DOKUZUNCU BÖLÜM
“Serin bir sonbahar akşamı, odanın kilidi yemek masasında kaldı.
Eğer sen değilsen yalancı, kelebeğin kanatlarını kapıya kim kıstırdı?”
Bütün sabah yağmur yağdı.
Pamuk Hala kahvaltı için evdeydi ama ertesi gün yeniden şehirdışına çıkacağını biliyordum. Servise binmek istemediğim için beni Çisem almıştı, okul yolunda Aral’la neler olduğunu anlatmıştım. Aral’ın o ağır içkiden içip delirdiğini öğrendiğinde kurduğum cümle tam olarak şuydu: Biz de sarhoş oluyoruz ama gidip saçma salak işler yapmıyoruz. Çisem’in ifadesi bir anda değişmişti ve konuyu bu hafta çıkacak bir Marvel filmine çevirmişti.
Otoparktan sınıfa çıkana kadar düşünmeye bolca vaktim olmuştu bu ani tavır değişimini ama sınıftan içeri adımımı atarken yolum birinin kapı boyunca uzattığı kolu sayesinde kesilince düşüncelerim de tuzla buz olmuş oldu.
Muamele dedikodusu çıktığında ve bütün o diğer laflar edildiğinde her zaman sinirlerimi bozacak bir hareket yapan çocuk kapının kenarına yaslanmış, sınıfa girmeme engel oluyordu. Çisem merdivenlerin başında tanıdığı bir arkadaşıyla karşılaşınca, onları orada sohbet ederken bırakıp sınıfa gelmiştim, bu yüzden yanımda yoktu.
Çocuk sırık gibi uzundu, kızıl dalgalı saçları ve çilleri vardı. Bir de böyle güzel bir tona sahip olmasını hiç hak etmediği masmavi gözleri. Gözlerini kısarak yüzüme doğru eğildiğinde kaşlarımı çatarak kafamı biraz geriye çektim. “Adin’le mi birliktesin yani?” Muzip bir ifade vardı dudaklarında. “Bu hafta Adin, haftaya listende kim var?”
Gözlerinin içine nefretle baktım “Kenan, çek şu kolunu.” Eğilip geçmek istemiyordum, çok savunmasız görünürdüm.
“Evet Kenan, çek şu kolunu.” Kumsal’ın etrafında gördüğüm, bizim sınıfta da yalnızca birkaç kızla grup hâlinde takılan bir kız, kollarını göğsünde birleştirerek Kenan’ın yanında dikildiğinde tek kaşını kaldırmış, bana her zaman atmaya çalıştığı o küçümseyici bakışlarını atıyordu.
“Külkedisi’nin kendi zavallı masalında bir şansı olduğunu biliyorum ama burası gerçek hayat ve yirmi birinci yüzyıldayız, bildiğim kadarıyla prensler sünepelerle takılmıyor ya da onları etkisi altına alabilecek botokslu periler ve sihirli değnekleri yok.”
Tabii, dün akşam küvette de peluş ayımı öpüyordum zaten.
Kenan’ın koluna dirseğimi geçirdim, kolunu refleks olarak indirmişti. Kapıdan geçerken suratımda, samimiyetten çok uzak bir gülümseyiş vardı. Kollarımı göğsümde birleştirerek Ceylan’ın karşısına dikildiğimde suratındaki ifade yok olur gibi oldu, kolları iki yanına indi. Daha önce ona karşılık verdiğimi hiç görmemişti.
“Oradan bakınca iki kıskanç, çirkin üvey kardeş ve aç gözlü nankör bir üvey annenin ayak işlerini yapmayı kabul edecek biri gibi mi duruyorum?” Kaşlarımı kaldırarak aynı aşağılık ifadeyi suratıma yerleştirmeyi denedim. “Sihirli bir değneye ihtiyacım var mı sence?” Görünüşe göre işe yarıyordu.**
Geri çekilirken gözlerimi Kenan’a, ardından tekrar Ceylan’a çevirdim. Buraya kadardı. Sessizliğimi bozmuştum. En azından sınıftakilere karşı. Her nasılsa sinirlerimi bozuyorlardı, bundan daha ileri gidemezlerdi.
Öğretmenden hemen önce Çisem hızlı adımlarla sınıfa girdi, neşeli görünüyordu. İlk ders geometri sorularıyla boğuşurken geçti. Ara verdiğimizde Çisem her zamanki gibi uykulu olduğundan kahve almak için kafeteryaya ilerliyorduk.
Kafeterya, zemin katın sonundaki iki kapıdan birinin ardındaydı ve öğrenciler için büyük bir alandı. Diğer kapı yemekhaneye gidiyordu. Kapıların olduğu koridorlarda öğrenciler için yerleştirilmiş oturma alanları vardı, genelde bilgisayarlarında işi olanlar ya da şarj cihazlarını kullanmak isteyenler yerleşirdi. Yani kalabalık oluyordu.
Koridora girdiğimizde Varis Adin, Alper ve Reha ile birlikte kafeteryadan çıkıyordu. Alper’in elinde dumanı tüten büyük bir karton bardak vardı, Reha telefonuna bakıyordu. Başını kaldırdığında göz göze geldik, hafifçe gülümsedi. Ona geri gülümsedim ama bakışlarım Varis’e döndüğünde suratım nötr hâline geri dönmüştü. Nötrdü çünkü karşısından geçiyor olduğumu bilmesine rağmen bakmıyordu.
Çisem hafifçe eğilip kaşla göz arasında “Özür dilemedin mi?” diye fısıldarken kafamı hafifçe olumsuz anlamda salladım. Aslında öyle bir girişimim olmuştu ama hiçbir zaman o iki kelime çıkmamıştı ağzımdan, değil mi? Sonuç olarak, Varis beni dün gece bırakıp gitmişti. Öyle söylemek istemedim. Bu üç kelimeyi söylemenin bile benim için ne kadar zor olduğunun farkında değildi.
Alper ve Çisem birbirlerini görmezden gelirken Varis gözünü bile kırpmadan ileriye bakarak bir saniye olsun bakışlarını bana çevirmeden yanımdan geçip gittiğinde, Kenan’la Ceylan’ın kenarda birkaç arkadaşıyla birlikte bana bakarak kıkırdadığını fark ettim. Onlara gözlerimi devirmeye kalmadan kafeteryadan içeri girmiştik.
“Sana trip atıyor.”
“Varis Adin trip atmaz.”
“Doğru. Kırgın o zaman.”
Çisem’in kullandığı kelimeyle dikkatim direkt ona çevrildi. Önyargılı davranmış ve tamamen görüp duyduklarımdan yola çıkarak onu dinlemeden hareket etmiş olmamın pek de mantıklı bir yol olmadığını biliyordum ama bir ay öncesine kadar kulağıma tatlı sözler fısıldayan Varis Adin’in bu versiyonundan habersizdim. O Varis Adin yalnızca yanımdan geçiyor, soğuk bakışlarını üzerimde gezdiriyor ama tek kelime etmiyor, asla umursamıyordu. Şimdi ona birden güncelleme gelmişse ve ben buna ayak uyduramamışsam bu benim suçum değildi.Bütün okulun cephe aldığı ve onun kılını kıpırdatmadığı kızdım ben. Benim öfkem daha büyüktü. Kırgınlıksa kırgınlık, benim kırgınlığım göğüs kafesimde daha büyük yer kaplıyordu.
Öğle arasına kadar olan üç teneffüs boyunca her seferinde hava almak için Çisem’le bahçeye çıktık, yağmur çiselemeye devam etmişti. Alper’le Reha’yı arada görmüş olsam da Varis’le bir daha karşılaşmadım.
Ama konuşmak istiyordum.
Öğle arasında herkes içerisinde yemekhaneye ilk giren öğrencilerdendik Çisem’le. Dışarıda yağmur hızlandığından bahçedeki masalar kullanıma kapalıydı. Alper’le Reha’yı basketbol takımının oturduğu masada gördüm ama Varis yemekhaneye hiç gelmedi. Birkaç dakikadır elimde telefonumu çevirişim belki de bu yüzdendi. Mesaj atacaktım.
Çisem boğazını temizleyip dikkatimi üzerine çektiğinde gözlerim ileride rasgele bir yere dalmıştı. “İçecek bir şeyler alalım mı kafeteryadan?”
Kafamı sallayarak ayağa kalktım. Çisem koluma girmiş, etrafı süzüyordu. Telefonumu ceketime geri mi soksam yoksa aklımdakini mi yapsam emin değildim.
“Sence Varis mi haklı?” diye sordum kısık bir sesle, içecek standının önünde Çisem’le dikilirken. Görevli kahve makinesini çalıştırıyordu.
“Bir düşünelim…” Çisem gözlerini kısarak yukarı baktı ve odaklanmaya çalıştı. Onun bildikleri yalnızca, sabah Alena okula geldiğinde Varis’le arasında olanlar ve antrenman sonrası Varis’e, ona güvenmediğimi söylememden ibaretti. Dün evime gelmesi hakkında hiçbir şey anlatmamıştım ya da başarısız özür dileme girişimim hakkında.
“Of Çisem, ne düşünüyorsun sabahtan beri?”
Çisem tepki olarak gözlerini devirerek bana çevirince hafifçe güldüm.
“Bu çocuk soğuk nevalenin teki. Gerçekçi olmak gerekirse, bunca zaman neredeymiş? Ne tetiklemiş de birden bu kadar hayatına girdi bu çocuk senin? Üstelik onu dışarıdan gördüğün kadarıyla biliyordun ki bu da tam bir piç oluşu oluyor. Tabii ki arkadaşlarından birine yumruk salladığını duyduğunda yargısız infaz edecektin. Öteki türlü dünya empati ödülünü bu sene altın plaketle sana takdim etmeleri falan gerekirdi. Kendine bu kadar yüklenme. Bu okuldakiler sana böyle davranıyorsa Varis Adin izin verdiğinden. Sana olan bakışları yüzünden senden hoşlanmadığını düşündüklerini biliyordu, daha o ilk hafta bir “günaydın” deseydi sana, işler bu kadar boktan bir hâl almayacaktı.”
Parayı adama uzattıktan sonra iki karton bardaktan birini bana uzattı. Kendine tarçınlı salep, bana sıcak çikolata almıştı.
“Ayrıca dibinden ayrılmayan bir Kumsal Kayadelen gerçeği olduğunu da unutmayalım. O sürtük resmen Adin’in götünü yaladı bütün sene seninle uğraşarak. Şimdi de akılsız hareketlerinin cezasını Varis’i senin etrafında görerek ödüyor. Özür dilemesi gereken sen değilsin Ada. Hiçbir zaman olmadın.”
Özür dilemesi gereken ben değildim ama karşımdaki kim olursa olsun düşünmeden hareket ettiğim için sorumluluk almak istiyordum. Çisem haklıydı. Sadece benimle aynı fikirde olduğu için değil, bunun için evrensel bir bildirge yayımlanması gerekmiyordu. Varis Adin dengesiz bir insandı. Hareketlerini kestiremiyordunuz.
Son iki ders boyunca ona mesaj atıp atmamam gerektiğini kafamda tartıp durdum. Her ne kadar mantık muhakemelerinden aynı sonuç çıkıp dursa da işin vicdan kısmı için aynı şey geçerli değildi. Bazen derste bunalınca elimle boynumu ovalardım ve artık ne zaman istemsizce bu hareketi yapsam garip bir ürperti hissediyordum, dudaklarını yalnızca bir gün önce gezdirdiği yerlerde.
Parmaklarım kulağımın altındaki hassas noktaya değdiğinde telefonumu elime almaktan alıkoyamadım kendimi dersin ortasında. İngiliz edebiyatı umurumda değildi, Varis Adin’in neden sabah yanımdan öyle geçip gittiği umurumdaydı. Ve bütün öğle arası boyunca nerede olduğu… Bana istediği kadar kızgın olabilirdi ama haksız olduğumu söyleyemezdi.
Ada: Neredesin?
Mesajım sadeydi. Fazla düşünmeye gerek yoktu. Gönder tuşuna bastıktan sonra telefonu kucağıma bırakıp başımı tahtaya çevirdim. Parça okuması yapılıyordu, bu yüzden herkes sessizdi. Çok geçmeden telefonum titredi.
Variserefsiz Adin: Özledin mi?
Telefonun kucağımdaki titreşiminden karnıma kadar bir sıcaklık yayıldığında gözkapaklarımı birbirine bastırıp başımı kaldırdım ve birkaç saniye bekledim. İki. Basit. Kelime. Neden bu kadar çok şey hissettiriyordu?
Ada: İyi. Cevap verme.
Variserefsiz Adin: Okulda değilim.
Vaov. Lafı dolandırmadan cevap vermişti. Öyleyse… Okulda değilse neredeydi ki? Varis’in okula gelmediği bir gün bile olmamıştı ve bugün ilk dersten sonra öylece çıkıp gitmiş miydi? İyi de ne için, nereye?
Variserefsiz Adin: Özlediğini itiraf edersen belki nerede olduğumu söylerim :)
Sanki içimi okuyordu. Ne düşündüğümü nasıl bu kadar iyi bilebiliyordu?
Ada: Nerede, kiminle, ne yapıyor olduğun beni ilgilendirmiyor.
Yalnızca “Nerede olduğun beni ilgilendirmiyor,” da yazabilirdim ama Ada Kandemir, Ada Kandemirlik yapıyordu işte. Asla orta yolum yoktu.
Variserefsiz Adin: Güzel. Hemen yanımdaki kumral misafirimle ne yapacağımı söylememe gerek yok o zaman.
Mesajı okuduktan sonra öyle sesli bir şekilde tıkandı ki nefesim boğazımda, kafamı kaldırıp kocaman açtığım gözlerimle, sessizliğin ortasında öğretmenle göz göze geldiğimizde utançtan boynumdan yukarı bir ateş yükseldi.
“Ada,” dedi kırklarının sonundaki aksanlı İngiliz hocamız. “İyi misin? İstersen çıkabilirsin. Biraz hava al.”
Çisem gözlerini bana çevirdiğinde birkaç kere kırpıştırdı. Az önce neden böyle olduğu hakkında bir fikri yoktu. Sessizce teşekkür ederek önemli olmadığını söylediğimde suyumu yudumluyordum, öğretmen kafasını sallayıp kitabına geri döndü. Parçanın okunmasının bitmesine birkaç dakika daha vardı, tahtadaki sayaçtan gördüğüm kadarıyla.
Biri alnıma, buruşturulup top edilmiş bir kâğıt attığında kaşlarımı çatıp sessizce inleyerek alnımı ovaladım. Kâğıt bana çarpıp yere düşmüştü. Etrafıma baktığımda Ceylan’ın otuz iki diş bana baktığını gördüm.
Eğilip notu aldım ve sıranın altında açtım:
Onca tecrübeden sonra boğazın genişlemiştir diye düşünmüştüm Ada, nasıl oluyor da hâlâ tıkanabiliyorsun?
Pekâlâ. Bu savaş demekti.
Kâğıdı buruşturup Ceylan’a ters bir bakış attıktan sonra önüme döndüm. Dizimdeki telefonumda yazana mı cevap verseydim yoksa bu kıza mı gerçekten şaşırmıştım.
Bütün ders Ceylan’ın aptal notunu değil, Varis’in yazdığını düşündüm. Hem bana kafanda kurma diyordu hem de kumral bir güzelle takıldığından bahsediyordu. Her ne kadar cevap vermemiş ve umursamıyor görünüyor olsam da umursuyordum. Sonuçta birkaç gündür bana yakın davranıyordu değil mi? Şimdi gidip başkasının boynunu sömürüyorsa bu yaptığı iğrençlikten başka bir şey değildi. Sırf intikam için bile böyle bir şey yaptıysa, bundan sonra onunla işim olacağını düşünüyorsa çok yanılıyordu.
Okul çıkışı üzerimi değiştirmek için erkenden soyunma odalarına gittim. Alin rahatsız görünüyordu, yüzü solgundu ve hafifçe öksürüyordu. Antrenman kıyafetlerimizi üzerimize geçirdikten sonra ısınma hareketleri için kapalı salona geçtiğimizde Kumsal, uzakta antrenörle konuşuyordu. Beni fark ettiğinde lafını kısa kesti ve gözlerini üzerimden ayırmadan üzerime yürümeye başladı.
“Bela geliyor,” diye mırıldandım spor ayakkabılarımın bağcıklarını bağladıktan sonra doğrulurken. Alin bana anlamadığını belirten gözlerle bakıyordu ama Kumsal, görüş açısına girdiğinde kaşlarını kaldırarak gözlerini kaçırdı.
“Kandemir, dün neredeydin sen?” Kumsal yanımıza ulaştığında kollarını göğsünde birleştirerek karşımda dikildi ve dik dik bakmaya başladı.
“Hastaydım,” diye mırıldandım onunla uğraşamayacağımı belirten keyifsiz sesimle. “Sadece antrenmana değil, okula da gelmedim fark ettiysen.”
“Takımda yenisin farkındasın değil mi? Biz haftalarca ter dökerken sen zaten yatıyordun, bir de ikinci haftadan kaytarmaya mı başladın gerçekten?” Bir adım daha atıp kollarını yanına düşürdü ve dibime girdi. “Ne kadar hasta olursan ol, istersen okula gelme ama ilacını iç, vitaminini al, ne bileyim kafein bombası iç ama tembel kıçını kaldır ve antrenmana gel Ada. Beni duydun mu? Senin yüzünden şampiyonluğu kaybedersek başına bela almış olursun.”
“Üzerime yürümek için bahane üretmemeye ne dersin Kumsal? Derdin neyse direkt söyle de kurtulalım.” Gayet sakin bir şekilde yüzüne baktım. Onun kızgın ve gergin suratına göre ben fazla rahattım. Bıkkınlık insanda böyle bir etki yaratıyordu.
Bir şey söylemedi, bir süre daha bana dik dik bakmaya devam etti. Ardından geri çekilirken gözlerini Alin’e çevirdi ve birkaç saniye onda oyalandıktan sonra dönüp sahaya yürüdü.
“Kumsal’ın seninle derdi ne?” diye sordum Alin’e bakarak. “Kavga falan mı ettiniz önceden?”
Alin histerik bir şekilde güldü. “Kumsal Kayadelen’le kavga etmezsin Ada, Kumsal Kayadelen senin ağzına sıçar, sen de izlersin.” Gözlerini devirerek önüne döndü. “Lisede bir kızı çirkin yapabilecek bütün özelliklere sahiptim bu zamana kadar. Sivilce basmış suratım, diş tellerim, gözlüklerim ve fazladan on beş kilom vardı.”
Sivilce. Diş teli. Gözlük. Artı on beş kilo. Gözlerimi kırpıştırarak ona baktım.
“Pekâlâ…”
“Kilo vermemin sebebi, takıma girmek istememdi ve ne zaman tuvalette karşılaşsak Kumsal aynadan bana küçümseyici bakışlar atardı, yani yarı yarıya beni gaza getiren o oldu. Zor bir süreçti ama bir bakıma minnettarım, sonuçta takıma girdim.” Omuz silkti Alin. “Gözlük ve diş teli konusuna gelirsek… İkisini de sevmiyordum. Bu arada hâlâ ağlayarak plak takıyorum geceleri.” Gülerek kafasını salladı. “Her neyse. O zamandan beri Kumsal benden hoşlanmaz. Görünüşümü değiştirmem bir işe yaramadı, onun için benden tiksinmek bir alışkanlık.”
Kumsal’ın neden Alin’den uzak durmam gerektiğini söylediğini şimdi anlıyordum. Ona kafa tutabilen bir ben vardım ve benim gibi birinin, sürekli ezici bakışlar attığı başka birinin yanında durmasını istemiyordu.
“Kumsal’ın senden hoşlanması gerekmiyor,” diye mırıldandım takımın arkasına geçip ısınma hareketlerine başlarken. “Ve bir dahaki sefere sana öyle korkunç bakışlar attığında iki katıyla karşılık ver. Seni sakatlayacak ya da üstüne atlayacak hâli yok. Sonuçta takımdasın ve o şampiyonluk istiyor. Kendi oyuncularına dokunamaz.” Her ne kadar çok istese de bana bile.
Aslına bakarsak Reha’nın doğum gününde beni havuza ittirdiğinde hasta olmama o zemin hazırlamıştı. Bir de gelmiş azarlıyordu antrenmanı kaçırdığım için. Ruh hastası.
“Ada,” diye mırıldandı Alin gülerek. “Sen Kumsal’a kafa tutuyor olabilirsin ama buradaki herkesin arkasında Varis Adin gibi biri yok. Kumsal istese takımdan birini değiştirmesi bir telefon açmasına bakar.”
Kaşlarımı çatarak ona söylediklerinin anlamsız olduğunu anlatmak için ağzımı açtım. “Benim arkamda beni kollayan biri yok Alin. Kimsenin kollamasına da ihtiyacım yok. Birine güvenerek yapmıyorum hiçbir şeyi. Sen de yapma. Bir şey yapacaksan bunu sadece kendin için yap.”
Alin omuz silkti “Sadece söylüyorum. Kumsal istese de sana dokunamaz artık.”
Bu fikir canımı sıkmıştı. Alin dürüstçe aklından geçeni söyleyen biriydi, bunun için ona minnettardım ama bu sefer ağzından çıkanlar hoşuma gitmemişti. Kumsal’ın son icraatı Reha’nın partisinde olanlardı ve düşününce Kumsal, o partiyi terk etmişti. Daha sonra da antrenmanlar dışında karşıma çıkmamıştı hiç. Bunun sebebi Varis’in onu uyarması olabilir miydi?
Varis.
Mesaj.
Kumral.
Adının aklımdan geçmesiyle, bütün dikkatimin buhar olup dağılması bir olmuştu. Isınma hareketlerinden sonra bütün maç boyunca oyuna odaklanmaya çalıştım ama tek yapmak istediğim adresi alıp o ikisini basmaktı. Kumral kız kimdi? Okuldan biri miydi? Belki de sınıfındandı. Canı sıkıldığı için kızı da alıp arabasıyla okulu terk etmiş ve eğlenecekleri bir yere gitmişlerdi.
Kumsal dikkatimin dağınık olduğunu hemen fark etmiş, topları sanki bilerek bana yönlendiriyordu. İki kere dürtmüş, bir kez de soyadımı bağırarak önümden geçerken oldukça sesli bir şekilde alayla alkışlamıştı. Her ne kadar kafasını koparmak istesem de kaptan olarak haklıydı. Dün fiziken burada değildim, bugün ise ruhen.
Dağıldığımızda direkt duşa girip suyla düşüncelerimden arınmaya çalıştım. Daha fazla düşünmeyecektim. Eğer karşıma çıkarsa tıpkı sabah onun yaptığı gibi, yanından geçip gidecektim gözlerimi bir kez olsun yüzüne değdirmeden.
Sık, siyah kirpiklerine. Çelikten gri gözlerine. Dudaklarına. Çenesine. Boynuna. Düşünmeyi kes.
Üzerimi değiştirirken dolabın içindeki telefonumun ekranı aydınlandığında uzanıp ekranı açtım ve mesajı okudum.
Variserefsiz Adin: Otoparka gel.
Okulda değildi, antrenmanı yoktu, buraya mı gelmişti? Neden?
Ada: Gelmiyorum.
Ne yapacağımı düşünüyordu? Paşa paşa geleceğimi mi? Onun kadar midesiz değildim. Kimbilir o kumralla neler yapmıştı? Onunla da benimle konuştuğu gibi konuşmuş muydu yoksa herkese farklı sözler mi uyduruyordu?
Ada. Düşünmeyi. Bırak.
Variserefsiz Adin: Eğer beş dakika içinde otoparka gelmezsen kızların soyunma odasını basıyorum.
Ada: Yapamazsın. Seni şikâyet ederler.
Variserefsiz Adin: Emin misin?
Kafamı kaldırıp etrafıma baktım. Sevgili takım arkadaşlarım… Çırılçıplak soyunup duş aldıktan sonra kıyafetlerini giydikleri bu odada Varis Adin’i görseler zevkten dört köşe olacak takım arkadaşlarım… Tahmin etmesi zor değildi. Benden nefret ediyorlarsa bu Varis’ten hoşlandıklarındandı.
Ada: Geleceğim ama kısa kes. Servisi kaçırmak istemiyorum.
Variserefsiz Adin: Servise binmene gerek yok.
Ada: Arabana binmiyorum.
Variserefsiz Adin: Yine başladık…
Variserefsiz Adin: Sadece gel, Ada.
Dolabı kapatıp ceketimi üzerime giydim ve çantamı alıp Alin’e veda ettikten sonra koridora çıktım. Her ne kadar maç boyunca dikkatim dağınık olsa da Kumsal’ın eline, Alin’e bağırmak için koz vermemek adına ona yardımcı olmuştum ve iki kişi yerine dağınık bir kafayla oynadığım için iki katı yorgundum. Soğuk algınlığımı bir günde atlattığım için şanslıydım ama böyle giderse tekrar edecekti.
Deri ceketimin altındaki koyu gri hırkamın kapüşonunu kafama kapatıp okul binasından çıktım ve kapalı otoparkın merdivenlerinden inmeye başladım. Okul formam yerine eşofmanlarımı giymeyi tercih ettiğim için rahat hissediyordum. Her ne kadar servisin en arka koltuğuna yatıp uyumak istesem de arka bahçenin tersi yönüne gidip Varis’le buluştuğuma inanamıyordum.
Yağmur yağdığı için kapalı otoparkta olduğunu düşünmüştüm ama belki de değildi. Kolonların arasından geçip arabasını görmek için etrafa bakınırken bir el koluma dolandığında dönüp bakma fırsatı bulamadan sırtım kolona yaslandı. Şampuan. Bu kokuyu tanıyordum. Parfümüyle harmanlanmış bir şampuan kokusu vardı. Daha önce böyle bir koku duymamıştım bu yüzden gözüm kapalı da olsa tanırdım.
Saçları nemliydi. Üzerinde siyah bir ceket vardı ve siyah bir tişört giymişti. Buraya gelmeden önce duş almıştı yani? Duş almasını gerektirecek bir şey mi yapmıştı? Kolumu çekerken kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Otoparkın sarı loş ışığı arkasına yansıyordu.
“Ne oldu?” diye sordum içimde birikmiş kinle, alay edercesine suratına bakarken. “Kumral kızda bulamadın mı istediğini?”
Varis’in kaşları kalktı. Gözlerimi kırpıştırarak tepkisini izledim, direkt sorduğum için şaşırmıştı.
“Bulamadım,” diye mırıldandı ifadesi nötrlenirken, yüzümü izleyerek. “Aradığım kumral o değil.”
“Bulana kadar aramaya devam et o zaman, ben seni tutmayayım.”
Dönüp gideceğim sırada kolunu, kolonun soğuk betonuna uzattığında yolumu kesmiş oldu. Hafifçe eğilerek başını çevirdiğinde yüz yüze gelmiştik “Anlamıyor musun Ada?”
Kararlılıkla gözlerinin içine baktım “Canını sıkınca başkalarıyla takılıp işler düşündüğün gibi gitmeyince de benim yanıma gelemezsin.”
Hafifçe güldüğünde gözlerini kapattı. Bu ifade de neydi böyle? Şokla suratına baktım. “Ne gülüyorsun?”
“Kur kafanda, kur,” diye mırıldanırken gözlerini açıp doğruldu. İki parmağı arasına aldığı çenemden tutup kafamı önüne çevirirken boş boş suratına bakıyordum.
“Benim kafamda kurduğum yok. Mesajın gayet açıktı.”
Yüzünü yüzüme yaklaştırırken sıcak nefesi dudaklarıma ve boynuma değiyordu. Başparmağı, altdudağıma sürtündüğünde tenimle iletişimini kesmek için elimi kaldırmıştım ki “Umursamadığını söyledin, ben de yalanını ortaya çıkardım hepsi bu Ada,” diye mırıldandı.
Sanki elimi kaldırdığımı hissetmiş gibi gözlerini gözlerimden ayırmadan elini, kaldırdığım elime doladı ve indirdi. Başparmağı elimin üstünü okşuyordu.
“Benimle oynuyorsun. Tıpkı kedinin fareyle oynadığı gibi,” diye fısıldadım yüzüne karşı. Gözlerimi gözlerinden çekemiyor, söylediği kelimelere tutunmak istiyordum ama bunun için fazla güvensizdim. “Senin uzattığın demirden sağlam bir merdivense ben çürük bir halat görüyorum Varis.”
“Ada…” Aralık dudaklarından bir nefes kaçtı. “Peki ya o merdiveni senin yanına ineyim diye kuruyor, halat çürükse bile gönüllü tutuyorsam?” Kapüşonum kafamdan ne zaman düşmüştü bilmiyordum ama iki elini de kaldırıp saçlarımı kulaklarımın arkasına itene kadar fark etmemiştim. Her zamanki gibi, hiçbir ifade yoktu suratında. “Hâlâ bunun ucuz bir numara olduğunu mu düşüyorsun?”
Korkuyordum. Sebebi buydu. Başka bir insana güvenmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki bu şansı ona tanırsam yalnızca güvenimi değil kalbimi de aklımı da parçalayacağını biliyordum. Varis Adin herhangi birinin verebileceğinden daha büyük bir zarar verebilirdi bana ve ben kendimi onun uzattığı can yeleğine güvenirken bulmak istemiyordum, uçsuz bucaksız okyanusun ortasında. Bana, beni evime götürecek bir gemi lazımdı ama suyun içinde, ayaklarım zeminden kilometrelerce uzaktayken gözlerimi açıp görmeye korkuyordum.
“Bana gerçekten güvenmiyorsun, değil mi?”
Gözlerimi gözlerine çıkartırken söyleyecek bir şeyim yoktu. Tek bildiğim bu sorunun kesin bir cevabı olmadığıydı kafamda ve bu belki de alabileceği en iyi yanıttı benden.
“Çatıdan, bahçedeki havuza gözlerim kapalı atlamamı istiyorsun benden,” diye mırıldandım. “Bırak görememeyi ya da çatıdan atlamayı, düşeceğim sudan bile korkuyorum ben.”
“Korkak kara parçası…” Varis’in dudakları hafifçe sağa çekilirken çarpık bir gülüş sergiledi birkaç saniyeliğine, ardından geri çekildi ve “Bununla başa çıkabilirim,” diye mırıldandı. “En azından seni eve götürmeme izin ver.”
Derin bir nefesle gözlerinin içine baktım kafamı kaldırmadan. Korkak kara parçası… Bununla başa çıkabilirim. Bu ne demekti?
Düşünme aşamasını uzun tutmuş olmalıyım ki tek kaşını kaldırarak “Servisin çoktan gitti?” diye mırıldandı. Bana seçenek bırakmıyordu. Servisim bu saate kadar gerçekten kalkmış olmalıydı.
Gözlerimi ondan çekerek kafamı salladığımda birkaç metre ileriye park edilmiş arabasına yürümeye başladık. Ellerimi nereye koyacağımı bilmediğimden, çantamın içindeki karma düzenin arasında bir şeyler arıyormuş gibi davranıyordum ama aslında tek düşündüğüm ellerimizin çarpışmasını engellemek ya da bir şekilde aklımı sözlerinden uzaklaştırmaktı. Varis Adin’in kelimeleri kullanma şekli farklıydı, öyle ki günler öncesinde söylediklerinin yankıları hâlâ zihninizin duvarlarında çarpışabiliyordu. Kaos. Ağzından çıkan her bir kelime tek bir amaca hizmet ediyordu. Düşünme tarzı hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığınız bir çocuğun arabasına binmek, bir saniye sonra ne olacağı hakkında hiçbir fikir vermiyordu size.
Okulun otoparkından çıktığımızda yağmur yağıyordu ve hava alacakaranlıktı. Otoyoldan süzülen yağmur sularını görebiliyordum. Yine de fazla sessizdi. Camlara düşen yağmur damlaları için bile…
Dudaklarımı birbirine bastırarak nemli saçlarımı tek omzumda toplarken bir saniyeliğine Varis’e baktım, yola odaklanmıştı. Yüz hatları o kadar keskindi ki neredeyse her zaman çenesini sıkıyormuş gibi görünüyordu ama bu yalnızca genetikten ibaretti. Tehditkâr durmasının sebebi buydu. Bakışlarımı ortamızdaki dijital ekrana çevirdiğimde daha fazla çenemi tutamadım “Müzik dinliyor musun?”
Birkaç saniyeliğine bana döndü, bir şey söylemedi. Muhtemelen, sessizliğin ortasında neden böyle saçma bir soru sorduğumu düşünüyordu. Yola geri döndü. Yağmur yüzünden kararan havada sürüş tehlikeli olmalıydı.
“Bazen,” dedi tok bir sesle, odak noktasını değiştirmeden.
Bana dönmeyeceğini düşünerek bakışlarımı ondan çekmedim. “Açabilir miyim?”
Kafasını hafifçe salladı. Bu, evet demek oluyordu. Uzanıp müzik simgesinin üzerine dokunduğumda yan tarafta listeler açıldı ama bir şarkı kendiliğinden çalmaya başladı. Varis gözlerini bir anlığına şarkıya çevirdi, ardından bir şey söylemeden önüne döndü. Hafifçe eğilerek dirseklerimi, dizlerime yasladım ve listelerinde gezinmeye başladım ama şarkının girişi başladığında sözlerine takıldığımdan ne yaptığımı bile algılayamıyordum. PVRIS çalıyordu sanırım, Old Wounds şarkısı.
Şarkıyı kapatırsam açıkça sözlerini anlamlı bulduğumu belli edeceğimi bildiğimden hiçbir şey yapmadım. Zaten o sırada Varis’in ceketinin cebinden bir titreşim sesi gelmişti. Gözlerimi ileriye çevirdiğimde sahil yoluna giden yol ayrımını görebiliyordum.
Varis telefonunun ekranına baktı. Dudaklarının arasından kısık bir küfür kaçtığını duyduğumda bakışlarımı ona çeviriyordum ki birden telefonu kucağına atıp direksiyonu sola kırdı ve ben ne olduğunu bile anlayamadan bir anda yolun ortasından karşıya bir U dönüşü yaptı. Geldiğimiz yolu aşırı hızlı bir şekilde döndüğünü ve daha da gaza bastığını fark ettiğimde ilk yaptığım şey, şokla koltuğun arkasından geriye bakıp arkamızda kalan evimin yoluna bakmak oldu.
“Ne yapıyorsun sen?” Gözlerimi sonuna kadar açarak adrenalinden hızlanan kalp atışlarımı soluyordum. “Neden döndün?”
“Ufak bir sorunumuz var,” diye mırıldandı otoyola girmeden sağa saparken. “Seni bırakırdım ama o trafiğe girersem geç kalırım.”
“Neye geç kalırsın?” Gözlerimi kenara düşmüş telefonuna çevirdim. Her ne olduysa o gelen mesajı okuduktan sonra fikrini değiştirmişti.
“Birazdan anlarsın.”
Asfalt ve dar bir yolda son gaz ilerliyordu. Yağmur neredeyse durmuştu ama yine de yollar kaygandı. Önümüzdeki dağın eteklerine doğru çöken sise gözlerimi çevirdikten sonra dağın başındaki, yüksek duvarları taştan örülme, lüks bir müstakil eve geldiğimizi fark ettim. Neredeyse tanıdıktı.
Varis duvarın önüne arabayı çekerken “Kal desem arabada kalmazsın değil mi?” diye sordu bana kaçak bir bakış atarken. Emniyet kemerini çıkarmış, kapıya uzanmıştı. Ona, çok beklersin, bakışı atarak emniyet kemerimi çözdüm ve kapıyı uzanıp açtım. Dışarısı serindi. Yanıma sadece cep telefonumu alıp çantamı arabada bırakmaya karar verdikten sonra kapıyı kapatıp Varis’e yetiştim. Bir an dikkatim, ileride kenara çekmiş araba yüzünden dağılmıştı ama muhtemelen burada yaşayan birine aitti. Sonuçta popüler bir modeldi ve herkeste olabilirdi.
Büyük, demirden, siyah kapı aralıktı. Varis kapıyı geçmem için tutarken ona baktım, daha sonra ise ileriye. Burayı biliyordum. Görsel hafızam iyiydi ve buranın girişinde Alper’in küçük kardeşiyle çekilmiş fotoğrafları olduğunu Instagram hesabından hatırlıyordum. Burası Alper’in eviydi.
Ve ön bahçeden tartışma sesleri geliyordu.
Tam köşeyi döneceğim sırada Varis kolumdan yakalayıp önüme geçti ve elimi avucunun içine aldı.
“Ada, dikkatli ol.” Bahçe aydınlatmasından yüzünü net bir şekilde görebiliyordum, hafifçe bana eğilmişti. “Karşılık verme.”
Kaşlarımı çatarak ona baktım.
“Anlamadım…”
“Birazdan anlarsın,” diye mırıldandı ellerimiz çözülürken. “Arkada dur.”
O kadar ciddi duruyordu ki göz kırpıştırarak yüzüne bakmaktan başka bir cevap veremedim. Döndü, duvarı geçiyorduk. Tam o sırada elimi bıraktığında bir saniye şaşkınlıktan adım atmayı kestim, böylece aramızda mesafe açılmış oldu. Şaşkınlıkla boş ellerime bakarken önüme odaklanmayı unutmuştum.
Bahçeye açılan dört uzun camlı, kaydırmalı bir kapı vardı; içeriden sarı, loş ışık geliyordu. Reha o kapının önünde, büyük havuza uzak duruyordu. Karşısındaki iki çocuğa kaşları çatılmıştı ve dikkati tam karşısındaydı. Ta ki Varis bu senaryonun içine yürüyene dek; böylece herkesin dikkati ona yöneldi.
“Vaay,” dedi öndeki dalgalı saçları olan sarışın çocuk, kollarını açıp kocaman gülümseyerek. “Nerelerdeydin be Adin? Gözümüz yollarda kaldı.” Çocuk daha sonra, yanındaki arkadaşına hafifçe dirsek atarak gözlerini bana çevirdi. “Yanında şekerleme de getirmişsin.” Göz kırptı. Bana.
Ağzım şaşkınlıkla aralanırken ifademi belli etmemek adına hemen toparlandım ve adımlarımı Reha’nın yanına doğru attım. Reha bana döndüğünde burada olduğuma şaşırdığı kesindi, suratında belirsiz bir ifade vardı.
Varis, çocuğun şekerleme göndermesini umursamadan çocuğun üzerine yürüdüğünde, esmer olan kollarını göğsünde birleştirerek sarışından biraz uzaklaştı, böylece Varis tam olarak sarışının üzerine yürümüş oldu.
“Hafta sonu bir, bu iki oldu Toprak. Üçüncüde affetmem.” Kolunu kaldırıp ileriyi işaret etti, geldiğimiz yolu gösteriyordu. Kapıyı. “İtini de al terk et burayı.”
Yanındaki esmer çocuk alınmış gibi kaşlarını çattı. “Ayıp oluyor ama.”
O sırada şaşkınlıkla Reha’ya bakıyordum. Bu çocuklar kimdi? Burası Alper’in eviyse Alper neredeydi? Hafta sonu bir, bu iki oldu Toprak. Teras partisinden bahsediyordu. Bunlar Alper’in uyuşturucu satan ve kalanını içeceklere katan arkadaşlarıydı. Aral’ın kafayı bulup Varis’e saldırmasının sebebi bu çocuklardı. Reha bana döndüğünde kafasıyla içeriyi işaret etti. İçeri mi gitmemi istiyordu?
“Kızı göndermeyin ya,” dediğini duydum adının Toprak olduğunu öğrendiğim dalgalı, sarı saçları olan çocuğun, Varis’in omzundan kafasını eğerek bana bakıyordu. “Gözü gönlü açılıyor insanın.”
“Hiç gerek yok, ben senin alnında yarık açayım.”
O an her şey yavaşladı. Gözlerimi Reha’dan önüme çevirirken Varis’i çocuğa kafa atarken gördüm. Yanındaki esmer arkadaşı ne olacağını anlamış gibi kaşlarını kaldırarak Toprak’a bakıyordu. Toprak çimenlerin üzerine, kelimenin tam anlamıyla uçarken dirseklerinin üzerinde yere düşmüştü. İnleyişini duymuştum, acıtmıştı.
Ağzımdan kaçan bir şaşkınlık nidasıyla ellerimi dudaklarımın üzerine kapattım. Ne zaman böyle bir senaryo görsem gereğinden fazla heyecanlanıyordum ve kalbim göğsümü yırtarcasına atmaya başlıyordu.
Reha yanlarına geçip Varis’le arasına girerken bir iki adım ileri attım ama daha fazla yaklaşabileceğimi düşünmüyordum. Toprak yerde, kızarmaya başlamış alnına dokunurken suratsız yüzüne bir gülüş kondurmuştu.
“Formundan asla düşmüyorsun Adin.”
“Abi siktir et gidelim hadi ya,” diye homurdandı esmer çocuk, elini kalkması için ona uzatarak. Toprak ona ters bir bakış attı ama yine de elini tutup ayağa kalktı ve Reha’nın önüne dikilip bakışlarını Varis’e çevirdi.
“Bu, burada bitmez Adin. Ben buraya zorla gelmedim, Cihangir aradı. Şimdi gidiyorum ama geri gelmem tek bir telefona bakar. Ve her zaman geri gelirim Adin. Biliyorsun.”
Az önce resmen dayak yemiş olabilirdi ama gözlerindeki galibiyeti görmemek için kör olmak gerekiyordu. Toprak torbacı mıydı? Onu buraya Alper mi çağırmıştı?
Varis bir şey söylemedi. Sadece bakıştılar. Toprak dönüp giderken suratına bir gülüş yerleştirmiş şekilde gözlerini benim üzerime dikmişti, tüylerimin diken diken olmadığını söyleyemezdim. Ona kaşlarımı çatarak bakıp gözlerimi önüme çevirdim ve Varis’le Reha’ya döndüm. Toprak ve arkadaşı köşeyi döndükten sonra ancak, Reha’nın Varis’le konuştuğunun farkına varabilmiştim.
“Abicim sen ne yapıyorsun? Nerede senin meditasyonların, nefes alıştırmaların? Yemin ederim bana koçu arattıracaksın.”
“Bir sike yaramıyorlar.” Varis elini saçlarından geçirip ensesine düşürdüğünde sanki kendine gelmek istiyormuş gibi ensesini ovaladı. Sonunda gözlerimiz buluşmuştu, buraya adım attığı andan sonra ilk kez. Öfkeli bakıyordu. Hayır, ölü gözlerde öfke yatmazdı ama o öfkeyi kefen yapmış grinin cesedine giydiriyordu.
“Ne oldu az önce?” Varis’ten doğru düzgün bir cevap alamayacağımı hissettiğimde Reha’ya döndüm. “O çocuklar torbacı mı?”
“En adisinden,” diye mırıldandı Varis tükürürcesine, yanıma doğru yürürken. “O piç kurusu yukarıda mı?”
“Ben hallederim, siz gidin.” Reha kafasını salladı önemsizcesine, derin bir nefes alıp kafasını geriye atarken. Sabahtan beri birçok şeyle uğraştığı belliydi ve yorgunluğu yüzünden okunuyordu.
Varis yanıma ulaştığında bir iki adım geri yürüdüm yutkunarak.
“Doğru mu?” diye sordum şaşkınca ama bunu konuşmanın ne yeri ne de zamanıydı ve ben bunu biliyordum. Lanet çenemi tutmak zordu.
“Yürü, Ada,” diye mırıldandı Varis yanımdan geçip giderken. Kolumu, bileğimi ya da elimi tutmadı. Bana değmeden yanımdan geçip gitti. Dönüp baktığımda köşeyi dönüyordu.
“Ben ne yaptım?” Sanki sorunun cevabını biliyormuş gibi Reha’ya döndüm.
“Bu aralar çok şeyle uğraşıyor, kafası karışık,” dedi Reha içeri doğru yürürken. “Alttan al. Bütün bunları görmek zorunda kaldığın için üzgünüm. Lütfen burada olanları kimseye anlatma.” Kafasını hafifçe eğerken gözlerimin içine bakıyordu. Sanki özel olarak birini kastediyordu. “Kimseye.”
Kafamı salladım. “Tabii ki.”
“Güzel. İyi akşamlar Ada, yarın okulda görüşürüz.”
“Görüşürüz…”
Reha içeri geçip kapıyı kapattı. Kendime gelmeye çalışarak döndüm ve bahçe yolunu yürümeye başladım. Alper’in arkadaşları, pek de arkadaş değildi demek ki… Ve uyuşturucu sorunu vardı. Bu doğru olabilir miydi? Fotoğraflarına ve öğrenci profiline bakınca mükemmel bir öğrenci görüyordunuz… Alper; Varis ve Reha gibi ilk üçte olmayabilirdi ama her zaman ilk ona girerdi. Basketbol takımında önemli bir yeri vardı. Her zaman gülümseyip şakalar yapar, gereksiz konuşur, insanları güldürürdü.
Böyle birinin nasıl bir hikâyesi vardı da böyle bir bataklığa düşmüştü?
Hiç dikkat etmemiştim. Bazen okula gelmiyordu… Maç kaçırdığı olmuştu, Çisem’in bunu söylediğini hatırlıyordum. Belki bununla uğraşıyordu.
Çisem bunu biliyor muydu?
Bahçe kapısından dışarı çıktığımda Varis arabanın önünde beni bekliyordu. Ona bir iki adım kala durdum, başını çevirip beni izlemeye başladı. O an fark etmiştim. Birkaç metre ileride, sisten net görünmeyen araba o kadar da yabancı değildi. Evet, herkes bu modele sahip olabilirdi ama bu kadar bariz rengini kullanan çok fazla insan olduğunu düşünmüyordum. Özellikle de Alper’in arabasının mavi olduğunu ya da bu lüks evin mutlaka bir garajı olduğunu hesaba katarsak…
Varis’in tersi yöne adım attığımda sanki ne yaptığımı anlamış gibi gözlerini kapatıp seslice nefes verdi. Şerefsiz. Biliyordu. Geçip gitmemi ummuştu. Hızlı adımlarla arabanın önüne yürüyüp şoför koltuğunun olduğu cama tıklattım. İçeride olduğunu biliyordum.
“Çisem indir şu camı.” Son kez tıkladım, sanki camı başına indirmek istercesine. “Orada olduğunu biliyorum.”
Camın indirme sesi geldi, ardından Çisem’in korkmuş gözlerini gördüm koltuğa sinmişken. “A… Ada?”
Ellerimi camın tamamen kaybolduğu kısma koyup eğildim ve içeri göz attım. Kenarda çoktan sömürülmüş bir McDonalds paketi vardı, elinde de muhtemelen dakikalardır içtiği koca bir karton bardak dolusu Coca Cola. “Ne yapıyorsun burada?”
“Geçiyordum,” dedi yutkunarak gözlerini kaçırırken. “Lastiğim patladı. Ama merak etme aradım gelecekler.”
“Burada patladı lastiğin?” Kaşlarımı kaldırarak geri çekildim ve lastiklerini kontrol ettim gözlerimle. “Tam da Alper’in evinin önünde?” Kafamı sallıyordum bir yandan da, inanmış gibi. Ardından tekrar içeri eğildim ifademi suratımdan silerek. Boş boş baktım suratına. Bunun onu yola getireceğini biliyordum.
“Of, tamam,” diye homurdandı Çisem içecek kutusunu koltuğun üzerine bırakmadan önce. “Çıkışta otoparkta kavga ettik. Kafası bozuk görünüyordu. Eve dönünce aradım, açmadı, mesajıma da dönmedi. Kontrol etmeye gelmiştim ama Varis’in arabasını görünce burada durdum.”
“Siz ölümüne düşman değil misiniz?” Tek kaşım istemsizce kalkmıştı. “Niye kontrol etmek isteyesin ki Alper’i?”
“Bak, anlamıyorsun…” Kafasını sallamaya başladı Çisem, gözlerini gözlerime çevirerek. “Bu çocuğun geçmişi kabarık. Kafası bozulunca saçma salak işler yapıyor.”
Mesela? Uyuşturucu almak gibi mi? Torbacısını arayıp eve çağırmak gibi mi mesela?
“Sen nereden biliyorsun tüm bunları?” Hadi Çisem. Dökül Çisem… Gözlerimi kısarak yüzüne baktım en ufak bir ipucu için. Aralarında bir şeyler döndüğünü kesin olarak biliyordum ama Çisem anlatmadığı sürece karışmayacaktım.
“Ada,” dedi Çisem kaşlarını kaldırarak ciddi bir ifadeyle. “Hoşlandığın çocuğu stalklarsın. Düşman olduğunu? İşte onu siciline kadar dosyalarsın.”
Yani biliyordu. Çisem, Alper’in sorununu biliyordu.
“Asıl senin ne işin var Varis’le burada? Bir şey oldu değil mi? Yoksa niye gelesiniz?” Çisem kafasını uzatarak Varis’e baktı, arabanın önünde ellerini ceplerine sokmuş bir şekilde kaputa yaslanmış bekliyordu. Muhtemelen sisin içinde daha iyi görebilmek için arabanın farlarını yakmıştı.
“Ben antrenmandan sonra servisi kaçırdım, Varis de eve bırakmayı teklif etti.” Reha’ya verdiğim sözü hatırladım. Kimseye anlatmamam gerektiğini. “Buraya Alper için gelmedi, Reha için uğradı. İçerideler.” Yalan söylüyordum. Birine verdiğim sözü tutmak için dürüst kalmaya çalışırken birine yalan söylüyordum. Bu pek de dürüstlük sayılmazdı. Ama Çisem, Toprakları görmemişti. Eğer görseydi direkt onları sorardı. Sisin içinde fark etmemiş olmalıydı. Çisem geriye yaslanarak rahat bir nefes aldı.
“Oh be. İyi bari. Orospu çocuğu, aklım gitti ya…”
Kaşlarımı kaldırarak ona baktım.
“Yani,” diyerek hemen toparlandı ve doğruldu. “Alper’e bir şey olsa polis ilk beni sorgular. Sen hiç mesajlaşma geçmişimizi gördün mü? Bırak tehdit etmeyi, cesedini nerede yakıp nereye gömeceğimi anlatıyorum ben bu çocuğa? Benim başım belaya girerdi. Sonra bir sürü dosya işi falan. Benlik değil. Uğraşamam.”
“Hı hı…” Kafamı sallayarak geriye çekildim.
“Eee, sen benimle mi geliyorsun yoksa Varis’le devam mı? O Alper salağı nefes aldığına göre eve dönebilirim.”
Dönüp Varis’e baktım. Bu mesafeden bile gözlerinin üzerimde olduğunu net görebiliyordum, aramızdaki sis bir şeyi değiştirmiyordu. Çisem’le devam etsem bir sorun olur muydu? Yine de dün geceki fiyaskodan sonra pek de parlak bir fikir değildi. Buraya onunla gelmiştim ve ilk fırsatta onu satarsam aramız daha da kötüye gidebilirdi. Bir aramız var mıydı onu da bilmiyordum gerçi ama en azından Varis Adin’in bir daha sabah yaptığı gibi koridorda beni görmezden gelerek yanımdan geçip gidişini ya da bahçede köşeyi dönerken elimi bırakıp önden yürüyüşünü görmek istemiyordum.
Bir an çok yakındı, çok sıcaktı, nefes alamıyordum; diğer an uzaktı, griler gözlerime tuzaktı ve ben boğuluyordum.
“Sağ ol, sen devam et, evin bana ters. Yarın görüşürüz.”
“Yarın görüşemeyiz Ada, iki gün okul olmadığını biliyorsun değil?”
Çisem’in sorusuyla kendime gelirken yarının tarihini hesaplamaya çalıştım. Özel bir gün değildi… Ama öğretmenler toplantısı vardı ve sunumlar bütün gün sürecekti. Ertesi gün de velilerin toplantısı olacaktı. Aydınlanma yaşadığım surat ifademden belli oluyordu. “Ha… Doğru.”
“Piyano dersimden erken kaçabilirsem bir kahve içelim senin şu Begonya’da. Gitmeyeli uzun zaman oldu. Kızıl bombayı özledim.”
Gülerek ona baktım, Hazal’dan bahsediyordu. “Bir uğrarsan çok sevinir.”
Çisem göz kırparak kaşlarını oynattı. “O zaman kesin uğrarım. Şampuanını sormam lazım. Babamın Fransa’dan getirdikleri bile o kadar harika kokmuyor. Bir de sanki bizim saç koyun yününden, hanımefendininki ipekten. Ayrımcılık var arkadaş.”
Kahkaha atarken gülüşüm yankılanmasın diye elimi ağzıma kapatarak geriye çekildim ve doğruldum. Aslına bakarsak Çisem, Alper’in karakter olarak kopyasıydı. Çisem de sorunlarını dışarı yansıtmayı sevmez, içinde tutardı ama konu mizaha gelince insanı ağlatana kadar güldürmeden durmazdı.
“Tamam, tamam, sorarsın,” diye mırıldandım ellerimi kapıdan çekerken. “Hadi git. İyi geceler.”
“Valla benim gecemi bilemem ama birazcık uğraşsan senin gecenin harika geçeceğini söyleyebilirim.”
Gözlerini önüne çevirmeden kaşlarını kaldırıp indirmeye başladığında kafasıyla ileriyi işaret ediyordu. Gözlerimi kocaman açarak onu boğmak için kollarımı pencereden uzatacağım sırada “Kaçtım, kaçtım!” diye mırıldanarak motoru çalıştırdı ve aynı anda camı kapatma düğmesine bastırdı parmağını. Ben gülerek geri çekilirken Çisem gaza basmış gidiyordu. Cam yarıda kalırken elini çıkartıp bana el salladı, ardından Varis’in yanından geçerken elini çevirip ortaparmak salladı.
Bildiğimiz Çisem. Yeni bir şey değil.
Ellerimle yüzümü ovalayarak Varis’e doğru yürürken uykumun geldiğini fark etmiştim. Hafifçe esneyerek elimi ağzıma kapattım, ardından üşüdüğümün farkındalığıyla saçlarımı kapüşonumun içine tıkıp kafamı kapattım.
“Biliyor muydun?” diye sordum kaportaya yaslanmış Varis’in karşısına dikilirken. Boş gözlerini üzerime çevirdiğinde devam ettim konuşmaya. “İlk geldiğimizden beri biliyordun değil mi? Çisem’in orada beklediğini.”
“Sana söyledim Ada, onların ilişkisine karışmak iyi bir fikir değil.” Elleri kaportaya yaslıydı, bir bacağını diğerinin çarprazına yerleştirmişti. Bu pozisyonda, bu suratla, hayatımda gördüğüm en umursamaz tavrı takınıyordu.
“İlişkisine?” Kaşlarımı kaldırarak gözlerinin içine baktım. “Her şeyi biliyorsun değil mi?”
Hafifçe kalkmış kaşları yerlerine otururken suratı, ifadesizliğe ev sahipliği yaptı bir kez daha.
“Her şeyi,” dedi sanki bundan fazlasını da bildiğini kastederek. “Ama sandığın kadar iyi bir şey değil bu, Ada.”
“Bu Toprak… Pazar günü partiye uyuşturucuyu sokan çocuk değil mi?” Dudaklarımı birbirine bastırdım, ardından bir cevap için dudaklarına baktım. Gözlerimi tekrar gözlerine çevirirken çok yanlış bir şey yaptığımın farkına, Varis’in griliklerinin benim dudaklarıma düştüğünü gördüğümde varmıştım.
“Hı-hı,” diye mırıldandı Varis, gözleri birkaç saniyeyi daha dudaklarımda geçirdikten sonra gözlerimle buluşurken.
Devam etmedi. Aklı doluydu ve tamamen başka bir yerdeydi. Kafamı hafifçe eğip kollarımı birleştirirken ona bir adım daha yaklaştığımda fazla dibine girdiğimin farkındaydım ama dikkatini çekmenin ve onu bu ana geri getirmenin başka bir yolu yokmuş gibi gelmişti.
“Alper…”
“Dur.” Tek bir kelimeyle, bu ana, bana geri dönmüştü. Gözlerini gözlerime çıkartırken ifadesi ciddiydi. “Devam etme. Gerçekten karışık bir konu.”
Bu da bir cevaptı. Alper bağımlıydı.
Okulun sürekli gülen, espriler yapan, herkesle iyi geçinen popüler altın çocuğunun omuzları kaldıramadığı yüklerin altında bükülürken çareyi uyuşmakta bulmuştu. Onu bu noktaya getiren neydi?
“Bir şey yapmanız gerekiyor, biliyorsun değil mi?” diye sordum endişeyle ona bakarken. Sonuçta onun yakın arkadaşıydı. Her ne kadar tek bir mesajla deliye dönüp ıslak asfaltta saatte yüz yirmi kilometrenin üzerine çıkarak direksiyonu buraya kırsa da bu yeterli değildi.
“İyiye gidiyordu her şey.” Gözlerini kaçırdı Varis. Gerçekten anlatıyordu. Bu onun, benimle dertleştiği ilk anıydı. Az önceki gibi konuyu kapatmaya çalışmamasına ve daha fazla direnmemesine şaşırmıştım. “Pamuk Prenses damarına basmış.”
Kaşlarımı kaldırarak ona baktım. “Pamuk Prenses? Çisem mi?” Bu lafı daha önce de duymuştum. Çisem’i Pamuk Prenses’e benzetirlerdi çünkü onun gibi beyaz tenli, koyu saçlı, al dudaklı ve mavi gözlüydü. “Ona böyle mi sesleniyorsunuz aranızda?”
Omuz silkti Varis. “Alper’in saçmalığı. İnsanın ağzına takılıyor.”
“Herkese bir lakap takar mısınız?” Merakla sordum. Eğer benim de bir lakabım varsa…
Varis, sadece gözlerime bakarak aklımı okuyordu. Hafifçe gülerek “Kendininkini mi merak ediyorsun?” diye sorduğunda beni gafil avlamıştı. Çünkü cevabım evetti.
“Ada…” Varis gözlerini kaçırarak bileğime uzandı ve göğsümde birleştirdiğim kollarımı çözdü, bacaklarını aralayıp beni ellerimden tutarak arasına çekmişti. “Bence, Ada zaten senin için güzel bir lakap. Dört tarafı sularla çevrili korkak kara parçası.”
Kaşlarımı kaldırarak başımı eğdim ama gözlerimi onunkilerden çekmedim. “İsmimi lakap olarak mı görüyorsun?”
“Yeterince anlamlı.” Omuz silkti.
Omuz silkmesinden nefret ediyordum.
Benimle dalga geçiyordu ama bir yandan da alınmadığım için kendime kızıyordum. Alınacak bir şey var mıydı ki gerçi? Sudan korktuğumu biliyordu, ben de her seferinde söylemekten çekinmiyordum. İsmimin anlamıyla kaderim mükemmel uyuşuyordu.
Neredeyse fazla mükemmel.
Aklım yeniden içeride olanlara gittiğinde gözlerimi göğsüne çevirerek dudaklarımı ıslattım. “Sen hiç… Kullandın mı?”
Gözlerinin gözlerimde olduğunu biliyordum ama cevabından korktuğumdan başımı kaldırmak istemiyordum. Henüz on dokuzun kıyısındaydık, bu tarz şeyler için çok genç bir yaştı ama büyüdüğümüz kesim dolayısıyla her şeyin mümkün olduğunu da biliyordum. Kimbilir, Alper’in uyuşturucu hikâyesinin altından ne çıkacaktı, kimbilir Çisem neler saklıyordu, kimbilir ikisinin arasında aslında neler dönüyordu…
Varis’in bir eli, elimden çekilip çenemin altına konumlandığında başımı kaldırdı, böylece onunla göz teması kurmak zorunda kaldım.
“Uyuşturucu mu?” Bir anlığına kaşlarını kaldırdı, sanki eskiye gitmişti. Ardından tekrar yüzüme baktı. “Hepsinden.”
“Nasıl yani?” Göğüs kafesim sıkışırken kaşlarımı kaldırarak dehşet ifademi sınırlandırmaya çalışıyordum ama ben gözlerimin içinden geçenleri onun kadar iyi saklayamıyordum. “Her şeyi mi?” Şaşkınlıkla dudaklarım aralandı. “Hepsinden mi? Nasıl?”
Varis yaslandığı yerden hafifçe doğrulurken yüzüme yaklaştığında hâlâ cevabı için aptal gibi gözlerinin içine bakıyordum. Başparmağı altdudağıma sürtünürken “Her şeyi denedim Ada,” diye mırıldandı. “Hiçbiri senin kadar iyi kafa yapmıyor.”
Varis Adin’den ve dilimi uyuşturan, kanımı kaynatan sözlerinden nefret ediyordum. Böyle konuşmaya devam ederse daha ne kadar dayanabileceğimi düşünüyordu? Belki de şimdiye kadar çoktan ağına düşmüş olacağımı düşündüğünden, her seferinde başka bir noktadan vuruyordu.
“Kabul et,” diye mırıldandığında çoktan görüş açımdan çıkmıştı. Altdudağıma sürtünen elini indirip boynuma sardığında dudakları kulağıma çok yakındı. “Benim ol.” Sıcak dudaklarını üşümüş tenime, kulağımın hemen altına bastırdığında gözlerimi kapatıp kesik bir nefes aldım.
Elimi, boynumu saran bileğine koyduğumda “Ben senin sahip olabileceğin bir oyuncak değilim,” diye mırıldandım kararlılıkla. Ne yazık ki boynumdaki elini indirmek için herhangi bir kuvvet kullanmıyordum.
“Oyuncak mı?” Dudakları boynuma çok yakınken durdu. “Fikri sevdim.” Yüzünü yüzüme çıkardığında ifadesini izledim. “Ben senin oyuncağın olabilirim Ada.”
İşte bu, beklemediğim bir itiraftı. Beni elde etmek için söyleyebileceklerinin bir sınırı yok muydu?
Her ne kadar yakınlığının verdiği hissi sevsem ve çoğu zaman dokunuşuna karşı koyamasam da bu sefer onu göğsünden ittirdim ve gitmeme izin verdi.
“Eve gitmem lazım,” diye mırıldandım içimden esnemek için kendime emir verirken. Çisem, eğer yeterince esnemekten bahsedersem esneyeceğimi söylemişti. Esne Ada. Esne. Esne. Esne. Elimi saçlarımdan geçirirken gerçekten esneyeceğimi hissettiğimde elimi ağzıma kapatıp “Uykum var,” diye devam ettim ön koltuğa yürürken.
Varis çarpık bir gülüşle kafasını salladıktan sonra dolanıp ön koltuğa geçerken ben çoktan kapıyı açmıştım bile. Aynı anda içeri geçtik ve kapıları kapattık. Emniyet kemerine uzandım. Ardından geriye yaslanıp Varis’in yoldan basit bir manevrayla geriye dönüşünü izledim. Anayola çıkana kadar hiç sokak lambası yoktu. Bu da hiç ışık yok demekti. Araba farıyla aydınlanan ağaçlar yanımızdan geçip gidiyordu. Benim yalanımın pişmanlığı hariç: O kalmak için buradaydı.
“Çisem’e ne söyledin?” Varis sahil yoluna girerken dönüp bana bir bakış attı.
“Reha burada olduğu için uğradığını. Okul çıkışı otoparkta kavga etmişler. Alper onun mesajlarına geri dönmeyince endişelenip gelmiş. Bizi görünce siste kenara çekmiş arabayı.” Kaşlarımı çatmış, boş boş önüme bakıyordum. Tamam, Çisem’e bir şeyleri anlatmadığım olmuştu ama yalan söylemek? Bu aramızdaki sessiz anlaşmayı, ben hazır olana kadar anlatmamı bekle anlaşmasını bozardı.
“Ne oldu?”
Bir şeylerin yanlış olduğunu anlamak için tek bir bakış atması yeterli olmuştu.
Gözkapaklarımı kaldırıp yorgun bir ifadeyle ona döndüm. “Reha’ya verdiğim söz yüzünden Çisem’e yalan söyledim.”
“İnan bana bu, o evde olanları bilmesinden daha iyi.”
“Gerçek er ya da geç ortaya çıkacak biliyorsun değil mi?” Gözlerimi kısarak yüzüne baktım.
O sırada evimin sokağına girmiştik. Trafik olmadığı için kısa bir sürüş olmuştu. Kaldırımın yanına çekerken “Biliyorum,” diye mırıldandı. “Ama bu, Çisem’in ne olduğunu öğrenip evi bastıktan sonra, işi bombokluğun elli tonuna çevirmesinden daha mantıklı bir tercih.”
Emniyet kemerimi bir hışımla çıkardım ve çantama uzandım. “Ne olursa olsun, bana böyle bir bahanenin arkasına sığınarak yalan söylersen…”
Gözlerini üzerime çevirdi. “Söylersem?”
“Biter,” diye mırıldandım kapı kolunu tutup çekerken. “Aramızdaki her neyse.”
Kapıdan çıkıp giderken bir şey söylemedi ama sırtımdaki bakışlarının tenimi ısıttığının farkındaydım. Böyle çekip gitmemle sinirlerine mi oynamıştım? Umurumda değildi. Benim bu akşam yaptığım yanlıştı ve bunun bilincindeydim. Eğer Varis Adin bunu akıl kârı buluyorsa ve bir gün olsun bana, benim iyiliğim için de olsa yalan söylerse, tek yönlü gidiş biletimi de bana vermiş olacaktı.
Kapı sesinden, arabadan çıktığını bahçe kapısından içeri girmeden önce anlamıştım. Derin bir nefes alarak arkamı döndüğümde dibimdeydi. Kolumdan tutarak bir adım üzerime yürüdü, böylece ben de bir adım geri gittim ve arkamdaki duvarla aramda santimler kaldı.
“Böyle bir durumda kalırsam çıplak gerçeği mi istiyorsun?” Soru sormuyordu ya da en azından benim cevaplayacağım bir soru sormuyordu. “Tamam, senin olsun Ada. Seni korumak için yuttuğum acıyı aşeriyorsan onu sana vereceğim. Tek bir şartla.”
Son cümlesini neredeyse fısıldayarak söylemişti. Sözlerine ve gözlerine dikkat kesilirken aklım dudakları ve gözleri arasında debeleniyordu. Varis’in kolumdaki eli yüzüme çıktı, yakınlığını keserek doğruldu ama gözlerini gözlerimden çekmedi. Elinin tersi hafifçe yanağıma değerken bu akşam son kez teni tenime değiyordu. “Beni bırakıp gitmeye hakkın yok.”
Cevap vermemi beklemedi, tepki vermemi bile beklemedi. Sanki tek bir doğru vardı, tek bir gerçek vardı ve o da buydu. Bir adım geri giderken teması kesildi, ardından kaldırımdan indi ve arabanın önünden dolanıp koltuğuna geçerken göz temasını kesmedi. O arabaya bindiğinde ben de sözlerinin ağırlığını omuzlarımda tartıyordum.
Tamam, senin olsun Ada. Seni korumak için yuttuğum acıyı aşeriyorsan onu sana vereceğim.
Sözlerini tekrar ettim aklımda. Seni korumak için yuttuğum mu?
Yutacağım demesi gerekmiyor muydu? Varis Adin hangi acıyı yutmuştu?
Beni bırakıp gitmeye hakkın yok. Bu raddeden sonra buna çok çabalasam ve başarsam bile, bir daha onun göğsüme bıraktığı bu hissin izlerinden ya da hatırasından kurtulabileceğimi zannetmiyordum. Küçükken düşünce dizlerinizde, dirseklerinizde, avuçiçlerinizde ve hatta yüzünüzde bile sıyrıklar olurdu. Kanla dolu sıyrıklar. Acısına göre yargılardınız, hiç geçmeyeceğini düşünürdünüz. Büyürdünüz… Sıyrıklar geçerdi. Varis üzerimden geçerken bende sıyrıklar değil yarıklar açmıştı, iyileşmesi bir asır sürebilirdi ve bunu görmeye ömrüm yetmeyecekti.
Beni bırakıp gitmeye hakkın yok. Neden, sanki gerçekten, buna hakkım yokmuş gibi söylemişti?
Telefonum çalmaya başladığında girdiğim transtan çıkıp bahçe kapısından içeri girdim ve eve doğru yürüdüm. Arayan babamdı ve normalin aksine bu kez görüntülü aramıyordu.
“Ya, baba,” diye homurdandım telefonu açarken. “Hani bundan sonra hep görüntülü konuşacaktık? Niye normal arıyorsun?”
Telefonunu görüntülü konuşma için yeterince şarj etmediğini söylediğinde mızmızlandım. Bu sıralar gerçekten çok nadiren ulaşılabilir oluyordu ve o anı iple çekiyordum, şimdiyse böyle araması adil değildi. Yine de bir saate yakın konuştuk. Heyecanla beklediğim kitaptan uyarlama korku filminin önce İngiltere’de gösterime girmesine böbürlenip kahvaltıda fasulye yemekten istifa etmek istediğini anlatmıştı. Yakında geleceğini, bir süre burada da işleri olduğunu söylediğinde heyecandan yatağımın üstüne zıplayıp kafamı başlığa çarpmıştım.
Bugünlerde neler olduğunu sorduğunda ona, başarıyla atlattığım sınav haftamdan ve voleybol takımına girmekten başka bir şey söyleyememiştim. İlk sorduğunda birkaç saniye boş boş tavana bakmıştım çünkü görebildiğim tek şey, bir çift gri gözdü ama babama onu anlatamazdım. Neler olduğunu ben bile bilmiyorken bir de babamın kafasını karıştıramazdım.
O gece babamla konuşurken yatağın üzerinde uyuyakaldım. Ertesi sabah kalktığımda Pamuk Hala yoktu, elbette, dün şehirdışına çıkmıştı yeniden.
Bu sene gerçekten yalnız kalmıştım.
Matematik, Fransızca ve tarih kitaplarımı sırt çantama koyup evden çıktığımda saat öğlene geliyordu. Yapacak hiçbir şey bulamadığım için bütün sabah krep yapmakla uğraşmış ve daha sonra batırdığım mutfağı temizlemiştim. Krep hamuru her yerdeydi. Saçlarımda bile…
Duş almış, saçlarımı kurutmuş, siyah bir kot pantolon ve beyaz, uzun kollu bir badinin üzerine kalın örgü, kahverengi hırkamı geçirmiş; şemsiyem, botlarım ve tabletimi de içine attığım çantamla birlikte dışarı çıkmıştım. Ehliyetimin gelmesine en az bir hafta olması, beni özellikle böyle yağmurlu bir günde daha çok üzüyordu.
Çisem’e, Begonya’ya ders çalışmak için gideceğime dair, uğramak isterse diye bir mesaj attım. Taksi, yağmur ve trafikte yirmi dakika sürmüştü. Begonya’nın açık ön bahçesi yağmurun gazabına uğradığından sular içerisindeydi ve servis yapan birkaç garsonun arasında Hazal yoktu. Bir masaya oturmadan önce, geçen sefer Hazal’ın kahve istediği çocuğu gördüğümde yanına yürüdüm. “Hazal bugün yok mu?”
Çocuk tek eliyle yedi tabak, beş bardak ve çatal bıçak taşıyordu. “Dersaneden sonra deneme sınavı varmış, bugün gelmeyecek.”
“Sağ ol.” Kafamı sallayarak etrafa baktım. Pekâlâ. Hazal yoktu. Belki Çisem uğrardı. Uğramasa da bir köşeye sinip ders çalışmaya başlasam iyi olacaktı. Pazartesi ve salı günleri kaçırdığım dersler tek başına bütün tatilimi yiyordu. Türevin bu kadar çok versiyonunun olması kafamı yeterince karıştırmıyormuş gibi, bir de daha önce hiç örneğini görmediğim bir kategoride Fransızca makale yazmam gerekiyordu. Ve tarih… Yalnızca bir ders kaçırsam bile önceki derslerle aradaki bağlantım koptuğundan bocalıyordum. Şimdi ise dört ders kaybım vardı. Bravo Ada.
En sevdiğim köşe, sohbeti derin üç kız tarafından kapıldığından yenilgiyi kabul ederek çaprazlarındaki masaya geçtim. Sade kahveyle birlikte havuçlu tarçınlı kek söyleyip kitaplarımı masanın üzerine çıkardığımda Çisem’in mesajı telefonumu titreştirmişti.
Çisem: Piyano dersi double shot şu an. Yılbaşında dedem geliyormuş Hollanda’dan, annem Jr. Bethoveen olmadan odayı terk edemeyeceğimi söylüyor. #saveÇisem
Çisem’in annesi, kocasının babası hakkında çok hassastı. Bir keresinde Çisem’de yatıya kaldığımda dedesi de o akşam onlardaydı ve çay servisi yapılıyordu. Annesinin o adam karşısında nasıl ezilip büzüldüğünü ve kendini onaylatma çabasına girdiğini fark etmiştim. Çisem’in dedesinin, oğluna seçtiği kadının o olmadığı ama babasının yine de annesiyle evlendiği ufak destansı hikâyeyi biliyordum. Bu yüzden annesi bazen Çisem’in ve erkek kardeşinin üstüne daha çok düşüyordu.
Ada: Fransızca makalem boğazıma halatı geçirmiş, bir kolumu türev sorularına kurban vermek üzereyim ve aklımı tarihten geri kaldığım dört ayrı beyin sulandırıcı konuya boğuyorum. #saveAda
Çisem: üzgün surat #saveÇisem&Ada
Çisem: sinsi surat Ben o makaleyi geçen hafta yazdım ;)
Ada: Hain kadın.
Çisem: Hahahaytttt
Çisem: Upss hoca geldi, mola bitti, ben kaçar.
Ada: HOCAM, ÇİSEM ÇÖPE ATMAYA ÜŞENİNCE PİYANOSUNUN ALTINA SAKIZ YAPIŞTIRIYOR
Çisem: TEMİZLEDİM ONLARI BİR KERE BEN.
Kıkırdarken elimi ağzıma kapatarak telefonumu kenara bıraktım. Artık acı gerçeğe dönme vaktim gelmişti. Acı gerçek. Çıplak gerçek. Sözlerinin beynimde bu kadar yer ettiğini bilmiyordum ama Varis Adin’in sesinin zihnimde yankılanmaya başladığı belliydi. Belki o burada olsa o zehir aklıyla, çözemeyip başına işaret koyduğum sorularda yaptığım salaklıklarımı bir bir anlatır ve çözerdi.
Kafamı sallayıp bunun düşüncesinden sıyrılarak matematiği kenara ittim ve makalem için tartışma konusu olabilecek fikirler düşünmeye başladım. Geriye yaslanmış, kalemi şakağıma dayamış, sanki kafama değerse fikirler öylece gelecekmiş gibi bir aydınlanma yaşamayı bekliyordum. Çisem birkaç gün önce salı günü işlenen örnek makaleyi atmıştı ama fikir olmadan tekniği kapmam mümkün değildi.
Birkaç saniye sonra kapıdan giren, saçları hafif ıslanmış sarışına gözlerim takıldığında burada ne kadar sık karşılaştığımızı düşündüm. Gerçi, henüz bu ikinci seferdi ama yine de sanki yarın bir gün yine gelsem yine karşılaşırmışız gibi hissetmiştim o an.
Alena telefonuna bakıp gülerek beyaz yağmurluğuyla birlikte kapıdan içeri girdiğinde ona “Hoş geldin,” diyen garsona cevap vermek için kulaklıklarını çıkardı, o sırada göz göze geldik. Şaşırmışa benziyordu. Kaşlarını kaldırıp gülerek yanıma yürümeye başladığında kalemi bırakıp ayağa kalktım.
“Hey,” dedi kocaman bir gülümsemeyle. “Yine karşılaştık.”
“Öyle oldu.” Hafifçe omuz silktim aynı şekilde gülümsemeye çalışırken. Alena gibi bir kız, size otuz iki diş sırıtırken gülümsememek imkânsızdı. “Oturmak ister misin?”
“Tabii,” diye mırıldandı bu fikri sevmiş gibi çaprazımdaki sandalyeyi çekerken. Sandalyeler tekli bir koltuk kadar büyüktü ve nar renginde, kalın, rahat süngerlere sahipti. “Ders mi çalışıyorsun?”
“Daha çok çalışmaya çalışıyorum…” Utandığım için çaktırmadan taslak kâğıdımı ters çevirirken yerime oturdum. “En çok zorlandığım dersler.”
“Fransızca? Bayılırım,” diye mırıldandı önümde açılı tableti kendine çevirirken örnek makaleyi süzerek. “Voulez-vous boire une tasse de café avec moi?”
Kafasını hafifçe eğerek tatlı bir şekilde, onunla bir kahve içip içemeyeceğimi sorduğunda aksanına hayran kalarak cevap verdim. “Sans doute.” Tabii ki.
Hafifçe el çırparak arkasını döndüğünde geçen garsonlardan birine kahve siparişi verdik. Sanırım ders çalışmaya bir süre sonra devam edebilirim diye düşünerek kitaplarımı kenara itip tableti üzerine bıraktığımda “Fransızca konusunda yardımcı olabilirim,” diye mırıldandı hevesle. “Ya da matematik. En sevdiğim derstir. Okulda derece yapmıştım.”
Kaşlarımı kaldırarak “Safir’de mi?” diye sordum. “Vaov…”
“Evet…” Seslice bir nefes verdi. “O okulu seviyordum aslında. Yani her ne kadar berbat anılara sahip olsam da iyi bir okuldur.”
“İyi bir okul olduğuna şüphe yok ama sınavların zorluğu konusunda soruları hazırlayan hocalar biraz insafsız.”
“Hâlâ öğrencilerin burnundan getiriyorlar ha?” Garson çocuklardan biri kahveleri bıraktığında Alena kupasının etrafına ellerini doladı. Üşümüş olmalıydı. “Bu söylediğim içini rahatlatacak mı bilmiyorum ama ben o okuldayken hocaların sınavlar için bahse tutuştuklarından çıtayı bu kadar yüksek tuttuğunu duymuştum. Matematikte hiçbir öğrenci doksan yediyi geçemezse mesela, diğer bölümlerin hocaları matematik zümresini lüks bir yerde yemeğe çıkartıyordu.”
“Geçemiyorlar mıydı?” diye sordum merakla.
Bir “cık” sesi çıkardı Alena kaşlarını kaldırıp indirerek. “Zaten bir tane doksan yedi vardı, o da bendim.”
Kahvemden bir yudum aldım. Son sınavda ben de doksan yedi almıştım aslında… Ama bundan da öte Varis’in çok daha yüksek yaptığını biliyordum. Tabletimi elime alıp “Belki de matematik zümresi bizim dönemde insafa gelmiştir,” diye mırıldandım yayımlanan okul puan listesine tıklarken. “Gerçi buna ne kadar insafa gelmek denilirse…”
Alena merakla kafasını öne eğdi. “Doksan yediyi geçen mi var?”
“Bir süredir doksan yediyi geçenler var,” diye mırıldandım yalnızca matematik notlarının sıralandığı listeyi önüne iterek. Matematik listesinin sıralaması şu şekildeydi: Varis Adin, Reha Koç, karşı sınıftan tanımadığım ama sürekli kütüphanede gördüğüm bir kız, başka bir kız, başka bir çocuk, başka iki kız daha, şaşırtıcı bir şekilde Kumsal Kayadelen, ardından Çisem, ardından başka bir çocuk… Ben on üçüncü sıradaydım. Zavallı doksan yedim ve ben.
“O ruh hastası…” Alena kendi lafını keserek tablete odaklanmış bakışlarını bana doğru kaldırdı. “Varis son sınavda tam puan mı yaptı? Şerefsize bak ya, rekorumu geçmiş. Ne zaman oldu bu sınav?”
“Geçen hafta,” diye mırıldandım, göz teması kurarken omuz silkerek. “Ama onun notları hep öyle. Bir keresinde şişirildiğini düşünmüştüm, bilirsin, soyadı yüzünden… Ama okul yönetiminin, en başta da babasının böyle bir şeye izin vermeyeceğini düşündüm. Rahatsız edici bir şekilde realist ve sert bir adam olduğunu duydum.”
Alena dalga geçercesine güldü. “GQ dergisinde mi okudun bunu?”
Kaşlarım kalktı. Aslında öyle olmuştu. Birkaç hafta önce rehberliğin önündeki koltuklarda beklerken dergileri karıştırıyordum ve GQ erkek versiyonunun kapağında Balamir Adin’in fotoğrafı vardı. Röportajın hepsini okuma fırsatım olmasa da ailesinden bahsetmekten kaçınan bir işkolik olduğunu anlayabilmiştim.
“Evet…”
“Varis’le yakın mısınız?” diye sordu bir anda, gözlerini üzerime çevirerek. Suratında bir duygu yoktu, yalnızca ifademi ve vereceğim tepkiyi süzüyordu. Pekâlâ. Yakın olduğumu söylersem kalkıp gidecek miydi yani?
Alena öyle biri değildi… Değil mi? “Ben…” Düşünmek için zamanımı alırken gözlerimi kahveme çevirdim ve cevabımı ona bakmadan verdim. “Bilmiyorum.”
“Bilmiyorum, çok tehlikeli bir cevaptır Ada, dikkat et.” Kahvesiyle birlikte geriye yaslandı. Bir anda tekrar gülümsemeye başlamıştı. Ani duygu değişimleri kafasının içi hakkında hiçbir ipucu vermiyordu. “Aral’la konuştunuz mu?”
“Pek sayılmaz…” Tırnağımla kupayı çınlatmaya başladım ağır bir ritimle. “Dün okula gelmedi. Bugün ve yarın da okul yok. Sonra zaten hafta sonu…”
“Onunla konuşmalısın,” diye mırıldandı Alena, cebinden gelen mesaj sesiyle elini yağmurluğunun cebine atarken. “Kendini suçluyor. O salak partide içinde ne olduğunu bilmediği bir içkiyi kafasına diktiği için, ben okulunu bastım diye ya da sana gerçekleri söyleme fırsatı varken akşama kadar sustuğundan…” Ardından telefonunun ekranına baktı ve gülümsedi. “Aslında sahilde yürüyüşe çıkmıştım, sonradan yağmur bastırınca buraya sığındım. Milas beni almaya geliyordu, sanırım burada.”
Alena, yarısından fazlasını içtiği kupayı masanın üzerine bırakırken “Kahveleri kasada öderim, benden olsun, sonuçta bu havada beklerken bana eşlik ettin,” diye devam etti ayağa kalkarken. “Küçük sohbetimizden çok keyif aldım, daha sonra görüşmek ister misin?”
“Tabii, olur.” Kafamı sallayarak gülümsedim. Alena Doran benimle görüşmek mi istiyordu?
Alena kocaman gülümseyerek telefonunu uzattı. Tuş takımı açıktı. “O zaman numaranı alayım.”
Pekâlâ. Telefonuna uzanıp numaramı girdim, ardından ona geri uzattım. Beni kaydederken çaldırmıştı böylelikle ben de onun numarasını almıştım. Veda ettikten sonra masadan ayrıldığında kapıdan çıkana kadar onu izledim, bir yandan da geri oturmuş tabletten makale örneğini açıyordum.
Milas Adin’in üzerinde deri bir ceket vardı ve baştan aşağı simsiyah giyinmişti. Alena yanına ulaştığında tek görebildiğim siyah ve beyazdı. Daha sonra görüş açımdan çıktılar.
İnsanları tanımakla ilgili birtakım zorluklar çekiyordum. En başta da kendimi tanımakla… Neden bilmiyordum ama kendime yabancı hissediyordum. Belki de bunun küçük yaşta babama evlatlık verilmemle ilgisi olabilirdi. Gerçek ailem hakkında hiçbir zaman bilgi sahibi olamamıştım. Küçükken başlamıştım yani kendime yabancılaşmaya…
Kapalı bahçemde de adını bilmediğim çiçekler yetiştirmiştim ama hepsinin bir hikâyesi vardı. Hepsinin ismini öğretmişti Mustafa Abi er ya da geç. Benimkini anlayacak kimse yoktu.
Kimse olduğunu düşündüğüm kişi değildi.
Ve bu, işleri on kez daha zor kılıyordu.
Telefonum titrediğinde boş boş tabletin kararmış ekranından kendime bakmayı kesip telefonumu elime aldım. Gerçekten bugün ders çalışmamam için her şey oluyordu.
Variserefsiz Adin: Neredesin?
Ada: Ders çalışıyorum.
Variserefsiz Adin: Ama nerede?
Ada: Ama bir yerde?
Variserefsiz Adin: Ada.
Ada: Varis.
Telefonumun ekranına bakıp kıs kıs gülerken bir anda ekranda adı yazmaya başladığında aramayı cevaplayıp kulağıma götürdüm.
“Benimle dalga geçmekten zevk alıyorsun değil mi?”
“Dalga geçmiyorum,” diye mırıldandım geriye yaslanıp hırkamın düğmeleriyle oynarken. “Ders çalışıyorum, dikkatimi dağıtıyorsun.”
Suratındaki muzip ifadeyi hayal edebiliyordum. “Dikkatini dağıtıyorum? Nasıl?”
“Mesaj atarak.”
“Öyleyse biraz daha dikkatini dağıtacağım Ada,” diye mırıldandı arkadan bir kapı sesi duyulurken. “Adresi mesaj at, oraya geliyorum.”
“Evde olmadığımı nereden biliyorsun?”
“Arkanda toplanan tabak bardakların seslerini duyabiliyorum.” Durdu. “Begonya’dasın değil mi?”
Bu çocuğun psişik güçleri falan vardı. “Hayır, evdeyim,” dedim elimi telefonun hoparlörüne tutarak. “Yemek programı izliyorum.”
“Beni kandırmak için daha kırk fırın ekmek yemen lazım Kandemir. Orada görüşürüz.”
Gözlerimi devirip telefonu kapattım ve ödevime dönerken hafifçe güldüm. Gülmemem gerekiyordu, değil mi? Mesajına öyle cevap vermemem gerekiyordu, aradığında açmamam gerekiyordu… Halbuki ben neredeyse flört etmiştim.
Bunca zaman sonra… Bunca şeyden sonra, hâlâ kötü bir fikir miydi bu? Bilmiyordum. Cevabını bilmediğim sorularla ilgili girdiğim bu kısır döngüde ne kadar zorlasam da kendime ulaşamıyordum.
Makalemi yazarken konu listesinden, refleks olarak duygu karmaşası teorisini ele alacağım bir konu seçtim. Giriş paragrafını ve iki ana düşünceyi yazdım, ardından iki farklı paragrafta bu iki ana düşünceyi ele aldım ve desteklediğim başka fikirler ve örneklerle güçlendirdim. Kahvem bitmişti, sonuç paragrafına gelmiştim. Geri çekildim ve üzerinden gittiğim yolun beni getirdiği sonuca baktım.
Birinden nefret etmen, ona ihtiyaç duymadığın anlamına gelmez.
“Bu makale çöp,” diye söylendim doğrulup yazdığım kâğıdı ters
çevirirken.
“Bakayım.”
Kâğıt bir anda parmaklarımın arasından kayıp gittiğinde şokla başımı kaldırdım, kâğıt yüzünü kapattığından görememiştim ama kolundaki saatten bile kim olduğunu anlayabilirdim. Ayağa kalkarken bir anda kâğıdı elinden çektim ve buruşturup arkama sakladım. Okuyacağı korkusundan kalbim küt küt atıyordu.
“Sen ne zaman geldin?” diye sordum suratına bakarken, kaşlarını çatmış elinden aldığım ve arkama sakladığım kâğıda bakıyordu.
Üzerinde ince, siyah bir tişört ve büyük bir ceket vardı. Her zaman koyu renkler giyiyordu ve bu gözlerinin renksizliğini daha da ortaya çıkartıyordu.
Dikkatim çaprazıma doğru dağıldığında iki kare yakaladım gözlerimle: Birincisi, açık, büyük camlardan görülen ve kaldırımları döven yağmurdu, ikincisi de ne zaman sessizleştiklerini fark etmediğim ve geldiğimden beri favori köşemde oturan kızlar. İstemsizce bizim okuldan olduklarını düşünmüş, ne konuştuğumuzu duymak için sessizleştiklerini düşünmeye başlamıştım. Paranoyaklık böyle bir şeydi.
Bu okul beni böyle yapmıştı. O kızlar. O çocuklar. Karşımdaki bu mahluk.
“Bunu okuyamazsın,” diye mırıldandım kâğıdı diğer sandalyenin üzerindeki çantamın içine atıp geri otururken. Varis de çaprazıma geçip oturmuştu.
“Neden? Aşk mektubu muydu?” Kaşlarını kaldırarak dalga geçer bir ifadeyle sormuştu.
“Hayır, kusuyordum. Ve aşk kusmazsın, nefret kusarsın Varis.” Bir bakıma doğruydu, sonuçta hakkında yazdığım konu buydu. Tabletimi kapatıp kenara bırakırken “Ödevimdi,” diye devam ettim çok sert çıktığımı düşünerek. “Ama berbat yazdım. Başka bir tane deneyeceğim daha sonra.”
“Hımm…” diye mırıldandı geriye yaslanırken.
Matematik kitabının üzerinde elimde kalem çevirirken “Sen neden geldin ki hem?” diye sordum ifadesini süzerek.
Başını geriye yaslayıp rahat bir tavır takındı.
“İlhamın olmaya geldim. Baksana, nefret hakkında yazıyormuşsun.”
Kesinlikle sert çıkmıştım.
Yanımızdan geçen bir garson onun yeni geldiğini fark edince bir isteği olup olmadığını sormak için durdu, ben de o sırada boş kek tabağını ve kupaları alması için kenara bırakıp test kitabımı açtım. Varis sert bir kahve istemişti.
Açtığım ilk sayfadaki sorunun başına işaret koyduğumu fark ettiğimde sayfayı değiştirdim. Varis Adin’in Begonya’nın ortasında bana çözemediğim soruların nasıl çözüldüğünü göstermesini falan istemiyordum.
“Sorun ne?” diye sordu kitaba bakışımı gördüğünde, garson kahvesini önüne bırakırken.
Sorun sensin. Aklımdaki seni defetmek için o kadar uğraşmışken şimdi kalkıp kendini getiriyorsun buraya. Ben nasıl odaklanacağım şimdi?
“Sen ne zaman ders çalışıyorsun?” diye sordum şüpheyle. Çisem, Alena’nın dışarıdan partiler ve pahalı kıyafetlerden ibaret göründüğünü söylemişti ama hiç de öyle biri olmadığını görmüştük. Varis Adin de mantıklı konuşup hem akademik hem de sosyal anlamda bu kadar başarılı olabilecek biri gibi görünmüyordu ama bu sadece önyargıydı değil mi?
“Geceleri.” Kupadan bir yudum aldı.
Zehir içiyordu.
Geceleri yüzüyorsun da, diye düşündüm, aslında dışarıdan düşündüğümün farkında olmayarak.
Hafifçe kafasını salladı.
“Ne zaman uyuyorsun sen?”
Göz göze geldik. Bir şey yakalamıştım. “Uyumayı sevmiyorum, vakit kaybı,” diye mırıldandı ama sözlerinin altında başka şeyler olduğunu hissediyordum.
Kaşlarımı kaldırarak tepkimi belirtirken bundan daha fazlasını soramayacağımı biliyordum ama belki bir gün anlatırdı. “Nasıl yani? Hiç uyumuyor musun?”
“Bir iki saat.”
Bir iki saat yeterli değildi. Bu konudan rahatsız olduğunu düşündüm. Rahatsız olduğum bir konu açıldığında ne kadar gerildiğimi biliyordum, bu yüzden dikkatini dağıtmak istiyordum. Az önce açtığım sayfaya dönüp kitabı önüne bıraktığımda kalemi de hemen ardından uzattım.
“İlk soruyu çözemedim.”
“Sen Safir’den nasıl kabul aldın?” diye sordu kalemi eline alırken.
Tarih kitabımla ona vurma isteğime karşı koydum, onun yerine gözlerimi kısarak suratına bakarken kitabıma ve kalemime uzandım. “Tamam, bırak ver şunu…”
“Yoo…”
Kitabın üzerine kolunu koyarak beni engellediğinde kitabın başını tutmuştum bile ama çekersem zarar görürdü. Sonunda vazgeçtiğimde seslice nefes vererek geri çekildim, o da zaferle kitabı önüme koyup bir anlığına bana, ardından soruya baktı.
“Muhtemelen soruyu tam anlamadın,” diye mırıldandı kendine ters, bana düz bir şekilde, ters türevin asıl formülünü kenara yazarken. “Çünkü bu tarz soruları türevin integral ilişkisiyle çözerler.” İki işlem kullandı sadece, yazdığı her bir adımda bir şık eliyordu. Daha çözümün yarısına gelmeden dört şıkkı da elediğinde sona kalan seçeneği işaretledi.
İçimdeki asi Ada’nın ağzı açık kalmıştı. On saniyesini bile almamıştı dakikalarımı ayırıp sayfayı silmekten incelttiğim bu soruyu çözmek? Demek sınavda da böyle yapıyordu. Her seferinde şıklara oynuyordu. Böylece hiçbir zaman, vakit sıkıntısı yaşamıyordu.
Kalemi uzattı. Kaşlarımı kaldırarak yüzüne baktım kalemi alırken. Daha sonra kitabı, bacaklarımı kendime çektikten sonra kucağıma koydum ve soruya tekrar baktım. “Okuldaki sınavlar sana çok basit geliyordur.”
“Ben öyle demezdim,” diye mırıldandı kahvesine dönerken. “Hocaların emeğine hakaret olur.”
Önüme dönerken ikinci soruya geçmiş, odaklanmaktan çok uzak bir hâlde işlemler yaparken kendi kendime kısık sesle mırıldanıyordum. “Pislik…”
Varis duydu, hatta bıyık altından güldü.
Birkaç soru çözdüm, Varis’e toplamda üç soru sormuş oldum. Matematik yeteneği hakkında daha fazla böbürlenmedi. Sonunda daha fazla çözemeyeceğimi fark ettiğimde Varis’in telefonu çalmaya başlamıştı. Masanın üzerinden alıp aramayı cevaplayarak kulağına götürdüğünde kitabın üzerinden ona bakıyordum. “Efendim?” diye cevapladı aramayı, daha çok “Ne var?” tarzı bir şey beklememe rağmen.
Karşı taraf her ne dediyse başından beri kaşları çatılıydı.
“Uğrayacağım zaten,” dedi bir ara. Ardından bir ifade boşluğu yakaladım. Duyduğu bir şey dikkatini çekmişti.
Telefonu kapattı.
“İşin mi çıktı?” Kitabımı kapatıp önüme bıraktım.
“Kalkıyor musun?” diye sordu telefonunu ceketinin cebine atarken.
Kafamı salladım. “Zaten dikkatim dağıldı. Evde devam edeceğim.” Çantama uzanıp kitaplarımı ve tabletimi içine yerleştirdiğim sırada Varis’in garsondan hesap istediğini fark ettim.
“Seni ben bırakırım.”
Taksiyle dönerim. İkimiz de bu tartışmanın nereye varacağını biliyorduk. O yüzden hiç böyle bir şeye girmeden “Tamam,” dedim benden beklenmeyecek bir cevapla ve kitaplarla dolu çantamı masanın üstüne, önüne koydum.
“O zaman sen çık, ben hesabı ödeyip geliyorum.”
Ona cevap verme şansı tanımadan yürümeye başladığımda nedense kendimi zafer kazanmış gibi hissediyordum. Sabahtan beri kafenin mutfağını sömürmüştüm, gelip bir sade kahve içti diye hesabı ödemeye kalkışırsa kavga edeceğimizi biliyordum.
Yağmur devam ediyordu ama Varis arabayı kapının önüne çekmişti. Elimi kafama tutarak ıslak kaldırımlardan fazla su sıçratmamaya dikkat ettim ve kapıyı açıp içeri geçtim. Ben emniyet kemerimle uğraşırken araba sokakta ilerliyordu.
Çantamı arkaya bıraktığını fark ettiğimde uzanıp kucağıma aldım ve cüzdanımı içine bıraktım. Her nasılsa, bir anda, kafamı cam tarafına çevirip kolumu yüzüme kapatırken hapşırmıştım.
“Hâlâ hasta mısın?” diye sordu Varis kaşlarını çatıp bana dönerek. “Kendine bakmıyor musun sen?”
Kendime gayet de bakıyordum. Sadece, insanlar arada bazen öyle hapşırabiliyorlardı işte. Yine de “Bulaşıcı değildir merak etme,” diye mırıldandım geriye yaslanırken.
Varis bir şey söyleyemeden, telefonu çalmaya başladığında kalabalık bir caddeye çıkıyorduk. Arama, arabaya yönlendirildi ve cevapladı.
“Varis Bey?”
Ses hoparlörlerden geliyordu. Numara Basın Sorumlusu diye kaydedilmişti.
“Dinliyorum,” dedi Varis tok bir sesle. Klima yine sıcak üflemeye başlamıştı.
“Geçen sefer şirkete girişini yasakladığınız gazeteci bir şekilde basın toplantısına girmeyi başarmış, sanırım sahte bir kimlik kullanmış ve görünüşünü değiştirmiş. Balamir Bey şu an anlaşma imzaladığı şirket CEO’suyla gazetecilerin sorularını yanıtlayıp halk fonu planını anlattığı için ona soramıyoruz. Adamı konferanstan yaka paça çıkarırsak dikkat çekecek. Ne yapmamızı istersiniz?”
Varis’in babasının işleriyle bu kadar ilgilendiğini hiç düşünmemiştim. Aslına bakarsak okulda gördüğüm o boş bakışlı kas kütlesinden başka bir yönü olabileceğini de daha önce hiç düşünmemiştim. O, yeni tanıştığım bir yabancı gibiydi ve her gün hakkında başka bir şey duyuyordum.
Varis seslice nefes verdi, birkaç saniye düşünmüştü.
“Bir şey yapmayın, anladığınızı da belli etmeyin. Ben geliyorum.”
“Tamamdır efendim.”
Arama sonlandırıldı.
Dönüp ona bir bakış attım. Masada gelen aramasında, konuştuğu kişiye uğrayacağını söylemişti, bu toplantıdan mı bahsediyordu?
“Yine ev yolunda uğrayacak durak mı çıktı?”
Dün de beni eve bırakacaktı ama Alper’in evine çevirmişti direksiyonu, torbacılardan tut, Çisem’in siste arabasını saklayıp evi gözetlemesine kadar yaşamadığım kalmamıştı.
“Seni taksi çevirmen için bırakırdım ama çok yağmur yağıyor,” diye mırıldandı bana dönerken. “Çok kısa sürecek.”
Eminim sahte kimlik alıp konferansa girecek kadar manyamış meraklı bir gazeteciyi olaysız bir şekilde içeriden çıkarmak çok kısa sürerdi. Ama bir yanım onunla gitmek istiyordu, zaten evde yapabileceğim bir şey yoktu. Muhtemelen, gitsem korku filmi açıp bir elimde kumanda diğer elimde atıştırmalık kâsemle karanlıkta, battaniyemin altında kör olana kadar televizyon izlerdim.
Varis sahil şeridinden şehrin merkezine sürmeye başladığında yollar açıktı. Büyük bir yolun yan tarafında bulunan kocaman bir arazinin ortasında iki büyük holding binası ve başka bir bina daha vardı. Koca bahçeye girmeden önceki güvenlik, kimlik kontrol etmekle ilgilenmedi, muhtemelen aracın modeli ve plakası zaten ellerindeydi.
Varis, en tepesinde koca bir A harfi olan binanın önünde arabayı durdurduğunda telefonumu cebime atıp onunla aynı anda arabadan indim. O önden dolaşırken bir vale koşturarak buraya geliyordu. Varis’in büyük adımları kapıya yönelmişti, arabanın anahtarını yanından geçerken valeye attı.
Önden içeri girdi. Güvenlikte çalışanlar oturdukları yerden kalkmışlardı ama Varis hedefe odaklı olduğundan onları görmemişti bile. Koridordan gelen bir grup takım elbiseli adam olduğunu gördüğümde işin tahmin ettiğimden daha ciddi olduğunu düşündüm. Varis’in Basın Sorumlusu diye kaydettiği adam olduğunu düşündüm, diğerlerinin önünde yürüyen lacivert ceketli adamın. Asansörün önünde yan yana gelmişlerdi.
“Varis Bey, hoş geldiniz.”
“Hâlâ içeride değil mi?” diye sordu Varis, oldukça geniş asansöre geçerken. “Bir şey söyledi mi?”
Peşinden girdim. Basın Sorumlusu da binmiş, diğer adamlara yandaki diğer asansörleri işaret etmişti. Kapı kapanırken adamın ceketinin kenarında isimlik olduğunu fark ettim. Şirketteki pozisyonunun üzerinde büyük harflerle Zafer Özçağan yazıyordu.
“Hayır, henüz hiçbir şey yapmadı. Yalnızca dinliyor.”
Gözlerimi gergince kat numarasına çevirdim. On üçüncü katta durdu asansör. Varis’in arkasından çıkarken onunla birlikte sağa döndüm.
“Bundan sonra içeri alınan gazetecilerin kimliklerini, onlar konferans salonuna alınmadan önce teyit edin.”
İki koca kapısı olan, duvarda “KONFERANS I” yazan salonun önündeydik. Kapılar kapalıydı ama dışarıda iki tane koruma vardı ve içeriden mikrofonla konuşan bir adamın sesi geliyordu. Varis kapı koluna uzanmadan önce “Koridorun sonundaki koltuklarda bekleyebilirsin, iki dakikaya döneceğim,” diye mırıldandı şirkete girdiği andan beri ilk kez yüzüme bakarak. Kafamı salladım. Ardından içeri girdi. O kapıyı açtığı an ses dışarı çıkmıştı, aralanan kapıdan içerideki masaları ve bilgisayarını önüne almış oturan basın mensuplarını görebilmiştim. İçerisi kalabalıktı.
Basın Sorumlusu olan adam “Ben de içeri gireyim,” diye mırıldandı bana bir bakış atarak garip bir şekilde. Muhtemelen burada ne aradığımı düşünüyordu. Ben de en az onun kadar merak ediyordum doğrusu.
Varis’in söylediği gibi koridor sonuna kadar yürüdüm ama tam koridorun bittiği sırada, ilerideki büyük camlara ve siyah deri koltuklara bakarken salonun kapısının bir kez daha açıldığını duydum ve duvara sırtımı yaslayıp kafamı uzatarak ileriye bir bakış attım. Sakallı, kare gömlekli, kargo pantolon giyen, boynunda bir fotoğraf makinesi asılı ve gözlüklü bir adamla birlikte, sakin bir şekilde çıktı Varis salondan. Fakat kapı kapandığında, bir anda dirseğiyle adamı duvara yasladığında anın gerginliğiyle nefesimi tuttum.
“Sana bir daha gereksiz sorularınla bu şirkete adımını atarsan kariyerinin sonu olur dedim mi, demedin mi?” diye söylendiğini duydum, tüylerimi diken diken eden bir sesle. Adam Varis’ten on santim civarı kısaydı ve muhtemelen aralarında bir o kadar da yaş farkı vardı. Yüz yüzelerdi.
“Senden korkmuyorum Varis Adin,” dedi adam ismini tükürürcesine söylerken, cesur ama pek de emin olmayan bir ifadeyle. “Suç işlediniz. Bir şeyler saklıyorsunuz.”
“Benim aile sorunlarımı çözmek sana düşmez gazeteci. Meraklı burnunu gazete kupürlerinde isimlerinin özel hayatlarıyla anıldığını gördüklerinde memnun olan insanların işlerine sok.”
Asansörden çıkan korumalar onların yönüne doğru yürüyordu. Gazeteciyi, Varis’in kıstırdığı yerde kollarından tutarak kaldırırlarken adam “Bildiklerim dağ gibi Adin!” diye bağırdı koridor boyunca, asansöre götürülürken. “Elbet gerçek ortaya çıkacak!”
Dikkati adamın üzerinden kalkacağına göre, beni görmemesi imkânsızdı. Daha ne konuştuklarını bile düşünemeden koşar adımlarla koltuklara ilerledim, ardından adamın çıkardığı gürültüye ayağa kalkmış gibi yavaş adımlarla Varis’in yanına yürüdüm. Gazeteci her neyden bahsediyorsa Varis’in, hatta ailesinin hiç hoş görünmeyen işlere karıştığı kesindi ve eğer bunları duyduğumu öğrenirse asla işin aslını öğrenemezdim.
Suç işlediniz. Bir şeyler saklıyorsunuz. Elbet gerçek ortaya çıkacak!
Kafamda yankılanan sözlerle birlikte, gazeteci ve korumaların bindiği asansörün kapısı kapanırken Varis’in kadrajına, koridora girdim. Kaşlarını çatmış bir şekilde koridorun ardına bakıyordu, aklını o adamın söylediklerinin kurcaladığı kesindi.
Bu bir aile meselesiydi. Sırf bu yüzden kalkıp kendi gelmişti. O gazeteciyi pek parlak şeylerin beklemediğine emindim, bu sahneden sonra.
“O adam ne diyordu?” diye sordum ifadesini inceleyerek. Mesafe çok da fazla değildi buradan koltuklara, en azından adamın asansöre sürüklenirken bağırdığı iki cümleyi duyduğumu biliyordu.
“Yılın gazetecisi ödülünü almak için fazla çırpınıyor.” Varis gözlerini odağından bana döndürürken yüzümü izledi. Ne kadarını duyduğumu tartıyordu. “Hepsini duyduğunu biliyorum.”
İfademi korumaya çalıştım ve dümdüz bir şekilde suratına baktım. Pekâlâ, siktir. Bunu tahmin edemeyeceğini düşünmek ve rol kesmek aptallıktı.
“Ama bu bir aile meselesi Ada,” dedi, ben gergin çene hatlarını izlerken. Bir adımda aramızdaki mesafeyi kapattı ve yüz yüze geldik. “Kurcalamaman gereken bir şey.”
“O gazeteciye ne olacak?” Gözlerini süzdüm. Griliklerin içinde şeytanlar takla atıyordu. Varis Adin’in de şeytanları vardı. Sadece herkesinkilerin aksine, onlar yalnızca fazla yaklaştığınızda görülebiliyordu. Belki de Varis’in kalesi de camdandı. Nerede olduğunu bir kez öğrendiğinizde… İçini de görebiliyordunuz.
“Daha fazla kurcalamazsa bir şey olmayacak, o yüzden takıntısını geriye bırakıp işine odaklansa onun için iyi olur.” Derin bir nefes verdi gözleri etrafta gezerken. Ardından tekrar bana döndü. Yüzümden ne okunuyordu bilmiyordum ama devam etme ihtiyacı hissetmişti. “Şöyle bakmayı bırak Ada, kötü bir şey yapmadım.”
O zaman bu, ailesinden birinin yaptığı anlamına geliyordu. Zaten bu kadar zengin ailelerin geçmişlerinde mutlaka kirli lekeler olurdu. Sadece o adamın sesi çok gerçekçi geliyordu ve gördüğüm sahne yüzünden gerilmiştim.
Bakışlarımı kaçırarak derin bir nefes aldım. Kötü bir şey yapmadım. “Tamam… tamam.”
Yüzümü ovaladım, Varis’in bakışlarının odağında olduğumu biliyordum. Elimi saçlarımdan geçirdiğim sırada başımı kaldırmış ona bakacakken gözlerim omuzlarının arkasına, salonun kapısına kaydı; yaklaşık bir metre, seksen beş santim boylarında ve kırklarının sonundaki bir adam, konferanstan bunalmış bir ifadeyle çıkmıştı. Ceketinin yakasını düzelterek seslice nefes verirken gözleri gözlerime takıldı.
Şokla donup kalırken nefesimi tuttum.
“Baba?”
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.