MATEM ÇİÇEKLERİ
ADA
YİRMİNCİ BÖLÜM
Kimsesiz bırakılmış anıların elinden geçmişin hayaletleri tutar.
Kanatları kırık kelebeğin, son çırpınışlarıdır bunlar.
Varis
“Varis.”
Sayfanın kenarına karalanmış kelebek çiziminde takılı kalan gözlerimi, adımın seslenildiği tarafa çevirdiğimde her ne kadar ana geri dönmüş olsam da aklım çoktan topuklayarak odayı terk etmiş gibi hissediyordum.
“Kız sana soruyor,” dedi Milas gözleriyle karşımda dikilen kadını işaret ederek. “Dosyanın kopyasına ihtiyacı varmış muhasebe departmanının. İmzan gerekiyor.”
“Tabii, tamam,” diye geveledim ağzımda masanın köşesindeki kalemliğe uzanıp bir kalem kaparken. Kadın dosyayı önüme bıraktığında dokuz sayfanın tamamının sağ köşesine imzamı attım. Pilot kalemin kapağını kapatıp doğrulurken kadınla göz göze geldiğimizde gözlerinin ne kadar soluk yeşil olduğunu düşünmeden edemedim. Hiç benzemiyordu. Hiçbir yeşil onun tonunu taşımıyordu. Hepsi bomboş bakıyordu sanki.
“Teşekkürler,” dedi kadın dosyanın kapağını kapatıp alırken ama onu “Bir dakika,” diyerek durdurdum. Şaşkın bakışları bana döndü. Şirkete yeni geldiği her hâlinden belliydi. Ağzımdan çıkacak herhangi bir şeyi beklerken ne söyleyeceğime dair bir fikri olsa da olmasa da çok çabuk korkuyordu. Belki de korkmalıydı. “Resmi dosyaların üzerine kurşun kalemle hayvan figürleri kazırken bir dahakine çok daha iyi bir silgiyle temizlediğinizden emin olun.”
Köşedeki deri koltukta keyfince yayılan Milas’ın kaşlarının kalktığını gördüm ama umursamadım. Kadın da şaşkınlıkla ağzını açmıştı ama bir şey söyleyecek gibi değildi. “Be… Ben…”
“Sorun değil.” Lafını kestim. Belki de hiçbir şey söylememeliydim ve direkt çıkıp gitmesine izin vermeliydim ama ne zaman ağzımı tutabilmiştim ki!
Masanın kenarına oturdum, istemsizce ensemi ovalamaya başladım. Bugün bir an önce bitmeliydi. Berbat bir gündü.
“Kusura bakmayın, resmi evrak olduğunun bilincindeyim fakat gergin bir telefon konuşmasının ortasındayken bilinçsizce kenara kelebek çizmişim. Bir daha olmayacak.” Kadın dosyayla birlikte odadan çıkarken dönüp de bakmadım. Öyle olduğunu biliyordum, yoksa kim resmi evrak karalardı ki? Üstelik bu kadın yalnızca yaz için staj yapıyordu burada.
“Üstün zekâsıyla kendinden büyük kadınları azarlayan Varis Adin’in daha yirmisine yeni girecek olmasının şoku,” diye homurdandı Milas arkadan. Başımı kaldırıp ona ters ters baktım.
“Ne?” diye sordu.
“Bir şey demedim,” diye homurdandım yorgun bir ifadeyle saç diplerimi çekiştirirken.
Milas yattığı yerde doğrulurken telefonunu indirdi ve bıkkın bir suratla baktı. Sabahtan beri ofisteki deri koltukta bir o tarafa bir bu tarafa bayılıyor ve yattığı yerden benimle uğraşıyordu. Başka işi yok muydu bu çocuğun?
Mesela hemen şu an motosikletine atlayıp basıp gidebilirdi İstanbul’dan, sevgilisinin yanına. Alena muhtemelen onu gördüğünde üzerine atlardı. Mutlu son.
O beni gördüğünde ne yapardı?
“Ne yapıyorsun bu kafesten çıkınca?”
Kafes. Gözlerimi devirdim. Burası kafes falan değildi, aklımı dağıtmak için mükemmel bir yerdi. Bir diğer mükemmel tercih de spor salonu oluyordu. Ya da havuzun dibi. Bekle. Havuzun dibi artık iyi bir seçim değildi. Mümkünse bir daha havuz falan görmek istemiyordum hatta.
“Milas, yorma abicim, hadi,” diye homurdanarak kalktım masadan ve üzerimdeki beyaz gömleğin kol düğmelerini çözüp kumaşı kıvırmaya başladım. Klima çalışıyor olmasına rağmen içerisi fazlasıyla sıcak olmuştu.
“Pizza falan mı söylesek?”
“Git evinde söyle.”
“Burada manzara iyi,” dedi ayağa kalktığında, gün batımıyla birlikte kızıl turuncu bir filtrenin hâkim olduğu İstanbul’a yukarıdan bakıyordu. “Bir şeyler de içeriz.”
“Sessiz olacaksan o köşede zıkkımlanabilirsin.”
“Birlikte zıkkımlanırız, diye düşünmüştüm.”
“Yanlış düşünmüşsün.”
“Her zamanki gibi.”
Koltuğuma geçip oturduğumda incelemem gereken dosyalara yan bir bakış fırlattım. Sanki tüm bu iş yükü yetmiyormuş gibi bir de başıboş dolanan kuzenimle de ilgilenmek zorunda mıydım? Gidip kendine eğlenecek başka bir şey bulsa olmaz mıydı benden başka?
Üniversiteye geçmeden önceki yazı boş geçirmemek için şirkette staja başlamıştım ve üstüne imza yetkim de olduğu için geleni gideni bitmiyordu ofisin, babam beni kaşesi olarak kullanırken acımıyordu.
CV umurumda değildi ya da referans… Kafamı meşgul edecek şeylere ihtiyacım vardı.
“Akşam teras partisi varmış yine, mezunlar toplanıyor,” dedi Milas. Bir an; küçücük bir an göğsüme bir sıcaklık yayıldı ama çabucak soğudu. “Gelmeyecek misin? Ben bile mezunu olmadığım okulun partisine gidiyorum bak.”
“O senin yüzsüzlüğün.”
“Alena da gelecek.”
O sarışın burada mıydı? “Geçmiş olsun.”
“Ne alaka?”
Omuz silktim. “Genel.”
Alayla güldü. “Asıl sana geçmiş olsun bit beyinli. Kelebek çizimi görünce bile aklın gidiyor.”
Başımı, elimde tuttuğum dosyadan kaldırdığımda, parmaklarımın arasında gezdirdiğim kalem çoktan yere düşmüştü bile. Milas’ın alaylı ifadesi yüzünden silinirken üzerime doğru yürüdüğünü gördüm ve onu sadece izledim. Uzanıp elimdeki dosyayı alarak masaya çarptığında, buradan tam olarak tripli bir anne gibi görünüyordu. Sen bunu nereden biliyorsun ki Varis?
Filmlerden, dizilerden, belki kitaplardan…
“Oğlum biraz sosyalleş lan, dışarı çık, bu ne? Senin yaşın kaç ki tıktın kendini ofise? Bunalmıyor musun hiç?”
“Daha geçen hafta İtalya’daydım.” Koltukta geriye yaslanarak kollarımı göğsümde birleştirdiğimde, suratımdaki bıkkın ifadeyle beni benden daha iyi tanıdığını ve şehirdışında olsa bile tüm yaz ne yaptığımı günü gününe bildiğini düşünen sevgili kuzenime bakıyordum.
“Bir ihale için babanla gittin, adam bile iki gün tatil yaptı. Sen otel odasına kilitlemişsin kendini.”
“Saçmalama,” dedim aksi bir tavırla. “Dolandım bir iki.”
“Bir dakika lan.” Milas’ın kaşları çatıldığında, aklına ne geldiğini biliyordum. “Şu Fransız modelle çıkan fotoğraflarınızın çekildiği zamandan mı bahsediyorsun sen? Bana gelen istihbarat kendini odaya kilitlediğin yönündeydi ama fotoğraflar geçen haftadansa kanıtın var demektir…”
“Sana gelen istihbarat mı?” Yüzümü buruşturdum. “Nereden alıyorsun tam olarak bu bilgiyi?”
“Bu seni hiç ilgilendirmez ama sekreter kadından,” diye kestirip attı. “Neyse. Fransız modele geri dönelim…”
“Dönülecek bir şey yok. İlla dönmek istiyorsan eve dön.”
“Ha ha ha,” diye homurdandı Milas, ekşi bir suratla. O ekşi suratının ortasına bir tane yumruk indiresim vardı son zamanlarda. “Magazin yıkılıyor haberin olsun.”
“Beni ilgilendirmez.”
Milas sessiz kaldığında, başımı kaldırıp da ona bakmadım. Bunun yerine az önce iletilen bir maili açtım ve hızla cevap yazmaya başladım. Birkaç dakika sonra eklediğim dosyayla birlikte cevabı gönderdiğimde Milas’ın masanın kenarına oturmuş, kolları göğsünde, kaşları kalkık bir ifadeyle bana baktığının farkında değildim. “Ne?” diye sordum sonunda.
“Millet yanlış anlayabilir sen çıkıp yanlış bir bilgiyi düzeltmediğinde.”
“Sen ne kadar açıklama yaparsan yap insanlar anlamak istediklerini anlarlar Milas, o yüzden bazen kendini yormamak en iyisi.” Mail kutumu kontrol ettim, ardından sekreterin gönderdiği haftalık takvime göz atmaya başladım.
“Sen bilirsin kardeşim,” dedi en sonunda vazgeçerek. Masadan kalktığında tamamen gidiyor olduğunu düşünerek rahat bir nefes vermiştim. “Akşam partiye bir uğra.”
Kafamı salladım ama partiye falan gidecek hâlim yoktu. Tek isteğim Milas’ın bir an önce çıkıp gitmesiydi. Böylelikle işlere gömülebilirdim, daha sonra gecenin bir yarısı eve döner ve saat ne kadar geç olursa olsun uyuyamayacağım gerçeğiyle yüzleşirdim. Siktir. Hayatım gerçekten de bombokluğun elli tonuydu.
Her şeyin başlangıç noktası neydi peki? Annemi kaybettiğim gün mü? En yakın arkadaşımı? Kuzenimi? Hayır. Her şeyin boka sardığı gün, her şeyin düzeleceğine dair içimde bir umut yeşerdiği gündü.
Yeşermek… Yeşil.
Eylül 2017
“Kendini ne zannediyor bu kız ya? Ne demek abi ben seninle dans etmem? Ne demek? Bulmuşsun taş gibi çocuğu,” dedi Alper kendini işaret ederek. “Bir de dans etmeyeceksin öyle mi? Ayrıca ben çok meraklıydım sanki senin elinle belini tutmaya, göz göze adım adım vals yapmaya! Hoca eşleştirdi ulan!”
“Alper, kardeşim,” dedi Reha ekşi bir tebessümle. “Kulağımı siktin. Git az ötede yaşa ne yaşıyorsan.”
Elimdeki bitmiş su şişesine bir bakış attım. Son yudum biraz önce boğazımdan aşağı mideme gitmişti. Plastik şişeyi elimde buruşturarak top hâline getirdiğimde birkaç metre ilerideki çöp kutusunu nişan aldım ama kapağı kapalıydı.
O an, çöp kutusunun yanından geçen bir kız grubu dikkatimi çekti. Aralarından biriyle göz göze gelmem için uğraşmama bile gerek kalmamıştı. Hepsi birden kıkırdadığına göre zaten yalnız kaldıklarında beni ve bizimkileri aralarında birbirleriyle eşleştiriyorlardı, hatta aralarından birininki olduğuma kalıbımı basabilirdim.
Sarışın olana başımla çöp kutusunu işaret ettiğimde yürüdüğü yerde adımları durdu ve şaşkınlıkla bana baktı. Arkadaş grubu birkaç adım ilerledikten sonra kıza dönmüşlerdi.
“Ben mi?” Sesini duymamıştım ama dudaklarını okuyarak ne dediğini anlayabilmiştim. Kafamı salladığımda yüzüne heyecanlı bir gülüş yayıldı ama tek isteğim çöp kutusunun kapağını açmasıydı.
“Oğlum sen benim kardeşim değil misin lan? Hastalıkta sağlıkta diye yemin etmedik mi biz?” Alper’in geride, Reha’nın elindeki kitabı kapatıp kollarını boynuna dolayarak kucağına oturduğunu görmem için bakmama gerek yoktu. “Niye çekmiyorsun lan benim nazımı? Ben size anlatmayacağım da kime anlatacağım lan?”
“Evlendik mi amına koyayım. Hastalıkta sağlıkta ne?”
Kız, çöp kutusunun kapağını açmasını istediğimi anladığında çöpü işaret etti. Başımı salladım. En azından çabuk anlamış ve beni uğraştırmamıştı.
Gülerek kapağı açtığında eliyle açık tuttu. Keyiflenmiştim. Buruşturduğum pet şişeyi, bileğimden aldığım kuvvetle nişan alarak çöp kutusuna fırlattığımda içeri girdi. Kız çöp kutusunun kapağını bıraktıktan sonra gülerek alkışlamaya başlamıştı. Ona göz kırptım.
Omzuma yediğim yumrukla dikkatim dağıldı, sağıma döndüğümde Alper karşımdaydı. “Sakın tut beni deyip kollarını boynuma dolayarak kucağıma atlama yoksa çöpe fırlattığım sıradaki şey sen olursun,” diye homurdandım suratına doğru.
“Buna ne oldu lan iki dakikada?” diye söylendi Alper, Reha’ya dönerek beni gösterirken. “Burada öfkeli olan benim, beni dinleyeceksiniz abicim. Ha çok mu öfkelenmek istiyorsunuz? Yazalım takvime, sırayla öfkelenelim bundan sonra ben de öfkelendiğimde hak ettiğim ilgiyi alayım.”
“Ya oğlum anladık, kız seninle dans etmek istememiş,” dedi Reha kitabı yüz hizasından indirirken. Kitabın arasına bir ayraç koyup kenara bıraktıktan sonra futbol sahasının tellerine yaslandı. “Niye bu kadar içerledin ki sen buna? Sen kimsin amına koyayım? Kimse reddedemez mi seni?”
Alper’in bozulduğu açıkça görülüyordu. Somurtarak başını çevirdiğinde ellerini beline koydu ve gözlerini üzerimizde gezdirdi. “Çisem. Beni reddeden.”
Reha’yla aynı tepkiyi verdik: Dudaklarımız ince bir çizgi hâlini aldı ama bu yalnızca gülüşümüzü bastırmak istediğimizdendi. Ardından başımızı yana çevirdik ama Alper bakmasa bile her şeyin farkındaydı. “Sizin eşler kim?” diye sordu ardından.
“Ben hayatta dans etmem, antrenman var dedim ayrıldım,” dedim aradan sıyrılarak.
Reha gözlerini kaçırdı. “Kumsal.”
“Kapmış güzelim kızı,” diye homurdandı Alper. “Ulan gel eşleri değiştirelim. Kumsal beni sever.”
“Hatırlat ben de seni seveyim bir ara Alper,” dedi Reha ondan beklenmeyecek kadar ters bir tavırla.
“Haydaaa… Ne dedim ki şimdi ben?”
“Bakın kim geliyor,” diye mırıldandım, gözlerim uzağa bakarken istemsizce kısılmıştı. Ellerimi pantolonumun cebine soktum ve omzumu tribün duvarına yasladım.
Kumsal’ın üzerinde okul forması vardı ve saçları her zamanki gibi tepesinde sıkıca toplanmıştı. Geçen sene okuldan mezun olan bir sarışınla fazla benzer özellikleri vardı ama Kumsal daha sakin ve çekingen bir insandı, tehdit altında hissetmediği sürece parlamazdı.
“Geldi seninki bak, telepatiyle çağırdın kızı herhalde,” diye homurdandı Alper. Reha onun kafasına eline geçen küçük bir taşı fırlattığında Alper çoktan tribün duvarından içeri atlıyordu taştan kaçmak için.
Kumsal yanımıza geldiğinde kollarını göğsünde birleştirdi. Bu kızın surat ifadesi fazlasıyla iticiydi, özellikle bir çaba sarf etmediği sürece öyle duruyordu ve bu onun suçu değildi. Sadece yüzü böyleydi. “Ne yapıyorsunuz burada?”
“+18 içerik çekiyoruz katılmak istersen,” dedi Alper kafasını tribün duvarından çıkartarak.
Kumsal gözlerini devirdi. “Ergenler.”
“Sen sordun kızım. Ne yapıyor olabiliriz acaba okulun bahçesinde teneffüste? Allah Allah bak sen şu işe…”
“Amma boş yaptın kardeşim,” diye homurdandı Reha. Kitabını tekrar açmış ve kaldığı yerden devam ediyordu ya da ediyormuş gibi yapıyordu. Bazen sırf ortama katılmamak ya da bir nedenden birilerini görmezden gelmek için bir silah olarak kullanabilmek üzere kitap taşıdığını düşünüyordum.
“Keşke sen de boş boş bakmak yerine benim gibi bir şeyler yapabilsen Reha. Boş moş fark etmez. Şuna bak. Kira ödüyor musun lan sen o beynin kafanın içinde kapladığı yere?”
Reha bu sefer acımadan daha büyük bir taşı eline aldığında Alper kafasını çıkardığı duvarın arkasına gizlendi yeniden, ardından görüntü yokken sesi duyuldu. “Acımasız mısın lan? Bari küçük seç! Kafam yarılırsa dikiş atmadan önce o bölgeyi tıraş ederler! Bu saçları uzatmak için kafama duşta çiğ yumurta kırıyorum ben!”
“Iyyy.” Kumsal öğürerek suratını buruşturduğunda benim tepkim de pek farklı olmamıştı.
“Güzellik sırlarını bizimle paylaşmana gerek yoktu,” diye homurdandı Kumsal.
“Tabii ben susayım sen devam et o zaman Kumsalcığım, mesela geçen ay Instagram’da takipçilerine duyurduğun klinikte yaptırdığın dolgu işlemlerinden bahset,” dedi Alper yalnızca gözlerini görebileceğimiz şekilde duvarın ötesinden bize bakarken.
“Kaşımın ortasına ufak bir işlem yapıldı sadece!” Kumsal öfkeyle Alper’e döndüğünde, Reha da kitabına dönmüştü ama sohbeti dinlediğinden emindim.
“Bana ne kızım, doldurdun mu doldurdun. Gerisi boş.”
“Bazen gerçekten deli ediyorsun insanı Alper,” diye homurdandı Kumsal önüne dönerken.
“Seninle bir aylık anlaşma yapalım, söz bulaşmayacağım. Şartlarımı söylüyorum evet. Bir tane zaten sadece… Şu zorunlu dans dersinde benimle eş ol, Çisem de Reha’yla dans etsin,” diye bir teklifte bulundu Alper. “Tweetlerinin altına yılan emojisi atmayı bırakacağım ve kesinlikle ama kesinlikle voleybol antrenmanlarının ortasına dalıp topu bahçenin bir ucuna şutlamayacağım. Bak söz veriyorum.”
Kumsal, çatık kaşlarıyla Alper’e bakarken tereddütte görünüyordu. Altdudağını ısırdığında bunu aslında kabul etmek istemediğini anlamıştım ama kabul etmek gerekiyordu ki Alper, birine takınca onu bıktırana kadar uğraştırıyordu ve bu aralar uğraştığı kişi Kumsal olduğu için bundan kurtulmak onu rahatlatacaktı.
“Tamam,” dedi Kumsal. Reha’nın taştan suratı kitabındaydı ama olmayan ifadesinin düştüğünü görebilmiştim. Dudaklarım kıvrıldı. Bunu benden başkasının fark etmediğini biliyordum. Boku yedin yani. Bravo Reha.
“Oha lan!” Alper sevinçle duvarın üzerine çıktığında oraya oturdu ve bacaklarını aşağı sarkıtarak avuçlarını sertçe birbirine çarptı kahkaha atarken. “Kabul etti!”
Reha, Alper’in alnına bir taş fırlattığında bunu kimse beklemiyordu. Alper inleyerek ellerini alnına yasladı, o sırada dengesini kaybetmişti ki kaykılarak tribün koltuklarının önüne düştü. Kumsal şokla onun iyi olup olmadığını kontrol ederken Reha kitabına geri dönmüştü ama ben içten içe gülüyordum.
“Bu niyeydi lan şimdi?” diye bağırdı Alper.
“Geri zekâlı bir kene olduğun için,” dedi Reha.
Öyleydi.
“Sen niye geldin?” Sonunda boş konuşmalarına dayanamayarak sorduğumda, soruyu yönelttiğim kişi elbette Kumsal’dı. Yakın değildik, işi düşmediği sürece yanımıza gelmezdi. Koca okulda elini kolunu sallaya sallaya, karşımızda iki büklüm olmadan derdini anlatabilen tek kızdı kendisi çünkü bizden herhangi bir isteği ya da beklentisi yoktu.
Kumsal gözlerini kaçırdığında bir şey isteyeceğini düşünmüştüm. Bir keresinde, matematik sınavından tam not almak için bir kıza numaramı vermişti ve bunun bedelini ağır ödemişti. Sınavın ortasında yanındaki kızla bir saniyeliğine kâğıt değiştirip işlemlerine bakmak istediğinde kızın sonradan benim numaramı isteyeceğini düşünmediğini söylemişti ama bu umurumda değildi. Ne halt yerse yesin benim üzerimden iş yapamazdı.
“Yeni bir öğrenci nakil oldu okula,” diye geveledi ağzının içinde.
“Yakışıklı mı? Numarasını mı istiyorsun? Bir dakika. Sen istesen gidip sorarsın ve alırsın da,” diye homurdandı Alper alnını ovalayarak sonunda duvardan atlayıp yanımıza geldiğinde.
“Hayır geri zekâlı, erkek değil kız,” dedi Kumsal.
“Lezbiyen olduğunu biliyordum,” dedi Alper gururla. “Hissediyorum abi ben lezbiyenleri. Kızıl boyalı saç, taşlar maşlar, piercing dövme, bez çantalar falan bayağı hot oluyorlar. Sen de haklısın tabii Kumsalcığım.”
“Benim piercingim mi var?” diye sordu Kumsal.
“Sen nasıl bir malsın?” diye sordu Reha.
“Mal mıyım geri zekâlı mıyım önce bir karar verseniz?” Alper, Kumsal’a bir bakış attı. “Ayrıca kızıl saçın ve dövmen de yok. Chanel’lerden YSL’lerden denk gelirse bir bez çanta bulunabilir odanda ama onlar da markaların ürünü içinde gönderdiği torbalardır…”
Üçümüz aynı anda “Geri zekâlısın,” dediğimizde Alper şak diye avuçlarını yüzüne çarptı ve arkasını dönerek duvara tosladı. Kumsal istemsizce gülmüştü ama samimi görünmüyordu, kafasını kurcalayan bir şeyler olduğu belliydi.
“Eee?” diye sordum derin bir nefes alırken konuya dönmesini bekleyerek.
“Eee’si,” dedi Kumsal gözlerinde küçük bir tereddütle gergince ensesini ovalarken. “Neyse ya,” diye homurdandı ardından. “Boş verin. Görürsünüz zaten. Sürpriz olsun.”
“Bu muydu yani? Değerli vaktimi bunun için mi harcadın? Şimdi kim boş yaptı sorarım size. Ha? En büyük boşu kim yaptı şu an? İsim bekliyordum sizden. Direkt hedef gösterin.” Alper hepimize mikrofon tutarcasına üzerimize geldiğinde, bana yaklaştığı an alnına işaretparmağımı dayayıp onu ittirdim.
Kumsal gün içerisinde bin beş yüzüncü göz devirişini gerçekleştirdikten sonra arkasını dönüp arkadaşlarının yanına yürümeye başladığında sahada dikilmekten sıkılmıştım, üstelik birazdan zil de çalacaktı. “Ben sınıfa gidiyorum,” diye mırıldandım yanlarından geçerken. Eşzamanlı olarak Alper yerdeki basketbol topunu kaptı ve Reha da kitabını kolunun altına sıkıştırarak beni takip etti.
“Hazırlık okumasak şu an son sınıftık,” diye homurdandı Alper. “Bu olayla ilgili hoşuma giden tek şey iki ay sonra okula artık arabayla gelmeye başlayacağım.”
Reha anlamsızca Alper’e baktı. “Teras partilerine zaten arabayla gelmiyor musun? Ha oraya sürmüşsün ha buraya…”
“Olmaz, bu taraflarda fazla kontrol oluyor. Yakalanır makalanırız ehliyetsiz… Sakat iş.”
“Senin yaptığın her iş sakat,” diye homurdandı Reha.
“Dedi dans etmek istediği kızı elinden alırken bile çıtını çıkarmayan uslu oğlanımız,” diye homurdandı Alper. Bastığım yerdeki bakışlarım şaşkınlıkla büyürken kaşlarım havalandı. Alper’in bunu fark ettiğini anlamamıştım.
“Yok öyle bir şey.”
“Var abicim, alnıma o koca taşı boşuna mı yedim ben?”
“Onu hak ettiğin için yedin. Ayrıca bit yeniği kadardı.”
“Alnımı yardın amına koyayım, ambulansı arayacaktım. Allahıma gittim geldim ben o duvardan düşerken. Ayrıca hak ettiğimi kabul ediyorsan haklı olduğumu da ediyorsun demektir,” dedi Alper muzip bir sesle. Önümüze geçmiş, geri geri yürürken işaretparmağında basketbol topunu döndürüyordu. “Kumsal’dan mı hoşlanıyorsun?”
“Böyle bir şey olsa ona çıkma teklifi ederdim,” dedi Reha sanki onun için hiçbir şeymiş gibi bunu yapmak.
“O zaman et,” dedi Alper.
“Ederim,” dedi Reha.
“Yap abicim.”
“Yapacağım.” Reha bir anda gururla, gülümseyerek yapacağını söylediğinde Alper’le göz göze geldik, ikimiz de muzip bir ifadeyle kafa sallamıştık. Reha ne dediğinin farkına vardığında adımları durdu ve “Lan,” dedi. Ardından “Lan!” diye bağırdı ve Alper’in elindeki basketbol topunu aldığı gibi çocuğa fırlattı ama Alper çoktan dörtnala koşmaya başlamıştı bile.
Bu sefer ben “Ergenler,” diye homurdanan kişi oldum. Her seferinde nasıl birbirlerini gıcık edecek bir tartışma içerisinde olabiliyorlardı şaşırıyordum. Henüz on yedi olmama rağmen genç bir bedenin içinde bir yaşlının ruhunu taşıdığımdan bunlara ayırabilecek gücüm yoktu doğrusu ya da okul-ev-antrenmanlarla boğuşurken enerjim kalmıyordu.
Basketbolu seviyordum. Özellikle maçlarda hissettiğim adrenalin beni hayatta hissettiriyordu. Öte yandan yüzme antrenmanları ve turnuvalar… Başka bir şeydi. Ne zaman suyun içinde -dakikalarca nefesimi tutabiliyor olmama rağmen saniyesinde- boğuluyor gibi hissetmeye başlasam kendime neden bunu yaptığımı hatırlatıyor ve yapmaya devam ediyordum.
Neden yapmaya başladığım açıktı ama neden yapmaya devam ettiğim konusunda bir fikrim yoktu. Herkes hayatına devam etmişti, kimsenin geçmişte takılı kaldığı yoktu. Alper’in ailesi paramparçaydı, Reha da kendi içinde anne ve babasıyla iletişim sorunları yaşıyordu sürekli seyahat ettiklerinden ama sorun etmiyor ve anlık yaşıyordu. Ben niye böyle olamıyordum? Bütün gün öyle davransam bile gecenin bir yarısı okulun kapalı havuzuna girip suyun dibine oturduğumda her şeyi en baştan yaşıyor gibi hissediyordum. Bu his, ciğerlerime çektiğim oksijenin kimyasıyla oynuyor ve içeride bir şeyleri ateşe veriyordu. Belki de uyuyamamamın sebebi buydu. Ben uyuyamıyor değildim, kafamın içindeki yangın uyutmuyordu. Gününün yarısını suyun içinde geçiren biri için ne kadar da trajikomik bir durum.
Bina merdivenlerinden çıkarken etrafta fotokopi çektirmek için koşturan ve koridor köşelerinde sohbet eden öğrenciler vardı. Safir, her zamanki gibiydi. Bir değişiklik yoktu. Olamazdı da. Eğitim hayatım çok önceden belirlendiği için yalnızca ayak uyduruyordum. Özel hayatımda da bu pek farklı değildi çünkü beni heyecanlandıran kimse yoktu. Safir’i seneye bitirip üniversite sınavına girdiğimde, aslında çoktan Oxford’da yerim hazır olacaktı. Yurtdışında senelerce okuyacak ve daha sonra ülkeye geri dönerek babamın izinden gidecektim. Fazla sıkıcıydı ama bununla bir sorunum yoktu.
Bakışlarım dolapların arasından sıyrıldı, koridorda bana dönen yüzleri fark ettim ama aklım bambaşka bir yerdeydi. Mesela çıkıştaki antrenman yine uzayacak mıydı? Basketbol takımı kaptanlığına aday olmalı mıydım yoksa yüzme antrenmanlarından buna vaktim kalmaz mıydı? Zamanımı iyi kullanmalıydım, her türlü.
Yeşil.
Siyah beyazdı dünya benim için, yeşili görene dek. Gri gözlerimin ardından baktığım dünyada nasıl renk barınabilirdi ki? Ama oradaydı işte. Yeşil. Yeşildi gözleri. Yüzünün ortasına yerleştirilmiş bir çift elmasa benziyordu. Paha biçilmezdi belki de. Tanıdıktı. Aklım durmuştu, zaman durmuştu, her şey durmuştu.
Oradaydı. Hayal görmüyordum. O’ydu. Omuzlarına dökülen dalgalı kumral saçları çok güzel görünüyordu, üzerinde Safir’in forması vardı. Yanakları kaybolmuştu, büyümüştü; fazlasıyla değişmişti. Elmacık kemikleri hafif kızarmıştı. Çok güzel. Çok güzeldi.
Ve annemi de alıp gitmişti.
O bile döndüğüne göre, annem de döner miydi?
“Bir dahaki doğum günümde alacağım bu kitabı senden.”
Kitabını mı almaya geldin, Açelya?
Varis, Şimdi
Saat gecenin on biriydi ve ben nereye sürdüğümü bilmiyordum. Kahretsin ki koca İstanbul’da gitmek istediğim tek bir yer bile yoktu. Ben hep sürseydim ve yollar hiç bitmeseydi. Ofise, eve ya da havaalanına sürerken arabayı, hep bu düşünce beliriyordu aklımda.
Sonu sana çıkmayan yolları da sikeyim. Arabayı da. Lastiklerini de. Cam sileceklerini de. Cam sileceklerini bile lan. Onu bile.
Beş altı yaşlarındayken annemin uzaktan kumandalı binilebilir oyuncak akülü bir araba aldığını hatırlıyordum. Ön bahçedeki havuzun önünde kurdelelenmiş bir şekilde beni bekliyordu. O arabayı almasını ona ben söylememiştim. Sürekli evin büyük garajına gidip arabaların tepesine çıkarak sürüyormuş gibi yaptığımı gördüğünde almıştı.
“Anne bu ne?” demiştim kollarımı göğsümde birleştirerek. “Bir de pembe kurdeleli.”
“Rengini beğenmediysen boyayabiliriz… Arabayı mı beğenmedin yoksa?” diye sormuştu ellerimden tutarak önümde dizlerinin üzerine çöktüğünde. Araba kırmızı bir Ferrari modeliydi, rengini beğenmiştim. Sadece kurdelenin pembe oluşuna sinirlenmiştim.
“Hayır, güzel,” demiştim çatık kaşlarla arabaya bakarken. Sadece kurdeleyi beğenmemiştim anne. Sadece kurdeleyi. Ama sen arabayı maviye boyatmış, kırmızıdan nefret ettiğimi düşünmüştün. Belki de haklıydın. O gün bile. Aylar öncesinde…
Şimdi sürdüğüm araba siyah, anne. Her şey siyah. Renk yok. Hiç yoktu. Sen siyah sevmezdin, içim daralıyor derdin, tüm evi baştan boyar düzenlerdin. Giren çıkan ustaların peşinden bir köşeye saklanıp tadilatı izlerdim. O renklere yıllarını verdin ama sen gittiğinde her şey siyaha boyandı.
Gaza bastım. Gecenin bir yarısı boş olan yollar lastiklerin altından kayıp giderken görebildiğim yalnızca asfaltın ortasına kurulmuş ve gittikçe uzaklaşan geçmişin hayaletleriydi. Evden de nefret ediyordum, belki de başka bir yere çıkmalıydım tek başıma. Babam nasıl orada nefes alabiliyordu…
İstemsizce alayla gülerken buldum kendimi. Babamın evde nefes alabildiği falan yoktu. Belki de bu yüzden vekil göndermek yerine sürekli kendisi yurtdışına çıkıyordu.
Binanın kapalı otoparkına girerken uyanık kalmak için gözlerimi ovuşturuyordum. Kan çanağı olduklarını biliyordum ama her zamanki hâlim olduğundan kimsenin en son ne zaman uyuduğumu soracağını düşünmüyordum. Aylardır yastığım ve yatağım yokmuş gibi hissediyordum ya da direkt evim… Bu düşünce doğruydu. Bu hissi ancak, böyle tanımlayabilirdim.
Arabayı otoparka bıraktıktan sonra asansöre yürürken arkamdan gelen topuklu ayakkabı sesi kulaklarıma çarptı ama dönüp de bakmadım. Kabine girdiğimde cebimdeki telefon titreşmişti. Yanımdaki kadın tuşlara basmadığından ben en üst kata bastım ve kapıların kapanmasını bekledim. Yarın için gönderilen bir dosyanın maili ulaşmıştı elime.
Asansör teras katına çıkarken şifreyi girmem gerektiğini biliyordum ama yanımdaki kadın terastan önceki herhangi bir katta inmek için bir harekette bulunmamıştı. Telefonu cebime atarken bakışlarımı kaldırdığımda arkasını dönmüş, asansörün aynasında rujunu tazeliyordu. Makyaj onu daha olgun göstermişti ama yaşıt olduğumuza emindim. Mezun partisine gidiyordu.
“Manzarayı beğendin mi?”
Kaşlarım çatıldı. Alt tarafı ne yaptığına bakmıştım. Üstelik yeşil gözleri bile yoktu ya da çiçek gibi kokmuyordu. Üzerine bir şişe pahalı parfüm boşaltmıştı ve sigara kullanıyordu. Kalın koyu kahve bukleleri omuzlarına kadardı, halka küpeler takıyordu ve siyah bir elbise giymişti.
Asansör kapısından bakışlarımı ayırmadan “Görmeyi umduğum manzara sana ait değil,” diye yanıtladım. “Teras partisine çıkıyorsan şifreyi sen gir.”
Ego kasmıyordum fakat beni tanımıyor olması imkânsızdı çünkü Safir’in mezun partisine gidiyordu. Onu tanımıyordum, daha önce gördüğümü de düşünmüyordum ama okulda varlığından bile haberdar olmadığım yüzlerce kişi vardı zaten. Benim şifreyi bildiğim aşikârdı, dolayısıyla partiye sıvışan bir yabancı değilse şifreyi biliyor olmalıydı.
Kız rujunun kapağını kapatıp çantasına atarken tok bir ses yankılandı. Bana dik dik bakarak dikildiği yerde ayaklarını milim hareket ettirmeden önüme eğildiğinde, boyu biraz daha uzun olsaydı yüz yüze gelecektik ama o topuklularla bile yalnızca çeneme yetişebiliyordu. Şifreyi girdi, oldukça yavaş hareket etti, bilinçli yaptığı belliydi ama gizlemek gibi bir çabası yoktu. Geriye çekildiğinde artık parfüm değil oksijen soluyordum. Sonunda.
Asansör durdu, ardından kapılar açıldı. Önce geçmesi için beklediğimde ileri bir adım atmıştı zaten, gülerek bana döndüğünde göz göze geldik ve “Adım Ecem,” dedi ağzı silik bir tebessüme bürünürken. “Partide iyi eğlenceler.”
Eğleneceğim falan yoktu. Buraya neden geldiğimi de bilmiyordum. Muhtemelen yapacak daha iyi bir şeyim olmadığındandı. Mesela uyumak… Uyumak istiyordum evet ama elimde değildi. Yolda durdurup sürücülerin kanındaki alkol oranını ölçen trafik polislerinin elinde uykusuzluğu da ölçen bir cihaz olsaydı şimdiye ehliyetim elimden alınmıştı herhalde.
İçerisi karanlıktı, mor ve fuşya bir ışıklandırma ortama yalnızca loşluk katıyor herhangi bir görüş sağlamıyordu. Sabrina Claudio’nun Orion’s Belt şarkısı çalarken asansörden dışarı ilk adımımı attım. Anında üzerime çevrilen bakışların farkındaydım ama artık alışmıştım, rahatsız olmuyordum. Göz önünde olmak çok, çok eskiden hoşuma giden bir şeydi; bir süredir hiçbir şey ifade etmiyordu.
Alkol barına ters bir bakış attım. Bir süredir alkol almıyordum ve muhtemelen verdiğim en iyi karar buydu. İçince hayali şeyler görüyordum, mesela ön bahçede ya da odamda; çarşafların arasında gördüğüm hayalet… Hayal etmek mutluluk verirdi ve motivasyon sağlardı, değil mi? En azından böyle söylüyordu herkes. Bana iyi geldiği falan yoktu. Sadece ne olduğunu bile kabul etmek istemediğim bir his çökertiyordu göğsüme, kabul edersem şu dakika terk ederdim İstanbul’u çünkü, biliyordum.
Ve o bunu istemezdi.
“Elf gözlerim doğru mu görüyor yoksa Reha piçi yine bardağımın içine müshil kattı da içime içime mi sıçıyorum?” Alper’in sesi gelmeden önce omzuma dolanan kolunu hissettiğimde gözlerimi ona doğru devirdim, hemen yanımdaydı ve beni terasa yönlendiriyordu. “Oğlum neredesin lan sen? Bana bak lan. Şerefsizim öpeceğim vallahi. Çok özledim!”
“Siktir git sırnaşma,” diye homurdandım kolunu üzerimden ittirerek.
“Dudacıklarından öpeyim bari o zaman,” dedi bu sefer dudaklarını büzüp gözlerini kapatarak yüzüme uzanırken.
Kafasından ittirdiğim gibi ters ters bakarak içkisini kafasına dikti. “Bunun bu kadar içmesine kim izin veriyor amına koyayım?” Reha hemen köşedeydi, yanındaki Milas’ı ve onun kollarının arasındaki sarışını görmezden gelmek ise mümkün değildi.
Bir keresinde elime bir fotoğraf geçmişti. Onun kollarının arasında uyuyordu. Bit beyinli olduğum için Alena’ya sarılırsam ona sarılmış gibi olur muyum diye düşündüm.
“Gel lan buraya yavşak herif!” Reha’nın terasın öbür ucundan Alper’e seslenişi beni kafamın içindeki karanlık düşüncelerden uzaklaştırdığında Alper yine kolunu omzuma dolayarak üzerime atladı ve beni ileri sürüklemeye başladı.
“Bazı döneklikler seziyorum,” dedi Milas alayla yüzüme bakarken.
Alper’i üzerimden ittiğim an gözlerimi çok değil Milas’ın yüzünün birkaç santim aşağısındaki gözlere indirmemeye çalıştım ama Alena bakmamak için zor bir hedefti. “Gelmeyeceğim demedim.”
Dememiştim. En azından sözle. Kafamın içinde gelmeyeceğimden emindim.
“N’aber Varis?”
Tırabzanlara yaslandığımda bakışlarım Alper’in kendini attığı deri koltuktaydı, masanın üzeri doluydu. Alena’ya döndüğümde kollarını sevgilisinin beline sarmış bir şekilde bana bakıyordu. Buz mavisi gözlerinde herhangi bir art niyet yoktu ama Alena’ya bakarken ne düşündüğünü hiçbir zaman anlayamıyordunuz, bu en tehlikeli özelliğiydi. N’aber Varis derken içinden küfrettiğine kalıbımı basabilirdim.
“Stabil,” dedim basitçe. “Sen? Ne zaman döndün?”
“Dönmedim,” dedi Alena gülümseyerek. “Okulla ilgili halletmem gereken birkaç iş vardı, yarın Ayvalık’a gidiyorum.”
“Şu keli de götür yanında,” dedim önüme dönerken başımla Milas’ı işaret ederek.
“Ben kel miyim?” diye sordu Milas şaşkınca. “Ben mi kelim? Ben?”
Alena başını geriye atarak kahkaha attı. Ellerini uzatıp Milas’ın kafasını çekerek göğsüne yasladığında kafasını seviyordu. “Benim kelim.”
“Bırak ya,” dedi Milas doğrulurken, ters bakışları üzerimdeydi. Enseme indireceği sırada bileğinden yakaladım, şaşkınca elime baktı. Ardından kolumu döndürmeye çalıştı ama ona çelme taktım. Alper alkışlayarak “Kavga! Kaos! Evet! EVET! Kan çıksın!” diye bağırırken Milas dağılan dikkatimle birlikte kolumu ciddi döndürmüştü.
“Bırak lan,” dedim dirseğimi karnına geçirirken. “Saç lan bu, uzar.”
“Ulan sanki kafamızı kazıdık, alt tarafı kısa kestirdik,” diye homurdandı Milas buruşturduğu yüzüyle geri çekilirken. Kolumu kopardın şerefsizin evladı.
“Ben kestim,” dedi Alena muzip bir bakışla kaşlarını kaldırıp indirirken. Milas’ı bileğinden yakaladığı gibi yanına çektiğinde çocuğun kafasını evcil köpeğiymiş gibi sevmeye başlamıştı.
“Pembeye boyadıktan sonra,” diye homurdandım üzerimi silkelerken.
“Yakışmıştı ama,” dedi Reha. Milas ona ters bir bakış atınca Reha omuz silkti.
“Deli yakışmıştı,” dedi Alena. “Bir dahakine yeşil yapmayı düşünüyorum. Ve Pembe değil, toz pembe. Teessüf ederim.”
Yeşil.
Milas fal taşı gibi açtığı gözleriyle sevgilisine döndüğünde Alena sırıtıyordu. “Ne? Yapamaz mıyız?” diye sordu, ardından dudaklarını büzerek ıslak yavru köpek bakışları atmaya başladı. “Lütfen.”
“Yemin ediyorum kandırılıyorsun kardeşim,” diye homurdandım kollarımı göğsümde bağlayarak omzumla kenara yaslanırken. “Yeme bu bakışları.”
“Senin sarı saçların yok diye kıskanıyorsun.” Alena alaylı bir bakış attığında gözlerimi devirdim. Dalga geçtiğini biliyordum ve benimle uğraşması hoşuma gidiyordu.
“Aynen, keşke kumral olsaydım,” diye homurdandım.
Alena durdu. Reha bakışlarını kaçırdı. Milas bana baktı. Alper bile bayıldığı koltuktan başını kaldırmıştı. “Ne?” diye sordum ortaya.
“Kimse kumral demedi,” dedi Alena, ardından başını eğerek güldü. “Şu Fransız kız nasıl Varis? Geçen takıldığınız? O kumraldı değil mi?”
“Hangi Fransız?” Alper yattığı yerde doğrulurken koltuğun kolçağına oturmuştu. “Benim niye bundan haberim yok abicim? N’oluyoruz?” Kollarını göğsünde bağlayarak bana baktı, ardından göz kırptı. “Kankası falan var mı?”
“Salaksın,” diye homurdandı Reha.
“Ne var lan?”
“Ben sana ne demiştim?...” Milas’ın kolu Alena’nın beline sarıldığında onu kendine doğru çekerek kulağına fısıldadığı soruya Alena umursamazca omuz silkmişti. Demek böyle düşünüyordu.
Histerik bir gülüş boğazımdan yukarı tırmandığında önüme dönerek belli belirsiz kıvrılan dudaklarımı birbirine bastırdım ve gözlerimi kapattım. Milas’ın sabah ofiste millet yanlış anlayabilir derken kimi kastettiği şimdi anlaşılıyordu. Alena’nın bana olan güveni göz yaşartıcıydı. “Kumraldı evet, niye?”
Alena’nın öfkelendiğini anlamak, onu tanımayan biri için pek de mümkün değildi ama ben bazen kafasının içini bile görebildiğimi düşünüyordum çünkü aynı şeytanların bir diğer mesken yeri de benim kafamın içiydi. Gülümsedi, her zamanki gibi. Öfkenin izi yoktu ama her an patlamaya hazır bir yanardağ gibiydi. Biraz içmişti ve buna rağmen yüz ifadesi üzerinde bu denli kontrol sağlıyor olabilmesi etkileyiciydi.
“Acınası bir hâldesin,” diye homurdandı Alena yüzündeki maskeyi indirerek önüne dönerken. Umursamazca masadaki dolu bir bardağa uzandı ve kafasına dikti. “Yavaş,” dedi Milas bardağa uzanırken ama Alena onun elini ittirdi. Alkol çoktan midesine inmişti. Birazdan damarlarına karışacaktı. İşte o zaman boku yemiş olacaktım.
“Yağmur çiseliyor,” dedi Reha avucunu açıp gökyüzüne bakarken.
“Hani nerede?” Alper tekrar yattığı yerden kalktı. Biraz daha zorlasa mekik çektiğini düşünecektim. “Nerede?” Sorun şuydu ki, etrafına bakıyordu; gökyüzüne değil. Uzanıp Reha’nın gömleğinden kavradı. “Nerede lan?”
Reha o an Alper’e tokat attı. “Siktir git yüzünü yıka kendine gel, salak mıdır nedir?”
Bıyık altından gülerken Alper’e baktım; şok içerisindeki surat ifadesini silmeden içkisini bıraktığı gibi ayağa kalktığında Reha’nın yakasına yapışmıştı. “Yağmur dedin. Çisem geldi dedin. Neredeler lan? Nerede hani?”
“Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin acil numarası kaçtı?” Reha sinirden gülümseyerek gözlerini üzerimizde gezdirdiğinde, Alena telefonunu çıkartıp birini aramaya başladı. FaceTime’da olduğunu gördüğüm an gülmeyi bırakmıştım.
Arkadan bağrış sesleri gelirken Çisem’in uykulu yüzü ekranda belirdiğinde “Alena!” diye bağırdı, sesi o kadar gür çıkmıştı ki neredeyse partide çalan müziği sollayacaktı. “Neredesin?”
Alper, Reha’nın yakasındaki ellerini çekmeden ağzı açık bir şekilde Alena’ya bakıyordu. Alena gülümseyerek “Şu gelmediğiniz mezun partisindeyim, millet manyak eğleniyor. Çok iyi ortam. Müthiş oyunlar dönüyor. Gelmediğinize pişman oldunuz mu?” diye sordu. “Bak.” Telefonu etrafta gezdirmeye başladığında Alper açıya girdiği an dehşetle ekrana bakıyordu. Çisem’in üzerinde askılı bir pijama takımı vardı ve mutfakta yiyecek bir şeyler hazırlıyordu.
“Hımmm, teras partisi,” diye mırıldandı Çisem. “Biz de korku filmi izliyorduk. Sizin kadar eğlenmesek de idare ediyor.”
Alper, sabır dilenerek başını yukarı kaldırdığında kanında dolaşan yüksek alkol oranına rağmen biraz olsun ayılabilmiş olması şaşırtıcıydı. Ellerini kaldırıp sabır dilenmeye başladığında Alena ona kaçak bir bakış attı, ardından arkadan başka biri kadraja girdi. Bir erkek. “Açelya öldü içeride, açlıktan öldü,” dedi gülerek. “Cips sosu hazırlamak ne kadar uzun sürebilir? Filmin yarısını kaçırdın be kızım.”
Dilimin ucuna gelen acı tat bir zehir gibi duyularımı kör ettiğinde sakince dudaklarımı ıslattım. “Klimayı köklemiştir yine, gidip bir kontrol eder misin onu Meriç?” diye sordu Alena bir abla edasıyla. Aslında ne yaptığını çok iyi biliyordum, buradaki herkes biliyordu. “Üstüne ince bir şey ört ya da hırkasını giydir. Giymek istemezse de zorla giydir, hasta olacak farkında değil. Hep aynı şeyi yapıyor.”
“Emriniz başım üstüne Alena Hanım, zevkle, kardeşiniz bana emanet,” dedi Meriç, gülerek kadrajdan çıkarken. Zevkle mi? Neyi zevkle? Birinin üstünü örtmek ya da ona hırka vermek ne gibi işlerdi ki zevkle yapılabilirdi? Saçmalık. Saçmalık. Bu çocuk kimdi? Kim olduğunu zannediyordu? Arkadaş. Ömrü hayatımda karşı cinsten bir arkadaşımla battaniye altında korku filmi izlediğimi hatırlamıyordum.
Bir de korku filmi.
Ada korkardı.
Şimdi direksiyon başına geçsem ben Ayvalık’a gidene kadar film bitmiş olur muydu çoktan?
Alena, Çisem’le vedalaşarak aramayı sonlandırırken Milas’a baktım. Çenesi Alena’nın başına yaslıydı ama tepkisiz gözleri benim yüzümde geziniyordu ve muhtemelen herhangi bir şey söylememi bekliyordu.
Alper’in doldurduğu bardağı elinden alıp kafama diktim, ardından derin bir nefes verirken “Size iyi eğlenceler,” diye mırıldanarak içeri ilerledim. Kimseden ses çıkmıyordu ama Alena’nın arkamdan gülümsediğine emindim. Bu kızın derdi neydi? Benden neden nefret ediyordu?
Çocukken de böyleydi. Masada karşıma oturur, kaşığına doldurduğu yemeği suratıma fırlatır, annesine masum ayağı çekerdi ve günün sonunda salça lekesiyle eve dönen ben olurdum. Kardeşiyle vakit geçirmek istediğim zaman kapısının önünde dikilip sessizce onu izler ve bundan ileriye gidemezdim, bana omuz atarak yanımdan geçip içeri girdiğini ve kardeşini bir bahaneyle alıp gittiğini hatırlıyordum.
Büyüyünce de bir şey değişmemişti.
Salonda sohbet eden, ritimde kaybolan ve oyunlar oynayan küçük arkadaş gruplarının arasından geçerek asansöre ilerledim. Otoparka inen düğmeye bastığımda kapılar tam kapanacağı sırada biri kendini içeri atmıştı. “Erken ayrılıyorsun,” dedi Milas burnundan soluyarak bana bakarken. “Nereye gidiyorsun?”
“Eve,” dedim basitçe. “Sabah erken kalkacağım. Uyumam lazım. Gelmemi istedin, uğradım işte.”
“Uyumadığını ikimiz de biliyoruz,” dedi Milas sertçe. Günlerdir peşimde dolanan çocuğun suratından bir an olsun silinmeyen o alaylı tavırdan artık eser yoktu. “Senin sorunun ne biliyor musun? Anlatmıyorsun. O sikik ağzını açıp bir kelime etmekten acizsin. Belki de Alena haklıdır Varis, acınası hâldesindir.”
Asansör katları indikçe düşen sayı ekranına baktım, bir an önce aşağı ulaşsak iyiydi. “Sonunda numarayı kesmene sevindim.”
“Ne numarası?”
“Kaç gündür kuyruk gibi peşimdesin. Yok şunu yapalım, bunu yapalım, şuraya gidelim, içelim zıkkımlanalım… Hepsi yalan. Derdin başka senin. Bi’ siktir git Milas.”
Asansör kapıları açıldığında boş otoparkın floresanlarının altına çıktım, otopark yer yer karanlıktı. Adımlarım arabayı park ettiğim bölgeye ilerlerken Milas’ın arkamdan geldiğini biliyordum. Kolumdan tutup beni çekerek ikimizi karşı karşıya getirdiğinde “Asıl senin derdin ne lan?” diye bağırdı. “Dönem bitip tatil oldu. Koskoca iki hafta kayboldun ortadan, ne bok yedin belli değil. Okul açıldı, dedim ki arkadaş grubuyla takılır, onlara da rest çekmişsin. Okul bitti amına koyayım dedin ki staj! Yirmi yaşındasın lan, kendini gökdelenin birine kapattın! Git, gez toz, eğlen! Git aklını dinlendirecek bir şey yap! Yaşa Varis, yaşa! Sadece nefes almaktan ibaret değildir yaşamak! Yaşın kaç lan daha senin?”
Kolumu sertçe kendime doğru çektiğimde Milas’ın göğsü şiddetle inip kalkıyordu az önceki sözlerinin hiddetinden. “Abilik yapmana ihtiyacım yok,” dedim onu deli edeceğini bile bile sakin bir sesle. “Herkes istediği gibi yaşıyor hayatını, sen rahat ol.”
“Kimsenin istediği gibi yaşadığı yok. Kimsenin mutlu olduğu yok. Herkes seni düşünüyor. Alper sarhoş numarası yapıp yakana yapışıyorsa seni güldürmek için, Reha kıçını kaldırıp buraya geldiyse senin için, üç saat direksiyon başında yol gittiysem senin şu sikik suratını görmek için!”
Alper numara mı yapıyordu? Bu sefer anlamamıştım. “Tabii, hatta Alena da sohbetin ortasında Çisem’i görüntülü arayıp evlerindeki yabancı herifi gözümün içine soka soka gösteriyorsa benim iyiliğimi düşündüğünden,” dedim alayla, ardından göğsünden ittirerek üzerine yürüdüm. “Ben sana sordum Milas. Bir şey olursa söyle dedim. Herhangi bir şey. Ne olursa. Bir bok söylemedin. Eyvallah.”
“Meriç onların arkadaşı,” dedi Milas sinirden kahkaha atarak. “Ayrıca daha Fransa’da patlayan fotoğrafların açıklamasını yapmayan sensin. Kime neyin hesabını soruyorsun?”
“Ada benim böyle bir şey yapmayacağımı bilir,” dedim sert bir sesle. “Ondan başka kimseye de açıklama borçlu değilim.”
“Kafada Kurma Kulübü Başkanı’ndan mı bahsediyorsun sen?” Kahkaha attı.
“Söyledi mi? Bir şey söyledi mi?” Gözlerimi kısarak yüzüne ciddi bir ifadeyle baktığımda serseri gülüşü silinmişti. “Bu konu hakkında yapmıştır dedi mi? Hiçbir şey söylememiştir. Söylemez. Bilir o. Herkes için kurar kafasında ama ben sizinle aynı kefede değilim. O fotoğraflarda da bir bok yok. Sevgiline söyle ezbere laf çarpıp durmasın okuduğu magazin dergilerinden.”
“Bir bok bildiğin yok,” dedi Milas tükürürcesine.
“Asıl sizin bir boktan haberiniz yok,” diye homurdandım bir kez daha ona bakmadan arkamı dönerken.
“Öyle mi Varis?” diye sorduğunu duyduğumda yürüyordum. “Ben Ada’yı en son geçen hafta gördüm. Sahilde eğleniyordu arkadaşlarıyla. Sen en son ne zaman gördün?”
Adımlarım durdu. Kafamın içinde çakan şimşekler öyle gerçek hissettirmişti ki biraz sonra beynimin parçalanacağına yemin edebilirdim ama duyduğum acıya rağmen biliyordum ki dışarıda yaprak kımıldamamıştı.
Onu en son gördüğümde gidiyordu. Biz nasıl bu hâle geldik? Suçlu biz değildik, geçmişimizden sorumlu değildik; onun için bir kumandanın düğmesine basmak kolaydı. Neden olmasındı ki? Tıpkı televizyonda kanal değiştirirken bir düğmeye basmak gibi olmuştu. Bu kadardı. Ve yalnızca bu kadardı. Yemin ederim ki bu kadardı. Allah belamı versin ki bu kadardı.
Omuzlarımın çöktüğünü hissettim, dilim damağıma yapışmıştı. “Yoruyorsun be kuzen,” diye mırıldanarak arkamı döndüğümde sesim çatlamıştı ama sorarsa bunu reddedecektim.
Metreler ötesinden baktı bana. Ona döndüğüm ve tepki verdiğim için zafer kazanmış gibi hissediyordu. Ben ise ayaklarımın altındaki betonun kayarak beni yerin dibine çektiğini hissediyordum.
“Neden onun yanına hiç gitmedin?” diye sordu sakince. “Aylardan ağustosa girdik. Koskoca sekiz ay… Neden Varis? Bitti mi?”
“Bitti mi?” Alayla güldüm. “Bu soruyu soracak kişi sen değilsin.”
“Ama bilmek istiyorum, eski seni görmek istiyorum. Bir yaşam belirtisi. Çünkü yaşamak bu değil. Sen hiçbir zaman pohpohlanmak istemedin, buna ihtiyaç duymadın. Ama istiyorsan tamam. Okulu birincilikle bitirmek nasıl bir duygu? Diplomanı aldığın gibi daha üniversiteye geçmeden staja başlamak peki ülkenin en iyi şirketlerinden birinde? Her ne kadar aile şirketimiz olsa da bir boka yaramayacak olsan amcam seni kabul etmezdi. Bayağı da sağlıklısın, belli iyi bakıyorsun kendine. Spor yapıyorsun, iyi besleniyorsun. Çok iyi Varis. Çok iyisin gerçekten. Ama iyi misin gerçekten? Dışarıdan bu kadar iyi görünmenin sebebi içerideki yıkımı kimsenin görmesini istememen mi? Dikkat çeken her kusursuzluğun arkasında yıkık dökük bir yer vardır hep. Senin de pek farklı olduğunu düşünmüyorum.”
“Edebiyatı bırakıp psikoloji bölümüne başvurmalısın,” diye mırıldandım alayla. “Sana iyi para öderdim bir seans için.”
“Sikik sokuk konuşma da istediğim cevapları ver bana!” diye bağırdığında sesi otoparkta eko yapmıştı. Aradaki birkaç metreyi kapatmak için yanıma yürüdüğünde sinirlendiğini yüz ve boyun çevresinde belirginleşen birkaç damarından anlayabilmiştim. “Niye gitmiyorsun lan Ayvalık’a? Niye? Kız İstanbul’a sınav için döndüğünde de bir bok yapmadın. Niye lan? Neden?”
“Seni ilgilendirmez.”
“Onu kaybedersin böyle anca. Köpek gibi seviyorsun. Kimi kandırıyorsun sen?!”
“Aksi bir şey söyledim mi?” Her kelimenin üzerine basa basa konuştuğumda bir saniyeliğine nefes almak için gözlerimi kapatmıştım. “Aksi bir şey yaptım mı?”
“Suratının ortasına yumruğu çakmak istiyorum,” dedi Milas dürüst bir itirafta bulunarak.
“Ha şöyle.”
“Beynini siktiğim!”
“Ağır olalım.”
Milas sıkıntılı bir nefesle dövmeler ve yüzüklerle kaplı elleriyle yüzünü ovuşturmaya başladığında bıkkın bir ifadeyle bir an önce bu akşamın bitmesini diliyordum. “O bana gelecek,” dedim ardından, bunu biliyordum. “Zaman istedi. Nefes almak istedi. Saksı değiştirmek istedi. O bana gelecek Milas, hazır olduğunda. Bu kadar.”
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Anneni, kardeşimi, Kumsal’ın babasını binlerce parçaya bölen patlamaya sebep olan; bir anda tüm dünyası başına yıkılan kız, kendi kendine her şeyi halledecek ve sana geri dönecek öyle mi?” Gülümsedi ama bu sinirden başka bir duygunun sebep olduğu bir şey değildi. Ardından etkisi büyüdü, kahkaha atmaya başladı.
“Bu kadar komik olan ne?” Kaşlarım çatıldı, sinirlenmeye başlamıştım.
Durdu. Bana baktı. Tekrar güldü. “Sen halledebildin mi geri zekâlı? Onca yıl sen halledebildin mi her şeyi içinde? Hayır. Bir sikim ilerleyemedin. Sonra çıkageldi bu kız, hayatına girebilmek, güvenini kazanabilmek için çabaladın; o zaman her şey halloldu. O zaman bıraktın mezarlığa gitmeyi. O zaman bıraktın babanla kavga etmeyi. O zaman bıraktın gece yarıları yatağında uyumak yerine kendini havuzun dibinde boğmayı. Sen neyi kendi başına halledebildin ki o küçücük kız halletsin Varis?”
Bir fırtınanın yeli esti zihnimin içinde, şimdiye kadar diktiğim ne kadar direk varsa devirdi. Dik durma çabam bundan ibaretti belki de. Hiçbir dayanak olmadan bir sopayı bırakıyordum kendi hâline. Ada bana yaslanmak istemediğini, gidersem düşeceğini söylemişti. Ben gitmemiştim ama o gitmişti. Benim tarafımdan terk edilmekten korkan kız beni terk etmişti.
İyileşmek istemişti.
Belki çoktan iyileşmişti, belki de tüm çabaları boşaydı bunca zaman.
Belki iyileşmek diye bir şey yoktu, alışmak diye bir şey vardı. Ve alışmak da hayatın normale dönmediği sürece mümkün değildi.
“Senden nefret ediyorum çünkü aptalsın.”
Başımı, sesin otoparkta yankılanmaya başladığı yere çevirdim. Alena birkaç metre ilerimizde dikiliyordu öylece. Ne zamandır buradaydı? Ne kadarını duymuştu? Senden nefret ediyorum çünkü aptalsın. Çok mantıklı bir sebepti gerçekten. Ayrıca aptal olduğumu düşünmüyordum.
“Hayır hayır,” dedi Alena bize doğru yürümeye başladığında, göz temasını kesmeden. “Aptalsın. Kafanın içinde söylediklerimi tarttığını ve aptal olmadığın sonucunu çıkardığını biliyorum Varis ama aptalsın. Bana sarışın deyip duruyorsun, o etiketi yapıştırmadığını biliyorum ama halk arasında aptal sarışın diye bir laf vardır. Sen gördüğüm en sarışın aptalsın.”
Normalde Alena’nın bana laf çarpıttığını duyan Milas bıyık altından güler ve hatta sevgilisini öperdi, ben de göz devirir ve görmezden gelirdim ama şu an ikimizin de tek yaptığı dikkatle dinlemekti.
“Çocukken peşinden koşturup dururdu ya hani, sen de yüz vermezdin. Kitaplarım da kitaplarım derdin, altmış yaşında dede gibi tekli koltuğa oturur sadece okurdun. Sonra benim küçük kardeşim gidip ağlardı bir köşede, surat asardı sen onunla oynamak istemiyorsun diye. Ben de sana kin beslerdim. Kim sanıyor o salak çocuk kendini, mahvedeceğim onu derdim. Kapı aralarından gizlice, yalnız başına oynayan Açelya’yı izlediğini ve hiçbir şey yapmadığını ilk gördüğümde anlamalıydım aslında aptal olduğunu.”
“Ya da sen tatlı çikolataları yedin diye kalan acıları yiyen kardeşimi gördüğünde sorunun kendinde olduğunu anlamayıp bu sefer her zaman tatlıları yiyerek acıları ona bıraktığını fark ettiğimde,” diye devam etti. “Ya da o salak kitabı havuzdan çıkardıktan sonra çamaşır ipinde kurutup basitçe bir şeyleri itiraf etmek yerine harfleri yuvarlak içine alarak anlatmaya çalıştığını gördüğümde. Ya da annem bizi cezalandırdığında ve sen onun elinin üzerine kelebek çizdiğinde.”
Başını hayal kırıklığıyla iki yana sallıyordu. “Çok zekisin, hep kendi yolların oldu bir şeyleri anlatmak için ama bazen sadece ortaya çıkıp söylemek gerekiyordur. Gitmen gerektiğini bildiğin yere gitmen gerekiyordur. Fazla sabır, fazla zekâ, fazla fazla bir şeyler hep… Sen fazlasın Varis. Benim kardeşime fazlasın.”
Çatık kaşlarımın altında gerilen suratımda gezdiriyordu buz mavisi gözlerini öfkeyle. Çenemi sıktım.
“Anlamıyor musun?” diye sordu dudaklarını birbirine bastırarak.
“Ada bana…”
“Onun adı Açelya,” diyerek lafımı kesti Alena, kaşlarını çatmıştı. “Ve hayır Varis, onun sana gelmeye yüzü yok. Nasıl gelsin?”
Kulaklarımı sağır eden sessizliği hissettim, her şey anlamsızlaştı. Alena’nın öfkeyle gözlerimin içine bakan gözlerinden saniyede onlarca duygu geçiyordu belki de ve ben hiçbirini yakalayamıyordum. Algılarım kapanmıştı. Ben ona güveniyordum. Ona güvenmiştim. Beni hayal kırıklığına uğrattığından değil… Belki de benim onu hayal kırıklığına uğratma ihtimalimdi sebep. Çünkü ben bunu hiç düşünmemiştim. Aklımın kıyısından geçirmemiş, düşüncelerimden azat etmiştim. Onun sana gelmeye yüzü yok. Nasıl gelsin?
“Sen!” diye bağırdı Alena beni kendime getirmek istercesine göğsüme vurarak. “On birinci sınıfta o okula geldiğinde, tüm bunların yaşanmasına göz yuman sen!” diye bağırdı. “Onu tanıyordun, yalnız bıraktın! Sen! Belki hiçbir şey senin suçun değildi ama onu o zorbaların eline sen bıraktın Varis, sen! Kemal Abi’nin küçük kızının yaptıkları umurumda değil, hiçbiri Kumsal’ın yaptıklarını haklı çıkarmaz! Sen onu, onu bu hâle getirenlerin eline bıraktın! Çok mu seviyorsun? Sikeyim senin sevgini, yeni mi anladın? On birinci sınıfta aklın neredeydi? O zaman sevmedin mi? O zaman neden onu kazanmaya çalışmadın? O zaman neden her şeyi vermek istemedin, o zaman neden dünyayı sermek istemedin ayaklarına? Sen onu yalnız bıraktın!” Tüm gücüyle ittirdiğinde, öyle savunmasızdım ki, birkaç adım sendeleyerek yere düştüm. “Sen onu o zaman yalnız bıraktın, sen onu şimdi yine yalnız bıraktın! Sen yaptın!”
13 Mayıs 2018, Anneler Günü
Herkesin gönlünce kutlayamadığı bütün özel günlerden nefret ediyorum.
Herkesin farklı koşullarda yaşaması gerektiği gerçeğinden, bu koşulların insanı yetiştirmesinden; sonra da insanın, insanı insan yapan değerlerini yitirmesinden… Her şeyden nefret ediyorum.
“O gün yaşanmasaydı hayat nasıl olurdu düşünmeden edemiyorum anne,” diye mırıldandım gökyüzünü izlerken. Açık maviydi ve kuşlar geziniyordu mezarlıktaki ağaçların dallarında. “Nasıl yaşlanırdın mesela? Babamla gerçekten ayrılır mıydınız yoksa bir yolunu bulur, beraber mi devam ederdiniz?… Elimden tutup oyuncakçıya götürür müydün beni yine? Sonra ben kitapçıya çekiştirir miydim seni elinden?… Şaşırır mıydın boyumdan büyük raflarda duran kitapları okumak istediğimi söylesem?”
Taşa yaslanmıştım, bir avucum toprağa yaslıydı ve üzerinde büyüyen otları koparıyordum. “Beni sensiz, onu kimsesiz büyüttüler,” diye mırıldandım. “Büyümüş yani. Gördüm. Her gün görüyorum.”
Etraf sessizdi. Anneler gününde mezarlığa gelen tek çocuk ben miydim? Olamazdım. Dünyanın bir yerinde her gün birileri özel bir günü mezarlıkta geçiriyordu.
“Gülüyor. Ben gülemiyorum. Unuttuğundan gülüyor ama bilse gülmez. Gülemez. Ondan bunu almalı mıyım?” Rüzgârda savrulan dallardan üzerime yapraklar dökülüyordu. “Ama kendini tanımadan yaşamak da haksızlık değil mi anne? Kim olduğunu bilmeden… Annen, baban oralarda bir yerde nefes alıyorken bir yabancıyla yaşamak…” Dudaklarımı birbirine bastırdım, kirpiklerim ıslanmıştı. “Bendim. Ben söyledim. Üvey olduğunu söyledim. Herkese söylemedim ama duydular. Zaten malzeme arıyorlardı üzerine gitmek için, vermiş oldum. Üvey olmak suç değil, sorun değil… Ama sebep olsun yeter, yererler. Yanlış yaptım değil mi anne? Kızardın bana sen şimdi kalksan şuradan, tokadı bile hak etmişimdir. Vuramazdın belki ama vur anne.”
Burnumu çektim, yeniden gözlerimi açtığımda gökyüzü üzerime üzerime geliyordu sanki. “Hak etmiyorum,” diye mırıldandım. “Değil yanına gitmeyi, gözlerimi gülüşüne değdirmeyi bile hak etmiyorum. Engel olmaya çalışıyorum ama bir şeyleri uzaktan halledemiyorum. Akıl ver bana. Aklım yokmuş gibi hissediyorum…” Başımı yana çevirdiğimde, mezar taşını gördüm.
SÜHEYLA SUMRU ADİN (D. 06.06.1977 - Ö. 22.12.2006)
“Uyuyamıyorum,” diye mırıldandım gözpınarlarıma iki parmağımla baskı yaparken. Ağlamak falan istemiyordum, istemdışı akıyordu gözyaşlarım. “Uyumaya çalışmak… Suyun altında nefes almak gibi. Çok denedim. Suyun altında nefes alamıyorum. Çok fazla. Bu kadarı çok fazla… Bilmemeli anne, hiç bilmemeli… Öğrenmemeli…”
Ama öğrenecekti. Vakti geldiğinde her şeyi öğrenecekti. O zamana kadar dayansam, daha sonra konuşsak bunu. Halletsek. Tanışsak. Bu kadar. Hepsi bu kadar. Sadece sabretmem gerekir. Sadece beklemem gerekir. Vaktini beklemem gerekir. Temmuzu. Sınavlardan sonra. Sınavlar bittikten sonra, her şey bitecek. Bu kadar.
Yattığım mezar taşında doğrulduğumda, hemen yan tarafta daha küçük birinin mezarı vardı. Ayağımın dibine bıraktığım küçük açelya saksısını elime aldığımda annemin toprağını kazdım ellerimle, ardından çiçeği kökünden çıkartıp ektim ve kökünü toprakla kapattım.
AÇELYA DORAN (D. 21.12.1999 - Ö. 22.12.2006)
“Senin çiçeğini bugün sana verdim Açelya,” dedim yan taraftaki mezar taşına bir bakış atarak. “Dolabına bıraktım. Ne yaptın bilmiyorum ama evinde bir seran olduğunu duydum. Umarım oraya götürmüşsündür.”
Ellerimi birbirine çırparak ayağa kalktığımda bok gibi göründüğümü biliyordum. Üzerimde okul forması vardı ama okula gitmemiştim, sabahtan beri buradaydım. Müdür’ün babamı arayıp sekreterine bugün okula gitmediğimi çoktan haber verdiğine emindim ama bu babamın umurunda olmayacaktı çünkü nerede olduğumu biliyordu.
“Anneler günün kutlu olsun,” diye mırıldandım mezar taşlarının arasından taş yola çıkarken. İleride birini defnediyorlardı ve dua okunuyordu. Sesi kulağıma çarptığı an, buraya ilk geldiğim günü hatırladım. Babamın elinden tutmuştum sımsıkı, ne olduğunu anlamamıştım ama annemin gittiğini biliyordum.
Alayla güldüm başımı iki yana sallarken. “Daha yedi yaşındayken bile gittiğini anlayabilecek kapasitem vardı anne, şimdi on sekiz oldum ve her şey çok saçma geliyor. Sanki şu sık ağaçlığın arasından çıkıp gelecekmişsin gibi, hadi gidelim oğlum diyecekmişsin gibi. Bir kere daha duymak için o lafı senin ağzından kanlı canlı, video kasetlerden değil… Her şeyimi verirdim.”
Dudaklarımı ıslatarak boğazımı temizlediğimde nefes almak güçtü. “Güldün değil mi? Güldün, biliyorum. Hiçbir şeyim olmadığını biliyorsun çünkü. Neyi vereceksin dedin değil mi? Haklısın…” Ciğerlerime doldurduğum oksijen içimdeki yangını yelliyordu. “Çok yakında kaybedeceğim bir şeylerim olacak anne. Kazandım zannedeceğim, kaptım zannedeceğim; sonra da kaybedişimi izleyeceğim. Çok yakında, anne.”
Çok yakında.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.