Kelebeği Öldürmek
Kelebeği Öldürmek
6. Bölüm
600 72

ALTINCI BÖLÜM
 
“Göğsünü yarıp geçen bu tatlı his, tenine işler, zehrini tattırır
çünkü kelebek hevesle uçtuğun o yağmur; şifa değildir yarana, kanatlarını ıslatır.”

 
Alkolü kan dolaşımınıza kabul etmenizle ilgili sorun şuydu: Bedeninizin ayak uydurduğu hareketleriniz, beyninizin süzgecinden geçmiyordu. Bir şeyi yapmak istediğinizde, yapmak için kıvrandığınızda hatta; alkol, sizi icraattan alıkoyan bilincinizi uyuşturuyordu. Eğer duygular kilitli bir kutuysa alkol anahtarıydı. Sırlar, kapalı kapılar ardında tutulmalıysa anahtarlar atılmalıydı.

Pişman olacağımı bile bile, ayaklarım hedefe yürürken suratına fırlatacağım içkinin bile yarısını içmemin sebebi tam olarak buydu. Beni geri götürmeye çalışan, ayaklarıma dur diyen ne varsa içimde, yutmak.

Ve yuttum.

Asansöre koşar adımlarla yürürken içimde tek bir damla pişmanlık yoktu, sadece hareketlerimi her şey olduktan çok sonra düşünmeye başlamıştım ve bu büyük bir sorundu. Neden Kumsal’ın suratına içki çarpmıştım? Koridorda yalnızken bana yine kirli sözleriyle saldırmıştı ama bu, her zaman yaptığı bir şeydi; üstelik bu sefer ağzının payını verdiğimi düşünüyordum, anlamsız konuşmaları dışında. Suratına içki çarpmamın hiçbir sebebi yoktu. Olamazdı. İstediği kişiyi öpebilirdi Kumsal, benim bunda söz hakkım yoktu.

Bir daha içmiyorsun Ada.

Sarhoş bile değildim ki!

Öte yandan Varis’e siktiri çekmekte haklıydım. Beni mesajlarıyla rahatsız ediyordu, istemediğim hâlde test kitabını verip bir de üstüne yüksek not alırsam beni, ona borçlu olacağım bir duruma sokmaya çalışıyordu. Karşıma geçmiş, daha beş dakika önce tanıştığım çocuğun hayatını mahvetmekten bahsediyordu ve yanına gitmem için blöf yapıyordu.
Blöf.

Kumsal’la olması blöf olmasa bile neden umurumdaydı ki? Beni neden ilgilendirsin bu? Neden rahatsız olmuştum o kadar? Ne uyanmıştı o an içimde de öyle salakça bir harekette bulunmuştum?

Yuttuğum pişmanlığım boğazımdan yukarı tırmanıyordu.

Asansörün kapıları kapanırken Varis’i, terastan salona girerken gördüm ama görüşüm asansörün çelik kapılarıyla birlikte kapandı. Çisem’i yukarıda bırakmıştım, o olmadan gidemezdim. Olanlardan sonra peşimden gelir miydi? Aklım çalışmıyordu, ellerim titremeye başlamıştı. Bir an önce buradan gitmeliydim. Evet. Kapıya çıkınca gördüğüm ilk taksinin önüne atlayıp doğrudan eve gidecektim.

Asansörün kapıları açıldığı an, lobiden kapıya yürümeye başladım. Güvenlikteki kadın ve kapıdaki iki adamın gözleri acelem yüzünden anında bana çevrilmişti; ilk hatamı orada yaptım, yavaşladım. Kapılardan geçtikten sonra, boş sokağa adımımı attığımda ise ayak sesleri ensemdeydi.

Diğer asansörü kullanmıştı.

Varis’i gömleğinden tanıdım, kolumdan tutup etrafa bakarak beni rezidansın ara sokağına çekerken bir sokak lambasının aydınlattığı bahçe duvarına sırtımı dayadı.

“Ne yapıyorsun Varis? Bırak!”

“Asıl sen ne yapıyorsun Ada? Öylece siktiri çekip gidemezsin.” İki kolunu, iki yanımdan uzatmış, hafifçe üzerime eğilmiş ve kaşlarını çatmıştı. Çatık kaşlarına rağmen keyfi yerinde görünüyordu, sanki yaptığım şey hoşuna gitmişti. Gözleri geceden daha karanlık görünüyordu bu sefer çünkü grilerini belli edecek bir ışık huzmesi bile düşmüyordu yüzüne.

Hıçkırdım. Bir anda, bir hıçkırık boğazımdan kaçtı, şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırarak elimle ağzımı kapattım ve yutkundum. Varis’in çatılmış kaşları bir anda gevşemişti, hıçkırığım dikkatini dağıtmıştı. İrem’in ağır içkisinin yarısını Kumsal’ın üzerine boşaltmadan önce, diğer yarısını tek seferde mideme yolladığımı ne çabuk unutmuştum… Eğer şu an kafam yerindeyse bile, beş dakika sonra olmayacaktı.

“Ne oldu?” diye sordum, elimi indirip çenemi kaldırarak suratına bakarken. “Herkesin ortasında bir kızdan laf yiyince ağırına mı gitti?”
“Oradan bakınca diğerlerinin ne düşündüğünü sikine takan biri gibi mi duruyorum?”

Hayır.

Nefesinde alkol kokusu yoktu, benim aksime o çok içmemişti. Sadece taze şampuan ve duş jeli kokusu geliyordu. Yukarıdan buraya inene kadar bir acele içinde olduğumdan, nefes alış verişlerim düzenli değildi ve göğsüm inip kalkıyordu, o da peşimden koşturduğu için aynı durumdaydı.

“O zaman bırak gideyim,” dedim gardımı indirmeden. Surat ifadem, beden dilim benim kalkanımdı; başka türlü Varis Adin’i vazgeçirebileceğimi sanmıyordum. Eğer suratımda tek bir tereddüt görseydi durdurmak mümkün olmazdı.

Sağa döneceğim sırada kolunu boynuma değdirerek kafamla omzum arasında bir yere koydu ve hareket etmemi engelledi.

“Hiçbir yere gitmiyorsun,” diye fısıldadı suratıma yukarıdan, yakın bir açıdan bakarken. “Yanımdaki kızın yakınlığına, içkini suratına çarpacak kadar dayanamıyorsan şunda anlaşalım Ada, yanına başkalarını yaklaştırmayacaksın.”

Gülerek gözlerine baktım ve bir tereddüt aradım. “Kumsal’ın suratına çarptığım içkinin seninle bir ilgisi olduğuna mı inanıyorsun gerçekten? O aramızdaki bir şey. Ayrıca benim yanımdaki çocuktan bahsedecek durumda değilsin çünkü en başta, o sarışının yanına oturmasına sen izin verdin.”

Kaşlarını kaldırdı, dilinin içeriden bir saniyeliğine de olsa yanağına baskı yaptığını fark ettim. “O pezevenk için geldiğini söylemenin sebebi buydu yani?”

“Hayır!” İki yanımdaki kollarına vurdum bileklerimle ama bir işe yaramadı. “Gidip Kumsal’la yatabilirsin bile, bu umurumda olmaz! Sen umurumda değilsin. Neden aptal yakınlaşmalarınız dokunsun bana?”

Keyifli ifadesi suratından silindi, kollarını indirdi bir anda. O bir anda, öylece, kendimi o kadar boş hissettim ki üzerimden çekildiğinde, neredeyse tepki verecektim uzaklığına ama alkol işini yapıyordu işte. Alkollüyken yaptıklarıma ya da aklımdan geçenlere anlam vermenin bir manası yoktu.

“İyi geceler Ada.”

Varis gözlerini gözlerimden çekmeden, boş surat ifadesiyle dönerek rezidansın girişine yöneldiğinde kalbim şiddetle göğsüme vurmaya başladı hızlı bir ritimle. Dönüp ona baktım, daha doğrusu sırtına; omuzlarım kalkıp iniyordu düzensiz nefes alış verişlerimden. İçeri gidiyordu. İçeri gidiyordu. Neden içeri gidiyordu?

Söylediğim şeyi yapmaya mı?

Varis içeri girdikten birkaç saniye sonra, ben hâlâ beni bıraktığı yerde, yapacağını düşündüğüm şey yüzünden nefes nefese göğsümdeki ağrı tarafından yutulurken Çisem koşar adımlarla kapıdan çıktı ve hızını alamayarak yola atladı. Arkasından Gökay da görünmüştü.
“Kızım yavaş be! Araba çarpacak.”

“Araba falan yok burada yalan söyleme, ıssız bu sokak!” Çisem de ona bağırarak karşılık verdikten sonra etrafa baktı. “Ada nerede? Gitti mi? Hayır ya…” Ardından beni gördü.

Yukarıdaki küçük şovumu neden yaptığımı, kendime sakin bir dille sorsam bile yeterince tatmin edici bir cevap alamayacağımı biliyordum; tek bildiğim, daha en başından bu gece burada olmamam gerektiğiydi. Ortada bir yangın yoksa da ben ucunu ateşe vermiştim bile aramızdaki gerginliğin, Varis ya da Kumsal fark etmezdi; bugünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Çisem sarhoş değildi ama eve sürmek için fazla alkollüydü, Gökay ona kendisinde kalmasını teklif ettiğinde gözünü kırpmadan kabul etti çünkü evi uzaktaydı ve benim onunla geldiğimi fark ettiğinde özür dilemişti ama sorun değildi. Her ne kadar Gökay, bana göre de koltuğu olduğunu söylese de tek isteğim eve gitmekti. Ayaküstü benimle konuşup yukarıda neler olduğunu sormuştu ama Kumsal’ın içerideyken beni sinir etmesi ve Varis’in sürekli mesaj atmasından bunalmam dışında, daha gerçekçi bir neden bulamamıştım söyleyecek. Gerçi ortada kendimi de ikna edebildiğim bir nedenim yoktu henüz. Bulan beni de haberdar edebilirdi.
Takside eve dönerken saat gece yarısını geçmeden birkaç dakika önce okuldan mail geldi: Sınav haftasıyla önümüzdeki kulüp etkinlikleri çakıştığı ve çok fazla ders saati kaybı olduğu için, yarın beş saat dersimizin olduğundan bahsediyorlardı mailde.

Eve girer girmez üzerimi değiştirip yatağa girdim ve yorganı kafama kadar çektikten sonra tek nefeste uykuya daldım. Düşüncelerimin uyumama izin vermesi durumu komikti ama bilinçaltımın bana oynayacağı oyundan habersizdim. Rüyamda Varis, üst kata çıktığı gibi, köşede bir arkadaşıyla konuşan Kumsal’ı kolundan kapalı kapılar ardına çekiyor, dudakları yüzünü tavaf ederken elleri de çıplak bacaklarında geziniyordu.

İş çok ileri gitmeden alarm sesiyle uyandığımda terden su içinde kalmıştım yatakta. Yorganı kafama kadar çekip bir de üstüne böyle bir rüya görürsem olacağı buydu. Gerçi… Yalnızca bir rüyadan ibaret olup olmadığını bilemezdim. Bilemezdim değil mi? Ona o sözleri bağırdıktan sonra beni bırakıp gidişini aklımdan çıkaramıyordum; gözleri okunmuyordu ama okunsa hayal kırıklığı mı görürdüm?

Sabahın körüydü saat, başım ağrıyordu. Yatakta olmam gereken saatte okula gitmek zorundaydım çünkü dersleri kaçırmak istemiyordum ama bir yanım boş verip sıcak yatağıma dönmem için yalvarıyordu. Muhtemelen kendi isteklerimi böyle böyle gölgede bırakmıştım; sabahları çok erken kalkmak, insanın en yoğun isteklerinden biri olan uykuya direncini arttırıyordu. Hayır demek, düzenli ve planlı hareket etmek bu şekilde kolaylaşıyordu.

Kısa bir duş aldıktan sonra saçlarımı kurutup üniformamı geçirdim üzerime. Öğleden sonra ehliyet dersim de vardı, o yüzden okul çıkışı üzerimi değiştirmeye vaktim yoktu.

Servis kâbusuna geri döndüğüm için üzülmüştüm ama neyse ki kısa süreliydi ve bu sefer Derin içeride değildi. Muhtemelen kalkamamıştı ya da babasının ona verdiği ceza kaldırılmıştı. Onun yerine Aral, en arkadaki koltuklara uzanmış, yüzüne de kitabını kapatmış bir şekilde, uyuyarak gitmişti bütün yolu. Aral ayakta uyumaya devam ederken okulun girişinde ayrıldığımız sırada, dün akşam terasta olanlar koridorlarda konuşuluyordu. Çisem’i, sırasında güneş gözlüğüyle otururken bulduğumda sınıfta yalnızca birkaç kişi vardı.

“Günaydın Çisem,” diye mırıldanırken her zamanki yerime çantamı bırakıp kalçamı sıraya yasladım. “Güneş gözlüğü niye?”

Çisem robotik hareketlerle bana dönerek gözlüklerini çıkardı. Suratında hiç makyaj yoktu ve göz altları mosmordu.

“Parti gecesinin sabahı, sekizde ders mi? Rabbim, beni yılan olarak yaratsa daha az sürünürdüm.”

Gülerek elimi gözlerinin etrafında salladım. Çisem çok içtiğinde ve geç yattığında göz altları gerçekten onu ölü gibi gösterirdi.

“Kapatıcı falan sürmedin mi?”

“Vaktim mi oldu sence?” diye sordu güneş gözlüğünü yüzüne geri geçirirken. “Gökay Beyefendi sabahın beşinde kalkmış, kahvesini içmiş, koşuya çıkmış, dönmüş, duşunu almış ama gece yarısından beri haberdar olduğu okul mailinden bahsetmeyi unutmuş bana. Ben ne yaptım peki? Taaa partinin olduğu yerin otoparkına taksiyle dönüp son gaz eve sürdüm formamı giymek için. Arabada değiştirdim üstümü Ada. Arabada. Okulun otoparkındayken.” Ayağa kalktıktan sonra eteğini gösterdi. “Şuna bak. Kırış kırış. Rezalet. Rezalet!”

“O kadar da kötü değil…” Kafamı sallayarak omuz silktim. “En azından gidip okulun cadı prensesinin üzerine içki fırlatmadın ya da herkesin taptığı çocuğa, partinin ortasında ortaparmak çekmedin.”

Çisem masanın üzerine kollarını koyarak bana doğru uzandı ve “Kızım harbiden ya,” diye mırıldandı. “Bana bak, dünkü bahaneni yemedim ben yalnız, sen saklıyorsun bir şeyler ama hadi hayırlısı.”

“Saklamıyorum…”

Anlatırsam “Bal gibi de kıskanmışsın,” diyecekti ama ortada kıskanabileceğim bir durum yoktu. Sadece sinirlerime oynayan iki ayrı insan bir araya gelip içkinin de etkisiyle beni çileden çıkartmıştı işte.
Çisem’e göre, yalnızca adı genel olarak bilinen sade renkler vardı; oysaki bir ressam, tablosunu boyarken yüzlerce ton farklı renk elde ederdi paletinin üzerinde. O renklerden biriydi, benim dün gece olanlara açıklamam, yalnızca henüz bilmiyordum. Bilinmezlik beni çıldırtıyordu. Ortada sarı bir renk varsa sarıydı işte! Bebek sarısı, çiğ sarı, güneş sarısı, sıcak sarı, neon sarı, yumurta sarısı…

İlk dersten sonra Çisem kafeteryaya inmek istediğinde, ona lavaboya uğrayıp hemen geleceğimi söyledim ve koridorun sonuna ilerledim. Muhtemelen, uyanmak için zehir gibi bir bardak kahveyi kafasına dikecekti çünkü ders boyunca uyuklamıştı ve öğretmen gözlüklerini çıkarttırdığından keyfi yerinde değildi. Kantinde tanıdığı birine rastladığı an kapatıcı soracağından emindim.

Arkama, koridorun diğer ucuna, bakmamaya çalışarak kızlar tuvaletinin kapısını ittirdim ve içeriye girdim. Siktir. İçerisi doluydu. Kütüphane koridorundaki tuvalete gitmeliydim, neden buraya gelmiştim ki? Aynanın önünde üzerini düzelten, makyaj tazeleyen, ellerini yıkayan ve saçını yapan kızların gözlerinin, yansımamın üzerinde olduğunun bilincinde olarak onlara bakmadan kabinlere ilerledim. Biri çıkıyordu.

Kumsal.

Bir gün daha berbat başlayamazdı herhalde.

“Aaaov,” diye mırıldanarak yanından geçeceğim sırada, elini kabin kapısına yaslayarak koluyla önümü kesti Kumsal.

“Küçük, çirkin, kıskanç faremiz de buradaymış. Nasıl? İyi uyuyabildin mi gece? Ben çok rahat uyudum.” Topuklu botlarının üzerinde kulağıma doğru eğildi. “Yastık olarak başka bir şey kullandım ama.”

Farkındalık, damarlarımın içindeki kanı kaynatırken dümdüz suratımla gözlerine bakmaya devam ettim, eğer ifademden ödün verirsem kaybedeceğimi biliyordum. Ama bir yandan da söyledikleri boğazımı kurutuyor, yumruğumu sıkma isteği uyandırıyor, dişlerimi gıcırdatıyordu. Varis cidden böyle bir şeyi yapmış mıydı? Onunla?

“Ne yapabilirim?” diye sordum kollarımı göğsümde birleştirip ağırlığımı tek ayağıma vererek karşısında dikilirken. Afallamış surat ifadesi gözlerinden okunuyordu. “İyi uyumuşsan uyumuşsun işte Kumsal, seni sevmeyen birinin kollarında. Ben ne yapabilirim senin için?”

Ada Kandemir’in bomboş surat ifadesi, onun en büyük silahıydı ve ben bunu sonuna kadar kullanmaktan asla çekinmezdim. Yalnızca çoğu zaman, midem bu kadar yanmıyor ve boynum öfkeyle kızarmıyordu; böylece, durumla başa çıkabilmek kolaydı. Kumsal sırf beni sinir etmek için bile olsa sevmediği biriyle yatabilecek biri miydi? Varis’i sevmediğini söyleyebilir miydik peki? Düşününce, bunca zaman beni ne zaman köşeye sıkıştırmaya çalışsa sebebi bir şekilde Adin’e çıkıyordu ama Kumsal’ın gerçekten onu sevdiğini düşünmüyordum.

Hayır. Kumsal sadece bana bulaşmak için nedenler yaratıyordu kendine.
Neden?

“Adin’e ortaparmak, ha?”

Yanımızdan geçen uzun boylu bir kız gülerek bana omuz attığında, Kumsal az önceki umursamaz ifademden hiç etkilenmemiş gibi gülerek arkasını döndü ve “Elbisemi mahvettin,” diye söylenerek kapıya yürüdü.
“Bunu ödeyeceksin Ada.”

Bu kız tehlikeli.

“Aynen, faturayı yollarsın.”

Faturayı yollamayacağını biliyordum; tıpkı, beni illa deliye çevirecek bir şeyler yapacağını bildiğim gibi. Bugün on dakika sonra, okul çıkışı, akşam ya da yarın sabah bir şekilde bana ödeteceğini biliyordum. Kumsal’la ilgili sorun şuydu ki neyi, ne zaman yapacağını bilemiyordunuz; ne için bu kadar öfkeli olduğunu bile size unutturacak kadar uzun bekleyebiliyordu. Size gülümseyebilirdi ama bu, sadece elini kaldırıp hiç fark etmediğiniz bir anda tokat yemeniz için olurdu, elini uzatıp kalkmanıza yardım etmek istiyor gibi görünebilirdi ama aslında, daha beter düşmenize sebep olmak istiyordu. Kumsal Kayadelen’in sabrının limiti yoktu. En doğru zamanda, en acı verici olanı seçerdi.

Sabırlı insanlar, kuşkusuz en korkunç insan türüydü.

Lavaboda işimi hallettikten sonra içeridekilerin garip sessizliği ve bakışları altında ellerimi yıkayıp kendimi dışarı attım, olabildiğince kısa bir sürede. Üç kat merdiveni inip kafeteryaya girene kadar karşılaştığım herkesin kafasında, dün akşam olanların oynadığını biliyordum hatta bazıları orada olmayanlara, ben duyar mıyım diye kendilerini hiç sıkmadan keyifle anlatıyorlardı dün geceyi. Kulaklarım var, bu mesafeden çok rahat duyuyorum…

Fakat zil bizden hızlı davranmıştı. Sınıflara dağılırken saati kontrol etseydim onca yolu inip insanların hakkımda konuşmalarına şahit olmazdım, diye söyleniyordum kafamın içinde.

Üst üste iki matematik dersinden sonra, felsefe işlediğimiz dersin sonuna doğru koridor görevlisi, hocayı bölerek müdür yardımcısının beni yanına çağırdığını söylediğinde not tutmaktan iflas bayrağını çekmiş parmaklarım sevinçle kalemi bıraktı. Aynı şeyi kalbim için söyleyemeyecektim çünkü belirsizlik ne zaman kendini gösterse bir şekilde heyecanlanıyordum ve soluk borum darlaşıyordu. Müdür yardımcısı neden beni odasına çağırsın ki? Yanlış bir şey mi yapmıştım?

“Negatif düşünmeyi bırak,” diye fısıldadı Çisem eğilerek, ben sıramdan kalkıp sınıf kapısına yürürken. Ona kafamı salladım ama endişelenmeyi kesemiyordum.

Belki de biri kötü bir şey yapıp benim ismimi vermişti, bir şekilde beni suçlu göstermiş olabilirlerdi. Bu daha önce başıma gelmemiş bir şey değildi. Bir keresinde yırtmadığım bir kitap yüzünden kütüphaneyi temizlemiştim okul çıkışı, temizlik görevlileriyle beraber. Kitapların tozunu almaktan ciğerlerimde tortu oluştuğuna yemin edebilirdim.Bütün hafta yıkanmama rağmen saçlarımdaki kir çıkmıyormuş gibi hissetmiştim.
Koridor boştu ve ben büyük bir aptallık ederek müdür yardımcısının odasına inmek için Varis Adin’in sınıfının önündeki merdivenleri seçtim. Zilin çalmasına biraz daha vardı, içeride ders görüyor olmalıydı ama sanki tuvaletlerden ya da merdivenlerden, bir yerden çıkıp beni kıstıracakmış gibi geliyordu. Sınıfının önüne geldiğimde yavaşlayan adımlarımla birlikte gözlerimi kapıdan alamadım. Hatta birkaç saniyeliğine adımlarım durdu, idareden çağrıldığımı tamamen unuttum, hafızam benimle oyun oynuyordu.

Test kitabını bırakmam için geldiğimde beni bu koridorda, bu duvara yaslanmış, sınıfından içeri kafamı sokarken yakalamıştı. Soru çözerken çok fazla işlem karalamadığını ve cevap kâğıtlarını temiz teslim etmekle ünlü olduğunu biliyordum, o test kitabını benim için mi çözmüştü?

Varis Adin birçok şey olabilirdi: Kontrolcü bir psikopat, zengin bir ailenin kibirli tek çocuğu, sorunsuz hayatına renk katmak için sıkıştırıp eğlenen bir sosyopat… Ama asla, birine ödünç vermek için koca test kitabına tek tek cevapları yazacak biri değildi.

“Bir şey mi hatırlatıyor sana?”

Gözlerimi kırpıştırarak odaklandığım koridor duvarından, dikkatimi hemen yanımda durmuş, uzun boylu siluete çevirirken gelişini nasıl fark etmediğimi düşündüm. Nasıl bu kadar sessiz olabiliyordu? Üzerinde okul forması vardı, saçları nemliydi ve şampuan kokusu geliyordu. Antrenmanda mıydı takımla? Normalde de bu saate kadar antrenman yapmalarına izin veriyorlar mıydı yoksa maçlar yaklaştığı için miydi? Panolardaki posterleri görmüştüm. İlk maç bir Amerikan lisesiyleydi.
Bakışlarımı suratına çevirdiğimde her gün yüzüne takındığı aynı ifadeyi gördüm: Aynı ölü gözler, aynı sessizlik, aynı kemikli çene hatları ve aynı duruş. Sanki bu bir kalkandı ve Varis Adin verdiği savaş için dikkatle üzerine kuşanıyordu.

“Hayır,” diye mırıldandım. “Ayağım uyuştu. Geçmesi için biraz durmuştum.”

“Biliyor musun Ada…” Bir eli cebindeyken adımlarını üzerime doğru attığında birkaç adım onunla aynı anda geriledim. “Çok kolay yalan söylüyorsun,” diyerek birkaç gün önceki yere kıstırdı beni. Sırtımı duvara yaslamadım ama yine aynı yerdeydik işte, sınıf kapısının hemen yanındaki soğuk duvar.

“Ve inandırıyorsun insanı buna.” Gri boşluklar yüzümde gezinirken gözlerimde durdu. “Neredeyse.”

“Her zamanki gibi Varis, duymak istediklerini duyuyorsun sadece.”

“Ada…” Kafasını bir an geriye atarak dudaklarını yaladı ve bir adım daha gelerek sırtımı tamamen soğuk duvara yaslamamı sağladı. “Duymak istediklerim kendime söylediklerim değil.” Gözlerimin içine bakarken kaldırdığı eli, bir tutam saçı kulaklarımın arkasına sıkıştırdığında ayak uçlarımdan saç diplerime kadar titredim istemsizce. Ardından çenemi tuttu; başparmağı altdudağıma değdiği an, ensemden bütün vücuduma bir sıcaklık yayıldı. “Duymak istediklerim, zamanı geldiğinde iki dudağının arasından kontrolsüzce çıkacak. Ben cevabımı o zaman alacağım.”

İki dudağımın arasından kontrolsüzce çıkacak sözler mi? Sesler mi?

O an beynimde şimşekler çaktı. Zil çalmak üzereydi ve biz sınıf kapısının kenarında dip dibeydik. Zil çaldığı an herkesin nasıl koridora döküldüğünü biliyordum, kimsenin beni böyle görmesine izin veremezdim.

“Cevabını alacağın falan yok. Hayal görmeye devam et.”

Kaşları kalktı. Bana o şekilde bakarken çok farklı görünüyordu, suratı herhangi bir şekle girdiğinde ya da bir ifade gösterdiğinde bu hikâyenin kötü adamı olduğunu unutacak gibi oluyordum her seferinde. Başkalarının yanında yapmadığı bir şeydi bu.

“Öyle mi dersin?” diye sordu çenemden elini çekmeden. Biraz üzerime eğildiğinde dudakları mükemmel bir hizadaydı, bu açıyla yaklaşsa… “Öpsem seni burada, zil çalsa ama umurunda olmasa, dün akşam yanında dikilen o pezevenk çıkıp görse şu kapıdan benimle olduğunu… Tüm okul görse. Her şey daha kolay olmaz mıydı sence de Ada?”

Avuçiçlerim kaşınıp kulaklarım kızarmaya başladığında dalga geçercesine gülerek çenemdeki elini ittirdim, ardından kollarımı göğsümde birleştirerek sırtımı değil kafamı yasladım duvara ve başımı kaldırarak yüzüne baktım alayla.

“Bilemiyorum Varis, önce gidip Kumsal’a ne kadar iyi öpüştüğünü sormam gerekebilir. On üzerinden kaç verir dersin? Yedinin altındakilerle vaktimi harcamak istemem.”

Bakışlarını dudaklarımdan, gözlerime çıkarttı. İki yuvarlak boşluk, göz yuvalarına konuşlanmıştı.

“Kumsal bilemez.”

Onlar… Nasıl?

“Kimse bilemez.”

Bütün ifademi salıp ellerimi, kocaman açmak istediğim ağzıma kapama isteğiyle; gözlerimi gözkapaklarım zorlanana kadar büyütüp yaşadığım şoku hissetme isteğim çarpışarak sınırlarımı zorlarken göğsümde birleştirdiğim kollarımın iki yanıma düşmesine ve kaşlarımın hafifçe çatılmasına engel olamadım.

“Nasıl yani?”

“Daha önce hiç kimseyi öpmek istemedim.”

Kulaklarım doğru mu duyuyordu? Pekâlâ, dürüst ve objektif olmak gerekirse karşımda ortalama bir erkeğe göre oldukça yakışıklı, yapılı, spor aktivitelerinde ve okulda başarılı, lanet Instagram’da bile çabasız olmasına rağmen popüler bir çocuk vardı ve daha önce hiç kimseyi öpmek istemediğini, öpmediğini mi söylüyordu?

Az kalsın inanıyordum.

Bir anda kaşları çatıldı, düşerken eğdiğim kafamı kaldırmak için çenemi iki parmağının arasına alıp sıkarak kaldırdığında tamamen dikkatimi ve öfkemi kazanmıştı.

“Yedinin altındakilerle vaktimi harcamak istemem derken ne demek istiyorsun? Öptüğün erkekleri mi puanlıyorsun?”

Dudaklarım kıvrıldı. Yakaladım seni.

Zil çaldığında çenemdeki elini itip altından sıyrılırken göz açıp kapayıncaya kadar merdivenlere varmıştım.

“Bilemezsin,” dedim Varis’e, dönüp keyifle suratını incelerken. “Kiminle ne kadar ileri gittiğimi bilemezsin.”

Varis Adin: 0
Ada Kandemir: 1

Ne kadar obsesif olduğu göz önüne alınırsa, belki bu peşimi bırakmasına yardımcı olurdu.

Adrenalin yüzünden müdür yardımcısının kapısının önünde birkaç derin nefes almak için dikilirken daha fazla beklemenin yararıma olmayacağını, zaten geç kaldığımı düşünerek kapıyı tıklattım ve kapı kolunu çevirdim. Müdür yardımcısı, elinde Türk kahvesiyle birlikte pencerenin önünde ayakta dikiliyor, manzarayı izliyordu. Ben içeri girdiğimde bana dönerek kaşlarını kaldırdı.

“Ah, Ada sensin değil mi?”

Kapıyı kapatarak birkaç adım attım ileri.

“Evet efendim. Geç geldiğim için kusura bakmayın.”

“Önemli değil.”

Masasına doğru yürüdü, elindeki fincanı tabağının üzerine, tabağı da masaya bıraktıktan sonra sandalyesine oturdu ve beni de eliyle işaret ederek masanın önündeki siyah deri koltuğa oturttu.

“Ada, direkt konuya gireceğim. Öğrenci profilini incelerken ortaokulda voleybol oynadığını gördüm, hâlâ oynuyor musun?”

Şaşkınlıkla önüme dönerek yutkundum. Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Bir ara okul takımında oynadığım doğruydu ama o zamanlar çok küçüktüm ve arkadaş edinmeye çalışıyordum. Uzun bir süredir topa elim değmemişti bile.

“Hayır efendim, liseye başladığımdan beri oynamadım.”

Müdür yardımcısı sıkıntıyla geriye yaslandı.

“Hımm… Bak Ada, voleybol takımımızda geçen seneden beri birçok değişiklik yapıldı ve hepsi, bu sene şampiyonluğa oynamamız içindi. Safir’in bu sene, en büyük üç turnuvadan altın madalya beklediğini ve yatırımlarını bu yöne çektiğini duymuşsundur.”

Basketbol, futbol ve voleybol. Ve hatta yüzme, koşu… Evet, duymuştum. Biliyordum. Spor aktivitelerine daha çok yer, zaman ve bütçe ayırmışlardı bu sene.

Kafamı salladım.

“Evet efendim.”

“Güzel. Profilini inceledim, fiziksel özellikler ve tecrübe bakımından biraz ısındıktan sonra takıma girmek için ideal bir öğrencisin. Voleybol takımından bir öğrencimiz talihsiz bir sakatlık yaşadığı için en azından ikinci dönemin başına kadar oyunlara geri dönemeyecek. Senin onun yerini doldurmanı istiyorum. Antrenörle konuşup ortak aldığımız bir karar. Herhangi bir müzik programıyla ilgilenmeyen, spor aktivitelerinde pasif ama tecrübeli tek kız öğrencimiz sensin. Umarım bu teklifi geri çevirmezsin Ada. Bu tarz takım oyunlarının sıralamalarda seni üste çekeceğinin de farkında olmalısın.”

Müdür yardımcısının ağzından çıkan sözleri idrak etmeye çalışırken bir yanım, voleybol takımı senden nefret ediyor, diye bas bas bağırıyor; diğer yanım ise bu senin ilk ona girebilme biletin, diye fısıldıyordu. Hangisi daha önemliydi? Hangisi daha zordu? İki dönem boyunca bir grup kızla başa çıkmak mı yoksa beynim iflas edene kadar ders çalışıp sınavlardan imkânsız notlar almak mı?

Varis’in sihirli kitabı matematik notumu, mucizevi bir şekilde doksanlı bir nota çıkaracak olursa bile en fazla on sıra atlardım ama takım oyunlarında aktif bir üye olursam bu, beni bir ay içerisinde sabit tutacağım notlarımla beraber ilk yirmiye taşırdı. Eğer oyunlarda başarı gösterir, takımca madalya alırsak ilk ona bile girebilirdim. İlk on. Yurt dışı. Sarmaşık Ligi.

Bir öğretmen, elinde dosyalarla “Hocam bölüyorum kusura bakmayın,” diyerek içeri girdiğinde içinde kaybolduğum transtan çıkmış oldum. Müdür yardımcısı “Hemen cevap vermek zorunda değilsin ama pazartesi gününe cevabın hazır olsun Ada,” diyerek çıkabileceğimi ima ettiğinde, kafamı sallayarak teşekkür ettim ve kendimi dışarı attım.

Bu çok büyük bir fırsat olabilirdi. Takım oyunlarından nefret ediyordum, hele de benden hoşlanmayan takım arkadaşlarıyla kimbilir ne çeşit bir cehennemin ortasına atacaktım kendimi ama akademik anlamda kendimi ilerletebilmemin tek yolu buydu. Sonunda ismimi daha yükseklerde görebilirdim.

Dersin başında hâlâ uykulu olduğundan kafeteryaya inip içecek bir şeyler almaktan bahseden Çisem’in sözleri aklıma geldiğinde, yukarı çıkmakla uğraşmayıp kafeteryanın yolunu tuttum. Çisem’e müdür yardımcısının teklifini anlatsam muhtemelen kabul etmediğim takdirde kocaman bir aptal olduğumu söylerdi.

Ben de aynı şekilde düşünüyordum.

Çisem elinde iki bardak kahveyle terasın tırabzanlarına yaslanmış bahçeyi izliyordu. Geçen haftaki yağmurdan hiç iz yoktu, hava oldukça güneşliydi. Birinden kapatıcı bulmuş olmalı ki gözlerinin altındaki mor torbalar yok olmuştu.

“Kahvelerin biri bana mı?”

“Yaa…” Çisem suçlu bir ifadeyle elindeki bardaklara baktı. İkisinde de yarısına geldiğini yeni fark ediyordum. “Ben manyak oldum iyice Ada, bir bundan bir diğerinden içiyorum son derste uyuklamamak için. Hâlâ alkol kokuyormuş nefesim, öyle dedi salak Gökay az önce. Yarısını içmiş olmam umurunda olmazsa birine devam edebilirsin?”

Gülerek yanına yaslandım.

“Önemli değil. Sen devam et.”

“Varis hâlâ mesaj atıyor mu?” Bardaklardan birisini kafasına diktikten sonra buruşturup çöpe basket attı ve gözlerini bana çevirdi Çisem. “Dün geceden sonra konuştunuz mu?”

Teknik olarak olanlardan hemen sonra aşağıdayken konuşmuştuk. Ben terası terk ettikten sonra peşimden gelmiş, yukarıda her ne yaptıysam umursamadığımı söylemiş ve açıkça yanımda erkek görmekten hoşlanmadığını belirtmişti. Ben de ona, onu ya da ne düşündüğünü umursamadığımı, isterse gidip Kumsal’la yatabileceğini söylemiştim ve o da yapmıştı. Kumsal’ın bugünkü klişe gururlu ve başı dik hâllerinin sebebi buydu.

Yalnızca birkaç dakika önce, beni koridorda öylece sıkıştırması aklıma geldiğinde, dudaklarımda gezinen başparmağını hâlâ oradaymışçasına hissettim. Boynumdan vücuduma dağılan sıcaklık yoğun bir hissiyat bırakıyordu tenimde.

Çisem’in bunu bilmesine gerek yoktu. Kafamı olumsuz anlamda salladım.
“Dün geceden sonra mesaj atmadı.”

“Bir iki tanıdığıma kapatıcı sordum da sen gelmeden önce,” diye mırıldanarak diğer bardağında kalan kahveden yudumladı Çisem. “Yani biliyorsun benim tonumu bulmak zor ama neyse ki bir iki tanıdığım kız da benimle aynı cilt tipine ve tonuna sahip… Her neyse.” Nefes verdi. “Bana senin Varis’le birlikte olup olmadığını sordular. O konferans salonundaki olaydan sonra gelip partide delirmenden ve Varis’in peşinden çıkmasının ardından bunu konuşuyorlarmış. Ben de kesinlikle hayır dedim ama pek inanmışa benzemiyorlardı. Varis’in etrafında daha önce hiç kız görmediklerinden tepkileri normal ama Varis Adin daha önce hiçbir kızla seninle uğraştığı gibi uğraşmadı, yani bu teori biraz kullanım alanı dışında.”

Kafamı salladım.

“Yani, sonra dank etti,” diye mırıldanarak önüne döndü Çisem. “Siktir oradan dedim kendime, cidden. Bu okulun ortam kızlarından, o gruba yürümeyen yok. Alper tam bir erkek orospusu olduğu için onu geçiyorum, Varis de Reha da sanki sevgilileri varmış ya da bağlılık yemini etmişler gibi kimseye yüz vermediler bunca zaman.”

“Reha mantıklı biri, muhtemelen biriyle çıkmak için hayatının aşkını bekliyordur.” Gözlerimi devirdim adını söyleyeceğim sırada. “Varis ise sosyopat. Sosyopatların kalbi olmaz. Ayrıca, ben çıktıktan sonra Varis, Kumsal için geri döndü. Bunu görmemiş olamazlar, nasıl böyle dedikodular çıkartabiliyorlar anlamıyorum.”

Çisem kafasını bana çevirdiğinde göz göze geldik. Soru işaretleriyle bana bakarken hafifçe eğildi.

“Varis partiye geri dönmedi ki.”

“Ne?”

“Geri dönmedi.”

“Sen bunu nereden biliyorsun?” Çisem benim ardımdan çıkmış olsa bile o sokağa adımını atmadan hemen önce binaya girdiğini gözlerimle görmüştüm Varis’in. Çisem bir daha yukarı çıkmamıştı, neler olduğunu biliyor olamazdı.

“Geri dönmemiş yani,” diye düzeltti kafasında tartarak. “Arabasıyla otoparktan çıkarken görmüş biri. Yalnızmış. WhatsApp gruplarından birinde konuşuluyordu.”

Arabasıyla, otoparktan çıkarken mi? Nereye gitmişti?

Okula mı gelmişti yoksa yüzmeye? Nedense ne zaman kafasını dağıtmaya ihtiyacı olsa buraya yüzmeye geldiğini düşünüyordum. Neden kendi evinde takılmıyordu, bir fikrim yoktu. Evlerinde havuz olduğuna emindim.
Yani… Kumsal yalan söylemişti. Onun kollarında uyuduğu falan yoktu. Aralarında hiçbir şey olmamıştı.

Varis doğruyu söylüyordu.

Kumsal bilemez. Kimse bilemez.

Dudaklarım uyuşmaya başlamıştı.

Zil çaldıktan sonra sınıfa çıkarken Çisem’e, müdür yardımcısının beni neden odasına çağırdığını anlattım. O da sıralamada yükseleceğimi biliyordu, bunun çok iyi bir fırsat olduğunu tekrar edip durmuştu. Takım oyunlarında ne kadar berbat olduğumdan haberi yoktu. Voleybol takımına girersem takımın yıldızı falan olmayacaktım, muhtemelen panikten bütün toplara atlayacak ve herkesin sinirlerini hoplatacaktım. Basketbol topunu bile karpuz gibi potaya fırlatan birinden parmak pas nasıl beklenebilirdi ki?

Çıkışta Çisem’le yollarımız ayrıldığında Gazap Üzümleri’ni ve önceden aldığım birkaç kitabı teslim etmek için kütüphaneye doğru yürüdüm. Henüz saat erkendi, belki kitap bakarken biraz oyalanabilirdim. Nasıl olsa servis geç kalkacaktı.

Kütüphane çok dolu değildi, en iyi ışık alan masalarda kitap okuyan ya da ders çalışan birkaç öğrenci vardı sadece. Kitaplarımı teslim etmeden önce raflarda gezinmeye karar verdim. Her zamanki gibi birkaç çiçek yetiştiriciliği ve bitki bilimi ile ilgili kitapları kolumun altına sıkıştırmıştım.
Kütüphane görevlisinin masasına yaklaşırken tanıdık bir yüzün de orada olduğunu birkaç adım kala fark etmiştim. Reha Koç, göğsüne kadar gelen masaya kollarını yaslamış, yaşlı kütüphane görevlimizle flört ediyordu.
“Eminim, kitap teslim edildiğinde benim için kenara ayırabilirsin Hülya.”

“Hülya Hanım.” Gri, permalı saçları olan sivri gözlüklü Hülya Hanım, isminin ardından gelen hitap şeklini bastırarak Reha’ya üstten bir bakış attıktan sonra masasını sildiği ıslak havluyu buruşturup çöpe attı ve sandalyesine oturdu.

“Evet. Elbette. Hülya Hanım. Son teslim tarihi ne zaman demiştiniz?”

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken Reha’nın bir iki adım arkasında dikildiğimi fark eden Hülya Hanım gülümseyerek dikkatini bana verdi.

“Ah, Ada, hoş geldin. Ver bakalım.”

Reha biraz geri çekilerek elimdeki kitapları süzerken yeni alacaklarımı aramızdaki masaya bırakıp önce, teslim edeceklerimi öğrenci kartımla birlikte Hülya Hanım’a uzattım.

“Bunlar okuduklarım.”

Hülya Hanım “Bir saniye tatlım,” diye mırıldanarak kitaplarım ve öğrenci kartımla birlikte bilgisayar ekranının başına geçtiğinde Reha’nın kitaplarımı süzdüğünü fark ettim.

“Toprakla ilgilisin galiba?”

Kafamı salladım. Elini uzatıp üstteki kitabı aldı ve önce kapağına baktı, daha sonra arka kapak yazısını okumaya başladı. Çok geçmemişti ki kitabı kaldırdığı zaman, altından görünen diğer kitap ilgisini çekmiş gibiydi. Elindekini bırakıp onu aldı. Toz pembe bir kapağı vardı.

“Ne oldu?” diye sordum çok dikkatli baktığını fark ettiğimde.

“Bu kitap açelyalarla ilgili değil. Yani çiçek olan açelyayla ilgili değil. Roman bu.”

Kaşlarımı kaldırarak ona döndüm ve uzattığı kitabı alıp ilk sayfasına baktım. Evet, gerçekten de bir romandı.

“Fark etmemiştim… Açelya yetiştiriciliği ile ilgili sanıyordum.”

Kafasını olumsuz anlamda salladı Reha. “Hayır. Ama istersen fikrini değiştirme, oku. Yalnızlıkla ilgili bir kitap, yanlış anlaşılmalar ve iletişimsizlikten bahsediyor. Belki yardımcı olur. Diğer tüm kitapların olduğu gibi.”

Ben kitabın arkasını daha dikkatli okurken Reha “Gitmem lazım,” diyerek saatine baktı.

“Teşekkürler.”

“Rica ederim.” Hafifçe gülümseyerek selam verdi, ardından tam yanımdan geçip gidecekti ki attığı birkaç adımı geri aldı. İstemsizce kitabı diğerlerinin üzerine koyup ona bakmak için başımı kaldırmıştım.

Elini ensesine attı, sanki söylemesi zor, en azından söylemesi onun için zor bir şey söyleyecekti. “Yarın doğum günüm, Alper parti veriyor. Gelmek istersen Çisem’in peşine takılabilirsin. O geliyordu sanırım.”

Çisem’in Reha’nın doğum günü partisinden bahsettiğini hayal meyal hatırlıyordum dün geceki partide ama o kadar çok küfretmişti ki Alper’in doğum günü partisi olduğunu düşünmüştüm, sonuçta o çocukla kanlı bıçaklılardı.

Reha’ya “Olabilir, sağ ol,” diye mırıldanarak beni doğum günü partisine davet ettiği için gülümsedim. Kafasını sallayıp tebessüm ederek yanımdan ayrıldı.

Yeni kiraladığım kitaplarımla birlikte dolabımdan birkaç eşyamı çantama doldurup servise doğru yürürken bir yandan da telefonuma gelen mesajları kontrol ediyordum. Hazal yine Instagram keşfetine düşen bütün tatlı kedi videolarını bana yollamıştı. Ona arka bahçemizdeki yavru kedilerin fotoğrafını attığımdan beri bize gelmek istiyordu ama bir türlü onun iş saatleriyle uyduramıyorduk müsait zamanlarımızı. Begonya’ya gitmeyeli uzun zaman olmuştu, bir ara uğrayıp selam versem iyi olurdu.
Serviste Aral’la, kitaplardan sohbet ederken çantasındaki basketbol topunu fark etmiştim, basketbol oynadığını bilmiyordum. Takımda değildi ama arkadaşlarıyla takılmayı seviyor olmalıydı. Bileğinde sargı vardı, kendini sakatlamıştı ama önemli bir şey olmadığını söylemişti. Sınav haftasından önce başına gelmediği için kendini şanslı sayıyordu.
Servisten indikten sonra eve girmeye vaktim olmadığının farkındaydım, bu yüzden bir taksi çevirip ehliyet kursuna yetiştim.

Eve döndüğümde Mustafa Abi bahçeyle uğraşıyordu. Pamuk Hala hâlâ şehirdışından dönmediği için yalnızdım. Kendi yemeğimi hazırlayıp televizyonun karşısında didikleyip durdum. Fantastik sanıp açtığım korku filmini sonuna kadar izleyip odama çıkmaya korktum. Zil çaldığında filme o kadar odaklanmıştım ki dizimi çarpıp sehpadaki tabakla bardağı yere devirmiştim. Gelen karşı komşumuzdu, sanki bu gece korkudan öleceğimden emin bir şekilde irmik helvası kavurup getirmişti.

Saat gece yarısına gelirken hırkamı alıp arka bahçeye yürüdüm, gece lambaları yanıyordu ve dolunay sayesinde bahçe tümüyle aydınlıktı. Telefonumda herhangi bir mesaj ya da cevapsız arama yoktu. Böyle zamanlarda kendimi çok yalnız hissettiğimden ya kitap okur ya ders çalışır ya da internette dolaşırdım ama kitap okuyamayacak kadar korkmuştum ve zaten yoğun bir sınav haftasından çıkmıştım.

Kapalı bahçedeki koltuğun üzerine yayılıp Instagram’a girdim. Çok fazla kişiyi takip etmiyordum, tanıdıklarım dışında da yalnızca birkaç replik sayfası ya da kitap blogunu takipteydim. Çisem’in son attığı fotoğrafta gözümü gezdirirken nasıl oldu da Varis’in Instagram hesabına girmeyi başardım hiçbir fikrim yoktu. Hikâyesine bir şey eklememişti ya da yeni bir gönderi yoktu. Son fotoğrafının altında birçok kızın yorumu vardı yalnızca göze çarpan. Numaralarını DM’den attığını söyleyen, güzel kızlar… İnternetten biriyle tanışmak güvenli miydi ki? Varis Adin’in ne kadar psikopat olduğunu bilseler yine de numaralarını verirler miydi? Eminim Varis mesaj isteklerine bakmıyordu bile.

Sen de onu takip et.

Rüyasında görebilirdi.
 
Variserefsiz Adin: Uyudun mu?
Variserefsiz Adin: Rüyanda beni gör.
 
Sanki yakalanmış gibi, onun profilindeyken bildirim çubuğuna mesajları düştüğünde ellerim titredi bir an. Ardından derin bir nefes alarak mesajın üzerine tıkladım.
 
Ada: Rüyamda seni göreceğimi bilsem bütün gece ayakta kalırım.
Variserefsiz Adin: Suçu bana atma, belki seni ayakta tutan başka şeyler vardır :)
 
“Evet,” diye mırıldandım kendi kendime. “Korku filmleri mesela.”
Bir anda Çisem’in mesajı ekranıma düştüğünde bildirimin üzerine tıkladım.
 
Çisem: Yarın Reha’nın doğum günü partisi vaaar.
Ada: Kütüphanede karşılaştık, beni davet etti.

Çisem: OMG
Çisem: Kesinlikle geliyorsun.
Çisem: Sence hangi renk bikini almalıyım yanıma?
Ada: Bikini mi?
Çisem: Parti havuzlu bir villada. Alper salağının ailesinin.
Çisem: Yani bu da :) Havuz partisi :) Demek oluyor :)
Çisem: Ama sen suya girmekten hoşlanmıyordun.
Çisem: Yine de içine giy istersen.

Ada: Havuza gireceğimi sanmıyorum Çisem…
Çisem: :( Biliyorum bebeğim.
 
Düşüncesi bile tüylerimi diken diken ediyordu. Duş alırken duş başlığının altına kafamı sokup nefesimi tutamıyordum bile. Ya da küvete su doldurup içine yatmayı seviyordum ama kayar düşerim diye ellerimle hep iki yandan tutunuyordum.
 
Variserefsiz Adin: Yarın geliyor musun?

Ada: Seni ilgilendirmez.

Variserefsiz Adin: Gelme.
 
Gelme mi? Gelme mi? Ona fikrini soran yoktu!
 
Ada: Kimse sana fikrini sormuyor Adin.

Variserefsiz Adin: Sen bilirsin Ada.
 
Sen bilirsin Ada. Nedense teras partisinin olduğu gece sokakta ona “Seni umursamıyorum,” diye bağırdıktan sonra iyi geceler Ada, deyişini hatırlatmıştı bu. Muhtemelen iyi karşılamadığı anlamına geliyordu cevabımı.

Neden gelmememi söylemişti ki hem? Böyle partilerin planlanması, onun yararına değil miydi? Varis Adin ve ruh hastalığı her geçen gün boyut atlıyordu.

Ertesi gün geç saate kadar yataktan çıkmadım. Sabaha doğru uykusuzluktan gözlerim acıyana kadar ayakta kalmış ve animasyon filmi izlemiştim. Normalde korku filmlerinden korkan biri değildim; aksine, en sevdiğim film türlerinden biriydi ama evde gerçekten yalnızdım ve filmin konusu beni savunmasız yakalamıştı.

Çisem beni almaya gelmeden önce bir saatim vardı. Duş alıp hızlıca kahvaltı ettim, ardından dolabımın karşısına geçip ne giyebileceğime baktım. Hava oldukça ılıktı, gün boyu güneşli gösteriyordu. Askılı, beyaz bir elbise giydim; üzerine de yazlık, kot bir ceket aldım. Siyah Converselerim ve içine neye gerek duyabileceksem doldurduğum kol çantamla birlikte evden çıktığımda Çisem’in arabası, her zamanki gibi kaldırıma park edilmişti. Saat neredeyse akşam beşti.

“Ben anlamıyorum,” dedi Çisem ben arabaya binerken. “Sınav haftasından çıktık, hafta sonundayız. Ama dün okul vardı, ee yarın da var? Ne anladım ben bu işten?”

Gülerek kapıyı kapattım ve emniyet kemerimi bağladım. Çisem’in üzerinde bebek mavisi bir elbise vardı ve dalgalandırdığı saçları omuzlarına düşüyordu. Hâlâ nemli olan saçlarımı tepemde bir topuz yaptıktan sonra çevreyoluna saptığımızı fark ettim.

“Bu ev nerede tam olarak?”

“Şile yolunda.”

Yan yan baktım ona, gözlerimi kısarak. “Daha önce gitmiş gibi konuşuyorsun.”

Çisem şokla bana döndü. Kırmızı ışıkta biraz sert bir frenle durmuştu.
“Pekâlâ, sakin,” diye mırıldandım. “Tabii ki gitmiş olabilirsin. Maziniz var sonuçta Alper’le.”

“Şu playboyun adını ağzına alma ya. Cidden keyfim kaçtı bak evin ona ait olduğunu hatırlayınca şimdi. Varis’le Reha gül gibi çocuklar, Alper niye defolu böyle?”

“Varis mi gül gibi çocuk?” Kaşlarımı kaldırarak suratına diktim bakışlarımı. Varis Adin ve Çisem’in ona karşı büyüyen sempatisi tehlikeli olmaya başlamıştı.

“Bak Adacığım, sen fark etmiyor olabilirsin ama bu çocuğun bariz sana ilgisi var.” Yeşil ışık yandığı gibi gaza bastı. “Düşmanken birbirinize âşık olabilirsiniz. Bu tamamen doğal bir durum. Hatta genelde olan bu. Yani her lafı geçtiğinde çocuğu haşlamak zorunda değilsin yanımda, seni yargılamam.”

Bir an bana baktığında gözlerimi, anlamlı anlamlı bakarak ona diktim. Cidden mi Çisem?

“Alper’le biz farklıyız. Ölümüne düşman. O farklı bir konu.”

“Nefretin ne kadar yoğunsa aşkın da o kadar büyük olur derler.”

“Aynı laf sana girsin o zaman Ada.”

Çisem söylenerek yolun karşısına geçerken kollarımı göğsümde bağlayarak sert bir nefes aldım ve başımı pencereye çevirince bahçeli villalarla dolu bir siteye girdiğimizi fark ettim. Çisem yolun sonuna kadar gaza bastı ve diğerlerinden çok daha büyük bir bahçesi olan, önüne arabalar park edilmiş evin önüne çekti.

“Buraya gelmeyi nasıl kabul ettim, gerçekten bilmiyorum,” diye mırıldandım bahçe kapısından içeri girerken.

“Valla ben de anlamadım nasıl oldu bu. Ama iyi oldu yalnız kalmadığım.” Çantasını omzuna astıktan sonra kolunu omzuma doladı ve adımlarını adımlarıma uydurdu Çisem. “Reha’nın kuzeni de geldiyse artık benim keyfime değmeyin…”

“Niye? Çok mu tatlı çocuk?”

“Çocuk model, gerisini partidekiler düşünsün.” Gülerek sinsi bakışlarını benden önüne, ileride görünen kapıya çevirdi. Müzik sesi biz yaklaştıkça yükseliyordu.

“Bizim okuldaki çocukların yarısı model gibi zaten.”

“Haklısın. Ama bu çocuk dışarıdan. Sınır dışı. Yasak elma. Daha cazip.” Kolunu omzumdan indirip elimi tuttu ve önden koşar adımlarla bahçeden sağa yürüdü, parti buradaydı. “Eğlenceli şeyler yapabiliriz,” diye fısıldadı kulağıma bir anlığına yaklaşıp. “Ve her birini yalnızca güzel anılar olarak hatırlarız…”

Çisem gülerek elimi bırakıp geçen sefer, teras partisinde gördüğümüz kızlı erkekli grubun yanına dans ederek ilerlerken ceketimi çıkartıp çantamın içine tıktım. Burası doğrudan güneş alıyordu ve oldukça sıcaktı. Çisem’in peşinden küçük adımlarla giderken havuzda ve çimenliklere atılmış armut koltuklarda birkaç kişi vardı ve diğerleri müzik sisteminin etrafında dans ederken sohbet ediyordu. Bu sefer, cuma günkünden daha az kişi vardı ve daha sakin görünüyordu etraf.

Kumsal’la Derin’i küçük bikinileri ve kimonolarının içinde, bahçe kapısında konuşurken gördüğümde gözlerimi onlardan çekerek önüme çevirdim. İstediğim son şey bir parti draması dahaydı. Kumsal bir şekilde ödeşmek istiyor olabilirdi ve beni gördüğü an kafasındaki dişli makinelerin çalışmaya başlayacağını biliyordum. Çoktan gördüyse de… İşte bundan kaçış yoktu. Zaten karşılaşmama ihtimalimiz de yoktu. Kendi ayaklarımla gelmiştim burnunun dibine.

“Seninki yok galiba,” diye fısıldadı Çisem, diğerleriyle konuşurken hafifçe bana doğru eğilerek.

“Benimki kim oluyormuş be?”

Çisem omuz silkerek önüne döndüğünde küçük kâselerdeki atıştırmalıkların tazeliğiyle ilgili bir konuşmaya daldılar, ardından nasıl olduysa konu erkeklere geldi ve gruptaki bucket şapkalı gay çocuk, lafı alıp çıktığı erkekleri sıralamaya başladı.

“Ben bile çıkacak o kadar erkek bulamıyorum be!” diye homurdandı kızlardan esmer olan, çocuğa omuz atarak. Kenarda içeceğimden küçük yudumlar alıyor, sohbeti dinliyor, soru sorulduğunda kısaca cevaplıyor, pipetimle oynuyordum.

Gözlerimi öylesine etrafta gezdirirken havuzun diğer ucundaki tanıdık ikiliyi fark ettiğimde midemdeki karıncalanma birkaç saniyeliğine de olsa kendini gösterdi. Reha, kendisinden daha açık kumral saçları olan ve ona sırtını dönmüş çocukla konuşurken Varis de bir kolunu yanındaki uzun masaya yaslamış, onları dinliyordu.

Hayır, onları dinlemiyordu. Yani, dinliyor olsa bile, gözleri tek bir yere odaklıydı. Bana.

Reha’nın kuzeni olduğunu düşündüğüm çocuk, elindeki kırmızı içecekle bir hareket göstermeye çalışırken bardak Varis’in üzerine devrildiğinde bakışlarımı üzerinden kaçırdım. Birkaç saniyelik önüme dönme, kendi işime bakmaya çalışma ya da ortamdaki sohbete odaklanma çabalarım hüsranla sonuçlandığında tekrar o tarafa bakmama engel olamamıştım. Varis kollarını kaldırıp elini arkaya attı ve tek harekette tişörtü çıkarttı.

Bravo Reha’nın kuzeni. Bravo.

Geldiğinden beri espriler yapan çocuk “İşte bu yüzden gayim,” diyerek bütün ortamı kahkahaya boğduğunda yudumladığım içeceğimi, arkamı dönüp çimenlere püskürttüm. Etraftakiler neye güldüğümüzü anlamayan bakışlar atıyordu. Geçen seferden tanıdık gelen yüzler dışında diğerlerinin bakışlarını umursamıyordum. Çisem’in beni sohbetlerinin içine sürüklediği insanlar yeterince iyi ve tatlılardı.

Varis, muhtemelen üzerine bir tişört almak için evin içine girdiğinde Reha ve bebek suratlı kuzeni yalnız kalmıştı. Çisem bunu bir şans olarak görmüş olmalı ki bana göz kırpıp elimdeki içeceğimi aldı ve kafasına diktikten sonra havuzun diğer ucuna yürümeye başladı.

Onda alkol yoktu ki…

Çisem sadece meyve suyu içtiğimi anlamış olmalı ki dönüp bana suratını buruşturdu. Ona gülerek kafamı salladım. İçinde ne olduğunu bilmediği içeceğimi almasaydı o da… Gerçi bunu yapıp içkiden nasibini alan asıl bendim.

Daha sonra Alper’in, kolundaki küt saçlı kızla Çisem’in yolunu kestiğini gördüm. Lavaboya bakınmak için merdivenlere ilerliyordum, birbirleriyle havuzun kenarında laf dalaşına girmişler gibi görünüyordu. Alt kattaki, lavabo olduğunu düşündüğüm ilk kapıyı tıklatmadan açmaya çalıştım ama kilitliydi. İçeriden birinin “Dolu be!” diye söylendiğini duyduğumda kısaca özür dileyerek merdivenlere yöneldim.

Ev büyüktü ve aşırı sade tasarlanmıştı. Özellikle salonu her kim döşediyse kalabalık eşyalardan büyük baş ağrısı çektiğini söyleyebilirdiniz. Koca bir TV ünitesinin karşısında büyük, beyaz L koltuklar ve geniş bir sehpa vardı yalnızca. Bizim evimiz tam tersiydi, babam eski kafalı bir adamdı ve neredeyse her yer işleme doluydu. Salonumuzun duvar kâğıdı bile, tek başına buradaki salondan daha kalabalık duruyordu. Bordolar, altın işlemeler, örtüler… Pamuk Hala’nın bir kere temizliğe giriştiğinde neden akşama kadar elinden temizlik malzemelerini bırakamadığını şimdi anlıyordum. Ama evimi seviyordum. Düşüncesi bile sıcak bir his bırakıyordu insanda.

Üst kat sessizdi, aşağıda çalan müziğin sesi çok az geliyordu. Koridora girdiğimde bana en yakın kapıyı tıklatarak birkaç saniye bekledikten sonra açtım. Bingo. Banyo boştu. Kızarmış yanaklarıma serinlemek için buz gibi suyu çarptım, ardından birkaç saniye geri çekilerek aynada kendimi izledim. Birkaç tutam topuzumdan kurtulmayı başarmıştı ama eğer lastiği çözersem aslan yelesi gibi kabaracağını biliyordum saçlarımın. Böyle bırakmak en iyisiydi.

Düşünmemeye çalışıyordum ama aşağıda kocaman, derin bir havuz vardı. Varis beni okulun havuzuna fırlattığından beri, daha tanıdıktı o derinlikte batma, nefessiz kalma hissi ama hiçbir zaman beni terk etmiyordu korkum. Sanki göğsümün ortasına dikilmişti bütün o ağırlık yapan duygular, elim suya değdiği an tetikleniyordum.

Kâğıt havluyla yüzümü kurulayıp çöpe attıktan sonra lavabodan çıkarken attığım ilk adımda güçlü bir elin bileğime dolandığını hissettim. Ben hissiyatının farkına varamadan kapıyı kapatmak için diğer elimle uzanmıştım ki bir anda koridora çekildim ve boom.

Gece grisi gözler, siyah kirpiklerin arasından beni selamlıyordu. Saçları biraz dağılmıştı. Üzerinde başka bir siyah tişört vardı. Sırtımı duvara yaslayacağım kadar beni kıstırmamıştı ama yine de onun bedeniyle duvarın arasındaydım. Çatılmış kaşlarım ve aralanmış dudaklarımla suratına bakarken “Sana gelmemeni söylemiştim,” diye mırıldandı. Ardından topuzumdan kurtulan bir tutamı parmaklarını kulağıma değdirmeye çekinmeden kulağımın arkasına sıkıştırdı.

Elini alıp indirdim.

“Ve ben de senin fikrini kimsenin sormadığını söylemiştim.”

“Hep kafanın dikine gideceksin, değil mi?”

“Ben senin oyuncağın değilim Varis. Şuna yaklaşma, buraya gitme, şunu yapma diyemezsin sen bana. Eğer haklı bir gerekçen varsa konuş, ha onu da dinlerim sadece, yine istediğimi yaparım.” Kollarımı göğsümde birleştirerek ağırlığımı bir ayağımın üzerine verdim. “Evet, varsa haklı gerekçeni alalım?”

Hiçbir şey söylemedi. Aynı ifadeyle yüzümü süzdü bir süre, ardından geriye çekilerek “İyi,” diye mırıldandı.

“Ne istiyorsan onu yap Ada.”

Eh, doğal olarak.

Ona bir bakış atıp sahtece ufak bir tebessüm ederek yanından ayrıldım ve adımlarımı merdivenlere doğru attım. Seri bir şekilde merdivenleri inerken bir yandan da neden gelmememi istediğini düşünüyordum. Varis Adin bir çıkarı olmadığı sürece fikrini bu kadar net belirten biri değildi. Nedense bilmemi istemediği bir şeyler varmış gibi hissetmeye başlamıştım.
Reha ve Kumsal’ı merdivenlerin altında tartışırken duyduğumda adımlarım yavaşladı ve tırabzanlardan tutunarak parmak uçlarımda durmak zorunda kaldım. Reha ve Kumsal mı? Onları daha önce hiç yalnız başlarına görmemiştim.

“Bir şey söylediğim yok Reha! Bırak kolumu.”

Kumsal’ın tıslayarak Reha’nın elini, kolundan ittirdiğini gördüm, ilerideki vitrin camından yansıyordu gölgeleri. Reha’nın suratını göremiyordum ama hareketleri netti. Kumsal’ın kolunu bırakmadı.

“Sana düşen bir şey yok Kumsal. Ya sesini keser uslu kızı oynarsın ya da seni Adin’in gazabından ne ben kurtarırım ne de annen kılını kıpırdatır.” Kolunu bıraktığında bir adım yaklaştı ve yüz yüze geldiler. “İnsanların önünde Varis’in dibine düşmekten vazgeç, komik duruyorsun. Ya oyuna kapılırsın ya da kalbin kırılır.”

“Şunu sakın unutma,” dedi Kumsal parmak uçlarında yükselip Reha’ya meydan okuyarak. “Ben ne Varis Adin’in dibine düşüyorum ne de sizin pis oyunlarınıza. Karşımdakini kullanmadığım sürece kendimi de kullandırtmam.” Bir adım geri çekilerek Reha’yı baştan aşağı çatık kaşlarıyla süzdü. Bekledi, bekledi… “Kimse benim kalbimi kıramaz.”

“Orasını göreceğiz.”

Reha, Kumsal’ın yanından cevap vermesine izin vermeden geçip giderken merdivenlerin tam önünden bahçeye yürüdü. Bir an arkasını dönüp beni görecek diye korkmuştum ama bunun için çok sinirli görünüyordu. Onu ilk defa bu kadar sinirli görüyordum. Reha genelde gülümseyen, ders çalışan, kitap okuyan, basketbol oynayan ve arkadaşlarıyla takılan o parlak çocuktu. Kumsal herkesin içindeki kötüyü dışarı çıkartıyordu.
Reha’da yaver gider şansım Kumsal’da gitmedi.

“Vay, vay, vay,” dedi Kumsal, merdivenlerin önüne geldiğinde, ellerini beline koyarak. “Küçük faremiz şimdi de saklanıp gizlice insanların konuşmalarını dinliyor, öyle mi?”

Bozuntuya vermemeye çalışarak merdivenlerden inmeye devam ettim ama büyük sıçtığımın farkındaydım. Yine de asıl olay, bunu karşıya yansıtmamaktı.

“Ne diyorsun Kumsal?” diye homurdandım son basamağı da indikten sonra bahçeye yürürken.

Kumsal da peşime takıldı ve yanımda yürümeye başladı. “Her zaman masumu oynayarak sıyrılabileceğini mi düşünüyorsun Ada Kandemir? Kendini böyle acınası kalıplara ne kadar inandırıcı soksan da kurtulamayacağın durumların içine düşeceksin.”

“O zaman bakarız Kumsal.”

Merdivenlerden inerken önümü kesti ama ona göz devirerek inmeye devam ettim. Sonunda bahçeye adımımı attığımda havuzun etrafından dolanıyordum ki beni bileğimden yakalayarak önüme geçti ve bu sefer hareket etmemi engelledi.

“Ne kadarını duydun?”

Ben gelmeden önce karanlık, ürkütücü sırlarından birini mi konuşmuşlardı yoksa Reha’yla? Kumsal Kayadelen’e karşı bir kozum olmasını her ne kadar istesem de işime yarar bir şey duyduğum söylenemezdi. Kumsal’ın bomboş bir şekilde kendini Varis’in kollarına atmak istediğini ama bu oyunlarının hiç de onun lehine bitmeyeceğini dinlemiştim yalnızca Reha’dan.

“Madem duymuş olabileceklerim hakkında bu kadar endişeleniyorsun Kumsal, bir dahakine kapalı kapılar ardında konuştuğundan emin ol.”

Kolumu bıraktı ama üzerime doğru bir adım attı göz temasını kesmeden. “Sana mı soracağım kiminle nerede konuşacağımı?”

Omuz silktim. “Sadece bir tavsiye.”

“Biliyor musun Ada, her gün senin bu pis suratını görmekten çok sıkıldım ben artık.”

Hafifçe gülümsedim, kollarımı göğsümde birleştirirken. “Benim senin boş sözlerini duymaktan sıkıldığım kadar olamaz.”

Tek kaşını kaldırdı “Öyle mi?”

Ahhh! Bu iyiye işaret olamazdı.

Olmadı da zaten.

Geceleri seni ayakta tutan, gözün ne zaman o derin maviliğe dalıp gitse ya da ne zaman duş başlığının altına istemsizce kafanı sokup nefesini tutmaya çalışsan soluk boruna sıkışan kuru bir kâbusun gerçek oluşu gibiydi. Bütün dikkafalılığımla Kumsal’a bakarken bir saniyeliğine, yalnızca bir saniyeliğine, kapıda dikilen Varis Adin’e kayan bakışlarımın ardından Kumsal’ın iki elinin de omuzlarımı sardığını hissettim; hayır, sarmıyordu… Bütün gücüyle beni, hemen yanımızdaki havuza itiyordu.

Ayağım kaydı, bir şeye, herhangi bir şeye tutunmak için kollarımı ileriye uzattım ama kucakladığım tek şey havaydı. Gördüğüm son şey gökyüzünün maviliği oldu, o kadar açık bir maviydi ki neredeyse… Neredeyse beyazdı.

Buz gibi su bütün bedenimi sardı. O an, su mu buz gibiydi yoksa tenime işleyen korku mu üşütmüştü beni fark edilmesi imkânsızdı. Dibe batarken kabarcıklar etrafımı sardı, doğrularak çırpınmaya çalıştım; yüzme bilmiyordum ve çırpınırsam bunun yalnızca beni daha da batıracağını biliyordum. Sakinleşip suyun beni yüzeye çıkarmasına izin vermem gerekiyordu ama bu bilgiyi bize öğreten adam gerçekten uygulayabileceğimize inanmış mıydı ki?

Nefes alma ihtiyacı ciğerlerimi tekmeliyordu. Bir şimşek, zihnimin bir köşesinde durmaksızın çakıyor; bütün başım çatlayacakmışçasına ağrıyordu. Gözlerim su yüzünden acıyordu, uzakta bedenler olduğunu görebiliyordum; su açık maviydi ve her şey netti. Ama kimse benim için gelmiyordu.

Kimse gelmiyordu.

Bir anda, çok da büyük olmayan havuz bir göl kadar dipsiz görünmeye başlamıştı gözüme, bedenleri bile göremiyordum artık.

Gün ışığı yukarıdaydı; elimi uzatıyordum, değemiyordum.

Anıların pençesi zihnimde; duvarları kesiyor, kanatıyordu ve tanıdık bir his vardı ama tanımlamak güçtü. İnsan nasıl, ne olduğunu bilmediği şeyleri hissedebilirdi ve hissettiği şeylere bir isim koyamazdı?

Neredeyim, nasıl düştüm, kimim… Her şey bulanıklaşmaya başladığında birinin suya atladığını hissettim. Suyun içinde iyice beyazlaşan bir çift gözü, net bir şekilde görebildiğimde içimde oluşan hissi keşke açıklayabilseydim. Elimi tutabilecek kadar yaklaştığı an bileğimden kavradı ve beni kendine doğru çekti.

Ona yaklaştığım an kollarımı sıkıca boynuna, bacaklarımı da beline dolamaktan alıkoyamadım kendimi. Sımsıkı kapattım gözlerimi, yukarıya çıkıyorduk. Gidiyorduk buradan. Gidiyorduk bilinmezliğin kuyusundan. Dibe batmıştık ve yüzeye çıkıyorduk. İçerisi karanlık olmayabilirdi ama her aydınlık, yolunu aydınlatan ışık değildi.

Ben kendi ışığımı karanlıkta da bulabilirdim.

Yüzeye çıktığımızda gözlerimi sımsıkı kapattım. Varis’in havuzun merdivenlerinde olduğunu yükselen adımlarından ve belimizden kayıp giden sudan hissedebiliyordum. Etraftan çıt sesi bile gelmiyordu. Donduğumu hissederken sanki daha fazla sıkabilirmişim gibi, kollarımı daha sıkı doladım boynuna, neredeyse onu boğduğumu düşünüyordum. Hiçbir şey görmeme isteğim o kadar baskın geliyordu ki gözlerimi kapatmış olmam yetmezmiş gibi, bir de kafamı gömmüştüm omzuna. Kolunun biri belime dolanmış, diğeri de bacağımın altındaydı. Göğüslerimiz bir olmuş gibiydi. Kalp atışlarım sanki kafamın içinde atıyormuşçasına net duyuluyordu. Su buz gibiydi ama onun bedeni sıcacıktı.

“Varis, ben…”

Kumsal’ın titreyen sesini duydum. Varis’in adımları bir anlığına durdu ve kafasını çevirdiğini hissettim ama tek bir kelime söylemedi.

Eve girdik, merdivenlerden çıktığımızı düşündüm. Koridor… Ve bir odanın kapısını açtı. İçeri girdikten sonra ayağıyla kapattı. Birkaç adım sonra yeniden durmuştu. Beni indirmek için olduğunu fark etmiştim.

“Her ne kadar pozisyonu sevsem de,” diye mırıldandı kulağıma doğru. “Üzerini değiştirmemiz lazım Ada.”

Bir bacağımı tutan eli beni indirmek için hareket ettiğinde, ondan önce davranarak bacaklarımı çözdüm. Beni yavaşça indirdiğinde elini belimden çekmedi. Hemen arkamda hissettiğim şeyin bir yatağın başlangıcı olduğunu yumuşak çarşaflardan anlayabiliyordum. Kollarımı boynundan çektikten sonra gözlerim hâlâ kapalıyken yüzümü sıvazladım. Titriyor olduğumu o ana kadar fark etmemiştim.

Ben gözlerimi yavaşça açarken bulanık görüşümün ardından Varis’in dolaplara yürüyüşünü izledim. Ne olduğunu anlayamadığım birkaç parça kıyafetle beraber yanıma geri döndüğünde duyduğum ihtiyaçla yatağa oturmuştum ama ıslak olduğumu fark eder etmez elektrik çarpmış gibi yeniden dikildim ayağa.

“Aptal çarşaflar kimin umurunda Ada? Saçmalama,” diye homurdandı Varis, ben omzuma sardığı havlunun iki ucunu göğsümde birleştirirken.
Kafamı kaldırıp ona baktım ama yalnızca iki saniye içinde, gözlerimi kaçırma isteğiyle duvara doğru birkaç adım atmış, daha sonra dinlenmek için birkaç derin nefesle birlikte sırtımı yaslamıştım. Kumsal’ın beni havuza itmiş olması ve neredeyse boğuluyor olmam bir yana, ahtapot gibi sarılmıştım çocuğa, buraya gelene kadar herkesin içinde. Ahtapot gibi. Hâlâ ne kadar sıcak olduğunu hatırlıyordum. Hâlâ göğsümün üzerinde attığını hissettiğim kalbin bir tek bana ait olmayışını hissediyordum. Bana dokunduğu yerler alev alırken tenimin geri kalanı buz gibiydi.
“Neden bütün bunları yapıyor?”

Varis, dikkatini bana yönlendirirken saçlarını kuruladığı havluyu yatağın üzerine atarak yanıma doğru yürüdü.

“Birinden öylece nefret edemezsin değil mi?”

Yapma, Ada. Bu soruların sonu yoktu ama çenemi tutamıyordum. “Edebilir misin?”

“Edebilirsin,” diye mırıldandı Varis, aynı donuk tonuyla, gri boşluklarını gözlerimde gezdirirken.

“Doğru.” Kafamı sallayarak bakışlarımı kaçırdım. “Seni unutmuştum.”

İki parmağı çenemi kıstırırken başımı çevirip kaldırarak ona bakmamı sağladığında bir saniye öncesinden daha yakında duruyordu. “Senden nefret ettiğimi mi düşünüyorsun, Ada?”

“Bariz bir şey değil mi bu?” Gözlerimi kısıp istemsizce kafamı sallayarak konuştum griliklere doğru. “Yanılıyor muyum?”

“Yanılıyorsun.”

“Neden o kadar bekledin o zaman?”

Ne söylemek istediğimi anlamak istercesine, yüzümü okumak istercesine gezindi gözleri üzerimde. Ama ona cevabını öylece vermeyecektim. Omuz silktim.

“Kimbilir, belki sen bahsetmişsindir Kumsal’a su korkumdan. Reha’nın doğum gününü havuzlu bir evde kutlamak bile senin fikrindir belki Varis. Hatta sen davet ettirmişsindir Reha’ya beni. Daha sonra pişman olmuşsundur, gelme demişsindir ama geldim işte ben. Gülerek izlemişsindir düşüşümü ama görmemişimdir ben düşerken, o bomboş suratının ardında kahkahalar atıyorsundur belki, kimbilir…”

Varis bir anda, iki kolunu birden öfkeyle iki yanımdan geçirerek duvara ellerini dayadığında, sıçrayarak bir yay gibi gerilen vücudumu duvara yasladım. Çok yakınımdaydı. Alnını alnıma yaslayabilirdi ama yapmıyordu, yalnızca gözlerimin içine bakıyordu. Lafımı nasıl keseceğini çok iyi biliyordu.

“Senin suya düşmen mi Ada?” Hafifçe kaşlarını kaldırdı. “Kumsal’ın ne yapacağını anladığım ilk an nefret ettim bu fikirden. Korku dolu bakışlarından, ritmi bozulan kalbinin, göğsünü o korkuyla dövme düşüncesinden nefret ettim.”

Kulağıma doğru eğildi, fark etmemiştim ama saçlarım çoktan topuzdan kurtulmuştu ve omuzlarıma dökülüyordu. Varis bir eliyle her zamanki gibi, saçımı kulağımın arkasına iterken “Ama,” diye fısıldadı devam ederek. “Daha sonra bir yanım, seni hep bu durumlara sokmak istedi.” Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi kapatarak devam etmesini bekledim. “Yine gel, kendini sar bana öyle sımsıkı diye.”

Gözkapaklarım ağırlaşmıştı, kirpiklerim birbirine girdiği an kördüğüm oluyordu sanki. Saçlarımın arasında, kulağımda, boynumda hissediyordum nefesini. İnanılmaz hoş bir kokuya sahipti. Balık olsam, bir kere duysam kokusunu, bile isteye kıyıya atardım kendimi sanki.

Varis Adin bir yalancıysa bile, yalanlarının insanın belini bükecek kadar güvenli bir duruşu vardı.

“O yüzden mi suya atlamak için ben nefessiz kalana kadar bekledin?” Altdudağımı içeri alıp dişlerimi üstüne bastırarak gözkapaklarımı açtım ve başımı biraz yana çevirip yüz yüze geldim onunla.

“Arkandan atladım Ada,” diye mırıldandı yüzüme bakarken. “Beklemeden.”

Hafifçe kaşlarım çatıldı. Beynim bana bir oyun mu oynuyordu? Neden kimse yanıma gelmeden orada en az birkaç dakika geçirdiğimi düşünüyordum? Uzanmaya çalışmıştım yukarıya, bağırmaya çalışmıştım ama hiçbir şey, beni daha da batmaktan kurtarmamıştı. Gözlerim acımıştı, su yutmuştum… Hayal mi görmüştüm gerçekten?

“Ne zamandan beri sudan korkuyorsun?” diye sordu Varis, parmaklarını çeneme çıkartıp kafamı kaldırdıktan sonra gözlerime bakarken.
“Hatırlamıyorum.” Hatırlamıyordum. “Çok küçüktüm sanırım.”

“İsminin anlamı,” dedi hafifçe dudakları kıvrılırken. “Dört tarafı su kaplı kara parçası. Ve sen sudan korkuyorsun öyle mi?”

İstemsizce kafamı salladım. Bu ironiyi bir keresinde Çisem de dile getirmişti, o zaman gülüp geçmiştik. Varis’i keyiflendiren şeyin de bu olması garipti. Düşüncelerimden sıyrılarak gözlerimi gözlerine çevirdim. İsmimin anlamını dile getirdikten sonra bir şey söylememiştik, o da ben de sessizdik. Dışarıdan tekrar müzik sesi gelmeye başlamıştı ama pencereler kapalı olduğundan çok da duyulmuyordu.

Varis’in gözleri öylece yeşilliklerimde dolanıyordu, bir şeyler düşünüyordu ama ne düşündüğü hakkında hiçbir fikrim yoktu. Yakınlığının midemde kramplara neden olduğunu fark ettiğimde nefes almak için dudaklarım aralandı, bilerek yapmamıştım, yalnızca derin bir nefes için aralamıştım. Gözlerinin gözlerimden, dudaklarıma düşüşünü izlerken her nasılsa alacağım nefes de zehir olmuştu. Beni öpmek için aramızdaki o birkaç santimi kapatırsa geri çekilecek ya da engel olacak kadar güçlü hissetmiyordum kendimi. Yine gel, kendini sar bana öyle sımsıkı diye.
Çisem’e söylemek istediğim buydu işte. Bunu yapıyordu Varis. Tabancası elinde, kurşunu en zehirlisinden dolduruyordu şarjörüne. Sakat bırakmıyordu, hayır; omzu ya da bacağı nişan almıyordu, alnını nişan alıyordu insanın. Alnını. Kurtulma şansınız yoktu.

Dudakları dudaklarıma yaklaşırken hissedeceğim şeyin beklentisiyle gözlerim kapandı ama bir saniye sonra, dudaklarını bastırdığı yer dudaklarım değildi; dudaklarımın kenarıydı. Sağ kolunun belime dolandığını hissettim, beni kendine çekerken göğsüm tamamen göğsüne yaslanmıştı birkaç dakika öncesindeki gibi. Öpücüklerini çeneme, yanağıma çıkardı; ardından kulağımın arkasına indirdi, boynumdan aşağı hissetmeye başladım dudaklarının sıcaklığını.

Bir eli elbisemin askısında dolanırken, belimdeki elini indirip elbisemin eteğini sıyırarak bacağıma doladı parmaklarını. Üşümüş, soğuk tenime değen sıcak dudakları göğsümden inerken başımı geriye atarak dudaklarımı birbirine bastırdım. İstemsizce, bir elimi yüzüne götürmüştüm ama avucum yüzüne değdiği anda askımı indiren eli bileğimi kavradı. Elimi yüzünden çekmedi ama sanki onu ittireceğimi düşünmüştü.
İttiremezdim.

Elim çalışmıyordu.

Vücudumu yöneten yer, her neredeyse beynimde, şartelleri kapatıp kepenkleri indirmişti sanki. Vücudumun ellerinin altında, tenimin dudaklarının arasında bu kadar hassas olacağını düşünmemiştim. Mideme bıraktığı, göğüs kafesime kadar yayılan bu his, her nereden geldiyse bu kadar yoğun ve neredeyse içinde boğulacak kadar haz dolu olabileceğinin farkında değildim.

Askımı indiren elinin elbiseyi, sağ göğsümden aşağı çektiğini fark ettiğimde elimi bileğine doladım ama doğrularak alnını alnıma yasladı ve kafamın arkası da duvarla birleşmiş oldu. Nasıl olduğunu bilmiyordum, dudakları çalışan oydu ama nefes nefese kalan ben olmuştum.
Gözlerim benim tenimde dolaşmaktan pembeleşmiş dudaklarına bakarken elim bileğinde olmasına rağmen, elbisenin aşağı kaymasına engel olmadım. Üzerimdeki etkisi her neyse karşı konulamaz olduğunun farkındaydı, ona engel olmak için ne yaparsam yapayım, aslında durduramayacağımın farkında olduğu gibi.

“Elimin altında bu kadar hassassın, uslusun ama dikkafalılığın yüzünden hiçbir lafımı dinlemiyorsun,” diye fısıldadığında bileğini tutan elim o kadar zayıftı ki, ondan tek bir hareket daha ve yenilerek yanıma düşecekti. “Oysa ben sana çok şey söylüyorum Ada.”

“Bana nedenini açıklamadığın sürece,” diye mırıldandım derin ve kesik nefeslerimin arasında. “Hiçbir sözünü dinlemeyeceğim.”

“Tek bir kelime, Ada. Tek bir kelime, dudaklarının arasından çıkacak; bu kadar zor olmamalı.”

“Neden beni öpüp bütün bunlara son vermiyorsun? İstediğin bu değil mi? Kutu, dışarıdan gözlerinin içini parıldatıyor ama içindeki enkazı gördüğünde arkana bile bakmadan kaçıp gideceksin. Ardına kadar kapatıp kilitleyen yine ben olacağım bir başıma.”

“Arkama bile bakmadan kaçıp gittiğim tek an, senin elimden tutup benimle koştuğun an olur, Ada.”

Yorumlar

6. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.