum. “Sade kahve.”

Cam kenarına oturdum, yeşil bahçenin ortasındaki su havuzunu buradan görebiliyordum. Küçük bir çocuk bulduğu taşları havuza atıyordu. Doğrudan atıyor değil de sektirmeye çalışıyor gibi bir havası vardı. Annesi olduğunu düşündüğüm kadın biraz ilerisinde telefonla konuşarak ağlıyordu. Çocuğa sırtını dönmüştü ama benim tarafıma yüzü dönüktü. Sesi çıkmasın diye elini ağzına kapatışını görebiliyordum.
Böyle bir telefon almak istemiyordum hiçbir zaman.

Ne yapmam gerekiyordu bunun için?

Ne yapmam gerekiyordu zamanı geriye alarak Toprak’ın okunu Varis’ten önce yemek için?

Boğularak değil, nefes alarak ölmek istiyorum demiştim. Oku hayati bir organıma yesem de nefes alarak ölürdüm değil mi? Neden yapmamıştım? İşlerin bu noktaya gelebileceğini nasıl düşünememiştim? Nasıl bu kadar aptal olabilmiştim? Nasıl Toprak’ın varlığını önceden fark edememiştim? Nasıl o ok ve yayı duvardan almadan önce çığlık atmayı akıl edememiştim?

Aptalın tekiydim.
Aptal Ada.
Aptal!
Aptal…
Senin yüzünden.

Masaya bırakılan karton kahve bardağıyla dikkatim dağıldı. Biraz soğusun diye kapağını açıp kenara bıraktım ve geriye yaslanıp gözlerimi karşıma oturan Gökay’a çevirdim. Kahvesini önüne bırakıp kollarını masanın üzerine koymuştu.

Bomboş bir ifadeyle suratına baktım. Gökay’ın aklı doluydu, biliyordum; anlatacağı her neyse nereden başlayacağını bile bilmiyordu.

“Toprak’la ne oldu geçmişte?” diye sordum pat diye, daha fazla beklemek istemeyerek. Oturduğum sandalyeyi ısıtmak istemiyordum, kahvem bile soğumadan kalkıp gitmek istiyordum yukarı. Burası çok uzaktı. Çok uzaktı ameliyathaneye. Koridorda yanıma çöküp otursa da konuşabilirdik.

Ameliyathanenin önünde oturacak koltuk yoktu, koltuklar koridorun sonunda pencere kenarındaydı ama orası bile çok uzaktı. Bir görevli, ameliyathanenin önünde yığılma olmasın, beklenilmesin diye oraya koltuk konulmadığını söylemişti. Ne acımasızlardı ama.

Gözlerini kapattı Gökay, sanki uzun zamandır görmediği birinin yüzünü gözlerinin önüne getirmeye çalışır gibi. Yutkundu. Kurumuş dudaklarını ıslattı. “Bir kız vardı,” diye mırıldandı gözlerini açarak. “Gördüğüm an kafamdan vurulmuşa döndüğüm.”

Bir kız vardı.

“Birlikteydik. Bir kaza oldu, baraja yuvarlandık arabayla.” Elini saçlarına götürüp sıkıntıyla ensesini ovaladı. “O geç çıkarıldı, bana zamanında müdahale edilmişti. Ona geç kalındığı için böbrek yetmezliği gelişti. Böbreklerinden birini ameliyatla aldılar, diğerini de almaları için çok fazla zamanı yoktu. Makineye bağlı yaşıyordu. Böbrek nakli olması gerekiyordu. Bir arkadaşım…” Duraklayarak derin bir nefes aldı. Onun için anlatması zor olduğunu anlayabiliyordum. “Eski bir arkadaşım böbrek nakli için gönüllü oldu, önceden test yaptırmıştı uyuşuyorlardı. Ameliyat iyi geçti. Ama daha sonra sorunlar oldu…” Gökay’ın gözleri masayı sıyırmış, sabit bir noktaya; yere bakıyordu artık. “Böbreğini veren arkadaşımın babası bela bir tipti, sorun çıkardı. Zaten Irmak fazla dayanamadı. Benim yüzümden.”

Benim yüzümden.
Irmak.
Toprak’ın bahsettiği Irmak.

“Senin yüzünden mi?” Yutkunarak zorla sordum bu soruyu. Tek istediğim dalıp gittiği yerden bu ana dönmesiydi bir an önce. Aklında türlü türlü işkenceler ediyordu kendine, belliydi.

Odak noktası birkaç saniye sonra değiştiğinde bana döndü. Gözleri kanlanmıştı. Burnunu çekip gözlerini ovaladıktan sonra devam etti. “Irmak hastaydı. Nakilden sonra bile diyalize devam etti. Hastalıktan saçları döküldü, bir deri bir kemik kaldı. Kalbi zayıfladı. Kalbi çok… Çok zayıfladı Ada.”

Başımı başka bir yere çevirdim, ifademi kontrol edemiyordum ve görsün istemiyordum. Elim istemsizce ağzıma kapanmıştı ve başımı eğmiştim. Irmak fazla dayanamadı. Benim yüzünden.

Gökay, yaptıkları kaza yüzünden kendini suçluyordu. Eğer kaza yapmasalardı Irmak’ta böbrek yetmezliği gelişmeyecekti. Tüm sorun orada başlamıştı değil mi? Gökay kendini suçluyordu. Gökay kendini lanetlemişti.

Toprak ne demişti? Gökay yanında kimseyi barındırmıyordu. Kendini yalnız bırakıyordu. Kendine ceza çektiriyordu. Kendi hapishanesini inşa etmişti zihninde, parmaklıklar ardına tıkmıştı benliğini.
“Toprak…”

Ben tahminde bulunmaya çalışmadan hemen önce Gökay lafı devraldı. “Toprak’ın ilkokuldan beri arkadaşıydı Irmak. Onu kaybettiğinde delirdi. Zaten en başından beri ilişkimize karşıydı, olanlardan sonra iyice öfkelendi. Irmak’ı kaybedeli bir yıl oluyor, o zamanlar sadece kullanıyordu ama şimdilerde torbacı oldu. Satıyor da. Okulu bıraktı. Zaten okula devam etmesinin tek sebebi Irmak’tı. Oya Teyze’ye satarken kendini eve gizlemesi, kafayı bulup sana işkence etmesi, Varis’i vurması… Hepsi kendi paranoyasından. Hepsi benim yüzümden Ada.” Başını eğdikten sonra başparmakları ve işaretparmaklarıyla kapattığı gözkapaklarına baskı yapmaya başladı. “Ne diyeceğimi bilmiyorum. Özür dilerim…”

“Gökay, saçmalama.” Daha fazla kendisini suçlamasına izin veremezdim. “Toprak’ın hareketlerinden yalnızca kendisi sorumlu. Irmak’ı kaybeden bir tek o değil, o bir dost kaybettiyse sen de sevgilini kaybettin. Böyle düşünüp kendine eziyet etmen doğru değil.”

“Bilmediğin şeyler var Ada…”

“Anlat da bileyim o zaman Gökay.” Sert bir tavırla gözlerinin içine baktım. “Bu ne ya? Herkes bir laf tutturmuş bilmediğin şeyler var Ada. Anlatın o zaman! Anlatın da bilelim!”

Sesim o kadar yükselmişti ki sonlara doğru, etraftaki masalarda oturan insanlar sessizleşip bizim masaya dönmüşlerdi birkaç saniyeliğine. Normalde olsa utanır önüme dönerdim ama kimseyle uğraşacak hâlim de sabrım da kalmamıştı.

Doğruca Gökay’a dönüp devam etmesi için bekledim ama bir şey anlatacak gibi değildi, sonunda ayaklandığımda kafeteryanın kapısından içeri yürüyen tanıdık yüzü gördüm. Alper. Doğruca ona çevrildi adımlarım, onun da bizi gördüğü için buraya geldiğini düşünüyordum. Suratı hayalet görmüş gibi bembeyazdı ve saçları dağılmış, gözleri kızarmıştı.

“Alper.” Kafeteryanın kapısının önünde karşısına dikildiğimde doğru kelimeleri birleştirmem gerektiğini biliyordum. “Ne oldu?”

“Bunun ne işi var burada?”

Alper bir anda, arkamdan beni takip eden ve sonunda yanımıza ulaşan Gökay’a dik dik bakmaya başladığında aralarındaki gerginliğe anlam veremeyerek aralarına girdim. “Gökay’ın bir suçu yok. Orada değildi bile.”

Alper sağ omzumdan eliyle beni yana ittirerek Gökay’ın dibine girdiğinde ortamın gerginliğinden nabzım hızlanmıştı. “Ne kadarını anlattın kıza?”

Gökay soğukkanlılıkla, sakin tuttuğu ifadesini bana çevirerek “Ben şimdi gideyim Ada,” diye mırıldandı. “Sonra konuşuruz.”

Hafifçe kafamı aşağı yukarı salladım. Gökay geçmek için hareketlendi ama Alper gitmesine henüz izin vermeyecek gibiydi. Elini, Gökay’ın koluna koyup onu durdurduğunda Gökay’ın sabır dilenir gibi gözlerini kapattığına şahit oldum. Sabır dilenir gibi mi? Aslında daha çok… Bırak da gideyim gibi… Gitmeme bile izin vermiyorsun, gibi.

“Dur orada.”

“Alper cidden mi?” Gökay sertçe kolunu çekerek ona döndü. “Varis ameliyattayken mi? Burada mı? Hastanede mi?”

Alper, damarına basılmış gibi geri çekilip başını çevirerek seslice nefes verirken ikisi arasında gezdirdiğim gözlerimle bir bağlantı kurmaya çalışıyordum ama hiçbir sonuca varamamıştım. Daha önce, Çisem’le Alper’in arasında bir şeylerin olduğunu fark edemediğim gibi, Alper’le Gökay’ın arasında da bir sorun olduğunu fark edememiştim.

Gökay dönüp arkasına bile bakmadan bahçe kapısından dışarı çıktığında, parmaklarını geçirerek çekiştirdiği saçlarının arasından Alper’le göz göze geldim. Sormam gerekiyordu. “Gökay’la ne oldu?”

“Ne olmadı ki Ada, asıl onu sor sen,” diye mırıldandı Alper. Başıyla asansörü işaret ediyordu. Kafamı sallayarak onu takip ettiğimde boş asansöre bindik.

“Annem iyi, odaya aldılar,” diye devam etti birkaç saniyelik sessizliğin ardından, benim gibi asansörün bir ucunda duvara yaslanarak.

Rahat bir nefes verdim sonunda. Hâlâ göğsüme kaçmış, orada ağrı yapan bir soluk daha vardı içimde salınmayı bekleyen ama bir süre daha bana eşlik edecekti göğüs kafesimde.

“Anneni orada öyle görünce…” Dudaklarımı birbirine bastırdım. Niye açmıştım zaten ağzımı? “Özür dilerim. Öyle demek istemedim. Sadece… Bir şey oldu sandım. Çok korkmuştum.”

“Benim gibi bir annen olsaydı her gece başını yastığa korkuyla koyardın.”

Asansörün kapıları açıldı. Aynı anda gözüm dalmıştı, hareket etmemiştim. Alper ne dediğini fark ederek suratında bir pişmanlık ifadesiyle yüzüme baktığında başımı kaldırdım. “Öyle demek istemedim.” Sesi çatlamıştı. “Ben…”

Tabii… Okuldaki herkes gibi, o da üvey olduğumu ve annemin olmadığını biliyordu. Annemin hiç olmadığını da biliyordu. “Önemli değil,” diye mırıldandım birlikte asansörden çıkarken. “Konumuz senin annen. Ben alınmam, merak etme.”

Hafifçe kafasını sallayarak önüne döndü. Farklı bir asansöre bindiğimiz için ameliyathaneye kadar yürümek zorundaydık. Alper burnunu çekerek başını kaldırdığında gözlerini önümüzdeki pencerelere ve yeşil koltuklara çevirmişti. “Gökay sana ne kadarını anlattı?”

Şüpheli bir bakış attım ona, ardından önüme döndüm. Alper ne kadarını biliyordu peki? “Ne anlattığını nereden biliyorsun?”

“Ada,” diye mırıldandı Alper, biz koridorun başını dönerken. Sonunda ameliyathaneye ulaşmıştık ve herkes kapının önündeydi. “Irmak benim kız kardeşimdi.”

Tanımadığım, uzun boylu, jilet gibi siyah bir takım elbise içerisindeki adamı Milas’la konuşurken gördüm. Yanlarında Alena da vardı. Kollarını göğsünde birleştirmiş ve omzunu duvara yaslamıştı. Çisem ve Reha birkaç adım ileride birlikte dikiliyorlardı. Başka bir adam daha vardı, ellilerinde, bembeyaz saçlarının arasında iki misket gibi duran masmavi gözlerini cebinden sarkan köstekli cep saatine çevirmiş, sırtını duvara yaslamış, kahverengi bir takım içerisinde olan bir adam.

Ama, her ne kadar gözlerim ileride takılı kalsa da aklım önümdeki taşı göremediğimden yere serilmişti bir anda. Şimşekler karanlık zihnimi aydınlatmıştı.

Irmak, Alper’in kız kardeşiydi. Toprak ve Oya Hanım’ın tanışıklığı buradan geliyordu. Ve Oya Hanım’ın delirmesi, belli ki yalnızca yurtdışına kaçan kocasıyla alakalı değildi.

Burnumun direği farkındalıktan sızlarken başımı yavaşça Alper’e döndürdüm. Ellerini cebine sokmuş, öylece dikiliyor ve karşısındaki manzarayı izliyordu. “Ben, bilmiyordum,” diye mırıldandım iki kelimelik cümlede iki kere yutkunarak. “Alper, ne diyeceğimi bilmiyorum…”

“Önemli değil, boş ver. Toprak’ın neden kafayı bozduğunu anlamış olmalısın artık. Şu an önemli olan o piçin bir an önce ameliyathaneden çıkıp gözlerini açması. Gözlerini açıp bir sik beceremiyorsunuz diye bağırıp çağırması. Şu an önemli olan tek şey bu.”

Ağırca kafamı salladım ve önüme döndüm. Bir saniye önce annem olmadığı için hiçbir art niyeti olmadan ettiği lafın özrünü dileyen Alper, bir saniye sonra kaybettiği kardeşinin şu an için önemli bir konu olmadığını söyleyebilecek kadar anlayışlıydı.

O, koridorda yürümeye başladığında ben de birkaç saniye gecikmeli olarak arkasından yürümeye devam ettim. Çisem beni gördüğü gibi Reha’yla sohbeti kesmiş, elimden tutup yanına çekmişti. Ellerini kollarımda aşağı yukarı sürterek beni ısıtmaya çalışırken “Konuştunuz mu?” diye sordu. Kafamı salladım. Çisem o an Alper’le göz göze geldi, daha sonra herkesin bakışları ameliyathane kapısından gelen sese çevrildi.
Birkaç saattir içeriden çıkan olmamıştı.

Çıkarken maskesini çıkartan bir kadın doktor bize bakarak hiçbir şey söylemeden yanımızdan geçip gittiğinde kalbimin duracağını düşünmüştüm.

Kadın doktorun ardından çökmüş omuzlarımla bakarken otomatik kapı tekrar açıldığında bu sefer yaşlı bir erkek doktor, iki kadının önünde çıkmıştı ve sorumlu kişi olduğu belli oluyordu. Milas’la konuşan, kırklarının sonundaki uzun boylu adam direkt doktorun önüne dikildiğinde Çisem’le Reha’nın arasından çıkıp yanlarına yürüdüm.

“Tevfik Bey, yeğenimin durumu nasıl?”

Tevfik Bey. Yeğen. Bu uzun boylu adam, Milas’ın babası olmalıydı. Doktorla tanıştıkları belli oluyordu. O mu ayarlamıştı bu durumda bile Varis’in ameliyatına girecek doktoru? Hatta belki direkt hastaneyi ayarlamışlardı. Burası yeni inşa edilmiş, lüks, büyük ve temiz bir yerdi.

Tevfik Bey’in yanındaki doktorlar aramızdan çekilerek gittiler. “Yeğeninizin karın boşluğuna saplanan ok, on altı milimetre çapında ucu çelikten yapılma antika bir gereç. Sanıyorum ki uzun süre temizlenmemiş, paslıymış. Dolayısıyla enfeksiyon riski yüksek.” Adam derin bir nefes vererek kafasını salladı. “Çok fazla kanaması oldu, hastanemize gelene kadar da yaklaşık iki litre kan kaybetmiş. İç kanamayı durdurduk. Enfeksiyon kapma ihtimali için ilaç tedavisi altında tutacağız. Birazdan arkadaşlar odaya alacak, şimdilik durumu stabil.”

Tevfik Bey, lafını bitirdikten sonra eliyle ileriyi işaret etti. “Buyurun Alparslan Bey, isterseniz odamda konuşalım.”

Alparslan Bey. Alparslan Adin.

Milas’ın babası kafasını sallayarak Tevfik Bey’le birlikte ilerlemeye başladığında bakışlarımı yere çevirmiş, dudaklarımı kemiriyordum. Ağzıma gelen metalik tatla birlikte dönüp duvar dibine ilerlemeye başladığımda herkes kapının önünde toplanmıştı ama ben ayakta durabilecek gücü bulamıyordum kendimde. Karın boşluğuna saplanan ok on altı milimetre çapında. Paslı. Enfeksiyon riski yüksek. Çok fazla kanaması oldu. İç kanama. Durumu stabil.

Benim yüzümden.

Sırtım duvarda kayarak beni yavaşça yerle buluşturduğunda bacaklarımı kendime çekerek kollarımı etrafına sardım. Bu, o iyi demekti değil mi? Zaten çok sağlıklı bir insandı. Değil mi? Bu ameliyat onun için sorun değildi. Sabaha uyanırdı, değil mi?

Ya değilse?

Ameliyathane kapısının açılma sesini, tekerleklerin gidişini duydum ama başımı gömdüğüm dizlerimden kaldıracak gücü bulamadım kendimde. Çisem birkaç dakika sonra fark etmişti beni, zorla kaldırıp boş odalardan birine götürmeye çalıştığında gitmek istemedim. Daha sonra Alparslan Bey, doktorun odasından geri döndüğünde birlikte asansörle hastanenin en üst katına çıktık. Varis’in odasının kapısının üzerinde VIP 01 yazıyordu ve karşısında koltuklar vardı.

Camdan içeri doğru bakmadım.

Bir süre sonra Milas, Alena’yı eve bırakmak istedi. Alper çantamı getirmiş, daha sonra ortalıktan kaybolmuştu. Alparslan Bey de öyle.

Doktor en son geldiğinde ve durumunu kontrol edip yarın sabaha anca uyanabileceğini söylediğinde, Çisem daha fazla dayanamayarak hemşirelerden biriyle konuşup boş bir oda ayarladı. Alena sabah geleceğini söyledi, Milas onu götürdü. Reha biz kalktıktan sonra koltuğa oturdu. Odasının önünde kalan tek kişiydi artık.

Tüm gece nasıl geçti bilmiyordum. Geniş, karşılıklı iki yatağı olan boş bir odaya götürmüştü Çisem beni. İki kat aşağıdaydık. Birine o yatmış, ayaklarını uzatıp kollarını başının altına almış tavanı izlemeye başlamıştı. Diğerine ben… Bacaklarımı kendime çekip ellerimi yastığın altına sokmuştum. Gözlerim kapanmamıştı, ben uyumak istememiş değildim.

Bir iki saat sonra, sabahın beşinde hava daha yeni aydınlanırken odadan çıktığımda Çisem horul horul uyuyordu. Uyumasam da, daha iyi ayılabilmek için kafeteryaya inip sert bir kahve aldım ve en üst kata çıktım asansörle. Katın önünde iki tane ızbandut gibi herif dikiliyordu ve nedense geçmeme izin vermeyeceklermiş gibi geliyordu.

Yürümeye devam ettim. Neredeyse kapıdan geçecektim ama iki koruma da önceden sözleşmiş gibi aynı anda bir adım yana, birbirlerine yaklaşarak girişi kapattılar. “Bu kata giremezsiniz.”

Kesik bir nefes alarak gözlerimi kaldırdım ve yüzlerine baktım. Suratıma bakmıyorlardı bile. “Siz kimsiniz? Kim oluyorsunuz da girişime engel oluyorsunuz? Burası bir hastane.”

“Üzgünüm hanımefendi, bu kata giriş yasaklandı.” Biri, gözlerini bir saniyeliğine yüzüme indirerek konuştuktan sonra önüne döndü.

Her şeyden öte, neden buradalardı ki? Kimi kimden koruyorlardı? Varis’in bir suikaste falan uğrayacağını mı düşünüyorlardı? Belki de mümkündü. Büyük işadamlarının ne çeşit düşmanları olduğunu bilemezdiniz değil mi? O gün holdingteki konferanstan yaka paça çıkardığı gazeteci aklıma gelmişti. Sırf o adam bile tehditkâr konuşmuştu Varis’e karşı. Bir şeyler biliyordu ya da bildiğini düşünüyordu.

“Nasıl girebilirim içeri?”

“Üzgünüz, giremezsiniz.”

Derin bir nefesle sabır dilenircesine sweatshirtümün cebine sıkıştırdığım telefonumu çıkartıp Reha’yı aradım. Birkaç saat önce burada kalacağını söylemişti değil mi? Korumaları geçebilecek biri varsa bu ya Milas’tı ya Reha ya da Alper. Milas ortalıkta yoktu, Alper de geceden beri görünürde yoktu. Ama Reha içeride kalmıştı. Odasının karşısındaki koltukta kalmıştı.

“Ada?”

Reha’nın sesi içeriden eko yaptığında “Kapının önündeyim, korumalar girmeme izin vermiyor,” diye söylendim telefona doğru, doğrudan korumalara bakarak.

“Bir dakika.”

Reha telefonu kapattı. Yalnızca birkaç saniye sonra kapının önüne gelmişti. Korumalar kenara çekilip Reha’ya baktılar. Reha aynı görünüyordu. Biraz saçları dağılmıştı ve muhtemelen uykusuzluktan gözleri kızarmıştı o kadar. “Varis’in odasına Ada’yı mı sokmuyorsunuz siz? İşinizden olmaya bu kadar istekli misiniz?”

“Reha Bey, Alparslan Bey’in emirleri kesindi. O gelene kadar kimseyi içeri sokmamamız gerektiği söylendi.”

“Ya bırak Allah aşkına, Alparslan Bey’iniz mi ödüyor sizin maaşınızı? Başınızdaki adamın oğlundan bahsediyoruz.” Reha onlara bir bakış attıktan sonra korumalar geçmeme izin verdiklerinde “Gel sen Ada,” diye devam etti Reha. Kapıdan geçip onunla birlikte koridora girdim.

“Korumalar gerekli miydi gerçekten? Bu kadar sıkı bir denetim?”

“Bazı Adin problemleri,” diye mırıldandı Reha kafasını sallayarak. “Takma. Bunları daha çok göreceksin sen.”

Ne zaman kapının önüne geldiğimizi fark edememiştim, bir anda odanın içini görebildiğimiz büyük camın önüne gelmiştik. Bakmamıştım gece, o buraya ilk geldiğinde ama şimdi istemsizce kafamı kaldırdığımda görmüştüm içeriyi. Odaya duman üfleyen bir cihazın yanındaydı yatağı, başında serum bağlıydı ve birkaç makine görebiliyordum küçük. Yatağın içinde, üzerine beyaz bir örtü örtülüydü beline kadar. Göğsü çıplaktı. Parmağına kıskaç gibi bir şey, koluna da iğne takılmıştı. Ağzında solunum cihazının hortumları vardı. Yanında tek kişilik ve çift kişilik olmak üzere iki koltuk, masa, bir dolap… Ve koca şehir ayaklarının altındaydı penceresinden görebildiğim kadarıyla. Yağmur yağıyordu. Duyabiliyor muydu acaba pencereyi döven yağmur seslerini?

“Doktor en son geldiğinde gayet iyi olduğunu söyledi. Normalde sabaha uyanırmış ama sanırım akşamı bulacak, uykusuzluk çekiyormuş. İşimize geldi vurulması vallahi, uyu deyince uyumuyordu şerefsiz. Şimdi yatsın aşağı.” Reha söylenerek kollarını göğsünde birleştirip karşıma geçtiğinde, omzunu duvara yaslayıp yüzümü süzmeye başlamıştı. “Sen uyudun mu bu arada? Hiç dinlenmiş gibi görünmüyorsun.”

“Dürüst olabilirsin.”

“Berbat görünüyorsun.”

Varis’in uyku sorunları olduğunu biliyordum. Uyumayı gereksiz gördüğü gibi saçma bir teorisi vardı hatta, kendimce asıl nedenini saklamak için uydurduğunu düşündüğüm. Peki asıl nedeni ne olabilirdi?

Alper, Toprak, Gökay, Çisem… Normal görünen dört genç. Neler çıkmıştı suratlarına takındıkları umursamaz maskelerinin ardından. Kimbilir Varis’in nasıl bir hikâyesi vardı?

Kahvemden bir yudum aldım.

“Bence sen Çisem’le birlikte eve dön,” diye mırıldandı Reha. Hemen itiraz edeceğimi belli ettiğim suratımı kaldırıp ona baktığımda ise lafı devralmama izin vermeden devam etti. “Orada kal demiyorum. Sadece bir git, bir duş al, yemek ye. Üzerini değiştir. Ne bileyim, dinlen biraz. Akşama doğru gelirsin. O zamana kadar uyanmayacağını söyledi doktor nasıl olsa. Bedeni yorgun olduğu için uyutuyorlar, onun da elinde değil uyanmak.”

Saat 8’e doğru Çisem’in kapıdaki korumalarla kavga edişini duyana kadar Reha’yla sohbet ettik. Daha sonra birlikte kafeteryaya indik. Çisem hastane poğaçalarını beğenmediğini söyleyip eve gitmekte ısrarcı olmaya başlamıştı. Üstelik Reha da destekçisiydi.

Saat 11 gibi sonunda beni ikna edebildiklerinde Alper de gelmişti. Bana kokarca muamelesi yapmaya başladığı için huylanmıştım iyice saçlarımdan, o zaman kabul etmiştim Çisem’le kısa süreliğine eve gitmeyi.
Göğsüme sıkışmış ağrı gittiğinden midir nedir, esniyordum sürekli. Uykum vardı.

Hızlıca duş aldım, giyindim, mutfakta hazırladığım sandviçlerden birini iki dakikalık bir rekorla mideme indirdim ve geri dönebileceğimizi söyledim ama Çisem’i annesi aradığında ve iki saniyeliğine yatağımın üzerine oturduğumda, ne zaman başımı yumuşak çarşafıma yerleştirdiğimin farkında bile olmaksızın uykuya dalmıştım.

Rüyamda küçük Varis’le kreşteydim. Uyku vaktiydi ve biri yastığımı çaldığı için nereye kıvrılacağımı ya da başımı nereye koyacağımı bilmeden dolanıyordum etrafta. Varis yastığına yatmış, başını kaldırmış tavanı izliyordu açık gözleriyle. Hatırlayamadığım bir şeyler söyledim, daha sonra yanına oturup ellerimle ittirdim onu. Yastığının yarısı benimdi, başımı üzerine koyduğum gibi uykuya dalmıştım.

Belki de uyanmıştı. Belki de uyanmıştı ve ben hâlâ aptal yatağımda uyuyordum.

Uyandığımda hava kararmıştı. Odayı terk ettiğimde etrafa bakındım ama Çisem hiçbir yerde yoktu. Telefonumu bulup tam onu arayacağım sırada kapı açıldığında hafif ıslanmış bir şekilde içeri girdiğini gördüm. “Çisem? Ne zaman çıktın sen?”

Belli ki bir süre önce çıkmıştı. Üzerini değiştirmişti… Eve uğramıştı.

“Anahtarını araklayıp eve gittim bir iki saatliğine, yeni mi uyandın?” Çisem içeri girerken anahtarlarımı bana attı beklemeden. Havada yakaladım. “Hazırsan çıkalım.”

Sessizce kafamı salladım ona bakarken. Açık renk bir kot ve siyah, ince bir kazak geçirdim üzerime. Hava soğuktu. Montumu ve çantamı aldım, ardından birlikte çıktık.

Çisem gelene kadar yolda iki kere durmuştu. Birincisinde benzin almıştık, ikincisinde de kahve. Hızlı olmak için arabada beklemiştim ben. O sürdüğü için vazgeçirip doğruca hastaneye sürmesini isteyemiyordum, takside değildim ki. Aklımdan geçmemiş de değildi gerçi kahve almak için durduğunda, daha durur mu düşüncesiyle inip taksi çevirmek…

Sonunda hastaneye vardığımızda Çisem arabayı otoparka sürüp boş bir yer bakınırken Reha’yı aradım, ikinci çalışta açtı. “Alo, Reha? Geldik biz.”

“Biz yukarıdayız,” deyişini duydum, arkadan sesler geliyordu. “Uyandı.”

Uyandı. Birden kanıma karışan aşırı adrenalini hissettim, daha fazla ön koltukta oturup duramazdım. Çisem o sırada park ediyordu, çizgilerin arasına girip durduğu ilk an emniyet kemerimi çözüp dışarı attım kendimi. Çisem’in “Ada beni bekle!” seslenişine karşılık vermek için dönmeksizin. Ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi düşünmemiştim hiç onun o çelikten gri gözlerinin içine yeniden bakabildiğimde ama o an çok önemi yoktu. Sadece bilincinin yerine geldiğini görmek yeterli olacaktı ve ben saniyeleri halatın üzerine dizmiş var gücümle kendime çekiyordum.

Tam kapılar kapanırken asansöre yetiştim, benimle kabinde olan aile dördüncü katta inmişti. En üst kata tıklayıp ağırlığımı tek ayağımın üzerine vererek ritim tuttum, saniyeler geçmek bilmiyordu. Sonunda kapı açıldığında VIP katının önünde yine o korumalar bekliyordu ama ben içeri koşarken bir şey yapmadılar. Nefes nefese kendimi kapısı açık odadan içeri attığımda, yatağın yanında duranlardan birine tutunarak durdurabildim kendimi. Doktor konuşuyordu.

Nefesimi tuttum. Kalbim ritmini çoktan kaybetmişti ve geri kazanmak biraz sürecekti, tıpkı nefes alış verişim gibi. O an beni gören herkes dakikalardır koştuğumu söyleyebilirdi. Bir anda içeri girdiğimde duruma aydınlanıp durdurabilmiştim kendimi anca. Zaten ne yapmayı düşünüyordum ki? Üzerine mi atlayacaktım?
Suçluluk hissediyordum. Onun başına gelen şeyin suçlusu bendim. Belki Gökay’a kendisini suçlamaması gerektiğini, sorumlu kişinin Toprak olduğunu söylüyordum ve aynı şekilde kendimi suçluyordum ama duygularım konusunda dürüsttüm ve oturup kendimle konuşarak dahi olsa düzeltebileceğimi, değiştirebileceğimi içimde bir şeyleri; düşünmüyordum. Toprak’ı gördüğümde ona seslenmeyen bendim. Beni bahçeye sürüklemesine izin vermiş ve boş havuza düştükten sonra duruma aydınlanınca bile bir şey yapamamıştım. Boğmuştu beni suyun içinde, boğulmakla kalmıştım. Alper gelmeseydi ölmüş olurdum. Varis yetişmeseydi ölmüştüm.

Şimdi Varis o uçurumun kıyısından dönen taraftı. Benim yüzümden.
Ona neleri borçlu olduğumu düşündükçe liste uzayıp gidiyordu ve boynuma dolanması yakındı. Biraz daha ilerlese bu durum… Ayak bileklerime pranga olacaktı.

“… bu yüzden ilaç tedavisi yarın akşama kadar sürecek, daha sonra…”

Doktor bey konuşmasına devam ederken nefes nefese kaldığımı fark ettirmeme çabamla birlikte etraftakilere baktım önce. Reha, Alper, Milas, Alena ve kim olduğuna dair hiçbir fikrimin olmadığı mavi gözlü, ak sakallı adam buradaydı. Doktor Bey yanında bir asistanla gelmişti ve elinde Varis’in test sonuçları vardı.

Sonra onu gördüm.

Hafif oturur pozisyona getirilmişti yatağı. Beyaz bir tişört giyiyordu ve yatağın yanındaki koltuğun üzerinde birkaç paket vardı. Muhtemelen sabahlık tarzı birkaç şey getirmişlerdi ve üzerini değiştirmişti. Elleri iki yanındaydı, doğrudan doktora bakıyordu ve suratında tek bir kas oynamıyordu. Her zamanki gibiydi. Bu iyiydi. Çünkü o iyiydi.

Daha sonra gözleri birkaç saniyeliğine benim üzerime çevrildi. Çok kısa bir andı, hemen kaçırmamıştı ama kısa bir andı işte. Yalnızca bir gün olsa da haftalardır gözlerinin içine bakmamış gibiydim. Sömürülmeye o kadar alışmıştım ki o gri boşluklar tarafından, şimdi zor geliyordu büsbütün yürümek bu şehrin sokaklarında.
Suratındaki hiçbir ifade değişmedi bana bakarken. Sanki içi boş bir kabuğa bakıyor gibiydim, tıktıklasam ses gelecekti. Önceden de böyleydi. Önceden hep böyleydi… Ne düşündüğünü, ne hissettiğini, ne yapacağını anlayamazdınız. Neden böyle olduğunu da anlayamazdınız. Neden böyle olduğunu, şimdi bile anlayabiliyor değildim. Belki bir şeyleri gizlemek içindi, belki korkaklıktı duyguları saklamak; belki de en büyük silahıydı aslında. Bilmiyordum. O anlatmadığı sürece de bilemeyecektim.

Daha sonra tekrar doktora döndü ve onu dinlemeye devam etti. Doktor yarın öğleden sonra taburcu olup evde istirahat edebileceğini, bir süre yalnızca kontrollere gelmesi gerektiğini ve tüm bu bilgileri ve fazlasını çıkışını vermeden önce detaylı bir şekilde anlatacağını belirtip çıktı.

Doktor çıkar çıkmaz başından beri etrafta dolanan Alper, elindeki birkaç kâğıdı karıştırarak yatağın ucuna oturmuştu. “Hazır yatmışken bir hafta daha uyusaydın ya paşam? Ne uykucu çıktın sen de he. Uyuyan Güzel 2.0!”

Varis yorgun bir bakış attı Alper’e. “Edebiyat bilginin masallardan ibaret olduğunu da belli etmezsin be.” Parmağındaki aleti çıkarttıktan sonra kolundaki serum iğnesine bir bakış attı.

“Deneme bile onu sökmeyi. O serum bitecek,” diye mırıldandı Milas, koltuğa oturup geriye yaslanırken. Alena dönüp ona anlamadığım bir şekilde bakmıştı. Belki de aralarında bir şeydi.

Alper yataktan kalkıp bir kere el çırptı, ardından yanından geçerken esprili bir şekilde söylenerek kapıya yönlendirdi adımlarını. “İyi o zaman ölmediysen ben annemin yanına dönüyorum. Yan odada.”

Alper’in annesi bu katta mıydı? Yan odada mıydı? Nasıl fark edememiştim? Başka odalar olduğunu da görmüştüm ama birincisi koridor çok uzundu ve zaten Varis’in odası belliydi. O yüzden dikkatimi çekmemişti.
“Biz de içecek bir şeyler alalım.” Alena, oturan Milas’ın ellerini tutup ayağa kaldırmak için çekmeye çalıştığında Milas çok da istekli görünmüyordu ama gülüyordu.

“Niye ya? Daha yeni uyandı herif. Biraz göz kulak olalım kuzenimize belki komaya falan girer, bu okla yaralanmalarda sıkça görülen bir durum çünkü…”

“Milas kalk!”

Milas gülerek kalktığında odada yalnızca Varis, ben ve Reha kalmıştık. Mavi gözlü, ak sakallı adam da gitmişti bir şey demeden. Alena çıkarken Çisem içeri girmek için kapıyı dövüyordu ki Alena onu da kolundan yakalayıp bir kolunda Milas, diğer kolunda Çisem’le katı terk etti.

“Toprak tutuklu şu an,” dedi Reha, herkes çıktığı an kollarını göğsünde birleştirerek. Yatağın başında dikiliyordum. Varis doğrudan ilgisini ona yönlendirdi. “İkinizin ifade vermesini bekliyor polis, daha sonra suçlamalar savcılığa gidecek.” Reha’nın bakışları ikimizin arasında gezindiğinde tekrar Varis’le göz göze geldik.

Dudaklarımı birbirine bastırarak yutkundum ve gözlerimi Reha’ya doğru kaçırdım. “Alper’le sen ifade verdiniz mi?”

Kafasını salladı Reha. “Ama önemli olan sizin diyecekleriniz. Özellikle sen, Ada. Asıl sana saldırdı.”
Yanağımı ısırdım içeriden. Gerilmiştim. “Kimbilir ne kadar ceza alacak…”

“Toprak’ın alacağı cezayı mı önemsiyorsun?”

Varis bir anda, uyandığından beri ilk kez, doğrudan bana konuştuğunda kesik bir nefes kaçtı dudaklarımın arasından. Başımı ona çevirdim, ellerimi montumun ceplerinden çıkartırken. “Bunu mu konuşacağız? Sen uyandın ve bunu mu konuşacağız?” “Dün gece kafeteryada Gökay’la konuştum, bana geçmişlerini anlattı. Ne düşüneceğimi bilmiyorum.”

Varis, düşüncemle alay eder bir tavır takınarak önüne döndüğünde istemsizce dudaklarımı birbirine bastırarak söylediklerini dinledim. “Ben söyleyeyim. Adam yaralamadan en az üç yıl, madde kullanımı ve satışından da şöyle bir on yıl alır. Yaşından ya da olay gerçekleşirken kafasının iyi olmasından belki indirime gidilebilir ama yine de en iyi senaryoda bile temizinden şöyle bir on yıl yatar.”

Varis’in uyanmasından kaynaklı mı bilinmez, nedense Gökay’dan öğrendiklerimden sonra düşüncelerim kısır bir döngüye evrilmişti Toprak hakkında. Toprak’ın sadece Irmak’ı varsa, onu kaybettiğinde nefes almasını kolaylaştıracak bir şeylere saldırmaması mucize olurdu. İnsanlar değer verdikleri eşyalarını kaybettiklerinde bile aşırı asabileşebiliyorlardı. Burada yanlış olan, satışını gerçekleştirmesiydi. Eğer Oya Hanım kaçtığı gibi onu aradıysa ve eski evde birlikte kafayı buldularsa bu olayın suçlusu kimdi, artık net göremiyordum. Belki de Toprak’ın ihtiyacı olan hapis değildi, en azından direkt hapis değildi…

Reha’nın telefonu çaldığında ekrana bakıp “On dakikaya geliyorum,” diye mırıldanarak odayı terk etti. Çıkarken kapıyı da kapatmıştı.

Yutkundum. Ardından bakışlarımı Varis’e çevirdim. “Bana aptal gözüyle mi bakıyorsun bilmiyorum ama bir şeyler yanlış.” Montumu çıkartıp çantamla birlikte koltuğun üzerine bıraktıktan sonra kollarımı göğsümde birleştirerek karşısına dikildim. Bir şeyler kesinlikle yanlış Ada. Çocuk ölümden döndü ve konuşmanız gereken şey bu mu gerçekten?

“Ada,” dedi Varis düz bir sesle. Yalnızca bir saniye sonra eli koluma dolandığında beni yanına çekmişti ve refleks olarak yatağının kenarına oturmuştum. “Farkında mısın bilmiyorum ama bu çocuk suratına ok gerdi senin, elleri titreyen kafası iyi birinin o oku onca zaman kaçırmadan tutabilmesi bile bir mucize. Seni boş bir havuza attı. Suyla doldurdu, boğulmana izin verdi. Ya yetişemeseydim?” Başparmağı, bileğimin içini okşuyordu. “Ya Alper beş dakika geç gelseydi? Ya elinden kaçsaydı o ok da vursaydı seni?”

Seni vurdu.

Gözlerimi kapatıp yere çevirdim birkaç saniye. “Ben Toprak’ın tarafını tutmuyorum, sadece onun hapisten önce tedaviye ihtiyacı olduğunu söylüyorum.”

“Piç kurusunun tabii ki tedaviye ihtiyacı var.”

Başımı kaldırdım hızlıca, şaşkınlıkla gözlerine baktım. O da benimle aynı mı düşünüyordu? “Ne düşünüyorsun?”

“Önce rehabilitasyona yatacak, sonra paşa paşa cezasını çekecek.” Varis tereddüt etmeksizin konuştu. “Hepimiz kötü şeyler yaşıyoruz, gidip de millete ok atmıyoruz. Taş devrinden fırladı sanki pezevenk. 21. yüzyılda okla vurulduk ya.”

Gülerek başımı çevirdim. Milas da böyle bir laf etmişti. Kuzen oldukları nasıl da belli oluyordu. Ben halbuki Çisem ya da başka biri, okla vurulma muhabbetine takılmamıştık hiç. Sanki her gün sokakta elinde ok ve yayla dolaşan insanlar görüyormuş gibi sakince karşılamıştık.

“Alper’in annesinin öldüğünü sanmıştım.”

“Biliyorum,” diye mırıldandı keyifsiz bir sesle. “Oya Teyze arada bir, bir yolunu bulup kaçıyor böyle o eve. Bir keresinde alkol komasına girip yirmi gün sonra uyanmıştı. Alper alıştı artık. Her ne kadar bu sefer hepimizi korkutsa da…”

İstemsizce merak ettim. “Oya Teyze dediğine göre, önceden de yakından tanıyordun herhalde.”

Hafifçe kafasını salladı. “Daha iyiyken mutfağa girerdi hep. Yemek falan yapar bütün takımı çağırırdı. Bizimle oturur yerdi hatta.”

Daha iyiyken… Kocasını kaybettikten sonra ama henüz kızına sahipken.

Alnımı ovaladım. Kızını kaybetmek bir anne için nasıl bir histi, bilmiyordum. Gerçekten bilmiyordum. Belki baba pozisyonunu o kadar iyi doldurmuştu ki Agâh Kandemir, yokluk çekmemiştim ama anneler ne zaman aklıma düşse kırılmadan edemezdim. Bir annenin yokluğu ne demek biliyordum ama ne olursa olsun kızını kaybeden bir annenin hissettikleriyle yarışamazdı bildiklerim.

Birkaç dakika sonra Reha geri geldi. Varis iyi olduğu için ifade verebileceğini söylemişti. İki ayrı polis, ikimizden ayrı ayrı ifade aldı. Varis biriyle odasında yalnız kalırken biz başka bir odaya geçmiştik polis memuru ile. Yaklaşık yarım saat süren bir sorgudan sonra işbirliği için teşekkür ederek ayrıldılar.
Hava kararmıştı.

“Ne anlattın?” diye sordu Çisem, kafeteryaya içecek bir şeyler almak için indiğimde. Milas, Alena ve Alper’le aynı masada oturuyordu ama beni girerken gördüğünde kalkıp yanıma gelmişti. “İfade verdiğinizi duydum.”

“Olanları anlattım. Ne eksik ne fazla.” Sade bir kahve istedim kasadaki görevliden. Fişi kestikten sonra hazırlamak için döndü. Çisem’e olanları eve döndüğümüzde anlatmıştım, her şeyi biliyordu.
“Pis herif, çürüsün hapiste.”

Çisem net sınırlara sahipti, kimse için esnetmiyordu bu sınırları. Beyazı ve siyahı vardı yalnızca, ortası yoktu. Toprak’ı suçlamıyor değildim tabii ki yaptıklarının tek sorumlusu o’ydu. Varis haklıydı, herkes kötü şeyler yaşıyordu ama herkes onun gibi etrafındakilere bu tarz zararlar vermiyordu. Varis orada ölebilirdi. Onun yerinde ben de olabilirdim. Başkası da olabilirdi. Toprak’ın hareketlerinin bir cezası olmalıydı.

Ama aynı zamanda, o hasta birisiydi. Önce tedavi görmeli, ardından yaptıklarının bedelini ödemeliydi. Şanslıysa hatalarını anlar ve yeni bir şans tanırdı kendine her şeyden sonra, yeni bir hayata başlardı. Satıp kullanmadığı, belki okulunu açıktan bitirdiği, gerçek bir iş bulduğu bir hayata…

Çisem’le birlikte masaya dönerken dank etmişti. Varis’in ailesinden kimse gelmemişti hastaneye. Babası ya da annesi… Kimse gelmemişti kuzeni ve amcası dışında.

Neden?

Soru işaretleri kafamda dönüp dururken Çisem’le birlikte boş sandalyelere geçtik. Alper bir basket anısını anlatıyordu, Milas pek ilgili gibi değildi. Zaten Instagram hesabına bir bakış atınca bir spor dalından çok edebiyata ve sanata ilgi duyduğu anlaşılıyordu. Yani Reha gibiydi.

Alper daha çok… Hır gür’dü. Çisem gibi. Birbirlerine benziyorlardı gerçekten.

“Ee Ada?” Alena, Alper’in yalnızca kendisinin yükseldiği ve diğerlerinin dinlerken acı çektiği anısını ortada keserek masadaki dikkati üzerime çektiğinde kahvemin kapağını açıyordum içilebilir sıcaklığa ulaşması için. “Sorgu nasıl geçti?” Alena’nın elinde buzlu kahve vardı ve pipeti çeviriyordu. Dirseğini Milas’ın sandalyesine yaslamış, biraz ona doğru eğilmişti.

“İyi… Sanırım. Olanları anlattım.” Omuz silktim. “Polis kaydedip not aldı. Varis, Toprak en iyi senaryoda bile en az on yıl yatar diyor.”

Milas histerik bir şekilde sessizce gülerek elini uzattığı masanın üzerindeki kalemle oynamaya devam etti.
“O neydi şimdi?” Alena’nın gözünden kaçmamıştı ifadesi.

“Babamla iddiaya girmiştik,” diye mırıldandı Milas. “O, suçlamaları çeker dedi, sadece uyuşturucu kullanmak ve satmaktan alacağı cezayı yeterli görür düşüncesiyle. Ben çekmez dedim, Toprak’ın başından beri bulaştığı kişi Varis değildi çünkü.” Kafasını kaldırdığında yeşil gözleriyle kesiştim. Benden bahsediyordu. Toprak’ın bulaştığı kişi bendim.

“Benim yüzümden mi?” Ağzımdan çıkan kelimeleri kontrol edemedim.

“Senin yüzünden olduğunu mu düşüyorsun?” Milas’ın tek kaşı kalktı.

Kaşlarımı çattım. Az önce kastettiği bu değil miydi?

“Yanlış kelime tercihi, Ada,” diye devam etti Milas, dudaklarını ıslattıktan sonra. “Senin yüzünden değil, senin için.

Gözlerimi kaçırarak anca verebildim aldığım nefesi.

Milas devam edecek gibi duruyordu. “Toprak’la Varis arkadaştı.”

Alper’in seslice nefes verdiğini duydum. Başımı ona çevirmek istedim ama suratında göreceğim ifadeden korkmuştum. Artık nerede Toprak ya da Gökay’ın adını duysam başından onca şey geçen ve sonunda yenilen Irmak Cihangir gelecekti aklıma. Gencecik bir kız. Yitirilen bir hayat. Peki ne için?

“Ne kadar yakın?” diye sordu Alena, tok bir sesle. İfadesi ciddileşmişti. Onu böyle görmek zordu, normalde suratında hep rahat bir ifade olurdu.

Milas kafasını kaldırdı, ardından Alper’e doğru devirdi; gözlerini de üzerine çevirerek. Alper lafı “Yakın, yakın,” diyerek devraldı. “Toprak gittiği okulda yüzme takımındaydı. İlk senesinde Varis’le denk gelmişler, bizimki buna fark atınca bu da hırslanıp gece gündüz çalışmaya başlamış. Öyle bir rekabet dostluğuydu. Irmak’ın…” Alper durdu. Aklı dağılmıştı sanki bir an. Birkaç saniye sonra yutkunup nefesini yeniledi ve devam etti. “… yakın arkadaşı olduğundan ben de araya girince Toprak bizimle takılmaya başlamıştı. Olaylardan sonra müsabakalara çıkmadı bir daha, devamsızlıktan kalınca okulu da bırakmış oldu. Aylarca haber alamadık. Sonra bir gün okul çıkışı malı satarken enseledik bunu. Aylar önce takıldığımız Toprak’la aynı Toprak değildi o gün karşımızda duran. Gözlerinin içi solmuştu şerefsizin. Ne ağzından çıkanları duyuyordu kulağı ne de umursuyordu bir şeyi.” Alper geriye yaslanarak kafasını olumsuz anlamda salladı hafif hareketlerle. “Çok denedik kurtarmayı ama olmadı. En son üçümüzle de kavga edince bitti her şey. Sildik. Anneme sattığını öğrendiğimde geberene kadar dövdüm piçi. Akıllanmadı bir türlü. Belliydi boka batacağı, şimdi boğazına kadar battı işte. Sadece, bu kadarını düşünemedik.”

İsmi yüreğinde hiç iyileşmeyecek bir kardeş, yitirilen bir dost, yalnız kalan bir sevgili, ağzını bıçak açmayan bir anne. Irmak’ın geride bıraktığı, bir bütün parça kalamayan dört insandı onlar.

Alper’in itirafından sonra masada bıçak açmadı kimsenin ağzını. Bir süre sonra ne söyleyeceğimi bilemeyerek ayağa kalktım, biraz daha kalırsam kendimi tutamayacaktım. Her gün ağzı yırtılırcasına gülen bir çocuğun, kendinden ya da şampiyonluktan başka bir şeyi umursamaz gibi görünen başka birinin daha ve toplumdan yitirilmiş, kendi acı dünyasında küf soluyarak yaşamaya devam eden bir torbacının hikâyeleri neden bu kadar üzücü olmak zorundaydı? Neden Toprak sadece para için Oya Hanım’a hap satıp kafayı bulduğunda da delirip beni boğmaya çalışan ve Varis’i vuran o piç olamıyordu? Neden Oya Hanım sadece kocasına olan aşkının hiçe sayılmasından ve terk edilmekten gelen acıyla çareyi alkolde bulan o kadın olamıyordu? Neden Alper gerçekten partilerde kızlarla eğlenip eve geldiğinde yorgunluktan yattığı yatağında bayılan, Instagram’da çizdiği gibi keyifli ve rahat bir hayat süren, girdiği her ortamda morali yükselten o çocuk olamıyordu?

Neden dünya bu kadar zor, karmaşık ve acımasızdı?

Varis’in odasının camındaki perdeler inmişti, içerisi görünmüyordu. Müsait olmayacağını düşünerek kapıyı tıklattım, birkaç saniye sonra ses gelmeyince de açtım. Telefonla konuşuyordu. Bir saniyeliğine bakışlarını bana çevirdikten sonra önüne döndü ve konuşmaya odaklandı. Ben de kapıyı yavaşça kapatarak yanına doğru yürüdüm.

Işıklar kapalıydı, yalnızca loş gece aydınlatması açıktı.

“Hallederim,” diye mırıldandı telefona doğru, yorguncasına gözlerini kapatarak. Ardından son bir sözle aramayı sonlandırdı. “Görüşürüz, baba.”

O telefonu kapattığında, ben yatağının başına dikilmiştim. Boş gözler ve bomboş bir ifadeyle baktım suratına. Kıpırdamıyordum bile. Umduklarımdan çok daha fazlasını öğrenmiş, dinlediğim her hikâyede çok daha fazlasını görmüştüm. Ve duymaktan da, görmekten de istifa etmek istiyordum bu gece.
“Neden bütün ruhun emilmiş gibi bakıyorsun?” diye sordu Varis.

Refleks gibi, söyleyeceklerimi kafamda tartmadan cevapladım. “Nasıl? Kendine ayna tutmuşsun gibi değil mi?”

Herhangi bir tepki vermedi ya da bir şey söylemedi önce. Aynı şekilde gözlerime baktı sadece. Eğer lafım sert geldiyse, bunu kastetmemiştim. Varis Adin bunu yine de, ben netleştirmeden de bilebilir miydi?
“Varis,” diye mırıldandım, yutkunarak. Söylemek istediklerim ve söylememem gerekenler kanlı bir savaş veriyordu zihnimde, hangi taraf galip gelirdi bilmiyordum ama ben tarafsız değildim. “Eğer olayın içinde ben olmasam Toprak’a olan şikâyetini çekecektiysen, lütfen benim yüzümden fikrini değiştirme.”

Yalnızca gözlerimin içine baktı, gözlerini kırpışını izledim bir süre. Ne düşünüyordu? Aptal olduğumu mu düşünüyordu? Yanlış yaptığımı mı düşünüyordu? Nasıl evriliyordu insanın düşünceleri kısacık sürede ama… Daha bu sabaha kadar her şeyin Toprak’ın suçu olduğunu düşünüyor ve bir yandan da kendimi suçluyordum. Şimdi kendimi suçlamaya devam ediyordum çünkü olaydaki yerimi değiştirecek bir şey yoktu ama Toprak Taşkın denilen piç kurusu şu durumda bile empatimi kazanabilmişti.

Duygusallık mı yapıyordum fazlaca?

“Sen ne istediğinin farkında mısın Ada?” Varis aldığı nefesi verirken göz temasını kesmedi.

“Farkındayım,” diye mırıldandım. Şimdiden burnumun direği sızlıyordu. Bunun bir diğer adımı, gözyaşı salgılayan lanet gözlerimdi ama bunca zaman herkesin önünde tutmuştum gözyaşlarımı. Şimdi çok doldum diye pes edecek değildim. Ağlamak, benim sahip olduğum bir lüks değildi. “Toprak’la arkadaştınız. O, Irmak’ı kaybetti. Sonra siz de onu.”

Bunu bildiğimi bilmiyordu ama öğrendiğime de şaşırmış değildi.

Toprak Taşkın kaybedilmiş bir ruhtu. Arkadaşları her ne kadar ona ulaşmaya çalıştıysa da o cevap vermemişti hiçbirine. Karanlıktan çekilmek için ona uzatılan her eli iten bir kayıp ruh, hak ediyor muydu kurtarılmayı? Bunun kararını verecek kişiler değildik biz.

“Kullanmaktan ve satmaktan yargılansın. Tedavi görsün, cezasını çeksin. Ama çıktığında o hapishaneden, hâlâ bir şansı olsun.” Kaybettiği şeyin, çoktan gittiğini kabullenmek için. Ayık bir sabaha uyanmak için. Devam edebilmek için şansı olsun.

Bu, ona uzatılan son el olsun. Tutsun. Bu sefer tutsun.

Varis bir süre yüzüme baktı öylece. Ardından dönüp telefonunu başucuna bıraktı. “Gel buraya,” diye mırıldandı elime uzanırken. Beni yatağa çekiyordu.

Bir dizim yatağın üzerinde “Varis ne yapıyorsun?” diye sordum şaşkınca. “Sen ameliyat oldun. Bir şey olacak sana şimdi…”

“Asıl sen biraz daha yanıma gelmezsen bir şey olacak bana şimdi.”

Çoktan vazgeçmiş, oturmuştum yatağın kenarına. Oturacağım sanıyordum yalnızca. Varis doğrulmama izin vermeden beni de yastığa doğru çektiğinde bir anda üstümü örttü. Kalkacağım, diyecektim benden önce konuşmak için davranmasa. Biri gelir. Kapı açık.

“Bu dünya seni ne yapar biliyor musun?” diye mırıldandı, yüzü hemen kafamın yanında bana dönmüş vaziyetteyken. Kolu kafamın altından geçiyordu. Diğer eliyle çenemi iki parmağı arasına aldığında başımı biraz ona çevirmemi sağladı. “Bu dünya seni ne yapar biliyor musun Ada?”

“Bu dünya ne yapıyorsa…” Gözlerimi kaçırmaya çalıştım. “Hepimize yapıyor Varis.”

Sana, bana, onlara… Bu dünya ne yapıyorsa, hepimize yapıyor.

Sessizlik bazen, Varis Adin’in, ana kurban veremeyeceği kadar değerliydi. Bazı sessizlikler insanı delirtirdi ama onunkiler düşünmek için zaman tanıyordu. Kendine de, karşısındakine de.

Doğru şeyi mi yapıyordum? Bilmiyordum ama eğer buna karışmazsam bir şeylerin yanlış olduğunu hissedecektim ve bu, ileride pişman olmamak için yeterince iyi bir nedendi.

Daha fazla yanında yatamayacağımı düşündüm. Her ne kadar hastanenin steril kokusu baskın olsa da, hâlâ üzerinde izlerini taşıyordu kendi parfümünün. Bu koku midemi gıdıklıyordu içeriden, karşı konulması güçtü. Ya salacaktınız kendinizi, teslim olacaktınız bu hisse ya da… “Bırak kalkayım,” diye mırıldandım, karnımın üzerinden geçen koluyla hâlâ bileğimi tuttuğunu fark ederek. “Geç oldu, eve gitmem lazım. Yarın okul var.”
Fazla sessizdi içerisi. Diğer katlarda illaki konuşan birileri oluyordu ama bu kata yanlışlıkla da olsa girilmesi güçtü kapıda dikilen dev korumalar sayesinde. Varis bunu biliyordu, sessizliği biliyordu ve dersine çalışmıştı.
“Ben senin için ok yedim Ada,” diye mırıldandı, daha çok fısıltı gibi gelen ve nefesi çarptığı için boynumu gıdıklayan bir ses tonuyla. “En azından ben uykuya dalana kadar yanımda kalman bana borcunu ödemek için iyi bir başlangıç.”

“Sen uyumazsın ki.” Yandan baktım ona.

“Az önce aldığım ilaç etkisini gösterene dek. Tevfik Bey beni tanıyor.”

Belki de Tevfik Bey direkt olarak Adin ailesiyle tanışıyordu ve Varis’in uyku sorunlarından haberi vardı. Aldığı ilaçlardan birinin yan etkisi uyku getirmesi olabilirdi ya da direkt uyuması için bir tür sakinleştirici vermiş de olabilirlerdi…

“Tamam,” diye mırıldandım, bir yandan da kendime asıl benim uykuya dalmamam gerektiğini hatırlatıyordum. Uykum gelmişti birden ve esnememek için nefesimi tutmuştum.

Duvardaki saat 10’u vurduğunda loş aydınlatma gücünü yarı yarıya indirdi. Sanki her saat başı kendi kendine azalıyordu. Hastaların uykusunu getirmek için olabilirdi.

Kenardaki makinenin buhar üfleyişine takıldı gözlerim, ağırlaştım. Varis bir şey söylemedi. Belki de gözlerini kapatmıştı, belki uykuya dalma evresindeydi… Eğer şimdi kalkarsam uyanırdı, biraz daha beklersem ben uyuyakalırdım.

Bileğimdeki tutuşunun gevşekleşmesini bekledim, insan uyurken de sıkıca tutamazdı değil mi birini? Varis tutuyordu. Dakikalar geçmişti ama hâlâ sımsıkı tutuyordu bileğimle elim arasını.

Rahat edemediğim için elimi karnıma doğru kaldırıp onu rahatsız etmeden yan döndüm. Kapıya değil, onun tarafına döndüğümden yüz yüze gelmiştik. Bunu düşünmemiştim.

Bakışlarımı biraz yukarıya, yüzüne çevirdim o an. Bir insan uyurken bile ifadesinden ödün vermez miydi? Sanki yüz hatları özel olarak bunun için tasarlanmış gibiydi.

Uyumadığı için doktor ona ilaç veriyordu. Bir insan nasıl direnebilirdi ki uykuya? Ben, uykucunun tekiydim mesela. Sırf uykumdan feda etmemek için sınav haftalarında nefes almadan ders çalışıyor, o günkü hedefimi tamamlamak için yemek bile yemiyordum bazen. Ama vaktinde yatağıma giriyordum. Başka türlü şarj olamıyordum sanki.

Küçükken kâbuslarım vardı, beni salondan yatağıma kadar kovalayan. Ne zaman televizyon izlerken koltukta uyuyakalsam gözümün önüne gelirlerdi, korkardım uyumaktan; ışıkları ya da kapıları kapatmaktan, biri olmadan gözlerimi yummaktan korkardım. Pamuk Hala ne zaman sorsa sevmiyorum derdim karanlığı, içinde ne olduğu görünmüyor.

İnsan neden uyumak istemez?

Ya kâbusların kovalıyordur seni ya da nefes almaya bile kısıtlı vakit ayıracak kadar meşgulsündür hayatınla. Öteki türlü, çeşitli uyuyamama hastalıkları da vardı değil mi? Ama nihayetinde hepsi psikolojik değil miydi? Bir doktora gidip beyninize baktırdığınızda sorun çıkmazsa, eninde sonunda yolunuz psikiyatri kliniğine düşerdi. Belki de sizin bile hatırlamadığınız anılar gönderiyordu kâbusları gecelerinize. Tohum tohum ekiyordu ruhunuz duymadan, yeşeriyordu korkular gecenin bir yarısı.

Varis, Toprak’la arkadaştı. Gökay’la tanışıyordu. Alper ve Reha vardı yanında. Oya Hanım’la yemek yedikleri mutlu anıları vardı. Irmak’ı da tanıdığına emindim. Bu çemberin içinde zarar görmemiş gibi görünen tek insandı. Gibi’si atılır mıydı bu cümlenin bilmiyordum ama ben tesadüflere inanmıyordum, acımasız bir okulda okuduğumdan beri.

Bu denklem tek bilinmeyenliydi ve o bilinmeyen de Varis’in sustuklarıydı.

Yuttuklarıydı.

Geçmişi kenara iterek kitabımı kapalı bahçeme getirdiği o akşamı hatırladım, mesajlarını hatırladım, sahte videonun kalanını bulup nasıl bütün okula izlettirdiğini hatırladım. Kafedeki çocuğa nasıl diklendiğini, ondan önce sürekli sorun çıkaran Batu’yu nasıl paketlediğini, üşüdüğümü ben söylemeden anlayıp klimayı açışını hatırladım. Sahada çimlere yatmışken gözümü alan ışıkları kapatıp yanıma uzanışını hatırladım. Aral yalan söylediğinde suratına savurduğum her lafı yutuşunu, hayaletleri yalınayak parkelerde dolaşan o eve girerken elimi tutuşunu, su getirişini hatırladım… Görememiştim ama her defasında nasıl suya atladığını hatırladım.
Dudaklarımı birbirine bastırarak gözlerimi kapattım. Küçükken hep bir arkadaşım olsun isterdim okulda. İlkokuldayken özellikle, hep bir arkadaşın hasretini çekerdim. Yanıma koyduğum bez bebekler küçük bir oğlan figürü olurdu hep, benimle dalga geçip arkamdan kıs kıs gülenleri kovaladığını hayal ederdim. Çizgi kahramanlarla dolu kitaplar alırdı babam, onları okur hayalet arkadaşımın figürünü belirginleştirirdim kafamda. Bir gün sarışın olurdu bir gün esmer. Bir gün çekik çizerdim gözlerini bir gün yusyuvarlak…
Bir gün tutardım elinden, parka giderdik. Diğer salıncağa oturturdum onu, bindirmezdim de kimseyi “Dolu bak görmüyor musun?” derdim ağlatırdım gelen çocukları.

Belki babamın gördüğü gerçek Varis’ti. Sessiz çocuk.

Ve şimdi hayal ediyordum, yalnızlıktan onlarca çizim defterine hayali arkadaşlar biriktiren o küçük kız, bu sessiz çocukla küçükken tanışsaydı ne olurdu?

Fazla duygusallaştın Ada, diye düşündüm kendi kendime. Regl dönemin geliyor.

Varis’in nefes alış verişleri ağırlaşmıştı, uykuya daldığına emindim. Hafifçe kafamı kaldırıp karnına baktım, sargının olduğu yer karnının diğer tarafındaydı. Kalbinin atış seslerini dinlemek için kulağımı göğsüne yakınlaştırdığım sırada boynumun arkasından geçen kolunu kaldırıp bana sardı ve kafamı göğsüne yatırmış oldu.

İstemsizce elimi tişörtünün üzerinden göğsüne koydum. Artık kulağım onun kalbine yaslı olsa da en çok kendi kalbimin sesini duyuyordum.

Sen, beni bu okulda en çok yalnız bırakan insansın Varis, diye mırıldandım içimden. Nasıl en çok yanında kalmak istediğim insan olabildin?

O an, nabzım öyle atarken nefesimi tutmama sebep olacak sözler döküldü dudaklarından bir mırıltıyla. Uykuya karşı koymaya çalışıyordu.

“Bir ok yüzünden bana bu kadar yakın olacağını bilseydim, daha önceden kendimi delik deşik ederdim.”
Kafamı kaldırmaya çalıştım ama eliyle bastırdı. “Uyu.”

Uyudum.

Unutmayacağım, uyandığımda hatırlayacağım, dedim kendi kendime ama sabah henüz alacakaranlıkken gözlerimi Varis’in göğsünde açtığımda çoktan gördüğüm her şeyi unutmuştum rüyamda. Yine de göğsümde tatlı bir his vardı. Yalnızca ona yakınken geliyordu bu his, en nefret ettiğim yanı buydu. Başka biri veremez miydi aynı hissi? Başkası böyle hissettiremez miydi? Neden başım itaat ediyordu göğsüne çekilirken? Neden hayır diyebildiğimde ve hayır demek istemiyordum?

Hafifçe kafamı kaldırıp doğrularak örtüyü üzerimden sıyırdım. Varis’e verdikleri ilaç ağır olacak ki ne ben kalkarken ne de kapıyı arkamdan kapatırken uyanmamıştı.

Pazartesi.
Bugün pazartesiydi.

Koridora göz attım ama kimse yoktu. Asansöre binerken telefonumu kontrol ettiğimde Çisem’in eve döndüğüne dair bir mesaj attığını gördüm. Bu da demek oluyordu ki bizi görmüştü.

Eve dönmek için bir taksi çağırdım, sabahın bu saatinde yollar bomboş olduğundan yalnızca onbeş dakika sonra evin önünde inmiştim. Posta kutusunda bir zarf vardı.

İçeri geçtikten sonra üzerimi değiştirmek için elimdekileri yatağımın üzerine atmıştım ki zarfa dikkat kesildim bir anda. Belki de yeni uyandığımdan aklım çalışmıyordu? Emin değildim. Bir anda uzanıp agresifçe zarfı açtığımda, içinden ehliyetim çıktı.

Çığlık atmamak için dudaklarımı birbirine bastırıp ufak bir zafer dansı yaptım. Sonunda servise mahkûm değildim, sonunda Çisem’i aramak zorunda değildim! Beyaz Jeep hazır bir şekilde garajda beni bekliyordu.
Okul üniformamı üzerime geçirdikten sonra beyaz kabanımı dolaptan çıkardım ve çantamla birlikte aşağı indim. Artık hava soğumuştu, bu seneden beklediğim tek şey kar yağmasıydı. Geçen sene yağmadığı için çok üzülmüştüm. Üstelik geçen sene, sınavlarım bu seneden daha kötü olduğundan kendime işkence etmek için kar tatiline gitmemiş ve evde oturmuştum. Oturup Çisem’in attığı fotoğrafları beğenmiştim Instagram’da. Bu sene aynısını yapmak istemiyordum. Bu sene sınav senemdi ve kendimi iyi hissetmek için elimden geleni yapacaktım.

Saçlarımı dalgalandırdıktan sonra bir kahvaltı tabağı ve çay hazırlayıp mümkün olan en uzun sürede bitirdim ama yine de okula gitmek için çok erkendi.

Yine de erken çıktım. Garaja gidip Jeep’in üzerindeki gri örtüyü kaldırdım. Mustafa Abi en son babamla Ağva taraflarındaki çiftlik evine gittiğimiz için çamur içindeki arabayı tertemiz yapmıştı. Servisten geleli bir haftadan fazla oluyordu sanırım. İlgilendiği için minnettardım.

Anahtarlıktan arabanın anahtarlarını ve garajın anahtarlarını alıp şoför koltuğuna geçtim. O an aklıma gelen fikirle ehliyetimi alnıma yapıştırıp gözlerimi şaşı yaparak hızlıca bir fotoğraf çekindim ve Instagram hikâyeme ekledim. Ardından anahtarları taktım, motoru çalıştırdım, emniyet kemerimi geçirdim ve garaj kapısını açtım.
Okula gitmek yirmi dakikamı aldı. Hemen geldiğimi düşündüğümden, erken de olduğu için biraz daha vakit geçirmek amaçlı okulun yokuşunu inip bir daha çıkmıştım ama bana mısın dememişti zaman. Çabuk geçiyordu.

Önce öğrenci işlerine gidip servis üyeliğimi iptal ettirdim, ardından kütüphaneye geçip ders çalışmaya başladım. İlk derse bir saatten fazla vardı.

Fransızca makalemin ilk yazdığım versiyonunu vermek zorunda kalacağımı çünkü olanlar yüzünden yenisini yazmaya vaktimin olmadığını ve tamamen aklımdan çıktığını fark ettiğimde bayağı üzgündüm ama düşük puan alacağımı düşünmüyordum.

Bir süre sonra Çisem geldiğinde eşyalarımızı sınıfa bırakıp kahve almak için kantine indik. Daha doğrusu o kahve aldı, ben ise sıcak çikolataya sarıldım her zamanki gibi. “Hava dehşet soğuk ya.”

Kafamı salladım sıcak çikolatadan bir yudum alırken. Her zamanki gibi dilimin ucunu yakmıştım ama bu hissi seven tek insan olabilirdim dünya üzerindeki. “Matematik projeleri ne zaman verilecek biliyor musun?”
Çisem’in bakışları bir anda arkama odaklandığında beni duymadığını fark etmiştim. Ellerim karton bardağa sarılıyken nereye baktığını görmek için arkamı döndüğümde, kantinin girişinde dikilen sarışını fark ettim. Aral.

Uzun zamandır görmemiştim onu.

“Seni kerata!” diye bağırdı Çisem agresif bir şekilde, kantinin ortasında. Yalnızca birkaç kişi vardı içeride ama onlar da pek ilgilenmediler. “Öldün sandım. E-Devlet’te adını aratıyordum ben senin be!”

Aral gergin görünüyordu. Bakışları Çisem’den bana çevrildiğinde sanki göz göze gelemiyormuş gibi tekrar Çisem’e döndü. Elini ensesine götürüp kafasını eğdi. “Ya işte dersler falan…”

Çisem omzuna vurdu. “Hadi oradan yalancı, sattın resmen.”

Yanlarına yürüdüm. İçimde Aral’a karşı bir öfke kalmamıştı. Uzun zamandır gözden ırak olduğundan bu meseleyi doğru düzgün düşünememiştim bile.

“Ablanı senden çok görüyoruz bu günlerde,” dedi Çisem kollarını göğsünde birleştirerek.

Aral’ın gözleri hafifçe açıldı. Şaşırmıştı. Neden? “Ablam mı?” Bana döndü. Yutkunmuştu. “Neden?”

Neden mi? Nerede diye sorması gerekmez miydi?

“Nerede demek istedin herhalde? Cevap veriyorum, davulları alalım,” diye mırıldandı Çisem, telefonunu çıkartıp uzun zamandır kullandığı uygulamadan davul sesi açarak. “Hastanede tabii ki geri zekâlı.”

“Ha…” Aral gözlerini kapatıp elleriyle yüzünü sıvazladıktan sonra istemsizce “Ablanla konuşmadınız mı?” diye sordum. “Olanları.”

“Ne oldu ki?”

Çisem’le aynı anda kaşlarımızı kaldırıp birbirimize baktık. Alena’yla Aral’ın arasında tam olarak ne çeşit bir kardeş ilişkisi vardı eğer hiçbir şey konuşmuyorlarsa?

“Alena eve gelmiyor,” diye araya girdi Aral, sanki ne düşündüğümüzü hissetmiş gibi. “Evdekilerle arası iyi değil. Daha doğrusu konuşmuyor. Milas’la kalıyor sanırım. Yani başka kimsesi yok.”

“Başka kimsesi yok mu? Alena Doran’ın mı? İşte bu garip.” Hımm’layarak çenesini sıvazladı Çisem.

O an Aral’ın meraklı bakışları üzerime çevrildi. Çisem kendi düşünce dünyasında kaybolurken Aral’ı cevapsız bırakmıştı. “Bir olay çıktı da, Varis yaralandı. Hastanede şu an.”

Çisem kolumu çimdiklediğinde sıçrayıp şokla ona baktım. “Ne yapıyorsun ya! Az kalsın elimdekini döküyordum!”

“Kız o öyle anlatılır mı?”

Çisem, Aral’ın kolundan tuttuğu gibi masalara sürüklediğinde gülerek arkalarından takip ettim. Çisem’in en sevdiği şey, hikâye anlatıcılığıydı. Oturup saatlerce konuşabilirdi.

Alper ve annesini işin içine katmadan Toprak’tan bahsetti. Daha sonra Varis’in nasıl trajik bir şekilde İstanbul’un ortasında ok yediğini anlattı. Çisem her ne kadar keyifle olayları anlatsa da içinde bir yerlerin buruk olduğunu biliyordum artık. Varis’e gram üzülmese bile Alper’e ve annesine karşı hissettikleri maskesinin altından sızıyordu. Aral, Çisem lafını bitirene kadar dikkatle onu dinledi. Ardından geriye yaslanıp seslice nefes aldı ve gözlerini kırpıştırdı. “Sen iyi misin?”

“İyiyim canım,” diye cevaplayarak geriye yaslandı Çisem.

“Sana sormadım.” Aral gözlerini üzerime çevirmişti. “İyi misin Ada?”

Çisem somurtarak ona baktı. Aralarındaki ilişkinin böyle dalgalı olmasını izlemek çok keyifli bir şeydi doğrusu. Aral bana karşı ne kadar seviyeli ve dikkatliyse, Çisem’e karşı o kadar umursamazdı. Bunun sebebi Çisem’le aramızdaki karakter farkı mıydı? Muhtemelen öyleydi.

Kafamı salladım. “İyiyim.”

“O gelmez o zaman bugün okula?”

Aral kollarını masanın üzerinde birleştirerek sordu. O sırada ders zili de çalmıştı.

Kafamı salladım. Çisem boş karton bardaklarımızı çöpe atmak için kalktığında, Aral’la biz de ayaklanmış kantin çıkışına yürüyorduk. “Ada… Ben geçen sefer için… Gerçekten özür dilerim.”

“Niyetinin kötü olmadığını biliyorum Aral, bunun için seni süründürecek değilim,” diye mırıldandım elimi dostça koluna koyarak bir saniyeliğine. “Hatanı çabuk anlayıp bana haber verdiğin için sağ ol. Şimdi derse girmemiz lazım.”

“Ders Fransızca’ymış. Sen hiç Fransız dayağı yedin mi Ada?”

Çisem yanımdan koşar adımlarla geçip arkasına bakarak seslendiğinde gözlerimi kocaman açarak peşinden koşturdum. Ders programımı tamamen unutmuştum. Fransızca hocası derse geç kalma konusunda çok hassastı. Yok yazmakla kalmıyor, ders içi kanaat notlarından da kısıyor, üstüne sınavlarımızı acımasızca okuyordu.

Her ne kadar Çisem’le merdivenlerde koştursak da, biz daha son merdivenin ilk basamağındayken hocanın sınıftan içeri girdiğini gördük.

“Ben okula bir buçuk saat erken geldim, nasıl derse geç kalmış olabilirim?” Umutsuzca, nefes nefese merdivene oturdum. Bitmişti. Fransızca notlarım bundan sonra her seferinde falakaya yatırılacaktı.

“Bence bu derse girmeyelim,” dedi Çisem, o konuşurken aşağıdan adım sesleri geliyordu.

“Deli misin?” diye söylendim merdivenin başına gelmiş, umursamaz derecede yavaş adımlarla çıkan Kenan’ı gördüğümde. “Bu derse girmezsek ödevi veremeyiz. Ödevi veremezsek…”

“Sıfır…” Çisem’in omuzları çöktü. Ardından kolumdan yakaladı. “Kalk giriyoruz yapacak bir şey yok… Tabii Sihirli Annem Çilek’i tanımıyorsan. O kız kesin şak diye dondururdu zamanı girerdik o sırada.”

Çisem hafifçe öne tökezledi. Kenan gözümün önünde, yanından geçerken ona omuz atmıştı. “Kaç yaşındasın sen? Yedi mi? Sihirli Annem mi izliyorsun? Vizyonsuzluğa bak.”

Çisem gözlerini devirerek Kenan’ın arkasından dil çıkardı ve “Sus be, keş,” diye homurdandı. Kenan muhtemelen bunu duymuştu ama dönüp bakmadan direkt sınıfa yürüdü.

“Ne yapıyor bu?” diye sordu Çisem şaşkınlıkla. Ben de ayağa kalkmış, eteğimi silkeliyordum.

Kenan kapıyı açtı, ardından kapıyı kapatmadı. Hatta kapıyı o kadar gereksiz bir kuvvetle açmıştı ki kapı duvara çarpmıştı. Hocayı görebiliyordum, o da bizi görebilirdi. O sırada Çisem kolumdan çekip beni tuvalete soktuğunda sınıf kapısı karşı çaprazımızda kaldı.

Kenan içeriye doğru “Ceylan bir gelsene,” diye seslendi. Dersin ortasında, sınıfın ortasında dikiliyordu ve Fransızca dersinde Türkçe konuşuyordu.

Hocanın arkadan Fransızca “Neler oluyor burada!?” diye bağırdığını duyduk. Çisem kolumu tutuyordu, tırnaklarını tenime batırdı gerginlikten.

Kenan bir anda sınıftan arkasında sürüklediği Ceylan’la birlikte çıktığında, Fransızca hocası şok içerisinde kapıya çıktı. Elinde, tahtada kelimeleri hecelerken tuttuğu ince çubuğu vardı ve elleri belindeydi. Öfkeden kıpkırmızı olmuştu. “Kenan, Müdür Bey’in odasına! Çabuk!”

Fransızca hocamız, bozuk Türkçesi ve aksanıyla birlikte merdivenleri işaret ettiğinde Ceylan, Kenan’ın elinden kurtardı kolunu ve ters ters bakarak sınıfa geri girdi. Kenan merdivenlerden inerken dönüp bize bir bakış atmıştı. Fransızca hocası da peşinden indi.

“İnanmıyorum,” diye mırıldanarak çıktı Çisem arkamdan. Doğrulup birlikte sınıfa yürüdük. “Senin için mi yaptı onu bu şimdi?”

Ben de şaşkındım. “Ödeşmek için yaptı sanırım.”

Çisem mantıklı olduğunu düşünmüş olmalı ki kafasını salladı. Hoca geri dönmeden sınıfa geçtik böylelikle, kontrol ettiğimizde yoklama daha alınmamıştı.

Sonraki dersler, Kenan’ın yaptığı şeye duyduğum şaşkınlığı sindirmek ve Ceylan’ın öfkeli bakışlarını görmezden gelmekle geçti. Daha sonra, daha doğrusu matematik dersinin ortasında, hoca bilinmeyenlerden birini V olarak adlandırdığında, aklım çok başka yerlere uçmuştu.

Varis taburcu olmuş muydu acaba? Alper’i ya da Reha’yı görememiştik okulda. Hatta Gökay da yoktu. Okul çıkışı, basketbol takımı antrenman için toplandığında koçları iptal etmişti antrenmanı zira dört oyuncusu birden yoktu ortalıkta. Alper muhtemelen annesine refakatçilik ediyordu. Reha da hastanede onların yanında olmalıydı. Sonuçta Varis de oradaydı. Gökay ise…

Onun neden gelmediğini bilmiyordum. Anlattıklarından ve olanlardan sonra kafasını toparlayamadığını düşünüyordum yalnızca.

Tıpkı benim, antrenman için üzerimi değiştirdikten sonra hissettiğim gibi. Kenan’ı geri kalan derslerde göremediğim gibi, Ceylan’ın bakışlarının anlamını da çözememiştim. Çıkıyor olabilirlerdi, sonuçta Kenan sınıfa girdiğinde onun çekip çıkarmaya çalışmıştı. Elbette gösterisi yalnızca hocayı götürmek içindi. Ödeşme anlayışı çok farklıydı.

Alin, benimle sahaya yürürken “Basketbol takımının yarısı okula gelmediği için antrenmanlarını iptal etmişler,” diye mırıldandı. “Varis yaralanmış diyorlar. Haftaya yüzme yarışları başlıyordu, eğer doğruysa yazık olmuş. Safir birinciliği unutsun.”

Ağzımdan laf almaya çalıştığının farkındaydım. Varis bu durumu saklamak ister miydi acaba? Aslında, şimdiye kadar okulda duymayanın kalmayacağını düşünmüştüm ama görünüşe göre bu yalnızca benim başıma gelenlerde geçerliydi ve Varis’in başına ne gelirse gelsin o istemediği sürece kimsenin haberi olmuyordu.

“Sen hasta mısın?”

Alin, sahaya geldiğimizde önümde durarak dikkatimi üzerine çektiğinde bu sefer sorusundan kaçamayacağımı biliyordum. Belki de her sabah yaptığım gibi göz altı kapatıcısı sürmediğim için böyle düşünüyordu ama son zamanlarda yeme ve uyku düzenim çok şaşmıştı. Düzeni şaşınca dünyası baş aşağı olan insanlardandım. “Biraz kırıklık var üzerimde, havalar soğudu ya ondan. Dikkat edemedim kendime.”
“Aman aman dikkat et. Kumsal derini yüzer vallahi, iki haftaya turnuvalar başlıyor.”

“Senin burada ne işin var?”

Alin’le aynı anda, oyuncuların toplandığı ufak kalabalığa döndüğümüzde takımdakiler geriye çekildi. Kalabalığın içinden çıkan kişi Kumsal’dan başkası değildi. Peki kime konuşuyordu?

Benimle göz teması kurduğu an bana söylediğini anlamıştım. Başıyla Alin’e gitmesini işaret ettiğinde, Alin göz devirerek takımdakilerin yanına yürüdü.

“Takımdan atıldım da haberim mi yok?” diye sordum tek kaşımı kaldırarak. Antrenman mı kaçırmıştım? Bu sabah WhatsApp grubundaki okumadığım yazışmalarını okumuştum. Çarşamba gününden beri antrenman yaptıklarına dair bir şey konuşulmamıştı.

“Hafta sonu neler yaşandığını biliyorum.” Kısık sesle, hafifçe üzerime eğilerek konuştu. Daha sonra gözlerini gözlerime dikti. “Varis nasıl? Alper’in annesine bir şey oldu mu?”

Bütün bunları nereden biliyordu? “Herkes iyi,” diye mırıldandım.

“Toprak hariç.” Seslice nefes verdi. “Bu sefer büyük sıçtı.”

“Onu tanıyor musun?”

“Herkesten daha iyi.” Gözlerini üzerime çevirdi. “Varis’in şikâyetini geri çektiğini duydum. Toprak sadece uyuşturucu kullanmak ve satmaktan yargılanacakmış.”

Yutkunarak ifademi korumaya çalıştım. Pekâlâ, görünüşe göre Kumsal, Toprak’ı tanıyordu. Hatta herkesten daha iyi. O zaman Gökay ya da Irmak’ı bilmemesinin imkânı yoktu. Bizden biri anlatmıyorsa bu kız bütün bunları nereden biliyordu? Belki de Alper ya da Reha’yla yakınlardı. Gerçi, Reha olamazdı bu… Kavga ettiklerini gözlerimle görmüştüm havuz partisinde. Birbirlerinden nefret ediyor gibiydiler.

“Bunda senin parmağın olduğunu biliyorum,” diye devam etti Kumsal. “Varis’e kalsa asla affetmezdi Toprak’ı. Sana bulaştığını duydum.”

Sertçe yutkundum. Bu kızın IQ’su kaçtı tam olarak? Ya da hepimizin üzerine dinleme cihazı mı yerleştirmişti? Etraftan duyduklarını birleştirerek böyle doğru kanılara varması başka türlü mümkün değildi.

“Toprak’la konuştun mu olanlardan sonra?”

Kafamı olumsuz anlamda salladım. “Sadece ifade verdim, o da hastanede oldu.”

“Yarın sabah mahkemesi var ama onu görmek istersen bu akşama kadar yanına gidebilirsin. Belki bir de ondan dinlemek istersin. Şehir merkezindeki adliyede tutuluyor şu an, avukatı da orada. On dakikalık görüşmeler ayarlayabiliyor.” Kumsal saha girişine baktı, antrenör geliyordu. “Bugünü ek, git. İstersen Toprak’ın yanına gitme, Varis’e git ama git. Zaten yorgunsun belli, işime yaramazsın bugün. Takım arkadaşlarına ayak bağı olma.”

İşime yaramazsın, takım arkadaşlarına ayak bağı olma. O an fark ettim. Kumsal düşündüğümden çok farklı biriydi. Bunca sene gördüğümden çok farklı biriydi. Dobraydı, lafını esirgemez ve düşüncesi neyse saf bir şekilde söylerdi ama belki de bu dürüstlüğündendi. Peki bunca zaman yaptıkları? İşte onlara kılıf uyduramıyordum. Özellikle teras partisinde söylediklerini aklımdan çıkaramazdım.

Antrenör beni görmeden sahadan çıkıp soyunma odalarına yürüdüm ve hızlıca okul formamı geri giydim. Toprak’la konuşmak istiyordum, Kumsal haklıydı. Onu da dinlemek ve yanlış yapmadığımı görmeye ihtiyacım vardı. Toprak şimdiye kadar gördüğüm kadarıyla acımasız, umursamaz ve tehlikeli biriydi. Özellikle sarhoş olduğunda ya da kafası güzelken düşüncesizce davranabiliyordu. Ne zaman arasa, yapmaması gerektiği hâlde Oya Hanım’a istediğini vermiş, onu eski evine getirip üst katta yalnız bırakmış, beni yalnız yakaladığı gibi boş bir havuza düşürmüş ve suyu açıp boğmaya çalışmış, Varis’i okla vurmuştu. Mekândaki o gece, Kenan’ı sıkıştırıp kafasını birden fazla kez duvara vurduğunu ve içkime uyuşturucu kattığını da unutmamak gerekiyordu.

Otoparka ulaştığım an çantamı yan koltuğa atıp emniyet kemerimi bağladım ve gaza bastım. Navigasyona adresi girmiştim.

Yaklaşık otuz dakika sonra adliyenin önündeydim. Gergin ellerim bacaklarımın üzerindeydi. Bir süre oturup aklımı toplamaya çalıştım, derin nefesler aldım, odaklandım. Ardından telefonumu, cüzdanımı ve arabanın anahtarlarını alıp çıktım.

Danışmadaki kişi beni bir polis memuru ile birlikte beşinci kata yönlendirdi. Daha sonra Toprak’ın avukatına arkadaşı olduğumu söyledim ve on dakika boyunca görüşme koğuşuna gelmesini bekledim bir camın arkasında. Camın kenarlarında, iki taraftaki seslerin duyulması için küçük delikler vardı.

Toprak, açık kahve tonlarında, sol göğsüne numara yapıştırılmış bir tulumun içinde, kolundan tutan bir memurla içeri girdiğinde beni gördüğü an gergince gözlerini çevirdi ve kelepçelerinin çıkarılmasını bekledi. “On dakika,” dedi memur, Toprak’ı bırakıp gitmeden önce.

Gergince ellerimi dizlerime koydum ve geriye yaslanıp Toprak’ın karşıma oturuşunu izledim. Gözlerinin altı morarmıştı, dudağının kenarı kanamış ve kabuk bağlamıştı. Saçları karışık ve yağlı görünüyordu. En azından kafası yerindeydi.

Çenesini kaldırıp bayık gözlerle dalga geçercesine baktı suratıma. “Küçük prensesin ne işi var burada?”
Bana taktığı lakaplardan hoşlanmıyordum ama buraya onunla konuşmak için gelmiştim, tartışmak için değil. Üstelik on dakika çok kısa bir zamandı her şeyi konuşmak için. Bu yüzden direkt konuya girdim. “Gökay her şeyi anlattı.”

Toprak’ın muzip ifadesi bu şekilde değişti. Kaskatı kesildi. Gözünün içindeki maske düştü, suratı bembeyaz oldu. Gözlerini kaçırarak kafasını yan tarafa çevirdi. “Öttü sonunda şerefsiz, öyle mi?” Derin bir nefes aldı. Hâlâ bana bakmıyordu. “Aslında senin bilmemene şaşırmıştım ben. Adin’le dolanman, Gökay’ın sana arka çıkması, Alper falan. Hatta Çisem. Fransız kalmıştın ortalarında, bir sakatlık olduğunu düşünmüştüm.”

“Yeni tanıştığım insanlara ilk olarak hayatlarındaki en karanlık ve derin sırlarını sormuyorum,” diye mırıldandım.

“Yeni mi tanıştınız?” Gülerek kafasını geriye attı. Ardından doğrulttu ve tekrar gözlerimin içine baktı korkusuzca. Kendini toparlamıştı. “İşte buna gülerim peri kızı. Adin yeni tanıştığı bir kız için ok yemez.”

“Daha önce şahit olmuşsun sanırım yemediğine?”

Kurumuş, parçalanmış dudaklarını ıslattı Toprak. Ardından ciddi bir şekilde suratıma baktı. “O piç kimseyi umursamaz.”

“Seni umursamış ama,” diye mırıldandım, yutkunarak. “Geçen sene, ulaşmaya çalışmışlar sana. İzin vermemişsin.”

Tekrar gözlerini kaçırdı. “Bak Ada,” dedi ilk defa ismimi kullanarak. Başını kaldırdı. “Instagram hesabında görmüştüm, kocaman çiçeklerle dolu bir bahçen var. Çok seviyorsun belli ki çiçekleri. Benim de bir bahçem vardı, kurumuş ağaç dalları ve çürük meyvelerle dolu. Tek bir çiçek vardı o bahçede nefes alan. Nefesini kestiler.” Surat ifadesi o kadar düzdü ki, ne söyleyebileceklerini ne de hareketlerini tahmin edebiliyordum. “O günden beri kış bana bu dünya. Bu hayat. Okulu mu bırakmışım, arkadaşlarım mı gitmiş, hapse mi girmişim kimin umurunda?”

“Kaybın için üzgünüm,” diye mırıldandım sözlerimin hiçbir şey ifade etmeyeceğini bilerek.

“Üzgün müsün?” Kahkaha attı Toprak. Ardından agresif bir şekilde pat diye cama ellerini dayayarak “Üzgün müsün gerçekten!” diye bağırdı.

Yerimden sıçradım. Gözlerimi kapatmış, irkilmiştim. “Kusura bakma ama üzgün olduğumu söylemeye bile hakkım yok mu?”

“Bir nedeni yok,” diye mırıldandı, sandalyesine geri otururken. “Ben herkese kızgınım. O piçe de kızgınım, çiçeğimi kopardı saksıda yaşar sandı. Bir aslanı doğasından koparıp kafese tıkmak gibiydi yaptığı!”

Dudaklarımı ıslatarak gözlerimi bir saniyeliğine kapatıp derin bir nefes aldım ve onu anlamaya çalıştım. Gökay’dan bahsediyordu. Çiçeği Irmak’tı. Belki de Toprak, Irmak’a âşıktı. Ve hiç sahip olamadığı aşkını kaybetmişti.

“O akşam,” diye mırıldandım gözlerimi açarken. “Neden beni öyle tehdit ettin? Havuza düşürüp suyu açtın, boğmaya çalıştın beni.”

Toprak bir saniyeliğine gözlerini önündeki masaya çevirdi, ardından tekrar bana bakmak için kafasını kaldırdı. “Mal sağlamdı. Halüsinasyon gördüğüm söylendi çıkan testlerde. Birine saldırsam bu sen olmazdın, sadece denk geldin.”

“İkisinde de mi denk geldim?”

Kaşlarını çattı. “İkisinde de mi?”

“O gece, mekândayken, mojitoma hap attın.”

Şaşkınca kaşlarını kaldırarak gözlerini kocaman açtı. “Sana bu saçmalığı kim söyledi bilmiyorum ama ben öyle bir şey yapmadım. Garezim olmayan insanlara boşu boşuna bulaşmam.” Dilini şaklattı. “Bir erkeğin âşık olduğu kadınla uğraşamazsın derler,” diye devam etti sözüne. “Hele seninle, hiç uğraşılmaz… Değmeyeceğinden değil, kafamı omuzlarımın üstünde seviyorum.” Hafifçe öne eğildi. “Bence çevreni bir gözden geçir Ada. Görünüşe göre senden hoşlanmayan insanlar var…”

O gece içkime hap atan kişi Toprak değilse o zaman kimdi?

Toprak bi anda parladığında sesi de yükseldi. “Anasını satayım, o gece sarhoş kafamla yediğim dayak bu yüzden miydi?” Gözlerini devirerek seslice nefes verdi ve geriye yaslandı. “Orospu çocuğu önce bir sor değil mi? Bu çocuk polis falan olsa düşmanı önce vurur sonra sorgulamaya kalkar, manyak herif!”

O an fark ettim. Alin. Eğer biri barmene para verip yaptırmadıysa bu işi, geriye kalan tek şüpheli Alin’di. Yalnızca antrenmanlarda gördüğüm, bütün takım ilk günden bana burun kıvırırken sanki gelmemi bekliyormuş gibi yanımda biten Alin. Dolabımın yanında dolabı olan Alin. Her yerden çıkan Alin.
Dudaklarım aralandı, oksijen için dilendim. İhaneti fark ettiğin an sırtında hissettiğin bıçaklar ciğerlerini deldiğinden, nefes almak çok zordu.

“Anladın değil mi kimin yaptığını?” Toprak gülerek elini önümde salladığında daldığım dünyadan şu ana geri dönüş yapmıştım. “Söylemiştim. Ben yapmadım.”

Gerçekten o yapmamıştı.

“Yine de beni boğmaya çalıştın ve Varis’i okla vurdun,” diye mırıldandım kafamı sallayarak. “Bu yüzden buradasın.”

“I-ıh.” Toprak işaretparmağını hayır anlamında sallayarak hafifçe gülümsedi. “Daha bu öğlen Adinlerin avukatları bir sözleşme getirdi önüme. Şartları kabul edip imzalarsam Varis şikâyetini geri çekecekmiş. Okudum biraz. Alkol, ot ne varsa sonsuza dek bırakıp rehabilitasyona yatmam gerekiyor. Sonra biraz cezaevinde yatacağım. Salınınca liseyi açıktan bitirdiğimde iş bulacaklarmış bana. Siktiri boktan bir sözleşme. Varis sever Tanrıcılık oynamayı.”

“Dalga mı geçiyorsun?” Şaşkınlıkla suratına baktım. “İmzalamadın mı?”

“İmzaladım tabii, salak mıyım?” Suratındaki sahte ifade o an silindi. “Senin işin değil mi bu? Otu boku öğrendin, acıdın bana.”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Tam olarak öyle olmuştu. Ne söylemem gerekiyordu?

O an kapı açıldı Toprak’ın tarafındaki, onu getiren memur bu sefer almak için gelmişti. “On dakika doldu.”

“Toprak küskünse bahçeye, ne çiçek yetişir bir daha ne de meyve,” diye mırıldandım, onunla birlikte ayağa kalkarken. Kelepçelenişini izledim, gözleri üzerimdeydi. “Tedavi ol, toprağını çapala, içeride kaldığın süre boyunca neyi yanlış yaptığını düşün ve duyduğun her pişmanlık için bir, her tecrübe için iki tohum ek. Sulamayı unutma. Buradan çıktığında kocaman bir bahçen olacak. Kışın, bahar olsun. Sen yap bunu çünkü başkası senin için yapmayacak. Kendine iyi bak Toprak.”

Konuştuğum süre boyunca gözlerini üzerimden çekmedi Toprak, ben bitirene kadar kelepçelemiş olsa da biraz daha beklemişti üstelik memur. Daha sonra birlikte çıktılar. Toprak hiçbir şey söylemedi. Yalnızca çıkarken “Şanslı piç,” diye homurdandığını duydum.

Toprak yalnızca acısının ardından bir yol görememişti önünde. Belki yönlendirilmediğinden de, yanlış tarafı seçmişti koşmak için. Acına sarılmadığın sürece bir hayalet gibi peşinde dolaşırdı anılar, biliyordum. Toprak belki de bundan sonra acılarına sarılmayı öğrenecekti.

En azından onun için umut ettiğim tek şey buydu.

Binadan çıkarken tek düşündüğüm nereye gideceğimdi. Eve dönmek istemiyor, hastaneyi ziyaret etmek istiyordum ama eğer gidersem ne diyeceğimi bilmiyordum. Sabah hiçbir şey demeden kalkıp gitmiştim. O uyuyordu gerçi ama yine de onunla uyuduğum için anlamlandıramadığım şeyler de hissediyordum. Biraz kızıyordum kendime, çokça pişmanlık duyuyordum ama bir yanım huzurlu hissediyordu. Her ne kadar ilaçla da olsa, Varis Adin benim başım göğsüne yaslıyken mışıl mışıl uyumuştu.

Hasta köpek.

Arabaya geçtiğimde Çisem’in gönderdiği mesajı açtım, bir şarkı linki yollamıştı. Daha sonra bakacağımı düşünerek çıkarken bildirimlerde sabah attığım hikâyeye gelen mesajları gördüm.

İki bildirim vardı, ikisi de takip bildirimiydi. Alena ve Milas sanki yan yanayken hesabımı keşfetmiş gibi takip etmişlerdi. Onların takiplerine geri döndüm.

Aral, tebrik eden el emojisini atmıştı. Hazal sonunda yazmıştı a’ları uzatarak. Çisem dans emojisi atmıştı, ona sabah söylemiştim zaten.

Varis de cevap vermişti. Farklı bir cevap verme stili vardı. Bir adres yazmıştı hikâyemin altına.

Mesaj kısmına tıklayıp cevap yazdım.

Yanlışlıkla mı gönderdin?

Bir anda aktif oldu. Ardından cevap yazdı.

Açık açık ev adresi verdim. Sence kaç kişiye yanlışla her gün evimin adresini atıyorum?

Ev adresi mi? Kaşlarımı kaldırarak ekrana baktım. Varis bana evinin adresini mi göndermişti? Bu ne demek oluyordu şimdi?

Ben cevap vermediğimde, tekrar mesaj gönderdi.

Gel.

Bu, çoktan taburcu olduğu ve eve geçtiği anlamına geliyordu. Yani durumu gayet iyiydi.

Gergince telefonumu kapatıp yan koltuğa attım ve arkama yaslanıp düşünmeye çalıştım. Pekâlâ, birincisi, Varis defalarca kez evime gelmiş ve hatta banyoma, hatta ve hatta küvetime kadar girmişti. Bu durumda onun evine gitmeyi sorun etmemem gerekiyordu. Her şeyden sonra, sorun etmemem gerekiyordu.

Düşüncelerimin içinde kaybolmuşken eve doğru sürdüm. Birden hava kararmış ve yağmur yağmaya başlamıştı. Arabayı evin önüne bırakıp okul çantamla birlikte içeri girdiğimde rüzgârdan uçmak üzereydim. İlk yaptığım şey odama çıkıp açık pencerelerimi kapatmak oldu, ardından soğuktan uyuşmuş ellerim ve ayaklarım için sıcak bir duşa girdim.

Saçlarımı kuruturken ne giyeceğimi düşünüp duruyordum. Bana kalsa eşofman ve kazak iyi bir seçenek gibi görünüyordu çünkü hava çok fenaydı ama… Adin evine gidiyordum. Balamir Adin’in evine, Varis Adin’in evine, kimbilir annesi nasıl bir kadındı. Onlar da evde olacak mıydı?

Bu düşünceyle kurutma makinesini kenara bırakıp boş boş duvara baktım. Ben hangi sıfatla gidiyorum Varis’in evine? Ya içeride anne ve babasıyla karşılaşırsam, ne diyeceğim? Nasıl davranacağım?
Ne giyeceğim ben be?

Alıp hiç giymediğim, krem rengi omuzları düşük kazağımı üzerime geçirirken bir yandan da aynada kontrol ediyordum. Ardından açık mavi bir pantolon giyindim. Kalan son beyin hücremle oluşturabildiğim en iyi kombin buydu. “Çisem burada olsa kesin beni bayılana kadar tokatlar.”

Kuruttuğum saçlarıma kısaca dalgalar verdim sabahki gibi. Göz altlarım yok olmaya karar vermişlerdi, o yüzden sadece rimel sürdüm. Kalın şişme montumu giyinip bere taktım.

Evden arabaya gidene kadar uçma tehlikesi geçirmiş, sonunda ıslanmış da olsam ulaşmıştım arabaya. Telefonumu çıkarıp mesaj kutuma girdikten sonra Varis’in son mesajından sonra bir şey yazmadığını fark ettim, ardından navigasyona adresi girdim.

Bir hafta önceki Ada şu an kafesinde çığlıklar atıyordu gitmemem için. Ama o yaralıydı, değil mi? Ameliyat olmuştu. Belki de bir ihtiyacı vardı. Benim yüzümden başına gelmişti bu. Gitmeliydim.
Sanki evinde hizmetçi bulmayacakmışım gibi… Üstelik ailesi ne güne duruyordu?
Ailesi hakkında bir şey bilmiyordum. Yargılamamam gerekiyordu.

Navigasyon beni adrese, hava şartları yüzünden, her ne kadar trafik olmasa da otuzbeş dakikada götürdü.
Önünde durduğum, kapı numarası taş duvara mat siyah, çelik, küçük bir tabela olarak işlenmiş evin kapısına bakarken yağmurdan hiçbir şeyi net göremiyordum aslında. Camı indirip gözlerimi kırpıştırarak baktığımda, devasa siyah demir kapının parmaklıklarının arasından yalnızca çalılıklar ve büyük ağaçlar görünüyordu. Büyük ağaçların ardında ise, evin çatısını görebiliyordum.
Burası bir malikâneydi.

Arabayı yolun karşısına park ettim. Çantamı aldıktan sonra ise montumun şapkasını beremin üstüne, başıma geçirip hızlıca bagajdaki şemsiyeyi kaptığım gibi demir kapıya yürüdüm. Kapı açık mıydı yoksa zile mi basmam gerekiyordu bilmiyordum ama siyah bir takımın içinde yine siyah bir şemsiyeyle bu tarafa doğru yürüyen orta boylu adamı görünce görevli olduğunu düşündüm. Muhtemelen öyleydi.

Demir kapıya yaklaştığında suratını görebilmiştim. Bu o adamdı. Hastanedeki ak sakallı, mavi gözlü adam. Konuşmaya ya da kim olduğunu öğrenmeye fırsatım olmamıştı.

“Merhaba küçük hanım,” dedi sesini gür çıkarmaya çalışarak. Elinde ufak bir kumanda vardı ve demir kapıyı otomatik bir sesle açmıştı. Yağmur öyle şiddetli yağıyordu ki aralarında maksimum bir metre mesafe olan iki insanın birbirine sesini duyurması zorlaşmıştı.

Demir kapıyı ittirip içeri girdikten sonra soru işaretleriyle dolu bir “Merhaba,” sesiyle cevapladım adamı. “Siz hastanede de vardınız, değil mi?”

Adam kocaman gülümsedi. Hastanedeyken gülümsediğini hiç görmemiştim ama gülümseyince tatlı bir dedeye dönüyordu. Her ne kadar takım elbise giyse de. “Küçük hanım, ben çok uzun zamandır bu malikâne için çalışıyorum. Adım Reşit, Reşit Adalı.” Elini uzattı.

Gülerek elini sıktım. “Tanıştığıma çok memnun oldum, ben de Ada.” Adamın soyadı ve ismimin benzerliği iğrenç espriler yapma isteği doğuruyordu, belki Çisem burada olsa yapardı.

Eliyle malikâneye giden yolu gösterdiğinde, kafamı sallayarak takip ettim. Bina iki katlıydı ve L şeklinde inşa edilmişti, ortadaki koca süs havuzunu ve etrafını çevreleyen çember betonu görebiliyordum. Bahçenin geri kalanı ağaçlardan oluşuyordu ve yemyeşil bir bitki örtüsü vardı. Evin yapısı her ne kadar antik dursa da bakıldığı belliydi. Eve de, bahçeye de.

Doran evi de böyleydi ama yeni inşa edilmiş, aydınlık versiyonuydu. Buranın arazisi nereye kadar gidiyor görünmüyordu bile… Kapı numarasını ararken bir süre bu duvarların çizgisinde sürdüğümü hatırlıyordum.
Muhtemelen araziye çok rahat bir şekilde bu devasa yapıdan birkaç tane daha bile inşa edilebilirdi.

“Sana kapıyı açayım Ada.” Reşit Bey, kapının önündeki birkaç merdiveni çıkarken cebinden koca bir anahtarlık çıkardı. “Varis bu sabah evdeki herkesi kovduğu için kapıyı açacak kimse yok, kendi de duymayabilir eğer odasındaysa.”

Hizmetli olarak çalışanlardan bahsediyor olmalıydı.

Merdivende durdum. Reşit Bey de durduğumu fark etmiş gibi, anahtarı deliğe sokmadan önce bana döndü. “Babası evde yokken kovar herkesi Varis. Yalnız kalmaktan hoşlanıyor.”

“Annesiyle babası seyahate mi çıktılar?” diye sordum birden. “Hastanede de hiç görmedim onları.”

“Balamir Bey, yurtdışına çıktı evet. Önemli bir işadamı olduğundan planlarını iptal edemezdi bu yüzden dönemedi. Neyse ki oğlunun durumu kritik değildi.” Reşit Bey devam etmedi, annesiyle ilgili hiçbir şey söylememişti. Bunun yerine, anahtarı sokup çevirdikten sonra kapı açıldığında geçmem için kapıyı ittirip kenara çekilmişti. “Geçebilirsin.”

“Siz gelmiyor musunuz?” İçeri geçerken şemsiyemi kapattım.

İleriye dönüp bahçenin sonuna doğru olan, iki katlı küçük binayı gösterdi. Dış cephe yapısı malikâneninkiyle aynıydı. “Ben şurada kalıyorum, eğer bir ihtiyacınız olursa haber verirsiniz.”

Teşekkür ederek kafamı salladım ve gülümsedim. Ben içeri girdikten sonra Reşit Bey kapıyı kapattı.
Etrafa doğru düzgün bakamadan botlarımı çıkarmak için eğildiğimde, ilk fark ettiğim şey sessizlikti. Şemsiyemi kenara bıraktım, içerisi dışarıya nazaran sıcacıktı.

Ev; gri mermer, yer yer bej yer yer koyu gri duvarlar ve ahşapla tasarlanmıştı. Giriş bile gereksiz büyüktü. Sağda koca bir salona açılan ve kapısı olmayan bir giriş vardı. Salon girişinin karşısında kapısı kapalı bir oda, mutfak ve birkaç kapalı kapı daha. Eğer mutfağı es geçip devam ederseniz, uzunca bir koridor görünüyordu ama dönüşü olduğundan nereye gittiğini bilmiyordum.

Evde kimse yoktu. Gerçekten de bomboştu. Ürkütücüydü.
Merdivenlerden çıkmak ve koridorda ilerleyip nereye gittiğini görmek için iki seçeneğim vardı. Koridorda ilerleyip alt katın kalanını görmek istiyordum, nedense Varis Adin’in odasının yukarıda değil; L şeklinde inşa edilmiş bu malikânenin diğer ucunda olduğunu düşünüyordum. Daha izole bir yerdi. Aşacağınız koca bir koridor vardı ve… Sanki koridorun sonu tamamen ona ait gibi gelmişti. En azından ben olsam bunu tercih ederdim.

Koridorda ilerlemeye başladığımda duvarlardaki eski fotoğraflar ilgimi çekti ama yalnızca aile büyükleriyle çekilmiş fotoğraflardı. Balamir Adin’i birçok fotoğrafta birçok insanla birlikte görmeme rağmen Varis’in tek bir fotoğrafı bile yoktu.

Koridorun sonunda yol sağdan devam ediyordu. Karşılıklı iki kapının yanında başka bir merdiven daha olduğunu gördüm, daha sonra iki kapıyla da bakışmaya başladım. Hiçbir ses gelmiyordu. Şimdi ne yapacaktım? Resmen çocuğun evinde hırsız gibi geziniyordum. Belki de kapının önündeki vazolardan birini çalıp sattıktan sonra geri dönmeliydim, kimbilir neredeki hangi açık arttırmadan alınmışlardı ve ne kadar ediyorlardı? Varis’le önceden tanışmış olsam, boşu boşuna Kumsal’a telefon almak için kafede işe girmezdim. Kendimi evine davet ettirir vazosunu çalardım.  Ya da tablolardan birini. Yüksek duvarlar 18. yüzyıl tablolarıyla doluydu.

Şansımı evin uzunlamasına devam ettiğini düşündüğüm kapıdan kullanmaya karar verdim.
İki kere tıklattım, ardından kapıyı açıp kafamı içeri soktuktan sonra gözlerimi kırpıştırdım ve etrafa baktım. Bingo.

İçerisi evin geri kalanından daha siyahtı. Yerde alçak, geniş bir yatak vardı, çarşaflar siyahtı. Koyu renk perdeler ortaya kadar kapalıydı, içeri az ışık giriyordu. Önünde yine koyu gri cam bir sehpa ve iki koltuk vardı. Varis tam olarak o koltuklardan birine rahat bir pozisyonda oturmuş, kitap okuyordu. Masanın üzerinde yarısı bitmiş bir kahve fincan vardı ve hâlâ dumanı tütüyordu.

Kapının açıldığını duyduğunda kafasını kitaptan kaldırıp pozisyonunu hiç bozmadan bana baktı. Kitabın bir kısmı beyazdı, bir kısmında çizme bir adam elini çenesine yaslamış ileriye bakıyordu. Antik çizimlere benziyordu.

Jean Paul Sartre’nin La Mort Dans L’âme kitabını okuyordu. Aynı zamanda Troubled Sleep ve Iron in the Soul isimlerinde de geçen kitap, Fransızcaydı. Orijinal dilde olanı elindeydi. Bu kitabı bütün sahaflarda arayıp bulamadığımı, yabancı bir siteden euroyla sipariş ettiğimi ama gümrükte kaybolduğunu hatırlıyordum ve aklıma geldikçe sinirleniyordum.

Varis gözlerini kıstı. “Gerçekten geldin mi yoksa kullandığım ilaçlar halüsinasyon etkisi mi yaratıyor?”

Kapıyı ittirip doğruldum ve içeri geçtim. Sorusunu görmezden gelmiş etrafa bakıyordum. Sanırım onbir seviyesi zenginlik bu oluyordu. Malikânenin içinden odasına kadar, on üzerinden onbirlikti bu ev. Hazal haklıydı.

Yatağın karşısında simsiyah koca bir TV ünitesi vardı ve hemen yanında giyinme odasına doğru uzuyordu yol.
“Odan simsiyah,” diye mırıldandım. Bir yandan da beyaz çoraplarıma, açık mavi kotuma, beyaz şişme montuma ve sanki görebilecekmişim gibi gözlerimi alnıma dikmiş, lacivert bereme bakmaya çalışıyordum. “Odandaki tek renkli şey benim şu an.”

Aslında şaşırılacak bir şey değildi bu. Gözleri bile açık mavilikten griye evrimleşmiş biriydi. Açık da olsa, soluk da olsa maviyi bile kabul etmemişti bedeni.

Varis kitabını sehpanın üzerine bıraktı ve ayağa kalktı. Siyah bir eşofman ve kısa kollu beyaz bir tişört giyiniyordu. “Bu kadar şaşırma,” diye mırıldandı önümden geçip kıyafet odasına giderken. “Hayatımdaki tek renkli şey de sensin.”

Nefesimi tutup arkasından sırtına baktım. Neden her seferinde böyle yapıyordu? Her seferinde illaki o gün eve döndüğümde uyumaya çalışırken gözlerimi açık tutacak bir şey söylemiş oluyordu. Dalga mı geçiyordu? Bilerek mi yapıyordu gerçekten? Biliyor muydu?

Varis, tişörtünün üzerine siyah, düz bir sweatshirt geçirirken giyinme odasından çıktı. Ters ters suratına baktım. “Ben senin hayatında mıyım?”

Kafasının içinde neler dönüyordu bilmiyordum ama bakışları etrafta gezinirken kafasını salladı. “En azından odamdasın şu an, bu da bir şey.” Yanıma gelip karşımda durduğunda, elini uzatıp bir anda beremi çıkardı. “Montunu da çıkar.”

“Ayaklanacak kadar iyi olduğunu bilsem gelmezdim.” Elinden beremi çekip aldım, ardından montumu da çıkartıp kenardaki koltuğun üzerine bıraktım çantamla birlikte.

“Oturayım hemen. Yatayım ya da? İçini hangisi rahatlatacaksa.”

Bu sefer gözlerini kısarak bakma sırası bendeydi ama uzun sürmedi, sessizce gülerek gözlerimi kaçırdım. Ehliyet fotoğrafıma adresini yazdığına, benim de kalkıp buraya geldiğime hâlâ inanamıyordum. Şimdi de vicdanımı rahatlatmak için yatalak numarası yapmayı teklif ediyordu.

Vicdanımı rahatlatmama gerek yoktu. Göğüs kafesimdeki susturamadığım bir organ getirmişti beni buraya.
Koltuğun yanındaki perdeleri hafifçe sıyırarak dışarıya baktım. İlerisi bahçeye açılan koca bir balkondu ve bahçe kızgın yağmur damlalarıyla dövülüyordu. Şimşek çaktı, bir anlığına etraf delicesine aydınlandı. Hava gerçekten çok kötüydü.

Telefonumun çaldığını duydum. Varis yatağının ucuna oturmuş beni izliyordu. Koltuğa uzanıp montumun cebinden telefonumu çıkardıktan sonra kulağıma götürdüm, gözlerim Varis’deydi. Suratında hiçbir ifade yoktu ve dümdüz bana bakıyordu. “Efendim Çisem?”

“Ada, çabuk haberleri aç.”

Kaşlarımı çattım. “Neden? Ne oldu?”

“Çabuk aç.”

Telefonu kulağımdan uzaklaştırarak sehpayla koltuğun arasından çıktım ve “Televizyonu açar mısın?” diye sordum TV ünitesine sabitlenmiş ekranı göstererek. Varis yatağın üzerinden, sanki hiç ameliyat olmamış gibi başucuna uzandı ve ince kumandayı eline alıp televizyonu açtı. İlk açılan kanal haber kanalıydı.

“Açtım,” diye mırıldandım telefona doğru ama gözlerim ekranda takılı kalmıştı. Neredeyse uçmak üzere olan muhabir ve kameraman, sahile çok yakın bir bahçeninin önündeydi ve kadının arkasında deniz taşıyordu.
Deniz taşıyordu. Burası benim evimin olduğu sahil şeridiydi. “Sen iyi misin? Sahili gördün mü?” diye sordu Çisem. “Lodos uyarısı yapıldı. Sıcaklıklar sabahtan beri yedi derece birden düşmüş. Boğaz’da deniz taşmış, yalılar su içinde… Evde misin? Deniz suyunun nereye kadar geldiğini görebiliyor musun?”

Kocaman açılmış gözlerimle Varis’e döndüm. Kaşlarını çatmış bir şekilde haberin detaylarını dinliyordu.
“Evde değilim,” diye mırıldandım Çisem’e. Ne dediğini bile tam anlamamıştım, şoktan bir kulağımdan girmiş diğerinden çıkmıştı.

“Oh be. Umarım yüksekte bir yerdesindir. Gelip alabilirim seni istersen, bu gece bizde kal.”

“Kapatmam lazım, seni sonra arayacağım.”

“Ara ama bak!”

“Tamam tamam…” Telefonu kapattığım gibi Varis’in elinden kumandayı alıp televizyonun sesini açtım. “Bu fırtına meteoroloji raporunda yoktu.”

“Geçen yaz yumruk kadar yağan dolu da meteoroloji raporunda yoktu.” Varis kollarını geriye atıp avuçlarını yatağa yaslayarak çenesini kaldırdı. “Küresel ısınmanın sonuçları. Çok kafa patlatmaya gerek yok.”

Her ne kadar kasım bitiyor olsa da, daha iki hafta önce havuz partisine gitmişken şimdi bir anda kar soğukları yaşamamızın da başka bir sebebi olamazdı. Varis haklıydı.

Bir anda üşüdüm. Terasa çıkan kapının aralık olduğunu yeni fark ediyordum. Ellerimle kollarımı ovuşturarak Varis’e döndüğümde bir kapıya bir de bana baktı. “Ne? Kapatayım mı?”

Kurumuş dudaklarımı ıslatarak hafifçe gülümsedim. “Ben senin misafirinim. İnsan bir kahve falan yapar.”

“Sen kahve sevmezsin ki.”

Her ne kadar kahve sevmediğimi bilmesi hoşuma gitse de “Olay o değil Varis,” dedim gözlerimi kısarak. Aynen Ada. Yaralı yaralı çocuğa sıcak çikolata yaptır. Tam senlik hareket!

Omuz silkerek ayağa kalktı. O kapıya yönelmişken benim gözlerim sanki sweatshirtünden görebilecekmişim gibi karnına dikilmişti. Peşinden yürüdüm, bir yandan da denizin evime kadar ulaşıp ulaşamayacağını düşünüyordum. Sahil yoluna taşsa bile bahçe duvarlarını aşamazdı değil mi? Sonuçta tsunami değildi bu olan. Marmara’da olamazdı da. Sadece deniz taşıyordu şiddetli dalgalardan dolayı.

“Buraya gelmeden önce adliyeye gittim,” diye mırıldandım peşinden mutfağa girerken. Tepkisini görmek için yüzüne baktım ama suratında bir ifade yoktu.

“Biliyorum.”

Kaşlarımı çattım ve gözlerimi üzerine çevirdim. Daha doğrusu sırtına. Kahve makinesinin önündeydi ve arkası dönüktü. “Nereden biliyorsun?”

“Toprak’ın avukatı sandığın kişi, benim avukatım.” Beyaz bir kupa çıkardı. Hâlâ sırtıyla bakışıyordum.
Mutfağın ortasındaki büyük tezgâhın kenarındaki uzun bar sandalyelerinden birine oturup kollarımı mermerin üzerinde birleştirdim. O avukat, Varis’in avukatı mıydı? O zaman Toprak’a kendi avukatını mı göndermişti?

“Yaptığı onca şeyden sonra ona avukatını gönderiyorsun ama ben şikâyet çekmekten bahsettiğimde saf kalpli oluyorum.” Gözlerimi kaçırdım. “Çifte standart olmuyor mu bu?”

Toprak’ın yaptığı şeyler listesinden içkime uyuşturucu karıştırmak maddesini çıkaralı saatler oluyordu ama yine de bundan Varis’e bahsetmek istemiyordum. Kendi başıma halledecektim.

“Avukatımı her türlü gönderecektim, eski bir arkadaş için yerine getirmem gereken son vazifeymiş gibi düşünebilirsin bunu. Aldığı yanlış kararlar yüzünden gençliğinin tamamen harcanması ve dışarı çıktığında yeniden başlayacağı bir hayatı olmaması adil değil. Ama zehir sattığı gençler için bir savunması olamaz, o konuda cezasını çekmeli.” Varis, elinde kupayla dönüp buraya yürümeye başladığında onu izliyordum, çarprazımdaki sandalyeye oturup kupayı önüme bıraktı. Kokusu gelmişti. Sıcak çikolata. Kahve yaptığını düşünmüştüm. Kahve sevmiyor değildim… Sadece sıcak çikolataya tercih etmezdim.

İçeceği hafifçe üfleyerek bir yudum aldım. Dilimin ucu yandı. Yine bu his.

Söylediklerini düşündüm. Hastanede olayın gerçek yüzünü Alper’den dinlediğimde hislerimin nasıl değiştiği ve öfkemin yatıştığını hatırlıyordum. O an, bu olayın doğurduğu sonuçlar bir anda çok ağır gelmişti. Doğru ve yanlış, gerçeğin geçirdiği iple birbirine geçmişti. Yanına çıkıp ilk düşündüklerimi söylediğimde, aptal olduğumu düşüneceğini düşünmüştüm ama o çok daha fazlasını düşünmüştü. Küçük bir çocuk değildi. Yaşının adamı da değildi. Çok daha geniş bir çerçeveden bakabiliyordu olaylara, çok daha fazlasını düşünebiliyordu.

Bazen sessiz kalıyordu ama bu kafasının içindeki gürültüden sağ çıkmak istediği içindi belki de. Ya da doğru olanı sağ çıkarmak için o kalabalıktan.

“Ee, dediğini yaptım, şikâyetimi geri çektim. Bunu bana nasıl geri ödüyorsun?” Rahat bir ifadeyle geriye yaslandı. İşte yine başlamıştık… Eğlendiğini ifadesinden anlayabiliyordum.

Ağzım açık kaldı. “Dalga mı geçiyorsun? Senin eski de olsa arkadaşındı o. Doğru olduğunu düşündüğüm şeyi söyledim sadece. Ben sana hiçbir şey borçlu değilim.” Gayet de borçlusun. Havuza zamanında atlamasa ölmüş olurdun. Geçmişi de saymak ister misin?

Kaşlarını kaldırarak hiçbir şey demeden yüzüme baktı. Haklı olduğunu bildiğimi biliyordu, bu yüzden bir şey söyleme ihtiyacı duymuyordu.

“Kurabiye,” lafı çıktı ağzımdan, birden. Aklıma onun bana pizza yaptığı gün gelmişti. Ben de çok güzel kurabiye yapardım doğrusu. Babam, Pamuk Hala, Mustafa Abi… Herkes çok severdi. Pamuk Hala limonata yapardı yanına hep ama ben gizlice sütle yerdim. “Çok güzel tarçınlı reçelli kurabiye yaparım. Bence gayet adil bir geri ödeme yöntemi. Ama şikâyetini geri çektirdiğim için değil, beni havuzdan çıkardığın için.” Karnına bir ok saplıyken arkamdan atladığın için.

Varis hiçbir şey söylemedi, doğrusu ne düşündüğünü bile bilmiyordum. Eğlendiği ifadesi bir saniyeliğine silinmiş olsa da, derin bir nefes alıp gözlerini yeniden gözlerime çıkardı. Dudaklarını ıslattıktan sonra ellerini tezgâhın üzerinde birleştirmişti. “Tarçınlı kurabiye?” Yüzüme yaklaşmıştı.

“Ve reçelli,” diye devam ederek kafamı salladım. “Uzmanlık alanım. Beğenmezsen başka bir şey düşünebiliriz.”

Hafifçe gözlerini kıstı, sanki şimdiden beğenmemeye odaklamıştı kendini. Daha sonra doğrularak “Tamam, yap,” dedi etrafa bakarak. “Yalnız malzemeleri bulmak biraz zor olabilir. Mutfak düzenini tam bilmiyorum.”

Yalnızca dibi kalmış sıcak çikolata bardağımı bırakıp bar sandalyesinden indim ve kollarımı sıvayarak “Ben bulurum,” diye mırıldandım, bir yandan da gözlerimi etrafta gezdiriyordum. Mutfak gerçekten büyüktü ama bakındığım malzemeler çok basit şeylerdi. Un, yumurta, yağ, tarçın… Belki reçel bulması zor olabilirdi. Ya da olmazdı. Bu evin kahvaltısında kuş sütünün bile eksik olmadığına emindim, reçel nasıl olmayacaktı ki?

Dolapları karıştırmaya başladım. Derin bir kâse buldum. Yağ, yumurta, reçel… Mutfakta bir kapı daha vardı ve aralıktı. İçeride raflarca mutfak malzemesi vardı. Un oradaydı. Tarçın hariç her şey vardı.

“Tarçın yok,” diye mırıldandım dudağımın kenarını dişleyerek.

“Tarçın koyma.” Varis oturduğu yerden kalkmış, kalçasını tezgâha yaslamış yanımda dikiliyordu ve kollarını göğsünde birleştirmişti.

“Olmaz.” Kafamı olumsuz anlamda salladım. “O zaman tadı güzel olmaz. Beğenmezsen başka bir şey yapmak zorunda kalırım.” Birkaç adım geri atarak perdeyi hafif kaldırdım ve dışarıya baktım. Aslında, yağmur on dakika öncesindeki gibi deli dehşet yağmıyordu. Hafiflemişti. “Belki tarçın almaya gidebilirim hemen. Buraya gelirken sokağın girişinde bir market gördüm.”

“Tarçını çok seviyorsun, değil mi?”

Sorusuna cevap vermek için döndüm. Eğer telefonunu çıkarmış birini arıyor olduğunu görmesem, az önce sorduğu sorunun bir soru değil yakınma olduğunu anlamasam devam edip cevap verebilirdim.

“Reşit Abi, iki dakikada tarçın alıp gelebilir misin marketten?”

Dudaklarımı birbirine bastırarak telefonu kapatmasını bekledim.

“Evet, tarçın, doğru söyledim,” dedi Varis telefona karşı. Ardından “Bekliyoruz,” diye ekledi ve aramayı sonlandırdı. Bana dönmüştü. “Tarçının geliyor.”

İçimde çektiğim ufak zafer bayrağından sonra ellerimi lavaboda yıkadım, sonra da kâsenin içine birer birer malzemeleri ekleyip karıştırmaya başladım. Bilerek yavaş davranıyordum çünkü tarçını bekliyordum.

Ben kurabiye hamuruna odaklıyken Varis de bana doğru dönmüş sessizce izliyordu. Suratında hiçbir ifade yoktu. Bir saniye ona dönünce gözlerini üzerime çevirdi, ardından tekrar kâseye döndüm. “Kumsal nereden biliyor?”

“Neyi nereden biliyor?”

“Her şeyi.”

Tekrar ona baktım iki saniyeliğine. Dudakları cevap vermek için aralandı. “Toprak’la arasında bir şeyler vardı eskiden.”

“Eskiden,” diye tekrar ettim. Nasıldı yani? “Toprak’ın Irmak’ı sevdiğini düşünüyordum.”

“Biriyle çok uzun zaman çok yakın olmak ve sevmek farklı şeyler, Ada.”

“Nasıl farklı şeyler?”

Varis önüne dönerek gözlerini ileriye çevirdi. Sanırım bu soruya cevap vermesi için biraz düşünmesi gerekiyordu. Benim cevabım ise basitti, ikisi aynı şeydi. Aynı şey olmasalar bile güçlü şeylerdi.

“Çok uzun zaman yakın olduğun biri artık sürekli yanında olmasına ihtiyaç duyduğun birine dönüşür. Su gibi, oksijen gibi. Ya da çok uzun süre yanında taşıdığın, alıştığın bir eşya…” Yutkunduğunda âdemelması oynadı, dikkatim dağılmıştı. “Sevdiğin biri yanında olmasını istediğin biridir.”

“Güzel söyledin ama ikisi aynı anda da olabilir bu dediğine göre.”

“Olabilir,” dedi Varis gözlerini kaçırırken. “Ama o zaman bu, intihar olur.”

“Doğru, birine böyle bir gücü vermek tehlikeli.”

Zil çaldı.

“Ben bakarım,” diye mırıldandı Varis kapıya yürüyerek.

Yaklaşık bir dakika sonra elinde sallayıp garip bakışlar attığı bir paketle gelmişti. Önüme bıraktı. “Tarçının geldi.”

Kısık bir sesle kendi kendime “Hehehe,” diye gülerek paketi kesip çok az bir miktarı kâseye döktüm. Ardından karıştırdım. Un ve diğer kuruları ekledim, bir süre daha karıştırdım. Daha sonra siyah fırın tepsisine yağlı kâğıt serdim ve ortalama bir kurabiye boyutunda olacak şekilde dizmeye başladım kurabiyeleri. Bir çatal yardımıyla ortalarını çukurlaştırdım ve dolapta bulduğum birkaç farklı reçelden rasgele koydum üstlerine. Hazırdı.

Fırını açıp tepsiyi yerleştirdikten sonra sonunda Varis’e döndüğümde, ortadaki tezgâha yaslanmış bir bar sandalyesine oturmuş kaşlarını kaldırarak bana bakıyordu.

“Eğer bilerek başka bir şey istemek için beğenmezsen kurabiyeleri, istediğin şeyi yapmam haberin olsun.” Kullandığım tezgâhı silip Varis’in önündeki reçelleri dolaba götürmek için yanına yürüdüm. Kâselerin içindeki kaşıklardan birini almış, reçelle oynuyordu.

“Ne yapıyorsun?” diye sordum un kavanozuna uzandığım sırada. Hemen yanımdaydı. Bir anda reçel bulaşmış kaşığın tersini dudaklarıma yasladığında kaşığın soğuğunu ve reçelin yapışkanlığını hissettiğim an gözlerimi kocaman açarak geri çekildim. Ağzım beş karış açık, parmağımı ağzımın kenarına götürmüştüm ama miktarı tamamen silmeye yetmemişti. “Ne yaptın ya!”

“Kurabiyelerini gerçekten beğenmezsem ne yapacaksın?” Keyfi yerindeydi. Kafasını hafif yana eğmiş, neredeyse tebessüm ediyordu hatta.

Öfkeyle suratına baktım. “Gel buraya,” diye mırıldandı elimden çekerek.

“Niye yaptın ki?” Homurdanıyordum ama yanına çektiğinde itiraz etmemiştim. “Bazen koca bir adam gibi karar veriyorsun bazen de anaokuluna giden küçücük bir çocuk oluyorsun bir anda.”

Dikkati kurduğum cümleyle dağılmıştı. Çelikten gözlerinin bulandığını gördüm. “Anaokuluna gittiğini hatırlıyor musun?” diye sordu, düz bir ifadeyle. Eğlendiğini belirten mimikleri nereye kaybolmuştu yine? Yanlış bir şey mi söylemiştim?

Dudaklarımı birbirine bastırdıktan sonra reçeli dilimle yaladım ve kafamı olumsuz anlamda salladım. “Birinci sınıfı ve ondan sonrasını hatırlıyorum sadece.” Seslice nefes verdim. Anaokuluna gitmiş miydim ki? “Babam beni bir yetimhaneden sahiplenmiş, sonradan söylediği kadarıyla. Ben gözlerimi açtığımda revir gibi bir yerde olduğumu hatırlıyorum. Düşüp kafamı çarpmışım. Doktor hafıza kaybının geçici olduğunu söylemişti ama öncesini hiç hatırlayamadım. Yetimhaneyi de hatırlamadım. Babamın üvey olduğunu ve diğer ayrıntıları liseye geçerken öğrenmiştim.” Gözlerimi kaçırdım. “Zor zamanlardı.”

Varis kafasını sallayarak hafifçe aşağı eğdi. Artık ikimiz de başka yönlere bakıyorduk.

“On birinci sınıfta,” diye mırıldandı başını kaldırırken. Yeniden ona döndüm. “Neden Safir’e geldin?”

Derin bir nefes alarak düşünmeye çalıştım. “Hımm… Babam sınavları denememi istemişti sanırım. Okula giriş kolay olmadığı için ve benim de kafamı dağıtmaya ihtiyacım olduğundan deli gibi çalıştığımı hatırlıyorum.” Geçmişin anılarından sıyrıldığımda, suratımdaki ifade kırıntıları süpürülmüş gibi hissettim bir an. “Bazen hiç denememiş olmayı diliyorum.”

Gri boşluklar gözlerime dikilmişti. Aramızda çok mesafe yoktu ama ikimiz de buzdan iki farklı duvar gibi öylece bakıyorduk birbirimize. Eskiden ona baktığımda, yüzünü gördüğümde, gözlerine takılı kaldığımda okulun koridorlarında maruz kaldığım şakalar ya da sınıf arkadaşlarımın bunca zaman beni dışladıkları anlar gelirdi aklıma. Neden artık zihnimde patlayan düşünceler bunlardan ibaret değildi?

O boşluğa baktığımda artık, arkamdan atlayışı düşüyordu aklıma. Ne zaman baksam yüzüne, sırtım duvara yaslandığında yüzünün yüzüme, bedenin bedenime olan yakınlığını yeniden hissediyordum. Neden bilmiyordum ama bu, sıcak bir şey içtiğimde bilerek dilimin ucunu yakışım gibiydi. Bir uyanış gibiydi. Nefret eder gibi oluyordum ama çok seviyordum bu hissi. Ya da sevmiyor, her an yeniden talep ediyordum hissetmeyi; anlatamıyordum bile. Yabancıydım. Yabancıydım bu hisse.

“Lafını geri al.” Ayağa kalkıp karşıma dikildi. Nefes alış verişim sıklaşmıştı yakınlığından dolayı. Yüzünü yüzüme eğmiş, beni geriye yönlendirirken sırtım tezgâha yaslandı bir an. Bir çıkmaz sokak daha. “Ada,” diye mırıldandı, bir elinin belime sarıldığını hissettim. Kulağıma eğilmişti. Nefesi saçlarımın arasındaydı. “Lafını geri al.”

“Neden?” diye sordum, tartışmaya açık bir tonla. “Eğer gelmeseydim, her koridor kalabalığına çıktığımda hakkımda konuşan birilerini işitmezdim, sırf bu yüzden herkesin gitmesini beklemezdim sınıftan çıkmak için. Telefon numaram bar tuvaletlerine yazılmazdı. Eğer gelmeseydim belki Çisem’den başka arkadaşlarım da olurdu. Eğer gelmeseydim benimle çıkmak isteyip dalga geçmek için eken ya da soyunma odalarında sıkıştırmak için fırsat kollayan çocuklar olmazdı etrafımda…”

Çenemi kaldırmış, dik bir ifadeyle bakıyordum suratına. Çenem iki parmağı arasına yerleşti. Yüzüne bakamayacağım kadar yakınımdaydı. “Eğer gelmeseydin,” diye mırıldandı, çenemdeki tutuşu kaybolduğunda. Parmaklarının tersini hafifçe çeneme sürtmüştü. “Beni bu koca kalede yalnız bırakmış olurdun.”

Sanki kastettiği onu bu evde yalnız bırakmak değildi. Sanki kastettiği, onu bu hayatta yalnız bırakmaktı.

“Reşit Bey yalnız kalmaktan hoşlandığını söylemişti.” Hâlâ nasıl konuşabiliyordum bilmiyordum.

Saçımı kulağımın arkasına itti. “Reşit Bey seni tanımıyor,” diye fısıldadığında gözlerimi kapattım. Her ne yapıyorsa, gözlerimi kapattığımda daha yoğun hissediyordum. Gök gürültüsünü duydum. Ardından dudakları benimkilere çarptı, gözlerim kapandı, sıcak nefesini ve dilini hissettim ama hepsi bu kadardı. Geri çekildi, “Reçel güzelmiş. Kendileri yapıyorlar burada bildiğim kadarıyla, bir ara ellerine sağlık diyeyim,” dedi konudan alakasız. Şaşkınlıkla suratına baktığım sırada yüzüne o keyifli ifadesini yerleştirmiş, yüzümü izliyordu.
O an fırının alarmı çalmaya başladı. Kurabiyeleri unuttuğum aklıma bile gelmemişti.

Fırına koşturdum, o an yapabileceğim en mantıklı hareket buydu. Neyse ki kurabiyeler yanmamışlardı. Sadece kurduğum alarm çalmıştı. Yalnızca pişmişlerdi.

“Ödüm patladı yaktım diye,” diye söylenerek, elimi kalbimin üzerine koyup geri çekildim yoğun nefes alış verişlerimin arasında. Düzensiz nefeslerimin kurabiyelerle alakası yoktu.

Varis seslice nefes vererek homurdandı. “Bıraksaydın da yansalardı.”

Onu duymazdan geldim. Kalın eldivenleri elime geçirip fırının kapağını açtım, ardından tepsiyi çıkartıp tezgâhın üzerine bıraktım ve fırının kapağını kapattım. Eldivenleri çıkartırken gururla tepsiye bakıyordum. Gerçekten iyi pişmişlerdi. “Süt sever misin?” Bir tabak çıkartıp kurabiyeleri içine dizmeye başladım. “Bunlar sütle güzel gidiyor.”

“Kahveye bile süt koymam,” diye mırıldandı kollarını göğsünde birleştirmiş, yanımda dikilirken.

“Sütlü kahve çeşitlerini aşağılıyorsun şu an.” Kurabiyelerden en yenilebilir sıcaklıkta olanını kaldırıp ona uzattım. “Al, tadına bak.”

Yanındaki bar sandalyesine oturup gözlerime baktıktan sonra kurabiyeye uzandı. “Hasta adama kurabiye mi yapılır ya?”

“Paşa hazretleri ne istediğini baştan söyleseydi de onu yapsaydım o zaman.” Tabağı tezgâha bırakıp ellerim belimde ona döndüm. Hemen yanımdaydı, karşımda oturuyordu. Kurabiyeye sanki uzaylıymış gibi garip bakışlar atıyordu.

Gözlerimle kurabiyeyi işaret edip “Ye,” dedim hayırı cevap olarak kabul etmeyeceğimi belirten ses tonumla.
Önce kokladı kurabiyeyi. Ardından bir ısırık aldı. Kurabiyenin yarısı artık ağzındaydı. Sırıtarak surat ifadesini izledim. Çiğnedi, gözlerini etrafta gezdirdi, bana baktı, ardından tekrar gözlerini kaçırdı. Yuttuktan sonra öksürmeye başlamıştı bir anda.

Kaşlarımı çatarak “Boğazına mı kaçtı?” diye sordum şaşkınlıkla. Hızlı bir şekilde su bardağı alıp içine su doldurdum ve ona uzattım. Varis ayağa kalkmış, öksürmeye devam ediyordu. Suyu alıp birkaç yudum içtikten sonra “Zehir mi koydun kızım bunun içine?” diye söylenerek mutfaktaki büyük pencerelere yürüdü ve birini açıp içeri temiz hava girmesini sağladı.

Temiz havayla birlikte dışarıdaki fırtınanın bütün gürültüsünü de içeri buyur etmişti. Rüzgâr davetsiz bir misafir gibi Varis’in saçlarından geçiyor, şampuan kokusunu suratıma çarpıyor ve doğruca eve ilerliyordu.
“Doğru düzgün çiğneseydin,” diye homurdandım tepsinin geri kalanını tabağa dizerken. Bir tane alıp tadına baktığımda gayet güzeldi kurabiye, olması gerektiği gibiydi. Nasıl boğazına kaçırmayı başarmıştı bilmiyordum.

Tezgâhı silip malzemeleri yerine yerleştirdiğimde Varis pencereyi kapattı. Ben mutfak kilerinden çıkarken zil çalmıştı.
Göz göze geldik.
“Kimseyi beklemiyordum,” dedi tok bir sesle.

“Belki Reşit Bey’dir.” Omuz silktim. “Ya da baban gelmiştir…”

“Babam yurtdışında, bir haftadan önce dönmez.” Yanımdan geçip kapıya doğru yürüdü. Bu sefer ben de peşinden çıktım mutfaktan. Kim olduğunu merak etmiştim.

Kapıya kadar peşinden yürüdüm. O kapı koluna uzandığı sırada yanında duruyordum, göz göze geldik. Ardından kapıyı açtı ve kendine doğru çekti geri çekilirken.

Kapıda uzun, simsiyah saçları olan olgun bir kadın dikiliyordu. Muhtemelen otuzlarının sonundaydı. Jilet gibi bir eyeliner çekmiş, hayatımda gördüğüm en kırmızı, mat ruju sürmüştü. Yine siyah, kalın bir kaban ve siyah fötr şapka takıyordu. Şemsiyesi kırmızıydı. Uzun tırnakları kırmızıydı. Kırmızı sevdiği gerçekten belli oluyordu.
Kapı açıldığında, göz göze geldik. Ardından Varis’e döndü ve suratına bir gülümseme yayıldı. “Tatlım,” dedi samimi olmadığı sesinden anlaşılır bir tınıyla.

Önce bu kadının kim olduğuna ihtimal vermeye çalıştım ama yaşı, görünüşü ve sesindeki tını dolayısıyla hiçbir şey düşünememiştim kılıfına uygun. Daha sonra kafamı çevirip Varis’e bakmayı akıl edebildim. Hiçbir şey. Hiçbir ifade yoktu yüzünde. Dümdüz, keskin hatlarıyla kadına bakıyordu yalnızca. Eski hâline dönmüş gibiydi bir anda. Soğuk, mesafeli, katı.

Varis’in bu kadınla bir geçmişi vardı.

Kadın otuz iki diş sırıtarak hafifçe öne eğildi ve “Beni içeri almayacak mısınVarisçiğim?” diye sordu. Bir yandan da bana kaçamak bakışlar atıyor, kim olduğumu merak ediyordu.

Kadın, sivri topuklu kırmızı rugan çizmelerinden birini kapıdan içeriye attığı an mermerde tok bir topuk sesi yankılandı. Varis anında tepki verdi. Gözlerini kapatmış, bu sesten iğrenircesine nefesini tutmuştu.

Kadının önüne tek bir adımda geçip geriye adım atmasını sağladığında ufak transından çıktığını düşündüm. “Senin ne işin var burada?” Sesi öyle soğuk, öyle tehditkârdı ki bütün tüylerim ayağa kalkmıştı. Sanki beş dakika önce mutfaktaki Varis değildi. Ve değildi de.
Bu yönünü çok çabuk unutmuştum.

“Aramalarıma cevap vermiyordunuz,” diye mırıldandı kadın mağdur bir ifadeyle. “Sen de, biricik kuzenin de. Ben de ufak bir ziyarette bulunayım dedim.” Sakince kafasını oynatıyordu konuşurken. Ardından geri çekildi ve tebessüm etti. “Beni böyle mi karşılıyorsun, oğlum?”

Oğlum mu?
Kalbim bir ritim kaçırdı. Nefesim ciğerimde sıkışıp kalmıştı. Bu kadın Varis’in annesi miydi? Olamazdı. Öyle miydi?

Varis cebinden telefonunu çıkardıktan sonra kadının gözlerinden gözlerini çekmeden telefonu kulağına götürdü. “Reşit Abi, acil gelebilir misin buraya? Bir sorunumuz var.”

Kadının suratı anında düştü. “Dalga mı geçiyorsun?”

“Arazime iznim olmadan girdin, bunun da haneye tecavüz sayıldığını biliyor muydun?”

İfademi kontrol edebildim fakat göğsümde oturmuş bağdaş kuran Ada açık kalan ağzını bir türlü kapatamamıştı. Varis annesini evden mi kovuyordu? Neler olmuştu böyle? Ona bunu yaptıracak ne yaşanmıştı?

“Varis, ciddi değilsin herhalde.” Kadın gergince etrafına baktı. Ardından tekrar ona döndü. “Reşit Efendi’ye gerek yok, ben kendim giderim.”

Reşit Bey arkadan siyah şemsiyesiyle göründüğünde, Varis gözünü bile kırpmıyordu. Kadın arkasından gelen

“Sahra Hanım, buyurun arabaya kadar eşlik edeyim,” sesiyle yerinden sıçradı. Reşit Bey’in sesinin bile bu kadar soğuk çıkabildiğini bilmiyordum.

“Varis…” diyerek bir cümleye başlayacak gibi oldu kadın ama Varis kapıyı suratına kapattı.
Kapıya diktim gözlerimi, ne düşüneceğimi bilemez bir hâlde. Az önce ne olmuştu öyle? Kadının biri gelip tatlı tatlı konuşmaya çalışmış, içeri girmek istemişti. Varis de kadını, araziye izinsiz girmekten dava açabileceğiyle korkutmuş kapı dışarı etmişti. Reşit Bey’in, adının Sahra olduğunu duyduğum kadını arabaya kadar eşlik edip bu yağmurda karakola götürdüğünü hayal ediyordum da…

Gözlerimi Varis’e çevirdim ama o dönüp odasına giden koridora saptığında sessizlikle cevabını vermişti. Yine de peşinden takip ettim. Koridoru geçtim, aralık bıraktığı kapıdan odasına girdim. Ben girdiğim an banyonun kapısı kapanmıştı.

Bir süre su sesi geldi, yüzünü yıkadığını düşündüm. Sehpanın karşısındaki koltuklardan birine oturmuş, üşüyen ellerimi ısıtmak için bacaklarımın arasına sıkıştırmış çıkmasını bekliyordum. Banyo kapısı nihayet açıldığında, Varis’in saçlarının alnına düşen kısımları ıslanmıştı. Tahmin ettiğim gibi yüzünü yıkamıştı.

“İyi misin?” Dudaklarımı birbirine bastırarak sessiz kalma isteğimle başa çıkarak sordum. Bir şey söylememem gerekiyormuş gibi hissediyordum bu durumda ama bir yandan da aklımdakileri çırılçıplak, filtresiz sormak istiyordum birer birer. O kadın annen miydi? Neden kovdun? Neden o şekilde kovdun?

Kimse, şimdiye kadar hiç kimse Varis’in annesinden bahsetmemişti. Babası her zaman konuşulurdu ama annesinden bahseden yoktu. Reşit Bey de ben içeri girerken babasının yurtdışında olduğunu söylemiş, annesini es geçmişti. Kimse annesinden bahsetmiyordu. Kimse.
Bir şey olmuştu.
Ve ben bilmediğim için çok, çok kötü hissediyordum.

Varis yatağının ucuna oturdu, dirseklerini dizlerine yaslayıp ellerini saçlarından geçirdi. Kafası dağılmış gibi görünüyordu, hayır, görünmüyordu; öyleydi. Kafasının içi, şu an olmak isteyebileceğim bir yer değildi.
“O kadın benim annem değil,” dedi bir anda, doğrulup gözlerimin içine bakarak. “Ben küçükken babamın sekreterlerinden biriydi. Baştan çıkardı, metresi oldu, bu evde yaşadı bir süre.” Hatırlaması onun için güç anılarmış gibi gözlerini kaçırdı.

Annesi değildi. Babasının eski metresiydi. Pekâlâ. “Önemli değil, anlatmak zorunda değilsin,” diye mırıldanırken ayağa kalktım. O kadından nefret ediyordu, bu belliydi ama sanki nefretin de ötesinde bir şeyler yaşamış gibiydi. Yanına doğru yürüdüm.

“Hangi cüretle buraya gelebiliyor?” Yere dalmıştı, kafasını iki yana sallıyordu hafifçe. İnanamıyordu sanki az önce yüz yüze geldiklerine. “Bahçe kapısını nasıl açmış?”

Karşısına gelmiştim, bir saniyeliğine durdum. Kapıyı kapatmış mıydım? Reşit Bey açmıştı ama ben kapatmış mıydım? “Bahçenin başka giriş çıkışları da var mı?” diye sordum gergin bir tonda. “Ön kapı hariç.”

“Ada,” diye mırıldandı Varis histerik bir şekilde sorduğum soruya gülerek. “Burası büyük bir arazi. Onlarca kapısı var.”

“Eğer Reşit Bey, tarçın almaya gittiğinde ön kapıyı kullanmadıysa…” Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Yani ben, içeri girerken kapıyı kapatıp kapatmadığımı hatırlamıyorum…” Kazağımın kollarını çekiştiriyordum. “Özür dilerim. Kontrol etmeliydim.”

Varis yeniden güldü. “Sen nereden bileceksin o delinin kapı çalmak nedir bilmediğini?”

Aramızda bir metreden fazla vardı. Uzanıp bileğimden yakaladığında birkaç adımda dibindeydim. Ona bu kadar yakın olmak asla alışabileceğim bir şey değildi. Kollarını belimin etrafına sarıp kafasını karnımın üzerine koyduğunda ufak çaplı bir kalp krizi geçirdim. Ne yapıyordu?

Gözlerimi kırpıştırarak şaşkınca aşağı bakarken ellerim havada kalmıştı. Geleli bir saat olmuştu belki ama iki dakika nefes almama izin vermiyordu doğru düzgün bir ritimle.

Ama bir yandan da… Bilmiyordum, belki de onun için zor bir andı o kadınla karşılaşmak. Öz annesine ne olmuştu o zaman, o kadın babasının metresiyse? Aynı evde mi yaşamışlardı bir adam, iki kadın, bir çocuk? Sahra denilen o kadın, kuzenini de aradığını ama açmadığını söylemişti. Milas’ı da rahatsız ediyordu.

Ellerimin sakince omuzlarına düşmesine izin verdim. Varis’in gözleri kapalıydı. Karışmış birkaç tutam saçı düzeltirken bir anda gözlerini açtı. Elimi çektim.

“Bence sen uyu.” İki elim de omuzlarındaydı. “Yaralısın. Üstelik çok fazla ayakta geziniyorsun, eminim eve gelirken doktorla böyle anlaşmamışsınızdır.”

“Tamam,” diye mırıldandı, ardından bir anda, hiç beklemediğim bir anda kazağımın eteklerinden çekiştirip kafasını kazağın içine soktu. Saçları ve yanağı çıplak karnıma yapışmıştı. “Burada uyurum.”

Çığlık atmak üzereyken kazağımı çekip kafasını dışarı çıkardım, geri çekilmek istemiştim ama belime sarılı kolları bırakmamıştı. Kollarımı karnıma sararak bir daha yapmasını önlemeye çalıştım. “Sen iyice başa çıkılamaz bir şey oldun!”

“Sanki önceden başa çıkabiliyordun da.” Varis yarı homurdanış yarı bir gülüş sergilemişti bu lafıyla.

“Ciddiyim,” dedim gözlerinin içine bakarak. Kafasını kaldırdığında çelik grilerle buluştu gözlerim. Şeffaflaşmış gibiydi o gri boşluklar, biraz daha baksam neredeyse ne hissettiğini anlayabilecektim.

Omuz silkti. “Ben de ciddiyim. Yani uyumayı sevmiyorum derken.”

Karnımın etrafına sardığım kollarımı serbest bırakarak bir şeyler düşünmeye çalıştım. Ne söyleyebileceğimi ne yapabileceğimi bilmiyordum. Yalnızca sessizlik vardı, bir de pencereye vuran öfkeli yağmur taneleri. Belki de öfkeli olan bir tek onlar değildi.

Varis Adin’in duygularını gizleme konusundaki profesyonelliği tartışmaya açık değildi. Bugün, o kadını gördükten sonra içinde bir öfke ateşi yandığından emindim. Sadece dışarıya çıkan dumanı görememiştim. Belki de o böyle yapıyordu, hep böyle yapmıştı.

Kararan havaya baktım, bahçenin loş aydınlatmalarını görebiliyordum. Birden esnedim, elimle ağzımı kapattım. Gözlerimi kırpıştırarak yeniden önüme dönüyordum ki Varis’in belimdeki kolları çekildi ve ayağa kalktı. Nereye gittiğini görmek için dönecekken arkama geçtiğini fark ettim. Ben arkama geçtiğini fark edene kadar ise birden ayaklarım yerden kesilmişti.

Şaşırmama, sorgulamama izin vermeden beni yatağın üzerine bıraktığında başımın gömüldüğü yastığa yabancı bir bakış attım. Üzerimden atlayıp yanıma geçti. Kaşlarımı çatarak anlamaz bir ifadeyle baktım suratına. Hemen yanımdaydı, dirseğini yastığa yaslamıştı çenesini ise avucuna. “Uyumayı sevmediğini söylediğini sanıyordum?”

“Uzanıp dinlenebilirim.” Omuz silkti.

Hafifçe, dirseklerimin üzerinde kalkmaya çalıştım ama karnımdan baskı uygulayarak tekrar yatmamı sağladığı için gerisingeriye tekrar yatmıştım. “Yat,” dedi tok bir sesle.

“Ama kurabiyelerim?” diye sordum, sesim uykuluydu. Yorgundum ve burası sıcaktı. Yorgundum ve yatak çok rahattı.

“Kimse yemiyor kurabiyelerini.”

Kaşlarımı çatarak suratına baktım. Sırtüstü yatıyordum, hemen tepemdeydi yüzü. “Beğenmedin mi?”

Şaşırmıştı. “O anlamda demedim.”

“Ama beğendiğini de söylemiyorsun.”

“Beğendim, Ada. Oldu mu?”

“Olmadı. Zorla söyledin şimdi de.”

Gülerek kendini yüzüstü yatağa devirdiğinde, şaşkınlıkla kafamı kaldırıp ona baktım. “Vayy!... Varis Adin de gülebiliyormuş.”

Bir süre sonra, yağmurun camları dövüşü hafiflediğinde yatağın bir köşesine doğru kıvrılmış uykuya dalmak üzereydim. Nefeslerim ağırlaşmıştı. Yoğun bir hafta olmuştu, değil mi? Öyle olmuştu. Hafifçe esnedim. Bir mırıldanış için açtım ağzımı son kez, gözlerim kararırken. “Kurabiyelerimi beğenmediğini biliyorum…”

Yüzüme düşen bir tutam kulağımın arkasına sıkıştırıldı. Hemen yanımdaydı. “Öyle değil…”
 

Evvel zaman, kalbur saman içinde…
Yıllar önce…

Elindeki son lokmaya baktı küçük kız, dudaklarını büzerek. Nasıl olurdu da yılbaşı kurabiyeleri bu kadar küçük olurdu? Ağaç şeklinde olanlardan almadığına pişmandı, neden kardan adamlıdan almıştı ki? Ağaçlılar daha büyüktü. Yanlış yapmıştı. Ama artık birisiyle takas etmek için de çok geçti çünkü kurabiye midesindeydi.

Son lokmayı uzun uzun çiğnedi. Annesi evde bunlardan yemesine çoğu zaman izin vermiyordu. Ablası okul kantininden ona paket paket top çikolata getiriyordu ve mutfağa saklıyordu sadece. Bu yüzden ne zaman ablası eve gelse merdivenlerden aşağı koştururdu sevinçle. Hafta sonları hariç. Zaten hafta sonları, Varis gelip bütün sütlü çikolata toplarını yiyordu. Küçük kıza sadece acı olanlar kalıyordu.

Ama bu kurabiye öyle değildi. Bu kurabiye tatlıydı. Bez bebekleri kadar tatlıydı. Ablasının gülüşü kadar tatlıydı. Varis’in gözleri kadar tatlıydı.

Öğretmenine baktı. Sepette hiç kurabiye kalmamıştı. Kalkıp paketi elinde buruşturdu ve çöp kutusuna attı. Ardından gözlerini etraftakilerin üzerinde gezdirdi. Ne yazık ki herkes kurabiyesini çoktan yemişti. Hatta küçük kız, en ağırdan alanlarıydı yeme kısmını çünkü uzun süre yemek istemişti.

Daha sonra köşede oturmuş, kitap okuyan çocuğa takıldı gözleri. Çocuğun masasında, kitabının hemen yanında gördüğü şey, paketi açılmamış bir kurabiye daha mıydı? Gözlerine inanamıyordu. Evet, kurabiyeydi. Varis kurabiyesine dokunmamıştı bile.

Küçük kız neden dokunmadığını hemen anladı. Çenesini kaldırdı ve dik bir şekilde, gururla yürüdü küçük çocuğun yanına. Bu yaptığıyla hem bir kurabiye daha yiyecekti hem de arkadaşına iyilik yapmış olacaktı.
“Varis,” dedi elbisesinin eteklerinden tutup çocuğun yanına otururken. Gözleri önündeki masadaki kurabiye paketindeydi. “Senin tarçına alerjin var. Kurabiyeni bana versene.”

Çocuğun dikkati dağıldı, kitabına odaklı değildi artık. Kafasını kaldırıp küçük kıza doğru döndü. “Annen kızmaz mı?”

“Eğer söylemezsen, kızmaz,” dedi küçük kız gülerek. “Ablam, annemin her şeyi bilmesi gerekmediğini söylüyor. Ayrıca yılbaşında çocuklar istediğini yemelidir.”

Çocuk omuz silkti. “Tamam. Ye o zaman.”

Küçük sarışının eli kurabiyeye uzandı, paketin içinin dolu olduğuna inanamıyordu. Böyle bir lezzeti uzun zamandır tatmamıştı. Annesi günde bir bardak sıcak çikolata içmesine izin veriyordu ama bu yüzden sürekli sebze tabakları geliyordu önüne yemeklerde. Eğer kurabiye yediğini bilse… Hem de iki tane…

Kurabiye çabucacık bitti. Küçük kız paketini atmak için ayağa kalktığında, artık uyku vakti gelmişti. Soyunma kabininde eşofmanlarını giymek için ayrıldı sınıftan. Bazı sabahlar annesi okul eşofmanını çantasına koyuyor, güzel elbiselerle gönderiyordu onu okuluna. Bu da o sabahlardan biriydi. Küçük kız, uyurken elbiseyle rahat edemediğinden sonradan değiştirmek zorunda kalıyordu. Eğer elbisenin üzerinde yemek lekesi varsa annesi çok kızıyordu. Eğer elbise tertemizse, bahçede oynadığında toz toprak bile olmamışsa annesi ödül olarak şeker veriyordu. Böyle ufak oyunlar oynuyordu annesi, ablasıyla birlikte küçük kıza. Ödüller ve cezalar vardı.
Küçük kız, dolabında yastığını bulamadı. Öğretmeninin yanına gitmek istedi ama sınıfta değildi, dışarıda bir veliyle konuşuyordu.

Eli boş bir şekilde uyku salonuna yürüdü. Herkes yastığını almış, başını üzerine yerleştirmiş uykuya dalmaya çalışıyordu. Küçük kız nefret ediyordu burada uyumaktan, eğer burada uyursa akşam uyuması gereken saatte uyku tutmuyordu bir türlü. Ablası, yataklarının altında öcüler ve dolaplarında saklanan hayaletlerden bahsedip korkunç hikâyeler anlatıp duruyordu küçük kıza, eğer uyumazsa. Küçük kız ağlaya ağlaya ablasının yatağına tırmanıyor, onunla uyuyordu bu yüzden bazı geceler. Sabah anneleri öğrendiğinde çok kızıyordu ablasına ama ablası yine de yapıyordu.

Herkes yastıklarının üzerine devrilmişken her zamanki köşesinde oturan siyah saçlı, gri gözlü çocuğa ilişti küçük kızın gözleri. Varis, hiçbir zaman uyumazdı burada. Öğretmen kızdığında başını yastığa koyardı ama gözlerini kapatmazdı. Küçük kız, hep Varis’in yanına yastığını koyup yattığı için biliyordu bunları. Varis uyumaktan nefret ediyordu. Merak ediyordu küçük sarışın, uykusuz bir hayat mümkün müydü? O zaman Varis hiç uyumuyor muydu? Tatlı rüyalar da mı görmüyordu?

Ama tatlı rüyalar çok güzeldi. Varis keşke uyusaydı.

Uyuyan bedenlerin arasından ses çıkarmamaya çalışarak geçti küçük kız, ardından Varis’in yanına oturup bağdaş kurdu.

“Yastığın nerede?” diye sordu Varis, etraftakiler duymasın diye fısıldayarak.
Küçük kız öne eğildi. “Bilmiyorum. Ama sanırım, dadım kuru temizlemeye gönderdikten sonra almayı unuttu.”

“Al,” dedi Varis, yastığını ona uzatarak. “Ben uyumuyorum zaten.”

“Ama öğretmen çok kızar.” Küçük kız ellerini sallayarak reddetti bu teklifi hızlıca. Aslında biliyordu, Varis asla küçük kıza iyi davranmazdı. Şimdi yastığını vermesinin tek sebebi, öğretmene gidip yastığı olmadığını söyleyerek uyku salonundan çıkmak istemesiydi. Varis, küçük kızı kullanmak istiyordu.
Küçük kızın aklına bir fikir geldi. Hâlâ Varis’in tuttuğu yastığı aldı, yere koydu, başını yaslayıp uzandı. Ardından dizlerini gösterdi. “Sen de dizlerime kafanı koy.”

Varis suratını buruşturdu. “Ne? Öyle bir şey yapmam!”

“Ama öğretmen çok kızar!”

“Bana ne.” Omuz silkti Varis. İstemiyordu işte.

Küçük kız doğrularak, bilerek doldurduğu gözleriyle, dudaklarını büzerek baktı küçük oğlana. “Ama… Ama…” Bir yaş süzüldü gözlerinden.

Bir “Of,” çekti Varis. “Tamam! Koyacağım. Yeter ki ağlama. Ağlayınca çok çirkin oluyorsun.”

“Yani ben güzel miyim?”

“Hayır, çirkinsin. Ağlayınca daha çirkin oluyorsun sadece.”

Küçük kız somurtarak başını tekrar yastığa yasladı. Birkaç saniye sonra, Varis’in karmaşık bakışlarının ardından başını dizlerine koyduğunu hissetmişti. Fakat hemen ardından suratını buruşturarak kalktı oğlan. “Bacaklarına yatmak taşa yatmak gibi. Kafamı yere koysam daha az acır!”

“Ya…” Küçük kız kesik bir nefes çekti ciğerlerine. Ardından karnını gösterdi. “Karnıma yatsan? Olmaz mı? Karnım yumuşak, söz, bak.” Kalkmadan, Varis’in eline uzandı ve karnına götürdü küçük kız. Varis bir kızın eline, bir de gözlerine baktı.

Ardından kafasını sallayıp kafasını kızın karnına yasladı.

“Varis,” diye mırıldandı kız, bir şeyler söylemek isteyerek. Aslında hep konuşmak istiyordu onunla ama hiç izin vermiyordu oğlan. Konuşmaktan hoşlanmıyordu.

“Uyu.”

Kafasını salladı küçük kız. Mesajı almıştı. “Uyudum.”

Yorumlar

12. Bölüm - Kül Kelebek

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.