YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Aralık duran kapıyı hafifçe ittiğimde gün ışığını içeri buyur eden büyük pencerelere baktım. Siyah ve beyaz ahşapla düzenleyeceğimiz salonumuzda, yalnızca büyük L koltuk kullanıma hazırdı ama onun üzerinde de muşamba vardı.
“En azından temizlik için birini tutmalıyız.”
Koridordan gelen Varis’in sesini duyduğumda, elimdeki vileda kovasını salonun girişine bıraktım ve kollarımı göğsümde birleştirdim. “Evimi ben temizleyeceğim. Başkası değil. Ayrıca temizlik yapmayı seviyorum. Ve burada açılacak koliler var, neyi nereye yerleştireceğini nasıl bilebilir?”
“Daha basiti var sevgilim,” dedi keyifli bir sesle arkadan yaklaşarak. Kolunu belime doladı ve sırtımı göğsüne yaslarken kulağıma eğildi. Duş almıştı, şampuanının kokusu ferahlatıcıydı. “Temizlik bittiğinde ve tüm paketler bir yere de olsa yerleştirildiğinde, daha sonra yerlerini tekrar tekrar değiştirebiliyorsun. Farkındasın değil mi?”
Pes etmişçesine çıktı o an verdiğim derin nefes ama durum hiç de öyle değildi. “Farkındayım gayet. Ama yabancı birinin evimize girip eşyalarımızı karıştırması fikrinden hoşlanmadım. Ve temizlik yapmayı seviyorum derken dalga geçmiyorum, Varis.”
“Elbette geçmiyorsun.” Yanağımdan öptü. Kaşlarını kaldırarak etrafı süzerken yanağını yanağıma yaslamıştı. “Ama tüm evi iki kişi temizlemeye kalkarsak, bir haftaya anca biter. İki güne dersler başlıyor. Dahası seramik atölyesine kaydoldun ve yarın ilk günün. Benim de arada şirkete uğramam gerekiyor. Eğer ev seçiminde bu kadar huysuz olmasaydın...”
“Daha fazla vaktimiz olurdu. Evet. Biliyorum.” Kollarının arasından çıktım ve ellerim belimde, önünde dikildim. “Ama içime sinen bir yerde yaşamak istedim seninle. Mesela evin ne kadar güneş aldığı çok önemli bitkilerim için. Ya da balkonu yeterince geniş mi? Kaç saksı sığar? Kaç balkon var mesela iki tane mi yoksa bir mi? Bazı evlerde bir tane bile olmuyor biliyor musun? O zaman evden getirdiğim saksıları nereye koyacaktım?”
“O saksıları koyacak yer bulmak için beni evden atarsın sen. Söylediğim şeyi unut,” dedi gülerek yanağıma dokunan elini boynuma yaslarken. “Hadi o zaman. Ben salonu alıyorum, sen yatak odasını al.”
“Ayrıca...” Zil çaldığında, lafım yarıda kesildi.
Varis’in kaşları çatılmıştı. Koridora çıkıp kapıya doğru yürüdü. “Yemek mi söyledin?”
Pek sayılmazdı. Ama kapıyı açtığı an, karşısında elinde koca bir tencereyle şirin şirin sırıtan Çisem’i gördüğünde sorusuna aslına evet cevabı verebileceğimi anlamış olmalıydı.
Dahası da vardı.
“Yaprak sarması getirdim. Kendi ağzımla söyledim dadıma sarmasını, afiyet olsun. Geçebilirim değil mi? Geçiyorum,” diyerek içeri daldı Çisem. Çisem ağzı açık gülerek, zıplayarak bana doğru gelirken Varis yüzünü sıvazladı ama elinin altından gülüşünü saklayamıyordu.
“İçecekler benden!” Reha ellerindeki poşetleri kaldırarak içeri girdi.
“Tatlı?” Kumsal da gelmişti.
“Valla ben bir kendimi getirdim,” dedi Alper girişte elleri boş dikilerek. “Geç içeri geç, Allahın cezası,” diye homurdandı Varis onu yakasından tuttuğu gibi içeri çekerken. Alper gülüyordu.
Varis de öyle.
“Deli açım.” Çisem’in kucağındaki tencereye bakarken salyalarımı akıtıyordum resmen. “Kaldırsana kapağını bir…”
Koridordakiler içeri gelene kadar çoktan üç tane sarmayı mideme indirmiştim bile.
“Gökay gelemedi, memlekette işi çıkmış. Ailevi bir mesele,” diye ekledi Çisem. “Ama en yakın zamanda ziyarete geleceğini söyledi.” Gözleri etrafta geziniyordu. “Off, çok güzel burası!”
“Temizlemek de çok güzel burayı,” diye bir yorum yaptım göz kırparak. Çisem elbette temizliğe gönüllü gelmemişti ama Varis’le birlikte tuttuğumuz evi o kadar merak ediyordu ki itiraz edememişti.
“Ayrıca, milleti yardıma çağırdım demek üzereydin sanki sevgilim zil çalmadan önce,” diye fısıldadı Varis beni belimden yakalayıp kulağıma eğilirken. Suçlu bakışlarımı kaldırdığımda, göz göze geldik.
“Bir hafta dedin. Anca biter dedin. Seramik kursu dedin, şirket dedin, dersler dedin…”
“Dedim cidden,” dedi sessizce gülerek. “İyi yapmışsın.” Ardından saçlarımın arasına bir öpücük kondurdu ve geri çekilerek ellerini çırptı. “Evet, iş dağılımı yapıyoruz! Elinizdekileri mutfağa bırakıp koridordaki sehpanın üzerinden eldivenlerinizi alın. Çisem sen mutfağı, Reha sen çalışma odasını al. Kumsal banyoyu. Alper sen tuvalet.”
“Niye ben tuvalet?” diye öne atıldı Alper gözlerini defalarca kez kırparak.
“Ya mutfağı ben mi alsaydım?” Mutfak kapısına bir bakış atıyordum çünkü aklım sarmalardaydı. Ben bugün ne zaman yemek yemiştim sahi? Kıyafetlerimi valizlerden çıkarmaktan, vakit bulamamıştım sanırım.
“Pezevenkler tuvaletleri alır çünkü.” Reha kendi eline geçirdiği bir çift eldivenin aynısını Alper’in göğsüne çarptıktan sonra omzunu destek olmak istercesine patpatladı. “Neyse ki ev yeni inşa edilmiş. Önceden burada kimse kalmıyordu.”
“Bunun içimi mi rahatlatması lazım şu an?” Alper mızmız bir çocuk gibi burnunu kırıştırdı.
“Çok konuşma işine bak,” diye araya girdi Çisem. “Niye endişeleniyorsun? Olur da bir damla tuvalet suyu o kıymetli yüzüne çarpar diye mi? Ada’nın doğum günü partisinde ne rezil bir şey içtin farkındasın değil mi?”
“Şimdi, güzelim, şöyle ki o şey…”
“Güzelim deme bana! Git o yazın clublarda kollarında poz verdiğin sarışınlara de güzelim!”
Çisem hiddetle salonu terk ederken muhtemelen temizliğe başlamak için mutfağa gidiyordu. Alper de peşinden çıktı. “Bebeğim iki fotoğraf çekildik diye pezevenk niye oluyoruz şimdi ya? Pezevenk kelimesinin anlamını biliyor musun ki sen?...”
“Geri zekâlı herif ya.” Reha homurdanarak başını iki yana salladı.
“Aynaya bakarken mi söyledin bunu?”
Şaşkınlıkla Kumsal’a baktım. Varis’le göz göze gelmiştik ama o şaşkın görünmüyordu.
Reha başını jet hızında Kumsal’a çevirdi, kaşları çatıldı. “Ben ne yaptım şimdi?”
“Şimdi yapmadın ama yaparsın eminim ki bir şey. Erkek milletine güven mi olur?” Kumsal salondan çıkıp banyoya ilerlerken ciddi olduğunu düşünüyordum ama onu arkasını döndüğü an gülümserken yakaladım. Çok iyi bir oyuncuydu. Muhtemelen yalnızca Reha’yla didişiyordu.
“Haydaa…” Peşinden takip etti Reha. Görev yeri çalışma odasıydı.
Varis’le birbirimize dönüp gülümsedik. Dayamayıp kıkırdadığımda uzanıp elini enseme yasladı ve dudaklarımdan öpmek için eğildi. “Beni her sabah bu sesle uyandırmazsan bozuşuruz.”
“Bozuşur musun gerçekten benimle?” Kollarımı kaldırıp boynuna doladığımda onu biraz daha kendime çekmiştim.
Varis alnını alnıma yaslarken beni bir kere daha öptüğünde, cevap vermesine gerek yoktu.
Sibel’in doğum gününün olduğu akşamın ardından geceyi yatta geçirmiştik. Varis, o gece söylediği “Bunun cevabını yalnızken vermeyi tercih ederim,” lafının altını ve yalnızlığımı sabaha kadar doldurmuş ve beni İstanbul’a dönmeye ikna etmişti.
İkna edebilmişti çünkü bir şekilde Tara; Güney belasından kurtulmuştu. Güney’in o akşam gözaltına alındığını ve delillerin yeterli olmasından dolayı da tutuklu yargılanarak mahkeme karşısına çıkacağını öğrendiğimizde Varis ve Milas hariç herkes çok şaşırmıştı. Daha da iyisi, Tara’nın ailesinin sıkıştığı için satmak zorunda olduğu ama bir türlü alıcı bulunamayan mülk de satılmıştı. Kontrol etmiştim, satın alan Adin ailesi değildi. Nezih bir işadamıydı. Ama bu işte parmakları olmadığını düşünmek aptallık olurdu.
Varis, gerçekten yurtdışında okumak istemiyordu. Ülke sınırları içerisinde eğitimini tamamlayacaktı ve daha sonra birlikte master programlarını araştırıp gidecektik. Ne yaparsak yapalım, birlikte olacaktık.
Bu yüzden puanlar açıklandıktan ve tercih listemizi yaptıktan sonra ev bakmaya başlamıştık. Sınav sonucum düşündüğüm kadar kötü gelmemişti, hatta hiç kötü gelmemişti, matematikte çıkardığım boş soru sayısına rağmen; en azından yanlışım yoktu. Bu yüzden Varis’le aynı okulları tercih listeme yazabilmiştim. Farklı bölümler olsa da. O, tabii ki babasının ardından şirketi devralacağı için işiyle ilgili bir bölüm seçmişti. Ben ise, psikoloji bölümüyle ilgileniyordum. Başka ilgimi çeken bir fakülte olmadığına karar verdiğimden, bu bölümde karar kılmış ve kazanmıştım.
Kendimi anlayabilmeyi umuyordum. Daha iyi anlayabilmeyi. İnsanları anlayabilmeyi. Affedebilmeyi. Sesleri susturabilmeyi. Güvenebilmeyi gözlerim kapalı. Unutabilmeyi bazı şeyleri ya da geride bırakabilmeyi.
Geç saate kadar yaptığımız ve bitirdiğimiz temizliğin ardından erkekler mutfağa girdiğinde, Çisem, Hazal ve Kumsal’la kendimizi terasa atmış yıldızları izliyorduk. Ya da ölüyorduk yorgunluktan ve sırtüstü bayıldığımız için kadrajımızda gökyüzü vardı sadece. Hazal, Çisemlerden bir saat sonra kapımızda belirmişti. Çisem’in Instagram’da paylaştığı hikâyelerden görüp eşofmanlarını çekerek yardıma gelmiş oluşu bir yana; onu o kadar çok özlemiştim ki üzerine atlamış ve yarım saat bırakmamıştım. En son vakit bulup Ayvalık’a bir haftalığına geldiğinde görüşmüştük ki bu da iki ay öncesine tekabül ediyordu.
“Ocakta pişen yemeğin mis kokusu gelmeye başladı ama onu yemeye bile kolumu kaldıracak hâlim yok. Bu noktada, tükürük bezlerim bile çalışmayabilir.” Yorgun bir sesle yüzünü sıvazladı Çisem. Saçlarını tepesinde topuz yapmıştı ve nereden çıkardığını bilmediğim yelpazeyi kendine doğru sallıyordu.
“Bence Reha’nın parmağı olan herhangi bir yiyeceği ağzına sürme de zaten,” diye mırıldandı Kumsal yorgun argın.
Çisem’le aynı anda kafalarımızı kaldırdık ve birbirimize bir bakış attık. Ardından Hazal da bize döndü ve ne olduğunu sorarcasına baktı.
Şöyle ki, Reha ve Kumsal’ın birlikte olduğunu düşünüyorduk ama kanıtımız yoktu; etrafta birbirlerine sataşmalarından başka. Ve şimdi, Kumsal, Reha’nın yemek yapma becerilerinden bahsediyordu.
“Yemek yapma becerileri akademik kariyerine nazaran devede kulak kalıyor yani? Biliyordum. Kimse o kadar mükemmel olamaz,” dedi Çisem gözlerini kısarak.
Kumsal güldü. “Yok. Ondan değil… Çok acı yapıyor. Reha aslen Adanalı’ymış biliyor musunuz? Ben bilmiyordum. Her şeye pul biber döküyor. Annesi özel acılı biberler yolluyormuş mesela, onları içine katacağı bir şey buluyor mutlaka. Cebinden çıkartıp iki arada bir derede içeride pişen yemeğin içine de attıysa çatalını değdiren acillik olur. Uyarmadı demeyin sonra…”
“Hımm… Sen oldun yani acillik…” Başımı geriye atıp Kumsal’a baktım. Dudaklarını birbirine bastırmış, ellerini karnında birleştirmiş, koltuğun kolçağına başını yaslamış uzanıyordu. Suçlu gibi altdudağını emdi ve gözlerini kaçırdı.
“Dönem sonu… Bir kitap lazımdı. Almak için evlerine uğramıştım… O zaman akşam yemeği için kalmıştım…”
Çisem bana dönerek gözlerini pörtletti, ağzını açtı ve kafasını iki yana salladı. Hiç düşünmezdim demek istiyordu. Benim hiç düşünmeyeceğim şey, Kumsal’ın bir gün evime temizliğe gelip yardım edeceği ve böyle huzurla yorgunluktan koltuklara yığıldığımızda sohbet edeceğimizi birlikte.
Alper yemeğin hazır olduğunu haber vermeye geldiğinde hep birlikte sofrayı kurduk, birlikte yedik, sohbet ettik, güldük, takıldık birbirimize; böyle sıcak ve tanıdık bir ortama girmeyeli uzun zaman olmuştu. Sadece yemek yemek ve arkadaşlarınla olmak her ne kadar normal bir aktivite gibi gelse de kendimi odama tıktığım ve dışarıda geçirdiğim zamanı da zehrettiğim aylar aklıma geldiğinde minnettar hissediyordum.
Herkese ve her şeye karşı.
➵
“Ah, seni görmedim,” diye mırıldandım gözümü alan güneşe elimi kaldırıp gözlerimi kısarak başımda dikilen sarışına bakarken. Ablam değildi. Kumsal’dı.
“Önemli değil,” dedi son birkaç dakikadır başımda dikildiğini yeni fark ettiğim Kumsal. “Sınıfta da görmemiştin.”
Gözlerim kısıldı. “Nasıl?”
“Aynı dersteydik… Sana el salladım ama beni görmedin.” Çapraz taktığı çantasını çıkartıp kenara koydu ve bankta yanıma oturdu.
Ağzım o şeklini aldı. “Gerçekten görmedim...”
“Sorun değil...”
Aynı anda konuştuk ve aynı anda sustuk o an. Ardından gülümsedik birbirimize.
Alper ve Reha’yla aynı okulu kazandığımızı biliyordum ama Kumsal’dan haberim yoktu doğrusu. Dün geceki temizlik merasiminden sonraki sohbette okulla ilgili konuşulduğunu hatırlıyordum ama ben Varis’in kollarında uyukluyordum o sırada, gözlerim açık bile değildi. Pilim bitmişti âdeta. Yemek yemek de uykumu getirmişti.
Kumsal beyaz spor ayakkabılarının üzerine tatlı sarı bir elbise giymişti ve doğal dalgalı saçlarını salık bırakmış, kafasına bir güneş gözlüğü geçirmişti. Ben ise güneş gözlüğümü evde unutmuş bir asalak olarak, kot şortum ve kısa beyaz tişörtümle kampüste bir banka oturmuş ders programımı düzenlemeye çalışıyordum çünkü almak istediğim iki ders çakışıyordu ve son bir saattir öğrenci işlerindeydim.
“Umarım her şey yolunda gider Ada, gergin görünüyorsun,” dedi Kumsal o an, derin bir nefesle elimdeki tablete bakarken. Tableti kapatıp çantama attığım sırada onu “Açelya,” diye düzelttiğimde “Açelya,” diye ekledi o da. Güldü. “Sanırım ismini değiştirmene hiç alışamayacağım. Nüfus cüzdanından kaldırdın mı Ada’yı?”
Başımı olumsuz anlamda salladım. “Hayır ve… Teşekkür ederim. Biraz gerginim, evet. Sanırım yeni okulumda da dışlanmayı ve alaycı yorumları bekliyordu bir yanım, karşılaşmayınca şaşırdı. Her ne kadar öyle bir şey olmayacağını bilsem de… Eski alışkanlıklar işte.”
“Ben…” Kumsal gözlerini kapattı, dudaklarını birbirine bastırdı, derin bir nefes aldı konuşmaya başlamadan önce. “Ne kadar üzgün olduğumu sana anlatamam.” Gözlerime bakmıyordu. “Sana yaptığım ne varsa, söylediğim ne varsa… Hiçbirini hak etmedin Ada. Açelya... Pardon. Ama ben ne kadar üzgün olursam olayım, bu geçmişi yaşanmamış kılmayacak. Sen de oradaydın, ben de.”
Evet, oradaydım.
Elini uzatıp elimi avucunun içine aldı ve gözlerimin içine baktı. “Belki hiçbir zaman arkadaşın olamam çünkü lisede yaşadıklarımız bu şansı elimden aldı ama bir saniye için olsun yalnız olduğunu düşünme. Bağıracak bir yüz, ağlayacak bir omuz, tutacak bir ele ihtiyaç duyarsan numaram telefonunda kayıtlı. Ve sorgulamam bile, Açelya, yemin ederim… Berbat bir şey bu, yeni okulunun ilk gününde bile tetikte olman… Ve bunun başrolü benim...”
Diğer elimi, ellerimizin üzerine koyarak lafını böldüm o an. “Kendine eziyet etmene gerek yok Kumsal. Gel geçmişi orada bırakalım, benim yapmaya çalıştığım bu aylardır. Teşekkür ederim.”
Kumsal hiç tanıyamayacağım kadar değişmiş miydi yoksa hep böyleydi de bana karşı mı yalnızca o şekilde davranıyordu bilmiyordum ama geçtiğimiz aylarda beni ne zaman bir köşede yalnız görse rahatlatmaya çalıştığını sözlerinden hissediyordum. İşe yarıyordu da.
“Sadece şunu unutma Ada ve seçimine saygı duymayıp sana Ada diye seslenmeye devam ettiğim için de beni affet,” dedi Kumsal kalkıp gitmeden önce. “Geçmişi geçmişte bırakmayı istemen… Hayatının koca on dokuz yılını Ada olarak yaşadığın gerçeğini de bırakmanı gerektirmez. Hiç düşündün mü? Belki Açelya gerçekten de o gölde öldü ve sen Ada olarak yeniden doğdun, başka bir hayata başladın. O hayatta gerçekleri öğrendin, âşık oldun, arkadaşlar edindin ve kardeşlerini, aileni buldun.”
Ada.
Belki de artık Ada olmak istemememin sebebi yaşadıklarımın kalbimin üzerine binerek soluklarımı sıklaştırması, terletmesi ve ağrıtmasıydı.
Çatı katlarından gökyüzünü izleyip ailesinin onu neden bıraktığını gözyaşları içinde düşünen ve kendince sebepler bulan o küçük kız. Fazla meraklıydım mesela, ebeveynler meraklı çocukları sevmezdi çünkü başlarına bela olurdu. Ya da yemek yemeyi çok seviyordum, belki fakirdi ailem ve borçlanıyorlardı benim yüzümden? Matematikte o kadar da iyi değildim ve dikkat dağınıklığım vardı, bu yüzden çok çalışsam da düşük notlar alabiliyordum. Parklarda oyunlar oynarken hep düşüp bir yerlerimi yaralıyor ve ağlıyordum. Her gördüğüm oyuncağa kocaman gözlerle bakıp eve götürmek istiyordum. Ömrümün sonuna dek dondurma ve sadece dondurma yemek istiyordum. Boyama yaparken genelde kıyafetlerimi, ellerimi ve yüzümü boyuyordum. Söyleyeceğim bir şey varsa sakınmıyor, ille de söylüyor, hoşnutsuzluğumu belli etmenin şımarıkça bir yolunu buluyordum.
Belki ailem bu yüzden bırakmıştı beni, değil mi?
Hiçbiri değildi. Gerçekleri kim tahmin edebilirdi?
Görünüşe bakılırsa, ben değil.
Bilse, dışarıdan yargılayıcı bakışlar atacak insanları çok yakından tanıyorum. Drama kraliçesi derler, hayatı ruhumdan emen travmalarla dalga geçerler ama iş başkasına ya da kendilerine gelince duyguların hassas olduğunu savunur ve duyar kasarlar. Eskiden olsa umursardım, ağlardım; zayıftım ve insanların hakkımdaki düşüncelerine önem veriyordum. Önlerinde yapmasam da kapalı kapılar ardında krizler geçiriyordum.
Artık değil.
Okuldaki işim bittiğinde seramik atölyesinden önce öğle yemeği için epeyce vaktim olduğunu biliyordum, bu yüzden Adin Holding’e gittim taksiyle. Varis’in geç saate kadar orada olması gerekiyordu ve daha sonra beni atölyeden alacaktı ama Çisem uğrayamadığı için öğle aramda yapmak istediğim başka bir şey yoktu.
Bizim derslerimiz başlamıştı ama Çisem yurtdışında okuyacaktı ve onun döneminin başlamasına daha birkaç ay vardı. Alper’le araları bu aralar ılımandı. Eskisinden daha çok dalaşıyorlardı ama hepimiz, aslında birbirlerine çekildiklerini biliyorduk. Her ne kadar Alper, Çisem’in yurtdışına gideceğinin aylar önceden belli olduğunu öğrendikten sonra Çisem’i daha da beter sinirlendirecek şeyler yapsa da.
Uzun mesafe ilişkisi diye bir şey vardı sonuçta, değil mi?
“Kafayı kırdı sonunda,” demişti Reha, o gün bahçede mangal yaparken. Alper’in öğrendiği gündü.
“Bu kadar bozulduysa kendine bir iyilik yapıp peşinden gitmesi ne kadar kötü olur ki?”
“Gidemez. Oya Anne var. Yeni yeni toparlıyor geçen seneki olaylardan sonra. Ama onu asıl sinirlendiren Çisem’in yurtdışına gidiyor oluşu değil, bunu önemsiz bir şeymiş gibi öylece ortalığa söylemesi ve Alper dışında herkesin zaten biliyor olması.”
“Sevgili değiller bir şey değiller, Çisem açıklama yapmak zorunda değil,” diye mırıldanmıştım haklı olduğumu pek düşünmesem de. Alper’le Çisem düşman değildi, arkadaş değildi; sevgili hiç değildi ama hiçbir şey değil de değillerdi. Durumlar karışıktı. Durumlar karışıkken işler de bir hayli karışabiliyordu. Birinci elden test etmiştim.
Reha bana bir bakış atmıştı kaşlarını kaldırarak. “Sizin durumlar karışıkken ortalık yerde yurtdışına gideceğini söyleseydin Varis aynı durumda ne tepki verirdi? Alper’i pek farklı sanma.”
“Öyleyse iyi olacaklar.”
“Neden?”
“Çünkü Varis peşimden gelirdi.”
“Gelemez. Sana söyledim. Annesi burada.”
“Oya Hanım’ı ziyaret ettiğimizde aklı gayet yerindeydi Reha. Ve Alper’in sürekli etrafında olmasından rahatsızlık duyduğu açıkça belliydi çünkü oğlunun bir anda hayatını yaşamayı bırakıp ona bakmaya, sürekli yanında olmaya başlaması onu bebek gibi hissettiriyordu. Hiçbir anne bunu çocuğuna yapmayı istemez. Asıl Alper gitmek isterse ve annesi için kalırsa, bu annesini şimdi olduğundan çok daha berbat bir duruma düşürecek.”
Reha bir süre cevap vermemişti. Haklı olduğumu biliyordum. Oya Hanım’ı o da annesi gibi gördüğünden sanırım, bu taraftan bakmayı düşünmemişti bile.
“Haklı olabilirsin.”
Gülümsemiştim. “Peki sen?”
“Ben?”
“Kumsal gitse. Takip eder miydin?”
“Kumsal’ın kalan eğitim hayatı için yurtdışını tercih edişinin benimle ne ilgisi olduğunu sorabilir miyim?”
“Soramazsın. Cevabını bildiğin soruları soramazsın Reha.”
Başta bir tepki vermese de önüne döndüğünde, onu görmediğimden emin olduğu bir an silikçe gülümsemişti. Kumsal’la aralarında bir şey olduğunu net bir şekilde biliyordum, sadece ismini koymuyorlardı. Alper’le Çisem’den farksızdılar.
“Sence?” diye sormuştu Çisem bir keresinde. Mangal partisinden bir hafta sonra, Varis’in babasının evindeki mutfakta, bilgisayarımdan evimiz için mobilyalar bakarken bir yandan Çisem’le görüntülü konuşuyorduk. “Sence yurtdışına gitmemeli miyim? Temelli taşınmak hata mı olur?”
“Temelli taşınmıyorsun Çisem, sen hiçbir zaman yurtdışında yaşamak istemedin. Elbette oraya gittikten sonra fikrini değiştirebilirsin ama bunu neden kabul edildikten sonra sorguluyorsun ki? Alper yüzünden mi?”
Hiç durur muydu? Yapıştırmıştı cevabı. “Ya ne alaka ya, ne alaka! O sümsük ne alaka? Ne ilgisi alakası olabilir benim yurtdışına gitmemle onun? Hiçbir ilgisi ve alakası yok!”
“Valla o kadar çok ilgi ve alaka dedin ki tam olarak onunla ilgisi ve alakası olduğunu kanıtlamış oldun sanırım Çisem.”
“Öyle mi oldu ya?”
“Öyle oldu galiba.”
“Hadi ya…”
Birkaç saniye sessizlik olmuştu. “Sence kırık beyaz koltuk ve krem rengi yastıklar iyi mi yoksa beyaz koltuk ve siyahlı beyazlı yastıklardan mı gideyim? Belki antrasit?”
“Antrasit iyi. Ada, bir şey soracağım...”
“Açelya.”
“Açelya, evet, huh,” diye homurdanmıştı ben gülerken. Engel olamıyordum, biri bana Ada dediğinde sürekli düzeltiyordum. “Alper geçen gece dışarıdayken köşede konuştuğu esmer kızın telefon numarasını aldı değil mi? Birlikte çıktılar hani kulüpten?”
“Telefon numarasını aldı mı bilmiyorum ama kızı taksiye bindirip gönderdi. Sonra eve döndü. Annesiyle konuşuyordu telefonda.”
“Ne?”
“Niye şaşırdın?”
Sessizlik.
“Kızla birlikte gittiğini sanıyordum.”
Kafada kurma kulübüne hoş geldin Çisem…
“Hayır, eve gitti. Esmer kızla önceden tanışıyorlarmış, o yüzden ayaküstü sohbet ediyorlardı.”
“Flört ediyorlardı.”
“Kızın eski sevgilisinden bahsediyorlardı. Basketbol maçlarından birinde rakip takımın kaptanıymış sanırım, Alper’le kavga etmişler bir gün çıkışta. Onunla ilgiliydi.”
“Sen nereden biliyorsun bunu?”
“Tuvaletten çıkarken koridorda duymuştum. Ama dinlemedim, yanlarından geçerken kulaklarımı kapatacak hâlim yoktu sadece…”
Çisem’in kararını etkilemek istemiyordum, zaten en yakın arkadaşımdan ayrılacağım için yeterince üzgündüm.
Şirkete geldiğimde doğruca asansöre yöneldim. Güvenliğin sıkı olmasına rağmen girişlerde sorun yaşamıyordum artık, böyle diyordum çünkü bir keresinde yaşamıştım; kapalı otoparka girmeme izin vermemişti güvenlik görevlisi, çalışan kartım olmadığı sürece. Varis babasıyla toplantıda olduğu için ikisini de arayamazdım, bu yüzden eve geri dönmüştüm. Halbuki o sabah yaptığım tarçınsız nefis kurabiyelerimi getirmiştim… Varis Adin şansına küssündü çünkü Çisem Laleli diyeti boş verip hepsini afiyetle yemişti benimle birlikte sahilde.
Varis bunu öğrenince holding güvenliklerine bilgilerimi vermişti.
Bir dahakine, beni içeri almayan otopark görevlisine de kurabiye getirmiştim.
Kat asansörü açıldığında ilk gözüme çarpan koridordaki koşuşturma oldu. Bu katı hiç bu kadar canlı görmemiştim çünkü yöneticilerin odaları bu kattaydı.
Tüm şehri gören devasa pencerelerin önündeki koltuklara ilerlerken tanıdık bir sima gözüme çarptığında adımlarımı yavaşlattım. Balamir Adin, Varis’in babasıydı ve bulunduğu ortamın aurasını anında değiştirme gibi bir özelliği vardı; bu özelliğini oğluna da miras bırakmıştı. Ama Varis ortalıkta görünmüyordu.
“Açelya,” dedi Balamir Adin, konuştuğu adamla sözünü kısa keserek yanıma yürürken. Elinde sıkıca tuttuğu siyah bir dosya vardı ve jilet gibi koyu gri bir takım elbise giyiyordu.
“Merhaba.”
Uzandı, nazikçe yanağımdan öptü ve geriye çekildi. Asla gülümsememesine karşın, ilk zamanlarda olduğu gibi soğuk biri değildi.
“Varis’i mi arıyorsun? Toplantı odasında olacaktı, bir aşağı katta,” dedi eli omzumdayken. Bana bakmıyordu bile, gözleri etrafta birini arıyordu. Bulmuş gibi bakışları sabitlendiğinde teşekkür ederek yanından ayrıldım, Balamir de anında bakışlarının sabitlendiği noktaya yürümeye başladı. Dönüp baktığında, elinde bilgisayarıyla gelen genç bir çalışanın gergin ifadesini gördüm. Sanırım şirkette kıyamet kopuyordu.
Bir aşağı kattaki toplantı odasında iki kişi vardı. Bir, koca toplantı masasının başında dikilen ve ellerini masaya yaslayarak dosya topluluğuna doğru eğilmiş Varis; iki, yanındaki kırklarının başında gibi duran adam. Muhtemelen şirket avukatlarından biriydi.
“Ben bir kahve alıp geleceğim,” dedi adam, kafasını kaldırıp toplantı odasının kapısından kafamı içeri soktuğum an göz göze geldiğimizde. Varis o kadar odaklıydı ki önündekilere, hiçbir şey söylemeden başını salladı. Benim burada olduğumun farkında değildi bile.
Adam yanımdan geçip gittiğinde içeri girdim ve kapıyı sessizce kapattım. Bir süre sevgilimi süzdüm. Varis’in varlığımı fark etmediği zamanlar oldukça nadirdi, bu yüzden onu gizlice izleyemiyordum pek. Sabahları erken uyandığımı düşündüğüm zamanlarda bile, uyanık olduğunu belli etmenin bir yolunu buluyordu.
Üzerindeki siyah gömleğin ilk iki düğmesi açık ve kolları sıvalıydı. Babasının hediye ettiği saat koleksiyonundan birini takıyordu. Saçları hafif dağılmıştı ki bu da birçok şey düşündüğünü gösteriyordu çünkü çok düşünmeye başladığında elini saçlarından geçiriyordu aralıksız.
Minik ve sessiz adımlarla, loş toplantı odasında arkasına yürüdüm ve bir anda kollarımı beline dolayıp yanağımı sırtına yasladım. Anında doğruldu ve gergin kasları gevşedi, sessiz bir gülüş kurtuldu dudaklarının arasından ellerini kollarıma yaslarken. Ardından döndü ve kalçasını masaya yaslayıp beni uzun bacaklarının arasına çekti.
“Sürpriz!” dedim avuçlarının arasına aldığı ellerimdeki bakışlarımı yüzüne çıkarırken. Yorgun görünüyordu. “Seramik atölyesine gitmeden önce epey vaktim vardı, belki öğle yemeği yemeye çıkarız dedim. Sen yedin mi?”
Göz temasını kesmeden başını iki yana salladı. Yüzünde rahatlamış bir ifade vardı, az önceki gerginliğine rağmen. Ellerimi ellerinden çekip kollarımı boynuna doladığımda, saçlarıyla oynamaya başladım. Düzeltmek amacıyla. Fazla dağılmışlardı. “Ne yapıyorsun burada? Bir sorun mu var şirketle ilgili?”
“Ufak bir mesele,” diye yanıtladı beni uzanıp dudaklarımdan öperken. Yanağımdan da öptü. “Çinli bir iş ortağı, zorluk çıkartıyor…” Ardından çenemden öptü. “Yasal yollardan, onu köşeye sıkıştırmaya çalışıyoruz…” Kulağımın altından da… “Yoksa bizim için işleri epey zorlaştıracak…” Tişörtümden açıkta kalan omzumu öptü en son.
“Bir yol bulacağınıza eminim. Sadece, umarım bunu kendinizi çok yıpratmadan yaparsınız. Çünkü odaya girdiğimi bırak, arkadan saldırdığımı bile fark etmeyecek kadar uçmuştu kafan burada olduğumu belli etmeden önce…” Yüzlerimizi hizaladım.
Burnumdan öptü. “Denerim.”
Denerdi ama yapmayacaktı çünkü çözüm yolu bulmak istiyordu. Her çocuk babasını etkilemek isterdi.
Ama ben Balamir Adin’in oğluyla ne kadar gurur duyduğunu biliyordum.
“Ee,” diye sordum öpücüklerinin arasında. “Ne yemek istersin?”
“Seni.”
Omzuna vurdum. Nefesini boynuma üflerken güldü. “Ben makarna istiyorum galiba. Begonya’ya gidelim mi? Hazal bu dönem de orada çalışmaya devam edecek.”
“Olur.”
Varis beni çevirip masaya yaslamadan ve ben gerçekten onun öğle yemeği olmadan önce elini tutup onu kapıya doğru çektim gülerek. Masadan telefonunu almayı başardı uzaklaşmadan önce, ardından odasına geçtik cüzdan ve anahtarlarını da alması için.
➵
“Önemli değil Açelya, ilk seferi olanların alışmak için zamana ihtiyaçları vardır. Unutma, toprak ona ettiğin eziyeti hatırlamayacak bile. Toprak affedicidir.”
Hocam çok haklıydı ve toprakla uğraşmanın ne kadar huzur verici, stres azaltıcı bir antioksidan olduğunu çok iyi biliyordum ama sadece; ellerim, killi toprağa şekil vermek için fazla kontrolsüzdü.
“Yardım edebilirim istersen.”
Hemen yanımda, benim gibi ilk dersi olmasına karşın çömleğine kusursuz şekil veren, kumral saçları omuzlarına gelen çocuğa baktım; muhtemelen benden bir iki yaş büyüktü ve bembeyaz dişleriyle kızların başlarını döndürecek bir gülümsemeye sahipti. İlgilendiğimden değildi tabii.
“Sağ ol, gerek yok… Halledeceğim,” diye mırıldandım ona aynı şekilde gülümseyerek önüme dönerken. Neden bilmiyordum ama toprağa bu şekilde dokunarak şekil verdiğimi Varis görse, muhtemelen uygunsuz bir yorumda bulunurdu ve bu çocuktan da aynı enerjiyi almış ama hoşlanmamıştım.
Yirmi dakika boyunca elimden geldiğince savaştım toprakla. Ellerim, önlüğüm, kanımca boynum ve yüzüm bile toprak olmuştu ama bir türlü istediğim şekli veremiyor; hep koparıyor, toprağı da yoruyordum.
Bir kupa yapabilseydim bari. Kurumaya bıraksaydım… Daha sonra boyamasına geçseydim ve salonumun bir köşesine koysaydım… Ne güzel olurdu.
“Fazla aceleci davranıyorsun. Topraktan bir şey almak ve yalnızca almak istiyormuş gibi,” dedi yanımdaki beyaz gülüşlü çocuk bir süre sonra, yerinden kalkarken. “Halbuki toprağa enerjini vermen gerekir. Sabrını, dikkatini, hâkimiyetini… Sebat etmelisin.”
Önümde dizlerinin üzerine çökerek oturduğunda, ellerini uzattı ve ben tepsiyi döndürürken bastırıp yok ettiği neye benzediği bilinmez cismimi yeniden şekillendirmeye başladı.
“Getir ellerini,” dedi. Öylece yüzüne baktım. “Korkma, yemeyeceğim,” dedi gülerken. Yiyeceğinden değildi.
Ellerimi uzattığımda şekillenen toprağın içine doğru büktü başparmaklarımı. “Çok bastırma,” diye direktiflerde bulunuyordu. Geri çek… Bekle… Sabit tut… Kupa mı yapıyoruz?...
“Vaov,” dedim en sonunda, kupam ortaya çıktığında. Gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. “Bu senin ilk dersin, değil mi?”
“Pek sayılmaz. Annem çömlekçilikle yakından ilgilidir. Denediğim olmuştu.” Otuz iki diş, altın çocuk gibi gülümserken göz kırptı. “Üzülme. İkinci seferden sonra alışıyorsun ve daha az denemelerle ürünü çıkarmaya başlıyorsun. Bunu kurumaya bırakacak mısın?”
Kafamı salladım.
Yamuk yumuk da olsa, en azından olmuş olan kupamı ders boyunca çıkarılan diğer ürünlerin yanına koyduğumda fotoğrafını çekip ufak bir notla Varis’e gönderdim.
A: Ben yaptım! :)
V: Ada, bu ne?
A: Komik değil!!!
A: Bundan sonra kahvelerini bu kupayla içiyorsun.
V: İçelim bakalım. Emir büyük yerden…
Telefon ekranını öptüm, ardından kupama bakarak sırıtmaya devam ettim.
“Biraz kil ve toprağın bir kızı bu kadar mutlu ettiği nerede görülmüş?” diye sordu altın çocuk o sırada, elini uzatırken. “Ben Serkan bu arada.”
Telefonumu önlüğümün cebine atıp elini tuttum. “A...” A, ne?
Oradaydım. Kendimi bir başkasının gözünden görebiliyordum o an. Erkek arkadaşının yazdığı mesaja ve az önce yardım alarak yaptığı kupaya gözlerinin içi gülerek bakan, hayatı boyunca en çok stres yaptığı sınavı geçip iyi bir okulda istediği bölüme yerleşeli çok da olmamış, masalındaki kötü adamların defedildiği ve kayıplara rağmen güzel anılarla yetinebilmeyi ve devam edebilmeyi başarabilmiş biriydi bu kız. Bu kız, kazanmıştı.
Bu kız hâlâ o korkak kara parçasıydı.
Hayatın ne getireceğini bilmiyordu çünkü ve kimse bilemezdi ama hayattı bu ve onunla yapılabilecek tek şey onu yaşamaktı.
Eğer, aylar önce Ayvalık’tayken lodos çıktığı gece yatın ucuna kadar yürüyüp dalgalara meydan okumadığımı söylesem yalan söylemiş olurdum ama kendim atlamamıştım. Düşmüştüm sadece. Dışarıdan bakıldığında, bunun bir girişim olduğunu söylemek muhtemelen gerçeği bilseniz de bilmeseniz de nokta atışı gibi görünebilirdi ama ben sadece yaşadığımı hissetmek istemiştim.
Yaşıyorsun, bak! diyebilmek istemiştim kendime. Geçti ve geçecek. Hep geçti. Hep geçer. İnsanlar yollarında yürürken önlerine bakarlar, başlarını aşağı eğmeyi düşünemediklerinden yollarındaki engelleri ve çukurları göremezler bazen çünkü o kadar odaklıdırlar ki yalnızca ilerlemeye ve varmaya eğer bir varış noktası varsa. Ama yollar hep yürünmek için değil, bazen durup dinlenmek ve belki bazı duraklarda zaman geçirmek için de vardır.
Hayatın boyunca defalarca kez çukurlarda bulursun kendini, defalarca kez takılır düşer sert asfaltın soğuğunu hissedersin yanağında. İnsanlar yanından geçip gidebilirler bile aldırmadan, adımlarını izlersin. Şanslıysan sırtüstü döner gökyüzünü seyredersin. Bir nefes çekersin içine, bir de kalktın mı… Tamamdır. Silkele üzerini ve yürümeye devam et.
Hayat bazen bundan ibaret.
“Ada,” dedim potansiyel yeni arkadaşıma gülümseyerek.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.