ON ALTINCI BÖLÜM
“Ateş yoluna ışık belki ama dokunsan yanarsın.
Uzansan sen şimdi yarama, sol yanıma;
kan akıtır, tuz basar, yakarsın.”
İnsanlardan çok korkarım, özellikle de henüz yeni tanıştıklarımdan. Ben mi kandırılmaya müsaitim yoksa onlar mı fazla iyi oynuyorlar bilmiyorum… Belki de hepsi kafamın içindedir. Bazen bunu düşünüyorum. Kafanda mı kuruyorsun Ada? Ya hepsi senin hayal gücünün, anksiyetenin ürünüyse? Sanki her an, herkesten bir darbe yemek için bekliyorum bir köşede sıramı. Kimse sebepsiz bir şey yapmaz, o zaman Kumsal’ın bana yaptıkları neydi? Kimse sebepsiz yere tanımadığı bir kıza sanki hayatını sikmiş gibi bakmaz, neden Varis öyle bakıyordu öyleyse bunca zaman? Kimse boş yere takıma yeni katılan bir kızın arkadaşı olmak sonra da içkisine uyuşturucu karıştırmak için ikiyüzlülük yapmaz, o zaman Alin’in yaptığı neydi? Derdi neydi?
Alena neden doğum günü olmadığı hâlde, koca bir evde kapıdaki heykelciklerden tut tavandan sarkan maketlere kadar özenerek bir doğum günü partisi veriyordu ve neden sevgilisi dahil kimse, hiçbir arkadaşı; sonradan çıkıp gelen esmer kız hariç, bunu bozmamıştı?
“Eylül, senin derdin ne? Öylece içeri dalıp bizimle kalabileceğini mi zannediyorsun? Ben seni buraya çağırdığımı hatırlamıyorum,” dedi Alena.
“Merak etme sorun çıkarmaya gelmedim.” Ardından bir gülüş duydum, dalga geçercesine, histerikçe.
“Gerçi hâlâ anlamış değilim neden doğum günün geçtiği hâlde doğum günü partisi verdiğini. Neyin peşindesin?”
“Kapa çeneni,” dedi Alena onun da sesini kısmasını istercesine fısıldayarak. “Davet edilmediğin bir partiye gelecek kadar yüzsüz müsün sen?”
Kollarını göğsünde birleştirdi Eylül. “Neden en yakın arkadaşımın sahte doğum günü partisine çağırılmadığımı merak ettim, İnci’yi aradım, konum attı ben de geldim! Ne var bunda? Asıl senin derdin ne? Evden de kaçmışsın, o serseriyle kalıyormuşsun… Kızım sen iyi misin? Annenle babana ters düşmek ne demek? Git barış aranız açılmadan iyice…”
“Eylül, yalnız başına kalınca tırlattın mı sen iyice acaba?” Alena’nın yüzündeki kaskatı, öfkeli ifadenin yoğunluğu havada hissediliyordu. “Biz seninle arkadaş değiliz. Bitti. Konuştuk biz bunu. Evden kaçtığım falan da yok! Kendi kararlarımı kendim verebilecek yaştayım, bir de geçmiş karşına hesap veriyorum sana ya inanamıyorum şu an! Bakıyorum yine giyinmiş kuşanmışsın zaten önyargıyı, bravo çok yakışmış üstüne… Sanki ailem yokken bir hiç olacakmışım gibi konuşmayı da kes, tabii sen onlar için, onların sağladığı o ihtişam ve ayrıcalıklar için bunca zamandır benim yanımdaysan o zaman bilemem… Ama öyleyse de zaten burada olmanın bir anlamı yok çünkü ben ailemle bağımı kopardım.” Güldü. “Bu arada, o serseri dediğin çocuğun canını sıkmamaya bak, çünkü biraz agresif bu aralar. Malum geçen hafta kuzeni vuruldu, yarın da kız kardeşinin ölüm yıldönümü. Sinirlenince hayal gücü genişleyebiliyor biraz. Bir bakmışsın piyango sana vurmuş Eylül…” Kaşlarını kaldırarak gülümsedi. “Eğer doğum günüm hakkında ağzını açarsan ne olacağını anlamışsındır umarım. Şimdi ya siktir git benim sinirimi bozma ya da otur uslu uslu pastanı ye sonra herkesle kalk.”
Eylül’ün suratındaki şok ifadesi öyle korkunçtu ki bir an Alena tüm bu lafları bana söylemiş gibi yutkunamadım. Eylül bakışlarını kaçırıp kafasını salladı, ardından dönüp salona ilerledi. Alena ise gözlerini önce etrafta gezdirmiş, daha sonra peşinden ilerlemişti.
Sırtımı duvara yasladım ve nefes alış verişlerimi düzenlemeye çalıştım. Yarın, yani 22 Aralık, aynı zamanda Milas’ın kız kardeşinin ölüm yıldönümü müydü? Varis’in annesini kaybettiği gün… Yıl farkı olabilir miydi? Ya da… Zincirleme kaza? Böyle bir şey olmalıydı.
Varis’in odanın kapısını aralayıp bakışları telefon ekranındayken koridora çıktığını gördüğümde doğrulup yüz ifademi kontrol altına aldım. Ona hiçbir şey belli edemezdim. Ne diyecektim? “Bugün aslında Alena’nın doğum günü değilmiş, bize neden yalan söyledi ki? Bu arada yarın yani 22 Aralık senin doğum günün, aynı zamanda annenin ve kuzeninin de ölüm yıldönümü olduğunu biliyorum mu?” Hayır. Bunları öğrenmemiş olmam gerekiyordu. Hiçbiri benimle ilgili değildi ve eğer ağzımı açarsam Varis’i üzmekten başka bir işe yaramazdı bu. Zaten başında hiç sevmediği bir üvey anne belası vardı ve üstelik babası hâlâ yurtdışından dönmediği için her şey ona kalmıştı. Gazeteci Gürkan Günsur’u da unutmamak gerekiyordu tabii, ondan bahsedecektim ona. Eğer ben söylemeden kulağına giderse bir şekilde, böyle saçma bir konudan tartışmak istemiyordum.
“Ada?” diye sordu Varis, karanlıkta yüzümü seçerken. Telefonunu cebine attığında ayaklarım benden izinsiz ona doğru adımlamıştı. Kollarımı beline dolarken başımı göğsüne yasladım ve gözlerimi kapattım. “Ne oldu?” diye sordu bu kez, başını eğip saçlarımın arasına bir öpücük kondurmuştu. “Gitmek mi istiyorsun?”
“Yoo, hayır,” dedim sakin bir sesle. “Sadece… Burası biraz korkunç. Yani her ne kadar aşağıda parti olsa bile bu kat çok ıssız ve duvarlar üzerime üzerime geliyor sanki, anlamadım.” Bir de içimden taşanlar var… Ama onları sana anlatamam. Anlatmamak zorundayım.
Eğer sen ortalığı karıştırmazsan kimse zarar görmez, demişti Kumsal bana. Bunu almak istiyor musun ondan? Gözünün içindeki ışıltı yok olsun istiyor musun?
İstemiyorum! diye bağırabilseydim, bunu konuşabilseydim biriyle keşke. İstemiyorum! Şu birkaç haftada göğsüme ektiği tohumlar, benim yıllardır yetiştirdiğim bitkilerden çok daha taze oksijen sağlıyor ciğerlerime; nefes oluyor bana, çok daha mutlu ediyor beni… Benim gözümün içindeki ışıltının sebebi o iken, ben neden onunkini çalan hırsız olmak isteyeyim? Ama anlamıyorum. Bir şeyler oluyor ve sanki benim dışımda herkes işin içinde! Bir tek ben bilmiyorum!
Elini yanağıma yasladığında başımı kaldırıp yüzüne baktım, kaşları hafif çatılmıştı. “Duvarlar üzerine üzerine mi geliyor? Açar mısın bunu biraz?”
Çenemi göğsüne yaslarken gözlerimi kıstım düşünürcesine. “Karanlık ya, herhalde ondan… Duvar kâğıtları falan eskimiş. Alena’nın ailesi de o kadar zengin, niye burayı bir elden geçirmemişler ki anlamadım? Ev onların ev ama hayalet ev gibi resmen… Tabii bu benim abartmam da olabilir, aşırı korku filmi izliyorum ve en sevdiklerim böyle kale gibi evlerde geçenler… Sizin ev de kale gibi, bunu söylemiş miydim? Biraz eski olsaydı içi, bakımsız, böyle tozlu… Tam hayaletlik olurdu valla. Bak bunu bir düşün, kiralık verebilirsiniz film setlerine, Türkiye’de korku filmi sektörü gelişir! Cinli çekeceklerse verme ama onlar çok kötü filmler gerçekten dayanılmaz…”
Varis lafımı dudaklarıma küçücük bir öpücük bırakarak kestiğinde o gülüyor, ben kaşlarımı çatmış memnuniyetsiz bakışlarımı takınmış yüzüne bakıyordum. “Nefes al güzellik.”
Seslice nefes alıp verdim. “Ben acıktım galiba, o yüzden saçmaladım… Alt kata inelim mi? Alena’nın arkadaşı geldi hem, biz kaçtık yukarıya… Ayıp yani.”
“Tamam, inelim,” dedi eli elimi kavrarken gülerek. Bir kez daha inandırmıştım onu. Kendimi nasıl inandıracaktım? Bir şeyler yanlıştı ve bu his gittikçe büyüyecekti.
Varis önden, ben arkasından merdivenlerden inmeye başladığımızda “Zafer Bey neden aramış? Üvey annenle mi ilgili?” diye sordum meraklı bir sesle.
Varis kafasını salladı. “Yarın konuşalım mı bu meseleyi? Merak ettiğin ne varsa anlatırım ama şimdi bu ortamda olmaz,” dedi yumuşacık bir sesle.
Şaşkınca kaşlarım kalktı. “Anlatacak mısın? Her şeyi?”
“Neden anlatmayayım?” Ben merdivenin son basamağından inerken tuttuğu elimden beni kendine çekmiş, elini elimden çekmeden kollarımızı başımdan geçirip sağ omzuma koymuştu. Böylece, başım tam dudaklarının hizasındaydı ve bana kendinden başka gidecek yer bırakmamıştı. Dudaklarını şakağıma bastırdıktan sonra “Bak kim gelmiş?” dedi nefesini çekmeden. Meraklı bakışlarım evin içinde dolaşırken köşede Milas’la konuşan Gökay’ı gördüm.
“Gökay mı?” Şaşkınlıkla Varis’e bakmak için kaldırdım başımı. “Alper ne olacak? Ya kavga ederlerse?”
“Alena’nın partisinde kavga etmek mi? İşte o biraz yürek ister,” dedi Varis gülerek. “Merak etme. Bir şey yapmazlar. Şimdiye kadar konusu açılmadığı sürece birbirlerini görmezden geldiler hep. Burada da aynısı olur.”
Seslice nefes verdim. “Çisem, Alper’den hoşlanıyor. Gökay, Çisem’in kuzeni. Ayrıca Gökay, Alper’in kız kardeşinin sevgilisiydi. Irmak hayatta olsaydı keşke. O zaman Toprak da hapiste olmazdı şimdi…”
“Keşke’lerle yaşanmıyor Ada, keşke deme bir daha,” dedi Varis çenesini kafamın üzerine yaslarken. Kolu omzumdan aşağı sarkıyordu ve eli hâlâ elimdeydi. “Ne yaşandıysa yaşandı, hiçbir şeyi geri alamayız. Bazen geçmişe dönmek için bir yol bulsak bile bir şeylere engel olamayız.”
“Ve bazen kimse suçlu değildir,” diye mırıldandım onay almak istercesine başımı kaldırıp yüzüne bakarken. Çenesini başımdan çekmişti. “Değil mi?”
“Değildir,” dedi bir kez daha saçlarımın arasını öperken.
Çisem, Milas’la Gökay’ın sohbetinin arasına girerek Gökay’ın omzuna kolunu yasladığında yanlarına gidebileceğimi hissettim. Adımlarımı o tarafa yönelttiğimde Varis kolunu omzumdan çekmişti ama elimi elinden çekmemişti. “N’aber Gökay?” diye sordum sırıtarak. “Kızın doğum günü bitti sen gelene kadar…” Sahte doğum günü…
“Gelirsem dayak yer miyim bilemediğimden yolda birkaç kez karar değiştirdim,” dedi Gökay gülerek bakışlarını Milas’a çevirirken.
Milas “Madem düşünme yetisine sahipsin, doğru kararı da verebilseydin keşke,” dedi omzunu duvara yaslarken.
“Sen niye bir şey içmiyorsun?” Alena elindeki iki kadehle geldiğinde, birini Gökay’a uzatmıştı. Gökay teşekkür ederek alkollü içeceği aldı.
“Sağ ol, sevgiline kalsa köşeye oturup çiçek olmam gerekiyor ama…” Aslında Gökay eğleniyora benziyordu ama ben aralarındaki meseleyi anlamamıştım. Sanki bu evdeki herkesin herkesle halledemediği bir mesele vardı…
“Sizin aranızda ne oldu ki?” diye sordum istemsizce. Sormamalı mıydım bilmiyordum ama bu muhabbet uzayacak gibi duruyordu ve merak sinsi bir duyguydu, dilini esir alıyordu.
Alena otuz iki diş sırıttı ve gözlerini benden ayırmadan Milas’ın tişörtünün üzerinden meme ucunu çimdikledi. Milas derin bir “Ahh,” çekerek pozisyonunu bozarken neredeyse arkaya düşecekti. “Yanlış kişiye çimdik atıyorsun bak ben bu cümledeki ‘sevgili’ öznesiyim… Piç olanın ismi G ile başlıyor…”
“Yok yok, ben doğru attım çimdiği,” dedi Alena. “Aklıma bir şey geldi de,” dedi sırıtarak bana dönerken. “Erkekler ve oyunları Adacığım… Alışacaksın…”
“Neye alışacak pardon?” Varis kaşlarını çatarak araya girdi.
“Sen karışma senin sıran da gelecek,” dedi Alena işaretparmağını Varis’e doğrultarak. “Kardeşime yumruk attığını unutmadım. Evime aldım, yemek yaptım diye yumuşamadım ayağını denk al…”
“Yalnız o yemeği ben yaptım,” dedi Varis havalı bir tonda. Gülmemek için dudaklarımı ağzımın içine yuvarlamıştım.
Alena o sırada, hâlâ göğsündeki çimdiğin acısını çeken Milas’ın koluna girmiş ve en güzel gülüşüyle gözleri kırpıştırarak sevgilisinin yüzüne bakıyordu. “Milascığım ben kuzeninin sana Habeş maymunu dediğini söylemiş miydim?”
“Söylemiştin,” dedi Varis sırıtarak. “Mesaj atmıştın hatta. Yanındaydım ben senin hatırlarsan…”
“Hadi ya,” dedi Alena, suratındaki sahte gülüş silinirken Milas’ın da kolundan çıkmıştı. Milas “Çocuk gibi kavga ediyorsunuz,” dedi bir elini göğsüne koyarak. Alena’da da nasıl bir güç varsa çocuğun meme ucunu koparmıştı demek ki. “Siz aynı okuldayken nasıl birbirinizi öldürmeden durabildiniz ya?”
Varis’in yanımda gerildiğini hissettim, Alena da aynı şekilde gözlerini Varis’in yüzüne dikmişti. Alena da Safir mezunuydu değil mi? İki yıl aynı okulda okumuşlardı o zaman, yaş farkını hesaba katarsak.
“İki yıl aynı okulda okuduk,” dedi Alena düşüncelerimi okumuş gibi beni bozarak. “Ben Varis’in varlığından haberdardım ama ilgilenmiyordum, başka şeyler dikkatimi çekiyordu o zamanlar. İtibar gibi… Ama o beni biliyormuş,” diye devam etti kollarını göğsünde birleştirerek. “Biraz anlatmak ister misin Varis? Buyur mikrofon sende, anlat dinleyelim Safir Alena’sını…”
Gözlerimi Varis’in üzerine çevirdim meraklı bir ifadeyle. Alena, Milas, Gökay ve Çisem’in de tüm dikkati onun üzerindeydi. “Anlatacak ne var? Partileyip dedikodu yapan ve bir köşeye oturup arkadaş grubuyla insanların kıyafetlerini falan yargılayan, tuvaletlerde sınıf arkadaşlarını sıkıştıran biriydi. Şu an karşımdaki kıza biraz şaşırıyorum doğrusu, büyüdü ya da bir şeyler değişti belli ki…”
“Bayağı da biliyormuşsun yalnız beni,” dedi Alena kollarını göğsünde birleştirerek. “Anlat anlat içinde kalmasın…”
Varis sıkıntıyla bir nefes verdi. “Seni bilmemek ne mümkün Alena? Ağzına sıçtın herkesin. Basketbol maçlarındayken ulan film setine mi geldik amına koyayım diye şaşırıyordum sahanın ortasında. Yok sahanın kenarında oyunculara ayrılan koltuklara oturmalar, yok karşı takımdan çocuklara sarkıp hamle şaşırtmalar, yok milleti örgütleyip tezahürat yapmalar… Takımların soyunma odasına baskın yapan kızları örgütleyen de buydu. Koç, hakem dahil kimse de bir şey demiyordu ulan helal olsun valla…”
“Yardım ettim be!” dedi Alena çemkirerek. “Okulumun yanında oldum ben!”
“Sen bir anlatsana bana kimmiş şu sarktığın çocuklar?” Milas kolunu Alena’nın boynuna doladığı gibi kızı boğarcasına kendine çekmişti. “Ne yapıyordun, ne yapıyordun soyunma odalarında?”
Alena kahkaha atarak “Sana ne be!” diye ona da çemkirdi kolundan kurtulmaya çalışırken. “Sen de kuzenin gibi Safir’de okusaydın da bulsaydın beni! Gitmişsin elin yabancı topraklarında sürtmüşsün yıllarca…”
“Ha suçlu ben oldum şimdi yani? Görüyor musun kuzen, gitmeseymişim yurtdışına da hanımefendi tarafından kafeslenebilseymişim…” dedi Milas ciddi kalmaya çalışarak, yeşil gözleri Varis’teydi. “Devam etsene sen biraz daha…”
“İşte sonra…” diye lafına devam edecek gibi oldu Varis ama Alena, Milas’ın kollarından kurtulduğu gibi “Oyun!” diye bağırdı ve onu susturdu. “Oyun oynayalım! Yeter bu kadar! Geçmişi geçmişte bırakalım…”
Varis anında surat buruşturdu. “Üf, ne oyunu kızım şimdi ya? Çocuk musun?”
“Ne oyunu Ada?” Alena bakışlarını bana çevirmiş, kaş göz yapıyordu. Sanki oyunu benim seçmemi istiyordu ki Varis de mırın kırın etmesin.
O an aklıma ilk gelen şey “Alına yazılan kelimeyi tahmin etme?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak gözlerimi sırayla herkesin üzerinde gezdirirken. Daha sonra kocaman gülümsemiştim çünkü bu oyunu çok seviyordum. “İki takıma ayrılıyoruz, sırayla her takımdan biri alnına yazılan kelimeyi takım arkadaşlarının anlatışıyla tahmin etmek zorunda.”
“Süper!” dedi Alena ellerini birbirine çarparak. “Kaybeden takıma ceza lazım ama.”
“Göle girsinler?” diye bir fikir attı ortaya Gökay. “Kaybeden takım göle girsin, otuz saniye falan dursunlar suda. Fazla kalmasınlar geberir giderler şimdi bu havada…”
“Çok eminsin bakıyorum takımının kazacağına,” dedi Çisem dalga geçer bir tonla.
“Öyle deme kuzen ben zaten seninle aynı takımda olacağız düşüncesiyle şey ettim…” Gökay son anda paçayı kurtardı gülerek. Çisem çakması için ona bir beşlik uzatmıştı.
“Aynen aynen,” dedi Alena daldığı yerden gözlerini çekerken. Varis’e baktı. “Aynen öyle olsun. Kaybeden takım göle girsin.”
Anında gerilmiştim, Gökay’ın fikri iyi bir cezaydı ama nedense benim yüzümden itiraz edileceğini hissediyordum. Alena’nın gözleri gergince Varis’e çevrildiğinde hiçbir şey anlayamamış olsam da Varis’in tam da düşündüğüm gibi itiraz edeceğini fark etmiştim. Elini tutup “Sorun değil,” dedim gözlerini üzerime çevirdiğinde. “Nasıl olsa benim takımım kazanacak…”
Kaşlarını kaldırarak güldü Varis. “O zaman karşı takımda olmak istemem…”
“Yok öyle,” dedi Alena. “Kurayla belirleyeceğiz.” Ardından arkaya döndü ve “Millet!” diye seslendi, herkes dikkatini ona çevirmişti. “Oyun oynuyoruz, şu ortayı bir açalım… Kalk kalk hadi!”
Alena müziğin sesini kıstı, ortadaki sehpayı kaldırmış ve koltukların yerleriyle oynamıştık biraz. Ben kura çekmeleri için küçük kâğıtlara sayılar yazıyordum, tek çekenler ve çift çekenler iki grup olarak ayrılacaktı. Aral da yanımda kâğıtları katlayıp kâsenin içine atıyordu.
“Hiç Slytherin havası vermiyorsun,” dedi kâğıtları kâsenin içinde karıştırırken. “Doğru söyle, Gryffindor renkleri giyinecektin ama Çisem seni ikna etti değil mi?”
Gülerek kafamı salladım. “Sen peki? Hiçbir şey havası vermiyorsun herhalde. Ondan kazak pantolon gelmişsin.”
“Sisteme başkaldırı,” dedi Aral gururlu bir şekilde başını kaldırırken.
“Daha çok, Alena’ya başkaldırı gibi geldi,” dedim gülerek.
Aral da güldü. “Yani biraz da öyle… Bozuldum yani. İnsan madem evden gidecek erkek kardeşini de alır yanına değil mi ama?”
“Karışmak istemem, sonuçta aile meselesi ama… Sen de o evde pek mutlu değilsin sanırım,” diye mırıldandım.
Aral yüzünü salona dönüp kalçasını masaya yasladı. “Bizim evde dönen dramayı senaryoya dökseler on sezonluk dizi malzemesi çıkar Ada,” dedi seslice nefes vererek. “Gerçi daha bu, iyi hâli evin… Birkaç haftaya kıyamet kopacak.”
“Neden? Ne var ki birkaç haftaya?”
“Patlamış mısırını hazırla sen, yeter,” dedi Aral gülerek. “Tabii bize katılmak istemiyorsan…”
“Dışarıdan katılımcıya da açık yani?”
“Pek de dışarıdan sayılmazsın…”
“Aralcığım, teşekkür ederim, uzun süredir tanışmıyor olsak da ben de seni yakın arkadaşım olarak görüyorum ama üstüne para versen aile dramasını kaldıramam sanırım,” dedim son sayıyı da yazarken. “İki katlı şirin bir evde bir babayla büyüdüm, evdeki en büyük drama babamın fırında yaktığım lazanyasıydı. Onda da canın sağolsun dedi de pizza söyledik. Bünyem alışkın değil…”
Aral kahkaha attı başını geriye atarak. “Ne huzurlu evmiş ya o öyle…”
“Ne zaman on sekizine giriyorsun?” diye sordum. “Ablanla konuşsana, Çisem’in dediğine göre Instagram’a attığı çantalarından birini satsa iki yıllık kiranı peşin öder. Stüdyo daire kiralarsın.”
“Dur bakalım Adakız, daha ben mi on sekizime gireceğim on sekizim mi bana girecek belli değil…” diye mırıldandı Aral. “Bittiyse çekelim mi kuraları, bekliyorlar bak içeride.”
“Bitti bitti,” dedim son kâğıdı da kendim katlayarak kâsenin içine atarken. Aral iyice karman çorman etmişti sayıları.
“İnşallah aynı takımda oluruz Adacığım, seni bu soğukta o göle sokmayı hiç istemiyorum,” dedi Yamaç ben yanından geçerken suratında iddialı bir ifadeyle. “Güzel kızların canının yanmasına hiç dayanamıyorum gerçekten… Ama üzülme, hasta olursan da çorban benden. Çok güzel tavuklu şehriye çorbası sipariş ederim ben. Bizim evin yanında bir restoran var, yemen lazım yok böyle bir lezzet yani…”
“Esselaa…” Gökay kâseden kâğıdını çekerken arkadan sela okumaya başladığında bakışlarım Varis’e kaydı. Yamaç anlamamıştı ama Gökay vermesi gereken mesajı vermişti.
Koltuğun kenarına oturmuş, çattığı kaşlarıyla doğrudan Yamaç’a bakıyordu Varis ve dikkatimin onda olduğunu bile fark etmemişti. Yamaç’a dönerek “Çorba sevmem ben,” dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. Bir şey söylemem gerekiyordu ama ne diyecektim ki? Sevgilim var benim yavşak yavşak konuşma mı diyecektim? Çocuk bilmiyordu ki. Üstelik her ne kadar Alena ona laf soksa da arkadaşıydı sonuçta.
Aral kâseyi Yamaç’ın önüne getirdiğinde Yamaç “Hass…siktir,” diye derince bir küfür mırıldandı, sağ dizini kendine doğru çekmiş ve koltukta geriye yaslanarak gözlerini kapatmıştı. “Aral dikkat et abicim ya!”
Aral, Yamaç’ın ayağına mı basmıştı? Bilerek? “Seç, abicim, ya,” dedi Aral, kâseyi Yamaç’a uzatarak. Sonra bana dönüp göz kırpmıştı. Ona gülerek kâsenin içinden Yamaç’ın ardından bir kâğıt aldım ve Varis’in yanına doğru yürüdüm, Aral hazırladığımız diğer kâğıtları, kalemi ve bandı sehpanın üzerine bırakmıştı. Alena ise herkese hazırladığı renkli kokteyllerden getirmişti bir tepsi, çerezlerle birlikte. Eylül gitmemişti, herkes gibi oturuyordu, yarım saat önceki sohbetleri hiç yaşanmamış gibi sessizdi.
“Hadi açın kâğıtları,” dedi Alena kendi kâğıdını havaya kaldırarak. Herkes aynı anda kâğıtları açarken gruplar da oluşmuştu: Toplam on dört kişiydik ve yedi kişilik iki gruba ayrılmıştık. Alena, Varis, Çisem, Alper, İnci, Aral ve Enes aynı takımdaydı. Ben, Milas, Yamaç, Eylül, Duygu, Gökay ve Reha ise bir gruptuk. Karşı takımdan biri çıkacaktı ve rakip takım onun alnına tahmin etmesi zor bir kelimeyi yazdığı kâğıdı bantlayacaktı, tüm takımı kelimeyi açık açık görürken seçilen kişiye anlatmak zorunda kalacaklardı. Her kelime için bir dakika süre vardı.
Tek sayılar takımı biz olduğumuz için biz başladık. İsimlerimizin ilk harfinin alfabe sırasına göre çıkacağımız için ilk çıkan ben olmuştum. Koltukları karşılıklı çekmiştik, ayağa kalkıp karşı takımın yanına ilerledim. “Kolay başlayalım,” dedi Alena.
“Bütün hayal gücünüzü kullanın…” dedim ellerimi arkamda birleştirerek. Varis kaşlarını kaldırarak bana baktı, ardından eğilip Alena’nın kulağına bir şey fısıldadı.
Alena “Emin misin?” diye sordu ona. Varis kafasını sallayarak onaylamıştı. Alena kendine çektiği ve görmemi engellediği kâğıda bir kelime yazmış ve takım arkadaşlarına da göstermişti. Herkes kafasını salladığında gergince dudaklarımı ıslattım. Varis gözlerini gözlerimden çekmiyordu ve ne yazdırdığını çok merak ediyordum.
Alena kalkıp kâğıdı alnıma bantladı. “Tamam mı?” diye sordum Çisem’e, dakikayı o tutacaktı. “Taa… Mammm!” dediği gibi arkamı döndüm ve takım arkadaşlarımın karşısında dikildim.
“Yuh ben bu neye benzer onu bile bilmiyorum,” dedi Duygu gözlerini kocaman açarak. “Çiçek değil mi?”
“Orkide?” diye sordum.
“Pembe galiba,” dedi Gökay.
“Akasya?” diye sordum hızlıca. “Begonya? Begonvil? Kamelya? Kasımpatı? Antoryum?”
“Ne toryum, ne toryum?” diye araya girdi Milas. “Çüş amına koyayım fikir babası bilmiyordur bu kadar çeşit…”
“Son on saniye!” diye uyardı Çisem.
“Ada, kütüphanede karşılaştığımız günü hatırlıyor musun? Ben Hülya Abla’yla konuşuyordum,” dedi Reha aklına bir fikir gelmişçesine rahat bir ifadeyle gözlerini kısarak. “Hani bir kitap önermiştim sana… Bu çiçeğin ismiydi…”
“Açelya!” diye bağırdım heyecan ve gerginlikle ellerimi kaldırarak.
“Bitti!” dedi Çisem. “Ben olsam babanın en sevdiği çiçek derdim, malum bahçe bundan dolu…”
Alnımdaki kâğıdı çekip yazana baktım. Açelya. “Bildim!” dedim sevinçle, dikildiğim yerde parmak uçlarımda zıplayarak. “Yazık yazık, hayal gücün bu kadar mı senin,” diye mırıldandım keyifle Varis’e bir bakış atarken. Dediğime hiç takılmamışçasına gülüyordu. “Siz şimdi bize adam gönderin, görün bakın nasıl oynanıyormuş bu oyun…”
Alena ayağa kalktı. Takımın ortasına geçip oturdum ve kâğıtla kalemi elime aldım. “Ne yazacağız?” diye sordu Duygu, bir yandan da Alena’nın kokteylinden yudumluyordu.
“Karar verdiniz mi?” diye sordu Alena uzaktan.
“Palyaço yaz,” dedi Milas kısık bir sesle ortaya konuşarak.
“Ne alaka palyaço? Hemen bilir,” dedi Eylül.
“Anlamaz,” dedi Milas sinsi bir şekilde gülerken. “Aklına bile gelmez. Gelse de dili tutulur.”
“Çok acımasızsın,” dedim ama bir yandan da kelimeyi kâğıda yazıyordum. Herkes onayladığında kalkıp Alena’nın alnına bantladım kelimeyi, bir yandan da gergince dudaklarımı ısırıyor ve tepkisini merak ediyordum. Demek Alena palyaçolardan korkuyordu… Bir hikâyesi var mıydı bunun acaba?
“Başla!” dedi Reha, bizde de süre tutan o’ydu.
“Bu ne ya bu kolay ki,” dedi Çisem oyun başladığında. “IT?”
Alena’nın kaşları çatıldı. “O ne?”
“Oha izlemedin mi?!” Çisem dumura uğramıştı.
“Peruk, makyaj, burna kırmızı bir top falan?” diye söylendi Enes. “Hatta Yamaç’ın saçının renkli versiyonunu geçiriyorlar kafalarına, peruk…”
“Joker?” dedi Varis ama Alena’dan tık yoktu.
“Son on saniye!” diye bağırdı Reha.
Aral “Ölümüne korkarsın hani,” diye mırıldandı.
Sürenin bitişiyle Reha “Bitti!” dedi, Alena alnındaki kâğıdı çektiği gibi “Palyaço değil mi?” diye sorarak Milas’ın üzerine ilerledi. Bir saniye sonra kâğıdı elinde buruşturmuş ve sevgilisini boğazlıyordu. “Geberteceğim seni senden çıktı bu fikir…”
“Yapma…” dedi Milas boğuluyormuş gibi sesler çıkarırken. “Bu yaşta sevgili katili olup hapse girmek için çok güzelsin…”
Alena’nın elleri bir anda durmuş, ifadesi tatlı bir şekil almıştı. “Güzel miyim gerçekten?”
“Güzelsin güzelsin…” dedi Milas.
“Ama bu seni boğup hapse girmeme engel değil…” diyerek daha sert boğazladı bu sefer çocuğu, Alena. Sonunda hepimiz kahkaha atmıştık ve Milas kolunu Alena’nın boynuna dolayıp yanağına kocaman bir öpücük bırakırken gülerek ayrılmışlardı.
Sıra Duygu’daydı. Karşı takım alnına bir kâğıt yapıştırdı ve bize gönderdiler.
“Başla!” dedi Çisem.
“Koparıp üflüyorsun,” dedim hızlıca.
“Çüş,” dedi Duygu.
“Böyle şekli yuvarlak,” dedi Gökay.
“Ee, başka?” diye sordu Duygu.
“Çiçek işte,” diye araya girdi Eylül.
“Ee, kızım hiç üflemedin mi koparıp bittiği yerden?” diye sordu Yamaç.
“Benim polene alerjim var,” dedi Duygu. “Nasıl bir çiçek? Biraz daha anlatın!”
“Son on saniye!” Çisem iyice germişti.
“Yabancılar Şükran Günü’nde, Noel arifesinde falan fırında bir et pişirirler ya hani…” dedi Milas.
“Hindi,” dedi Duygu. Ardından “Karahindiba!” diye bağırdı.
Çisem “Süre bitti!” diyerek oyunu bitirirken Alena suratındaki şok ifadesiyle ayağa fırlamıştı. “Çüş amına koyayım!”
“Küfür?” diye sordu Milas, kaşlarını kaldırarak.
“Küfür Milas!” diye bağırdı Alena. “Ne ile haberleşiyorsunuz siz be?! Edebiyat derslerinde oturup Shakespeare çalışacağınıza kendi aranızda yeni bir dil mi geliştiriyorsunuz?!”
“Sınavlara böyle çalışıyorduk, kelime oyunlarıyla,” dedi Duygu ama sesi o kadar kısık çıkmıştı ki ben ayağa kalkmış kızın alnındaki kâğıdı çekerken dibinde durmama rağmen zor duymuştum. “Ayrıca neden İngiliz Edebiyatı deyince herkesin aklına sadece Shakespeare geliyor? Sanki bölüm İngiliz Edebiyatı değil Shakespeare bölümü…”
“Abartma Alena, sonra konuşalım bunu,” dedi Milas ve kestirip attı konuyu. Demek ki Duygu ve Milas aynı bölümdeydi. Ve Alena ya herkesten kıskanıyordu sevgilisini ya da Duygu’yla sorunu vardı.
“Hı hı, konuşuruz, görürsün sen…” Alena söylene söylene koltuğuna geri oturdu.
Yamaç seslice nefes verdi o sırada. “Ah… Yeni evliler…”
“Sus be!” diye çemkirdi Alena.
Sıra karşı takımda, Alper’deydi. Reha seçmişti bu sefer kelimeyi. “Başla!” dedi süreyi başlattığında. Alper takımına döndü.
Aral “Hı…” dedi ağzında geveleyerek. “İyi de hangi anlamında?”
“Fark etmez,” dedi Reha.
“Hani metroya girersin…” diye başladı Enes lafa. “Akbil basıp geçersin…”
Çisem gülerek “Bu salağın metroya bindiği mi var sence?” diye söylendi. Yardım edeceğe benzemiyordu.
“Ee, hadi ama!” dedi Alper takımından bir atak beklerken.
“Son on saniye!”
Çisem üfleyerek kollarını göğsünde birleştirdi ve gözlerini Alper dışında bir yere dikti ve umursamaz bir ifadeyle konuşmak için dudaklarını ıslattı. “Basketbolun en temel ve en kolay sayı elde etme yöntemi. Çembere yakın bir kısımdan hareketli olarak panya yardımı ile atılan atışın adı. Esas amacı pota altına kadar top sürmeden belli bir mesafe…”
“Turnike,” dedi Alper şaşkınlıkla. Hepimiz şaşkındık.
“Bitti süre,” dedi Reha gülerek.
“Lafımı niye kesiyorsun?” diye diklendi Çisem. “En nefret ettiğim şey.”
“Kızım göle mi girmek istiyorsun bu soğukta Allah aşkına? Tribine başlatma şimdi,” diye söylendi Alper alnındaki kâğıdı çıkartıp yanına otururken. Çisem gözlerini devirdi. İyi bir takım olduklarını inkâr edemezdi kimse…
Alena’nın takımı, daha doğrusu hepimiz biliyorduk ki Alena yazmıştı Eylül’ün alnına yapıştırılmış kâğıtta yazan kelimeyi.
“Başla!” dedi Çisem.
“Şimdi diyelim ben istenmediğim bir yere geldim, ne oluyorum ben?” dedi Yamaç gülerek.
Eylül düşündü. “Yüzsüz?”
Yamaç dudakları kapalı sırıtarak kafasını salladı. Eylül bir hışımla alnındaki kâğıdı çekip elinde buruşturarak çöpe atmış, yerine geçerken Alena’ya çevirmişti bakışlarını. “En azından ben bildim, gölde götü donan ben olmayacağım yani…”
“Onu göreceğiz canım,” dedi Alena. “Sıra Aral’da.”
Aral’ın alnına yapıştırdığımız kâğıda Milas’ın isteğiyle “Baransel,” yazmıştık ve ne anlama geldiğini bilmiyorduk.
“Başlayın,” dedi Reha.
Alena kâğıdı gördüğü gibi kahkaha attı. “Bence bu eli kaybedebiliriz, hazır olun…”
“Ne demek ki bu? Çalgı aleti falan mı?” diye sordu Çisem.
“Biz bu kadar acımasız oynamıyoruz yalnız!” Alper, Aral’ın kapattığı vücudunun arasından kafasını çıkartarak bize yönelip hayıflanmıştı.
“Hadi hadi, süreniz doluyor,” dedi Milas.
“Son on saniye!”
“Söylersem kardeş dayağı yermişim gibi hissediyorum ama eminim sen de o buz gibi göle girmek istemezsin Aral,” dedi Alena keyifle geriye yaslanarak bacak bacak üstüne atarken. “İkinci adın.”
Hepimiz şokla ağzımızı kocaman açarken Aral’ın omuzları düştü ve “Baransel,” dedi. Reha sürenin bittiğini ilan ederken Aral kıstığı gözleriyle birlikte Milas’a bakıyordu. “Sağ ol ya… Bundan sonra kayınbiraderinden bir şey bekleme Milas Adin,” diye söylenerek alnındaki kâğıdı buruşturup masanın üzerine attı. “Ha bu arada,” diyerek Alena’ya döndü. “Ablacım geçen yaptığın peynirli makarnaya çok güzel dedi bu ama arkandan çöpe döktü. Sana da yedim dedi ama sonra birlikte çıktık dışarı tantuni ısmarladı bana haberin olsun…”
Alena’nın ağzı kocaman açılırken ben herkes gibi olduğum yere sinmiş bıyık altından gülüyordum.
Gökay “Ulan peynirli makarnayı ne kadar kötü yapmış olabilir ki?” diye sordu meraklı bir sesle.
Milas suçlu bir ifadeyle alnını ovaladı. “Tuzla şeker kavanozunu karıştırmış, dibi de tutmuştu biraz…”
Milas suratına kocaman bir yastık yedi o an. “Sonra konuşalım bunu Milasçığım…”
“Ama aşkım şekerle tuzu da ayırt edersin yani…”
“Görüşeceğiz seninle Milas Adin, yazıyorum bunu bir kenara,” dedi Alena kafasını kararlı bir ifadeyle sallayarak önüne dönerken. “Hadi ya, oyuna devam! Şunları bir göle sokalım da kendilerine gelsinler!”
Gökay’ın alnındaki kâğıda “Zebercet,” yazmışlardı karşılık olarak, adam nereden anlasındı Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli kitabındaki karakter olduğunu? Anlatmaya çalışmıştım ama kaybetmiştik.
Çisem’in alnındaki kâğıda “Krizantem,” yazdım. Reha süreyi başlattığında ve Çisem takımına döndüğünde, Alper dumura uğramış bir ifadeyle gözlerini ondan çekip benim üzerime çevirmişti. Yazanın ben olduğumu biliyordu. Keyifle gülümseyerek geriye yaslanırken Alper’in o çiçekleri gönderen kişi olduğunu da anlamış olmuştum böylece. Alper eğer Çisem’e “Dolabına bıraktığım sarı çiçeklerin adı,” derse Çisem hemen anlar ve ismi söylerdi çünkü ona ben bahsetmiştim bu çiçekten ama bunu yapmayacaktı ve ben nedenini çok merak ediyordum.
Milas’ın alnına “Şehnaz,” yazmışlardı.
“Bu ne demek ki?” diye söylendi Yamaç.
“Ben biliyorum,” dedi Duygu. “Dünya güzeli demek…”
“İltifat için sağ ol Alena,” dedi Milas arkaya doğru.
“Ben yazdım lan,” dedi Varis.
Kahkaha attım.
“Bu da senin ikinci adın galiba Ada,” dedi Yamaç bana dönerek göz kırptığında. O an zaten halihazırda gülüyor olduğum için gülerek geçiştirmiştim ama Varis’in oturduğu yerde çocuğu gözleriyle boğazlayacak hâle geldiğinin farkındaydım. Üstelik bu sefer bana da ona gülerek karşılık verdiğim için kızmıştı.
Ve tekrar yenildik.
Enes’in alnına “Katakulli,” yazdık. Yenildiler. Reha’nın alnında “Ampirik,” yazıyordu ve ne anlama geldiğini biz bile bilmediğimizden altmış saniye boyunca boş boş bakışmıştık. Deneysel anlamına geliyormuş… Sanki bütün Türkçe bilgimizi kullanıyorduk kazanmak için… Daha sonra İnci’nin alnına “İnci,” yazdık.
Reha süreyi başlattı. “Sen,” dedi Alper.
“Ben?” diye sordu İnci, devam etmesini ister gibi.
“Adın?” diye devam etti Çisem.
“Adım?” diye tekrar etti İnci.
“Senin adın?” diye birleştirdi Enes.
“Benim adım?” diye sordu İnci, anlamıyordu. Devam etmelerini bekliyordu. Bunca zor kelimeden sonra kendi adının alnında yazıyor olmasını beklemiyordu zavallı kız…
Alena oflayarak “Midyenin içinden ne çıkar?” diye sordu.
İnci sevinçle “Midye dolma!” diye bağırdı. “Bu muydu? Bildim mi?”
“Biz kazansak da bu kızı özel olarak göle sokalım n’olur beynine kan gitmiyor kafasına açıcı sürmekten,” dedi Alena.
“Son on saniye!”
“Senin adın ne?” diye sordu Aral sonunda. “Kızım senin adın ne? Adını söyle bana?!”
“Aa, biz tanışmamış mıydık?” diye sordu İnci kocaman gülümseyerek, ardından elini Aral’a uzattı. “Aslında ben Alena’nın liseden beri arkadaşıyım…”
“Bitti süre!” dedi Reha kahkaha atarak. “Yuh lan!”
Alena ayağa kalkıp İnci’nin alnındaki kâğıdı buruşturduğu gibi İnci’nin ağzına tıkamaya çalıştı. “Ye lan… Yiyeceksin bunu… Ye!”
Sıra Yamaç’taydı. Karşı takım ne yazacağını kesinleştirdiğinde Yamaç kalkıp yanlarına gitti. İlginç bir şekilde bu sefer Varis ayağa kalkmıştı ve zaten kâğıdı yazan da o’ydu. Bir parça bant alıp kâğıdı alnına yapıştırdıktan sonra keyifli bir ifadeyle “Hadi koçum,” dedi ve omzuna destek verircesine vurdu. Biraz sert vurmuş olmalıydı ki Yamaç önüne dönerken hafifçe inleyerek omzunu tutmuştu. Bu hareketine şaşırmadığımı söyleyemezdim ama derdini daha sonra anlayacaktım…
Çisem gülmemek için dudaklarını ısırırken “Başlayabilirsiniz,” dediğinde Gökay da, Milas da, Reha da kahkahalarını saklamak için başlarını çevirmiş ve elleriyle ağızlarını kapatmıştı. Pes artık ifademle Varis’e baktığımda tatlı bir şekilde dudak büzüp omuz silkti. Yamaç’ın alnındaki kâğıtta yavşak yazıyordu.
“Gossip Girl birinci sezonda Chuck Bass tam bir bundandı, sonradan karizmasına karizma katıyordu aklını başına topluyordu falan… Ama işte birinci sezondaki hâli,” dedi Duygu.
“Ben nereden bileyim amına koyayım Gossip Girl’i Chuck Pass’i?” diye söylendi Yamaç. “Kelime anlamı ne onu açıklayın bana…” Gözleri hâlâ gülen Milas’ın üzerine çevrilmişti. “Ne gülüyorsun lan ne yazıyor alnımda?”
“Bass bir kere o.” Duygu kollarını göğsünde birleştirerek söylendi kendi kendine.
“Kelime anlamı sensin Yamaç,” dedi Milas. “Tam olarak sen… Hadi kendini tanımla biraz bize…”
“Yakışıklı,” dedi Yamaç. “Karizmatik… Çekici… Seksi… Pussymagnet… Değil mi lan hiçbiri? Ne lan? Ne yazdınız?”
“Son on saniye!”
“Öteki yanın Yamaç,” dedi Eylül gülerek.
“Biz ikiyüzlü değiliz kızım, varımız yoğumuz ortada… Ne yazdılar lan benim gibi bir Calvin Klein modelinin alnına söyleyin?”
“Bitti süre!” dedi Çisem. “Bakma bence Yamaç…”
Yamaç alnındaki kâğıdı alıp kâğıtta yazana baktı. Sonra da “Cık cık cık…” sesi çıkartarak Alenaların takımına döndü. “Yazıklar olsun… Kaç yıllık dostlarım var şu takımda… Ulan Enes, Alena… Hiç mi tanımadınız lan beni…”
“Tanıdık Yamaç, yavşağın önde gidenisin,” dedi Alena hadi hadi dercesine elini sallarken. “Son tur!”
Sona kalan Varis’ti. Kâğıt ve kalem elimde, oturduğu yerden bana baktığında göz göze geldik. Takımdakilerin üzerine çevirdim gözlerimi. “Ne yazsak?”
“Sen yaz, vardır aklında ona özel bir şeyler senin,” dedi Milas topu bana paslayarak.
“Nasıl ya? Ne alaka?” diye sordu Yamaç.
“Ee, sevgilisi,” dedi Gökay.
“Hadi lan!” diye bağırarak ayağa kalktı Yamaç. Dönüp Varis’e bir bakış atarken hemen ardından bana dönmüştü. “Bacım o kalem bitmiştir, ben masadan başka kalem getireyim… Dünya ahiret bacımsın demiş miydim bu arada?”
“Niye ya?” diye araya girdi Varis, gayet rahat bir şekilde koltuğa yaslanmış, dirseğini kolçağa yaslamıştı. “Hasta olursa restorandan tavuklu şehriye çorbası sipariş edecektin hani? Evine edecektin herhalde, plan falan da yapmıştın?”
“Ne alaka Varisçiğim, Adinciğimm, kardeşim,” dedi Yamaç. “Ben uzaktan onun evine göndertirim diye… Şey ettim… Yani niye ben göndertiyorum ki zaten? Restoranın kartvizitini veririm Ada sipariş eder… Onu da mı vermeyeyim… Vermeyeyim… Versin… Allah yani, belamı… Yavşakmışım lan ben,” dedi yerine geri otururken. Ağzım açık Yamaç’a bakıyordum. “Ne bakıyorsun bacım yazsana daha kazanmamız gereken bir oyun var…”
“Yalnız berabere şu an, Varis bozacak beraberliği,” dedi Alper. Ardından ayağa kalktı. “Oldu o zamaaan geçmiş olsun, arkadaşlar sizinle tanışmak güzeldi, başa baş bir rekabetti ama kaybettik yapacak bir şey yok… Biz ufaktan girelim şu suya ne kadar çabuk o kadar iyi… Yalnız hipotermi falan geçirirsek diye bir eliniz 112’de olursa sevinirim bok yoluna gitmeyelim de maçlarımız var bizim…”
“Hayır,” dedim yazdığım kâğıdı saklayarak Varis’e bir bakış atarken. Ayağa kalkmıştı. “Eğer bilerek bilmezden gelirsen ve anlarsak… Bizim takım kaybeder,” dedim gayet ciddi bir sesle. Alper’in neyi kastettiğini belki herkes anlamamıştı ama ben çok iyi anlamıştım. Varis sırf o suya girmemi engellemek için bilerek kendi takımını kaybettirebilirdi. Bunu yapmasını istemiyordum, ben bir çocuk değildim ve oyunun başında kabul etmiştik şartları. “Hile yok.”
“Hile yok,” dedi Varis lafımı tekrar ederek, dudaklarında hoş bir tebessüm vardı ve gözlerini, alnına kâğıdı yapıştırdığım süre boyunca yüzümden çekmemişti. Varis’in çekim alanı diye bir şey vardı, sınırı geçtiğinizde otomatikman ona çekiliyordunuz bu yüzden ona yaklaşmak çekingeliydi. Uyarı tabelası falan asılmalıydı boynuna.
Önce gözlerine, sonra alnındaki kelimeye baktım; ardından geri çekildim ve yerime geçip oturdum. Aslında isteğim, alnına iyi ki doğdun sevgilim yazmaktı ama buna nasıl bir tepki vereceğini bilemezdim. Eğer böyle keyifli bir ortamda moralini bozarsam kendimi asla affetmezdim o yüzden bu riski de alamazdım. Aslında Milas’a sorabilirdim ama mutfakta söylediklerinde gayet ciddi olduğunu biliyordum, bazen insanların sözleri bu kadar açıktı işte. Varis Adin doğduğu günden nefret ediyordu ve onun için bir yıl içerisinde 22 Aralık diye bir tarih yoktu.
“Başladı,” dedi Reha.
Alena geriye yaslanarak kollarını göğsünde birleştirdi ve isteksiz bir ifadeyle bacak bacak üstüne attı. “Bir hayvan.”
“Sağ ol Ada,” dedi Varis bana hitaben.
“Öyle değil ya!” diye itiraz ettim arkadan. “Güzel bir hayvan!”
“Kanatları var, uçuyor,” dedi Alper. “Hassiktir lan kazanacağız galiba…” Çisem’in, Alper’in karnına geçirdiği yumrukla sesi kesildi o an, Alper inleyerek elini karnına götürmüştü. “Niye yaptın ki şimdi bunu?!”
“Kes be!” dedi Çisem kulağına eğilip bağırarak.
“Anlatsanıza lan?” diye araya girdi Enes o sırada, takımındakilere bakarak. “Oğlum kozası var işte, tırtılken buna dönüşüyor…”
“Kelebek mi?” Varis şokla, daha süre bitmemişken alnındaki kâğıdı çıkartıp yazana baktığında suratındaki ifade savaş alanında silahsız kalmış bir askerden farksızdı. Şaşkınlıkla dolu, bir o kadar da ifadesiz suratını bana çevirdiğinde “Kelebek mi yazdın?” diye sordu bana. “Kelebek?”
“Kazandılar lan,” dedi Yamaç. “Gökaycığım şimdi selamı okuyabilirsin, buyur kardeşim…”
“Okuyayım kardeşim,” dedi Gökay kolunu Yamaç’ın omzuna atarken. “Ama önce önden buyur istersen senin saç da geç kurur zaten…”
Ben gülerek ayağa kalkarken Varis’in suratındaki ifade gergindi. Bu yüzden bir yandan da onun tepkisini çözmeye çalışıyordum. Elimden tutup beni selasını okuyan arkadaşlarımın yanından çekip çıkardığında koridora doğru yürüdük ve salondakilerin bizi göremeyeceği bir köşeye geçtiğimiz gibi adımları durdu. “Ada, neden kelebek?”
“Kelebek güzel bir hayvan,” diye mırıldandım. “En sevdiğim hayvan. Neden olmasın ki? Anlamadım.”
“Ada…” Varis sıkıntıyla alnını ovaladıktan sonra yüzünü sıvazladığında, gözlerimin içinde, sanki içimde bir yerlerde bir şey görme isteğiyle bakıyordu. Neyi kastettiğini bilemesem de şaşkınlıkla kalkan kaşlarımın arasından baktım ona, bir cevap beklercesine.
“Boş ver,” dedi kolu belime dolanırken. Beni kendine çektiğinde sımsıkı sarılmış ve yüzünü saçlarımın arasına gömmüştü. “Boş ver…”
“Üzücü bir hikâyesi var galiba,” diye mırıldandım kısık bir sesle, aklımda bugün öğrendiklerim vardı. Annesi ve kuzeni doğum gününde ölen birinin eminim çok üzücü bir hikâyesi vardı.
“Çok,” dedi kısılmış sesiyle. “Çok…”
Kollarımı kaldırıp boynuna doladım. “Ne zaman istersen anlatabilirsin, biliyorsun bunu…”
“Biliyorum,” dedi alnını omzuma yaslarken, nefes alış verişleri sakindi. “Bir gün öğreneceksin…”
“Öğrenmesem de olur, ben seninle susarım da,” diye mırıldandım.
“Ada…” Varis’in alnı omzumdan kalkarken eliyle yüzüme gelen tutamları kulağımın arkasına sıkıştırdı. “Kelebek neden en sevdiğin hayvan?”
“Bilmem, seviyorum işte. İnsan bir rengi neden sever? Bir kitabı? Bir şarkıyı? Bir filmi? Bir çiçeği? Hoşuna gider, ondan herhalde… Ben de kelebek seviyorum, ne yapayım?” Dudaklarında bir tebessüm vardı ve nefesi dudaklarıma çarpıyordu, beni öpecekti. “Sen neden açelya yazdırdın alnımdaki kâğıda?”
“En sevdiğim çiçek,” dedi beklemeden. “Bana sormamıştın, Milaslardayken… Sen orkide demiştin ama bana sormadın.”
“Herhangi tür bir çiçek sevebileceğini düşünmemiştim,” diye mırıldandım.
“Ama seviyorum,” dedi. “Çok seviyorum…” Sanki çiçekten değil de benden bahsediyordu. “Ben de kelebeği seviyorum,” dedim dudakları neredeyse dudaklarıma çarparken. “Çok sevi…” Nefesi nefesime karıştı. Başparmağını altdudağımda hissettim, ardından sanki yer varmış gibi bir adım daha üzerime doğru geldi ve başım da, sırtım da soğuk duvara yaslandı. Parmaklarım yumuşacık saçlarının arasında gezinirken sevdiğim adam tarafından böyle güzel, böyle tutkuyla öpüldüğüme inanamıyordum. Yalnızca birkaç ay önce ruhu başıboş dolanan, gözleri hep bir yerlerde takılı kalan ama kaldığı yerdeki eksikliğin farkına varamayan bir hiçtim. Duygular insanı var ediyordu. Benim hayatımdaki eksiklik aşk değildi, âşık olsam olurdum, çoktan olurdum birine. Benim hayatımdaki eksiklik o’ydu. Okulun ilk günü o koridorda göz göze geldiğimiz günden beri, ne zaman gözlerimiz buluşsa ne hissedeceğimi bilemediğim her seferinde ihtiyacım olan o’ydu. Yalnızlığım soğuk bir evdi benim, birkaç saat sonra döneceğim; Varis o evi, içi boşken bile sıcak tutuyordu. Varis o evin düşüncesiydi kafamda. Isıtıyordu. Doğru hissettiriyordu. Bundan başka hiçbir şeye ihtiyacım yoktu.
“Salona dönelim, biri gelecek şimdi,” dedim nefes almak için geri çekilirken. Aslında saçlarını çekiştirmiştim ve onun geri çekilmesini sağlamıştım ama gözlerini çekmediği dudaklarıma ağzı açık bakarken istediği ne çekilmek ne de salona geri dönmekti. “Daha göle gireceğim…”
“Saçmalama Ada, göle girmiyorsun,” dedi Varis ciddi bir ifadeyle. Bakışlarını dudaklarımdan gözlerime taşımıştı sonunda. Kafasını olumsuz anlamda salladı. “Bakma öyle, göle falan girmiyorsun.”
“Mızıkçılık yapamam, çocuk değilim hem korkmuyorum. Sen varsın,” dedim kaşlarımı kaldırarak onu ikna etmek istercesine gözlerine bakarken. “Boğulursam atlarsın herhalde arkamdan?”
“Atlamam, manyak mıyım ben aralık ayının sonunda hava eksi bilmemkaç dereceyken göle atlayayım?” diye söylendi gülerek. “Bak, mantıklı adam böyle düşünür. Başta kabul etmene izin verdim çünkü göle girmeyeceğine emindim. Eminim de. Göle girmiyorsun.”
“Varis,” dedim ismini bastırarak söylerken kollarımı boynundan indirerek. “Ben de meraklısı değilim herhalde ılık olsa bile su ama kaybettik! Takımca. Takımca girmeliyiz. Ayrımcılık yok.”
“Hı hı, kesin girersin,” dedi bir anda geri çekilerek kolunu bacaklarıma sardığı gibi beni omzundan sarkıtırken. Şaşkınlıktan dilimi yutmuştum. “İndir beni!” diye bağırdım salona girerken. Baş aşağı açık kapıyı ve Alena’yı görebiliyordum sadece.
“Hadi çıkın gidin evimden sizin sabah okulunuz vardır,” dedi Alena kapıyı göstererek. “Tabii dağınıklığı toplamak istemiyorsanız… Gerçi sabah temizlik şirketi gelecek…”
Hafifçe doğrularak kapıya bakmaya çalıştım; millet kabanlarını giyinmiş, gidiyordu gerçekten. O zaman göl muhabbeti yalan mıydı? “Göle girecektik?” diye sordum şaşkınca. Alena soruma cevap vermeden önce Varis beni indirmişti.
“Ay saçmalama Ada, ne gölü bu havada? Toplu katliam yapmak istesem dedemin tüfeğini getirir sıra kurşuna dizerdim sizi,” dedi Alena gülerek. “Öyle rekabet olsun diye söyledi zaten Gökay da, ciddi değildik…”
“Gayet ciddiydim bir kere ben!” diye bağırdı Gökay kapıdan.
Milas ensesine bir tane geçirdi. “Sus lan!”
“Oğlum bak kaşınıyorsun sen de bugün…” Gökay sahte bir öfkeyle alnını Milas’ın alnına dayayarak onu ittirmeye çalıştığında Milas da karşılık vererek “Kaşısana lan…” dedi aynı sahte öfkeli sesiyle. Aslında ikisi de gülmemek için kendini zor tutuyordu.
“Heh Enes çıkıyor musun?” diye seslendi Alena o sırada, açık kapıdan çıkan, ceketini giyinmiş Enes’e bakarak. “Çıkarken şunları da çöpe atsana… Evet evet tam olarak yanındaki birbirine boynuzlarını geçirmiş o iki boğayı. Zahmet olacak sana da!”
Göle girme cezasının bir şakadan ibaret olduğunu öğrendiğim için şaşkındım hâlâ, belki diğerleri de farkındaydı ama oyun eğlenceli olsun diye başta ortaya atılmış bir fikirdi. Herkes arabalarına geçerken Çisem’le konuşma vaktim olmadı, saat geç olduğundan herkes yataklarına dönüp birkaç saat dinlendikten sonra okul için hazırlanacaktı ama onunla konuşmak aklımdaydı. Sarı krizantem olayını ona anlatsam mı yoksa çenemi kapalı mı tutsam bilmiyordum ve ben ön koltuğa geçerken Reha’yla bir Audi’ye binen Alper bakışlarını üzerimden çekmemişti. Sanırım Çisem’den önce, o benimle konuşacaktı ve nedense bunu bir sır olarak saklamamı isteyeceğini düşünüyordum.
“Çocuğun alnına yavşak yazdığına inanamıyorum,” diye mırıldandım önümüzdeki arabanın camından kafasını çıkartıp evin verandasında dikilen Milas ve Alena’ya el sallayan Yamaç’a bakarken. Camlar filmle kaplı olduğundan o bizi göremezdi.
“İnsanın ne mal olduğunu alnına yazmak sevaptır,” dedi Varis.
Gülerek önüme döndüm. “Hayır değildir. Bunu az önce sen uydurdun.”
“Sen de ne güzel güldün çocuğa ya, ağzını payını vermek yerine ben çorba sevmem demeler falan? Çorba olmazsa iskender olur diyecekti yavşak herif.”
“Alnımda yazmıyor benim sevgilim olduğu… Nereden bilsin?”
“Yazalım o zaman,” dedi yumuşak bir sesle elini elimin içine kaydırırken. “Yazalım şuraya bir yere…” Yüzükparmağımı okşuyordu parmakları. Bakışlarımı ona doğru devirerek yüzüne baktım saklamaya çalışmadığım bir ifadeyle, düpedüz sırıtıyordum çünkü. Çisem olsa arkada “Bu bir evlenme teklifi mi?!” diye çığırırdı muhtemelen ama benim yapabileceğim maksimum şey buydu.
Gözüm arabanın dijital ekranındaki takvime takıldı, saat gece 2’yi geçiyordu ve artık 22 Aralık’tı. Parmaklarını parmaklarıma geçirmiş ve geri dönüşü olmaz bir şekilde adı nefesime mıhlanmış adamın doğum günü. Ve benim onun için yapabileceğim tek şey, hiçbir şeydi bugün. Kalan yirmi iki saat öylece geçip gidecekti çünkü bana söylemeyecekti. Kimseye söylemeyecekti. Bilenler de sessiz kalacaktı. Birlikte susacaktık bugün…
“Eve gitmek istemiyorum,” dedim geriye yasladığım başımı ona çevirirken. Birazdan buradan bir yerden İstanbul’un içine sapacağının farkındaydım. “Size gidelim… Sizin kaleye. Birlikte uyuyalım bu gece.” Kale derken istemsizce gülmüştüm.
Varis’in dudakları bir tebessüme kıvrıldı ama kaşlarını hafifçe çatarak bana anlamını çözemediğim bir bakış atmıştı. “Gidelim,” dedi beni tekrar ederek, ellerimizi kaldırıp elimin üstüne küçük bir öpücük bırakmıştı.
“Alena gerçekten öyle miydi?” diye sordum emniyet kemerimi genişleterek bacaklarımı kendime çekip ona dönerken. Bir nevi yatmıştım araba koltuğunda. Elini kucağıma çekip iki elimin arasına bırakmıştım. “Yani Safir’deyken… O zaman hatırlamamış mıydın onu? Çocukluk arkadaşı olduğunuzu?”
“Tam olarak bu sebepten koridor değiştiriyordum Ada,” dedi Varis, seslice nefes verirken. “Hiç çekemem sarışın şımarıkları. Şimdi böyle dediğim için kaşlarını çatarsın sen, sonuçta arkadaş oldunuz,” diye devam etti bana bir bakış atarken ki çatmıştım da kaşlarımı. Güldü. “Bak, çattın bile. Ama öyleydi Ada. Belki kaybolmuş, belki yolunu arıyor. Öyle biriydi o da. Dönem dönem okulu hâkimiyeti altına alan biri varsa, o zamanlar da bu kişi Alena’ydı. Her şeyde onun parmağı olmalıydı, tiyatrolardan tut partilere kadar hepsinin başrolünde o vardı. Bıkmıştım kızı her yerde görmekten. Allahtan mezun oldu gitti de ponpon kız muhabbeti kapandı.”
“Ponpon kız mı?” Kahkaha attım. “Ponpon kızlar mı vardı? Jimnastik kulübü birkaç dakika bir gösteri sergiliyor diye duymuştum ama ponpon kızlardan haberim yoktu.”
Varis seslice nefes alarak belerttiği gözlerini üzerime çevirdi, sanki dönemin ne kadar manyak ve çekilmez olduğunu anlatmak istercesine bakmıştı. “Yalnız çok şaşırdım,” dedim kaşlarımı kaldırarak. “Kumsal Kayadelen nasıl devam ettirmedi bu akımı? Alena’yla tanışıyorlardır belki de. Miras falan kalmış olması gerekmez miydi? Hani filmlerde öyle olur ya…”
“Tanışıyorlar,” dedi Varis.
“Sen nereden tanıyorsun Kumsal’ı? Sadece okuldan mı?”
“Öyle, çevredeydi…”
“Ne demek öyle çevredeydi? Biraz açık konuşamaz mısın?”
“Ya işte ne bileyim sosyete davetlerinde falan karşılaşıyorduk, maçlarda, okulda… Ayaküstü sohbet.”
“Ayaküstü sohbet?” Ağzım açık, kaşlarım ise şaşkınlıktan havadaydı. “Okula geldiğim günden beri bana nefret kusan, demediğini bırakmayan, muameleci dedikodusunu çıkartan, şimdi sırf seninle birlikteyim diye de kuzu olmuş kızla sohbetin mi var Varis?”
“Nereden tanıştığımızı sordun Ada, güncel durumu sormadın,” dedi Varis. “Ayrıca emin misin tüm bunları onun yaptığına?”
“Emin miyim mi? Eminim Varis!” Ayaklarımı koltuktan indirip önüme döndüğümde, elini de bırakmıştım. “Ne zaman başıma bir iş gelse o oradaydı ve ya gülüyor ya da suratındaki o bakışla bakıyordu bana. Kendi ağzıyla söyledi birçok şeyi. Dönemin başında telefonumu alıp beni havuza kilitleyen de o’ydu, partide suya iten de! Hatırlatırım! Onu savunduğuna inanamıyorum!”
“Onu savunmuyorum Ada, geçen sefer okul koridorunda da aynı şeyi söylemiştin. Ben sadece objektif bakmaya ve düşünmeye davet ediyorum seni, farkındaysan ben çok sakinim ama sen bağırıyorsun.”
“Tabii bağırınca direkt suçlu oluyorum ben,” dedim kollarımı göğsümde birleştirerek. “Öf ya!”
Varis evine çıkan ıssız yolun ortasında arabayı durdurdu o an, suratında sorgular ve şaşkın bir gülüşle bana bakıyordu. “Ne var?” diye sordum. “Buyur devam et. De ki o kız suçsuz sen hepsini kafanda kurmuşsun de. Anlamıyorum senin Kumsal’a crush’ın falan mı vardı da bu savunmacılık? Sen savunma bakanı mısın? Avukatı mısın sen onun? Nesisin sen ya?!”
Varis o an birçok şey söyleyebilirdi. Basıp yola devam edebilir, Kumsal’ı savunup benimle tartışabilir ya da sessiz kalabilirdi ama “Bir daha öf ya desene,” dedi gözlerimin içine bakarak.
Gülerek ellerimle yüzümü kapattım. “Sen nasıl bir ruh hastasısın ya?”
“Buna cevap vermiştim, başka soru alayım,” dedi ve önüne dönerek gaza bastı. Neredeyse gelmiştik.
“Yok soru moru sana, sinirlerimi bozdun. Zaten hep bu sarışınlar…”
“Sen de sarışın sayılırsın Ada…”
“Kumralım ben kumral!”
“Küçükken sarışındın,” dedi tatlı bir sesle.
“Sen nereden biliyorsun benim küçükken sarışın olduğumu?” Kaşlarımı kaldırarak sordum.
“Instagram’da paylaştığın fotoğraftan,” dedi hazırcevap bir şekilde. “Başka nereden bileceğim?”
Doğru. Başka nereden bilecekti? Bahçe kapısı otomatik komutla açıldığında arazinin içine girmiştik. Varis arabayı büyük garaj kapısının girişine çekti, üstü kapalıydı. Aynı anda arabadan indik, yağmur atıştırıyordu. Bahçeye doğru birkaç adım atıp avucumu yukarı doğru kaldırarak yağmur damlalarını hissetmeye çalıştım ama sanki damlalar uçuyor gibiydi. “Belki kar yağar,” dedim lütfen yağsın tınısıyla.
Varis havadaki elimi kapıp avucunun içine hapsettiğinde “Umarım,” dedi. “Yağmurdan nefret ediyorum.”
“Öyle mi?” Kapıya yürüyorduk. “Neden?” Birkaç hızlı adım atarak önüne geçmiş, geri geri yürüyordum.
“Düşeceksin,” dedi gülerek beni kendine çekerken. Kolunu omzuma sarıp beni kendine doğru çekti. “Ama neden?” diye direttim o sırada, cevabımı istiyordum.
“Sevmiyorum işte. Kasvetli.” Kapıyı açmıştı. İçeri girdiğimde ılık hava yüzüme bir buse kondurmuştu sanki, dışarısı öyle soğuktu ki arabadan eve gelene kadar yanaklarım ve burnum donmuştu.
“Haklısın, kasvetli,” diye mırıldandım esnerken. Varis esnediğimi gördüğünde burnuma dokunup bir anda kollarını bacaklarımın altından ve sırtımdan geçirdi, kollarım boynuna dolanırken havadaydım. “Oo, oda taşımacılığı,” dedim başımı göğsüne yaslarken. “Severiz…”
“Uyuma üstünü değiştirmemiz lazım,” dedi dudakları saçlarımın arasında bir yere dokunurken. Ona kafamı salladım ama çoktan gözlerimi kapatmıştım bile. Tanıdık koridoru aştı, ardından odasına girdik. Beni yatağın üzerine bıraktıktan sonra loş aydınlatmayı açmıştı, pencereye vuran yağmurun sesi fazla gürültülüydü. Hava bile böyle bir güne girdiğimiz daha ilk saatlerde iyi olmak istemiyordu. Varis yağmurdan nefret ediyordu ve doğum gününde yağmur yağıyordu.
Montumu çıkarttığım sırada onu giyinme odasına doğru takip ettim. “Altına da bir şey istiyor musun?” diye sordu siyah bir sweatshirt çıkardığında askılardan. Kafamı olumsuz anlamda sallayıp elindekini aldım. Ben soyunma odasından çıkarken o da kazağını çıkartıyordu.
Tişörtümü başımdan çekip çıkardım, ardından sweatshirtü giydim. Maalesef onun gibi kokmuyordu, yeni kokuyordu sadece… İçeride giymediği tonla kıyafet vardı tabii. Eteği ve çorabı, sweatshirtü aşağı çektikten sonra çıkardım ve çıkardıklarımı katlayıp kenardaki koltuğun üzerine koydum. Ardından odadan çıkıp lavaboya ilerledim. Asıl soru, yüzümdeki makyajı nasıl çıkaracağımdı.
Saçlarımı tepemde toplayıp lavaboya eğildim ve su çarptım yüzüme, işe yaramayacağını anlamıştım. Sabunu elime alıp yüzüme sürerek rimeli kirpiklerimden sökmeye çalıştım bir süre. İşe yaramıştı. Yüzümü kurulayıp odaya geri döndüğümde Varis’in telefonu elindeydi ve ekrana odaklanmıştı. Üzerinde hiçbir şey yoktu, altında siyah bir eşofman vardı. Odaya girerken kapıyı kapattım, eş zamanlı olarak dikkati üzerime çevrilmişti. Yanına doğru yürüdüm ve önünde durarak ekrana baktım. Aral, oyuna başlamadan önce Alena’yla birlikte üçümüzün çekildiği bir fotoğrafı hesabında doğum günü pastası emojisi ile paylaşmıştı.
“Aa, Aral mı paylaşmış?” dedim gülümseyerek, dönüp çantama ilerlerken içinden telefonumu çıkarmış Instagram’da beğenmek için gönderiyi arıyordum.
“Ne zaman çekildiniz bunu?” diye sordu Varis, yatağa oturduğunda. Hemen önünde, komodinin başında dikiliyordum.
“İşte öyle ben Aral’ın yanında oturmuştum, Alena telefonunu verip kafasını uzattı aramızdan, o sırada çekildik.” Gönderi beğenme işlemi tamamlanmıştı. Kafamı kurcalayan şey, Aral’ın neden Alena’nın doğum günü olmadığını bildiği hâlde doğum günüymüş gibi davranıyor olmasıydı. Tanıdığım kadarıyla Aral kendini ablasının işlerine alet edecek biri değildi, üstelik Alena kendi söylemişti gelmeyeceğini, derslerini bahane ettiğini… Ama gelmişti.
“Aral’la aranız neden kötüydü?” diye sordum. “En başında bile birbirinize dayanamıyordunuz. Kavga etmenize şaşırmamıştım doğrusu.”
“Kavga etmedik Ada, kafayı bulup bana sataştı,” dedi Varis gözlerini kaçırarak. Aklına gelenler tadını kaçırmış gibiydi. “Benim bir şey yaptığım yok, kendi kendine bulaşıyor.” Gözlerini üzerime çevirdi. “Belki senin gibi kafasında kuruyordur o da… Şaşırmam.”
“Allah Allah,” dedim telefonumu bırakıp kollarımı göğsümde birleştirerek karşısına dikildiğimde. “Aral o kavgadan sonra ağzını açmadı bile senin hakkında. Özürünü diledi efendi gibi, bugün de hiç bulaşmadı sana farkındaysan. Bence o sizin aranızdaki bir gerginlikti. Aral benim arkadaşım. Ona bulaşma.”
“Bir şey yapmıyorum ki Ada,” dedi Varis seslice nefes vererek.
Doğru. Yapmıyordu. “Yani öyle söyleyeyim de ben…”
Güldü. Yorgun bir gülüştü bu. Elini uzatıp dizimin arkasından bacağımı yakaladığında beni kendine doğru çekti, diğer kolu da belime dolanmıştı. Ellerimi omuzlarına koyarak kucağına oturduğumda yüz yüze geldik. “Telefonumu kapattım….” dedi dudaklarında bir tebessümle, dudaklarıma bakarken.
“Ee?” dedim parmaklarımı saçlarında gezdirirken.
“Yani bizi burada bölebilecek hiçbir şey yok.”
“Ee…” Gülüyordum ama neyi kastettiğini de biliyordum, zaten yüzü benimkinden yalnızca birkaç santim ötedeyken ve o dudaklarıma eğilmişken başka bir şey düşünmek imkânsızdı. “Ee’si şu ki…” diye mırıldandı dudaklarımın üzerine, bir eli belimde diğeri çıplak bacağımın üzerindeydi. Sonunda dudakları dudaklarımın üzerine kapandığında boynuna sardığım kollarımı sıkılaştırdım. O benim üzerime eğildiğinde parmaklarımın arasındaki tutamları çekiştirdim ama ben onun üzerine eğildiğimde, onun sırtı yatakla buluşmuştu. Bir anda beni döndürüp altına aldığında saçımı topladığım lastiği çıkardığını hissettim, lastiği odanın içinde bir yere fırlattığında gelen tok ses kıkırdamamı sağladı. Dudakları böylelikle dudaklarımdan çeneme ve oradan da boynuma kaymıştı.
“Peki ya,” dedim devam etmek üzere lafımı yarım bırakarak. Öpücükleri tekrar yüzüme çıktığında ikimiz de gülüyorduk. Saçlarını okşadım. “Peki ya hazır olmadığımı söylersem?”
Burnumun ucunu öptü. “Beklerim.”
Kaşlarımı kaldırarak yüzüne baktım. Yalnızca yatağın iki yanındaki loş aydınlatma yansıyordu yüzüne bir taraftan. Yakışıklı yüzüne. Cevabını duymak istemiştim sadece, “Tamam o zaman devam edebiliriz,” dedim boynuna sarılıp kendimi yukarı kaldırarak dudaklarına uzanırken.
“Bir dakika, bir dakika,” dedi kaşlarını kaldırarak gözlerime bakarken. “Sen beni mi denedin?”
“Cevabını duymak istedim sadece,” dedim şirin bir tonla. Bravo Ada. Aynen böyle devam et olur olmadık yerlerde çeneni açmaya. Dudak büzdüm. “Kızma…”
“Kızmıyorum,” dedi alnını alnıma yaslarken. “Ama ne diyeceğimi düşündün ki?”
“Dediğin şeyi diyeceğini düşündüm,” dedim avucumu ensesine bastırarak dudaklarına uzanırken. Bana karşılık verirken o da dudaklarımın üzerine doğru gülümsemişti. Bacağımın üzerindeki eli yukarıya tırmanırken bacaklarımın arasındaki yerini aldığında kendini bana bastırdı. Öpücükleri yine dudaklarımdan boynuma doğru bir yol izliyordu, pencerelere vuran yağmurun gürültüsü tamamen yok olmuştu kulağımdan. Yalnızca ikimiz vardık. Dokunuşları, öpüşü, teninin tenime değişi… Ona dair her şey ateşimi kırk dereceye dayandırıyordu. Sweatshirtün altından belime değen ellerinin arasında kendi kıyafetini üzerimden çıkarttı. Dudakları boynuma eziyet ederken parmakları çoktan sutyenimin kopçalarını sertbest bırakmıştı bile. Öpücükleri aşağıya doğru dümdüz bir yolda ilerledi, göğüslerimin arasından karnıma indi. Kalbim göğüs kafesimi parçalayıp kanatlanıp uçacakmış gibi çırpınıyordu içeride, nefeslerimiz birbirine karışmıştı.
Gıdıklanıyordum. Parmakları iç çamaşırımla oynarken tekrar yüz yüze geldik, kahkahamı kesen şey yine dudakları olmuştu. Bir olmak, kayalıklara çarpan dalgaların havada asılı kalması gibiydi ilk başta. Daha sonra ağır çekimde yine rüzgâr esiyordu, yine esişi dalgalar oluşturuyordu deniz yüzeyinde ve yine kayalıklara çarpıyordu. Altdudağını ısırdım. Ağzımın içine doğru inledi, metalik tadı ben de almıştım. Dudağını kanatmıştım. Zamanın içinde bir yarık açıldı, içine düştük. Yelkovan kıvrıldı akrebin yanına uyudu kaldı orada, zamanı ölçen ne varsa eridi yokluğa karıştı. “Varis,” diye fısıldadım güçsüz sesimle, kış güneşinin altında hareket etmeye hâlim yoktu. Yatakta tutunacak bir yer yoktu ondan başka. Öpücüklerini ateş almış yüzümden aşağı boynuma kaydırdığında ağır nefeslerim aralık dudaklarımdan dışarı taşıyordu.
Başparmağını altdudağıma sürterek önce dudaklarıma sert bir öpücük bıraktı, ardından dudaklarını alnıma bastırdı. Bacaklarımı beline dolayarak kalktığı sırada kollarım zaten boynuna tutunuyordu, onu hiç bırakmamışlardı. Giyinme odasındaki banyoya geçti, duş başlığını ılık suya ayarladığında ayaklarımın üzerindeydim. Başımdan aşağı akan suda ıslandığımda bir rüyadan uyanmışçasına derin bir nefes çektim içime, Varis güldü. Su onun karizmasından bir şey götürmüyordu ama ben sümüklü böceğe döndüğüme yemin edebilirdim.
Saçlarımı yüzümden çekmeye çalışırken sağ omzuma değen lifi hissettim, sol omzuma da dudakları değmişti. “Öyle mi?” diye sordum kendi kendime mırıldanarak, duş barından şampuanını alıp elime döktüm ve ıslanmış saçlarına daldırdım ellerimi. Şampuan gözlerine kaçtığında gözkapaklarını sımsıkı kapatmış, lifi boynumda gezdiriyordu kör bir şekilde. “Bakma zaten,” dedim yine kendi kendime konuşurken, bir yandan da ses çıkarmadan gülüyordum. Saçlarını aşağıdan yukarıya doğru parmaklarımla tarayarak üçgen şekli verdiğimde bu sefer kahkahamı gizleyememiştim.
Ama Varis sonunda durulandı. Benim saçımı da kendi şampuanıyla yıkadığından artık onun gibi kokuyordum. Bana kendi büyük bornozunu vermiş, kendisi sadece beline bir havlu bağlamıştı. Başka bir havluyu saçlarıma sarıp onunla birlikte giyinme odasına geçtiğimde bu sefer içlerinde kaybolduğum gri bir eşofman takımı giymiştim. Uyku mahmuru olduğumdan gözümü açık tutamıyordum ve yorgundum ama muhtemelen sabah okula gitmek için uyandığımızda bütün bunlar için ayrı ayrı utanacaktım. Varis ortadan kaybolduğunda ben odaya geçip yerdeki döküntüleri topladım, ardından başımdaki havluyla yatağın içine girip yorganı tepeme kadar çektim. Yorgan daha sonra açıldı, gözlerimi açmadan tekrar üzerime çektim, tekrar açıldı…
“Saçlarını kurutmamız lazım,” dedi Varis, yatağın diğer yanı çökmüştü. “Böyle uyursan başın ağrır.”
“Ben hep böyle uyurum, boş ver,” dedim bir mırıltıyla tekrar yorganı çekmeye çalışırken ama üstüne dizini yasladığı için çekememiştim.
“Ada…” Havluyu çektiğinde açıkta kalan boynuma öpücüklerini dizdi, huylanmıştım yine. “Hadi kalk…” Gözlerimi açmadan nefesini hissettiğim tarafa döndüm yatakta, ben kollarımı boynuna doladığımda o da yanıma yatmak zorunda kalmıştı. “Ada…”
“Gözlerimi açamıyorum,” dedim huysuz bir mırıltıyla yeniden. Bu doğruydu. Gerçekten gözkapaklarımı kaldıramıyordum. Bütün bedenim yorgundu.
“Gözlerini açmana gerek yok,” dedi kulağıma fısıldayarak. Elimden tutup beni yatağın içine oturttuğunda eğilip yatağın kenarındaki bir yere, kurutma makinesinin fişini taktığını duymuştum. Birkaç saniye sonra başıma sarılı havlu düştü ve kurutma makinesinin uğultusu bütün odayı kapladı ama ben gözlerimi açmadım, hatta makinenin sağladığı sıcak hava sayesinde daha da mayışmış, rüyalar âleminde koşuşturuyordum bile.
Varis’in elleri saçlarımda gezinirken bu odaya ilk girdiğim günü hayal ettim, kapı aralığından başımı içeri soktuğumda Varis koltuğunda oturmuş Küçük Prens okuyordu… Hayır, hayır… Bulantı kitabı vardı elinde. Gecenin bir körüydü… Hayır… Öğlen saatleriydi henüz. Pijamaları mı üstündeydi? Değil… Eşofman giyiyordu… Öf ya, demiştim içeri girerken… Hayır, dememiştim… Neden aklım bu kadar karışıktı?
Sen misafir odasında uyuyacaksın. Çık benim odamdan.
Hayır. Öyle bir şey söylememişti.
“Bazen küçüklüğünü görüyorum,” diye fısıldadım kendi kendime ama makinenin sesinden duyması mümkün değildi. “Rüyamda yani… Neden ki? Aklım oyun oynuyor… Ya da biz oynuyoruz…” Sesim fazla kısıktı. “Ama ben senin çocukluk fotoğrafını sadece kuzeninin Instagram’ında gördüm. Bu kadar gerçek olması hayalimde, haksızlık…”
Makine sesi kesildi. Sonunda, diye düşündüm. Başımı yastığa yaslayıp bacaklarımı kendime çekerken üzerime kapanan yorganın altından bir kol belime sarıldığında kokuya doğru döndüm, artık başım bir yastığa değil bir göğüse yaslıydı. Elinin yüzüme değen saçları geriye çektiğini hissettim, ardından yanağımla boynuma arasında bir yere yasladığını. Dudakları yeni kurutulmuş biraz nemli saçlarımdaydı.
“İyi geceler A…”
A, ne?
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.