Kelebeği Öldürmek
Kelebeği Öldürmek
3. Bölüm
579 32

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
 
“Kanatları kırık kelebek; eli uz, evi uzak kelebek.
Benim olman için çok mu beklemem gerek?”

 
En büyük kahramanı babası olan, masallarla büyümüş bir kız çocuğunun, çiçeklerle dolu bahçesinden gökyüzüne bakarak bir gün prensinin geleceğini hayal etmemiş olması mümkün değildi. Pamuk Hala banyo yaptıktan sonra saçlarımı tararken bana hep “Büyüyüne kadar saçlarını uzatma, sonra Rapunzel gibi salıverirsin de eşek sıpasının teki tırmanır balkonumuza, alır seni bizden,” der, masalların sonundaki kurtarılmaya ihtiyacı olan prensesleri hep savaşçı kadınlarla değiştirirdi.

Babam boks yapıyordu çocukluk anılarımdan birinde; ben de o, eğitmeniyle çalışırken bahçedeki trambolinde zıplıyordum. Benim prense ihtiyacım yok, benim babam var, diye düşünüyordum gülerken. Hem ne ben prensesim ne de kurtarılmaya ihtiyacım var. Ama kurtarılmaya ihtiyacı olan taraf her zaman prensesler olmuyordu değil mi? Bunu sonradan, daha iyi anlayacaktım.

Yüzümdeki elini çekerken gözümü kırpmadan baktım griliklerine. “Benim senin korumana ihtiyacım yok. Çünkü beni bu duruma tam olarak sen düşürdün.”

Yüzündeki ifade sertti. Kafasında beton kırsan kımıldamayacak bir duruşu vardı. Gözlerine öfkeyle bakarken ellerimi yukarı kaldırdım ve arkamdaki fayansa, avuç içlerimi yaslayarak kendimi yukarı çektim. Bacaklarımı da çekip ayağa kalktığımda ilk gördüğüm şey, soyunma odalarının kapılarının açık olduğu oldu. Doğruca oraya ilerledim.

Kızlarınki hâlâ kilitliydi ama erkeklerinki açıktı. İçeride kimsenin olmadığını bildiğimden havlu dolabından bir havlu alıp omuzlarıma sardım ve çıkmak için kapıya yöneldim. Varis kapının girişinde dikiliyordu. Omuzlarından aşağı damlalar düşüyordu. Kapıyı kapatıp kilitledikten sonra yanıma doğru yürüdü ve bir havlu alıp omzundan aşağı sarkıttı.

“Kapıyı niye kilitledin?” diye sordum kaşlarımı çatarak. Anahtar elindeydi. Bana cevap vermeden dolaplara yürüdü.

Gecenin bir yarısı havuzda ne işi vardı ki zaten? Kendi evinde havuz mu yoktu da okula geliyordu? Hem de bu saatte? Anahtarları nereden bulmuştu? Ben de soruyordum bilmiyormuş gibi. Sanki mülk, Adin mülkü değilmiş gibi. Elini kolunu sallaya sallaya, istediği saatte girerdi tabii.
Kafamdakileri toparladıktan sonra arkaya, dolapların o tarafa yürüdüm kendime sardığım havluyu tutarak. “Sana diyorum, şişşt? Neden cevap vermiyorsun?”

Varis üstünü giyiyordu. Neyse ki iç çamaşırını ve pantolonunu giymişti. Küçük bir havluyu saçlarının ıslaklığını almak için kullanırken bana ters bir bakış atarak dolabına döndü. O sırada kalçasına doğru ilerleyen yara izini fark ettim. Uzun bir yara iziydi, pürüzsüz teni orada biraz buruşmuştu. Kafasını kuruladığı havluyu top yapıp çamaşırhane sepetine fırlattıktan sonra neresine baktığımı fark edince, siyah kazağına uzanıp kafasından geçirdi ve görüşümü kapattı. Kafamı kaldırdığımda göz göze geldik. Dolaptan çıkardığı mavi sweatshirtü kafama fırlattığında çok hazırlıksız yakalanmıştım. Bir elimle havluyu tutmaya devam ederken diğer elimle kafama attığı sweatshirtü aldım ve “Bu ne?” diye sordum.

“Islak ıslak arabama binemezsin,” dedi.

“Arabana binmeyeceğim ki zaten. Kapıyı açmanı bekliyorum defolup gitmek için.”

“Üzerini değiştirmeden kapıyı açmıyorum,” dedi dolabının kapısını tek seferde kapatıp yanımdan geçip giderken.

Kaşlarımı çatarak arkasından baktım. İlerleyip dolapların önündeki koltuklara oturdu ve geriye yaslanıp bana baktı. “Değiştir.”

“Senin kıyafetini giymem ben.”

“Başka şansın mı var?”

Hızlıca bir şeyler düşünmeye çalıştım. Eşofmanlarımı dün yemekhanede çıkan olaydan sonra giymiş, eve gidince makineye atmıştım ama okula geri getirmemiştim. O yüzden kızların soyunma odasının kapısını açabilsem bile dolabımın içinde giyebileceğim bir şey yoktu. Çisem'in dolabının kilidini kırmaya çalışsam?

“Ne düşünüyorsun hâlâ?”

Sinirle, seslice nefes verip Varis'e son bir bakış attım ve dolapların arasına geçtim, burayı göremezdi. Üzerimde beyaz polo yaka tişörtüm ve eteğim vardı, ikisini de çıkartıp ıslak iç çamaşırlarımla kalsam bile sweatshirt bacaklarımı örtmeye yeter miydi? Havluyu, saçlarımın ıslaklığını aldıktan sonra büyük çamaşır sepetine fırlattım ve dolapların altına baktım, her zaman karton paket bırakıyorlardı. Köşede birkaç tane gördüğümde birini alıp açtım ve üzerimdekileri teker teker çıkartıp içine bıraktım. Sweatshirt büyüktü, onun gibi kokuyordu. Fazla ilgilenmeden kafamı ve kollarımı geçirerek giydim ve aşağı çektim. Bingo. Kalçalarım kapanmıştı. Karton paketi alıp hâlâ ıslak olan botlarımla birlikte dolapların arasından çıktım ve koltuklara baktım. Varis aynı pozisyonda oturuyordu. Beni görünce, keyfini bozmadan gözlerini baştan aşağı üzerimde gezdirdi.

Ayaklarımın üzerinde kaşlarımı çatmış dikilirken “Röntgenciliğin bittiyse kapıyı aç da gideyim,” dedim tok bir sesle.

Bana bir bakış attı, ardından ayağa kalkıp kapıya yürüdü. Kilidi sonunda açıyordu.

Havuz kenarında ilerlerken bir adım arkasındaydım. Tribünlerde ceketimi unuttuğumu hatırladığımda merdivenlere yöneldim ve hızlıca ceketimi koluma atıp tribünden indim. Varis bıraktığım yerde duruyor, bana bakıyordu. Tribünden inince, havuzun kapısının önünde durdu ve elini ceketinin cebine atıp çıkardığı anahtarlıktaki bir anahtarla kapıyı açtı. Onca benzer anahtarın içinden havuzunkini hiç zorlanmadan bulması garibime gitmişti. Buraya çok sık geliyor muydu? Yüzücü olduğunu biliyordum ama daha önce yüzdüğünü hiç görmemiştim. Antrenmanlara katılmadığını duymuştum, yüzme takımındakiler ona sinir oluyorlardı. Madalyalar takımda pek görmedikleri birine gidiyordu. Varis onlarla muhattap olmuyordu bile. Kaba piç.

Sonunda koridora çıktığımızda etraf karanlıktı. Varis'e döndüm. “Çantam kütüphanede.”

“Tamam,” dedi kafasıyla sağ koridoru işaret ederek.

“Senin gelmene gerek yok,” diye mırıldandım, yatıştığımı düşünmesini sağlayan bir ses tonuyla. “Ben alıp gelirim. Araban nerede? Otoparkta mı?”

Kafasını salladı ama donuk grilerdeki şüpheyi görebiliyordum.

“Otoparkta buluşalım.”

Yanından geçip gittiğimde sorun çıkarmadı. Çok fazla vaktim yoktu, bir an önce yolumu değiştirip sınıfa gitmeli ve çantamı aldığım gibi çıkmalıydım, yoksa bu hasta herifin beni bırakacağı yoktu. Yalan söylediğimi anlaması çok sürmezdi.

Koridorun sonunda, artık beni göremeyeceğini düşündüğüm bir anda merdivenlerden yukarı çıkarak binalar arasındaki cam koridorlardan ilk binaya doğru koştum. Sınıf boştu. Çantam masamın kenarında asılıydı. Alıp içine sıranın altındaki defterimi attım ve fermuarını kapatıp koluma geçirdim.

Sınıftan çıktığımda etrafı aydınlatan tek şey pencerelerden içeri dolan okulun bahçe aydınlatmalarının ışığıydı. Koridorların sonunda yangın merdivenleri oluyordu, doğruca okulun yurt giriş çıkışlarına geçiş sağlıyordu. Bildiğim kadarıyla arka çıkış kapısının kilidi sağlam değildi çünkü geçen hafta bozulmuştu ve bu haftanın sonuna kadar tamir edilmeyecekti.
Yangın merdivenine çıkıp hızlıca indikten sonra, kısa bir mesafeden aşağı atladım ve etrafıma bakarak arka çıkışa doğru koşturdum. Kampüs çok büyüktü ve bu hiç işime gelmiyordu. Ne geçen sene herkesin alaycı gözleri üzerime çevrildiğinde, bahçenin bir ucundan diğer ucuna, dersliğe koşarken işime gelmişti ne de şimdi. Yurtların çift binasının önünden geçerken etraf çok sessizdi. Kapıya ulaştığımda, kilidi çevirip yaya girişini açmak için çabaladım ama açılmadı. Siktir. Tamir edilmişti.

Bir anda bir kol belime dolanıp sırtımı birinin göğsüne çarptığımda çığlık atmaya çalıştım ama sesim boğuk boğuk çıktı. Elini ağzıma kapatmıştı. Karanlıkta göğsüm yükselip alçalırken şaşkınlıktan iki elimle de ağzımı kapatan eli indirmeye çalışıyordum ama çok güçlüydü.

Otoparkta buluşalım, ha?”

Gözlerimi sımsıkı kapatırken içimden sabır dilendim ve dudaklarımı aralayabildiğim ilk an, dişlerimi eline geçirdim. İnleyerek elini çekti ve beni omuzlarımdan tutup kendine çevirdikten sonra yüzüme doğru eğildi. “Bu, beni kandırdığın ilk ve son andı. Duydun mu beni?”

“Eve gitmemi istiyorsan bana bir taksi çağırırsın ve evet, dağın başına çağırırsın. Ben senin arabana binmem. Binmeyeceğim. Binmiyorum!”

“Bazen gerçekten çok boş yapıyorsun Ada.” Omuzlarımdaki ellerini indirip elini, elime geçirdiğinde tüm kampüsü geri yürümek için döndü.

“Bırak elimi!” diye bağırdım kurtarmaya çalışarak ama eli, benimkinin dört katıydı. Bunu, o istemeden başarabilmem için bileğini bıçakla tek seferde kesmem falan gerekiyordu.

Yol boyunca elini elimden ayıramadım, otoparka girdiğimizde de gücüm tükenmişti. Siyah, spor arabanın kilidi açıldığında ön koltuğun kapısı, kendi kendine yukarıya doğru kalktı ve Varis beni arabayla kendi arasında sıkıştırdı. Bu onun, içeri geçmekten başka çaren yok, deme şekliydi.

“Binmiyorum dedim senin arabana!” diyerek elinden kurtardığım elimi ovuşturdum.

“Kızım bak, saat gecenin ikisi, dağın başındasın. Başka seçeneğin yok, anlıyor musun? Daha ne diye inat ediyorsun?”

Başımı dikleştirerek yüzüne, doğrudan gözlerinin içine baktım ve bastıra bastıra söyledim. “Okulda yatarım, yine de binmem ben senin arabana.”

“Niye? Zehir mi var benim arabamda? Binersen ölecek misin?”

“Sen kendin zehirlisin, ayrı bir madde taşımana gerek yok yanında.”

Dişlerinin arasından öfkeyle ismim çıktı. “Ada!”

Ama tavrımı korudum. Kollarımı göğsümde birleştirdim ve ona karşı olan tavrımı bozmadım. Binmeyecektim işte arabasına, ölsem binmezdim. İki sene boyunca bana oyuncağı gibi davranan zengin züppenin tekine gardımı indiremezdim, indirmeyecektim.

“Ya şimdi şuraya binersin,” dedi öfkeyle yüzüme yaklaşarak. “Ya da ben de seninle okulda kalırım ve sabah ilk gelenleri birlikte karşılarız. Üzerinde benim sweatshirtüm varken de dün tuvalette çıkan dedikoduların hangi versiyonları konuşulur artık sen düşün.”

Boş otoparkta yanağına çarptığım tokatın sesi yankılandı. Tüm gücümle vurmuştum, elim bile karıncalandıktan sonra yanmaya başlamıştı. Varis sakince, tokadımı sindirmek ister gibi, yüzünün döndüğü tarafta gözlerini kapatıp derin bir nefes aldıktan sonra tekrar bana döndü ve üzerime doğru bir adım attı. Arabanın içine düşmemek için kenarlardan tutundum. Varis Adin'e tokat atmıştım. Bana ne yapacaktı?

Bana ne yapabilirdi?

Bana çok şey yapabilirdi.

Ve yapardı. Sırf yapabildiğini göstermek için.

“Bana tokat da attığına göre, artık gururun arabama binmene el veriyor mu?” diye sordu gözlerimin içine bakarak o an.

Gri gözlerin içindeki duman sanki daha yeni üflenmiş gibi şekil değiştiriyordu, yoğunlaşıyordu, öfkeleniyordu. Çok farklı bir boyutta öfkeleniyordu. Ama benim fikirlerim değişmezdi. Ne gururumun ne de önyargımın buna bir etkisi olurdu. Şaşkınlıkla gevşeyen yüzümü tekrar eski hâline soktum. Kaşlarımı çattım.

“Ben. Senin. Arabana. Binmem!”

Bir eli sertçe belime dolanıp beni kendine çekerken nefesini boynumda, kulağımın yakınında hissettiğim an tüylerim diken diken oldu.

“Yapamaz mıyım zannediyorsun?” diye fısıldadı, sanki otoparkta bizden başkası varmış da duyabilirmiş gibi, kulağıma doğru gıdıklayan nefesiyle. Ama hayır, o benim çok iyi anladığımdan emin olmak istiyordu.

Beni ürkütmek istiyordu.

“Burada, bu karanlık otoparkta, gecenin bu saatinde… Hiçbir şey yapamaz mıyım zannediyorsun sana?”

Kalbim göğüs kafesimin içinde korkuyla debelenirken derin derin nefesler alıyordum ama yetmiyordu. Ellerimi aramıza sokup onu göğsünden ittirmeye çalıştım, işe yaramadı ama daha sonra boğazımdan kaçan hıçkırığı duyup kendi kendini benden uzaklaştırdı. Bir adım gerimde dikiliyordu artık, donuk griler gözlerime bakıyordu sadece.

Kilometrelerce koşmuş gibi nefesler alıyordum ama ağlamıyordum. Ağlamayacaktım. Hiç ağlamamıştım, bunca zaman kimsenin karşısında ağlamamıştım ve kapalı kapılar ardına kadar kendimi tutmuştum. Şimdi de ağlamayacaktım. Gözlerine baktım. Nefesim boğazıma dizilirken yüzüne baktım.

Benden bu kadar nefret etmesini sağlayacak ne yapmıştım ona? Nefret ettiği herkese bu tarifeyi mi uyguluyordu?

Peki Varis Adin’in sizden nefret etmesini sağlamak için ne yapmış olmalıydınız? Ben ne yapmıştım?

Orada, öylece, dakikalarca, nefes alış verişlerimi düzene sokmaya çalışırken karşısında dikildim ve dehşetle yüzüne baktım. Yapar mıydı? Yapar mıydı gerçekten? Öldürür müydü beni? Fiziksel olarak bunu yapabilecek kuvvete ve soyadıyla da cinayeti bile gayet temiz bir şekilde kapatacak güce sahipti. Ama babam? Babam? O da çok güçlü bir adamdı. Tek kızının ölümünün üstünün basit senaryolarla kapatılmasına asla izin vermezdi.

Bunca zaman benden, basit bir önyargı ya da sosyopatlık derecesindeki can sıkıntısı yüzünden nefret ettiğini düşünmüştüm ama hayır, Varis Adin'in bir sebebi vardı. Bir sebebi olmalıydı. Bir sebebi olmalıydı yoksa ben artık aklımı kaçıracaktım.

Kendimi bir an önce sakinleştirmem gerekiyordu. Önemli olan sağ salim eve ulaşmaktı. Önemli olan şeye odaklanmalıydım.

Yapabilirdi, beni öldürebilirdi ama yapmazdı. Sadece beni arabaya bindirmeye çalışıyordu. Evet. Kesinlikle.

“Beni öldürmekle tehdit eden birinin arabasına mı binmemi istiyorsun?” diye sordum sakinleşmeye başladığımda.

“Seni eve götürmek isteyen birinin arabasına binmeni istiyorum.”

“Bana öldürecek gibi bakan birinin beni evime götürmek istediğine inanmamı mı istiyorsun benden?”

“Ada,” diye mırıldandı dudaklarını yaladıktan sonra, derin bir nefes alarak gözlerimin içine bakarken.

“Sadece seni eve götüreceğim. Sadece bu.”

Gözlerinde ne vardı? Ne vardı da dumanlar saklıyordu her şeyi? Niye kızgındı? Niye sürekli donuk bir ifadeyle bakıyordu her şeye, her yere? Neden bir kez olsun gülümsediği olmamıştı? Neden ikna etme çabaları bile tehditleydi? Instagram'a küçük kuzeninin Cadılar Bayramı partisinde yüzüne çizdirdiği boyayla fotoğraf atan çocukla karşımdaki aynı çocuk muydu? Teklifinin samimi olmadığını bilsem de daha yarım saat önce, havuzda, onunla olursam kurtulacağımdan bahseden çocukla karşımdaki aynı kişi miydi? Neden okula geldiğim ilk gün dolabımın kapağına el bileğini sakatlayacak kadar sert bir yumruk geçirmişti?

“Tamam,” dedim dönüp koltuğa otururken. “Beni eve götür.”

Sadece yirmi dakika dayanmalıydım, hepsi o kadardı. Otopark köşelerinde ölmekten daha iyi bir tercih olduğu kesindi. Varis boş bir ifadeyle suratıma bakıyordu ama ona dönmedim. Emniyet kemerimi bağlayıp arkama yaslandım ve kollarımı göğsümde birleştirip gözlerimi kapattım.

Birkaç saniye sonra yan koltuğa geçtiğini, kapıların kapandığını ve arabayı çalıştırdığını hissettim. Bir süre gözlerimi açmadım. Her ne kadar başka bir şey düşünmeye çalışsam da düşünemiyordum. Araba o kadar sessizdi ki özellikle asfalt altımızdan kayıp gidiyormuş gibi hissettiriyordu ve bu, düşüncelerime hiç de yardımcı olmuyordu.

Bir süre sonra gözlerimi açtığımda önce sokak lambalarına alıştırmaya çalıştım kendimi. Ardından yolu tanıdım. Hafifçe yan tarafa dönüp Varis’e baktım. Suratında mimik oynamıyordu, sadece yola odaklanmıştı. Kaşlar çatık, çene hatları keskin, boynundaki damar belirgindi. Bir şeyler düşünüyordu. Bir şeyler düşünüyordu ve her ne düşünüyorduysa bu onu sinirlendiriyordu. Sahil yolundaydık.

“İleriden sağa dönmen gerekiyor ama burada da inebilirim,” dedim düz bir ses tonuyla.

Sağa döndü. Mahallede yavaş ilerliyordu. Etrafta müstakil evler vardı. Bazıları çok yeniydi, bazıları da panjurlu ve eskiydi ama genel olarak mahallemizi çok seviyordum.

“Burada inebilirim,” diye mırıldandığımda kaldırımın kenarına çekti ve bahçe kapısının önünde yavaşlayarak durdu.

Eee, şimdi ne olacak? Teşekkür mü edeceğim?

Varis Adin'e mi?

Kapıya uzandım ve paketimle çantamı da alıp dışarı çıktım. Arabanın önünden dolanırken gergindim, Varis ön koltukta oturuyordu ama gözleri bende değildi. Bir saniyeliğine önüme döndüm, bahçe kapısına uzandım ve elini uzanan bileğime dolayıp sırtımı çitlere yaslaması yalnızca saliseler aldı. Karton paket elimden düşerken kafamı kaldırıp yüzümü inceleyen yüzüne baktım. Sokak lambası olmasa bu karanlık içerisinde bile yoğunlaşan gri gözlerini göremezdim.

“Neden teklifimi kabul etmedin?” diye sordu, gözlerini gözlerimde gezdirirken.

“Neden diye soruyor musun bir de?” Gerçekten kabul edeceğimi mi düşünüyordu? “Okula geldiğim ilk günden beri ne kadar zorbalığa uğradım haberin var mı senin?”

“Hiçbirini sana ben yapmadım,” dedi tok bir sesle.

“Bütün okulun taptığı çocuksun sen! Tek lafınla her şeyi durdurabilirdin. Ama tek yaptığın herkes gibi bana nefret dolu gözlerle bakmaktı ki bu da yangına benzin dökmenden farksızdı!”

“Senden nefret ettiğimi söylemedim.”

“Aksini kanıtlayacak bir şey de yapmadın!” Sesimin tonunu ayarlayamadığım için bütün mahallede yankılanmıştı. Etrafta biri var mı diye kafamı sağa sola çevirip kontrol ettim ama çok geçmeden Varis'e geri döndüm.”Sana ne zaman baksam sınavlardan önce kaybolan notlarımı hatırlıyorum, yemekhanede attığım her adımı ipte yürüyen cambazlar gibi kontrol ettiğimi... Neden biliyor musun? Çünkü her zaman çelme takmak için birileri orada oluyor. Sana ne zaman baksam sonunda kendimi tutamadım diye, Kumsal'ın telefonunu bozup bütün aylığımla ona telefon aldığımı ve arayı kapamak için Begonya'da çalışmaya başlamamın ardından da yine piyonlarından birinin gelip beni kovduruşunu hatırlıyorum. Sana ne zaman baksam antrenman saatlerinde, spor salonunda ders işlerken üzerime atılan topları, asılsız iftiraları, ne zaman değiştirsem yeniden bar tuvaletlerine yazılan numaramı, sırf terk etmek için benimle çıkmak isteyen erkeklerin iğrenç tekliflerini, kıyıda köşede görenin sıkıştırmalarından korktuğum için kalabalık koridorları tercih edip yolumu uzatışlarımı, sen şans eseri gelene kadar saatlerce kapalı havuzda kilitli kaldığımı hatırlıyorum.”

Gözlerinde herhangi bir duygu ya da yüzünde herhangi bir ifade değişimi olmadı ama mekanik bir hareketle dudaklarını araladı o an. Çıkan iki kelime ise, dürüst olmak gerekirse, duymayı beklediğim son şeydi. “Özür dilerim.”

Fakat şaşkınlığımı üzerimden atmam uzun sürmedi. “Özür falan dilemiyorsun!” Fısıldayışım bile hiddetliydi. “Bu dilediğin özür değil senin.” İşaretparmağımı kıyafetinin kumaşını delercesine göğsüne bastırdım. “Özrünün tek bir harfini bile burada hissetmiyorsun sen.”

“İstediğin bu değil miydi?”

“Senden özür dilenmedim ben Varis. Sadece bana yaptığın şeyi bil, sonra etrafımda dolaşıp da benden seninle çıkmamı istemeye yüz bulma diye söyledim bunları.”

“Ben sana, benimle çık demedim,” dedi düz bir ifadeyle, hafifçe eğilip yüzlerimizi eşitlerken. “Benimle ol dedim.”

“Eğer bir an olsun, bunu kabul edeceğimi düşündüysen hayal âleminde yaşıyorsun demektir.”

Eğilip paketimi aldım ve bahçe kapısına uzanıp açtıktan sonra arkasından kapatıp kilitledim. Bir kilidin Varis Adin'i durdurabileceğini düşünmüyordum ama ev sınırlarımı ihlal edeceğini de sanmıyordum.
Pekâlâ, bal gibi de sanıyordum. Ama daha fazla peşimden gelmedi.

Eve girip doğruca odama çıktım, eşyalarımı kenara bıraktım ve ışıkları açmadan yatağa girip yorganı üzerime çektim. Hiçbir şey düşünmedim.
Ertesi sabah uyandığımda Pamuk Hala başımda dikiliyor, alnıma elinin tersini dayamış ateşimi kontrol ediyordu. Dün gece o kadar ıslandıktan sonra hastalanmamam elbette ki mümkün değildi. Ona okula gitmek istemediğimi söylediğimde üzerime gelmedi, dinlendikten sonra aşağı gelip bir şeyler yememi tembihleyip gitti. Ardından yeniden uykuya daldım.

İkinci uyanışımda, kalkıp elimi yüzümü yıkadım ve karışmış saçlarımı tarayıp tepemde bir güzel topladım. Üzerimde hâlâ onun sweatshirtü vardı ama en azından hâlâ onun gibi kokmuyordu. Altıma gri bir tayt geçirdikten sonra mutfağa inip bol limonlu, sebzeli bir çorba içtim.
Pamuk Hala öğlene kadar kaynamış değişik bitkili çaylar ve atıştırmalıklar getirdi. Öğleden sonra Mustafa Abi’nin geldiğini bahçedeki seslerden anlayana kadar, yatağıma yayılmış ders çalışıyordum. Deftere not aldığım formülü yarım bırakıp aşağı koşturdum ve ilk bulduğum açık kapıdan bahçeye, oradan da Mustafa Abi’nin kollarına atladım.

“Mustafa Abi!”

“Yavaş kız. Kilo mu aldın sen? Belimi çıkaracaksın!”

Ona ters bir bakış attım ama hâlâ gülümsüyordum. Kollarımı çektiğimde “Ne oldu? Bahçeyi mi düzenleyeceksin?” diye sordum etraftaki saksılara bakarak.

“Şu senin açelyaları seraya almaya geldim. Dün gelmiştim aslında ama bayağı yağmur yağıyordu, sen de okuldaydın galiba, geç saate kadar dönmedin. Ben de dedim ki dur bakalım Mustafa, yarın gelirsin, sever Adakız çiçekleriyle uğraşmayı.”

“Hem de nasıl! Hadi, hemen başlayalım…”

“Kız dur, bir önlük falan giy üstüne.”

Üstümdeki sweatshirte baktım. “Yok abi ya, bir şey olmaz. Ha çöpe atmışım ha çamur etmişim bunu. Hadi biz başlayalım.”

Mustafa Abi her zamanki toprak tonlarındaki tulumlarından birinin içindeydi. Bugün hava açık, güneşli olduğundan hasır şapkasını da takmıştı. Pamuk Hala, kilerden benim şapkamı getirdiğinde ipleri çenemin altında bağlayıp eldivenlerimi giydim ve ön taraftaki çiçekleri dikkatlice saksılara yerleştirmeye başladık.

“Açelyaların hikâyesini bilir misin bakalım, Adakız?”

Saksıya toprağı yerleştirip açelya için elimle yer açarken “Anlatır mısın Mustafa Abi?” diye sordum nazikçe.

“Zamanında Anadolulu iki bebe birbirini sever,” diye başladı anlatmaya. Bir yandan da toprağı çapalıyordu. “Ama çocuk çok zengindir, kızımız ise fakir.”

“Klasik,” diye mırıldanırken güldüm.

Mustafa Abi bana bakarak gülümsedi ve önüne döndü. “Kavuşmalarına engeldir bu, o zamanlar. Küçüklerdir de zaten, söz geçiremezler ailelerine. Sonra büyüyüp İstanbul'da karşılaşırlar. Bizim kız tanımaz oğlanı, oğlansa tek bakışta anlamıştır kızın kim olduğunu ama diyemez ben senin sevdalınım diye, kızın parmağında nişan yüzüğü vardır çünkü.”

“E, atsın nişanı?”

“Dur, dur, atar da zaten. Ne sabırsız kızsın sen yahu?” Mustafa Abi tekrar güldü. “Neyse... Gel zaman git zaman, bizim kızın nişanı düşer. Oğlan kıza gider, anlatır birer birer, kız hatırlar, sarılırlar…”

“Mutlu son,” dedim hafifçe el çırparak.

“Çok severler birbirlerini ama kızın kalbi iyi değildir,” diye devam etti Mustafa Abi.

Yüzüm düştü “Ölecek mi?”

“Ölmesine hiç izin verir mi bizim oğlan?”

“Vermez mi? Nasıl ya?”

“Dur be kızım. Aaa... Totonda kurt var senin vallahi.” Yine güldürmüştüm Mustafa Abi’yi.

“Tamam ya, anlat sen, girmiyorum ben daha araya.”

Mustafa Abi bana bir bakış attı ve güldükten sonra anlatmaya devam etti. "Kızın kalbi gittikçe kötüleşir, oğlana söylemez. Bir gün arabayla giderlerken oğlana ayrılmak istediğini söylediğindeyse oğlan delirir, kaza yaparlar. Kız haftalar sonra uyanır…”

Düşündüğüm şeyin olmamış olması için endişeli gözlerle kafamı kaldırıp Mustafa Abi’ye baktım.

“Kalbi sapasağlamdır çünkü sevdiği adam ölmüştür.”

“Hiç beğenmedim ben bu hikâyeyi.” Kızgın ifademle önüme döndüm ve toprağı hıncımı alırcasına çapalamaya başladım.

“O günden sonra kız, oğlanın mezarına hep açelyalar bırakmış. Açelyalar o zamandan beri, kavuşulmamış, bitmemiş aşkları temsil eder. Birine açelya verirsen kalbini de vermiş olursun ama bu aşkınızın imkânsız olduğunu gösterir.”

Düşen omuzlarımla birlikte üzerime bir hüzün çökmüştü. Uydurma olduğunu biliyordum ama yine de canımı acıtmıştı bu kısa hikâye.
“Adaaaaaa!” diye seslenişini duydum Pamuk Hala’nın içeriden. Buraya doğru adım sesleri geliyordu. “Arkadaşın geldiiiiiiiiii!”

“Çisem mi?” diye sordum ayağa kalkarak ama Pamuk Hala’nın sesindeki muzip ton, bana bir sürprizle karşılacağımın sinyallerini veriyordu.
Bahçe kapısından ilk çıkan Pamuk Hala oldu.

“Yok, başka bir arkadaş,” dedi anlamlı anlamlı ve kafasıyla yanını işaret etti. Arkasından çıkan kişi…

Varis.

Yok artık.

Hâlâ dinlediğim masalın şokundayken şaşkın şaşkın kapıya baktım. Varis'in üzerinde siyah bir pantolon, ince bir kazak ve ceket vardı. Güneş yüzüne vurduğu için gözlerini kısmış, kaşlarını çatmış buraya bakıyordu. Göz göze geldiğimizde şapkamın önünü hafifçe yukarı kaldırdım ve burada oluşuna inanamayan bakışlar atmaya başladım. Göğüs kafesimin içinde bir şeyler yine debeleniyordu.

“Ooo, oğlum, hoş geldin,” diyerek doğruldu Mustafa Abi.

Pamuk Hala “Ben size içecek bir şeyler getireyim,” diyerek ortadan kayboldu.

Oğlum mu? İçecek bir şeyler mi?

Senin bu çocuğu gördüğün yerde elindeki çapayla saldırman gerekiyor Mustafa Abi…

Çığlık atmamak için zor tuttum kendimi o an. Mustafa Abi eldivenlerini çıkarıp ona doğru yürüdüğünde Varis de birkaç adım attı ve ortada buluşup el sıkıştılar. Beş karış açık ağzım, sonuna kadar açılmış gözlerim ve donmuş beynim; hep birlikte ellerinin buluştuğu o ana bakakaldık.

“Merhaba efendim, Varis ben. Ada'nın okuldan arkadaşıyım.”

“Yaa, e oğlum hiç görmedim ben seni? Adakız hiç bahsetmedi,” diyerek alınmış gözlerle bana döndü Mustafa Abi. Muhtemelen erkek arkadaşım olduğunu ve sakladığımı düşünüyordu. Ardından tekrar Varis’e baktı. “Ben de Mustafa, Mustafa Abi’n.”

Yok artık.

“Ada telefonunu okulda unutmuş da onu getirdim,” dedi düz bir ifadeyle. Neredeyse gülümseyecekti. Biraz daha dudaklarını yukarı ittirse… Neredeyse…

Bir dakika. Telefonum mu? Kumsal'ın beni kapalı havuza kilitlemeden önce cebimden yürüttüğü telefonum mu?

“Tamam oğlum, siz konuşun. Benim işim de bitmişti zaten.” Mustafa Abi bana dönüp doldurduğumuz saksılara yöneldi. “Adakızım, ben şu saksıları kapalı bahçeye götüreyim. Sen de arkadaşınla konuş hadi.”

“Açelya mı?” Varis'in bakışları değişti. İleride doldurduğumuz saksılara yönelmişti gözleri.

“Açelya ya,” dedi Mustafa Abi gülerek. “Agâh Bey’im çok sever açelyaları. Biz de her sonbaharda ekeriz. Açelyalar çok güneş sevmez ama bu bahçeye de ne eksek sağlıklı büyüyor maşallah.”

Mustafa Abi saksıların birazını kollarının arasına alıp kapalı bahçeye doğru ilerlediğinde Varis'e yaklaşıp bakışlarını tekrar yakaladım.

“Senin burada ne işin var? Nasıl gelirsin ya evime?”

Cebinden beyaz bir iPhone çıkardı.

“Telefonun.”

Telefonumu elinden alıp kontrol ettim ve ekranı aydınlattım. Çisem, Hazal ve Aral aramıştı, birkaç mesaj vardı. Çok şarjı yoktu. Zaten ne zaman olmuştu ki?

“Ne işi var bunun sende?”

“Sence ne işi var?” diye sordu tok bir sesle. Mustafa Abi’yle Pamuk Hala’nın gözünü boyamak için büründüğü kişinin hayaleti de böylece duman olup havaya karıştı.

“Kumsal'dan mı aldın?”

Kafasını sallayıp kısa kesti ve keyifli bir ifadeyle üzerimi işaret etti. “Çok sevdin galiba sweatshirtümü, hâlâ çıkarmamışsın?”

“Ne seveceğim be senin kıyafetini. Hak ettiği gibi davranıyorum ona, bahçemde çamur ediyorum işte.”

“Bilemedim,” dedi etrafı işaret ederek. “Çok sevdiğin çiçeklerinin yanına bile sokmuşsun.”

Piç.

Telefonum elimde titreşmeye başladığında şaşkınca kafamı aşağı eğdim ve Hazal'ın ismini okudum. Mesai saatinde neden arıyordu ki? Ona bakmadan eldivenimin tekini çıkartıp aramayı cevaplandırdım ve telefonu kulağıma götürdüm. "Alo, Hazal?”

“Kızım neredesin sen ya? Sabahtan beri sana ulaşmaya çalışıyorum resmen!”

“Ne oldu ki?”

“Sorma sorma. Senin şu geçenki psikopat, Batu var ya? Geldi paşa paşa özür diledi müdürden, anlattıklarının hepsinin yalan olduğunu ve okulda seni köşede kıstırıp ettiği ahlaksız tekliflerini kabul etmediğin için, intikam almak istediğinden iftira attığını söyledi. Dizlerinin üstüne çöktü ya, çok manyak bir olaydı. Senin okuldan bir iki grup buradaydı, hep videoya çektiler valla! Of kızım, çok manyak bir şeydi ya!”

Gözlerim kocaman oldu ve şaşkınlıkla ağzım açıldı. Varis'le göz göze geldiğimde, bir an, bunun onun işi olup olmadığını merak ettim. Hazal konuşmaya devam etti. “… ha bir de, müdür seninle konuşmak istiyormuş.”

“Biliyorum...” dedim derin bir nefes alarak. “Şu kalan parayı vermeye gelecektim dün ama beklenmedik şeyler oldu. Yaklaşık kırk dakikaya orada olurum.”

“Tamamdır bebek, görüşürüz.”

Telefonu kapatıp Varis'e baktım ama bir şey söyleyebilecek gibi değildim. Ağırlığımı tek ayağıma verdikten sonra boştaki ayağımla yere hafifçe vurmaya başladım. Tam şurada, küçükken yaptığım gibi tırnaklarımı yemeye yeniden başlamak üzereydim. Varis mi yapmıştı bunu? Niye yapsın ki? Zaten bütün bunların sebebi oydu.

Özür dilerim. Benden özür dilemişti.

Otoparkta resmen tehdit ettikten hemen sonra.

Tam doğrulup bir şey diyecektim ki kapıda Pamuk Hala belirdi. Elinde bir tepsi ve tepsideki uzun bardaklarda limonata vardı.

“Çocuklar size daha bir saat önce yaptığım mis gibi taze limonatamdan getirdiiiiim!” İlk Varis'e uzattı tepsiyi, kendimi pabucu dama atılmış gibi hissetmekten alıkoyamamış ve dudaklarımı büzmemek için zor tutmuştum. Bir an istemediğini söyleyeceğini düşündüm, hatta buna çok emindim ama uzanıp bir bardak aldı ve tadına baktı.

“Teşekkürler.”

Gözlerimi ondan çekip Pamuk Hala’ya döndüm: “Dadım benim midem…”

“Hiç mızmızlanmıyorsun Adakızım, hemen yutuyorsun bunu. Hem hasta değil misin kız sen? Limon en iyi antioksidanlardandır. Hem nane de var içinde. İç bakayım.” Pamuk Hala beni dinlemeden bir bardağı alıp elime tutuşturduğunda, yanımdan geçip gitmeden önce kulağıma doğru “İç ki enerjin olsun, bir ifadeni alayım senin sonra. Bu çocuk kim kız? Taş gibi maşallah. Neyle beslemişler bunu? Ne yedirmişler? Bir daha getir okuyalım bunu, nazar değer böyle buna hep!” diye fısıldadı, fıldır fıldır dönüyordu gözleri. “Var mıymış bunun kız arkadaşı?”

Gözlerim kocaman açılmıştı çünkü Varis'in bunu duyduğunu keyifle limonatasını yudumlamasından anlamıştım.

Pamuk Hala daha sonra “Mustafa Beeeeeey! Limonata getirdim içmez misin?” diye bağırarak kapalı bahçeye doğru yürüdü. Arkasından şokla baktım.

Varis keyfi yerindeki ifadesiyle bana baktı. Limonatasını bitirmişti. “Ne tatlı insanlar.”

“Ben Begonya'ya gidiyorum, sen de ne hâlin varsa gör,” diyerek elindeki bardağı da alıp içeri doğru yürüdüm. Bahçe kapısından içeri girerken sarı botlarımı çıkarıp kenara bıraktım ve bardakları da mutfak tezgâhına koyduktan sonra merdivenlerden yukarı çıktım. Odama girdiğim an, ilk yaptığım iş sweatshirtü çıkartıp yere atmak oldu. Umuyordum ki Pamuk Hala görünce kirliye değil de çöpe atardı. Hatta sobaya atıp yaksa çok makbule geçerdi.

Yıkadıktan sonra katlayıp dolabıma yerleştirecekti. Bir daha giymezdim ki. Geri verirdim. O zaman kirliyken geri vermeliydim. Evet.

Dolaptan bir kot etek ve siyah ince bir kazak aldıktan sonra banyoya geçtim ve üzerime geçirip elimi yüzümü yıkadıktan sonra çıktım. Odamın ortasında ellerini ceplerine sokmuş dikilen Varis'i görünce bir an duraklamış, daha sonra hiç şaşırmadan dolabıma ilerlemiştim. Çantalarımdan küçük olanı çıkartıp içine cüzdanımı, anahtarlarımı ve telefonumu attıktan sonra beyaz, kalın ceketimi giydim.

Varis ayağının dibindeki sweatshirtünü kafasıyla gösterdi. "Bana ait bir şeye böyle davranman kalbimi kırıyor.”

“Ya, ne demezsin,” diye homurdandım yanından geçip kapıdan çıkacakken.

Kolumu yakaladı ve beni durdurdu. Dönüp yüzüne baktım.

“Seni Begonya'ya ben bırakıyorum.”

“Yine hayal görüyorsun Varis.” Kolumu çekip elinden kurtardım ve hızlıca merdivenlerden inip mutfağa giren Pamuk Hala’ya, Begonya'da Hazal'la buluşacağımı söyleyerek beyaz sneakerlarımla birlikte kapıdan çıktım. Varis'in arkamdan geldiğinin gayet de farkındaydım.

Beklemediğim şey, Mustafa Abi’nin bahçenin önünde, kaldırıma çektiği kamyonetine binmek üzere bekliyor oluşu oldu. Hemen şansımı değerlendirerek yanına tünedim.

“Mustafa Abiciğim, beni ileride bir kafeye atar mısın?”

Varis yanımda durdu ve Mustafa Abi’nin kamyonetinin arkasına çekilmiş arabasının kilidini açtı. “Gerek yok. Ben bırakırım.”

“Arkadaşınla niye gitmiyorsun Adakızım?” diye sordu Mustafa Abi şüpheyle.

“Onun bir işi var, ters yönde.”

Varis siyah telefonunu elinde salladı. “Az önce iptal oldu.”

Mustafa Abi tek kaşını kaldırdı. “Valla ben hiçbir şey anlamadım çocuklar.”

“Ben bırakırım seni Ada, adamı niye yoruyorsun? Zaten bahçede canı çıkmıştır.” Varis elini bileğime hafifçe dolayıp yandan bir bakış attığında Mustafa Abi’ye döndüm ama o, tıpkı Pamuk Hala gibi, belki biraz daha şüpheci bir pozisyonda Varis'e hayranlıkla bakıyordu.

“Aranızda neler dönüyor, bilmiyorum çocuklar ama bence sizin yalnız kalıp konuşmaya ihtiyacınız var,” dedi Mustafa Abi beni şok eden bir bakışla. “Ama Adakızım benim onu bırakmamı istiyorsa ben bırakacağım demektir evlat.”

Bileğimi Varis'ten kurtarıp hah çeken bakışla gözlerine baktıktan sonra Mustafa Abi’nin kamyonetine geçtim ve kapıyı kapattım. Mustafa Abi, Varis'e veda ettikten sonra ön taraftan dolanırken Varis'in sinirlendiğini aynadan görebiliyordum ama umurumda değildi. İstediği kadar kudurabilirdi.

On beş dakika sonra Begonya'nın önünde indiğimde, Mustafa Abi’ye el salladım ve beni bıraktığı için teşekkür ettim. Kafeden içeri girdiğim anda, neredeyse okuldaki herkesin Begonya'daki bütün masaları doldurduğunu fark etmiştim. Benim içeri girmemle, konuşmalar daha da hareket kazandı ve kalabalığa yetişmeye çalışan garsonların arasında, bir kızıl görerek doğruca ona doğru yürüdüm.

“Hazal? Ne oluyor burada?”

“Hah! Sonunda geldin be kızım,” diyerek boynuma kasanın önündeki önlüğü geçirdi Hazal. “Bak vallahi geri alacak bu adam seni, demedi deme. Aramıza yeniden hoş geldin böceğim! Ama önce gidip patronla konuşman lazım tabii.”

Hazal boynuma astığı önlüğü geri çıkarırken “Bu bende kalsın şimdilik, hadi sen konuş gel, naş naş,” diye söylendi. Elindeki tepsi doluydu ve zor taşıyordu.

“Kafe niye böyle dolu?”

“Senin Batu manyağının olayını duyan gelmiş.”

“Odasında mı müdür?” diye sordum. Aynı anda Çisem'in delirmiş mesajlarına, iyi olduğumu ve boşsa Begonya'da buluşabileceğimiz cevabını yazıyordum.

Hazal tam kafasını sallarken tepsiyi düşürecek gibi oldu ama bir el, alttan tutup destekleyerek düşmesine engel oldu. Hazal kafasını kaldırıp özür dileyecekken ben de telefonumu cebime atmıştım ki gördüğümüz yüz ikimizin de duraklamasına sebep oldu.

Buraya kadar takip mi etmişti gerçekten?

O an kafedekilerin bir süredir ölüm sessizliğine gömüldüğünü fark ettim.
“Senin ne işin var burada?” diye sordum Varis'e, sesimi kısarak ama kafe bir anda o kadar sessizleşmişti ki ne kadar sessiz konuşursam konuşayım, duyulduğumdan emindim.

Hazal'ın ağzı bir karış açık kalmıştı ve bakışlarını ondan çekemiyordu. Varis, eli hâlâ Hazal'ın tepsisinin altında destek oluyorken “Git de konuş o zibidi patronunla,” diye homurdandı.

“Patronuma zibidi diyemezsin.”

“Bal gibi de derim. Zibidinin teki. Düzenli müşterisi bile olmayan puştun birinin ağzından çıkanlar, kafesinin itibarını tehlikeye atacak diye göt korkusundan attı seni.”

Kaşlarımı çatarak griliklerine baktım. O da kızgın bakıyordu. "Sen nereden biliyorsun bunu be?”

“Biliyorum,” dedi beklemeden, ardından kafasıyla ileriyi işaret etti. “Hadi git.”

Ona o an çok şey söylemek, defol diye bağırmak, kafeden kovmak istedim ama bir, yapamayacağımın bilincindeydim; iki, önce müdürle konuşmam gerekiyordu.

Varis elini tepsinin altından çeker çekmez Hazal, ağırlığın altında ezilecek gibi oldu ama kocaman gözlerle bana bakıp “Git kız sen de,” diye fısıldadı ve Varis'in yanından geçip gitti.

Dönüp koridora girdim. Müdürün odasının kapısı kapalıydı. Tıklattım ve içeriden “Gel,” sesini duyduktan sonra açıp içeri geçtim.

“Beni çağırmışsınız Müdür Bey,” diye mırıldandım oturduğu ahşap masasının karşısına dikilerek. Aynı zamanda çantamdan, odamdan çıkmadan önce içine sıkıştırdığım zarfı çıkartıyordum. “Ben sizin hesapladığınız miktarı getirdim.”

“Ada.” Müdür gülümseyerek ayağa kalktı ve masanın etrafından dolaşarak yanıma yürüdü.

Eyvah. Müdür gülümsemezdi.

Ellerimden nazikçe tutarak beni karşılıklı iki koltuktan birine oturttuğunda, kendisi de karşıma geçip oturdu ve dirseklerini dizlerine yaslayarak “Nasılsın kızım? Nasıl oldun?” diye sordu.

“İ… İyiyim efendim,” diye cevapladım onu. Kekelememin sebebi şaşkınlığımdı. Acaba, Batu'nun bana tacizde bulunduğunu itiraf etmesinden sonra adamın damarı mı kabarmıştı da düşünür olmuştu?

Zarfı sakince ortamızdaki cam sehpaya koydum. Elini zarfın üzerine koyup bana doğru geri ittirdi. “Saçmalama kızım. Hata bende, bir de senden para mı alacağım üstüne?”

“Almalısınız,” diye mırıldandım. “Ben, o paranın çalıştığım kadarını hak ettim sadece, kalanının borç defterime yazılmasını istemem.”

“Ah kızım ah...” Sıkıntıyla nefes verdi. Hafif terlediğini görebiliyordum. Gerilmiş miydi? “Bak kızım, ben bir hata ettim. Beni affet. Seni de dinlemeliydim işten çıkarım yapmadan önce. Hazal kızım da bana her şeyi anlattı. Senin için yapabileceğim bir şey var mı?”

“Teşekkür ederim,” dedim hafifçe gülümseyerek. “Hakkım olmayan parayı kabul edebilirsiniz.”

“Para sorun değil şimdi kızım, senin ne istediğin önemli.” Koltuğunda biraz daha öne geldi. “Sen şimdi buradaki işine devam etmek istiyor musun, istemiyor musun, onu bana söyle hele bir.”

Gözkapaklarımı kırpıştırdım. Beni geri mi alıyordu?

“Çok isterim,” dedim heyecanla. Ama dersler? Matematik? Ya babam yılbaşında geldiğinde öğrenirse?

“O zaman ben de seni aldım gitti,” dedi ayağa kalkarak heyecanla elini uzatırken. “Ama yeni bir sözleşmeyle. Başka şartlarım var.”

Yavaşça kalktım ayağa ve elini sıkarken gergin bir bakış attım.

“Nasıl şartlar?”

“Sınavların olduğunda, hasta olduğunda, ufacık bir rahatsızlık bile dahil buna, beni arıyorsun kızım ve işe gelemeyeceğini söylüyorsun. Bundan sonra geç saatlere kalıp kafeyi kapatmak da yok. Bu da benim eşekliğimin bedeli olsun.”

Şaşkınlıkla suratına bakıyordum. Sözlerine inanması güçtü. “Ciddi misiniz?”

“Ciddiyim tabii! Niye şaka olsun kızım?”

Bir süre şaşkınca etrafa baktım. Daha birkaç gün önce kovulduğum yere geri mi dönüyordum yani? Batu iftira attığını kabul ettiği için mi olmuştu tüm bunlar? Hayır, aptal değildim; müdürü dize getiren başka bir şeyler vardı.

“Bakın Müdür Bey, ben Begonya'yı çok seviyorum ama haftaya sınavlarım başlıyor, bu yüzden bir süre geri dönebileceğimi zannetmiyorum,” diye mırıldandım bir elimi kolumun üzerine koyarak sakince.

Adamın gözleri ve ağzı şaşkınlıkla açılırken yutkundu. “Nasıl yani? Dönmeyecek misin aramıza kızım?”

Neden sürekli kızım diyordu? Önceden bu kadar sevecen değildi. Sırf iftira yüzünden beni attı diye onu mahkemeye vereceğimi falan mı düşünüyordu?

“Yakın zamanda bir işe başvurmayı düşünmüyorum,” dedim eğilip zarfı alırken. “Lütfen bu kalan parayı kabul edin, sizden isteğim bu.”
“Ama Ada…”

“İyi günler Müdür Bey.” Hafifçe selam vererek yanından geçtiğim sırada, kapıyı açıp çıkarken arkamdan seslendiğini duydum.

“Ama bir şeyler içmeye falan geleceksin değil mi kızım? Sana kapımız her zaman açık!”

Koridora çıktığımda doğru düzgün düşünebildiğim söylenemezdi. Az önce içeride ne olmuştu öyle? Koridorun sonunda, kafe salonuna açılan kısımda, kollarını göğsünde birleştirmiş bir şekilde kasaya yaslanmış ve onu izleyen gözleri görmezden gelen Varis'i gördüm. Kafe hâlâ sessizdi. İnsanlar konuşuyorlardı ama masaya eğilerek fısıldaşıyorlardı.

Hazal yanımıza geldiğinde ben Varis'in yanına ulaşmıştım. Kollarımı göğsümde birleştirerek karşısına dikildiğimde doğrulup bana baktı. "Sen mi yaptın?”

Hazal şokla Varis'e döndü.“Neyi yapmış?”

Varis onun tepkisini umursamamıştı. Seslice bir nefes vererek “Ne yaptın?” diye sordum. “Patronumu da mı tehdit ettin? Farklı yöntemler kullandın mı bu sefer? Öldürmekten başka yaratıcı fikirlerin de olduğunu düşünüyorum. Zavallı adamın karşımda bir dizlerinin üzerine çöküp af dilemediği kaldı.”

Hazal'ın nutku tutulmuştu. Eliyle bir karış açılmış ağzını kapatarak bana baktı. ”Deme…”

“Patronunla konuşmadım bile,” dedi Varis. “Eğer sorduğun buysa.”
Etraftakileri umursamadan yüzüne yaklaşıp öfkeyle gözlerine baktım. “Senin benim hayatıma karışmaktan başka bir işin yok mu?”

Grilikler yeniden dumanlanıyordu. “Senin hayatın benim işim.”

Buraya gelerek ne yaptığını zannediyordu? Bütün bu hareketleri ne anlama geliyordu?

Varis Adin hiç olmadığı kadar canımı sıkıyordu.

Hazal kolumu tuttuğunda “Ada tamam, tamam sakin ol, bak herkes buraya bakıyor,” diye mırıldandı sessizce beni geri çekmeye çalışarak.
Nefes alış verişlerimi düzene sokmaya çalışırken etrafa bakıp herkesin gözlerini üzerimde hissettiğimde bir anlığına başım döndü ama alnımı ovaladım ve Hazal'ın kolunu üzerimden çekerken tekrar Varis'e baktım. Bu böyle olmayacaktı. Burada olmayacaktı.

Varis'in kolunu, ceketinin üzerinden tuttuğumda, kaşlarını çatarak koluna baktı.

“Benimle gel,” dedim tok bir sesle Hazal'ın yanından geçerek, onu da peşimden sürüklerken. Masaların arasından geçtik ve Begonya'dan çıktık. Kaldırımın üzerine adım attığımızda kolunu bıraktım ve ona dönerek yanımıza park edilmiş arabasını gösterdim.

“Git.”

Kafeye geri döneceğim sırada önüme geçip yolumu kesti. “Hayır.”

“Varis, dur artık.” Gözlerinin içine baktım. “Tamam mı? Dur artık. Lütfen. Lütfen.”

“Duramam,” diye fısıldadı, çenemi iki parmağının arasına alıp hafifçe üzerime eğilirken yüzlerimizi eşitleyerek. “İstesem de duramam.”

“Ne zaman?” Ayağımı mızmız bir çocuk gibi yere vurdum ve bu sefer fısıldayarak sordum. “Ne zaman duracaksın?”

Gözlerimin içine bakarken dumanlanan grilikleriyle, idrak etmemi kolaylaştırmak istercesine çıldırtan, yavaş bir sesle konuştu. “Sanmam.”

Yorumlar

3. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.