Kelebeği Öldürmek
Kelebeği Öldürmek
23. Bölüm - Matem Çiçekleri
356 9

YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
 
“Ellerin kirli.
Ellerin temiz.
Su, sabun, kan, köpük, pis.
Kelebeği öldürdün mü?”

 

Sabahlarım yalnız ve sessizdi.
Çünkü sabaha kadar ayakta durur, günün ilk ışıklarıyla birlikte yatağa bayılır, öğlene kadar da kalkmazdım. Alena ya da Meriç ve hatta Çisem bile düzeltmeye çalışmıştı uyku düzenimi ama sabah sahile gitmek istediklerinde onlara pek katılamamıştım.

Boş geçen günlerimi doldurma çabam boşaydı çünkü hiçbir şey zevk vermiyordu bana. Bir kitabı elime alıyor ve ikinci sayfanın sonunu bulamadan bırakıyordum. Duş alırken bile o kadar bunalıyordum ki olabildiğince kısa kesmeye çalışıyordum ve en kötüsü de arka bahçeye ektiğim fidanlarla doğru düzgün ilgilenemediğimden çoğunun çürümesine izin vermiştim.
Ağlayarak ölü dalları ve yaprakları kesmek pek de iyi bir tecrübe değildi benim için. Ben iyiysem, bahçem de iyiydi; ben değilsem, onlar ölü…

Ve güneş mesela, niye doğuyordu ki her gün aynıysa? Ne anlamı vardı? İştahım yokken yemek yemek işkenceydi, neyin var diye soranlara da doğru düzgün cevaplar verememek… Geçiştirmeye çalışmak. Kendimi parçaladığım sınavların başından sonuna kadar sorularla değil baş ağrısıyla mücadele etmiştim. En kötüsü de ne kadar kötü bir sonuç alırsam alayım umurumda bile değildi. En kötüsü buydu. Umursama yetini kaybetmek. Çünkü o zaman her şey anlamını, değerini yitiriyordu ve yaşamak aniden yük oluyordu insana.

Aylardır bir maratondaymışım da henüz dinlenmeye vakit bulabilmişim gibi hissediyordum o sabah. Gözlerimi açtığımda güneş tüm sıcaklığıyla pencereden odaya, yüzüme vuruyordu. Normalde kapattığım perdeleri nasıl bir kafayla açık unutmuştum? Saat kimbilir kaçtı… Birazdan kalkıp duş almam gerekecekti, başka türlü uyanamıyordum. Sonra? Meriç gelirdi muhtemelen, dışarı çıkardık. Sonra?

Bütün düşüncelerim, kolunu belime sıkıca sarmış ve elini göğsümün altından belime yaslamış Varis’i fark etmemle alabora olurken nefesimi tuttuğumun farkında değildim bile. Ben bir yastığı kavramış, başımı ona yaslamışken Varis’in göğsü sırtıma yaslıydı.
Onu rahatsız etmeden arkama çevirdim başımı, istemeden biraz daha yaslanmıştım. Burun buruna geldik. Gözleri kapalıydı. Güzel, uzun kirpikleri birbirine geçmişti ve ağır nefesler alıyordu. Uyuyordu.

Ayvalık’a dönmek için onu yatakta bırakıp evden çıktığım sabahı hatırladım. O sabah da uyuyordu. Gideceğimi bilse uyur muydu öyle derin, öyle güzel, öyle huzurlu? Uyandığında ne yapmıştı? Söylediğim gibi gittiğimi anladığında ne yapmıştı?

Varis’in gözkapakları kıpırdadı. İçine çektiği derin bir nefesle sırtüstü dönüp gerinirken iki elimi de yanağımın altına koydum ve onu izledim. Gözlerini açmıştı. Başını bana çevirdiğinde yeniden yüz yüze geldik.

Hafifçe gülümsedim. Yüzünde hiçbir ifade yoktu ve yeni uyandığı için gri gözlerinin ardından kısıkça bakıyordu. Korkuyordum, nedeni bilinmez değildi. Neden öyle bakıyordu? Başkasına bakar gibi. Hayır. Varis’in suratı taştandı. Gülümsemediği, mimiklerini oynatmadığı sürece hep *-donuk bakıyordu.

Bir anda gözlerime bakmayı kesip kolunu yeniden belime dolayarak beni kendine çektiğinde, yanağımı çıplak göğsüne yasladım ve avucumu da omzuna. Bacaklarımız birbirine dolandı. Varis saçlarımın üzerine dudaklarını bastırdı. Ve ben aylar sonra ilk defa, başka bir nedenden, yataktan çıkmak istemedim.

Sonsuza dek bu anda kalabilirdik. Çünkü bu anda, karanlık fısıltılar düşüncelerimi ve hareketlerimi ele geçiremiyor; bana berbat biri olduğumu söylemiyorlardı. Dünya üzerinde en çok incittiğim kişi beni böyle sarıp sarmalarken kimsenin bir şey demeye hakkı kalmıyordu. Hiçbir kelime bana değmiyordu.

Benim kendime söylediklerim dışında.
Led Zeppelin’in Immigrant Song şarkısının giriş sesi odada yankılanmaya başladığında bunu düşünüyordum.

“Sabahın köründe hangi şuursuz bu ya?” diye söylendi Varis uyku mahmuru sesiyle, telefona cevap vermesi gerektiğini bilen ben ise doğrulup komodine uzandım.

“Saat on bir Varis… Sabahın körü için biraz geç bir vakit…”

Varis başını yatak başlığına yaslayarak hafifçe kaldırırken ben komodine uzandığım için göğüslerimiz birbirine yapışmıştı. İki eliyle de belimden tuttuğunda, telefonu alıp aramayı cevaplarken pozisyon değiştirmedim.

“Efendim Meriç?” Avucumu göğsüne, çenemi de elimin üzerine yaslamıştım. Bu pozisyon, Varis kaşlarını çattığı an onu görmemi sağlamıştı.

“Kızım kalk kalk! Alooo kaç kere tıklattım kapıyı? Sabah oldu, horozlar öttü, millet sahilde en güzel köşeleri kaptı bile sen hâlâ o meymenetsizle…” Meriç’in kelime seçimi bana istemsizce Alena’yı hatırlattığında kıkırdadım. Varis meymenetsiz falan değildi. Şey, en azından bana. “Ay ne vuruyorsun Tara ya? Maşallah sen de bir gecede geri kazanmışsın bitch enerjini!”

“Meriç,” dedim oflar gibi seslice nefes vererek, telefonu biraz kulağımdan uzaklaştırırken. “Saat daha on bir.”

“Söylemiştim,” diye mırıldandı Varis gözlerini kısarak.

“Ve ben genelde öğlen dörde kadar uyurum. Yani şu an benim için saat sabahın beşi falan. Tabii sen biliyorsun bunu çünkü akşama doğru beni zorla yataktan kaldıran da sendin…” diye devam ettim lafıma. Meriç’in derdini biliyordum aslında ama Varis’in önünde ve telefondayken konuşulacak konu değildi.

“Ya üf ver şu telefonu!” diye Tara’nın sızlandığını durdum arkada, “Benim telefonum!” diye bağırdı Meriç. “Sapık mısın nesin sabahın köründe milleti rahatsız ediyorsun,” diye homurdandı Tara o an. Ardından telefonu kulağına dayadığında boğazını temizledi. “Açelya günaydın, gerçekten bu boşboğazı engellemeye çalıştım. Kusura bakma, uyandırdık sizi… Uyandırdık mı yani?”

“Bir dakika…” Daha yeni dün gece her beraber film izlerken uyuyakalışım aklıma geliyordu. “Siz evdesiniz? Aşağıdasınız yani?”

“Evet evet… Pankek yapmıştık Meriç’le. Size de yaptık. Kahvaltı edecektik şimdi. Ama siz rahatsız olmayın…”

“Önemli değil, uyanmıştık zaten.”

“Yoo uyuyorum ben,” dedi Varis gözlerini kapatarak kollarını belime sararken. Resmen yatağın üzerinde ona sarılmamı sağlamıştı. “Uyandırmasınlar, söyle. Uyuyana yılan bile dokunmaz.”
Gülerek omzuna vurdum ve “Geliyoruz,” dedikten sonra telefonu kapattım. Arkadan Meriç’in söylenişlerini duyabiliyordum hâlâ. Bugün onu bir kenara çekip anladığından emin olana dek konuşsam iyi olacaktı. “Su içene yılan bile dokunmaz olacak o ama sen zaten bunu benden daha iyi biliyorsundur. Atasözlerini pis amaçlarına alet etmeyi bırak.”

“Pis amaçlar?” Önce kaşları kalktı, ardından gözleri kısıldı. “Uyumak pis amaç mı oldu şimdi? Pis amaç ne tam olarak?”

“Kandırdığında, gerçeği çarpıttığında amacın her ne kadar masum olursa olsun pisleniyor,” diye uydurma bir açıklama yaptım o an.

“Uydurdun bunu şu an.”
“Gayet mantıklı. TDK onaylamalı.”
“İkimiz de TDK’nin onayladığı tanımların hepsinin doğru olmadığını biliyoruz.”

“Pekâlâ,” diye mırıldandım yukarı çevirerek gözlerimi, ardından yine gri gözlerine baktım. “Bu seferlik kazanmana izin veriyorum. Ama yine de kalkıyoruz… Meriç harika pankek yapar ve ben açım.”

“Kendin söyledin. Ben dörde kadar kalkmam dedin. Daha uyanmamıza beş saat var Ada…” Varis derin bir nefesle yan döndüğünde beni de kendisiyle birlikte yuvarladı ve sırtımı göğsüne yaslayarak belimdeki tutuşunu sıkılaştırdı. Gözlerini de kapatmıştı.

Kollarının arasında dönüp onunla yüz yüze geldim. Ama o kadar yakındık ki yanağını öpmekten alıkoyamamıştım kendimi. “Uyku saatlerimi düzeltmem lazım. Bence bana yardım edebilirsin.”
Birkaç saniye daha kapalı kaldı gözkapakları. Ardından araladı gri gözlerini, gözlerime baktı. Kalkacaktı.

Kollarının arasından çıkmama izin verdiğinde yataktan indim ve dolabımdan temiz kıyafetler çıkardım. Kenardaki siyah çantayı gördüm, muhtemelen Varis’in eşyaları vardı içinde. “Benden sonra duş alabilirsin. Ama bence acele et. Hiç pankek kalmazsa çok üzülürsün.”

“Bence arkadaşın şu an bana hangi dilimin denk geleceğini hesaplayıp içine fare zehri katıyordur bile. Gerçekten yememi istediğine emin misin?”

Banyoya gireceğim sırada durdum. Varis’e başımı eğerek aşkolsun dercesine baktım. “Meriç beni korumak istiyor sadece… Kötü bir amacı yok. Sen de biliyorsun bunu.”

“Benden mi?” Kaşları havalandı. Yanaklarımın içini dişledim. Resmen çarşaflarımın arasında tek elini yatağa yaslayarak doğrulmuş, saçlarını karıştırırken gel beni ısır diyordu. Duş almak ya da pankek yemek falan istemiyordum, elimdekileri bırakıp üzerine atlamak ve bir sonraki sabaha kadar vakti yatakta geçirmek istiyordum.

“Meriç seni tanımıyor.”
“Ben onu tanımıyorum asıl.”
“Meriç bunu da bilmiyor.”

“Hay Meriç’ini…” Seslice nefes verdi. Güldüm. Varis bana ters ters bakarken ben banyoya girmiş kapıyı kapatıyordum. Eğer bunu şimdi yapmazsam, bir daha yapamazdım ve yapmalıydım çünkü akşam katılmamız gereken bir doğum günü partisi vardı.

Duş alıp aşağı indiğimde Tara ve Meriç, verandadaki masayı hazırlıyorlardı. Kahvaltılıkları çıkartırken onlara yardım ettim, kendi evimde misafir gibi hissetmek istemiyordum. Bir yandan da Tara’nın minnettarlığını gösterdiğini biliyordum. Eve dönmesini istemiyordum çünkü orada yalnız olacaktı; yalnız ve savunmasız. Sonsuza dek burada kalamayacağını biliyordum, bu yüzden Güney sorununun bir an önce halledilmesini diliyordum.

Bahçe ve verandada dün geceki fırtınanın izi yoktu, her yer tabiri caizse suyunu çekmişti. Gökyüzü temizdi, hava sıcaktı, kuşlar cıvıldıyordu… Bir de âşıklar sevişiyordu de. Gözlerinden kalp de kus, tam olsun Ada.
Açelya.

Öğlen sahile gittik. Koyun benim bildiğim tarafında yalnızca yerliler vardı, kalabalık değildi. Varis şemsiyenin altında babasının attığı bir dosyaya bakıyordu, tabletini getirmişti. Kendime güneş kremi sürmeyi bıraktığımda kenardaki buzlu limonatadan bir yudum aldım ve krem şişesini iyice sallarken ayağa kalkıp Varis’in şezlongunda yanına oturdum.

Boştaki elini yakalayıp kolunu kendime çektiğimde omzuna kremi döküyordum ki bana döndü ve güneş gözlüğünü burnuna indirip gözlerime baktı. Tabletini kenara koymuştu. Omzundaki kremi elimle göğsüne kadar indirdiğim sırada bileğimi öyle bir hızla yakaladı ki bir an krem sürmek yerine bıçaklayacağımı düşündüğünü sandım.

“Ne?” Ters ters baktım. “Yanmak mı istiyorsun? Güneş kremi kullanmalısın.”
“Gerçekten bana dışarıda öyle dokunmamalısın.”

Neden bahsettiğini anlamam saniyeler sürmemişti. İfadem söndü, gözlerimi kısarak gülümsedim.
“Tatlısın,” dedim burnuna indirdiği güneş gözlüğünü işaretparmağımla göz hizasına geri itip burnuna dokunurken. Ardından oturduğum yerde doğruldum ve arkasına geçmeden önce kulağına fısıldadım. “Ama yanmaktan iyidir.”

“Asıl işkence bu, yanmak değil,” dedi beni kolumdan tutup kucağına düşürürken. “Ada, ciddiyim…”

Kalkarken yüzünü avuçlarımın içine aldım ve üzerine doğru eğilerek dudaklarından öptüm. İsyan ederek inledi. “Benden gerçekten nefret ediyorsun değil mi?”

“Hiç de bile.” Bir kere daha öptüm. “Çok seviyorum ben seni.” Bir elimi yanağından omzuna kaydırarak, yeniden arkasına geçtiğimde güneş kremi şişesi tekrar elimdeydi. Bu sefer avucuma döktüm ve omuzlarından başlayarak aşağıya indim. Bana yardım ediyordu. Mesela göğsüne dokunmamam ve aşağılara inmemem için şişeyi kapmış, çoktan kendisi halletmişti bile.

“Oyunbozan,” diye homurdandım ayağa kalkarken. “Tabletinde ne var?”

“Sıkıcı hesaplamalar.”

Yine de yanına oturup başımı omzuna yaslarken tabletine uzandım ve ekranı kaydırdım. Şifresi vardı. “Şifre ne?”

“2122.”

Ufak bir tebessümle şifreyi girdim. 21 ve 22. Güzel sayılardı. Her şeye rağmen mi?

Ekranda açık olan PDF’de gerçekten de sıkıcı şeyler yazıyordu. Raporlar, sayfalarca giden hesaplamalar, excel sayfaları… Sınavdan sonra duvardaki saat dışında bir yerde sayı görmediğim için o kadar uzak hissediyordum ki öğrenci hayatından ve bu fark ediliyordu. Kafama kazıdığım formüller sanki kanatlanıp uçmuştu.

Ekrana, cep telefonuyla eşzamanlı bir FaceTime araması düştüğünde ekranda yazan isme bir süre gözlerimi kırpıştırarak baktım; kalp ritmimin bozulmasına engel olamamıştım. Bir anda ortamın havası gerilirken başımı Varis’in omzundan kaldırdım ve ona baktım.

Yüzümde nasıl bir ifade vardı onu bile bilmiyordum. “Model arkadaşın arıyor. Hem de görüntülü,” dedim düz bir sesle. Hani reklam anlaşması yaptığınız kızlardan ilk defa onunla kahve içmeye karar verdiği model. Tabletini ona uzattım. “Hatırlıyorsun değil mi? Fotoğraflarınız çıktı hani birlikte İtalya’da…”

“Açsana.”

Pardon? “Ne? Beni aramıyor. Seni arıyor.”

“Yani?” Varis bir elini arkamdan şezlonga yaslayıp üzerime doğru eğildiğinde gözlüğünü çıkartıp nereye koyduğuna bile bakmadan kenara bıraktı. “Senin yerin neresi?” Başını hafifçe yana eğdi.
Senin yanın. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve yutkundum. Sorusunu kendi cevaplamamıştı ama zaten sorarken aynı anda cevaplıyormuş gibi çıkmıştı kelimeler ağzından.

Cecile’in aramasını cevapladığımda tabletin büyük ekranına görüntüsü düştü. Bir makyaj masasında yalnızca saten, mavi bir bornoz ve saçındaki bigudilerle oturuyordu. Makyajı yeni bitmiş gibi görünüyordu. İç çekmemek için yanağımın içini ısırdım çünkü çok güzeldi. Ve ben bundan nefret ediyordum.

“Varis!” dedi, aksanıyla söyleyebildiği kadar. Ardından Fransızca konuştu. Fransızcam o kadar da iyi değildi ve anadili Fransızca olan birinin cümlelerini bu kadar hızlı konuşuyorken anlamak çok zordu ama heyecanla çekimlerde olduğunu ve her şeyin çok iyi gittiğini söylediğini koparabilmiştim.
Varis’in Fransızcası inanılmazdı. Her şeyin yolunda olduğuna sevindiğini söylediğini anlayabilmiş, bir de sevgilim kelimesini çıkartabilmiştim.

Ardından Cecile’in gözleri nihayet bana döndü. Halbuki görmezden gelme işini çok iyi beceriyordu o dakikaya kadar. “Merhaba!” dedi kocaman gülümseyerek, o koca beyaz düzgün dişleriyle… İngilizceye geçmişti.

Tebessüm ettim. Ben boşuna yıllarca Fransızca derslerinde sürünmemiştim. Safir öğrendiğimizden emin olmuştu. “Bonsoir! Quoi de neuf? Je suis bien contente que tout soit en regle.”

Cecile, tehlikeli bir kız değildi. Kesinlikle sevimli ve güzeldi ama Varis’le ilgilenmediğini düşünmek için aptal olmak gerekirdi. Ona hayatın nasıl gittiğini sormuş, çekimlerin iyi gittiğine sevindiğimi söylemiştim ve kısaca beni yanıtlayıp tanıştığına memnun olduğunu söylemişti. Ardından gelen saç artistiyle birlikte veda edip görüntülü aramayı sonlandırdı.

“Ben gidip yüzeceğim,” dedim şezlongdan kalkarken.

Varis kolumu yakaladı ama kendi de benimle birlikte kalkmıştı. “Sorun ne? Onunla konuştun. Sadece arkadaşım olduğunu biliyorsun.”

“Sen onun yalnızca arkadaşı olabilirsin ama öyle bir kız seninle sadece arkadaş olmak istemez Varis,” dedim fikrimi açıkça belirterek, ona döndüğümde. Alayla kahkaha attım. “Hangi kız seninle sadece arkadaş olmak ister?”

“Sadece arkadaşım olan kızlar var, Ada. Zor bir şey değil.”

“Ben onlarla tanışmadım. Ama az önce bir tanesiyle tanıştım ve yetti. Niye çekimlerden önce seni arıyor? Üzerinde sadece bornozla? Ya ne alaka ya! Çeksinler reklamı gitsin ayrıca! Sanki bir daha yolunuzun kesişeceği var…” Kolumu tutuşundan çektim ve öfkeyle nefes alırken dalgaların kumsala çarptığı tarafa döndüm.

Varis kolunu belime sarıp beni kendine doğru yasladığında diğer elini de yanağımla boynum arasına yaslamıştı. “Kıskanınca ne kadar tapılası olduğun hakkında bir fikrin var mı?”

Çatık kaşlarımın altında öfkesi dinmemiş gözlerimi griliklerine çevirdim başımı kaldırarak. Elini yüzümden ittirmeye çalışmıştım ama o kadar isteksiz bir hamleydi ki elimin hemen yanıma düşmesi uzun sürmedi. “Seni kıskanmaktan nefret ediyorum. Hiç olmadığım birine dönüşüyorum. Kötü hissediyorum. Başkalarının sinsi olduğunu düşünerek… Asıl sinsiliği kendim yapıyormuş gibi hissediyorum.”

“Beni kıskanman, ne kadar hoşuma gitse de aslında neden gereksiz bilmiyor musun?” Çenemin altındaki dokunuşuyla başımı kendine doğru kaldırdığında yüzüme doğru eğilmişti. “Biliyorsun Ada.”

Az önceki “çok seviyorum ben seni”yi geri alabilir miydim? Çünkü şimdi nefret ediyordum. Çünkü biliyordum. Her ne kadar kendime engel olamasam da biliyordum. Güven. Güven her şeydir Ada. Çünkü güveniyordum, kendimden bile fazla.

Varis beni orada öptü. Dalgaların ayaklarımıza ulaştığı serin sularda. Ardından ben ne olduğunu bile kavrayamadan eğildi ve havalandım; hiçbir şeymişim gibi beni öylece omzuna atmıştı. Kahkahalarım, çığlıklarım kayalıklarda yankılanırken suya koşmaya başladığında yapmaması için bağırıyordum ama ne yaptığı umurumda bile değildi. Bana istediğini yapabilirdi.

Ona artık yüzebildiğimden bahsettiğimde Alena’dan öğrendiğimi söylememe bile gerek yoktu. İnanmadığında, ayaklarım deniz tabanına bastığı an dibe daldım ve derinlere doğru yüzdüm. Varis’in her ihtimale karşı delirip peşimden daldığını, yüzeye çıkıp onu göremeyene kadar fark etmemiştim bile. Ayaklarımdan yakalayıp beni omzuna aldığında yukarı kaldırdı ve bir anda suya geri fırlattı. “Demek öğrendin ha!”larını sanki ona ihanet etmişim gibi söylüyordu ama bir yanının memnun olduğundan emindim.

Güneşin altında, suyun içinde kahkahalarla tartışırken ve birbirimizi suyun altına batırırken o kadar mutluydum ki Varis ağladığımı fark ettiğinde gözüme güneş kremi kaçtığını söyleyerek aslında yalan söylemiştim. Bana inanmış, yüzümü ellerinin arasına almış ve ben kapattığım gözlerimi yeniden açabilene dek dibimden ayrılmamıştı.

“Acı geçene dek,” demişti. Ama acı nasıl geçecekti? Hiçbir acı, tamamen geçmezdi. Geçmiş gibi davranırdık, geçmiş olmuş artık gibi ama hatırladığında acı yine aynı acıydı.
Birkaç saat sonra yorgunluktan bitik bir hâlde, aç bir şekilde rıhtımda el ele yürüyorduk. Yata gittiğimizi biliyordum, Alena ve Milas da orada olmalıydı. Güneş gözlüğümün arkasından Varis’e baktığımda, tanıdık yatın önünde dikilen güneş gözlüklü; keten gömlekli ve şortlu, uzun boylu ve cüsseli, orta yaşlı adamı süzdüğünü gördüm. Yatın hemen önünde bir yabancı, elinde küçük bir tabletle ne yapıyordu?

“Gittiler mi?” diye sordu Varis, adam geldiğimizi gördüğü an elindekini bırakıp ayağa dikilmişti.
Adam güneş gözlüğünü düzeltti. “Evet.”

Adam başka bir şey söylemedi, Varis de öyle. Beni tuttuğu elimden yatın içine yönlendirirken gözleri etrafta geziniyordu. “Alenalar nerede? O adam kimdi?”

“Özel korumalardan biri, yatı gözetiyor,” diye yanıtladı Varis beni. “Alenalar çıkmış. Geziyorlardır muhtemelen.” Yatın içi dışarıya göre serindi. Etrafta Alena ve Milas’a ait birkaç parça eşya vardı, Dizel’in mama kabını da görebiliyordum. Varis içerideki odalardan, daha önce girdiğim ve fazlasıyla tanıdık olduğum odaya girdiğinde peşinden ilerledim. Zaten aksi mümkün değildi, elimi bırakmamıştı.

“Yat daha önce de buradaydı ama kimse gözetmiyordu,” diye mırıldandım. Ardından gözlerimi etrafta gezdirdim. Yatın içinde iki oda, bir salon, biri küçük diğeri büyük iki banyo vardı ve bu odanın Varis’e ait olduğunu biliyordum. Biliyordum çünkü daha önce içeri girip dolabı karıştırmıştım. Kıyafetlerine sinmiş kokusunu tanımasam, tek bir bakışla bile anlayabilirdim ona ait olduklarını. Tarzını biliyordum.

Ve o yatakta uyumuştum. Defalarca kez. Alabildiğim en iyi uykuyu ve kâbussuz geceleri bana bu yatak vermişti, nasıl uyumazdım? Beni sarhoş eden çoğunlukta içkiler değil, bu oda oluyordu… Ve ben alkoliktim buraya.

“Yanlış. Yatı ve evi gözeten birileri her zaman vardı. Agâh sana bahsetmemiş olabilir gerilmeni istemediğinden. Alena da öğrendiyse yeni öğrenmiştir.” Varis elimi bırakıp eşyaları kenara koyduğunda, üzerindeki beyaz keten gömleği de çıkarttı. “Yakut Doran’ın yargılanma süreci devam ediyor. Dışarıdan yardım alabilir bu süreçte. Dava işlemdeyken de size zarar verebilir kendi paçasını kurtarmak için. Bu yüzden her ihtimale karşı size dokunmadan, sizi rahatsız etmeden izleyen birileri her zaman vardı.”

Yerin dibine geçmiş gibi hissediyordum. “R… Rapor mu veriyorlardı? Sana? Babana?”

“Babama,” diye yanıtladı beni.

Bakışlarımı kaçırdım.

Varis çenemi iki parmağı arasına sıkıştırıp yüzünü yüzüme sabitlediğinde gözlerimi yakalamıştı. “Öyle bakma bana Ada… Hakkında tek bir şey duysam her şeyi siktir eder gelirdim, sana istediğin zamanı vermezdim. Her ne kadar şu an tam olarak bunu yapmadığıma köpek gibi pişman olsam da verdiğim bir söz vardı ve tuttum tutabildiğim yere kadar.”

Yutkunurken başımı salladım hafifçe. Varis bir tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırırken avucunu enseme kaydırdı ve beni kendine çekerek dudaklarıma uzun bir öpücük kondurdu. “Kızgın mısın?”
“Neden?”
“Gözetlendiğin için.”
“Neden olayım? Öz babam psikopatın teki değil mi? Bence de hapisten çıkmak için elinden gelse her şeyi yapar. Sonuçta beni bir ihaleye satan kendisiydi.”

Varis beni kendine çekerek çenesini başımın üzerine yasladığında kollarımı beline doladım ve yanağımı göğsüne bastırdım. Hiç tereddütsüz. Yerim burasıymış gibi. Öyle doğal bir reaksiyondu ona, hareketlerine verdiğim. “Yakut Doran’dan senin baban olduğu için iki kat nefret ediyorum. Sana yaşattığı hiçbir şeyi hak etmiyorsun. Bu yüzden çürüyene dek parmaklıkların ardında kalacak. Bundan emin olacağım.”

Çıplak göğsüne dudaklarımı bastırıp yanağımı yeniden tenine yasladığımda bu sefer gözlerimi kapattım. Varis, asıl sen, asıl sen…

Yorgundum. Ama gün daha yeni başlıyor gibi hissediyordum çünkü daha akşam, Tara’yla birlikte bir doğum günü partisine katılacaktık. Dünyanın Yakut Doran gibilerle dolu olduğunu hatırlatmıştı bana Güney bir kez daha. Ve savaşmamız gerektiğini, fırsatımız varken.

“Ben duşa gireceğim,” dedi Varis sarmaş dolaş dikildiğimiz birkaç dakikanın ardından. “Ne yemek istersin? Bir şeyler hazırlayabiliriz mutfakta ya da sipariş edebilirsin.”

Birkaç saniye yemek hakkında düşündüm. Sabah kahvaltı yapmıştım dolu dolu ve buna rağmen deli gibi açtım. İştahımın yerine gelmesi enerjimi yükseltiyor ve hiç kuşkusuz daha iyi düşünebilmemi sağlıyordu. Gülümsedim, dudaklarım öyle bir keyifle kıvrıldı ki. “Sana dünyanın en güzel hamburgerini tattıracağım.”

Kaşları dudaklarındaki tebessümle kıvrıldı. “Sen mi yapacaksın?”

“Zehirlenmek mi istiyorsun?” Somurttum. Göğsüne hafifçe vurarak geri çekildim. “Sipariş edeceğim tabii ki.”

Varis küçük bir kahkaha attı. “Ben o bozuk peynirli cheesecakeini yerdim…” Ardından şakağıma dudaklarını bastırıp banyoya ilerledi. Biliyorum aptal. Tarçınlı kurabiyeleri yemiştin.

“O bozuk peynirli cheesecakei kimse yememeliydi.” Nefes verdim. “Sana ne sipariş edeyim?” diye seslendim yatağın üzerine bıraktığı beyaz keten gömleğini bikinimin üzerine hırka gibi giyerken.

“Ne istersen.”

Ve öylece, güneş gözlüğümü ve siyah şapkamı takıp yukarı çıktım. Hamburgerleri sipariş ettikten sonra aylardır girmekten korktuğum ama dün alelacele çıktığım Instagram hesabıma girdiğimde karşıma Çisem’in yeni paylaştığı post çıktı. Bir sürü fotoğraf çekiyordu Fransa’da, hikâyeler kısmını doldurmuştu. Annesiyleydi. Ve mutluydu.
Postu beğendim.

Saniyeler sonra, Çisem’in ismi ekranımda yazıyordu. Bildirimi aldığı gibi beni aramaya mı davranmıştı? Aramayı cevaplayıp telefonu kulağıma götürdüm. “Çisem’in Paris çekimleri nasıl gidiyor? Fotoğraflar harika…”

“Çisem’in Paris çekimlerini bilemem ama Ada and Varis are in Ayvalık hakkındaki yorumlarımı söyleyebilirim!” diye hiddetle lafımı kesti Çisem. “Twitter’da gezen fotoğraflarınızı gördün mü?”

“Ne?” Yattığım yerde doğruldum ve hızlı adımlarla odaya yürüdüm. Varis tabletini şarja takmıştı. Parolayı girip arama motoruna Twitter yazdığımda yıllar önce açtığım ve öylesine kullandığım hesabın şifresini hatırlamaya çalışıyordum.

“Sahilde fotoğraflarınızı çekmişler. Bir an neredeyse eski zannettim… Ama konum Ayvalık’tı. Twitter’a bir girdim ki takip ettiğim bütün magazin sayfalarında şak diye çıktı önüme. Yok Adin Holding varisi Varis Adinler gizemli güzelle sahilde birlikteler, samimi pozlar bilmem neler, bir isim oyunları bir mizahşörlükler falan… Özel alan ihlali değil mi bu ya? Cidden aşırı özel fotoğraflar bunlar…”

Fotoğraflar yeniydi ve gerçekten de özel fotoğraflardı. Birinde ben, eğilmiş bacaklarıma krem sürüyordum. Diğerinde Varis’e sürmeye çalışıyordum, tartışıp gülüyorduk, kucağına düşüyordum; birinde öpüyordu. Birinde tartışıyorduk. Diğerinde beni omzuna atıp suya koşuyordu. Birkaç tanesi de çok daha uzaktan yakınlaştırılarak çekilmiş, piksel piksel olsa da denizde olduğumuz fotoğraflardı.

“Niye umursuyorlar bu kadar?” Tablet kucağımda, yatakta öylece oturdum. “Yani Varis model değil, oyuncu değil, şarkıcı değil, influencer değil bir şey değil… Kim nereden tanımış, çekmiş bu fotoğrafları da böyle yayılmış?”

“Ay sen şaka yapıyorsun Ada. Boy boy fotoğrafları servis edildi medyaya, babasıyla katıldığı bir iş yemeğinden sonra… Zaten sonra patladı Instagram hesabı falan. Hatta geçen ay…” Durdu. “Yani işte sonuç olarak hayatı ilgi çeken bir isim oldu…”

“Hatta geçen ay, ne Çisem?”

“Ya işte geçen ay…” Seslice nefes verdi, oflar gibi. “Bir tane Fransız modelle İtalya’da fotoğrafları yayıldı. İş anlaşması için gitmişler sanırım Alper öyle bir şey dedi. Ama fotoğraflar çok manipüle edildi sosyal medyada, Varis’in modelle o anlamda bir alakası yoktu.”

“Cecile Brodeur,” diye mırıldandım donuk bir sesle.

Çisem durdu. Muhtemelen şaşırmıştı. “Sen biliyor muydun? İnternete girmiyorsun sanıyordum…”

“Dün oturduğum bir masada konu marinadaki yattan Alena’ya, Alena’dan Milas’a, Milas’tan da Varis’e gelince…”

“Aaaıııyyyyyy….” Ayy’lamayla başlayan tepkisi ıyy’lamaya dönüştüğünde sessizce güldüm. “Çocuğa bir de yavşadılar mı gözünün önünde? Şu site kızları diye gıcık olduğumuz kızlar? Benim önümde bir açacaklardı o konuyu var ya, adamı yumruk yemiş gibi mosmor ederdim ben tek lafımla… Arkadaşımızın sevgilisini de son nefesimize kadar aç köpeklerden koruruz evvel Allah!”

Çisem’e dünden beri olanlardan ve Tara’dan bahsettim. Nasıl aramızın düzeldiğinden, özür dilediğinden, başına gelenlerden… Güney olaylarına üzüldü ama diğer konudaki özrünü aptalca buldu. Çisem’e göre insanların canını sıkacak aptallıkları yapacak kadar beyin yoksunuysan, özür dilemeye ehliyetin yoktu.

Yemek geldiğinde ben değil, koruma teslim aldı. Kurye istemsizce içeriye değişik bir bakış atmıştı. Muhtemelen içeride kimin olduğunu merak ediyordu. Sorun yoksa bile bu şekilde daha çok dikkat çekilmiyorsa ya neydi?

“Gömlek ve şortla bile koruma olduğunuz anlaşılıyor,” dedim koruma yemek paketini bana uzatırken. “Teşekkürler teslim aldığınız için.”

Başını salladı yalnızca, bir şey söylemedi. Tüm özel korumalar böyle miydi? Bir keresinde babama koruma tahsis edilmişti ben küçükken, hatırlıyordum. Bir dava sebebiyle güvenliği sağlıyordu. O zamanlar, evin karşısındaki sokakta da etraftan hiç ayrılmayan, kamufle olmuş bir arabanın içinde polis gözetliyordu.

Paketi masaya koyduğumda aşağıdan gelen bir kapı sesi duydum. Daha sonra Varis merdivenleri çıktı. Üzerinde hiçbir şey yoktu ve tüm gün güneşe maruz kalmış, kızarmış zavallı gözleri eskisinden daha açık renkli ve canlı görünüyordu.

“Senin gözün bozuk değil mi?”

Mutfaktan getirdiğim tabak ve bardakları masaya bıraktım. Varis arkadan kolunu belime dolayarak dudaklarını boynuma bastırdığında tüm vücudum karıncalanmıştı. Cık, sesi çıkardı. “Neden soruyorsun?”

“Göz rengin ne kadar nadirse… Gözlerin de o kadar bozuk olur derler.”
Omzumun üzerinden başını uzatıp bana gülercesine ciddi misin bakışı attı. “Nereden duydun bunu?”

Yanlış mıydı? Gözlerimi tavana çıkardım, ardından şüpheyle kısıldılar. Varis’e baktım yeniden. “Bilmiyorum. Ortaokuldayken Facebook’ta okumuş bile olabilirim.” Güldüm.

Varis çenesini omzuma yasladığında, ben de ellerimle belime doladığı kollarına tutundum ve sırtımı göğsüne yasladım. Başımı hafifçe yukarı kaldırdığımda yüzüne bakabiliyordum, o sırada konuyu aydınlattı. “Nadir renkli göz aslında görme sinirlerini oluşturan genlerdeki bozulmadan kaynaklanır, bu doğru. Bir pigment eksikliğinden dolayı da mavi ve çok daha açık tonlara sahip kişilerin gözleri güneş ışınlarına karşı çok daha hassas, doğrudan maruz kalmak retina için zararlı.”

“Yaaani,” dedim, bilmiş bir ifadeyle. “Gözlerin bozuk.”
Güldü. “Pek sayılmaz. Onlara iyi bakıyorum.”
“Çok okurken ya da bilgisayarda çalışırken gözlük takıyorsun.”
Şaşırdığını hissettim. “Sen bunu nereden biliyorsun? Yanındayken kullandığımı hatırlamıyorum hiç.”

Kafamı çevirip gözlerimi kısarak gülümsediğimde, kollarının arasından çıkmadan önce yanağına bir öpücük bıraktım ve ardından yemek paketini açmaya koyuldum. “Sana seni izlediğimi söylemiştim,” diye mırıldandım kısık bir sesle. Her ne kadar hatırlamak istemediğim günler olsa da…

“Geçemezsiniz hanımefendi…”

“Bırak beni, deli misin be adam! Açelya!...”

Varis’le aynı anda rıhtım tarafına döndüğümüzde tartışma sesinin nereden geldiğini anlamaya çalışıyorduk. O sırada gördüm; annemi. Yazlık bir elbise, şapka ve koca gözlüğüyle onu tanımak, birkaç ay öncesinde zordu… Ama artık onu tanıyordum. Her ne kadar düzenli görmesem de… Her ne kadar hâlâ, yaşayan ve sağlıklı bir annem olduğuna inanamasam da.

İki adım ileri gittim ama yattan inmek için değildi attığım adımlar; Varis’in yanında durmuş, elimi koluna yaslamıştım. Güç almak içindi. Ne yapacağım demek içindi.

Varis bana baktığı an bir şey söylemesem de gönlümden geçeni anladığı için yattan indi hızla ve yanlarına doğru yürüdü. Filiz Doran’ı kim seviyordu? Alena değil, Aral değil, Adinler hele hiç değil… Filiz Doran’ı bir tek ben seviyordum. Annem olduğu için.

Alena ve Aral’ın da annesi olduğu hâlde, neden görüşmemi istemediklerini bilmiyordum hâlâ ve bu kafamda hayatımı karıştıran koca soru işaretleri bırakıyordu.
Filiz, ona anne demek hâlâ zordu, Varis’le birlikte yata yürümeye başladığında gerginlikle onları izledim. Daha doğrusu gergin olan annemdi. Gözlüğünü çıkarmış, güneşe karşı kıstığı gözleriyle Varis’e bir şey söylediğini gördüm. Dudaklarını okuyabilmiştim. Senin burada olduğunu bilmiyordum.

Varis cevap verdi. Geleli çok olmadı.

Annemin açıkça, memnuniyetsizce önüne döndüğünü gördüm. Sanki Varis az önce onun geçişine izin vermese bir de üstüne hiç olmasaydı, hiç gelmeseydin, diyecekti.

Avuçlarım karıncalandığında tırnaklarımı avuçiçlerime bastırdım. Annem önden, Varis arkasından yata çıktıklarında annem şapkasını, çantasını ve elindeki gözlüğünü koltuğa bırakıp otuz iki diş gülümseyerek kollarını etrafıma doladı. Neye uğradığını şaşıran ben, aynı zamanda ne hissedeceğimi de bilmiyordum.

Varis’e baktım. İfadesinden ne düşündüğü belli olmuyor, yalnızca beni izliyordu.
Annem burada olduğumuzu nereden biliyordu?

“Ah çok özlemişim kızımı!” Annem kollarımdaki ellerini çekmeden bana bakmak için geri çekildiğinde, yüzünde hâlâ aynı gülüşle yüzümü inceliyordu. “Şunları çıkaralım da güzel yüzünü görelim…” Şapkamı ve gözlüğümü çıkarıp masaya bıraktı. “Açelya, sonunda seni yalnız görebildiğime çok sevindim. Kendine bir bak! Nasıl da çiçek açmışsın…” Ellerimi tutarak geri çekildi.

Boğazımı temizledim. “Burada… Burada olduğumu nereden biliyordun?”

Güldü. “Ne demek nereden biliyordun canım? Annenim ben senin, nerede olduğunu bilmek hakkım. Agâh’ı aradım, öğrendim…”

Babamın Varis’in gelişinden haberi var mıydı? Babam, Filiz Doran’la mı görüşüyordu? Galiba bütün bunları sindirmek için bir dakikaya ihtiyacım vardı. Babam, Alena’nın annemize karşı tutum ve tavrını biliyorken nasıl ona burada olduğumuzu söylerdi? Alena ortalığı yıkacaktı.

“Ee?” Annem elimden tutup beni de kendiyle birlikte koltuğa oturttuğunda, Varis masanın karşısındaki sandalyeyi çekip oturdu. Üzerinde tişört yoktu, altında şortu vardı sadece. O sırada telefonuna gelen mesajda ne yazdığını merak ettim.

“Neler yapıyorsunuz bakalım? Yemek mi yiyecektiniz, böldüm…” Masayı süzdü. Ardından gülümseyerek bana döndü. “Trans yağ…” Dişlerini birbirine bastırarak nefesinin altından söylediği iki kelimede çok fazla hoşnutsuzluk yatıyordu. “Arada kaçamaklar güzel oluyor, değil mi?” Garip hissediyordum. Hamburger harika bir besindi bence. İçi sebze doluydu. Üstelik patates kızartılmamış, fırınlanmıştı… Ve evet. Soğuyorlardı.
Ama iştahım kaçmıştı.

Varis’le göz göze geldik.
Şu an tam olarak ne oluyordu? Filiz Doran, Alena’yla birlikteyken daha önce yanımıza gelmişti. O zaman Ayvalık’ta olduğumuzu bildiğini bile bilmiyorduk ve bir kafede yemek yiyorduk. Yanımıza bir sandalye çekip oturduğu an Alena’nın yüzünden kan çekilmişti sanki. Derhal hesabı istemiş, titreyen ellerini muhtemelen kimsenin görmemiş olması umuduyla masanın altına saklamış, tuvalete gideceğini ve gelene kadar konuşacağımız ne varsa konuşmamızı söylemişti Filiz’le.

Annem ağlamıştı. Gözlerinden yaşlar dökülürken ne söyleyeceğimi bırak ne yapacağımı şaşırmıştım. Benimle uzun uzun konuşmak, on iki yıllık arayı kapamak istediğini söylemişti. “Ablan benden nefret ediyor, geçmişte çok hata yaptım Açelya… Ama senin bana vereceğin şans, hayatımı düzeltmeme yardım edecek ve ayağa kalkmamı sağlayacak. Lütfen beni affet ve kabul et. Çocuklarımın bana sırtını dönmesine dayanamam…”

Ona numaramı vermiştim ama daha sonra Alena bunu öğrendiğinde çok sinirlenmişti ve ardından zaten telefonumu kaybetmiş ve numaramı da değiştirmiştim.

Filiz Doran, annem, neler yaptığımızı sorduğunda ona birkaç yüzeysel şeyden bahsettim. Mesela yüzdüğümüzden ya da film izlediğimizden. Gözleri sürekli etrafta, içeride, merdivenlerde gezindi; Alena’yı aradığını biliyordum ama burada değildi. Ve belki de iyi ki burada değildi çünkü ilişkilerindeki bilinmezliğin içinde emin olduğum bir şey varsa o da ikisi de birbirine iyi gelmiyordu. Özellikle Alena… Kelimenin tam anlamıyla parçalanıyordu.

Filiz çok kalmadı. On beş dakika sonra telefonunun çalmasıyla birlikte birtakım işleri dolayısıyla İstanbul’a dönmesi gerektiğini, benimle yalnız kalabileceğini bilse daha uzun kalmak için ayarlamalar yapmış olacağını söyledikten sonra gitti. Daha önce, parasıyla bir güzellik salonu açarak yatırım yaptığını duymuştum; sanırım oranın açılışıyla ilgileniyordu.

“Sen Alena’yla Filiz’in arasında ne olduğunu biliyor musun?” diye sordum Varis’e. Koltukta yanımda oturuyordu ve sırtımı göğsüne yaslamış, iştahsızca hamburgerimi yiyordum. Yarısına anca gelebilmiştim. Varis yemeği beğenmişti.

“Hiçbir fikrim yok,” diye yanıtladı beni Varis. Kolunu omzuma atmış, elinin tersiyle yanağımı okşuyordu. “Özel bir şey olabilir… Alena’ya sormalısın.”

“Annemiz hakkında konuşmaktan hoşlanmıyor. Bir şey anlatmak istemiyor.”
“Belki zamana ihtiyacı vardır.”
“Belki de.”

Kahvaltıdan sonra biz sahile geçtiğimizde, Tara ve Meriç kafa dağıtmak için alışverişe çıkacaklarını söylemişlerdi. Alışverişleri bitmişti ki akşam için hazırlanmaya eve döndüğümüzde ikisi de hazırdı. Tara, Meriç’e hafif göz kalemi bile çekmişti ve Meriç baskılı tişörtüyle harika görünüyordu.
Alena’nın hediyesi, beyaz; askılı, küçük lila çiçekli elbisemi ve sandaletlerimi giydim. Saçlarımı doğal dalgasına bırakmış, aylar sonra rimel sürmüş ve doğal pembe tonlarda bir ruj denemiştim. Varis’in üzerinde öğlenkinden farklı beyaz bir gömlek vardı. Sanırım yaz aylarında açık renkler tercih ediyordu.

“Eğer gelip sizi rahatsız ederse, şimdiden özür dilerim. Benim yüzümden onun gibi birine katlanmak zorunda değilsiniz. Güney’i uzaklaştırmanın bir yolunu bulacağım,” dedi Tara. Meriç’le önümüzden yürüyordu, çarşıdan geçiyorduk kafeye gitmek için.

“Saçmalıyorsun, sabahtan beri ne konuştum kızım ben seninle?” Meriç, Tara’ya omzunun üzerinden bir bakış attı. “O malın yaptıklarından ya da yapacaklarından sen sorumlu değilsin. Anası mısın babası mısın? Artık sevgilisi bile değilsin. Ve bununla başa çıkamıyorsa kendi sorunu. Ama seni haplamaya çalışması, takip etmesi, mesajlarla taciz etmesi, evine kadar gelmesi… Bunların hepsi sınırı çoktan aşmış olduğunu gösteriyor. Şu an parmaklıklar ardında, yaklaşan ve en az on yıl yiyeceği davasını bekliyor olmalıydı.”

“Neden yapamayacağımı biliyorsun,” dedi Tara isyan eder bir sesle. “Ailem…”

“Biliyoruz, Tara…” Uzanıp kolunu patpatladım Tara’nın, ardından Meriç’in ayağına arkadan bir tane geçirdim. Yerinde zıplayarak bana döndü ve çattığı kaşlarının altındaki gözlerini kısarak ters yürümeye başladı. Varis’le birbirine kenetlediğimiz parmaklarımıza da bakıyordu gizlemeden. Ben bu çocuğa nasıl her şeyi anlatmadan bir şeyleri anlatacaktım?

Meriç o an kaldırım taşına takıldı. Gözlerimin önünde taşa takılıp düşeceği sırada Varis öne atılıp diğer eliyle Meriç’in kolunu yakaladığında, Meriç düşmekten son anda kurtulmuştu ama ciyakladığı için etraftaki herkes bir anlığına ona dönmüştü.

Meriç doğrulduğunda Varis elini çekti. Meriç ardından, boğazını temizledi ve Varis’e bakmadan yeri izleyerek “Sağ ol,” dedi üzerini silkelerken. Varis başını ağırca aşağı yukarı salladı. Meriç önüne döndü.
Meriç utanmıştı.

Başımı geriye atarak küçük bir kahkaha attım. Meriç her ne kadar sonradan kim olduğunu öğrendiğinde Varis’e karşı cephe almış olsa da kapıdan içeri girip onu ilk gördüğünde, manzaradan hoşlanmıştı.
Varis, elini elimden çekmeden kolunu kaldırıp kollarımızı benim etrafıma dolayarak beni kendine çektiğinde yanağıma kocaman bir öpücük kondurdu. Meriç bu sırada Tara’yı koluna takmış, önden gidiyordu.

Deniz kenarındaki kafeye ulaştığımızda içeriden gelen müzik sesi sokağın başından duyuluyordu. Tıklım tıklım dolu olmasa da kalabalıktı. Doğum günü için birkaç düzenleme yapılan kafede, içerideki aydınlatmalar mavi ışıkla değiştirilmiş ve bazı köşelerde de kırmızı ışıklar kullanılmıştı.
Ben gözlerimi etraftakilerde gezdirirken Meriç, Tara’ya “Çok uzaklaşma bizden,” dedi ve Tara da onayladı. Çoktan ileride bir koltuğun etrafında toplanmış sohbet eden arkadaşlarını görmüştü, görmemek mümkün değildi çünkü hepsi neon giyinmişti. Yeni fark ediyordum… Tara da öyle. Rujları bile.

“Konsept mi bu?” diye sordu o an Meriç de benim gibi yeni fark etmişçesine Tara’ya bakarak. Tara’nın onun gözüne çektiği kalem de neondu ve mavi ışıkta parlıyordu.

“Bizim kızlar neon kullanmak istediler, ben de uydum. Partinin genel konsepti değil,” diye açıkladı Tara. Ardından teşekkür ederek arkadaşlarının yanına ilerledi.

“Onu daha hâlâ Güney’le bir araya getirmeye çalışan arkadaşlarından bahsediyordu değil mi?” Meriç gözleri kısık, omuzları düşük bir şekilde şüpheyle baktı bana.

Maalesef dercesine kafamı salladım. Bazen böyle oluyordu. Bize iyi gelmeyen, hatta bizim için iyi olmayacak şeyleri bile isteyebilen insanlarla yollarımızı çok önceden ayırmış olmamız gerekirken onlardan kopamayabiliyorduk. İnsanlarla ilişkileri bitirmek, bazı insanlara zor ve imkânsız gibi gelebiliyordu ama bir kez yolunu ayırdığında, daha iyi hissettiklerini görüyorlardı. Tara’ya arkadaşlarını bırakmasını söyleyemezdim ama onu bu geceki tehlikeden koruyabilir ve zaman içinde kendi için en iyi olanı yapmasını dileyebilirdim.

Varis arkamda elimi tutmuştu. Ben önden ilerleyerek onu geçmek istediğim masaya yönlendirdim. En köşedeki, sahili gören ama büyük bar tezgâhının arkasında kaldığı için genellikle tercih edilmeyen ve ne zaman buraya gelsem oturduğum masaya.
Genellikle boş olurdu.
Bugün doluydu.

Onu hemen tanıdım, arkası bana dönük olsa bile. Uzun, düz sarı saçlarını açmış ve askılı beyaz bir crop altına kot şort giymişti. Converseleriyle. Saçlarını bileğindeki lastikle öylesine bir topuz yaparken başını eğmiş, gözlerini kısmış, kolunun altında oturduğu çocuğa kızgın gibi görünmeye çalıştığı ama eğlendiğini gayet belli ettiği bir bakış atıyordu.
Milas’a elbette.

“Alena?” Şaşkınlığım yüzümden akıyordu. Alena beni duyduğu an otuz iki diş kocaman gülümseyerek ayağa kalktı ve kollarını etrafıma doladı. Sarhoş muydu?

“Açelya!” diye parladı, ardından kolunu omzuma atarak güldü ve yanağımdan kocaman öptü. “N’aber? Nasılsın? Sana aldığım elbiseyi giymişsin! Harika olmuş.” Ardından kulağıma eğildi. “Hediyeni beğendin mi?”

Yalnızca Alena, Varis Adin’den hediye olarak bahsedebilirdi. Daha önce ona birçok lakap taktığı olmuştu. Meymenetsiz, suratsız bunlardan bazılarıydı ama hemen aklıma gelmeyenlerin de pek farklı olmadığı tahmin edilebilirdi. Hediye? Hiçbirinin anlamı bile bu kelimeye yakın olmamıştı.
Kız kardeşim neye ihtiyacım olduğunu benden daha iyi biliyordu, buna şüphe yoktu. Çünkü ipleri eline almış ve harekete geçmişti.

“Merhaba Milas, sevgilini bir dakikalığına ödünç alıyorum,” diye mırıldandım Varis’le tokalaşan Milas’a doğru gülümseyerek ve Alena’yı kolundan tuttuğum gibi tuvaletlerin olduğu koridora yürüttüm. Konuşmamız gerektiğini biliyordu, bu yüzden tek kelime etmeden takip etmişti beni.

“Mezun partisi hiçbir zaman ilgini çekmedi, değil mi? Oraya Varis’i kışkırtmak için gittin.” Müziğin daha boğuk ulaştığı koridora vardığımız an, köşeye yaslandım ve kollarımı göğsümde birleştirdim.
Alena’nın mavi gözleri parladı ve dudakları muzip bir gülüşle kıvrıldı. “Sevgili kız kardeşim,” dedi Alena bana doğru bir adım atarak. Yüzündeki sırıtışı bozmadan, parmaklarıyla saç tutamlarımla oynamaya başladı. “Hayat, seni ailenden koparıp farklı bir kimlikle yıllarca tek başına yaşatmış olabilir. Ama bugüne kadar üstesinden geldiğin her şeyi bir ders olarak görüp hayatına devam etmelisin. Evet, yas tutmalıyız; çığlıklar atmalı ve ağlamalıyız da evet ama tüm hayatımızı böyle geçiremeyiz. Yaşamak diyemeyiz o zaman buna.”

Gözleri yeniden benimkilerle kenetlendiğinde, ikimizinkiler de parıldıyordu. Gözyaşlarından. Ama akıtmayacaktık.

“Böyle dönemlerin bir… Son kullanma tarihleri olur. Eğer yas dönemini uzatırsan, o zaman içinden nasıl çıkacağını bilmediğin kısır bir döngünün içine girersin, perişan olursun. Sen bunu bilmiyorsun. Belki Varis de bilmiyor ki fark edemedi, kendini okulla, işle, sporla yordu ve aklını uzak tuttu.”
Kollarımı göğsümden çözdü Alena, ellerimden tuttu. “Bu dünyadaki en kötü his ne biliyor musun? Birini kaybetmek. Çünkü dönüşü yok. İkinci kötü şey ise, geç kalmak. Mayın tarlasına, sırf patlayabilir bir tanesi diye adım atmamak; karşıya geçmek için için içini yerken.”

“Alena…” Kendime engel olamadım o an. Göğsümde hissettiğim ağırlığın ismi neydi bilmiyordum; daha önce çok kez tatmadığımdan tanımlayamıyordum. Babamın uzakta olduğu, arkadaşsız ve yalnız geçen onca yıldan sonra… Koridoruna adım bastığım her okulda üzerimde hissettiğim ateş fırlatan gözler ve karanlık fısıltılardan sonra… Birinin yanında olduğunu bilmek, hissetmek; paha biçilmezdi.

Ve ben öylesine birini bulmamıştım.
Ablamı bulmuştum.

Romanların bir köşesine sıkıştırılan ve hikâyesi bilinmeyen sarışınlardan biriydi; bunu biliyordum çünkü kalbinin geçmiş bir tecrübeden kırık olduğunu sözlerinden çoğu zaman hissedebiliyordum. Dış görünüşüyle yargılanmıştı, makyajıyla ve kıyafetleriyle; çoğu defa yanlış anlaşılmıştı. Doran evinde ne olmuştu bilmiyordum ama… Milas’la tanıştığı günden sonra, o evin altına gömülü kırık kanatlarını o evi herkesin başına yıkarak çıkartıp omuzlarına diktiğini biliyordum.

Alena bir uçurumdan atlamıştı. Ya düşecek ya uçacaktı.
Uçmuştu.
Ben bir uçurumdan atlamıştım… Ya boğulacak ya yüzecektim.

Defalarca kez boğulmuştum ama bir kere yüzmeyi öğrenmem yetmişti.
Alena elini uzatıp tersiyle yanaklarımdan akan yaşları sildi. “Çocukken, gölde taş sektirirken düştüğünde seni koruyamamış olabilirim ama benim şimdi ettiğim yemin, yüzlerce insanın önünde edilen evlilik yemininden daha kalıcı. Daha kutsal. Ne pahasına olursa olsun seni dünyadan koruyacağım. Çünkü bize öğretmediler Açelya. Biz hep içimizdekilerle savaştık, kendimizle savaştık; kendi savaşımızdan galip geldik, şimdi dünyayla savaşacağız. Çünkü sen benim kardeşimsin ve ben seni gördüğüm, gerçekten gördüğüm ilk an kimsenin söylemesine ihtiyaç duymadan tanıdım.”

Ellerimi ellerinden çekip kollarımı boynuna doladığım an, bu hayatta başka ne isteyebilirdim bilmiyordum. Tamam… Belki iyi bir okul kazanmak fena olmazdı. Süheyla Anne’yi gururlandıracak bir okul. Tamam… Belki o okulu, Varis’le birlikte kazanmak da fena olmazdı. Sonsuza dek dördümüz birlikte yaşasak, çocuklarımız yakın arkadaşlar olsa ve okulda da dış dünyada da birbirlerini korusalar, ebeveynlerimizin yaptıkları hataları yapmasak asla; onlar kendi içlerindeki savaşa dalmaktan, dış dünyaya korumasız hâle gelmeseler…

“Sen olmasan ne yapardım bilmiyorum,” diye fısıldadım bebek şampuanı kokan saçlarına doğru.
Sırtımı sıvazlarken hafifçe vurdu. “Gayet iyi iş çıkarırdın. Aynı gen havuzundan geliyoruz biliyorsun, ipleri eline alana kadar dibe batabilirdin tabii ama sonra dipten kanatlanarak çıkardın. Unutma, sen benim kardeşimsin.”

Güldüm. Alena kadar güçlü olmadığımı bilsem bile. Belki şu anlık. Bunu o da biliyordu ama sözleriyle bana güç vereceğini biliyordu, bu yüzden mış gibi yapıyordu. Tıpkı Varis’in söylediği gibi.

“Ve o meymenetsize söyle, bir daha gitmene izin verirse havuzuna tarçın dökerim; o güzel Audi R8’inin parçalarını Şile yolundan toplar ve cesedinin parçalarını dünyanın diğer ucundaki Brezilya’da sokak köpeklerine verilen…”

“Tamam!” Kahkaha atarak geri çekildiğimde, Alena gayet ciddi görünüyordu. “İletirim. Ama kayda geçsin diye söylüyorum, o beni bırakmadı. Ben kendim git…”

“Sen kendin gittin ve o kararına saygı duydu. Bla bla. Yüz kere duyduk. Saçma sapan iş yapıyorsunuz,” diye homurdandı Alena ağzının içinde. Ardından kolunu omzuma sardı. “Şu Fransız model kimmiş ya? Fıstık gibi kız.”

Kanım damarlarımda soğuk akmaya başladı. “Alena…”

Güldü. “Tamam tamam. Ama kayıtlara geçsin diye söylüyorum, dünyanın en güzel kızı da gelse o çocuğu senin elinden alamaz. Çünkü hiçbirine, sana baktığı gibi bakmaz. Ki Varis’in gözünde dünyanın en güzel kızı sensin. Ki dünyanın en güzel kızları bir listeye alınsa ilk beşe oynardık. İkimiz.” Eliyle ikimizi işaret etti. “Kıskançlık krizine girdiğini tahmin ediyorum, Çisem’le konuştum buraya gelmeden önce. Meriç’le de. Yapma. Her ne kadar sorun etmiyor gibi görünse de -ki Varis şakaya vurur ve sana yavşamak için bir fırsat olarak görür bunu- ona güvenmediğini hissettirmiş olursun. Kendini de zehirlersin. Şimdi internette popüler olduğundan daha fazla ilgiyi çekiyordur üzerine. En fenası da ne biliyor musun? Bu ilk olmayacak.”

Her ne kadar kıskançlığım üzerinde güç sahibi olmadığımı bilsem de Alena fazla haklıydı. Cecile Brodeur ne ilkti ne de son olacaktı.

İçeri döndüğümüzde Varis’i ikili koltuklardan birinde otururken buldum. Diğer köşede de Milas vardı ve bir şey konuşuyorlardı. Varis’in telefonuna bildirim gelince, elini cebine attı ve telefonuyla ilgilenmeye başladı. O sırada Alena önümden geçerek Milas’ın tarafındaki kolçağa oturdu ve içecek bir şeyler almak istediğinden bahsetti.

Ben ise Varis’in açarak oturduğu bacaklarının ortasında durana kadar ilerledim. İki metre yaklaştığım an, varlığımı hissetmiş gibi başını kaldırmış ve benimle göz göze gelmişti.
Artık gözlerine baktığımda, kapalı havuza kilitlendiğim soğuk geceyi hatırlamıyordum. Sınavın ortasında masama atılan not yüzünden kopya çekme iddiasıyla kalan dersleri disiplin kurulunun önünde geçirdiğim günü ya da iştahımı kaçırdıkları için okulun arkasındaki bahçede tek başıma yediğim öğlen yemeklerini.

Gözlerinin içine baktığımda, evimi görüyordum. Düşününce… Hiçbir zaman sabit bir eve sahip olmamıştım aslında. İçedönük insanlar dışarıda çok vakit geçirmek istemez, hemen eve dönmek isterlerdi; ben ömrüm boyunca nerede olsam, hep eve dönmek istemiştim ama bu his evdeyken de devam etmişti.

Çünkü ev sessizdi. Bazen soğuk. Karanlık. Yalnız.
Ama birine sahip olduğunda, o biri olduğunda; evin onun olduğu yerdi. Nereye gidersen git, başka bir yerde olmak istemeyecektin.

Varis, benden bir hareket bekliyormuş gibi bir şey yapmadı ama göz temasımızı da bozmadı. Elimi kaldırıp ona uzattığımda, bunun onu kaldırmak için bir davet olmadığını anlamıştı ama başka bir davetti.

Parmak uçları benimkilere değdiğinde ellerimizi birbirine doladım. Bak, Ada. Ellerimize bak ve bana benim için yaratılmadığını söyle.

Elini tutmak istediğim başka biri yoktu. Yanında olmak istediğim başka biri yoktu. Olmak istediğim başka hiçbir yer yoktu, onun yanından başka. Her yere gidebilirdim onunla. Her şeye göğüs gerebilirdim. Ama o yokken, hayat çok sıkıcı geliyordu ve yaşama isteğimi kaybediyor; karanlık tarafından yutuluyordum. Geçmiş tarafından. Ebeveynlerimizin hataları tarafından.
O yokken ben, küçülüyor da küçülüyordum; aşk bu demekti.

Eğildiğim an beni kendine çekti, bir dizine oturarak kollarımı boynuna doladığımda elini belime sarmıştı bile. Göğsüm göğsüne yaslandığı an, tenimin alev aldığını hissettim. Göz göze geldik yeniden. Daha yakından.

“Senden ayrılmayı düşünüyorum,” dedim muhtemelen beş yaşındaki bir çocuğun aldırmak için ailesine yalvardığı bir oyuncağa nihayet sahip olmuş gibi bir parıltıyla gözlerinin içine bakarken. “O kadar kıskancım ki bu partideki bütün bekâr kızları sahile fırlatmak istiyorum. Hepsinin gözleri oy beni diye bağırıyor. Cecile Brodeur’unkiler başta olmak üzere. Onun o güzel, mavi gözleri hatta en çok bağıran.”

Varis kafasını geriye atarak kahkaha attığında dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsedim ve hareketlerini izledim. Gözlerini etrafta gezdirirken üzerindeki bakışların şimdiye dek farkına varmamış gibiydi. Ama farkında olduğunu ve umursamadığını biliyordum. Ve baktıklarını da biliyordum. Çünkü yıllarca üzerimde olan bakışlar bana yeni bir refleks vermişti.

“Bu konu hakkında ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordum daha fazla etrafa bakmasını istemediğim için elimle çenesinden kavrayıp yüzünü kendime çevirerek. Yanaklarını sıktığımdan, dudakları biraz balık dudağına benzemişti ve çenesindeki tutuşumu bırakmadan yüzüne gömülmek istemiştim bu yüzden. Sanırım artık, bir oda dolusu insanın etrafımızda olması gerçeği beni germiyordu.

“Cevabımı yalnızken vermeyi tercih ederim.” Eğildi, dudakları benimkileri birkaç saniyelik bir öpücük için esir alırken belimdeki eli beni kendine bastırıyordu. Ardından yanağımdan öptü. “Bir şeyler içmek ister misin?”

“Hımm… Tatlı bir kokteyle hayır demem.”

Varis mesajı aldığını bana göz kırparak belli ettiğinde, beni kucaklayıp koltuğa bıraktı ve kalkıp bar kısmına ilerledi. Sıcaklığı gittiği için bir anda ağustos ayında üşümüş olamazdım değil mi?

“Başı dertte olan kim?”

Alena’nın sorusuyla başımı koltuğa yaslayıp ona döndüm. Yanımda Milas oturuyordu ama Alena, kolçakta olduğundan kolunu koltuğun arkasına uzatmış Milas’ın saçlarıyla oynuyordu ve Milas’ın kafası Alena’nın göğsündeydi.

“Tara,” dedim gözlerim kalabalığın içinde onu ve arkadaşlarını ararken. “Eski erkek arkadaşını hatırlıyorsundur…” Alena ve Milas’ı bilgilendirirken, gözlerim Tara’yı aramaya devam etti. Ta ki, bar kısmında toplanıp barmenle konuştuklarını görene kadar. Varis saniyeler sonra tezgâha ulaşmış ve dikkatlerini çekmişti.

“O çocukta bir şeyler olduğunu biliyordum ama kendi sevgilisini haplamaya çalışması başka bir seviye psikopatlık…”

Alena konuşuyordu ama benim dikkatim bardaydı. Varis, barmen değil bir barmaidle konuştu; kadın istediklerini hazırlarken telefonunu yeniden eline almıştı ama dikkati kısa sürede dağıldı çünkü Tara’nın arkadaşlarından biri Varis’in koluna dokundu.

Gözlerim kısıldı. Tara orada durmuş, başını arkadaşlarının göremeyeceği bir tarafa çevirmiş, göz deviriyordu. Muhtemelen arkadaşının biraz sonra yapacağı şeyden utanç duyuyordu.
Konuşan kız Sibel, doğum günü kızıydı. Bir şeyler söyledi. Göz temasını asla kesmiyor, elini Varis’in kolundan çekmiyor ve gülümsüyordu. Yumruğumu sıktım, tırnaklarım avuçiçlerime battı. Bir yerden kâğıt bulup Varis’in alnına yapıştırmak istiyordum ve üzerinde de DOLU yazacaktı.

“Gözleriyle öldürüyor kızları,” dedi o an Milas, dikkatimi çalarak. Ona baktım. Başını geriye attı ve Alena da başını eğdiğinde göz göze geldiler. “Sana benziyor.”

“Öyle mi?” Alena’nın tek kaşı meydan okurcasına havalandı.
“Tek fark, sen belli etmezsin. Daha sonra gizlice ödeşirsin.”
“Daha fena değil mi?” diye sordum yan gözle.
Milas sırıttı. “Çok daha fena.”

Alena onun yüzüne hafifçe vurduğunda Milas elini bileğinden yakalayıp avuçiçine bir öpücük kondurdu. Alena da gözlerini devirerek gülümsemişti.

Dikkatimi yeniden bar tezgâhına çevirdiğimde, Varis’in Sibel’e bir cevap verdiğini gördüm ama suratında mimik oynamıyordu. Sibel’in gülüşü anında boş bir ifadeyle yer değişti. O sırada içeceklerimizi hazırlayan barmaid tezgâha koymuş, Varis cüzdanından iki yüzlük çıkartıp tahtaya çarpmış ve içeceklerle birlikte dönmüştü.

“Varis seninle konuşmadı mı?” Gözlerimi Milas’a çevirdiğimde Alena’yla kısık sesli sohbetlerini bölmüştüm. “Güney hakkında?”

Milas başını iki yana salladı. “Bir şey yapacağını mı düşünüyorsun?”

Nefes verdim. “Yaptığını düşünüyorum.”

Varis içecekleri önümüzdeki masaya bırakıp kendini yanıma attığında kolunu boynuma doladı, ardından kuzen kuzene tatlı atışmaları başladı. Tatlı kokteyl isterken ne istediğimi spesifik olarak belli etmemiştim ama seçtiği kokteylin içinde tarçın vardı. Tarçın ve portakal. Alena merak edip kokteylimi çalana kadar birazını içtim, ardından bardağım cin tonikle değiştirildi. Alena elbette cin tonik seviyordu.

Bir süre sonra Alena, sahile açılan bahçede dans etmek istediği için Milas’ı kaldırıp kendiyle birlikte götürdü. O sırada Varis ellerimle oynuyordu, özellikle yüzük parmağımla ve o an göğüs kafesimde kanat çırpan kelebekleri oraya mıhlamak istedim. Sanırım yapacaktım.

Kelebek. Son zamanlarda bulanık sahne oynuyordu kafamda; bir yaz günü, göl kenarında bir çocuk çiçek topluyordu. Onları öldürecekti. Neden bilmiyordum. Ölüyken daha güzeller. Bu düşünceyi kafamdan atamıyordum, bana ait olmadığını bilsem bile. Ve bir kelebek konuyordu ipek siyah saçlarına. Çizmeyi bilmiyordum pek… Daha çok Alena resimler yapardı. Denizyıldızlarını, deniz kabuklarını çok severdi mesela… Ya da çizgi filmleri. Spesifik olarak bir bulaşık süngeri, denizyıldızı ve ahtapotun rol aldığı çizgi filmi. Ama o sahneyi kafama kazımak, çizmek, sonsuza dek taşımak istemiştim kendimle. Neden bilmiyordum.
Belki bir rüyaydı.
Belki de yaşanmış bir anı.
Ama o kadar çok zaman geçmişti ki üzerinden, o kadar küçüktük ki… Hatırlamıyordum.

“Kelebekleri hatırlıyor musun?” diye sordum yanağım göğsüne yaslıyken, mırıltıyla. Mırıldanılacak bir yerde değildik. Beni duyduğundan da emin değildim üstelik.

“Kelebekleri çok sevdiğini hatırlıyorum. Aslında… Tek bir kelebeği.”

“Tek bir kelebeği mi?”

Başını salladığını hissettim, dudaklarını saçlarımın arasına bastırdı ve orada kaldı. Kulağıma yakındı. “Diğerlerinden farklıydı. Beyazdı. Kalan kelebekler turuncu ve siyahken. Onu gördüğün an peşinden koşar, evin etrafındaki arazide kaybolurdun. Annen çok kızardı. Sonra… Bir daha beyaz kelebek görmedin. Bir gün kelebeği öldürdüğünü söyledin bana.”

Başımı kaldırıp ellerimi göğsüne yasladım ve gözlerinin içine baktım hafifçe kucağında doğrulurken. “Beyaz kelebeği mi?”

“Sanmıyorum. Herhangi birini yakalayabildiğini de sanmıyorum. Açıkçası neden bahsettiğini bilmiyordum. Çünkü kış gelip kelebekler kaybolduğunda bile kelebeği öldürdüğünü söylüyordun. Spesifik bir tanesinden bahsetmediğini o zaman anladım, sanki her gün bunu yapıyormuşsun gibi konuşuyordun.”

“Hatırlıyorsun…” diye mırıldandım elimi boynuna yaslarken. Ben hatırlamıyordum ve bu berbat hissettiriyordu.

“Pek sayılmaz. Sadece birkaç anı hatırlayabildiğim kadar berrak. Çocukluğumun çoğunu hatırlamıyorum… Malum bir kişinin dahil oldukları hariç.” Gözlerini kaçırdı. Sahra. O kadını Balamir Adin’in ofisinden içeri adım attığı an parçalamalıydım ve yaralarını hiçbir sağlık çalışanı iyileştirmemeliydi. “Ama hatırladığım kadarını paylaşmaktan memnuniyet duyarım. Sadece…”
Gözleri kısıldı.
“Sadece?”

“Pek hoşuna gideceklerini sanmam. Çünkü birçok defa seni görmezden geldiğimi hatırlıyorum.” Dudaklarını birbirine bastırdı, bir tebessümle savaşıyordu. “Ve sen de sinir olup dikkatimi çekecek şeyler yapıyordun. Sonunda ikimiz de küplere biniyorduk. Bir süre sonra…” Dudaklarını ıslattı.
“Görmezden gelmelerim, görevlere dönüştü. Böylece ekstrem şeyler yaptığında eğleniyordum.”

“Favori kitabını ıslattığımda da eğlendin mi gerçekten?” Kaşlarım havalandı. “Küçük Prens’ini havuza atıp ardından atladığımı hatırlıyorum. Ya onu ya beni kurtarmanı istemiştim ve sen yüzme bilmeme rağmen bana gelmiştin.”

“Ahh…” Varis kafasını geriye attı, hâlâ o kitabın yasını tutuyormuş gibi. Ardından gülerek kaldırdı ve gözpınarlarına dokundu başparmağı ve işaretparmağıyla. “O gün gerçekten sinir olmuştum. Ciddiyim. Altını çizdiğim bütün sayfalardaki mürekkep akmıştı… Bazı sayfalar, kitabı kurutmaya çalışırken kopmuştu bile.”

“O kitabı on birinci sınıfta dolabıma koydun değil mi?” Saçlarıyla oynamaya başladım. İpeğe dokunuyormuşum gibi hissettiriyorlardı. “Doğum günümde.”

Varis’in gri gözleri bir süre ifademi inceledi. Bana boş bakmıyordu, gözlerinde her zaman merak ve keyfi görüyordum artık. Belki başka birkaç şeyi de.

“Söz vermiştim.” Sesi küçük bir çocuk gibi çıkmıştı. “Hatırlıyor musun söz verdiğim geceyi?”

Gözlerimin içine umutla baktı ya da yanlış okuyordum bu heyecanı; hatırlamamı istemiyor da olabilirdi. Onu hayal kırıklığına uğratmak bana acı verse de yalan söylemek söz konusu değildi.
Altdudağımı ısırdım gergince, ardından suçlu gözlerle başımı iki yana salladım. Varis birden kolunu boynuma dolayarak başımı kendine çektiğinde kafamın üzerine kocaman bir öpücük kondurdu. Ne hissettiğini bilmiyordum ama ona yanında olduğumu fark ettirebilmek ve geçmiş anılarda kaybolmuş gözlerini şu ana geri döndürebilmek için keten gömleğinin üzerinden göğsünü öpüp kollarımı sıkıca beline doladım.

Varis hayatımda tanıdığım en düşünceli, en zeki, en dikkatli insanlardan biriydi. Yanlış bir şey gördüğünde kendi vazifesi olmasa bile düzeltene dek yoluna devam etmiyordu. Kadınlardan gördüğü ilgide sarhoş olup kendini kaybetmeyecek kadar bilinçli ve olgundu. Ve tüm bunlar büyürken kazandığı özellikleri olsa bile, hangi canavar, küçük bir çocuğa dokunabilirdi?

Uyumaktan nefret ediyordu çünkü kâbusları vardı. Vakit kaybı olarak görmüyordu, sadece kâbusları dikkatini dağıtıyordu. Yoksa benimle uzun saatler huzurla uyuyamazdı. Daha derine, daha hızlı yüzmeyi kendine bir görev hâline getirmişti çünkü en yakın arkadaşını bir gölde kaybetmişti. Gitmek istediğimde bana zaman ve nefes alacak alan vermişti çünkü tamamen kaybetmekten korkmuştu.

Belli etmiyordu ama benden daha çok acı çekmiş ve bir kez bunun için mızmızlanmamıştı. Mesela neden arabaya bomba döşeyecek psikopat, annesini bulmuştu? Annesi o arabaya binmek zorunda mıydı? Bütün babaların sekreterleri çocuklarını istismar etmiyordu, o kadın bir onu mu bulmuştu mesela tırnaklarını geçirecek? Küçük Açelya o gün göle düşmek zorunda mıydı? Düştüyse bile, anılarını kaybetmek zorunda mıydı? Liseye başlayıp karşı karşıya geldiklerinde bir yabancı gibi bakmak zorunda mıydı ona? Kâbuslar bir tek onu mu avlıyordu geceleri de bir gram uyku uyuyamıyordu? Tüm bunlar olmak zorunda mıydı ona?

Düşünüyor muydu bunları?
“Gittiğim için özür dilerim,” diye mırıldandım göğsüne doğru. Ne yeri ne zamanıydı aslında bunları konuşacak… “Bir daha asla gitmeyeceğim. Söz veriyorum. Kelebeklerimin üzerine yemin ederim… Hayır, çocukken kovaladığım o beyaz kelebek üzerine yemin ederim. Hatırlamasam da çok sevdiğimi hissediyorum. Biliyorum.”

Varis bir şey söylemedi ama etrafıma doladığı kollarından hissedebiliyordum söylemek istediklerini. Bana inanıyor muydu? Bir daha gitmeyeceğime?
Ama bu önemli değildi. Çünkü inanmıyor olsaydı bile, inandıracaktım. Ve bunu yapmanın tek bir yolu vardı. Yanında kalmak.
 

Varis
 

Yarım sözcüğüyle süregelen bir kavgam var hep.
İşlerimi yarım bırakmayı sevmem. Yarım bırakılmış işlerle ilgilenmem. Egzersizi yarım bırakmak, yemeği yarım bırakmak, ödevi yarım bırakmak, görevi yarım bırakmak… Bana göre değil. Değişkenler bana göre değil.

Küçük çocuklara anlatılan masallarda geçen büyük kalelerden birinde, ülkenin en zengin adamlarından birinin oğlu olarak yaşamak bana bir şey öğrettiyse; bu da bütün hayatımın çoktan planlanmış olmasıydı. Beş yaşına gelene kadar katılacağım kurslar daha ben doğmadan ebeveynlerim tarafından araştırılmıştı. Gideceğim anaokulu, ilkokul, lise bile belliydi. Hangi bölüme yöneleceğim, hangi kitapları okuyacağım, kimlerle takılacağım…

Suratıma söylenmemiş olsa bile, her şey belliydi. Ve bir noktada beni sakin, sessiz, uysal bir çocuk yapan da buydu belki de. Günlük hayatta beni şaşırtan çok az şey vardı, savaşlarımı kendim seçtim; kaybedişlerim bile planlıydı, ders çıkarmak için. Bir dahakine ödülü garantilemek için.

Ama on birinci sınıfta, üzerimde gezinen yabancı yeşil gözleri gördüğüm ilk andan beri yarım hissettim. Sanki vücudumdaki bir parçam benden habersiz koparılmış ve dışarıda kendi başına büyümüş gibi, haberim yokken fark etmemişim ama şimdi karşımda kanlı canlı dikildiğinden o parçamı geri istiyormuşum gibi.

O parça ciğerlerimmiş gibi. Uzaklaştığında, nefes almak güç olduğundan. Kalbimmiş gibi. Yokken, damarlarımda akan kan soğuduğundan. Gözlerimmiş gibi yalnızca siyah gördüğümde ya da dudaklarım… Sessizleştiğimden. Köşeme çekildiğimden.

Ve gök biliyor, nefret ediyordum. Bu histen. Ama yalnızca o yokken. Bir parçanın senden koparılıp ülkenin başka bir ucuna gittiğini bilmek, bir tarafın sakat yaşamaktı. Ve bütün olmayan bir insan etrafında olanları daha az umursayamazdı.
 
+905x…: Geliyor.
 
Elimdeki bardağı arkamdaki tezgâha bıraktığımda telefonumun ekranında parlayan mesaja kilitlenen gözlerimi, bir önceki odağına, kız kardeşiyle dans eden sevgilime çevirdim. Alena gidip bir Lana Del Rey şarkısı açtırmış, bu sırada Tara’yı arkadaşlarının yanında çektiği eziyetten kurtaran Ada onu da dans ettikleri yere çekmişti.

Dilimin ucuna gelen acı tadı yuttum. Çok değil bir saat öncesinde içecekleri almak için bara geçtiğimde, koluma dokunan elin sahibi şu an sevgilimle ve Alena’yla dans eden kızın arkadaşlarından biriydi.

“Seni daha önce buralarda görmedim…”
“Daha önce buralara hiç gelmediğimden olabilir.”
“Pekâlâ, her şeyin bir ilki vardır, değil mi? Doğum günü partime hoş geldin yakışıklı! On dokuz oldum, bana bir şeyler ısmarlamaya ne dersin?”
“Benim değil, sevgilimin ne diyeceği büyük önem arz ediyor.”

Başımı çevirip bakmama gerek yoktu, Ada’nın yanımdaki kızı gözleriyle öldürdüğünü metreler ötesinden hissedebiliyordum. Ama barmaidin hareketlerini takip eden gözlerim bir saniyeliğine Ada, Alena ve kuzenimin olduğu yere kaydığında üçünün de bir sohbet içerisinde olduğunu görmüştüm.

“Sen… Milas’ın kuzenisin?”
“Bingo.”
“Sibel…” Araya giren Tara’nın sesiydi. Arkadaşını birkaç saniyeliğine çekip kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Muhtemelen kim olduğumla ilgili.

Aylar önce babamla katıldığım bir konferans sonrası fotoğraf çekilmek için fazla ısrar eden kadın bir gazeteci, fotoğrafları günlük yüz bin ziyaretçi alan bloğunda paylaştığı an sosyal medya hesaplarıma girmek benim için fazlasıyla boğucu bir hâle gelmişti. Önceden de öyle olmadığı için değil ama bu sefer, hareketlerim de izleniyordu. Binlerce insanın gözü üzerinizdeyken de bir şeyler paylaşmak neredeyse imkânsızdı çünkü rahatsız ediciydi.

“Açelya’nın eski sevgilisi. Hımm. Lodos uyarısı yapıldığı gecenin bir körü yattan atladığını biliyor muydun? Sana söylüyorum, o kız deli. Ne zaman sohbet etsek ortasında hayalet görmüş gibi kaçıyor. Ablası ve Meriç olmasa kimse onu yataktan çıkaramaz. Manyak gibi kurabiye pişirip bütün siteye dağıttı haftalarca biri ölmüş gibi. Belki ölen biri vardı gerçi, kendisi…”

“Ağzın.”
“Ne?”

“Ağzın kokuyor. Bir an önce kapasan iyi edersin. Kimse senin kirli nefesini solumak zorunda değil.”
Gecenin bir körü yattan atlamak neydi? Lodos uyarısı yapılan gecenin bir körü. Ada kendini yemek yapmaya vermiş olabilirdi, doğru düzgün beslenmediği sayılan kemiklerinden ortadaydı ve kimse hayatı bok yoluna giderken yataktan çıkmak istemezdi ama gecenin bir körü lodos uyarısı yapılan bir kıyıda yattan atlamak neydi?

Hızlı ve acısız bir ölüm isterdi herkes. Benimkisi neden beni içeriden bıçaklayan hançerlerle olmak zorundaydı?

Siktiğimin sekiz ayı. S e k i z  a y. İyi bok yedin Varis.
Bilmem gereken şuydu: Ada ne kadar kötüydü ve bunu benden ne kadar iyi saklıyordu? Çünkü onu biraz ileride, ablası ve arkadaşıyla dans ederken ve gülerken izlerken neredeyse mutlu ve huzurlu olduğuna inanacaktım. Belki öyleydi de. Şimdilik.

Siktir. Fırtına. Yat. Atlamış mıydı? Yüzmeyi biliyordu, bunu bugün sahildeyken çok iyi anlamıştım ama gecenin bir körü lodos uyarısı yapıldığı hâlde yattan atlamak?
Birini yumruklamam gerekiyordu. Muhtemelen kendimi.

“Benimle gel,” diye mırıldandım Milas’ın omzuna eğilip kulağına doğru mırıldandıktan sonra bir daha arkama bakmadan kafenin arka bahçesine ilerlerken. Kumsalın kayalık kısmında pek insan yoktu, karanlıktı ve aklını kaybetmiş bir psikopatı tehdit etmek için harika bir yerdi.

“Neyin peşindesin?”

Karanlık yere geldiğimizde, duyulan yalnızca kumsala vuran dalgalar ve uzakta kalmış kafeden gelen müziğe karışmış insanların sesiydi.

“Yarın sabah yatla buradan ayrılıyoruz. Kalmak istiyorsanız kaptanla geri gönderirim. Alena istediği kadar bok atabilir ama Ada’yı bu ruhunu çürüten yerde bırakmıyorum.” Elimi saçlarımdan geçirdim ve kayalıklardan birine yaslandım.

“Platin saçlı kızın eski sevgilisi konusunda ne yaptın?”

“Beş dakikaya burada olacak psikopat heriften mi bahsediyorsun? Güney Taşralı. Yaş on sekiz. Alkolik. Bağımlı. Torbacı. Profili tanıdık geldi mi?”

“Toprak.” Milas seslice nefes verdi. “Ama bu piç rehabilitasyona gitmeyecek, değil mi?”

“Asla. Kızı haplamaya çalışmış. Sevgilini neden haplayasın? Muhtemelen yasadışı bir kayıt yapıp satacaktı. Ayrıldıklarında taciz devam etmiş. Evine kadar gelip tehdit etmiş. Ve şu an belinde babasına ait ruhsatlı silahla buraya geliyor.” Başımı iki yana salladım. “Yani asla, kuzen, bu seferki hapse gidiyor.”

“Arsayı aldın?” Şüpheyle baktı.

“Hayır.” Kaşlarımı kaldırdım bir saniyeliğine. “Ama Holding’in üzerine görünmesi için avukatlarla görüştüm. Ailesiyle iletişime geçecekler. Bir haftaya satılır.”

“Merhaba Robin Adin,” diye homurdandı Milas ellerini şortunun ceplerine sokarken. “Ya da Varis Hood mu demeliyim? Ciddiyim, mal herif, sen hiçbir zaman yabancıları umursamazsın. Bu durumun Toprak’la bir alakası mı var? Suçlu mu hissediyorsun?”

Gözlerimi kaçırdım. Toprak’ın elimizden kayıp gitmesi ve uyuşturucuyla iç içe olup her şeyi kaybetmesi benim ya da gruptan birinin suçu muydu? Hayır. Ama daha iyisini yapabilir miydik? Kesinlikle, kocaman bir EVET.

“Tara, Ada’nın arkadaşı. Görmezden gelemezdim.”

“Ada, kabul ederse yarın sabah seninle buradan İstanbul’a geçecek ve muhtemelen bir daha Ayvalık’a ayak bile basmayacak. Güney ona dokunmuş mu? Zarar mı vermiş? Bir şey mi demiş? Sanmıyorum, olsa söylerdi. Dikkat et Varis. Ciddiyim. Bu Güney denilen kancık on yıl yatar çıkar, sonra ilk işi sana karşılık vermek olur.”

“Merhaba baba,” diye homurdandım nefesimin altından.

Milas’ın dudakları keyfi bir sırıtışla canlandı. “Niye? Amcam aynısını söyledi değil mi?”
Gözlerimi devirdim.

“Siktir et, ben de aynısını yapardım.” Yanımda dikildi, omzuyla omzuma çarptı. “Ee, nerede kaldı bu orospu çocuğu?”

Saatime baktım. “Trafiğe takıldı herhalde piç.”
“Ayvalık’ta ne trafiği lan?”
İkimiz de güldük.

“Varis, mezun partisinin olduğu gün otoparkta söylediklerim…”
“Söylenmesi gerekenlerdi,” diye kestim lafını. “Çiğnenmesi gereken bir lokmaydı, öylece yutulması değil. Doğru olanı yaptınız. Hatta daha önce yapmalıydınız.”

“Sizi böyle görmek ne kadar rahatlattı bilemezsin.” Başını salladı, ayağıyla kumu tekmeledi Milas. “İkiniz de enkazdınız. Tek fark, sen saklamayı çok iyi biliyordun; Açelya ise saklayamıyordu. Daha kötüsü, Alena da hiçbir zaman iyi olmadı kardeşi bu hâldeyken. Mezun partisi yapılacağını öğrenince bir dakika düşünmeden İstanbul’a açıldık. Alena bir saniye düşünmeden kıçını tekmelemeye geldi.” Dalgınca güldü. “Alena…”

“Ya, Alena,” dedim dalga geçercesine. “İki ay daha sikini pantolonunun içinde tutsaydın…” Derin bir nefes aldım. Oraya gitmiyoruz. Oraya gitmiyoruz.

“Aynen, sevgili kuzenim, aynen, oraya gitmiyoruz.” Serseri, aklımdan geçeni biliyordu. Ellerini şak diye omuzlarıma indirdiğinde suratında sırıtış inanılmaz sahteydi. “Yoksa başka yerlere de gideriz. Mesela babalarımızın Sahra kaltağını Agâh Kandemir’in şirkete bilinçli yerleştirdiğini düşündüğünden önce Yakut Doran’la Agâh’ı kırdıracakları, neredeyse kıyısından döndüğümüz yıkım mesela.”

Derin, ağır bir nefes alırken gözlerimi kapattım ve Milas’ın kollarını ittirdim sertçe. Milas, yıkım derken abartmıyordu. Agâh Kandemir, Alena’nın babası; Ada’nın biyolojik babası olmasa da babası olarak gördüğü tek kişiydi. Agâh’ı yok etmek, Ada’yla Alena’yı da yok ederdi; bunun bize ne yapacağını hesaba katmaya gerek bile yoktu. Neyse ki Agâh çok geçmeden konuşmuş ve masumiyetini kanıtlamıştı.

“Geliyor bizimki,” dedim dikkatimizi toparlamak için.

Güney, paçaları bol düşük bel kot şort ve beyaz V yaka tişört giyiyordu. Ters taktığı bir beyzbol şapkası vardı kafasında. Kollarında dövmeler. Haftalardır tıraş olmamıştı muhtemelen. Ve sürekli arkasına bakıyor, acele ediyordu.
Çünkü istediğim not eline ulaşmıştı.

“İki yüz miligram,” dedi yanımıza yaklaşır yaklaşmaz. Cebinden beyaz hapları çıkardı, küçük bir paketin içindeydiler. “Nakit yedi yüz elli. Veresiye yok.”

Milas’la omuz omuza karşısında dikiliyorduk ama yalnız başıma olsam bile o kadar perişan görünüyordu ki bu herif, muhtemelen tek yumrukla bayılırdı. Alnından terler akıyordu ve gözbebekleri büyümüştü. Kesinlikle uyuşturucu etkisi altındaydı.
Silahı vardı. Bu yüzden polisle birlikte çalışıyorduk. Sahilin sonunda, işaretimi bekliyorlardı.

“Ayvalık pahalı çıktı kuzi,” dedim dilimi yanağıma bastırırken. Milas suratını buruşturmamak için kendine engel olmaya çalışıyordu, biliyordum. Çünkü kuzi ne kadar sikik bir kelimeydi? Ama ortama biraz renk katmak iyiydi.

“Önce ödeme,” dedi Güney.

Hayhay, dercesine başımı salladım ve cüzdanımdan nakit yedi yüz elliyi çıkardım. Güney’e birkaç adımda yaklaşırken parayla paketi değiş tokuş edeceğimiz an, tek bir hakkım vardı.
Güney paketi verdi, parayı aldı. Ama ellerimizin ayrılmasına kalmadan onu kolundan yakaladım ve sırtına doğru büktüğüm an acı içinde bağırırken kollarını arkasında birleştirip bacaklarının arkasına tekme attım ayağımla. Böylece dizlerinin üzerine düştü.

Milas eğilip belinden silahı iyice açtığı bir peçeteyle alırken ben keskin herhangi bir şey taşıyor mu diye kontrol ettim. Yirmi birinci yüzyılda ok yemek yeterliydi, bir de bıçaklanmaya gerek yoktu.

“Lan!” diye bağırdı Güney, acı içerisinde terlerken. Ama bağıramazdı. O torbacıydı. Bu yüzden sesini kıstı. “Ne yapıyorsunuz lan siz amına koyayım? Bırakın beni! Soyabileceğinizi mi zannediyorsunuz beni? Benim arkamda kim var biliyor musunuz? Malı aldığım herifler sizi bulur, sonra da cesetlerinizin bir daha bulunmayacağından emin olur!”

“Kes,” dedi Milas soğuk bir tonla. “Ne yapacaktın? Bununla partiyi mi basacaktın lan?”
Güney sessiz kaldı. Bileklerini tek elimle tuttum ve diğer elimle şapkasını fırlatıp saçlarından çektim. “Cevap ver!”

“Kimsiniz siz?”

“Yanlış cevap,” diye fısıldadım kulağına doğru. Keş herif, leş gibi kokuyordu. “Birazdan birkaç metre ileride bekleyen polis abileri çağıracağım Güney. Onlara bir bir, ne boklar yediğini, eski sevgilini nasıl haplayıp kasetlemeye çalıştığını, taciz ettiğini, evini bastığını anlatacaksın. Yanlış anlama, bu bir rica değil. Bu senin tek yolun. Kamera kayıtları, mesajların kaydı, o gece partide ne bok yemeye çalıştığını gören sürüyle görgü tanığı… Her şey zaten ellerinde. Ee birazdan, cebinde haplarla da yakalanacaksın. Torbacısın ya o yüzden söylüyorum. Yalnız biraz fazla terledin sanki sen şu an, iyi misin Güney ya?”

Nefret ediyordum. Çabalamayan, öylece kötü olan, her seferinde kötü yolları seçen insanlar hakkında hiçbir avukat bahane üretemezdi mahkeme salonlarında çünkü seçimler yapılmıştı ve o seçimler getirmişti o canavarları o salona. Bana kalırsa Hammurabi Kanunları geri gelebilirdi. Çünkü neredeyse genç bir kızı zehirleyip ona onu yok edecek şeyler yapacak kadar kirli zihinli bir adamın, hayatının geri kalanını dahi olsa parmaklıkların ardında keyif yaparak geçirmesi; kışları onu üşütmeyecek bir çatısı olması başında… Bana kalırsa bu ceza değildi.

Polis memurları Güney’i tutukladılar. Üzerinden aldıklarımızı teslim ettik. Daha sonra ifade için karakola uğramamızı söyleyip paketle birlikte gittiklerinde kumsaldaki birkaç kişinin dikkatini çekmiştik sadece ama onlar da polis işe dahil olduğundan uzak durmuşlardı.
Herkesin son zamanlarda çok popüler olan bir şarkıyla zıplayarak, bağıra çağıra söyledikleri kalabalığın içerisindeydi o akşam sevgilim. Ablasıyla, yeni edindiği arkadaşıyla söylüyordu o da. Muhtemelen sözlerini bilmiyordu ama hızlı öğrenmişti. Her zaman hızlı öğrenirdi.

Milas, Alena’nın bileğine elini dolayıp onu yalnız kalabilecekleri bir köşeye çektiğinde Ada bunu fark etmedi. Ama beline kolumu dolayıp onu kendime çekerek sırtını göğsüme yasladığımda gerilmişti. Sıcak nefesimi boynuna doğru verdim. “Sence de buradan defolup gitme vaktimiz gelmedi mi?”

Ve öylece, bir anda, az önce bir suçluyu ve potansiyel katili yakaladığım kollarımın arasında gevşedi, rahatladı. Dünyayı yok etmek istedim, içindeki tüm kötülerle birlikte; hiçbiri ona dokunamasın, bir daha yoluna çıkmasın diye.
Benim yoluma çıkanlar bana yetmişti.
Ada elimi tuttu, tuttuğu elimi kaldırıp öptü, ardından partiden defolup gittik.

Yorumlar

23. Bölüm - Matem Çiçekleri

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.