ONUNCU BÖLÜM
“Bir tırtıl çiz, kozayı sil; iki kanat ekle…
Ama kelebekler kanatlarını göremez, sen onlara göstermedikçe.”
Varis
Cuma, 11.45
Yağmurdan nefret ederim.
Birçok insan yağmurun rahatlatıcı olduğunu düşünür. Yürüyüşe çıkarlar, işlerine ara verir, bir kahve yapar ve kitap okurlar, bir şarkı açar ve şehre yağışını izlerler… Ama hayatınızın en karanlık gününü yağmur yüklü gri bulutlar esir almışsa yağmurlu günler ne huzur ne de ilham getirebilir, değil mi?
Yağmurun bana getirdiği tek şey hatırlamak istemediğim anılardı.
Merdivenlerde bir topuklu kadın ayakkabısı sesi, kapanırken gıcırdayan ve yerinizi belli eden aptal dolaplar, üzerinize kilitlenen kapılar çünkü görülmemesi gereken morluklar… Yağmurlu günlerden nefret ediyordum, evin içindeki gürültüyü gizleyebilecek gürlükte çıkan gök gürültüsü sesinden de.
Yağmurlu günlerden nefret ediyordum çünkü…
Boom. Bir tuş ve her şey gitmişti.
Garantisi olmayan “yarın”ları, bugünden fahiş fiyatlara satıyor hayat.
“Seni burada beklemiyordum.”
Su almak için mutfağa giderken evde dolanan hizmetçi kadınlardan birinin evin kapısını açtığını duymuştum ama babamın bu saatte eve geleceğini düşünmediğimden bakma gereği bile duymadan kim olduğunu anlamıştım. Evinize elini kolunu sallayarak girip çıkabilen çok fazla insan olmadığından, azalan seçeneklerinizi elemek yararlı oluyordu. Babamın eve giriş çıkışları duyulmazdı bile, çoğu akşam denk gelmezdik. Amcamın iş için şehirdışında olduğunu biliyordum. Babamın kişisel sekreterini de sivri topuklularının sesinden anlayabiliyordum. Bu konuda tecrübeliydim. O aptal topuk sesine hiç iyi tepki vermiyordum ama defalarca evde giymemesi gerektiğini söylememe rağmen sesini bana duyurana kadar ayağından çıkarmıyordu sanki.
Milas. Geriye bir tek o kalıyordu.
Mutfağa geçip bir bardak çıkardım ve su doldurdum. Buraya geleceğini biliyordum, ona cevap vermemiştim.
“Hâlâ kızgın mısın?”
Milas kaskını tezgâhın üzerine bırakıp telefonunun ekranını kontrol ederken içeri girmek üzere kapıdan görünen kadına baktım. Nedense psişik güçleri olduğunu düşünüyordum, onunla hiç konuşmasam da ne demek istediğimi anlıyordu. Burada uzun zamandır çalışan biri olduğundan diğerlerini de uyarıyordu çoğu zaman, maaşını sonuna kadar hak eden biriydi.
Kadın yüz seksen derece dönerek mutfaktan uzaklaşmaya başladığında Milas yeniden kadrajıma girdi. Ortadaki tezgâhın kenarına yaslanarak kollarını göğsünde birleştirmişti.
Bardağı lavaboya bıraktım. “Ne istiyorsun Milas?”
“Caddede yeni bir mekân açılıyor bu akşam.” Deri eldivenlerini çıkartmaya başladı ellerinden. “Geliyor musun?”
Çenesi boş laf yapmazdı, ağzındaki baklayı çıkardığını görmemiştim bunca zaman. “Bu mekân neden beni ilgilendirsin Milas?”
“Bilmem ki,” diye mırıldandı omuz silkerek. Şüpheli bir ifadesi vardı. Her zamanki gibi direkt söylemeyecekti, soyadının hakkını veriyordu. Bu akıl oyunlarını çocukluğumuzda bıraktığımızı sanıyordum ama Milas asla değişmezdi.
“Fazla ileri gidiyorsun.” Tek adımda yanına yaklaşarak göz göze geldiğimde, söylediklerimin altında yatan anlamı anladığından emin olmak istercesine hareket ettim. “Alena’yı o eve götürdün, Begonya’yı gösterdin. Şimdi telefonunda Ada’nın numarası var.” İfadesizdi. “Bir sonraki hamlesi ne olacak? Arkadaş mı olacaklar? Komik olma Milas.”
“Alena canı ne isterse onu yapmakta özgür.” Milas doğrularak boylarımızı eşitledi. “Ben ona bir şey göstermesem de yavaş yavaş hatırlamaya başlamıştı. İmgeler görüyordu. Yakut ve Filiz Doran yeterince dikkatli davranmıyorlardı. Daha geçen gün,” diye söylendi kaşlarını kaldırarak, ciddi ve sert bir ifadeyle. “Daha geçen gün babasının odasındaki halıya bakıp nedenini bilmediği bir şey için hüngür hüngür ağladı. O halının önceden nerede olduğunu tahmin edersin.”
“Yumuşak davranıyorsun. O kız senin zaafın oldu. En başından o okula gitmemeliydin. Seni bu işin içine sürüklemek yanlıştı.” Elimi saçlarımdan geçirerek gergince ensemi ovaladım. Eğer Alena, Milas’ın üzerinde böyle bir etkiye sahipse Balamir Adin planlarını daha yakın bir tarihe çekse iyi olurdu. Ortada bir kuzen faktörü vardı ve hiç olmadığı kadar tehlikeli bir hâle gelmişti bildikleri.
“Kimin, kimin zaafı olduğu hakkında konuşmayalım istersen Varis.”
Ağır nefeslerimin arasında başımı kaldırıp yüzüne baktım, yine o ifadeyi takınıyordu. Yine bana, benden daha çok şeye hâkimmiş gibi bakıyordu.
“Alena bu denklemin sıfır çarpanı Milas.” Yanından geçip giderken göz temasımı kesmedim. “Onu kontrol edemeyeceğin bir zaman gelecek. Küçükken oynadıkları oyun açığa çıktığında, kimse kimsenin yapacaklarını engelleyemeyecek.”
Mutfak kapısından çıktığım ve koridora adım attığım sırada Milas’ın arkadan cevap verdiğini duydum.
“Senin bundan önce endişelenmen gereken tonla şey var Varis.”
Telefonumu çıkartıp mesaj sekmesine girdim ve Ada’ya bir mesaj yazdım.
Mesela, su yüzüne çıkacak gerçeklerin yükselirken boğabileceği küçük, korkak bir kara parçası vardı hayatımda.
Ada
Bir önceki gün (Perşembe)
Altın ve beyaz renklerden inşa edilmiş asil bir atlıkarıncaya binmiştim bir yılbaşı günü. Hava soğuktu ama eldivenlerim, atkım, berem ve kapkalın beyaz montum vardı üzerimde. Babam bir sürü fotoğrafımı çekmişti ama hepsi kıpkırmızı bir burun, kar düşmüş kirpikler ve bir çift yemyeşil gözden ibaretti. Bembeyaz giydiğim için kar içinde kaybolmuştum.
Anne ve babalarıyla, bir de yetmezmiş gibi kardeşleriyle gelen çocuklar vardı. Üstelik birkaçını tanıyordum da, aynı okula gidiyorduk.
Annem olduğu yalanının altında kemiklerimin kırıldığı zamanlardı.
Bir elimde karton bardaktaki sıcak çikolata diğer elimde buz pateni ayakkabılarımla iki katım büyüklüğündeki bir kardan adamın yanında fotoğrafımı çekiyordu babam, sınıfın en gıcık çocuklarından biri önümden geçerken.
“Annen nerede Ada?”
Fotoğrafım mahvolmuştu. Nasıl becermiştim, bilmiyordum ama ışıl ışıl parıldayan gözler bir anda kan çanağına dönmüş, gözyaşları gözlerimi doldurmuştu. O kadar sert dişlemiştim ki dudaklarımı, kan tadı gelmişti ağzıma. Babam hemen iki elimden tutup önümde diz çökmüş, sarılmıştı.
Annem nerede baba?
Ne zaman kış gelse, yılbaşı yaklaşsa bu anım gelirdi aklıma. Lunaparklardan, eğlence merkezlerinden nefret ederdim bu yüzden, yılbaşı ağaçlarını süslemek istemezdim… Yılın en hüzünlü zamanıydı yılbaşı. Bir yıl daha kayıptı takvimlerden. Bir yıl daha kayıptım biyolojik ailemden.
Babamın hiçbir zaman annem hakkında doğru düzgün cevap verdiğini hatırlamıyordum o zamanlar, muhtemelen yalan söylemek istemediğinden ve asıl durumu nasıl açıklayacağını bilemediğinden saklamıştı. Meğerse yalnızca annem değil, babam da yokmuş. O gıcık çocuklar bilseler…
Ne zaman babamı görsem aklıma o krem kahve oda geliyordu. Yeşil bir koltuk vardı, yeşili çok sevdiğimden hemen geçip oraya oturmuştum. Babam karşımdaydı. Psikolog Bey masasının başında. Biraz bilgi vermişlerdi önce, dikkatimi dağıtmışlardı… Daha sonra anlatılmıştı her şey. Dökülmüştü birer birer babam sandığım adamın dudaklarından.
Ben sana yabancıyım.
Hayır hayır… Öyle söylememişti. Ben öyle hissetmiştim. Babamın beni bir yetimhaneden evlat edindiğini böyle öğrenmiştim.
Ben sana yabancıyım. Hayır. Agâh Kandemir, benim babam olan adamdı. Beni, tatillerinde istediğim her yere götüren, vakti olduğu zaman mutfağa girip lezzetli makarnalar yapan, ne zaman uyuyakalsam gıdıklayarak uyandıran, şehirdışına çıktığında her akşam arayan adam, babam.
Bana sürpriz yapmak için geldiğini söylememişti. Okulda olduğumu düşünüyordu, yarının veli toplantısı nedeniyle tatil olduğunu biliyordu ama bugün öğretmenler toplantısı olduğunu ve bu yüzden ders olmadığını bilmiyordu, bu yüzden beni okulda sanmıştı. Ben dönmeden eve gidecek, akşam yemeği hazırlayacak, sürpriz yapacaktı. Ama Balamir Adin’in yeni anlaşma imzaladığı işadamıyla yaptığı basın toplantısında ne işi vardı?
Babamın iş için kullandığı resmi aracın arka koltuğunda oturuyorduk, her zamanki gibi, araca bindiği gibi kravatını çıkarmıştı. Sakalları uzamıştı ve aralarına birkaç beyazlık daha eklenmişti sanki.
Holdingin on üçüncü katında, konferansın olduğu odanın önündeyken Varis’le yaptığımız konuşma, babamın salondan çıkışıyla son bulmuştu. Şaşkınlıktan ne söyleyeceğimi bilememiştim ama “Baba,” diyebilmiştim işte.
Babam Varis’i tanıyordu. Fark ettiğim ilk şey buydu. Varis babamı tanıyordu.
Babama ne zaman geldiğini, neden bana söylemediğini sorarken başlarıyla selamlaşmalarından fark etmiştim. Birlikte aşağıya inerken herkes sessizdi, sadece ben babama İngiltere’nin nasıl olduğunu soruyor, gelirken yağmurlu havayı yanında getirdiği hakkında şakalar yapıyordum.
Babam arabasını getirmesi için şoförü aradığı sırada Varis’in arabasından çantamı alıyordum, ona sormak istediğim çok şey vardı ama babam bekliyordu. “Sonra konuşuruz,” demiştim kısaca, başını sallamıştı ağır bir ifadeyle. Ben babamın aracına binene kadar çekmemişti gözlerini üzerimden. Garip bir istekle, onun yanına koşup “Bak babam burada!” diye bağırmak istemişti içimdeki çocuk Ada. “Okuldakiler yalan söylüyor bak… Babam ben üveyim diye İngiltere’ye falan taşınmadı. Sadece bir süre işlerini orada halletmek zorunda…”
Eve girdiğimizde çantamı kenara bırakıp mutfağa yürüdüm. Masanın üzerinde poşetler vardı.
“Bunları sen mi aldın baba?” diye sordum o kabanını girişte çıkarırken.
“Evet,” diye mırıldandı mutfağın girişinde dikilerek, gururla. “Hadi bakalım sen yerleştir, ben bir duş alıp geliyorum. Sonra yemek yapıyoruz.”
“Lazanya mı?” Poşetlerin içinden çıkanların lazanya malzemeleri olduğunu fark ettiğimde kocaman açtığım gözlerimle ona baktım.
Babam ifademe kahkaha atarak “İyi bildin,” dedi, merdivenlere döndü. Duş alma vaktiydi.
Üzerimdeki kalın hırkayı çıkartıp ince kazağımın kollarını sıvadıktan sonra saçlarımı bileğimdeki lastikle topladım ve poşettekileri dolaba yerleştirmeye başladım. Bir yandan da internetten lazanya tarifine bakıyor, babam gelene kadar hazırlayabileceklerimi hazırlamayı düşünüyordum.
Ben daha küçükken tahta bir tabure vardı mutfakta, sonradan kapalı bahçeme götürmüştüm ama boyum uzayana kadar burada, masanın altında dururdu. Bir taneydi çünkü bu evde bir tane Ada vardı, yani en azından babam öyle söylemişti, taburem de benim gibi biricikti. Babam yapmıştı.
O yemek yaparken ben de tabureyi tezgâh dolaplarına dayar, üzerine çıkar, yine de yetişemezdim babamın boyuna. O doğrarken ben de oyuncak tavalarımla hayali yemekler pişirirdim. “Agâh Usta,” derdim ona, çıkarabildiğim en kalın sesle, elimdeki tavayı önüne uzatırken. “Bak bakalım pilavımın tadına beğenecek misin?” Babam bazen çok tuzlu olduğunu söyler, suratını buruşturur “Bu ne Adakız? Sen beni tansiyondan hastanelik mi edeceksin?” derdi. Sonra ben de onun yemeğinin tadına bakınca “Pilavıma laf edene de bakın hele, patlıcanı diri diri koymuş önüme!” diye eleştirirdim palabıyık bir ağa gibi otururken. Eşofmanımın paçalarını sıvar, saç tutamımı dudağımın üstüne bıyık gibi giyerdim.
Uzun zaman olmuştu.
Yaklaşık yarım saat sonra babam her zamanki gri eşofman takımlarından biriyle merdivenlerden indiğinde “Şefim, bütün malzemeler hazır,” diye mırıldandım hafifçe eğilip iki elimle birden tezgâhı göstererek.
“Ooo, sen bu işi iyice kapmışsın Adakız…” İlerleyip borcamı diğer boş tezgâhın üzerine bıraktı, muhtemelen çok kalabalık yapıyordu. “Çok yemek yapmak zorunda kaldın herhalde bu aralar, Pamuk Hanım şehirdışına çıkmak zorunda kalmış diye duydum.”
“Evet.” Dudak büzdüm. “Öyle oldu biraz. Ama öğrenmek lazım tabii.”
“Sen hep pizza falan yemişsindir şimdi, evde yapsaydın bari.”
Pizza. Mutfak. Ev yapımı. Az önce birlikte kullanmaman gereken bütün yasaklı kelimeleri tek cümle içerisinde kullandın baba…
“Ama Pamuk Hala uğradığında yemek yapıyordu.”
“Ah, Pamuk Hanım ah, aç bıraktın kızımı. Kürdana dönmüş yine.”
“Artık beslersin beni baba,” diye mırıldandım beklentiyle yüzüne bakarken bir kolumu tezgâha yaslayarak. “Beslersin değil mi? Bir süre kalacaksın değil mi İstanbul’da?”
Babam derin bir nefes alırken kıymayı kızgın yağda kavurmaya başladı. Ardından soğanları doğramak için, tahta kaşığı bana uzatınca karıştırma işini ben devralmış oldum.
“Aslında, holdingde bir işim çıkmasaydı ve veli toplantın çakışmasaydı gelebilmem pek mümkün görünmüyordu Ada.” Babam soğanları doğrarken sanki benim gözlerim yanıyordu. Kendime çocuk olmamam gerektiğini hatırlatıp doğruldum ve daha düzgün kavurdum tavanın içindekileri. “Dönüş uçağım yarın, okuldaki toplantıdan hemen sonra.”
Omuzlarım çöktü. En azından bir hafta falan kalır sanıyordum. Evde yalnız olmaktan nefret ediyordum… Yani, yalnız olmayı seviyordum ama bu kadar yalnız kalmaktan nefret ediyordum. Babam resmen başka bir ülkedeydi. Biraz daha kalsa vatandaşlık hakkı verebilirlerdi.
Holding. Adin Holding’den bahsediyordu. Merakla kaşlarım kalktı, ona yan bir bakış attım şüpheyle. Doğradığı soğanları tavanın içine atmış, karıştırma işini devralmıştı.
“Adin Holding’le çalıştığını bilmiyordum.”
“Holdingle doğrudan bağlantım yok, eskiden orada çalıştığım olmuştu ama daha sonra ayrılmıştım. Balamir Adin’e danışmanlık yapmak her zaman kârlı bir iş olmuştur, bu seferki iş anlaşmasının sözleşmesini yapmamı rica ettiğinde karşı koymak için bir sebebim yoktu.” Baharatları göz kararı eklerken tepkimi görmek için bana baktı. “Küçük oğlanla arkadaş olduğunuzu bilmiyordum.”
Küçük oğlan mı? Her ne kadar gülmek istesem de kendimi tuttum. Babam muhtemelen Varis’in küçüklüğünü bildiğinden böyle söylüyordu. Varis’in şu an onunla aynı boyda, hatta daha uzun olduğunun farkında mıydı?
“Neye gülüyorsun Adakız?” diye söylendi babam gülerek, dümdüz bir ifadeye sarılmış suratıma bakarken. Cidden, bu adam gözlerimin içinden, aslında ne hissettiğimi okuyabiliyordu. “Küçük oğlan demem mi komik geldi?”
Aslında, evet.
“Yani, biraz.” Tuzu işaret ettiğinde ona tuzu uzattım. “Onu tanıyor musun? Çocukluğundan beri yani?”
“Eh, biraz,” diye mırıldandı. “Balamir Bey şirkete getirmişti birkaç kez. Sekreterler, korumalar falan… Konuşturmaya çalışırlardı ama çocuk pek konuşmazdı. Çok sessiz biriydi.”
Sessiz biriydi.
Onu tanımadan önce nasıl biri olduğunu bilmiyordum ama benim yanımda hiçbir lafını esirgemeyen biriydi. Belki de çocukluğundan bu yana çok şey değişmişti… Değişmek zorundaydı da, omuzlarında büyük yükler vardı. Ama öyle olsa bile, küçük çocukların bağırıp çağırması ve merakla her şeyi sorması gerekmez miydi? Varis, herkesin içinde sessiz kalıp babasının yanında kendini ifade edebilen o canavar çocuklardan mıydı? Ben asla susmadığımı ve her işe burnumu soktuğumu hatırlıyordum, iflah olmazca.
Babamdan bakışlarımı çekmeden salçayı ve rendelenmiş havucu uzattım. Devam etmesini istiyordum. Anlatmaya devam etmeliydi. Bu kadar kısa kesemezdi. Daha fazla şey bildiğini biliyordum. Gözlerimi kırpıştırarak babamın yüzüne baktığımda diğer malzemeleri de sırayla ona uzatıyor, boşalan kapları lavaboya bırakıyordum.
Düşününce… Varis Adin, onu tanımadan önce de sessiz biriydi. Okulda çok fazla muhattap olduğu insan yoktu. Sınıfında nasıl biri olduğunu gözlemleme şansım olmamıştı ama Reha ve Alper dışında biriyle doğrudan arkadaşlık ilişkisi olduğunu düşünmüyordum. Öte yandan Alin’in anlattıkları ve oradan buradan duyduklarım da vardı… Bazıları iyi, bazıları kötü şeyler…
Okula ilk geldiğimde tuvaletlerde ve yemekhane sırasında dönen dedikodular başımı ağrıtır seviyedeydi. Bazı kızlar onun gittiği mekânlara gidip gittiklerini ispatlamak için Instagram’a fotoğraf atıyor ve sanki o gece Varis’le ya da diğer gözde çocuklarla takılmışlar gibi hayal dünyalarını anlatıyorlardı. Onlar arkada kurgu yeteneklerini döktürürken Çisem de yanımda her cümlelerinin nasıl yalan olduğunu anlatıyordu. Acınası bir durumdu. Tek kelime konuşmadıkları ama herkesçe havalı oldukları kabullenilmiş çocuklarla takıldıkları duyulursa arkadaş ortamlarındaki statüleri yükselir gibi davranıyorlardı. Biriyle isminin anılması, nasıl bunu tetikleyebilirdi? Akılları nasıl çalışıyordu bu insanların? Ayrıca ben tanımadığım insanlarla ismim anıldığı için türlü damgalar yerken onlar nasıl bundan yarar sağlayabiliyordu? Nasıl bir sistemdi bu?
“Balamir Adin’in yanında çalıştığını gerçekten bilmiyordum…” Kendi kendime mırıldanırken babam sıcak suyu katıyordu.
“Birçok ünlü işadamının yanında çalıştım Ada,” diye mırıldandı babam. “Ben bir avukatım. İtibar bizler için çok önemlidir. CV’ni doldurman gerekir.”
“Varis’le arkadaş olmam konusunda ne düşünüyorsun?” Tepkisini izlemek için suratına baktım. Pek bir farklılık yoktu.
Kafasını sallayıp dudak büzdü.
“Yani, pek bir şey düşünmüyorum. İyi çocuktur. Babasına benziyorsa.”
Vaov. Babam gerçekten, gerçekten Balamir Adin’in etkisi altına girmişti. Babasını bilmiyordum ama Varis’in kendisinin haberdar olmadığı, başıma gelen birçok olayın asıl sebebi olduğunu öğrense babam; düşünceleri ne yönde değişirdi?
Benim düşüncelerim de yön değiştirmişti. Yani yön değiştirmeyen birkaç tanesi kaldıysa bile onlar da çevirmek üzereydi yönlerini. Varis’i babama şikâyet etmek istemiyordum. Pamuk Hala’nın sözleri aklıma gelip duruyordu.
Gazetecinin de sözleri aklımda yankılanıyordu hâlâ. Varis’in sözlerine güveniyordum, kötü bir şey yapmadığı hakkında… Ama Balamir Adin’e çevriliyordu oklar, Varis kendini aklayınca. Babamın neredeyse idolleştireceği bu büyük işadamı ne kadar kötü bir şey yapmış olabilirdi? Babam öğrense düşünceleri anında değişirdi.
Bir saat sonra babamın zamanında koleksiyonunu yaptığı eski filmlerden birini açmış, koltuğa yayılmış, lazanya tabaklarımıza gömülmüştük. Hava çoktan kararmıştı. Film üç saat olduğundan yine koltukta uyuyakalmıştım. Babamla elimde olan tek geceyi böyle kaçırmıştım. Ama ertesi gün beş saatlik uçak yolcuğu olan ve bel ağrılarıyla uğraşan bir adamı bütün gece ayakta tutacak kadar cani değildim. O yüzden bencil ve düşünceli tarafım tartışmaya kalkışmadan koltukta uyumam iyi olmuştu.
Dün akşam, koca iki dilim lazanyayı yiyip üstüne koca bir bardak kola içtiğim midemi kanepeden kaldırmadığım ve üstüne, aralıksız on iki saat uyuduğum için, sabah mide ağrılarıyla birlikte uyandığımda babam çoktan kalkmış, hazırlanmış, kahvaltı hazırlıyordu. Başıma bir yastık, üzerime de battaniye örtülmüştü ve koltuk rahat olduğundan deliksiz bir uyku uyumuştum.
Babamla okula gitmek istedim ama bunun ne kadar komik kaçabileceğini düşündüm, sonuçta veli toplantısına gidiyordu. Dönüşte eve uğramak için vakti olmayacaktı. Bu üzücüydü. Sarılıp vedalaştığımızda burnum sızlıyordu, bu da ağlamak üzere olduğum anlamına geliyordu. Onu arabasıyla uğurlarken gözlerimi silmekten yüzüm tahriş olmuştu ama o hâlâ bana bir hafta yetecek lazanya yapmasıyla böbürlenip aç kalmamamı söylüyordu.
Bütün öğlen, odamı toplayıp Fransızca makalemi bitirmekle geçti. Daha sonra, bir ara telefonumu elime alma şansı bulduğumda, mutfaktan atıştıracak bir şeyler almak için merdivenlerden iniyordum. Yalnızca iki farklı kişiden bildirim vardı. Biri Varis’ti, saatler önce yazmıştı. Diğeri ise Çisem.
Variserefsiz Adin: Bugün ne yapıyorsun?
Ada: Gece yarısına kadar ödevlerimi bitireceğim.
Ne yapacağımı neden bu kadar merak ediyordu ki? Belki de babam geldiğine göre, ne yaptığımızı merak ediyordu. Varis dün, öğleden sonra beni holdinge götürürken babamın da orada olduğunu biliyor muydu? Bunca zaman babamı tanıdığını neden söylememişti? Gerçi bahsi açılmamıştı. Ona sormak için tonla sorum vardı ama karşı karşıya gelene kadar beklemeliydim, yoksa tatmin edici cevaplar alabileceğimi düşünmüyordum.
Çisem beş kere aramış, birkaç tane de mesaj bırakmıştı, gördüğümde onu aramamı söyleyen. İlk çalışta telefonu açtığında, aramayı hoparlöre alıp raflardaki bitki çayları kutusunu çıkardım ve su ısıtıcısını çalıştırdım.
“Efendim Çisem? Mesajlarını yeni gördüm.”
“Adaaaa! Kızım öldüm burada ya! İnsan bir story falan atar Instagram’a… Bana yaşam belirtisi vermeden güne başlama demiyor muyum ben sana?”
“Kusura bakma ya,” dedim gülerek, kupalardan birini çıkartırken. “Bayağı hareketli bir gün oldu dün.”
“Hadi be.” Gözlerini büyüterek ağzını kocaman açtığını tahmin edebiliyordum. “Hemen dökül.”
Ona kafeye gittikten sonra Alena’yla karşılaşmamızı, daha sonra Varis’in gelip matematik kitabımı esir alışını, daha sonra holdinge gidişimizi ve Varis’in basın toplantısından bir gazeteciyi dışarı attırışını ve aynı toplantıdan babamın çıkışını detaylara girmeden anlattım. Babamın İstanbul’da oluşuna ayrı, Balamir Adin’le olan ilişkisine ayrı şaşırmıştı.
“Döndü mü yani şimdi İngiltere’ye?” Onun da sesi hayal kırıklığına uğramış gibi geliyordu. Çisem babamla olan ilişkimi biliyordu ve tanışıyorlardı, şimdi Pamuk Hala da yokken evde yalnız olmam onun da hoşuna gitmiyordu. Korku filmleri izleyip geç yattığımı biliyordu… Ya da salonda yemek yediğimi… Pamuk Hala’ya, tüm bunları ilk fırsatta bir fincan çay eşliğinde öteceğini biliyordum.
“Veli toplantısından sonra uçağı var, sabah vedalaştık.”
“Vay be… Bak sen Agâh Amca’ya… Kimlerle çalışmış zamanında.”
Kaşlarımı kaldırıp seslice nefes vererek mutfak tezgâhına yaslandım. “Eee, sen ne yapıyorsun?”
“Ben mi?” Ah, hayır. Bu ses tonunu tanıyordum. “Hiç… Öyle dışarı çıkar mıyız diye sorayım dedim, dün görüşemedik.”
“Dışarı, nereye?” Söyleyeceği kulübün ismini tahmin etmeye çalıştım hızlıca. Ya Bebek’te olanlardan ya da caddedekilerden bahsedecekti. En sevdiği mekânlardı.
“Yeni bir yer açılmış, herkes orada olacak bu akşam. Bak, hemen hayır deme, mekân çok hoş.”
Çisem ne zaman hafta sonları ya da cuma geceleri dışarı çıkmayı teklif etse alacağı cevabı çok iyi biliyordu. Takıldığı yerler, okuldakilerin de takıldığı yerler olduğundan gitmek, benim için bir işkence oluyordu ama son zamanlarda fikirlerim değişmişti. Çisem oralara bensiz gittiği için şu an bir şeyleri anlatmıyordu, belki de hayatında gerçekten büyük şeyler oluyordu ve ben ne kadar ona zaman tanısam da hiçbir zaman anlatmak için hazır olmayacaktı.
Ona lazım olan şey zaman değildi, bendim.
“Ehliyetim hâlâ gelmedi,” diye mırıldandım. “Saat kaçta alırsın beni?”
Bir şaşkınlık nidası çıktığını duydum dudaklarından. “Sen ciddi misin?”
“Tabii ki. Yalnızca duş almam lazım.”
“Ada, sana inanamıyorum. Kabul etmene çok sevindim!” Arka planda ufak bir çığlık yankılandı. “Dokuzda kapındayım. Sana doğum gününde aldığım elbiseyi giy. Bayy!”
Gülerek telefonu kapattıktan sonra tezgâhın üzerine bıraktım. Pekâlâ, görünüşe göre, Ada Kandemir’in olağanüstü fedakârlık modu açıktı. Ve Çisem’le aramızı düzeltene kadar da olağanüstü hâl devam ediyor olacaktı. Hayatımdaki tek arkadaşımı, güvendiğim tek insanı kaybedemezdim. Zaten Aral’la günlerdir konuşmuyorduk, olanlar yüzünden yeterince üzgündüm. Aynı şeyin Çisem’le başıma geleceği düşüncesi nefes boruma dikenler batırıyordu.
Çisem’in gelmesine bir saat vardı. Odama çıkıp duşa girdim. Ardından, giyinmeden önce masamın ve yatağımın üzerindeki ödev yığınını toparlayıp giyeceklerimi çıkardım. Saçımı kuruttum, uzun askılı, ince, siyah çantamın içine anahtar, kredi kartı ve kimlik sıkıştırabildim yalnızca.
Çisem’in doğum günümde aldığı elbise ince, uzun kollu, vücudu saran siyah, mini bir elbiseydi. Daha önce hiç giymemiştim çünkü fırsatım olmamıştı. Her ne kadar bacaklarımdan üşüyeceğimi bilsem de bu elbiseyi giymek istiyordum çünkü eğer bu sefer de giymezsem Çisem doğum günü hediyemi beğenmediğimi düşünebilirdi. Eğer o, benim ona aldığım özel kaplama nota defterini kullanmasaydı ben çok üzülürdüm. Ve o yanından ayırmıyordu.
Elbisenin altına mat siyah, tabanı kalın ve düz botlarımı giydim. Ne zaman elbise ya da etek giyesim gelse altına bot geçiriyordum, artık refleks olmuştu. Makyaj olarak bir şey yapasım gelmiyordu, göz altlarımı kapatıp mat kırmızı bir ruj sürdükten sonra kirpiklerime biraz rimel geçip bıraktım. O mekândaki insanlar iki boyayla suratımı şekle şemale soktuğum için dua etmeliydi, aksi takdirde ruh gibi görünüyordum.
Saat tam dokuzda siyah, deri ceketimle birlikte bahçenin önündeki kaldırımda Çisem’i bekliyordum, tanıdık kırmızı araba uzaktan görünüyordu. Kırmızı ışıkta durmuştu. Hâlâ ona Alper’in evine gittiğimizde gördüklerimle ilgili gerçeği anlatmadığım için suçlu hissediyordum ama Alper’in de özeline saygı göstermem gerekiyordu. Reha orada benden kimseye söylemememi istediğinde korumaya çalıştığı kişi kendisi değildi, Alper’di. Eğer orada olanları Çisem’e anlatsaydım tam da Varis’in yapma dediği şeyi yapmış, aralarındaki meseleye karışmış olacaktım. Bu, isteyeceğim son şeydi. Çisem beni asla affetmezdi.
Çisem beni, ona yalan söylediğim için affeder miydi peki?
Çisem beni iki türlü de affetmeyecek gibi duruyordu…
Varis’i o akşam resmen tehdit etmiştim. Eğer bana, benim iyiliğim için bile olsa yalan söyleyecek olursa her şeyin biteceğini söylemiştim. Özür dilemediğim, teşekkür etmediğim çocuğu bir de üstüne bir güzel sıkıştırmıştım köşeye.
Kendimi affettirmem gerekiyor muydu ki? Gerekiyor muydu gerçekten? O affettirmiş miydi bunca zaman başıma açtığı işler için? Daha iki gün önce, iki sözde sınıf arkadaşım kapıda kıstırıp aşağılamaya çalışmıştı beni. Psikolojik şiddetin sınırları yoktu. Varis, yalnızca adı geçse bile insanların neler yapmasına sebep olduğunu göremiyor muydu? Kimsenin o sabahın stresini atmak için, beni öylece, nedensiz bir şekilde kum torbası olarak gördüğünü sanmıyordum.
Ona bütün gün evde ders çalışacağımı söylemiştim, mesajımı görmüştü ama cevap vermemişti. Çisem’le dışarı çıktığımı söylesem çok garip olurdu. Birincisi, ona nereye gittiğimi ya da ne yaptığımı söylemek zorunda değildim çünkü herhangi bir sıfat taşımıyordu hayatımda. İkincisi de o an sorduğu soruyu, o anki planlarıma göre cevaplamıştım, güncellemeye gerek yoktu.
Değil mi?
Çisem arabayı önüme çektiğinde ön kapıyı açıp koltuğa geçtim.
“Ada, o ruj ne kızım? Senin, benim bu akşam düşüreceğim çocuklarda gözün mü var?”
Çisem iflah olmaz bir ifadeyle bana bakarken gazladığında, ona gülerek “Dedi, dünyanın en güzel elbiselerinden birini üzerinde taşıyan Çisem Laleli,” diye karşılık verdim. Babasının tasarımlarından birini giyiyordu; askılı V yaka, siyah, dantel detayları olan bir elbiseydi. Üzerine siyah bir ceket geçirmişti.
Yirmi dakikalık kısa yolculuğumuz kahkahalarla geçti. Çisem’in gelmeden shot attığı belli oluyordu, mekânlarda ağır içmeyi sevmiyordu ama bazen eğlencesine sarhoş numarası yapıp ona asılan çocukları kandırıyordu.
“Herkes orada olacak demiştin ya hani…” Yanımdaki camdan, mekânın girişini süzerken Çisem arabayı sokağın karşısına park etmişti. Ona dönüp soruma devam ettim. “Herkes, herkes mi?”
Çisem’in kaşları kalktı.
“Herkes, Varis Adin mi?”
Rahatsızca doğruldum. Aslında direkt onu kastetmemiştim, sadece bir gerginlik sarmıştı vücudumu. İçerinin nasıl olacağını bilmiyordum. Okuldan başka kalabalık ortamlara yeni yeni girmeye başlamıştım, ister istemez geriliyordum.
“İçeride değilse bile gelmesi bir mesajına bakar bence,” diye mırıldandı Çisem, muzip bir ifadeyle kapısını açıp dışarı çıkarken. Peşinden dışarı çıkıp karşıya geçerken ona ters bir bakış attım.
Kapıdan içeri girerken Çisem, suratına her zamanki gülümseyişini giydirmişti. Kimliklerimizi gösterdikten sonra bahçeden geçtik ve içeriye yürüdük. Koyu renklerle tasarlanmış çok da kalabalık olmayan bir yerdi ve kaliteli duruyordu. Girerken birkaç yüzü tanıdım, okuldan bayağı bir kişi vardı.
Ceylan’ın kızıl elbisesine gözlerim takıldığında ben yüzüne bakana kadar beni fark etti ve göz göze geldik. Elinde yeşil renkte bir kokteyl tutuyordu. Beni baştan aşağı süzerken pipetini dudaklarına götürüp bir yudum içti, tekrar başını kaldırdığında ise göz kırptı. Geçen sabahki tavırlarına ve derste bana yolladığı notta yazana alevlenerek iki parmağımı ağzıma götürdüm ve kusuyormuş gibi yaptım. Gözlerini devirerek önüne döndü. Hah.
“Ceylan mıydı o?”
Çisem önüne koyulan çerezlerden birini ağzına attıktan sonra omzuma dokundu, biraz gürültülü bir müzik çaldığından konuşurken bağırmak gerekiyordu. Çisem’in oturduğu bar sandalyesine dönüp kolumu masaya yasladığımda Ceylan’a arkamı dönmüştüm.
“Boş ver. Sinir bozucu biri.”
“Mekânı beğendin mi?” Etrafa bakarken birden kocaman gülümseyerek ilerideki bir gruba el sallamaya başladığında tam da başka bir yere geçmeyi teklif edecektim ki ben ağzımı açmadan Çisem, kalkıp bileğimden tuttu ve “Gel şuraya gidelim!” diye seslendi.
Çisem’le katıldığımız bir grup kişinin yarısı okuldandı yarısı da tanımadığım kişilerdi ama zararsız görünüyorlardı. Ceketlerimizi çıkartıp kenara bıraktığımızda ortada eşli shot atma muhabbeti döndü. Çisem teklife atlayıp shotları saniyesinde sipariş etmişti. Bir kere, yanımdaki çocukla kollarımızı kilitleyip shot attım, ikinci turda o an uydurduğum bir bahaneyle daha fazla içemeyeceğimi söylemiştim ve zorlamamışlardı.
En arka taraftaki masalardan birinin etrafına toplanmıştık, burası biraz daha yüksek olduğundan içerisi, bazı kör noktalar hariç, görünüyordu ama içeride ondan iz yoktu. Burada değildi. Bu neden beni rahatlatmıştı bilmiyordum ama bir yandan da gelmediği için rahatsız olmuştum. Üstelik ne ondan ne de arkadaşlarından iz yoktu.
Bir süre dirseğimi masaya dayayıp Çisem’in okuldan bir kızla birlikte hocaların taklidini yapışını kahkahalarla izledim. Çisem’in konuşurken arada gözlerini etrafta gezdirişini fark etmemiş olmak imkânsızdı. Birine bakınıyordu ve bana çaktırmadığını düşünüyor ya da bilse de göz göze gelmemeye dikkat ederek önüne dönüyordu.
Birkaç dakika sonra, etrafı süzerken dikkatim dağıldı. Karşıdaki bar tezgâhının yanında bir kapı vardı ve açıldığında içeriye yansıyan sarı sokak lambası ışığından anladığım kadarıyla dışarıya açılıyordu. Çok fazla arkadaydık, arka çıkış olabilirdi. Bildiğim kadarıyla bu yönde olan bir kapı sokağa açılıyorsa bile caddenin kalabalık sokaklarına değil, mekânların çöp konteynırlarını barındırdığı dar ve tekinsiz bir araya açılıyordu.
Üç çocuk kapıdan geçmişti. Önde gidende tanıdık bir şeyler vardı, arkadaki ikiliyi tanıyamamış olsam da öndeki çocuğu bir şekilde tanıdığıma emindim. Aynı okulda mıydık? Muhtemelen. Başka nerede görmüş olabilirdim? Zorla götürüldüğüne yemin edebilirdim, kapıdan çıkmak üzere olduğunda arkasını dönüp içeri yürümek istemişti ama arkasındakiler onu ittirip zorla çıkarmışlardı. Dudaklarımı birbirine bastırarak küçük adımlarla kapıya yürüdüğümün farkına, elim kapı koluna uzanırken vardım. Nefesimi tutmuş kapıyı aralayarak kafamı uzattığımda ise geri dönmek için çok geçti. Beni harekete geçiren ne olmuştu bilmiyordum ama her ne dönüyorsa içimde kötü hisler vardı.
Kafamı uzattığımda aşağıya kıvrılan merdivenler gördüm, kare plaftorm aşağıyı görebileceğiniz türdendi. Aşağıyla aramda taş çatlasa metre metre vardı.
“Abi bak, cumartesi vereceğim dedim, daha cuma bugün!”
Aşağıdan gelen tanıdık ama korku dolu bir tondaki hiç duymadığım gergin sese doğru gözlerimi büyüterek yöneldim. Sessiz adımlarla kapıdan çıktım ve olabildiğince yavaş şekilde tırabzanlardan aşağı baktım. Loş ışıktan görebildiğim kadarıyla aşağıda en az altı kişi vardı.
Duvara yaslanmış, etrafını çevreleyen üç çocuğa bakan kişi Kenan’dı. Daha iki gün önce sınıfa girerken öyle sert bir tavır takınmıştı ki şimdi burada, böyle duygular giyinmişken onu tanıyabilmek bir mucizeydi. Arkadaki iki çocuktan birini direkt hatırladığımda nefesim dudaklarımın arasından dehşetle kaçtı. Toprak. Onun burada ne işi vardı? Kenan’ı neden sıkıştırmışlardı? Yanında getirdiği bu çocukları Kenan’ın etrafına dizmiş, kaçmasını önlemiş, kendi de karşı duvara yaslanmış sigarasını tüttürüyordu. Beni görebilirdi.
Sakince çömelip tırabzanların arasından izledim.
“Peki biz seni cumartesi nereden bulacağız?” Toprak sonuna kadar içtiği sigarayı yere atıp ayağıyla çiğnedikten sonra doğrularak baygın bakışlarını Kenan’a çevirdi. “Ne telefonlarını açıyorsun ne önceden buluştuğumuz mekânlara geliyorsun. Resmen malı aldın, götünü yayarak tüttürdün. Orası tamam da…”
Çocuklardan birisi geri çekildiğinde, sakince gelen Toprak bir anda iki elini Kenan’ın omzuna koyduktan sonra dizini karnına geçirdi. Ses çıkarmamak için elimi ağzıma götürmek zorunda kalmıştım. Kenan’ın inleyişi çok derindendi ve eğilince ağzından yere kanla karışık salya akmıştı. Acımıştı.
“Orası tamam da hizmetin bedeli nerede orospu çocuğu?”
Kenan, Toprak’tan ot almıştı. Parasını ödememiş miydi? Gözlerimi kırpıştırarak odaklanmaya çalıştım. Pekâlâ, okulda burslu seçeneği falan yoktu. Okul başvurusunda öğrencinin ailesinin varlıklı olduğunu bazı belgelerle ispat etmesi gerekiyordu hatta. Kenan’ın parasının olmaması imkânsızdı. Ailesi harçlığını falan mı kesmişti? Evden mi atılmıştı? Bu şeyler ne kadar pahalıydı?
“Abi, bak,” dedi Kenan acı içinde doğrulmaya çalışırken. Bir eli karnındaydı. “Bir arkadaştan borç alacaktım bu akşam. Ekti beni…”
Toprak onu daha fazla dinlemeden elini saçlarına geçirdiği gibi kafasını kaldırdı, Kenan’ın kafası duvara öyle bir çarptı ki birkaç saniye, gözlerini açana kadar bilincini kaybettiğini düşündüm. Toprak, Kenan’dan uzundu. Kenan ona yukarıdan bakarken Toprak saçlarını çekmeye devam ettiği için kaşları da kalkıyordu ve berbat görünüyordu.
“O zaman yarın nasıl ödemeyi düşünüyordun çulsuz herif!”
Bir inleyiş daha ve Kenan’ın kafası bir kez daha duvara çarptığında gözlerimi sımsıkı kapatarak cesaret toplamaya çalıştım. Aşağıda benim iki katım ağırlıkta beş erkek olduğunu biliyordum, Kenan’ın da beni yapacaklarımdan sonra öldürmek isteyeceğini saymazsak… Ama ne gelirken botumun içine sıkıştırdığım telefonumla polisi arayabilirdim ne de Bruce Lee misali tırabzanlardan atlayıp herkesi yere serebilirdim. Kafamı kullanmam gerekiyordu, bu da demek oluyordu ki konuşarak bu işi halletmem gerekiyordu.
Kenan’a hiçbir borcum yoktu, hatta bana yaptıklarından sonra ondan nefret ediyordum ama Toprak alacaklı bir insana göre bile aşırı dengesiz ve dikkatsiz davranıyordu. Kenan beyin kanaması geçirebilirdi. Ve ben bu sahneyi görmeme rağmen görmezden geldiğim için kendimi asla affetmezdim.
Gözlerimi açıp suratıma nötr bir ifade giydirerek ayağa kalktım ve tırabzanlardan tutunarak hafifçe öne eğildim. Toprak anında, üzerine düşen gölgeden yukarıda bir şeylerin hareket ettiğini anlamış ve kafasını kaldırmıştı. Önce kaşlarını çattı, ellerini Kenan’ın üzerinden çekti, ardından gözlerini kısarak bakışlarını üzerimde gezdirdi.
“Senin ne işin var burada güzellik?” Birkaç adım ileri attığında tam olarak platformun altındaydı. Ellerini beline yerleştirdi. “İçeride canın çok mu sıkıldı yoksa? Fazla mı sıradan geldi sana mekân?”
“Çocuğu bırakın, bugün ödemediyse yarın öder. Üç kuruş para için elinizde kalacak.” Sesim yeterince sert ve otoriterdi, yalnızca herkesin bakışları üzerimdeyken dönüp Kenan’a bakmamam gerekiyordu. Tanıdığım anlaşılırsa iş boyut atlayabilirdi.
“Benim işim seni ilgilendirmez güzellik.” Toprak’ın ses tonundaki flörtöz hava midemi bulandırıyordu.
“Bana güzellik demeyi kes.”
“Doğru, doğru…” Mırıldanırken eliyle çenesini ovaladı. “Adin’in alnıma açtığı yarığın acısı hâlâ geçmedi.” Kafasını yeniden kaldırdı ve göz göze geldik. “Ama sen o acıya değersin.”
Birden bir gülüş sokakta yankılandığında şokla başımı arkaya çevirdim. Kenan hafifçe gülmüştü ama boş sokakta sesi eko yapmıştı bu yüzden net duyulmuştu. Bu çocuğun derdi neydi? Neye güldüyse, ister sinirleri bozulduğu için ister son yediği darbeden sonra beyninin kısa devre yapmasından olsun, çenesini kapalı tutması gerektiğini bilmiyor muydu?
Toprak sakince arkasını döndü, ardından psikopat bir bakış fırlattı. “Ne gülüyorsun piç?”
“Hiç.”
Toprak sinirlenmişti. Kenan bilerek mi yapıyordu, bilmiyordum ama az önce dikkatini dağıtıp sakinleştirdiğim Toprak, onun yanına yürüyen öfkeli bir ayıdan başka bir şey değildi.
Kenan’la dip dibe geldiklerinde meydan okurcasına yüzüne baktı. “Söyle.”
Kenan ondan beklenmeyecek bir şekilde diklenerek kaşlarını kaldırdı. “Elde edemeyeceğin bazı kızlar vardır, Toprak Taşkın. Onlarla girdiğin diyaloglar dışarıdan köpek havlaması gibi duyulur.”
Siktir.
Toprak birkaç saniye sakinliğini korudu, bir adım geri çekildi, gözlerini ondan çekti. Kenan bile ifadesine şaşırmıştı. Ama ben bunun fırtına öncesi sessizlik olduğunun gayet farkındaydım. Toprak’ın yumruğu Kenan’ın yüzünde patladığında arkasındaki esmer çocuk bile “Abi dur!” diye çığlık atarak engellemeye çalışmıştı ama çok geçti. Kenan’ın kafası duvara öyle bir çarptı ki çocuk yere yığıldı.
Bu sefer elim ağzıma kapansa da çığlığıma engel olamamıştım. Koşar adımlarla merdivenlerden inip caddeden geçerken ara sokağa bir bakış atan tanıdık suratla göz göze geldim ama dönüp Kenan’ın yere düşen bedenine koşarken kim olduğunu bile düşünememiştim. Çocuğun çenesini çıkarmıştı.
Eğilip Kenan’ın sırtını duvara yaslarken korkuyla yanaklarını dürttüm. “Kenan, Kenan kendine gel!”
“Siz tanışıyor musunuz?”
Burnundan gelen kan elime bulaşmıştı. Toprak’ın sesini duyduğum an kalkıp göğsünden sertçe ittirdim onu, bir iki adım geriledi. “Derdin ne be senin?! Ne yaptığını sanıyorsun sen!”
Çocuklardan biri yoluma çıkıp elini koluma koyduğunda beni çekeceğinin farkındaydım ama ben kolumu ondan kurtaramadan başka bir el çocuğun elini koparırcasına çekti ve beni de arkasına aldı. Bu oydu. Caddeden geçerken ara sokağa baktığını görmüştüm. Bu karanlıkta beni tanımıştı.
“Ne oluyor lan burada?” Gökay’ın sesi sokakta yankılanırken diğer çocuklar Kenan’ın etrafından geri çekildiler. Toprak keyifle Gökay’a bakıyordu.
“Vaay, Gökay Mendere ha?” Dudaklarını birbirine bastırarak kafasını salladı, ardından kafasını eğip bana bir bakış attı. “Valla mıknatıs gibisin kızım, şehrin bütün belalılarını toplamışsın yanına.”
“Bana konuş, onunla konuşma.”
Gökay, Toprak’ın tişörtüne yapıştığında aralarında gözle görülür bir gerilim hattı kuruldu. İkisi tanışıyorlardı. Toprak ne çok kişiyi tanıyordu böyle? Gökay’la tanışmalarının sebebi de Alper’le aynı mıydı?
Kenan’ın belli belirsiz inlemeleri dikkatimi dağıttığında dönüp yanına çömeldim hemen. Ne yapacağımı bilmiyordum, burnu ve ağzının kenarı kanıyordu.
“Kenan beni duyabiliyor musun?”
“Ada…”
“Duyuyorsun… Ayağa kalkabilir misin?”
Hafif aralanmış gözlerini açarak etrafta gezdirdi. Muhtemelen kısa bir baygınlık geçirmişti, o yüzden kendini kaybetmişti. Elimden tutunup yavaşça benimle birlikte ayağa kalktığında sırtını duvara yaslayıp derin nefesler aldı.
Arkama döndüm. Birbirlerinin dibinde, hiç konuşmuyorlardı ama en sonunda Toprak, Gökay’ın elinde buruşturduğu tişörtünden elini çekip çocuklara bir bakış attı ve “Gidiyoruz,” dedi. Adımlarını dar sokağın diğer çıkışına atarken bana bakıp daha sonra Kenan’a dönerek “Seninle işim bitmedi,” diye tehdit savurmayı unutmamıştı.
Gökay, Toprak’ın kadrajdan çıkmasıyla bana döndüğünde ne söyleyebileceğimi bilmiyordum. “Ada, ne oluyor burada?”
Gözlerimi başka bir yere çevirip yutkunarak derin bir nefes aldım ve düşünmeye çalıştım. “Ben de bilmiyorum. Bir terslik olduğunu fark edince mekânın arka çıkışından kafamı uzattım; Toprak, Kenan’ı öldürmek üzereydi.”
“Öldürmek üzere falan değildi,” dedi Kenan bir elini duvara yaslayıp destek alarak.
Ona gözlerimi devirdim. “Gurur yapmanın sırası değil Kenan. Ona karşılık bile veremedin.”
“Veremezdim.”
Gökay’la aynı anda kaşlarımızı çattık. İlk soran o olmuştu. “Neden?”
Kenan elinin tersi ve kolunun içiyle burnundan akan kanı silerken “Ailemi tanıyor, şerefsiz,” diye homurdandı. “Evin önünde dolaşıyordu daha dün. Onlara kullandığımı söylemesi, hayatımı cehenneme çevirir. Riski alamam. Onlar öğreneceğine beni kum torbası yapsın daha iyi.”
“Ne kadar borcun var da ödemiyorsun?”
“Orası seni ilgilendirmez Kandemir.”
Gökay, Kenan’ın tavrı yüzünden ona tehditkâr bakışlarını attığı sırada, kolunu dürtüp onu yapacağı ya da söyleyeceği herhangi bir şeyden alıkoydum. Şu an istediğim son şey, başka iki kişinin kavga edişini görmekti. Kenan’ın yaptığı her ne kadar nankörlük gibi görünse de belli ki para sıkıntısı çekiyordu ve bahsetmek isteyeceği son kişi bendim.
“Neyse…” Ellerine bakıp ne kadar kan bulaştığını gördü. Yüzündeki kanı silmişti ama burnu duracak gibi görünmüyordu. “Eyvallah ikinize de. Borcum olsun.”
Sen önce bir Toprak’a olan borcunu öde de canını kurtar. Çenemi tutup dudağımı dişledim. Bunu söylememeliydim.
“Uyuma sabaha kadar, kafanın duvara nasıl çarptığını gördüm,” dedi Gökay, Kenan geri geri sokağın sonuna doğru yürümeye başladığı sırada. “Beyin kanaması geçirebilirsin.”
Kenan elini alnına götürüp kısaca asker selamı verdi, ardından karanlığın içine karıştı.
Gökay’la ikimiz kalmıştık. Ben hâlâ Kenan’ın ardından bakarken sormasını beklediğim soruyla birlikte bana döndüğünde mekânın ön girişine yürümeye başladık.
“Sen nereden tanıyorsun Toprak’ı?”
“Denk gelmiştik bir kere.”
Gökay ifademe baktı, bir şey okuyabileceğini düşünmüyordum ama muhtemelen, kendince tahminleri vardı. “Ha,” diye mırıldandı önüne dönerken.
Kaşlarımı çatarak adımlarımı izledim. Gökay, Alper’den haberdar mıydı? Aynı takımda olduklarını biliyordum ama… Gerçi, Gökay birçok şeyden haberdar gibi duruyordu. Sanırım bu hikâyedeki Fransız bendim.
“Ne, ha?” Onu taklit ettim, bahçeden içeri yürürken.
“Ha, ha,” diye mırıldandı asla açıklamayarak.
Hafifçe gülerek gözlerimi devirdim. Saçmalamaya başlamıştı.
İçeri geçtiğimizde kan bulaşmış ellerimi göstererek “Ben lavaboya gidiyorum,” diye mırıldandım. “Sen buradasın herhalde?”
Kafasını sallayıp ileriye bakındı. “Bizim çocuklar loca kiralamış, şurada bir yerdelerdir. Sana iyi eğlenceler.”
“Sana da.”
El salladım. Ters taraflara yöneldiğimizde tuvaletlere yürümeye başlamıştım, bir yandan da müziğin kafamın içindeki gürültüyü ve az önce olanlardan üzerime bulaşan gerginliği yok etmesini umuyordum. Ama beklentiler üzerdi, değil mi?
Karanlık bir sokakta pek de sevmediğim bir sınıf arkadaşımı sıkıştırmış ölümüne yumruk sallayan bir çocuğa kafa tutmuştum, üstelik aynı çocuk Alper’in torbacısıydı. Bu ne demek oluyordu? Toprak okuldaki birden fazla öğrenciye mi ot satıyordu? Nereden bulaşmıştı bu çocuğun malları bizim okula? Dağın başındaki, etrafı yüksek duvarlarla çevrili bir okulun çıkışına gelecek kadar yürek yemiş olamazdı. Öğrencilerin takıldığı ortak mekânlara gidiyordu.
Mesela burası.
Tuvalet büyüktü, siyah mermerlerle döşenmişti ve içeride birkaç kız vardı yalnızca. Aynalardan birinin karşısına geçip suyu açtım ve elimi ıslattıktan sonra sabun sıkıp kanı tenimden sökmeye çalıştım. Saniyeler içerisinde kurumuştu kan, çıkmakta ne inatçı bir şeydi böyle… İkinci denememde kandan kurtulunca bir peçete alıp ellerimi kuruladım.
Çisem’in yanına dönmeliydim, yokluğumu fark etmiş miydi? Toprak’la Kenan’ı anlatsam Toprak’ı tanır mıydı o da? Bir sürü insan tanıdığını biliyordum ve nedense Alper dolayısıyla olsa da olmasa da Toprak’ı tanıdığından neredeyse emindim… Benim nereden tanıdığımı sorduğunda ne söyleyecektim? Tanımadığımı söyleyebilirdim. Kenan, ara sokakta, tanımadığım torbacı çocuklar tarafından aldığı malın parasını ödemediği için sıkıştırılmıştı ve ben onun hayatını kurtarmıştım. Teknik olarak, Gökay’la beraber. Eyvallah, teşekkür sayılır mıydı?
Tuvaletten çıktığım an Çisem’i göremediğim çocukların yanından ceketimi kapıp çantamın askısına taktım ve etrafa bakınmaya başladım. O sırada Alin gözüme ilişmişti, konuştuğu kızların yanından ayrılıp gülümseyerek yanıma yöneldiğinde yürümeyi kesip olduğum yerde buraya gelmesini bekledim ama bir yandan ya Çisem için bakınıyordum. Botumun arasına sıkıştırdığım telefonumu çıkartıp onu arayacağım sırada Alin önümde belirdi.
“Ada! Burada olduğuna çok sevindim…”
Kafamı sallayarak hafifçe gülümsedim ve gözlerimi mekânın tasarımında gezdirdim.
“Evet… Şey, güzel mekân.”
“Mojitosuyla ünlü burası. İzmir’deki şubelerinden biliyorum ben de.” Kafasıyla barı işaret etti. “Mutlaka denemelisin. Gel bir tane içelim…”
“Çisem’i gördün mü hiç?” diye sordum onunla birlikte bar kısmına yürürken, ardından onun cevabını duyamadan Çisem’in arka tarafa, sarışın bir çocukla neredeyse koşturarak yürüdüğünü fark ettim. Siktir. Siktir. Siktir.
Sarışın çocuk Alper değildi.
“Sen söyle ben geliyorum.”
Koşar adımlarla kalabalığın arasına karışıp Çisem’i masa başlarında ararken daha başından çok yanlış yerlere bakındığımı biliyordum ama resmen kaybolmuşlardı. Nereye gitmiş olabilirlerdi? Arka çıkıştan mı çıkmışlardı?
Toprak’ın Çisem’le ne ilgisi vardı? Neden geri dönmüştü? Çisem… Alper’i biliyor muydu gerçekten?
Arka çıkışın kapısını açıp etrafa bakındım ama ara sokak boştu. Dönüp tekrar içeri girerken nereye bakabileceğimi bilmiyordum, nereye girmiş olabilirlerdi ki? Tuvaletlere mi? Gidebilecekleri fazla bir yer yoktu.
Sonunda pes ettiğimde bar kısmında yalnız dikilen Alin’i fark ettim, etrafa donuk bakışlar atıyordu. Gülümsemediğinde gerçekten soğuk görünüyordu. Bunu maç sırasında birkaç kere daha fark etmiştim, bazen biriyle konuşurken kocaman gülümsüyor ve o kişi başını çevirdiğinde kendi ifadesini de düşürüyordu suratından. İnsanlara, yanlış anlaşılmamak için zorla gülümsediğini düşünüyordum.
Adımlarımı yanına atarken bir yandan da Çisem’i arıyordum ama açmıyordu.
“Söyledin mi?” Alin’in yanındaki bar sandalyesine geçtim, telefonumu çantama atarken. Çisem hangi deliğe girdiyse bir an önce çıksa iyi ederdi çünkü bu sefer gördüklerimi açık açık soracaktım.
“Neyi?” Alin dalgınca sordu.
“Mojito?”
“Ha.” Kendi kendine güldü. Birkaç saniye sonra barista önümüze iki bardak bırakmıştı. “Söyledim.”
Bardağa uzanıp bir yudum aldım, sert değildi, limon tadı geliyordu.
“Güzelmiş.”
“Ada, bir şey mi oldu?”
Bir yudum daha alırken bardağın üzerinden gözlerimi Alin’e diktim. Gergin mi davranıyordum? Gergin olmam için bir sebep yoktu. Yalnızca en yakın arkadaşım az önce, sınıf arkadaşımın elinde kalacağı tehlikeli bir çocukla birlikte ortadan kaybolmuştu.
“Çisem kayboldu da ortadan, ona bakınıyordum,” diye mırıldandım bardağı bırakırken. “Telefonunu da açmadı. Müzikten duymamıştır.”
“Çisem mi?” Alin’in bakışları kısılmış, omzumun üzerinden arkaya bakıyordu. “Çisem şurada değil mi? Şu sarışın çocukla?”
Şaşkınlıkla arkamı döndüm. İleride, neon ışıklandırmalı küçük tabelaların asıldığı bir duvarın kenarında, karanlık koridorun önünde kenara çekilmiş tartışan iki kişi vardı. Çisem ve Toprak. Ben onlara döndüğüm sırada tartışmaları bitmişti ve Toprak gözlerini devirerek Çisem’in yanından geçip gittiğinde onunla göz göze geldik. Çisem arkasındaki duvara yaslanmış ve ellerini yüzüne kapatmıştı. Toprak’ın yanıma yürüdüğünü, yüzüyle görüşümü kapandığında anca fark edebildim. Bütün dikkatim Çisem’den çekilmişti.
Alin “Ben arkadaşlarıma bir bakayım,” diye mırıldanarak bizi yalnız bıraktığında Toprak, Alin’in kalkıp gitmeden önce oturduğu sandalyenin yanında ellerini ceplerine sokarak dikildi ve bana bakmaya başladı.
“Sen gitmemiş miydin?” Çatılmış kaşlarım ve katı ifademle yüzüne bakarken söyleyeceği şeyi değil, az önce Çisem’le ne konuştuklarını düşünüyordum. Çisem’in bu çocukla ne işi olurdu?
“Ufak bir işim çıktı,” dedi sakin bir ifadeyle, gözlerini üzerimde gezdirirken. “Yalnız mısın?”
“Seni ilgilendirmez.” Gözlerimi kaçırdım. “Çisem’le ne konuştunuz?”
“Çisem?” Kaşlarını kaldırdı. Tanıştığımızı yeni fark ediyordu. Bu duyguyu paylaştığımızı bilmek güzeldi, Toprak etrafımdaki herkes tarafından bilinirken ben, neredeyse her şeye şaşkın gözlerle bakıyor ve neler olduğunu çözmeye çalışıyordum çünkü. Elbette Çisem’le tanışıyorduk. O benim en yakın arkadaşımdı. Ben onun en yakın arkadaşı mıydım… O konu biraz tartışmaya açık görünüyordu.
“Evet, Çisem,” dedim başımla arkayı işaret ederek.
“İşte o da seni ilgilendirmeyebilir güzellik.” Rahat bir ifadeyle başını hafifçe yana eğdiğinde hafif baygın gözlerle bana bakıyordu. Bir şey mi kullanıyordu böyle olmak için?
Önüme dönerek yarıladığım içeceğimi elime aldım ve gözlerimi Çisem’in önceden dikildiği yere çevirdim. Hâlâ elleri yüzüne kapalıydı. Ne hakkında konuştuklarını yalnızca tahmin edebiliyordum ama Çisem gerçekten kötüydü. Yanına gitmem gerekiyordu. Kafasını bozan her ne varsa konuşmamız gerekiyordu. Bu gece onun derdini dinlemediğim son gece olacaktı.
Cesaret toplamak için büyük bir yudum aldım mojitodan, ardından bardağı tezgâha bırakıp Toprak’a ters bir bakış atarak sandalyeden indim ve Çisem’in yanına yürümeye başladım. O sırada mekânın girişinden sesler gelmeye başlamıştı. Dikkatim, Çisem’in yanına ulaştığım an dağılmıştı ve Çisem, beni gördüğünde tepki vermeye kalmadan bakışlarını şaşkınca ileri çevirdi. Gözleri kan çanağı olmuştu, ıslak kirpikleri birbirine geçmişti.
“Çisem?” Endişeli sesime kulak vermedi, dikkatini çekmek için elimi koluna koymuştum ama ona da tepki vermemişti.
“Alper?” Fısıldadığını duydum.
Kalabalığın arasında kaybolan Toprak, Alper’le birlikte göründüğünde Alper’in suratında öfkeli bir ifade vardı. Toprak her zamanki gibi rahattı ama Alper’in peşinde arka tarafa sürükleniyordu. Gözümüzün önünde bar tezgâhının arkasına geçtiklerinde Alper kapıyı öyle sert kapattı ki bir an yerin sallandığını hissettiğimi düşündüm.
“Çisem,” dedim önüne geçip kollarından tutarak. “Çisem ne oluyor?”
“Ada…”
Sonunda transtan çıkmıştı. Burnunu çekip kirpiklerindeki yaşları parmaklarıyla silmeye çalışarak derin bir nefes aldı. “Bir şey olmad…”
“Toprak’la konuştuğunuzu gördüm.” Dümdüz suratına baktım ve ifadesini dikkatle izledim. Daha fazla saklamaması gerekiyordu.
Şaşkınlıkla dudakları aralandı. Ardından kaşları çatıldı.
“Sen nereden tanıyorsun Toprak’ı?”
Bir şey söylemeden önce düşünmem gerekiyordu. Hem Alper’in sırrını tutup hem de Çisem’e daha fazla yalan söylemekten nasıl kaçınabilirdim ki? Hem doğruyu söyleyerek hem de bir kısmını saklayarak…
“Bir kere, Varis’le birlikteyken karşılaştık. Az önce de arka sokakta bir çocuğu sıkıştırdığını gördüm. Gökay geldiğinde gittiler ama ne olduysa geri dönmüş.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Seninle konuşmak için mi geri döndü?”
Çisem’e odaklı kalabilmek için birkaç kere kırpıştırdım gözlerimi ama görüşüm bulanıklaşıp duruyordu. En sonunda neon ışıklara takıldığımda başım dönmeye başlamıştı, geriye yaslanıp bir yere tutunmak için kollarımı uzatırken Çisem ne olduğunu çok geç anladı ama ondan önce belime dolanan bir kol hissettim.
Diğer eli, tutunmak için havaya kalkan elimi tuttuğunda birkaç sarsak adımın ardından tekrar ayaklarımın üzerinde dikiliyordum.
“Gece yarısına kadar ödev yapacağım, ha Ada?”
O.
Işığa alışmaya çalışırken birkaç kere gözlerimi kırpıştırarak kafamı kaldırdım. O’ydu. Buradaydı. Burada ne yapıyordu? Alper’le birlikte mi gelmişti?
“Planlar değişebilir,” diye mırıldandım elimi elinden, kolunu belimden çekerken. Haklıydım. Haklıydım, değil mi? Bu konuda kendimi haklı çıkardığım denkleme de sonucuna da ulaşamıyordum kafamın içinde. Her şey bulanık gibiydi.
“Bunun hakkında daha sonra konuşacağız.” Kulağıma fısıldadı.
Nedense fısıldayışı bütün boynumu ve kulağımı gıdıklamıştı. Üzerinde ince bir tişört ve ceket vardı. Mekân loş aydınlatıldığından gözlerinin griliğini görmek imkânsızdı ama yan duvardaki neon tabelaların ışığı yüzüne yansıyordu.
“Az önce ayakta dururken mi dengeni kaybettin sen?” Çisem şaşkınca sordu.
Elimi saçlarımdan geçirip “Bir an başım döndü, alkol çarptı herhalde,” diye mırıldandım.
“Ne içtin?”
Varis dikkatlice yüzümü süzmeye başladığında önemsizce “Mojito,” diye mırıldandım. Bir bardağı bile bitirmemiştim, ağır bir içki değildi. Çisem’e çevirdim bakışlarımı. “Hâlâ soruma cevap vermedin Çisem.”
Bakışlarını yukarı kaldırıp Varis’e baktı, birkaç saniye sonra tekrar bana döndü ve “Sonra konuşuruz, tamam mı? Sonra anlatacağım, söz,” diye mırıldandı. Bakışları, sözünü bitirir bitirmez telaşla Varis’e dönmüştü.
“Alper’le Toprak personel odasına kapattılar kendilerini. Bir şey yapamaz mısın?”
Varis kaşlarını hafifçe kaldırdı, ardından nötr surat ifadesini Çisem’e çevirdi. “Bir şey mi yapmam gerekiyor?”
“Evet.” Çisem üstüne basarak kullandığı kelimeyle birlikte, ellerini iki yanında açıp bir ayağını hafifçe yere vurmuştu. “Toprak’ın dürtüldüğünde ne kadar ileri gittiğini biliyorsun ve Alper çok kışkırtıcı olabiliyor.”
“İşlerime karışılmasından nefret ederim, neden başkasınınkine karışayım?”
Pekâlâ, teorik olarak Varis haklıydı. Ama işin manevi boyutuna gelirsek Çisem, ilk defa Varis’ten bir şey rica ediyordu ve Alper için endişeleniyordu. Daha önce Alper’i hiç o kadar öfkeli görmemiştim ve içeride her ne oluyorsa aşırı gürültü çıkması hâlinde bile buradaki müzik, oradaki sesi bastıracak kadar güçlüydü.
“Sen hastasın,” dedi Çisem, boynundaki damar çıkmıştı öfkeden. “O senin arkadaşın!”
“Evet, o benim arkadaşım.” Varis’te yaprak kımıldamıyordu. “O yüzden bırak da seçimlerine saygı duyayım.”
Başım dönüyordu, bir şekilde müzik kulağıma daha güçlü geliyordu. Varis’le Çisem’in arasında çıkan tartışma da kafamın içinde yankılanmaya başladığında gözlerimi iyice kısmış, artık kimin ne kadar haklı olduğunun hesabını yapamayacak hâle gelmiştim.
“Tamam,” dedim aralarından geçerken. “Ben gider bakarım o zaman ne yapıyorlar.”
Varis seslice nefes verdiğinde arkamdan yaklaştığını duymuştum. Eli, elime dolandığında gittiğim iki adımı da arkamı dönmeden geri yürümek zorunda kaldım. Varis bana ters ters bakarken bakışlarını Çisem’e çevirdi, ardından “Sen burada kal,” diyerek son bir kez gözlerini üzerime çevirdikten sonra büyük adımlarla ilerlemeye başladı.
Personel odasına gidiyordu.
Ben elimi duvara yaslayıp tutunurken Çisem “Aman, ne romantik,” diye homurdandı ve bana döndü. “Alınma ama…”
Kafamı olumsuz anlamda salladım. Alınacağım bir şey yoktu. Zaten söylediği şeyi de pek algılayabiliyor değildim. Barista mojitoyu sağlam yapmış olmalıydı, kafam güzel olmuştu biraz.
“Ada sen iyi misin?”
Kafamı sallayarak dudaklarımı birbirine bastırdım ve kalabalık ortamları bahane ederek bir şeyler saçmaladım. Çisem elini uzatıp ateşim var mı diye alnıma bastırırken gülerek kolundan ittirmiştim, ateşim falan yoktu. Hasta değildim.
Birkaç saniye sonra personel odasının kapısı menteşelerinden çıkacakmış gibi sertçe açıldığında ilk çıkan Toprak’tı, sinirleri bozulmuş gibi görünüyordu. Arkasından Alper keyifsiz bir ifadeyle geliyordu. Varis arkadaydı. İnsanların arasından bu tarafa yürürlerken Alper’in Toprak’a çıkışı göstererek, siktirip gitmesini söylediğini duymuştum ama Toprak hiç oralı olmamıştı. Bunun yerine, yanından geçen bir çocuğa omuz atıp birkaç kişinin sohbet ettiği masaların birindeki yarısı boşalmış içki şişesini kaptığı gibi kafasına dikti.
Alper bu tarafa yürürken iki kızın olduğu başka bir masanın başında dikilmiş Toprak’a ters bir bakış atıp gözlerini Çisem’e çevirdi.
Hafifçe gülerek Çisem’in koluna vurdum.
“Sizin aranızda ne var be?”
Çisem şaşkınlıkla bana döndü. “Ada sen gülüyor musun?”
Anında suratımdaki ifade silindi. Gülüyor muydum? Farkında değildim. Aslında az önce öyle sormak da istememiştim. Yani sürekli içimden kendime sorduğum bir soruydu ama ağzımdan kaçırmıştım sanırım.
“Ayrılıyor musun Çisem, mekândan?” diye sordu Alper kendi kendine cevaplayarak, yanımıza ulaştığında. “Ne tesadüf. Ben de ayrılıyorum. Birlikte gidelim.” Çisem’in koluna uzandı.
Çisem sertçe kolunu kendine çektiğinde ceketini üzerine giyiyordu. “Seninle hiçbir yere gelmiyorum ben.”
Varis karşımda dikiliyordu, gözleri üzerimdeydi. Birkaç saniye ona baktıktan sonra tekrar Çisem’le Alper’in arasında gezdirdim bakışlarımı. İlk defa yanımda tartıştıklarını görüyordum. Biyoloji dersinde yeni bir mikroorganizmayı izlerken kalbi deli gibi atan, tıp okuma hayaliyle gece gündüz çalışan bir öğrenci gibi göründüğüme yemin edebilirdim. Burada da yeni bir oluşumu izliyorduk sonuçta… Değil mi? Görmemek için aptal olmak gerekiyordu.
“Ne derdin vardı da o piç kurusuyla konuştun?”
“Seni ilgilendirmez.”
“Beni ilgilendirmeyen bir şey konuşmuş olamazsınız.”
“Çok iyi biliyorsun yani ne haltlar yediğini.”
“Çisem, benim yediğim halt seni ilgilendirmez.”
“O zaman benim kiminle ne konuştuğum da seni ilgilendirmez Alper!”
Çisem’in sert çıkışıyla birlikte bir adım yana kayıp ona, korktuğumu belli ettiğim garip bakışlar atarken kendi kendime gülerek kafamı sallamaya başladım. Kafamı sallamam, biraz kendime gelmeye çalışmamdandı. Kan mı beynime gitmiyordu bilmiyordum ki… Zaten onlar da düşünme işini hiç kolaylaştırmıyordu. Birbirlerine söyledikleri tek şey, birbirlerini ilgilendirmedikleriydi ama bunun koca bir yalan olduğu ortadaydı.
“Ada sen gerçekten iyi değilsin bak,” dedi Çisem, şaşkın bakışlarını fark ettiğim sırada.
Omuz silkerek baktım ona. Gayet iyiydim. Neden sürekli iyi olmadığımı söyleyip duruyordu? Elimi ona doğru sallayıp başımı çevirdiğimde yeniden neon ışıklara bakmıştım. Gerçekten insanın gözünü alıyorlardı. Yüzümü buruşturarak önüme dönerken bir anda Varis’i dibimde bulduğumda şaşkınca söylenmeye başladım.
“Ne yapıyorsun?” Çenemin altından ittirip başımı yukarı kaldırdı ve neredeyse başımı geriye yatırdı. “Varis…”
Her ne kadar başımı indirmeye çalışsam da diğer elini boynumla saç diplerim arasında bir yere yerleştirdiği için gücüne karşı koymak pek de olası değildi. Varis’in doğrudan gözlerime baktığını hissettim. Ardından sert bir küfür mırıldandı ve birden elleri üzerimden çekildi. Gözlerimi kırpıştırarak “Delirdi bu da iyice,” diye homurdandım ama harfleri yutuyordum sanki. Varis’in artık karşımda olmadığını fark etmem birkaç saniye sürmüştü. Hayır, burada değildi… Doğruca ileriye, bir masaya gidiyordu.
Toprak’ın hâlâ kızlarla flört ettiği masaya.
Varis’in yumruğu Toprak’ın suratında patladığı an, Toprak kelimenin tam anlamıyla yere uçarken masanın üzerindeki birkaç bardağı da devirmişti ve çıkan ses, etraftakilerin geriye çekilip onların alanının boşalmasına yol açmıştı. Varis’in elleri Toprak’ın yakasına yapıştı ve onu bar tezgâhı boyunca kaldırıp oraya yasladı, tezgâhın üzerinde ne kadar bardak varsa etrafa düşerek kırılmıştı.
“Yemin ediyorum elimde kalırsın Toprak…” Devamını kulağına fısıldadı. Toprak tepinmeye başlamıştı.
Şaşkınca bir çığlık kaçan ağzıma ellerimi kapatırken yanıma döndüm, Alper yerinde yoktu ama Çisem şokla bana bakıyordu. Anlamamak imkânsızdı. İmkânsızdı. Ama ne zaman içmiştim ki? Düşünmeye çalışırken bakışlarımı, Alper’in ortaya çıkıp Varis’i Toprak’ın üzerinden çekmeye çalıştığı tarafa çevirdim tekrar, çok fazla şey oluyordu ve beynim doğru düzgün çalışmıyordu.
Çisem’le konuştuktan sonra yanıma gelmişti, dikkatimin dağıldığı bir anda içeceğime karıştırmış olması muhtemeldi. Onun için çocuk oyuncağıydı değil mi? Birinin kanına zehir karıştırmak…
“Abi saçmalama, bırak çocuğu!” Alper’in eli Varis’in kolundaydı. “Burası yeri değil.”
“Alper, çekil.”
“Ada’yı al, git Varis.”
Varis geri çekilecek gibi durmuyordu. Alper’in kolunu tutuşunun ona bir etki etmediğini biliyordum, isterse, özellikle Toprak şu hâldeyken, onu buraya gömebilirdi ama bu kadar insanın arasında kavga edecek biri olmadığını düşünüyordum. Şu an Toprak’a yapabileceği hiçbir şey bütün bu olanları geri saramazdı. Toprak alkollüydü, kullandığını da biliyordum çünkü kafası zaten en başından yerinde değildi. Tek bir yumrukla daha bilinci tamamen kapanabilirdi ve kötü şeyler olabilirdi. Alper haklıydı.
Varis, dönüp gözlerini benim üzerime çevirdiğinde yalnızca gözlerimi kırpıştırarak yüzüne bakıyordum. Işık gerçekten rahatsız ediyordu. Eve gitsem iyi olurdu. Belki çok su içersem kendimi kusturabilirdim…
Ben uyuşturucu mu içmiştim?
Tekrar hıçkırdım. Varis gözlerini kapatıp derin bir nefes alırken Alper onu bu tarafa doğru ittirdi, o da karşılık vermedi. Bir saniye sonra Varis yanımdaydı, beni kolumdan yakaladığında “Gidiyoruz,” diye mırıldandı ama ilk defa fikrimi sormadığı için ona diklenecek inatçılığım yoktu üzerimde.
Yalnızca başım dönüyordu biraz.
Dönüp Çisem’e el salladım ama muhtemelen el salladığım kişi Çisem değildi. Çisem küt saçlı, sarışın değildi, değil mi?
Ön çıkış uzaktaydı, Varis yangın çıkışının koridorun sonunda olduğunu görmüş olmalıydı ki o tarafa yönelmiştik ama durma ihtiyacı hissettiğimde kolumdan tutan eline götürdüm elimi ve adım atmayı bıraktım. Kime ne kadar sinirli olduğu önemli değildi, benim başım dönüyordu ve içeride kanımın kaynadığını hissediyordum.
“Ada,” diye mırıldandı bana dönerken ama ona bakmadım. Daha çok bakışlarımı yerde gezdiriyor, baş ağrısı gibi hafifçe gelen sinir bozucu dalgaları sindirmeye çalışıyordum.
Hâlâ koluna tutunduğumu fark ettiğinde bir şeyler dank etmiş olmalı ki eğilip kollarını sırtımdan ve bacaklarımın altından geçirdi. Ayaklarım havalanırken bu sefer, tutunmak için kollarımı boynuna doladım. Hareketlerimin mantığını sorgulayacak bir hâlde değildim, yalnızca yürümek ya da ayakta durmak dışındaki her seçenek daha iyi görünüyordu gözüme.
Merdivenleri inene kadar başımı boynundan çıkarmadım, birkaç soluk alışımda oksijen yerine onu içime çekiyormuşum gibi hissetmeye başlamıştım ki başımı kaldırmak istedim. Garip bir histi. Bir dürtü gibi. Belki de içtiğim şeyin etkisindendi, bilmiyordum.
Merdivenleri inmiştik.
Boynundaki kollarımı sıkılaştırdığım için başımı kaldırdığımda neredeyse burun buruna geldik. Hareketliliği hissedip başını bana çevirmişti, bunu hesaba katmamıştım. Sokaktaki tek aydınlatma uzaktaki bir sokak lambasından gelen loş ışıktı, o da yandan yüzüne vuruyordu.
“Yalancısın,” diye mırıldandım açık tutmaya çalıştığım gözlerimle, gözlerinin içine bakarken. Yorulmuştum.
Anında kaşları çatıldı.
“Ne?”
“Yalancısın,” diye mırıldandım hafifçe omuz silkerek. “Bayağı iyi kafa yapıyormuş bu şeyler.”
Hepsini denedim Ada. Hiçbiri senin kadar iyi kafa yapmıyor.
Kaşları hafifçe kalktı.
“Gerçekten o küçük kafanın içinde kayboldun değil mi?”
Gülümseyerek gözlerimi kısmış, kafamı sallarken istemsizce gülüyordum. Kafamın içinde kaybolmuştum. Ne düşüneceğimi ne söyleyeceğimi, ellerimi dahi nereye koyacağımı bilmiyordum. Varis’in bakışları gözlerimden biraz aşağı, dudaklarıma düştüğünde gülmeyi kesmiştim. Ne zaman bakışlarını aşağı düşürse heyecanlanıyordum. Yüzünde öyle bir ifade oluyordu ki iki dudağımı birbirine dikmek mi istiyordu yoksa öpmek mi, ayırt edemiyordum.
Ayık kafayla yapmayacağım bir harekette bulunup ben de gözlerimi onun dudaklarına indirdim. Belki bir şey yapardı. Belki kafasını biraz daha öne uzatırdı. Belki…
Bir kolumu ensesinden çözdüğümde aklıma gelen tek şey, onun aynı hareketi yaptığı birkaç andı zihnimde oynayan; elini çeneme yaklaştırıp başparmağını altdudağıma sürtüyordu hep. Bu hareketinin bir anlamı var mıydı merak ediyordum. Elimi yüzüne yaklaştırdığımda ne yaptığımı anlamadı, gözlerini kaldırıp yüzüme baktı. Başparmağımı o sırada altdudağına değdirdim, hafifçe sürttüm, gözlerimi gözlerine çevirdim.
“Senin kafan yerinde değil,” diye mırıldandı kendi kendine.
Değil miydi? Bilmiyordum. Orada olup olmadığını nasıl anlayabilirdim ki? Yalnızca onun güzel yüzünden başka bir şey yoktu gözümün önünde, ben de onu düşünüyordum işte. Neden böyle söyleyip anın içine etmek zorundaydı ki?
“İnsanlar sarhoş olunca en çok gitmek istedikleri yere giderlermiş,” diye bir mırıldanış kaçtı dudaklarımın arasından. Normalde olsa ona asla anlatmak istemeyeceğim bir hikâyeydi bu. “Kendilerini neden alıkoyuyorlarsa onu yaparlarmış.” Doğruydu. Çisem bu yüzden sarhoş numarası yapıp arkadaşlarından gelen içki tekliflerini reddediyordu ve asla kendini kaybetmiyordu. “En son ne zaman sarhoş oldun?”
Durdu. Bu soruyu beklemiyordu. Ben de bunu sormak istediğimi bilmiyordum… Kelimeler yalnızca dökülüyordu ağzımdan, eğrisini doğrusunu görmem için beynime gitmiyorlardı. Belki beynime kan bile gitmiyordu o an.
“Beş hafta önce. Pazartesi.”
Benimle tanışmadan önceydi. Neden sarhoş olduğunu bilemezdim. Belki de sadece arkadaşlarıyla dağıtmıştı…
“Salı sabahı okul olduğunu bilerek dağıtmak pek de sorumluluk sahibi olmadığını gösteriyor Adin.”
“Belki de önceki gecenin etkileri sürdüğünden tuvalete dalıp seni kıstırmışımdır Kandemir.”
Ben hatırlamaya çalışarak, kaşlarımı çatmış bir şekilde başka bir yere odaklanırken Varis önüne döndü, birkaç saniye sonra arabanın ön kapısını açmış beni içeri bırakıyordu. Emniyet kemerine uzanmış, kilidini takarken kollarımı boynundan indirdim yavaşça.
“Bu bir özür mü?”
Hatırlıyordum. Kumsal yüzünden formam mahvolmuştu, üstümü çıkartmıştım ama kapı bir anda açıldığında korkuyla duvara sinip üzerime tutmuştum polo yaka tişörtümü. Çekilmiyordu. Onu ittirirsem çekileceğini söylemişti ama bu, sadece tişörtüm üzerimden düşerse olacaktı. Karşısında sutyenle dikilmek benim için utanılacak bir şey değildi; bu yüzden, eğer beni bu şekilde aşağılamaya çalışıyorsa bir işe yaramayacağını göstererek meydan okumuştum ona ve diretmeden ittirmiştim onu. Gözlerini gözlerimden çekmemişti bile.
“Neden beni kırmak istedin?” Emniyet kemerini bağladığında ona sorduğum soru yüzünden hemen geri çekilmedi, griliklerinin yüzümü deştiğini fark ettiğim an ise gözlerimi üzerine çevirdim. Dürüst itirafını istiyordum.
“Ada…” Bir eliyle çıplak bacağımın yanından, koltuğa tutunduğunda diğer eliyle çenemin altından başımı kaldırmam için hafifçe ittirdi. Artık yüz yüzeydik. “Seni hâlâ kırmak istiyorum.”
Samimi itirafı gerçekten içimde bir şeyleri kırmıştı. Nasıl bir an şefkatle tutuyor, bakıyor, öpebiliyor ama diğerinde beni kırmak istediğini söyleyebiliyordu? Bu şekilde ona nasıl güvenebileceğimi düşünüyordu?
Alev alev hissediyordum göğsümün orta yerinde. “Ben sana hiçbir şey yapmadım.”
Ben yaptığımda ona hiçbir etkisi olmamıştı ama o başparmağını altdudağıma sürttükten sonra saç tutamlarımı kulağımın arkasına ittirdiğinde ben çok şey hissettim. Gözlerimi kapattım. Hissin kaybolmasını bekledim. İçtiğim şeyden mi böyle savunmasız hissediyordum? Kalkanlarımı giydirmem gerekiyordu yüzüme, ifademden ödün veremezdim. Beni kıracağını söylüyordu. Beni kıracağını biliyordum.
Gözkapaklarımı araladıktan sonra dudaklarımı birbirine bastırdım.
Suratında hiçbir ifade yoktu.
“Sen bana çok şey yaptın.”
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.