ON SEKİZİNCİ BÖLÜM
“Dört duvar bir çatıyı evin yaparsan altında kalırsın.
Bir insanı evin yaparsan, evin üzerinden geçebilir bile,
işte o zaman ölümü diler sağ kalırsın.”
Başlangıç çizgisinden sağlam görünen yol aslında çatlaksa, altında fokur fokur lav kaynıyorsa; belki de içimize attıklarımız da gün yüzüne çıkma isteğiyle içeride bir şeyleri yakıp yıkmıştır bunca zaman.
İnsan her gün gördüğü yüzün arkasındaki yıkımı göremez. İçine çektiği nefesin yaktığı ciğerlerinden çıkan dumanı da… Göğsüne saplanan ağrıdan kesik kesik bırakılan soluklarını da… Ve artık görmek değil göstermek istediği gerçeklere kapattığı gözlerine birer birer, ilmek ilmek dikilmiş titreyen kirpiklerini de göremez. Fark etmez. Halbuki bir adım geri gitse, başını kaldırsa, gözlerini açsa… Enkaz oradadır. Ya bunca zaman bir kalp uzaklığında ya da aynada gördüğü yansımada.
Çok değil, biraz daha geri sarabilsek…
İhtimallerin canı yoktur derler ama görmedim ki bir gün olsun uzatsan elini dokunamayacağın şeyler seni böylesine parçalayabilsin… Çünkü ihtimallerin canı yoksa bile düşüncelerin sivri uçlu bıçakları vardı, aklında evire çevire umutlarını kestiğin. Benim değildir diyebilecek, ilgisi yoktur, cümlesini kurabilecek cesaretim yoktu ne içimden ne de dışımdan. Ben kuru topraklara can getirmeye çalışan hayalperest bir çiftçiydim. Varis Adin ise ne kadar düşüncesinden dahi nefret etse de benim yağmurumdu. Öyle ihtiyacım olan bir zamanda, öyle bir giriş yapmıştı ki hayatıma gözlerimi kör etmişti mutluluktan. Ben razı gelirdim o verimsiz topraklara senelerce bir umut çapa atmaya ama onun gelişi baharı da getirmişti. Bahar benim memleketimdi. Ben sürgündüm çöl topraklarına, bahar benim cennetimdi.
Öyleyse benim cennetim, cehennemimin üzerine kurulmuş olabilir miydi?
Alena binaya girdiği gibi gözden kaybolduğunda gözlerimi ısrarla Varis’in yüzünden çekmedim. Bir süre sonra o da yağan karda asılı kalan griliklerini üzerime çevirdiğinde, içimi okumak ister gibi bakıyordu gözlerime. “Kardeşi bu okulda, Alena’nın gelmesinden doğal ne olabilir?” diye mırıldandım. Varis kafasını sallamış ve bakışlarını eğmişti. Güldüm. “Ne oldu? İki ders kaçırdık diye üzüldün mü?”
Anında dudakları kıvrılırken küçük bir kahkaha attı. “Yukarıda olanları düşünüyordum… Kumsal’la ne konuştunuz?”
Ben başımı tekrar göğsüyle boynu arasında bir yere yaslarken o da geriye yaslanmıştı. Belimdeki ellerinden birini alıp kucağıma getirdim ve avucuna hayali bir şeyler çizmeye başladım yine. “Kumsal ve Alin çok zor bir çocukluk geçirmişler. Küçükken babalarını kaybetmişler, Alin çok düşkünmüş sanırım babasına… İki kardeş bir savaş hâlinde büyümüşler. Kumsal’ın neden Alin’le kardeş olduğunu sakladığını bilmiyorum liseye başlarken ama o da zarar görmüş Alin’in hareketlerinden. Sonra işte… Alin bir fotoğraf görmüş bir gün Kumsal’ın telefonunda… Sen varsın fotoğrafta, biri daha var. Kumsal diğerine bakıyormuş ama Alin sorduğunda senden hoşlandığını söylemiş. Alin de böylece kendine yeni bir uğraş bulmuş sanırım.” Derin bir nefes aldım. “Bu kadar kolay mıymış ya diye düşündüm ister istemez. İki insanı birbirine düşürmek bu kadar kolay mıymış hem de bir buçuk yıl boyunca. İnsana belki de dünya düzdür dedirtiyor…”
Varis’in yüzünde yorgun bir tebessüm peyda olmuştu. “Belki de dünya düzdür sevgilim,” dedi yumuşak bir tonla, ben başımı kaldırıp gözlerine bakarken.
Kalbim sevgilim lafına teklerken “Sen söylerdin bana değil mi?” diye sordum düşünceli bir ifadeyle. “Dünya düzse… Bildiklerim yanlışsa yani, söylerdin değil mi? Kumsal’la Alin’in arasında geçenlerin bu denli bize yansıdığını bilmiyordun ama Kumsal’ı az çok tanıdığından onu savunmasan da belli ediyordun sözlerinle bu işin içinde başka bir iş olduğunu. Bilsen söylerdin değil mi?”
“Yanlış,” dedi alnını saçlarımın üzerine yaslarken. “Söyleyebilecek olsam söylerdim. Benim matematiğim basit Ada. Sana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, ben bin birinci yılında soluğunu keserim.”
Bir ateş yaktı; kendini ısıtmaya, beni de o ateşte yakmaya kalktı, demişti Alin. Çok tanıdıktı sözleri, göğsümün saklı bir köşesinde hissetmiştim. Herkes kendini ısıtmaya kalkmazdı çünkü. Belki Alin’in bile kendini ısıtmak için yakmayı göze alamayacağı insanlar vardı, belki o da kardeşini ısıtır kendini yakardı başka bir zaman olsa. Ben kimseyi yakacak vicdansızlığı bulamazdım kendimde, özellikle de doğruyla yanlışın iç içe geçip birbirine karıştığı böyle bir dönemde… Ama bilirdim ki seve seve yanardım, bir başkasının ısınacağı düşüncesiyle. Ben de böyle biriydim. Sana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, ben bin birinci yılında soluğunu keserim. Varis Adin de benim için böyle birine dönüşebiliyordu.
Ve başka kimseye göstermediği bu yanı; gözlerimin değdiği, kendi parmaklarından dökülen cümleler yüzünden hiç olmadığı kadar sert çarpıyordu yüzüme.
Öğleden sonraki üçüncü derse girerken Çisem’e teneffüste terasta dönenleri anlatmıştım. Alt kattaki her zaman boş olan tuvalette konuşmuştuk ve kapıyı da kilitlemiştik davetsiz misafirleri uzak tutmak için. “Ne söyleyebilirim inan hiç bilmiyorum Ada,” demişti, tıpkı benim gibi hissediyordu, aklı bulanmıştı. Bazen en iyi seçenek hiç düşünmemekti belki de çünkü düşüncelerimin bir ipi olsaydı boynuma dolanırdı ve asılırdım hiç şüphesiz. Böyle bir cinayetin katili olmazdı ama olsaydı da ihtimallerin canı da alınırdı benimkiyle.
Güven, Ada. Güven her şeydir. Güvenimiz yoksa hiçbir şeyimiz yok demektir. Hangi soruyu sorman gerektiğini bilmiyorsan nasıl bir cevap bekleyebilirdin ki karşındakinden?
Üçüncü ders, bugün girmemiz gereken son dersti. Zil çaldığında herkes eşyalarını toplamaya başlamıştı ve herkes yavaş yavaş dağılıyordu. Çantamı kapatıp montumu üzerime geçirdiğim sırada kapının önünde beklemediğim bir misafir belirdi. Onu başıma geçirmeye çalıştığım yeşil bereyle boğuşurken fark etmiştim. Alena’yı gördüğümde bundan tam bir saat önce okula giriyordu ve Varis’le kafeteryadaydık. Bir süre orada kaldıktan sonra teneffüs ziline yakın sınıflarımızın olduğu kata çıkmıştık ve onu da en son o zaman görmüştüm.
Alena’ya gülümsedim. Ben çantamı omzuma takarken Çisem çantasının içinde kaybolmuş araba anahtarlarını arıyordu. Alena önünden geçen öğrencilerin arasından sıyrılarak sırama doğru yürümeye başladığında “Ne o, beni gördüğüne şaşırmadın?” dedi neşeli bir tonla, ellerini montunun cebine sokarak. “Bildiğim çok güzel bir kafe var, şimdi bayağı kar da tutmuştur oralar. Hadi sevgilini ikna et de gidelim.”
“Üçümüz mü?” diye sordum sınavların yakında başlayacağı gerçeği bir tokat gibi yüzüme çarparken. Safir’in sınavları çok zor oluyordu ve ben sırf ortalamama ek puan gelsin diye voleybol takımına girmiştim ama Alena’da öyle bir şey vardı ki onunla takılmak için sorumluluklarımı bile erteleyebileceğimi fısıldıyordu içimden bir ses bana.
“Dördümüz, Milas da oraya geçecek okuldan ama Pamuk Prenses de gelebilir,” dedi Alena tatlı bir sesle, Çisem’e doğru. “Ee, tabii Alper de…”
Küçük bir kahkaha attım. “Ne bu üçlü randevu mu?”
“Nereye gidiyorsunuz?” Çisem arabasının anahtarlarını bulunca çantasını omzuna geçirip yanımıza geldiğinde Alena’nın az önceki imasını duymamıştı.
“Sen de gel,” dedim direkt, cebimden telefonumu çıkartırken. “Güzel bir mekân varmış…” Acaba Alena bugünün Varis’in doğum günü olduğunu biliyor muydu? Mesajlardan gördüğüm kadarıyla aralarında derin sohbetler dönüyordu, Alena bu kadar Varis’i tanıyor olmalıydı. Bir an aklımda, kafede otururken bir anda herkesin ayağa kalkıp ritim tutarken benim üstü mum dolu bir pastayla Varis’e yaklaştığım ve Milas’ın kuzeninin kafasına kartondan bir taç geçirdiği bir hayal canlandı. Kendi kendime gülerken son arananlardan Varis’in numarasını bulduğum gibi telefonu kulağıma götürmüştüm.
“Efendim?” dedi buz gibi bir ses. Bir yabancının izi, gölgesini yok etmek için karanlıkta saklandığım hatıranın ta kendisi; şüphenin nefesi. Ensemdeydi.
İfadem yüzümden silinirken telefonumu kavrayan elim hissini kaybetmiş gibi sızlamıştı bir an bilekten. Dudaklarım oksijen için yalvarırcasına aralanırken bir yere tutunma isteğiyle elimi cebimden çıkardım fakat sıramın tahtası elimden kaydı, yutkunarak savsak bir adımla arkamı döndüm. Alena ve Çisem keyifli bir sohbetin içindeydiler. “Ada?” diye seslendi az öncekine nazaran bambaşka bir ses, yumuşacık bir tonla. “Ya bir sus be abicim bir sus be! Sikerim maçını yeter!” Ardından telefondan uzaklaşan sesine öfke karışmış, muhtemelen çevresine konuşmuştu.
Çıkış yeri bilinmeyen bir his, son tüketim tarihi geçmiş bozuk bir kutu süt içmişim gibi midemi yakıyordu; ben ne bekliyordum insanlardan? Ne bekliyordum? Ne düşünmüştüm de bir an, bir saniyeliğine, tek bir kelime, o kelimenin havada bıraktığı titreşimler daha ortadan kaybolmadan bir sahne kurabilmiştim zihnimde? Telefonu bıraktığım masaya yaslanırken derin birkaç nefes eşliğinde yüzümü sıvazladım. Telefonun diğer ucundan bağıran, bana seslenen Varis’in sesi masanın üzerinden etrafa yayılacak kadar güçlüyken Alena telefonu alıp kulağına götürdü ve endişeli bir ifadeyle yüzüme bakarak elini koluma koydu. Çisem “Ada ne oldu? İyi misin?” sorularının oklarını üzerime çevirmiş, çantasından çıkardığı bir şişe suyun kapağını açmış bana uzatıyordu.
Alena, Varis’le ne konuştu duyamamıştım çünkü sesler gidip geliyordu ama bir süre sonra “Otoparkta buluşalım,” dedikten sonra telefonunu kapattı ve montunun cebine koydu. Çisem’in kapağını açıp uzattığı sudan birkaç yudum almış, sorularına cevap olarak kafamı sallıyordum o sırada ama ne yaptığımı bilmiyordum.
Otopark soğuk ve karanlıktı. Tıpkı telefondan gelen Varis’in sesi gibi.
“Tansiyonu düştü herhalde,” dedi Çisem bir yanımda benimle birlikte yürürken. “Yedin mi bakayım sen bugün bir şey? Pamuk Hala da gittiğinden beri kahvaltıyı atlıyorsun hep, bilmiyorum sanma…”
“Pamuk Hala döndü,” dedim ileriye sabitlediğim bakışlarımı indirirken.
Alena hâlâ kolumdaydı. “Pamuk Hala kim? Halan mı? Babanın kız kardeşi?”
“Öz değil,” dedim ona dönerek. “Çocukluğumdan beri dadılık yapıyor bana. O Adakız diyor, ben de Pamuk Hala.”
Alena mırıldanarak anlamışçasına kafasını salladı. “Çocukluğundan beri derken bayağı bebeklikten beri herhalde? Benim de dadılarım oldu ama sürekli değiştiler. Babam alışmamamız için, çalışanların taraf tutmaması için herkesi değiştirirdi her sene.”
“Bir saniye,” dedi Çisem çalan telefonunu çıkartıp aramayı cevaplarken, biraz uzaklaşmıştı. “Efendim anne?”
“Evlatlığım ben,” dedim pat diye. Alena’nın adımları önce bir yavaşladı tereddütle, ardından hiçbir anlam çıkarılamaz bakışlarını yüzümde gezdirmeye başladı. “Yedi yaşındayken evlat edinildim bir yetimhaneden. Dadım da o zamandan beri bizimle.” Kafamı önüme çevirdim ve derin bir nefes çektim ciğerlerime.
“Babanın öyle davranmasına üzüldüm, çevrendekilerin sürekli değişmesine yani… Ben şu yaşımda Pamuk Hala’dan da Mustafa Abi’den de ayrılmazdım.”
“Mustafa Abi kim?”
“Bahçemize bakıyor, evi çekip çeviriyor arada. Çok tatlı bir adamdır. Limonata içmeyi sever. Palabıyık, dev gibi… Masallardaki devler gibi hem de. Bir gün bir mevzu olursa alo dersin gelir,” dedim gülerek.
“Vay be, iyiymiş,” dedi Alena gülerek. “Evlatlık olduğun için… Üzülüyor musun?”
Omuz silktim. “İlk öğrendiğimde çok kızmıştım. Herkese kızgındım. Şimdi çok basit bir gerçekmiş gibi geliyor ama eminim bilmiyor olsam ve bugün yeni öğrensem yıkılırdım.”
“Üzülme,” dedi Alena. “Sana bir gram anne babalık yapmayan öz ebeveynlerinle bir çatının altında yalan bir hayat da yaşıyor olabilirdin…” Kafasını geriye atarak güldü. “Kusura bakma ya, ne diyorum ben? Ne alaka yani? Yarıştırıyorum gibi geldi de bir an…”
“Önemli değil,” dedim gülerek. “Bir şekilde büyüdük işte…”
“Büyüdük değil mi?” Alena dudaklarını birbirine bastırarak gülümserken iki dudağının kenarında belli belirsiz birer gamze peyda olmuştu. Ona kafamı salladım ve aynı şekilde gülümseyerek karşılık verdim. Aral’dan biliyordum ki Doran evi, dışarıdan göründüğü kadar mükemmel bir yer değildi. Alena kimbilir o evden çıkana kadar neler yaşamıştı? Elbette tanımadığım ebeveynlerini yargılayacak konumda değildim ama bir yandan da sezdiklerimden biten yabani otlara çapa vuramıyordum.
“Kızlar ben gelemiyorum ya,” dedi Çisem, sonunda telefon konuşmasını bitirerek. “Bir haftaya resitalim var, annem elbisemin rötuşları için randevu ayarlamış, moda evine gitmem lazım acil. Size iyi eğlenceler!”
“Fotoğraf at!” dedim arabasına yürüyen Çisem’e el sallayarak. Ön kapıyı açarken “Kırk beş farklı açıdan çekip atmayan ne olsun!” dedi yüzündeki bunu sen istedin kızım ifadesiyle. Kahkaha attım. İlk çıkacağı resital olmamasına rağmen her seferinde nasıl bu kadar eli ayağına dolanabiliyordu şaşırıyordum ama Çisem her şey için her zaman heyecanlıydı.
Varis’i ileride telefonla konuşurken gördüğümde istemsizce soğuk sesi tekrar yankılandı zihnimde. Üç harf iki heceli basit bir kelimeydi söylediği ama benim içimde bir yerlerde öyle bir tarafımı dürtmüştü ki, ciğerlerime aldığım nefes dar gelmişti. Benimki korkuydu, saf korkuydu biliyordum ama nasıl daha bir saat önce kollarında olduğum adamın bilinçli bir şekilde bana öyle bir ses tonuyla konuşabileceğini düşünmüştüm. İşte bunu oturup bir konuşmam gerekiyordu kendimle.
Alena “Ben arabayı şuraya park etmiştim,” dedi iki sıra yanda, duvar kenarına park edilmiş bir Audi’yi göstererek. “Siz önce bir konuşun, ben buradayım. Duruma göre yola çıkarız.”
Kafamı salladım. Alena kolumdan çıkıp arabasına doğru yürümeye başladığında ben de adımlarımı ileriye doğru atmaya başlamıştım, Varis’in sırtı bana dönüktü. Elini saçlarına daldırıp tutamları çekiştirdiğini fark ettiğimde gergin olduğunu anlamıştım ama bir anda arabasının tekerine bir tekme savurduğunda yalnızca gergin değil, aynı zamanda da sinirli olduğunu fark ediyordum. Sıçradım. Adımlarım önce durdu, ardından daha da hızlandılar. Varis derin bir nefes alırken kapattığı gözlerini açarak arabaya yaslandı, artık bana dönmüştü. Grilikleri beni gördüğü gibi yüzündeki soğuk ve sinirli ifadesi silindi. “Tamam Zafer Bey kapatın,” dedi telefonu kapatıp cebine atarken. O kollarını açtığında ben de birkaç koşar adımda kollarımı boynuna dolamıştım.
“İyi misin?” diye sordu yüzünü boynuma, saçlarımın arasına gömerken. “Bizim çocuklar birkaç gün sonraki maçla delirttiler adamı, telefon da elimdeydi, titreşince bakmadan açtım,” diye devam etti başını geri çekip iki parmağı arasına sıkıştırdığı çenemi kaldırırken. “Anlamadım Ada, bir şey oldu sandım…” Bir şey olmuştu ama ne olduğunu ben de anlamamıştım.
“Ben de anlamadım, tansiyonum düştü sanırım,” dedim dudaklarımı ıslatarak nefes alırken. Ona Çisem’in teorisini söylemiştim aslında, bildiklerimden ve farkında olduklarımdan bahsetmemiştim. Ne diyebilirdim ki? Nereden geldiği, neden orada olduğunu bilmediğim bir şüpheye gebe kalmıştı aklım; şimdi ona mesajlarını okuduğumu söylesem, ne konuştuklarını sorsam Alena’yla… Soramazdım ki. Yapamazdım bunu. O kadar cesur değildim. Sonuçta yaptığım kötü bir şeydi, resmen telefonunu karıştırmıştım.
Eli belimi sıkıca sararken “İyisin ama değil mi?” diye sordu yeniden, sorusuna cevap vermediğim dikkatinden kaçmamıştı.
“İyiyim şimdi,” dedim inandırıcı bir sesle. “Sen? Zafer Bey’le o kadın hakkında mı konuşuyordun?”
Kafasını salladı. “Babam yarın sabah geliyor, o gelene kadar şu kadını bulsak iyi olurdu ama yer yarıldı da içine girdi sanki. O gün, ofisin önünde dolanırken yakalandığını söylediğin gün… Aslında ofise girmeyi başarmış. Nasıl bilmiyorum, babamın odasının kapısı şifreli. Bir şey eksik değil ama babam dönmeden bilemeyiz tabii…”
“Umarım bir an önce yakalanır da cezasını çeker,” dedim ciddi bir sesle. “Bana mesaj atmaya devam etti sabahtan sonra. Hesaptan bir şey çıkmaz değil mi?”
Kafasını olumsuz anlamda salladı Varis. “Maalesef… Boş ver, sen düşünme bunları. Alena nerede? Telefonda konuşan o’ydu.”
Yüzüm aydınlandı, gülümseyerek başımla geriyi işaret ettim. “Şurada hemen, arabasının yanında… Çok güzel bir kafe varmış, oraya gidelim diyor. Milas da gelecekmiş. Gidelim mi?”
“Gidelim,” dedi Varis, yaslandığı yerden doğrularak şakağıma bir öpücük bırakırken. Ön koltuğun kapısını geçmem için açtığında eli belimden sıyrılırken geçip oturdum içeri, o da kolonun önünden Alena’ya bir işaret yaptıktan sonra yanıma gelmişti. “Konum atacak,” dedi Varis, park ettiği yerden çıkarken. Alena arkamızdan geliyordu.
Emniyet kemerimi bağlayıp çantamı arka koltuğa bıraktım. Kar yağışı pek güçlü olmasa da hâlâ yağıyordu. Okul yolundan aşağı indiğimiz süre boyunca camdan dışarı, ağaçların üzerine usulca serilen beyaz örtüyü izlemiştim. “Senin doğum gününde benim dileğim kabul oldu,” dedim ona dönüp profiline bakarken. “Sen bir şey dilemiş miydin?”
Kafasını olumsuz anlamda salladı Varis. “Dilek dilememeyi küçük yaşta öğrendim. Özellikle de doğum günümde.”
Kaşlarım hafifçe çatılırken, sözlerinin ağırlığı oldukça gerçek bir şekilde göğsüme oturmuş, kalbimin üzerine baskı yapıyordu. “Hiçbir şey senin suçun değil, belki bunu bin kez duydun belki hiç duymadın ama ben şimdi söylüyorum sana Varis. Hiçbiri senin suçun değildi.”
“Benim değildi, onun değildi… Kimin suçuydu o zaman Ada? Bir şeyler oldu sonuçta değil mi? Öylece olmuş olamaz,” dedi kendiyle çelişir bir sesle. Ardından omuzları çöktü, başını arkaya yasladı. “Şu an bu konuyu konuşmasak olmaz mı? Şu lanetli günü atlatmak tek isteğim.” Başkaları söz konusu olduğunda bazen kimse suçlu değildir, diyen adam konu kendisi olduğunda kendini suçlayabiliyordu. Kendine karşı bu kadar gaddar olması kabul edemeyeceğim bir şeydi, kimbilir kafasının içinde kendine nasıl işkence ediyordu?
“Lanetli gün mü?” Eline uzandım. Parmaklarımı parmaklarının arasına geçirdiğimde elimi kaldırıp üzerine bir öpücük bırakmıştı gözlerini yoldan ayırmadan. “Doğum gününün lanetli bir gün olduğunu mu düşünüyorsun Varis? Eminim annen de bugünü böyle hatırlamanı istemezdi. Sonuçta bugün, onun oğlunun doğum günü ve bir ebeveyn için çocuğu doğduğunda hayat yeniden başlar.”
Dudakları kapalıyken, histerik bir gülüş peyda oldu yüzünde. Dalga geçer bir gülüştü bu, sözlerime katılmadığını belli ediyordu. “Tarihlerin bir önemi yok Ada. 22 Aralık mı? Zerre umurumda değil. Bak bana, gidip annemin mezarının başında içiyor muyum? Ağlıyor muyum? Hayır. Ama kutlamıyorum da doğum günümü, kutlamam. Kutlanacak bir yanı yok bugünün. Tamam belki lanetli değil ama yıllar önce bir şekilde her şey bugünün üzerine devrildi. Ben bugünün altında kaldım. Sahip olduğum her şey bugünün altında kaldı. Annemin hayatını yeniden başlatan gün onun hayatını aldı. Tarihlerin bir suçu yok belki, öyle denk geldi… Ama geldi mi geldi. Sana şimdi aileni son gördüğün günün tarihini verseler, senin gözün takılmaz mı takvime? Doğum gününle kesişse o tarih, kutlamak ister misin bir daha?”
“Kutlamanı istediğimden öyle söylemedim,” dedim düzeltmeye çalışarak. Elbette ondan böyle bir günü kutlamasını isteyemezdim. “Sadece, 365 günlük bir yılın, bir gününü kendine zehir etme… Kalan 364’ünü de o günün yine geleceği düşüncesiyle çöpe atmış olursun, yapma bunu kendine.” Kurumuş dudaklarımı ıslatarak önüme döndüm. “Benim aklımdan çıkarmadığım kesin bir günün tarihi olsaydı yani… Sürekli o tarihi düşünürdüm her yeni yıla girişimde. Hatta o günün gece yarısı, ertesi günün habercisi şafak sökerken bile bir sonraki yıl bugünün nasıl geçeceğini düşünürdüm. Ama aslında o tarih bir daha hiç gelmezdi, gelmez yani, biliyorsun değil mi? Zaman tek bir yöne akar, bu değişmez.”
“Biliyorum,” dedi başparmağı elimin üstünü okşarken. “Biliyorum Ada ama…”
“Ama, ne?”
“Tarih tekerrür edecek.”
“Ne?” Kaşlarım çatıldı. “Nasıl?”
“Umarım etmez ama öyle bir his var işte içimde,” dedi Varis. “Yağmuru sevmiyorum. 22 Aralık tarihini de. Yüzmeyi de sevmiyorum aslında.”
“Ne?” Şokla aralandı dudaklarım, ona döndüm. Bir saniyeliğine o da bana bakmıştı. “Nasıl yani? Ama lisanslı yüzücüsün sen… Şimdiye kadar fark etmedin mi bunu?”
“Farkındaydım,” dedi kafasını ağır bir şekilde aşağı yukarı sallayarak bir kez. “Zaten sadece söylüyorum, bırakacağımdan değil…” Bir kez daha çevrildi grilikleri üzerime, kırmızı ışıkta durmuştuk. “Suyun altında olmayı sevmiyorum. Sevmiyordum yani, çocukken. Geceleri uyuyamadıkça havuza girmeye başladım, dibe yüzer oturur nefesimi tutardım. İlk başta üç dakika tutabiliyordum, çok çalıştım. Üç dakika yetmez… Dört oldu, beş oldu, altı dakika oldu…”
“Vay be. Ben nefesimi tutmaya çalışamam bile, panik olurum bir kere, su boğmazsa ben panikten boğarım kendimi,” dedim şaşkınca. “Ama neden yetmez ki anlamadım? Dünya rekorunu falan mı kırmak istiyordun?”
Kafasını iki yana salladı. Yeşil ışık yandığından önüne dönerken gaza basmıştı. “Diyelim ki yüzme bilmeyen bir yakının derin bir suya düştü,” dedi düz bir sesle. “Uzaktasın, suyla aranda en az 200 metre var. 200 metreyi 25 saniyede koşsan, 26. saniyede atlasan, 27. saniyede suyun içindesin… Su karanlık, toz kalkmış, göz gözü görmüyor belki. Belki güneş yok, ışık yok… Bir dakika aradın. İki dakika aradın. Zamanın daralıyor. Panikten nefesini tutma süren yarıya inmiş bile olabilir. Sen yukarı çıkıp ciğerlerine oksijen çekiyorken aşağıdaki çoktan son nefesini vermiş olabilir.”
Süheyla Sumru Adin, hayatını boğularak kaybetmiş olabilir miydi? Belki benim su korkum da Varis için bu yüzden önemliydi, yüzmeyi öğretmek istemişti bana. Kimsenin suçu yok, deyip duruyordu sürekli. Belki gerçekten de yoktu… Ama o zaman, o gazeteci neyi araştırıyordu hâlâ?
“Anladım,” dedim dudaklarımı birbirine bastırarak. “Kendin için yüzmüyorsun sen.”
Hafifçe tebessüm etti, profilinden görebilmiştim kıvrılan dudaklarını. İstanbul’un içinde bir tepeyi tırmanıyorduk şimdi. Tepede, koca bir bahçenin çevrelediği güzel kafenin otoparkına girdiğimizde arkamıza baktım. Alena geliyordu ama ön koltukta Milas da vardı, hatta ne zaman arabaya bindiğini dahi bilmediğim Milas kullanıyordu arabayı. Bakışlarım Varis’e döndü. “Dönüşte ben kullanayım mı?”
Varis’in kaşları hafifçe çatıldı ama yüzünde gülümser bir ifade vardı. “Arabayı mı? Daha iyi bir hava durumuna sahip bir günü seçemez misin?”
“Acemisin diyorsun yani,” dedim dudak büzerek önüme dönerken. “Peki, tamam, haklısın…”
Gülerek “Kabul de ediyorsun yani acemiliğini,” dedi yan bir bakış fırlatırken. “Ben sana güveniyorum sevgilim, yollara güvenmiyorum… Buz tutmuş kaldırımlar falan, bir kaydırırsın bok yoluna gideriz…”
“Bence sen benimle bok yoluna da gelirsin Varis. Gelmez misin?”
“Gelirim gelmesine de, ne gerek var yani şimdi…”
Varis arabayı park ettiğinde, ben dudaklarımı birbirine bastırmış gülüyordum. Emniyet kemerimi çözmek için elini elimden çektiğimde birlikte dışarı çıktık. Kar burada şiddetini artırmıştı, muhtemelen yükseklikten dolayı sıcaklık da şehrin alçak kısımlarına göre daha düşüktü. Kapıyı kapattıktan sonra camdan görünen yansımamda beremi düzeltirken birden bir soğukluk saçlarımın arasından boynuma girdiğinde parmak uçlarıma kadar titredim; huylanarak elimi enseme attım ve şaşkınlıkla arkamı döndüm. Varis hemen önümde, ağzı açık, “Hassiktir,” demişti dönerek bana bakarken. Birkaç metre ileride Milas vardı ve eli havada asılı kalmıştı.
Ben doğru mu anlamıştım? Milas, Varis’e kartopu atmıştı ve Varis eğildiğinden bana mı gelmişti?
Alena Audi’nin arkasından çıkarak “Ayıp ayıp,” dedi arkasında bir şey gizlediğini belli edercesine ama Milas bana bakıyordu, sevgilisini fark etmemişti. “Ada çok pardon ya, hıyar topuydu o buradaki en büyük hıyarın üstünde patlaması gerekiyordu…”
“Ben miyim hıyar?” dedi Varis işaretparmağıyla kendini işaret ederek, aslında bilerek Milas’ın dikkatini dağıtıyordu ki Alena işini halledebilsin.
Ama o sırada bana arkasını dönmüştü. Ellerimin donmasını umursamadan çalılıkların üzerinden alabildiğim kadarını alıp elimde bir top hâlinde sıkıştırdım, Alena fark etmişti. Bir, dedi dudaklarını oynatarak. İki, dedi. Üç… Varis fark etmişçesine bana döndüğü sırada Milas bir topu ensesine, diğerini döndüğü için yüzüne yerken ben istemeden Varis’in yüzüne atmıştım. “Hiii…” diye bir ses çıktı ağzımdan. Alena’nın kahkahaları arasında Varis olduğu yere mıhlanırken hareketleri durmuştu. Kartopu suratında parçalanmıştı. O güzel yüzü şimdi bembeyazdı, tıpkı bir Ak Yürüyen olmuştu.
Varis eliyle suratını baştan aşağı silerken ağzım bir karış açık, ne yapmam gerektiğini bilemez bir şekilde dikiliyordum orada. Kaçsa mıydım? Ne yapsaydım? Yere yatıp ölü taklidi yapsam yer miydi? Keşke yeseydi. Ama o ayılar içindi değil mi?
“Kartopu savaşı!” diye bağırdı Alena. Varis gözlerini açtığı gibi arabanın önünden dolanarak koşar adım kaçtım. Kaçarken yan tarafa uzun süredir park edilmiş bir arabanın üzerinden avuçlayabildiğim kadar kar almış, avucumda top hâline getirmiştim. Arkamı döndüğümde birkaç adımımı geriye doğru attım, Varis hemen önümdeydi. “Yaklaşma atarım,” dedim. Otoparkın diğer ucundan gelen kahkahalar yüzünden istemsizce ben de gülüyordum. “Yaklaşma!” İki top yapmıştım elimde. “Ak Yürüyen olursun yine bak!”
“Atsana,” dedi Varis üzerime yürümeyi bırakarak olduğu yerde dikilerek. Şaşkınlıkla baktım beyazların içinde iyice rengi açılmış griliklerine hayranlıkla bakarken. “At at,” dedi. “Çekinme at.”
“Emin misin bak?”
“At Ada,” dedi Varis kollarını açarak. “Vur beni, hazırım.”
Dalga geçtiğini düşündüğüm için kocaman bir kahkaha attım. Kar taneleri siyah saçlarına düşüyordu, beyaz teni kızarmıştı soğuktan. Tabii bunda az önce yüzüne yediği kartopunun etkisi büyüktü. Kıyamadım, dudaklarım kapalı kocaman gülümserken pes etmiş gibi baktım yüzüne, omuzlarım çöktü. “Vaz mı geçiyorsun?” diye sordu, damarıma basmayı nasıl da biliyordu. Derin bir nefes aldım o an; hedef tahtam vücuduydu, nişan aldım. Kartopunu tam kalbine attım. Hiçbir tepki vermemiş, öylece dikilmiş beni izliyordu. Bir kere daha vurdum, tam on ikiden; kalbine. Eğilip hızlıca bir top daha yaptım. Bir kere daha vurdum. Kalbine. Bir kere daha. Bir kere daha. Bir kere daha…
“Ada…” Varis beni yeni bir kartopu için eğildiğimde bileklerimden tutarak kaldırdığında ben gülmüyordum.
“Bırak daha işim bitmedi,” dedim ellerimi çekerek. Varis’in siyah kabanının sol tarafı, tam kalbinin üzerinde defalarca kez attığım kartopunun izleri vardı. “Bir kere daha.”
“İstersen bin kere daha at ama dışarısı çok soğuk ve üşüdün, içeri girelim,” dedi eli, onunkinden daha soğuk olan, buz kesmiş elimi tutarken. İki elimi birden avuçlarının arasına aldı ve “Buz kesmişsin bak,” diye devam etti ellerimi boynuna götürürken. Avuçlarım sıcak tenine değdiğinde titredim, öyle donmuştu ki ellerim sızlıyordu şimdi sıcaktan. Bakışlarımı kaçırdım. İçime çöken bu his neydi bilmiyordum ama bıraksa soğuktan damarlarımda akan kan donana kadar yeniden ve yeniden vurabilirdim onu. Vurmak istiyordum da. Ellerimin altında nabzını hissediyordum.
Belki de haklısındır Varis, belki de 22 Aralık gerçekten lanetlidir… Senin gibi bir adamı dünyaya getiren böyle bir gün, senden anneni aldığı için çok kırgınım. Sözler dudaklarımdan dökülebilseler gözlerimde göremediklerini kulakları duyabilirdi. Biliyordum ama bazen sessiz kalmak daha tercih edilebilir bir seçenek oluyordu.
“Oğlum hadi lan!” diye seslendiğini duyduk Milas’ın, kafenin girişinde. Aynı anda başımızı çevirmiştik. Alena’nın bir eli kapıdaydı, kıpkırmızı bir burunla bakıyordu bize. Muhtemelen hepimiz aynı durumdaydık.
Ellerimi boynundan çektiğimde Varis bir elimi kavradı, birlikte otoparktan çıktık ve girişe yöneldik. Milas ve Alena önden, biz arkadan içeri girdiğimizde, sıcak hava bütünüyle hücum etmişti buz kesmiş hücrelerime. Ne kadar üşüdüğümün ben farkında değildim, Varis farkındaydı.
Büyük şömineye yakın, dağ manzaralı rezerve bir masaya yürüdü Alena. Masa, enine boyuna cam kaplıydı ve eşsiz İstanbul manzarasını gözlerimizin ziyafetine seren bir köşedeydi. Önden geçip köşeyi kaptım. Alena da benim gibi düşünmüş olmalıydı ki direkt karşıma oturmuştu. Varis yanıma geçerken garson masa üzerindeki küçük rezerve tabelasını kaldırdı ve deri kaplı dört menü kitapçığını önümüze bıraktı. Ben mantarlı makarna istedim, Alena hamburger seçmişti. “Başımıza gökten taş yağacak,” dedi Milas, Alena’ya yandan bir bakış atarken. Daha sonra masanın altında artık ne olduysa, Milas yerinden acı içinde bir inleyişle fırlamış ve Alena da hiç keyfini bozmadan sırıtmıştı.
“Ne elliyorsun kızım ya… Elin ayağın rahat dursun biraz,” dedi Milas yerine geri otururken. Sanırım dizine vurmuştu Alena. “Hem ne giydin sen? On beş santim topuklu tekmesiydi bu nerede görsem tanırım…”
“On beş santim topuklu giyen çok kadınla münasebetin oldu herhalde Milasçığım,” dedi Alena tehlikeli bir ifadeyle dirseklerini masaya yaslayıp ellerini çenesinin altında birleştirirken. “Hayır yani madem tekmeden anlayabiliyorsun santim boyunu…”
“Tövbe haşa,” dedi Milas. “Haşa tövbe tövbe haşa tövbe…”
“En son ne zaman babanla konuştun?” Varis’in araya giren buz gibi sesi masadaki herkesin dikkatini bir anda üzerine çekmişti. Elinde telefonu vardı ve geriye yaslanmıştı, gözleri ekrandan Milas’ın üzerine kayarken ben de Milas’a çevirmiştim bakışlarımı. Varis, amcasından bahsediyordu.
“Dün gece,” dedi Milas, iki garson servis açmak için masanın yanında durmuştu o sırada. “Neden soruyorsun?”
“Babam telefonunu açmıyor, sekreteri toplantıda olduğundan ve uzun süreceğinden bahsetti. Uçağın pilotunu aradım, uçuş planının yarın sabah erken saatte olduğunu ve hava durumuna göre bilgilendireceğini söyledi ama meteoroloji raporunu okudum, geceden itibaren Londra’da hava berbat olacak. Teoride bile yarın havalanacaklarını söyleyemez.” Telefonunu kapatmış elinde çevirirken geriye yaslandı. “Bir şey biliyorsan konuş.”
Milas’ın bakışları onu hiç görmediğim kadar ciddiydi. Garson en son onun önüne servis açmış, daha sonra masayı terk etmişti. “Detaylara takılma bence. Rahat ol. Toplantıdan çıkınca konuşursunuz. Ayrıca babam Londra’dan döneli bir hafta oluyor.”
Varis’in kaşları çatıldı. “Amcam İstanbul’da mı?”
Önündeki sudan bir yudum alırken kafasını salladı Milas. “Bilmiyor muydun?”
Varis başını yana eğdi, ardından geriye attı ve boynunu çıtlattı. Gergin bir hâli vardı. Ortada öylece konuşsalar bile ne olduğunu anlamamıştım konunun, Varis babasının ona İstanbul’a dönüş tarihi hakkında yalan söylediğini mi düşünüyordu? Belki de aralarında bir sorun vardı, ailevi bir şey olabilirdi.
Bugün 22 Aralık Ada, hiçbir şey tesadüf değil.
“Ben ellerimi yıkayıp geleceğim,” dedim sandalyemi geriye çekip kalkarken. Bir anda sanki çok absürt bir şey söylemişim gibi Milas ve Alena başını kaldırıp gözlerini üzerime çevirmişti. Varis’in sırtı dönük olduğu için ifadesini göremiyordum. Arkasından geçip giderken elimi omzuna koydum, ardından uzaklaştığım için çekmek zorunda kalmıştım. Sanırım bu ona her şeyin yolunda olduğunu hissettirme şeklimdi.
Tuvaletin kapısını açıp içeri girdikten sonra ilk yaptığım beyaz gömleğimin kol düğmelerini açıp gri süveterimle birlikte dirseklerime kadar sıyırmak oldu. Ardından ellerimi ılık suda ıslattım, musluğu kapattım, sabun döktüm ve sabunlamaya başladım. Üzerimde siyah uzun botlarım, krem rengi bacaklarımı saran bir pantolon, beyaz okul gömleği ve gri okul süveteri vardı, ceketi montumla birlikte çıkarmıştım. Hafif dalgalanmış uzun saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülüyordu. Aynadaki görüntüm haftanın beş günü giydiğim bu kumaş parçalarını bile farklı gösteriyordu gözüme bugün; içimde bir sıkıntı vardı. Daralıyordum. Çok fazla şey birikmişti. Çok fazla soru işareti. Kancalarını göğüs kafesimden sallandıran, çok fazla kördüğüm…
Kapı aralandığında ellerimi duruluyordum. Tuvalet tek kişilik değildi, o yüzden herhangi biri gelmiş olabilirdi ama aynadaki yansımadan, siyah kapıdan girenin Alena’dan başka biri olmadığını gördüğümde bakışlarımı lavabo tezgâhına kaçırdım. Peçete makinesine elimi tuttuğumda çıkan bir parçasını koparmış ellerimi kuruluyordum.
“Sen iyi değilsin,” dedi Alena kollarını göğsünde birleştirerek kapıya yaslanırken. “Okulda da tansiyonun düşmedi, basbayağı panik atak geçirdin. Bizi duymuyordun bile otoparka inene kadar.” Kafasını hafifçe yana eğmiş, çattığı kaşlarının altındaki endişeli bakan mavi gözleriyle süzüyordu yüzümü. “Rengin de atmış. Neyin var? Konuşmak ister misin?”
“Onlar biliyorlar mı?” diye sordum pat diye, Alena’nın karşısında dikilerek. Bir anda ifadesi yüzünden silinirken şaşkınlıktan kolları bile iki yanına düşmüştü. Ama bıkmıştım. Bir şeyler duyuyordum, bir şeyler öğreniyordum ama her seferinde biri yoluma çıkıp ortalığı karıştırmamamı söylüyor, eğer karıştırırsam sevdiklerimin zarar göreceğinden bahsedip beni frenliyordu. Bu doğru değildi. Artık kendimi de, etrafımdakileri de iyi olduğuma inandırmak istemiyordum. Ben cevap istiyordum. Cevaplara ihtiyacım vardı.
“Neyi?” Alena’nın ses tonu bile dehşet içindeydi.
“21 Aralık senin doğum günün değildi,” dedim yutkunarak. “Eylül’le konuşurken duydum seni. Oradaki herkes yakın arkadaşındı, Milas sevgilin, Varis çocukluk arkadaşın… Bilmemelerine imkân yok. Bana yalan söyledin desem, kazanabileceğin hiçbir şey yok. O zaman bir başkasına oyun oynamış olmalısın ama kime, neden? Anlamıyorum.”
Gözlerini kapatıp dudaklarını birbirine bastırdı Alena, “Biliyordum,” dedi yutkunurken. Mavilikleri yeniden gözlerimdeydi. “Bizi duyduğunu biliyordum. Gölgeni görmüştüm… Başka neler biliyorsun?”
Gömleğimin kollarını yeniden iliklerken “Bilmem, başka neler bilmem gerekiyor?” diye sordum. Süveterimin kollarını da parmak uçlarıma kadar çekmiştim soğuktan. “Sen anlat. Ben dinleyeyim.”
“Benim anlatabileceğim bir şey yok,” dedi Alena tok bir sesle. “Ama buradan çıkınca benimle gelirsen, gözlerindeki perdenin indirilmesine yardım edeceğim.”
“Ne?” Perde. Elimi saçlarımdan geçirdim ve alnımı ovaladım, devamlı yutkunarak büyük nefesler alıyor ve tuvalette dört dönüyordum. Aklıma direkt olarak ve yalnızca Varis gelmişti ama ne düşüneceğimi bilmiyordum. Tek bildiğim, Varis benim zarar göreceğim bir şey yapmazdı. Asla. Asla yapmazdı. “Ne perdesi?” diye sordum yutkunmaya çalışarak. “Benimle ne ilgisi var? Anlamıyorum… Anlamıyorum Alena!” Sona doğru sesim yükselmişti ister istemez.
“Ben de senin gibiydim,” dedi düz bir sesle, donuk bakışları yüzümün her bir köşesinde gezinirken. “Beni bir yalana inandırdılar. Benim olanı kafamın içinden çaldılar, karanlıkta yaşadım uzun bir süre. Annem babam bunca sene neyi neden yaptı hiç anlamadım. Öz kardeşim bile nefret etmiş benden ya da kendinden… Neden bilemedim. Çözemedim Ada. Sorun neydi onu bile bilmiyordum çünkü.” Sırtını yasladığı kapıdan çektiğinde birkaç adımda karşıma geçmiş, benim de ortalıkta dört dönen ayaklarımı durdurmuştu. “Biz çok benziyoruz.”
“Senin bildiğin, benim bilmediğim ama öğrenmem gereken ne olabilir ki? Biz ne zamandır tanışıyoruz ki Alena?”
“Biz yeterince uzun bir zamandır tanışıyoruz Ada,” dedi Alena, bir tebessümün izi dudaklarında hüküm sürerken. “Dönüşte benimle gel, evden almam gereken birkaç eşya var. Yardım et bana, sonra bir kahve içeriz. Oturur konuşuruz. Olur mu?”
Gözlerimi sıkıca kapatıp derin bir nefes aldıktan sonra açtım ama artık ona değil, etrafa, fayanslara bakıyordum. Parmak uçlarımı gözkapaklarıma bastırdım, iki adım geri attım, ardından “Varis’le ilgili değil mi?” diye sordum kalbim teklerken. “Onunla ilgili değil mi?” Ellerimi atarcasına çektim gözlerimden, artık gözlerim yanıyordu. Alena’ya döndüm, başı dikti ve gözünü bile kırpmıyordu bana bakarken. “Benim hakkımda konuşuyordunuz değil mi?” Dilimi ağzımın içinde yuvarladım, nabzım dikildiğim yerde dört nala koşuyormuşum gibi hızlanmıştı. “Mesajlaşmalarınız… Benimle ilgiliydi değil mi Alena?”
Alena’nın mavi gözleri patlayacakmışçasına sonuna kadar açılırken soğuktan kızarmış dudakları aralandı. Birkaç adımda yanıma yürüdükten sonra şaşkınca yüzüme bakıyordu bir cevap ararmışçasına. “Sen mesajlarımızı mı okudun?”
“İsteyerek yapmadım,” diye mırıldandım, saçlarımı koparırcasına parmaklarımı aralarından geçirirken. “Ben kendime şarkı listelerinin linkini gönderiyordum. Sonra… Bilmiyorum… Tıkladım işte.”
“Ada…” Ellerini kollarıma koydu Alena, beni kendine çevirmişti. “Ne kadarını hatırlıyorsun? Ne kadarını okudun?”
“İşte göl muhabbeti falan, sudan korktuğumu biliyorsun diye düşündüm,” diye mırıldandım. “Sonra işte… Paramparça olmak…”
“Mesajlaşırken bile kurduğu cümlelerin tonundan tanıyorsun onu,” dedi Alena. “Varis bu sefer cidden ağzıma sıçacak ama…” Geriye çekilerek bir elini beline koydu, diğerini de saçlarının arasına daldırdı Alena. Düşünüyor gibi bir hâli vardı. “Tamam şöyle yapalım, sen sakinleşiyorsun. Masaya döneceğiz. Yüzündeki şüpheyi silmen gerekiyor, hiçbir şey belli etmemelisin. Kalkarken Parazit’i merak ettiğini söyle, Varis’le Milas’ın işi var Holding’e gidecekler bir iki saatliğine zaten. Biz seninle kalkar tek arabada gideriz, onlar da diğer arabayla giderler.”
Alena’nın gözlerinde gördüğüm de saf endişe ve korkudan farklı değildi. Belki tonlarımız farklıydı ama ilk defa birbirimize aynı gözlerle bakıyorduk. Ona kafamı salladım. Verdiğim cevap, benden çok şey götürecekmiş gibi geliyordu. Varis’e yalan söylemek istemiyordum ama içimdeki sıkıntıyı söküp atamıyordum. Gidip o masada her şey yolundaymış gibi davranmak istemiyordum ama belki de cevaplara ulaşmak için yapmam gereken buydu. Sormam gereken soru ise şuydu kendime: Alena ne kadar güvenilirdi? Ama onda bir şey vardı, beni kendisine çekiyordu. İşte bu karşı koyamayacağım bir şeydi, tarih tekerrür ediyordu çünkü Varis’e de hiçbir zaman karşı koyamamış, belki de karşı koymak istememiştim. Sonuç hiç bu kadar çıplak kalmamıştı gözlerimin önünde, daha başlamamışken bile hiçbir şey.
Masaya geri döndüğümüzde yemekler de o sırada servis ediliyordu. İştahım yok olduğundan makarnamın üzerine karabiber döküp durdum ama o aldığım küçük parçaları bile o kadar uzun ve yavaş çiğniyordum ki her şey tadını kaybediyordu. Alena çok iyiydi, tuvaletteki konuşmalarımız hiç yaşanmamış gibi kahkahalar atarak okulunda dönenleri anlatıyordu ve arada Milas’la laf dalaşına giriyordu. İlişkileri beni güldürüyordu.
Sonunda tabağı asla bitiremeyeceğimi fark ettiğimde bir peçeteye sildim dudaklarımı ve geriye yaslanarak su bardağını dudaklarıma dayadım. Varis’in elini bacağımın üzerinde hissettiğimde bardak üzerinden bakışlarım ona dönmüştü. Kulağıma doğru eğilerek “Sen iyi misin?” diye sordu. “Çok durgunsun.”
Bardağı masaya koyarak başımı ona çevirdiğimde üzerime eğildiğinden yüz yüzeydik. “Çok yoruldum bugün. Bilmiyorum… Belki de ilacın yan etkisidir.”
“Ne ilaçmış be… İçme bir daha,” dedi fısıldayarak.
“Nereden bileyim ben…” Hâlâ masada, Alena ve Milas’la karşı karşıya oturduğumuzu fark edene dek neden konuştuğumuzu idrak edememiştim. Boğazımı temizleyerek önüme döndüm, Varis gülmüştü. Gülebilirdi, ona cevap vermek istemiyordum. Bir saniye bile olsa kafamın içinde gerginlikten terleyen tarafımı bana unutturduğu için minnettar bile olabilirdim… Keşke hep böyle gülseydi. Dertsiz, tasasız, aklına takılanlar, onu her sene bir boşluğa sürükleyen 22 Aralıklar takvimlerden silinseydi keşke; kafamızın içinde kendimizi astıklarımızla kalakalmasaydık bu yemek masasında.
“Geliyorsun değil mi Holding’e?” diye sordu Milas, montunu üzerine geçirirken. Hesabı ödemiş kalkıyorduk.
“Ada sen de bize gelsene o zaman, Parazit’le oynarsın.” Alena’nın araya giren sesi, üzerime ceketimi ve ardından montumu geçirirken daldığım düşüncelerin içinden beni çıkaran şey olmuştu. Başımı kaldırıp Varis’e baktım, ardından gözlerim Alena’ya çevrildi. “Olur…”
Kafeden çıkarken Varis önümdeydi, Alena yanımda. Varis geçmem için kendi çıktıktan sonra kapıyı tutarken kolunun altından geçtim, geçerken göz göze gelmiştik. Benim tanıdığım Ada kafasında kurar, demişti bir keresinde; yalnızca bir aydır tanışıyorduk o zamanlar. Beni daha o zamandan bu kadar iyi tanıyorsa, şimdi de zerre inanmıyordu durgunluğumun sebebinin yalnızca ilaç yüzünden olduğuna. Başka bir şeyler olduğunu seziyor ama sormaya varmıyordu dili.
Alena, Audi’ye ilerlerken Milas yanındaydı ve önümüze geçmişlerdi. Varis beni elimden yakalayarak otoparkın arkasına çektiğinde etraf ıssızdı. “Ada neyin var?” diye sordu keskin grilikleri gözlerimi esir alırken gözlerinin tonunda rastladığım duygular karman çormandı. Sorsam, o da söyler miydi bana? Yoksa Alena’ya mı güvenmeliydim? Bu Varis’e güvenmediğim anlamına gelmiyordu değil mi? “Sadece ilacın etkisi olamaz bu, senin kafan dolu. Söyle bana. Ne düşünüyorsun? Ne yiyip bitiriyor seni kafanın içinde?”
Kaşlarımı kaldırdım şaşkınca, ardından hafifçe çatıldılar ve gülümsedim. Kendimi bunun için asla affetmeyecektim: Ona yalan söylediğim için, bu kadar bilinçli bir şekilde, ona değil Alena’ya gittiğim için… Yalnızca birkaç haftadır tanıdığım birine, belki ortalık karışsa bile o yine bana gelir affederdi ama ben kendimi bu kadar iyi bir oyuncu olduğum için asla affetmeyecektim.
İlk yalanın darbesi hissedilmez, kuş tüyü gibidir diye düşünür insan; halbuki ilk domino taşını yerinden oynatır ilk yalan, hepsi birer birer devrilir her şeyin üzerine… Varis demişti ki, 22 Aralık benim üzerime devrildi, ben altında kaldım. Belki de 2018’in 22 Aralık’ını da üzerine deviren ben olacaktım.
Gülüşüm bütün yüzüme yayıldı. “Bir şey yok ki, ne olabilir?” diye sordum yumuşak bir sesle. “Sınavlar geliyor biliyorsun çok az kaldı, ben stres olurum her seferinde, deliririm daha bir hafta kala… Sen hiç sınav haftası Ada’sına denk gelmedin Varis Adin, ondan yadırgıyorsun.” Gözlerimi kaçırarak küçük bir kahkaha attım. “Yazık sana şimdiden…” Ardından aklıma gelen fikirle yeniden griliklerine bakıyordum. “Bir dakika ya… Benim acilen senin çalışma odana girmem lazım, notlarını benimle paylaşırsın herhalde?” Avuçlarımı birbirine çarptım. “Buldum! Özel matematik öğretmenim olmaya ne dersin? Sadece bu sınavlık. Söz bir dahakine sessizce notlarını aşıracağım sadece…”
“Ada,” dedi Varis, rahatlamış gibi bir nefes verirken dudakları artık bir tebessüme gebeydi.
“Ne?” Kızgın bir ifade takınmaya çalıştım ama dudaklarım gülümsediğinden komik durduğuma yemin edebilirdim. “Geceleri uyuyamadığını söylüyorsun, o zaman bari yardım et bana. Etmeyecek misin? Sevgililik vazifesi ama bu. Önemli bir vazife. Beni ciddiye almıyor musun sen?”
Küçük bir kahkaha sıyrıldı dudaklarından, artık içi rahattı. Kandırdım seni sevgilim. “Söylemen yeter,” dedi bir elini yanağıma yaslarken eğilip dudaklarıma küçük bir öpücük bırakmıştı. “Sadece söyle, yeter.” Dudaklarını daha sonra alnıma bastırdı. Cebime tıkıştırdığım beremi fark ettiğinde geri çekilirken beremi de çıkarmıştı. Saçlarımı düzeltip bereyi başıma geçirirken hiç zorlanmamıştı, halbuki ben o bereyle boğuşuyordum. Ardından “Hadi, gidelim,” dedi elini elime kaydırarak. Peşinden yürürken biraz gerideydim, gözlerimi sırtına dikmiş, az önce ne kadar büyük bir iğrençlik yaptığımı düşünüyordum asık bir suratla.
Arabaların önüne geldiğimizde “Dikkat et,” dedi Varis elini elimden çekerken. İlk önce ne dediğini anlayamadım ama bir saniye sonra havaya fırlattığı anahtarları refleks olarak iki elimle yakaladığımda ağzım kocaman açılmıştı. Varis, Audi’ye ilerlerken arabaya yaslanmış bize bakan Alena ve Milas’a döndü. Milas şoför koltuğuna geçerken Varis de arabanın önünden dolanıyordu. Alena bu fikirden hoşlanmış gibi sırıtarak Lamborghini’ye yönelmişti bile.
Şaşkınca arabanın kilidini açtım ve şoför koltuğuna geçtim. Alena çoktan ön koltuğa kurulmuştu bile. “Bu arabada gözüm vardı, iyi olacak şimdi bir tur atmak, hehe.”
“Ona yalan söyledim,” dedim kapıyı kapatırken, yutkunarak koltuğa yaslamıştım başımı. Emniyet kemerimi taktıktan sonra motoru çalıştırdım. Milas sanki önce bizim çıkmamızı bekliyormuşçasına hareket ettirmiyordu arabayı.
Otoparktan dışarı sürerken kafeye gelmeden önceki heyecanım uçup gittiğinden keyfi umurumda değildi bu arayı sürmenin. “Ne yalanı?” diye sordu Alena, emniyet kemerini takarken.
“Nereye gideceğiz?” Sorusunu görmezden gelerek dikiz aynasından arkaya baktım, arkamızdalardı. “Anlamazlar mı yol değiştirirsek? Bizi takip mi edecekler? Buradan Holding’e giden yol neresi, sizin eve giden yol neresi?”
“Ada sakin ol,” dedi Alena arkaya bir bakış atarken. “Tepeyi inince onlar sağa dönecekler, biz soldan devam edeceğiz. Daha sonra bizim eve giren sapağı göstereceğim ben sana, onlar bir şey anlamazlar.”
“Sizin ev?” Kaşlarım çatıldı. “Hangi ev?”
“Doran Evi,” dedi Alena. “Sana ve Çisem’e okul bahçesinde adresi vermiştim hatırlıyorsan, Aral’ı ziyarete gitmiştiniz.”
“Eşya mı alacaksın oradan?”
“Evet, öyle,” dedi Alena arkasına yaslanırken.
“Ne zaman konuşacağız?”
“Evden çıktıktan sonra.”
Gergince ıslattığım dudaklarımı birbirine bastırdım. Tepenin sonunda Alena’nın dediği gibi Audi sağa dönerken biz sola dönmüş ve kırmızı ışıkta bir müddet beklemiştik. Alena gerginliğimi anlamışçasına elini koluma koymuştu, başını eğip gözlerini benimkilerle buluşturduğunda gergince bir bakış atıp önüme döndüm.
“Gerginsin,” dedi Alena, evine sapacağımız yolu gösterirken. Bir şerit sağa kaydım. “Öğreneceklerinden mi korkuyorsun?”
“Sen, Varis’in kızacağını söyledin. Ben sevgilime yalan söyledim. Üstelik ondan gizli mesajlarını okuduktan saatler sonra. Ve sen de bana yalan söylemiştin ama ben şimdi bana hiçbir laf dokundurtmayan sevgilim yerine seninle onun arkasından iş çeviriyorum. Sence gergin olmam normal değil mi? Yaptığım yanlış mı doğru mu bilmiyorum. Ne konuşacağız onu da bilmiyorum. Ne zaman birileriyle bir şey konuşmak için bir masaya otursam son günlerde, hep bir parçamı masada bırakıp kalkıyorum ve o olayların hiçbiri doğrudan benimle ilgili değildi bile!” Tek nefeste konuştuğum için nefes alış verişlerim sıklaşmıştı. “Benimle ilgili, değil mi? Söyle bunu bana. Tuvalette hiçbir şey söylemedin, yine de istediğin gibi yaptım. Bana bunu söyle Alena.”
“Seninle ilgili,” dedi Alena, ardından gözleri camdan dışarıya çevrildi. “Ve inan bana, sevgilisine yalan söyleyen tek kişi sen değilsin.”
Yutkundum. O da Milas’a mı yalan söylemişti? Yol altımızdan kayıp gidiyordu, araba sinir bozucu bir şekilde sessizdi. Geniş bir araziye inşa edilmiş iki katlı Doran evinin duvarlarına yaklaştığımız sırada “Bu aranızı bozacak,” diye fısıldadım. “Neden böyle bir şey yapıyorsun?”
“Çünkü borçluyum.”
“Kime?”
“Küçük bir kız çocuğuna.”
Gözlerimi üzerine çevirdim ama hâlâ camdan dışarıya bakıyor, etrafı seyrediyordu. “Milas iyi biri,” diye mırıldandım. “Seni çok seviyor. Sen hep…”
“Ben hep laf çarpıtıyorum, değil mi?” Geriye yaslanırken durgun bakışları önüne çevrilmişti. Bana ya da yola bakmıyordu artık. “Birini öpmüştü, gözlerimin içine baka baka ama o zamanlar sevgili değildik bile. Buna hakkım yok biliyorum ve bilincindeyim kesinlikle ama o bu yüzden hâlâ ona sinirli olduğumu düşündüğü için alttan alıyor. Halbuki ben kendime sinirliyim. Çünkü o bana oynamayı bıraktığı anda, ben onu da içine kattığım bir oyun başlattım ve haberi yok.”
Evin bahçe kapısının önüne çektiğimde sessiz bakışlarım üzerinde geziniyordu, fazlasıyla üzgün görünüyordu Alena. “Öğrenirse ne olur?”
“Öğrenecek,” dedi Alena gözlerini üzerime çevirirken. “Herkes, bilmediği ne varsa öğrenecek… Çünkü ben kendime bir söz verdim. Benden geçmişimi çalanların, geleceğinin üzerine adımı kazıyacağım. Öfkeliyim, öfkem çok kalabalık Ada. Herkesin kötü şeyler yapmak için nedenleri olur, benim bir sürü var, yine de herkesi düşünerek adım atıyorum. Kimsenin kollarına ayaklarına ip bağlayıp kukla yapmadım oyunumda. Kimseyi kullanmadım… Kendimden başka.” Emniyet kemerini çözdü. “Herkese eşit pay düşen zehirli bir pasta yedik yıllar önce, yiyeceğiz yine afiyetle; bugün.” Kapıyı açıp çıktı.
Emniyet kemerimi çözerek dışarı çıktığımda tek tük kar serpiştiriyordu. Kapıları kilitledikten sonra bahçe kapısının şifresini giren Alena’nın arkasından taş yola adımımı attım ve ellerimi montumun ceplerine soktum. “Anlamamak hiç bu kadar cezbedici görünmemişti gözüme,” diye mırıldandım başımı kaldırmış evin kapısını incelerken. Kapının önünde iki koruma vardı. “Ve anlamıyorum da. Çok sevdiğim biri, anlamadığımız şeyleri anlamak için anlamış gibi yapalım demişti. Çünkü bazı zaferleri kazanmak için kazanmış gibi yapmak gerekirmiş.”
“Ben, beni anlamış gibi yapmanı istemiyorum Ada, kimsenin yapmasını istemiyorum,” dedi Alena kapının kilidini açarken. Korumalar gözlerini üzerimize çevirseler de bir şey söylememişlerdi. “Ben artık anlaşılmak istiyorum.” Kapı açıldığında, derin bir nefes alarak bana baktı. “Çok sevdiğin o biri doğru söylemiş ama neden öyle söylemiş hiç düşündün mü? Anlamadığın şeyleri anlamış gibi yaparsın, anlamak için değil; karşındakinin içini bir yalanla rahatlatmak için. Başını yastığa koyduğunda sorular hücum etmesin, uykularını çalmasın senden diye. Ama zamanında cevaplanmayan sorular senden ileride uykularından çok daha önemli bir şeyi çalar Ada, o da güvendir. Bir insanı doğumundan ölümüne kadar çok sevebilirsin ama bir noktada güvenmeyi bırakırsın. Güvenin olmazsa da hiçbir şeyin olmaz. Bu yüzden bence herkes yalnızdır bu dünyada, değilmiş numarası yaparız ölene dek. Aşk, acı çekmek için yaşanır; güven kırılgan bir camdır, eninde sonunda çatlar bir köşeden. Sen o acıyı tenine işleyebilecek, o camı çatlaklarına rağmen kırılmadan taşıyabilecek kadar güçlü ve cesur musun? Kendine sorman gereken soru bu.” Kapıyı ittirdi, kuvvetle itilen kapı duvara çarparak durmuştu. “Ama bu soruyu kendine sormadan önce bilmen gereken bazı şeyler var.”
Bir topuk sesi yankılandı merdivenlerde, henüz içeriye girmemiştik ama Alena bir adımını atmıştı bile. Uzun koridorun sağında koca bir salon ve ileride de merdivenler vardı, hatırlıyordum içeriyi. Ben Alena’nın arkasından sözlerini hazmetmeye çalışarak içeri girerken merdivenlerden inen kadın da bakışlarını üzerimize çevirmişti. Dönüp kapıyı kapattım, ardından merdivenlerden indiği gibi adımlarını durduran sarışın kadına döndüm. Siyah bir kalem etek ve mavi bir boğazlı kazak giymiş, makyajını yerinde yapmıştı. Yaşından genç gösteren o kadınlardandı. Gözleri masmavi birer misket gibi parıldıyordu, tıpkı Alena’nınkiler gibi. Kırmızı ojeli ellerini merdiven tırabzanlarından çektiğinde iki yanına bıraktı kollarını cansızca, şaşkın bir ifadeyle Alena’ya bakan gözlerinde sorular vardı. “Alena,” dedi kadın, sanki kızının bu evde, bu parkelerin üzerinde yeniden dikiliyor olduğuna inanamıyordu. “Ben geleceğini bilmiyordum…”
“Çok kalmayacağım,” dedi Alena tok bir sesle, acımasız bir ton taşıyordu dudaklarından. “Birkaç parça eşya almaya geldim, arkadaşım da bana yardım edecek.”
“Tabii…” Kadın birkaç adımla yanımıza doğru yürürken ilk kez değdi gözleri yüzüme, nasıl bir ifade takınmam gerektiğini bilmiyordum. Gülümseyip tokalaşmak için elimi mi uzatmalıydım kendimi tanıttıktan sonra yoksa hafif bir tebessüm ve baş sallama yeterli miydi? Ama kadın yolun ortasında, sanki aramızda görünmez bir cam varmış ve daha fazla ilerleyemezmişçesine donup kaldığında pencerelerden sızan rüzgârın uğultusu kulaklarımı deldi. Sanki hayalet görmüş gibi bir adım geri yalpalayarak duvara tutunduğunda, kesik nefeslerinin arasında gözlerini yere çevirmişti. “A… Alena,” dedi kadın bir kez daha, bir o yana bir bu yana dönerek düşüncelerinin karmaşıklığını belli eden gözlerini kızının üzerine çevirirken. “Arkadaşın?…”
“Ada,” dedi Alena gülümseyerek, ardından kulağıma doğru eğildi. “Kusura bakma sana bahsetmeyi unuttum. Annem biraz hasta benim, uzun zamandır evi terk etmedi. Davranışları sana biraz farklı gelirse mazur gör.” Ardından boğazını temizleyerek annesine döndü. “Ada da Safir’den anneciğim, sen tanıyorsundur Agâh Kandemir’in kızı. Hani bir dönem yakın arkadaştınız, Balamir Adin ile de birlikte çalışıyorlardı… Hatırladın mı?” Gülerek annesinin koluna girdi ve onu salona yönlendirdi. “Sen biraz otur istersen, ben şimdi yardımcılardan birine söylerim içecek bir şeyler hazırlarlar sana. İyi değilsin.”
Babamla Alena’nın annesi tanışıyor muydu? Bunu bilmiyordum. Gerçi sen hiçbir şey bilmiyorsun Ada. Kadının bir anda yüzü beyazlamış, elleri titremeye başlamış ve dizleri tutmaz olmuştu sanki. Yardım etmek için bir adım ileri attım önce, ardından Alena’nın hallettiğini gördüğümde yalnızca salonun girişinde annesini koltuğa oturtup geri dönmesini bekledim. “Gel,” dedi bana merdivenlere ilerlerken. Biz çıkarken merdivenlerden inen kadınlardan birine annesine bir bakmasını söylemişti.
Geçen sefer yanlışlıkla içeri daldığım büyük, toz pembe odaya Alena’nın arkasından girdiğimde içerisi derli topluydu. Alena dolabın içinden deri bir çanta çıkardı, üzerinde YSL amblemi vardı. İçini açıp dolaptan birkaç parça kıyafetle doldurmaya başladığında ben de pencerenin kenarına yaklaşmış, perdeyi hafifçe itelemiş ve bahçeye bir göz atmıştım.
“Bu evden nefret ediyorum, 21 Aralık’ta parti verdiğim ev çok daha güzel,” dedi Alena birkaç kitabı çantanın içine atarken. “Ama orayı kapattılar yıllar önce, gitmemize izin yoktu bu seneye kadar.”
“Nasıl izin aldın?”
“Almadım,” dedi Alena. “İzin almayı bıraktım.” Güldü. “Benim için büyük gelişme…”
“Neden kapattılar ki? Bence de çok güzel bir ev orası.”
Alena’nın, çantasının içini hızlıca düzenleyen elleri durduğunda bakışları da havada asılı kalmıştı. Maviliklerini üzerime çevirdiğinde, çalışma masasının önündeki büyük beyaz dönen koltuğa oturdum. İçerisi fazla sıcak olduğundan beremi çıkartmış, montumun cebine sıkıştırmıştım. “Kardeşimi kaybettim,” dedi Alena yeniden önüne dönerken. “O evde kardeşimi kaybettim. Öldü. Annemler de kapattılar.”
Samimi itirafı bir anda kulaklarımdan boynuma dek beni yaktığında dudaklarım şaşkınlıkla aralanmıştı ama benim aksime Alena rahat bir şekilde çantasını doldurmaya devam ediyordu. “Ben… Çok üzgünüm. Başınız sağ olsun.” Ardından farkındalıkla kaşlarım havalandı. “Bekle… O yüzden iki yatak vardı.” Alena çantasının fermuarını çektiğinde başını kaldırır kaldırmaz göz göze geldik. Fark ettiğim şeyle nefesim kesildiğinden bakışlarım da üzerinde donmuştu. Ellerim ağzıma kapanırken hatırlamak istercesine gözlerimi kapatmıştım.
“Alena’yla çocukluk arkadaşı olduğunuzu öğrendim. Şimdiki hâliniz göz önüne alınırsa çocukken nasıldınız merak ettim,” demiştim arabanın ön koltuğunda birlikte okula geldiğimiz bir sabah.
“Yakın değildik, hatta benden nefret ederdi,” demişti.
“Niye?”
“Çok sevdiği biri bana âşıktı. Peşimde dolanıyordu böyle sürekli. Alena da sinir olurdu, aşırı burnu havada başı dik bir şeydi böyle. Kıza ne yapıp ne yapmaması gerektiğini bir bir anlatırdı oturup. Tabii bu direktiflerinin arasında bana ilgi göstermesi yoktu, o yüzden hoşlanmıyordu benden. Oyununu bozduğumu düşünüyordu sanırım.”
“Çocukken aşk mı olurmuş?” Sinirlenmiştim aslında. Çocukluk aşkı da olsa sinirlendirmişti beni.
“Olurmuş…”
“Sen ne yapıyordun o kıza?”
“Anlamaya çalışıyordum. Alena zehirlenmesi yaşıyordu kız, o sarışınla takıla takıla. Oyunlar kurup oynuyordu tek başına, iddialara giriyordu benimle, aynı evde tuvalete gitsem kapıda bekliyordu ruh hastası. Hayatı boyunca da tek yaptığı başıma dert açmak oldu. Sonra gitti.” Tabii ki Alena zehirlenmesi yaşardı çünkü bizzat kız kardeşiydi…
“Gitti mi? Taşındı mı yani?” diye sormuştum.
Kafasını sallayıp “Belki döner,” diye mırıldanmıştı.
“Ne demek belki döner? İlk aşkın falan mıydı?”
“Bilmem, olabilir. Altı, yedi yaşında falandık.”
“Sen şimdi bana yedi yaşından beri çocukluk aşkını mı beklediğini söylüyorsun?”
“Hı-hı… Sorun ne?”
Histerik bir kahkaha atıp arabadan çıkmıştım. Çocukluk aşkı da olsa eskisiydi ve daha ikinci günden beni delirtmeyi başarmıştı, öyle düşünüyordum yani. Arkamdan seslendiğinde onu dinlememiş ve otopark merdivenlerinden lobiye çıkmıştım, tabii Varis de arkamdan gelmişti. Elimi tutarak durdurmuştu beni.
“Adı ne? Adını söyle ben bulurum Instagram’dan falan. Bunca sene beklemişsin, daha fazla bekleme. Zaten daha sen çocukken yapışmış kene gibi, şimdi de sorun çıkarmaz merak etme.”
“Sorun çıkarmayacağı konusunda aksini kanıtlayabilirim.” Kanıtlayabilirdi, sorun çıkaramazdı, çünkü ölüydü.
“Senin kız kardeşin Varis’in çocukluk aşkıydı,” dedim ayağa kalkarken. “Senin kardeşin onun arkadaşıydı. Aşkıydı. Gitti.” Birkaç kere gözlerimi kırpıştırarak yutkunmaya çalıştım. Ardından başımı kaldırarak “Sen de bugünü sevmiyorsun,” dedim yanına yaklaşarak. “Sen de bugünden bahsettin arabada, sen de bugünü sevmiyorsun. 22 Aralık tarihinde mi kaybettin kardeşini? Nasıl her şey bugüne denk gelmiş olabilir?”
Alena dudaklarını ıslatarak çantasını eline aldı, ardından “Hadi gidelim,” dedi düz bir sesle.
“Alena.” Tok bir sesle adını seslendim, eli kapının koluna uzanmıştı. “Bana bir cevap ver. Lütfen, bana bir cevap ver.”
“Evet Ada, öyleydi.” Omzunun üzerinden başını yana çevirdi. “Her şey 22 Aralık’a denk geldi. Bazıları planlanmış, bazıları plansızdı ama hepsi o güne denk geldi işte.” Tamamen döndüğünde artık karşı karşıyaydık.
Ben ölmüş küçücük bir kız çocuğu üzerinden laf yapmıştım Varis’e, gitti derken dönemeyecek bir hâlde oluşunu, o küçük kız çocuğunun hiç büyümediğini bile söyleyememişti bana… Bazı sözleri dudaklarına süremiyordu o, ben ise net alamadığım her cevabın üzerine bir cinayet işlemiş gibi hissediyordum şimdi. Varis Adin doğum gününde belki bir dilek dilemişti ve hayat ona bir daha asla dilek dilememesi gerektiğini öğretmişti. Doğum gününde hem annesini hem en yakın arkadaşını hem de kuzenini kaybetmişti. Onu hissetmek istercesine elimi boynuma götürdüm, bana hediye ettiği kolyenin ucunu tuttum ve gözlerimi odanın içinde gezdirdim. Üzerine kazınmış yazılar parmak uçlarıma sürtünürken kendimi berbat hissediyordum. Belki de Alena’ya hiçbir şeyi belli etmemeliydim. Belki de Kumsal haklıydı, içime atmalıydım ve ben bunu becerememiştim.
Eğer sen ortalığı karıştırmazsan kimse zarar görmez, demişti Kumsal. Ve sanırım ben, tam olarak bunu yapıyordum.
Alena merdivenlerde önden inerken salonda telefonla konuşan annesini fark ettim, montumun fermuarını çekerken yavaşlamıştım, Alena çoktan dışarı çıkmıştı bile. Kadının arkası dönüktü, bahçeyi izliyordu ve sanırım ağlıyordu. “Kabul ediyorum,” dedi titreyen bir sesle. Burnunu çekti, yutkundu, hıçkırıklarını tutmaya çalışıyordu sanırım. “Kabul ediyorum teklifini. Yapalım.”
Neden her seferinde bir şeyleri gören, duyan ben oluyordum? Her seferinde birilerine söylemem gereken şeyler birikiyordu içimde ve ben bu durumdan çok sıkılmıştım artık. Burnumdan soluyarak montumun fermuarını çeneme kadar çektim ve kapıya yürüdüm, o sırada hızlı atılan adımlar kapıya ulaştığım gibi hareketimi kesti.
“A… Ada?”
Kapı aralıktı, içeriye soğuk sızıyordu. Başımı arkama çevirdiğimde az önce salonda telefonla konuşan Alena’nın annesi koridorun ortasında dikiliyordu, makyajı bozulmuştu ve gözleri kıpkırmızıydı ama yine de kendini iyi toparlamışa benziyordu. “Efendim?” diye sordum yumuşak ve saygılı çıkarmaya çalıştığım bir sesle. Kadının titreyen dudakları aralandı, konuşacaktı ama sözler çıkmıyordu sanki ağzından. Bir süre öylece yüzümü izledi, ardından gözlerini kaçırarak burnunu çekti ve “Bir şey yok, kusura bakma beklettim,” dedi düz bir sesle. Boğazını temizliyordu sürekli.
“Pekâlâ, iyi akşamlar…”
Ben dışarı çıkıp kapıyı kapattığımda Alena basamaklarda beni izliyordu. “Bir şey mi oldu?”
“Annenin nesi var?” diye sordum meraklı bir sesle, ellerimi montumun ceplerine sokarak peşinden bahçe çıkışına ilerlerken. “Önce adımı seslendi, sonra yüzüme bakıp bir şey yok dedi.”
“Babam çok üzüyor onu.” Bahçe kapısını kapatarak çıktığımızda arabaya ilerledik. Alena’nın sesi üzgün ve kısık çıkıyordu. “Üzdü de hep. Geçmişte yani.” Dönüp eve bir bakış attı. “Boşanacaklar.”
“Aral?” diye sordum. “O biliyor mu bunu?”
“Henüz bilmiyor ama öğrense havalara uçar,” dedi gülerek.
Arabaya bindiğimizde Alena çantasını arka koltuğa bıraktıktan sonra öne geçmişti. Emniyet kemerimi bağladıktan sonra motoru çalıştırırken sıkıntıyla bir nefes verdim. “Annen ben çıkarken telefonda konuşuyordu. Birine ne olduğunu bilmediğim bir şeyi kabul ettiğini söyledi. Haddim değil ama bilmen gerekebileceğini düşündüm.”
“Güzel,” dedi Alena yüzü bir gülüşle aydınlanırken.
Şaşıracağını ve kaşlarının çatılacağını düşünmüştüm esasen, böyle bir tavır beklemiyordum ama haberi vardı demek ki. Nereye gideceğimizi bilmediğimden caddeye doğru sürdüm, kahve içerken konuşacağımızı düşünüyordum. Telefonumun çaldığını Alena adımı seslenene kadar fark etmemiştim bile. “Ada,” dedi sorarcasına bir sesle. “Telefonun çalıyor.”
“Farkındayım,” dedim sağa çekerken. Bir market, bir kuyumcu ve bir fırın vardı yan yana. Elimi cebime atıp telefonumu çıkarttıktan sonra ekrana baktım. Varis arıyordu. Benim korktuğum da tam olarak ekranda onun ismini görmekti.
“Çocuğu Variserefsiz Adin diye mi kaydettin?” diye sordu Alena gülerek. “Hadi, aç. Şüphelenecek.”
“Ne diyeceğim?”
“Kahve içmeye gidiyoruz, doğruyu söyle. Evime uğrayıp birkaç eşya aldık sadece.”
Aramanın sonlanacağını hissettiğim sırada boğazımı temizledikten sonra açtım telefonu. “Efendim?” Sesimi oldukça yumuşak ve neşeli çıkarmaya çalışmıştım.
“İşim birazdan bitiyor, Milas’la gelip alacağım seni evden, haber vermek için aradım,” dedi düz bir sesle. “O küçük parazitle oyuna daldın herhalde, açmayınca endişelendim.”
“Aa şey, biz eve gitmedik.” Gözlerimi kapatmış, oldukça sakin davranıyordum. Elim boynuma asılı kolyeye gitmişti yine, parmak uçlarım üzerine kazılı yazıda dolaşıyordu. “Alena’nın evine gittik birkaç eşya almak için, şimdi de kahve içmeye gidiyoruz dışarıda. Sonra eve geçeceğiz sanırım.”
“Hımm… Tamam,” dedi, kapanan gözkapaklarımın karaltısında gözlerini görüyordum, bir çift gri gözü.
“Dikkatli sür.”
“Tamamdır, öptüm,” dedim telefonu kapatırken. Aramayı sonlandırmış olsam da gözlerimi açmamış, elimi kolyemin üzerinden çekmemiştim.
“Gel inelim istersen, hemen ileride bir kafe var bildiğim.” Alena’nın eli, direksiyonu tutan elimin üzerindeydi. “İyi değilsin sen, daha fazla sürme de zaten. Güzel park ettin buraya.”
Gözkapaklarım aralanırken kafamı salladım, elimi kolyemden çekmemiştim. İnsanın içindeki sıkıntı kanatlanıp uçar mıydı göğsünde? Benimki uçuyordu, her çarpışında etten duvarlarımda, başka bir kesikten kan akıtıyordu. Sanki söylemek istediğim çok şey vardı da susmuş gibiydim. Sanki atmak istediğim bir çığlık kalmıştı boğazımda, çığlıklarımı yutuyor gibi sessizdim. Sanki temelinden sarsılmış bir binadaydım, deprem uyarısına kulak asmadan kanepeme yayılmış kitabımı okuyor gibi sakindim.
Küçük kıyametleri vardı insanların, büyüdüğünü beklemelerine fırsat bile bırakmayan… Ben benimkini ne zaman kucaklayacaktım? Çünkü biliyordum, kucak açmadığın her acın seni göğsünde öksüz bırakırdı.
Ve ben çoktan öksüz kalmıştım.
Arabanın kapısını kapatırken yavaş yavaş kararmaya başlamış gökyüzüne kaldırdım bakışlarımı, derin bir nefes aldım. Arka koltuktaki çantamı omzuma takarken tek dileğim eve gitmek, yatağıma kıvrılıp başımı Varis’in göğsüne yaslarken uyumaktı. Çok imkânsız geliyordu sabahtan beri yaşananlar göz önüne alındığında, sanki bugün bir türlü bitmiyordu ve daha yaşatacakları da var gibiydi.
Ön taraftan dolanıp kaldırıma çıktığımda Alena’nın yanında yürüyordum, kolyemden elimi çekeceğim sırada önünde durduğumuz kuyumcunun kapısından içeri bakakaldım. “Ne oldu?” diye sordu Alena. “Bir şey mi beğendin?”
“Bir gelsene,” diye mırıldanarak cam kapıyı ittirerek içeri girdim. Mücevherlerle kaplı cam tezgâhın arkasında takım elbise giymiş ellilerinde bir adam vardı, gazete okuyordu. İçeri müşteri girdiğini fark edince gazetesini katlayıp sehpasının üzerindeki çayının yanına bıraktı ve burnunun ucundaki gözlüklerini düzelterek ayağa kalktı. “Buyurun,” dedi çatallı bir sesle. “Hoş geldiniz.”
“Merhaba, hoş bulduk,” dedim düz bir sesle, bir yandan da saçlarımı omzuma çekmiş kolyeyi çıkarmaya çalışıyordum. Alena da adam da dikkatle beni izliyordu. Kolyeyi çıkarmayı başarabildiğimde, tezgâhın üzerine dirseğimi yasladım ve kaldırdığım avucumun içine bıraktım ucunu. “Rica etsem bu kolyede ne yazdığına bakabilir misiniz? Telefonumun kamerasından bakmaya çalıştım ama net değil, fazlasıyla küçük olduğu için görünmedi, sizde yeterince iyi bir büyüteç olabileceğini düşündüm.”
“Tabii kızım, olur, bir dakika bekle.” Adam L şeklindeki tezgâhın öbür ucuna gittiğinde, bir kutu çıkardı öncelikle. Üzerine kadife bir mendil serdi. Ardından küçük bir büyüteçle birlikte kadife mendil serdiği kutuyu alıp döndü. “İçine koy kızım,” dedi kutuyu aramızdaki tezgâha bırakırken. Kolyenin ucunu kadife kumaşın üzerine bıraktım. Adam gözlüklerini gözlerine iterek kutuyu kaldırdığında büyüteçle bakıyordu yazıya.
“Hımm…” Hışırtılı bir ses çıkardı. “Türkçe değil bu, İngilizce de değil sanırım…” Kutuyu tezgâhın üzerine bırakırken büyüteci de bana uzatmıştı. “Lazerle yazılmış, ön tarafına da bir çiçek sembolü işlenmiş. İşçiliği çok iyi. Gramajına da bakmamı ister misiniz? Satmayı düşünüyorsanız tabii… Güzel bir parça.”
“Hayır, teşekkürler, düşünmüyorum,” dedim büyüteci elinden alırken. Kadife mendilin üzerine serili kolye ucuna büyüteçle bakarken, kelimeler artık çıkarabileceğim kadar büyüktü. Fransızca’ydı. Vous devenez responsable, à jamais, de ce que vous avez apprivoisé. Ölene kadar sorumlusun, gönül bağı kurduğun her şeyden.
Bu Küçük Prens kitabından bir alıntıydı, biliyordum… Bu sözü birkaç kez internette görmüştüm, çıkaramadığım bir tanıdıklık vardı üzerinde. Ve Varis, bu sözü, bana hediye ettiği kolyenin üzerine yazdırmıştı.
“O ne be öyle, karınca duası gibi,” dedi Alena. “Arkasında ne var?”
Adama teşekkür ederek kolyeyi elime aldığımda arkasını çevirdim, büyüteçle bakıyordum çiçek desenine. Açelya. Bu çiçeği nasıl tanıyamamıştım? Çok orijinal, çok hoş bir çizimdi bu. Bir çizgi ile başlıyordu ve bir çizgi ile bitiyordu. Açelya, Varis’in en sevdiği çiçekti.
İnsan ne kadar büyük üzülürse, o kadar büyük gülümsetirmiş hayat onun karşılığında; karmaya inandım ben hep. İnanmasam, nasıl tutunabilirdim bu dünyaya bilmiyordum çünkü. Çalan çırpanın, kadınlara el kaldıranın, yuva yıkanın, öldürenin cezasının bir şekilde verilmeyeceğine inansam, bu inançsızlık beni yolumdan saptırabilirdi. Eve gitmeyi dilerdim hep çıkılmaz bulduğum sokaklara girerken, ıssız hissettiğimde, kıyısız hissettiğimde, gemilerim battığında denizlerimde; ev benim sığınağımdı, aksi sürgün olurdu. Arabadan inerken de bunu istemiştim, bunu dilemiştim; evimde olmayı, onun kollarında uyumayı. Ama ne ev ne yatağımdı dilediğim aslında… O’ydu.
Bir insanı evin yaparsan, eninde sonunda sürgün olmaya mahkûmsundur. Çok büyük bir cezadır bu. Bütün kötülüklerden uyuyarak kaçmaya çalışan küçük çocuklar yataklarının sıcağına sığınır ve her yetişkin kendi çocukluğunu büyütür yıllarca, ölene dek. Düşersin dizlerin kanar, evine gitmek istersin. Kavga edersin, ev yolu görünür. Berbat bir günün ardından evde olmayı hayal edersin… Yorgunsundur, ne tatlı gelir o ev fikri şimdi sana. Ev sıcaklığı. Ev konforu. Dört duvar, bir çatı; ev. Birini evin yaparsan, evinin ayakları olur; yürüyüp gidebilir senden, geçebilir belki üzerinden… Birini evin yaparsan, o ev yeterince büyük bir depremde yıkılabilir; altında kalırsın.
Varis Adin bütün o kaybettiği insanları ev yapmıştı, bir 22 Aralık gecesi de o evin altında kalmıştı. Şimdi ben onu evim yapıyordum ve belki de, kendi evimi kendi üzerime kendi ellerimle yıkmaya yürüyordum.
Kapı açıldığında soğuk bir rüzgâr içeri doldu, bacaklarımı üşüten soğuktu beni kendime getiren. Alena’yla aynı anda gözlerimizi kolyeden çekerken göz göze geldik, ardından omzunun üzerinden kapıya baktım; içeri giren adama. Alena’nın sırtı dönüktü. Bu adam, kara gözlü, siyah saçlı, uzun boylu, kırklarının sonunda, yakışıklı bir şekilde yaşlanmış bir adamdı. Bu adamın üzerinde uzun, kalın, siyah bir kaban ve boynuna sarılmış siyah bir atkı vardı. Bu adamın gözleri ölü bakıyordu. Bu adam, Balamir Adin’di.
Cam kapının arkasından hemen kaldırım kenarına park edilmiş siyah Mercedes’i gördüm, önünde bekleyen takım elbiseli korumayı; kulaklığından bilgi alan başka bir koruma ise hemen dükkânın önünde hazır bekliyordu. Balamir Adin seslice nefes verirken elindeki deri eldivenlerden birini çıkardı ve “Uzun zamandır bu anı bekliyordum, Adacığım,” dedi elini bana uzatarak. Alena bir adım geri çekilmişti, artık yan yana olduğumuzdan ifadesini göremiyordum. “Balamir Adin.” Eli hemen önümdeydi. “Tanıştığımıza memnun oldum. Ya da dur, o bir kere olur… Sonunda karşılaştığımıza mı demeliyim?”
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.