İKİNCİ BÖLÜM
"Kelebeği vur, kavanoza koy, kapağını kapatma.
Öleceğini sansın, içi yansın ama nefes alsın.”
Babam, küçükken gördüğüm kâbuslar yüzünden karanlıkta uyuyamadığım zamanlar, kulağıma şarkılar mırıldanıp “En kötü canavarlar bile karanlıkta gözlerini kapatan küçük çocukları göremezler,” derdi. O günden sonra ne zaman korksam, korkularım beni bulamasın diye gözlerimi kapatmıştım.
Varis Adin'in beni, karanlıkta gözlerimi sımsıkı kapatsam bile bulabileceğini düşünüyordum. Belki de bu, artık küçük bir çocuk olmamamla alakalıydı. Ebeveynler küçük çocuklarının kötü şeyleri duymaması, görmemesi için o kadar çok uğraşırlardı ki çocuklar, sonunda yatağın altındaki canavarlara ve dolaplarındaki öcülere inanır, yine kötülüğe giden bir yol bulurlardı. Varis yatağımın altındaki canavar, okuldakiler de dolabımdaki öcüler olsa, ben yine gözlerimi kapatsam, beni yine de bulabilirler miydi?
Verdiğim cevabın ardından Varis’in boşluğuna gelmiş olmalıydı ki kafesinden kurtulup tişörtümü üzerime geçirdikten sonra tuvaletten çıkmıştım. Ardından yemekhanenin önünde durmuş, benden sonra büyük adımlarıyla bahçeye çıkan Varis'i izleyen Kumsal ve arkadaşlarını fark etmiştim. Beni ilk gören Derin oldu, Kumsal'ı dürttü ve çenesiyle beni işaret etti. Orada durmakla ne halt ettiğimi bilmiyordum ama bir sonraki felaketin gelmesini, elim kolum bağlı izlediğimi söyleyebilirdim.
“Bunun ne işi var tuvalette yalnız başına Varis’le?”
“Ne olacak,” diye mırıldandı Kumsal. “Muamele çekmiştir. Ağzını çalkalasa bari.”
Söyledikleri karşısında şaşkınlıkla ağzım kocaman açıldı. Kumsal “Ağzını ne kadar açtığını mı göstermek istiyorsun?” diye söylendiğinde ise kapandı ve ellerim devreye girdi. Ben bu kızı öldürürüm.
Kumsal'ı öyle bir ittim ki kalçasının üzerine düşerken inleyerek çığlık attı. Derin ve diğer kız şoktaydı, geri çekilip olanları hayretle izliyorlardı.
“Yemin ederim seni öldürürüm Kumsal!” diye bağırdım suratına doğru. “Yemin ederim!”
Yemekhanedekiler ayaklanıp pencerelere doluşuyorlardı, o öfkeyle orada daha fazla durursam gerçekten elimden bir kaza çıkacaktı. Sinirle merdivenleri ikişer ikişer çıkıp sınıfa normalden daha kısa sürede ulaştım. Aral ve Çisem arka sırada ayaklarını tahtaya doğru uzatmış, türev tartışıyorlardı.
“Bir on birinci sınıf, on ikinci sınıftan ne kadar iyi matematik bilebilir?” diye sordum nefes alış verişlerimi düzenlemeye çalışarak. Henüz aşağıda olanların şokundan çıkmış değildim ama yine de kendimi dizginlemeye çalışıyordum. Merdivenleri hızlı çıkma şeklim, benim öfkemi bastırma tarzımdı.
“Sen iyi misin?”
Çisem üzerimdeki negatif enerjiyi fark ettiğinde “Yok bir şeyim, iyiyim,” diye mırıldandım. “Üzerimi değiştirip geleceğim. Anahtarlarımı almaya geldim. Siz devam edin.”
“Aral çok iyi biliyor bu arada.” Çisem otuz iki diş gülümseyerek kitabı kaldırdı. Uzaktan bir bakış atmam bile yetmişti. Aral zehir gibiydi.
Ben kapıdan çıkarken Aral bir kez daha bana seslendi. “Ada! Sen iyi olduğuna emin misin?”
Değildim ama yine de gülümseyerek oradan ayrıldım ve kapalı spor salonundaki soyunma odasına doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Muhtemelen diğer teneffüs öğrenmiş olacaklardı ama yine de önce üzerimi değiştirmem gerekiyordu.
Kapalı spor salonunda futbol takımı antrenman yapıyordu. Sahanın kenarından koşar adımlarla soyunma odalarını hedef aldığımda, Mert'in en yakın arkadaşının koşan takımdan ayrılıp bu tarafa yürüdüğünü fark ettim ama aldırmadan ilerlemeye devam ettim.
“Pişt, Begonya kızı!”
Önüne bak. Umursama. Laf atar, atar susar.
“Becerilerini duydum! Baksana bi’? Pişt!”
Yemin ederim, seni öldüreceğim Kumsal. Yemin ederim.
“Git kendi başına oyna! Beni rahat bırak!”
Bütün takım birlikte gülerken Mert'e ya da laf atan arkadaşına dönüp bir saniye olsun bakmadan soyunma odasına girdim ve dolabımdan eşofmanlarımı aldıktan sonra kabine geçtim. Açık gri eşofman ve beyaz, kısa kollu tişörtümü hızlıca üzerime geçirdikten sonra eşofmanımın paçalarını siyah, uzun botlarımın içine soktum. Acele etmem gerekiyordu yoksa derse geç kalacaktım. Kabinden çıktığım sırada, soyunma odasının kapısı bir anda açılınca istemsizce bir adım geriye gittim. Mert'in arkadaşı tekrar gelmişti.
Gözlerimi devirerek “Seni kızların soyunma odasına girmekten şikâyet etmemem için tek bir sebep söyle,” diye homurdandım, kirli formamı kartonun içine atıp dolabımı kilitlerken.
Çocuğun kaşları kalktı ve sırıttı. “Senin de hoşuna gidecek?”
“Siktir git.” Kumsal böyle şeyleri nasıl bir anda bütün okula yayabiliyordu?
Çocuğun cebindeki telefona gözlerim takıldı. Tabii ya! Ona aldığım telefonla, bütün okula aynı anda haber gönderiyordu. Profesyonel dedikoducuların kendi gelişmiş ağları olurdu.
Kapıya yürüdüğüm sırada önüme geçti: “Hadi ama. Varis'e bu kadar naz yapmamışsındır.”
“Sen şu anda sallantını alması için bir kıza mı yalvarıyorsun?”
Çocuğun surat ifadesi bir anda değişti. “Herkes ne kadar orospu olduğunu biliyor Ada. Ne bu zor kız ayakları?”
“Anlamıyor musun? Ayak falan yaptığım yok. Kumsal'ın ağzından çıkan her şey yalan. Siz de ona inanan zavallılarsınız.”
Bir adım üzerime gelince bir adım geri gittim.
“Fazla çalışıyor senin çenen.”
“Ya çıkıp gidersin şu an ya da burada, beni zorladığın şey yüzünden okuldan atılmayı göze alırsın. Seçim senin. Benim babam avukat. Ailen ne kadar zengin olursa olsun, başa çıkamayacakları bir avukat. Agâh Kandemir adı altında ezilirsin.”
“Hımm...” Güldü. “Hani şu senin yüzünü görmemek için İngiltere'ye taşınan üvey babandan mı bahsediyorsun? Artık harçlık bile alamadığın için Begonya'da çalıştığını duydum. Oradaki müşterilere de bu kadar çene çalıştırıyor musun acaba o güzel çeneni daha zevkli işler için kullanabilecekken?”
Suratına tükürdüm.
Önce seslice nefes verdi, gözlerini kapattı, uzattığı sweatshirtünün ucuyla suratını sildi ve ardından gözlerini öfkeyle açıp üzerime yürüdü. “Kızım sen belanı mı arıyorsun!”
Geri geri kaçarken bir anda ortadaki banka ayağımın takılmasıyla, kolumu dolabın kenarına çarptım ve inleyerek elimle, ezilen kısmı tuttum. Siktir! Çok acımıştı. Birkaç saate mosmor olacaktı.
“Ada?”
“Siktir git şuradan yoksa avazım çıktığı kadar bağıracağım! Yeter!”
Adını bile bilmediğim çocuğun gözleri artık öfkeyle değil, şaşkınlıkla doluydu.Kapı yavaşça açıldığında elimi koluma bastırmış, dişlerimi sıkıyordum. Çocuk önümdeydi, kaşlarını çatmış koluma bakıyordu. Sanki çok umrunda. Gelen Mert'ti. Sakince girdiği kapının ardında beni o hâlde gördüğünde tavırları değişti ve hızlıca içeri girerek arkadaşının üzerine yürüdü. “Batu, sen ne halt yiyorsun burada?!”
“Mert, çık git, yalnız bırak bizi.”
Bir hışımla kafamı kaldırıp doğruldum ve adının Batu olduğunu öğrendiğim çocuğa doğru dönüp kapıyı gösterdim. “İkiniz de çıkın gidin! Manyak mısın nesin ya?! Hayal mi görüyorsun hâlâ sen?”
“Ne hayali?” diye sordu Mert şaşkınca.
“Bu ne? İkinci raunt için zemin mi hazırlıyorsun Mert?” Suratımı buruşturdum. “İğrenç ya. İğreniyorum gerçekten! Arkadaşını da arkamdan sen yolladın değil mi?!”
Mert öfkeyle Batu'ya döndü. “Ada neden bahsediyor, Batu?”
“Ya oğlum, dalga geçiyordum işte…”
Mert bir anda ne döndüğünü anlamış gibi, yumruğunu Batu'nun suratına patlattığında banka dikkat ederek onlardan uzağa, kapının olduğu tarafa geçtim. Koridordan gürültüler geliyordu, futbol takımı bu tarafa koşturuyordu. Kapı menteşelerinden sökülürcesine açıldığında bütün takım içeri girdi ve Mert'le Batu'nun üzerine koşturdular. Mert, Batu'yu çok kötü dövüyordu. Batu ona karşılık vermeye çalışıyordu ama kendinden geçmiş gibiydi. Kartonu alıp nefes nefese kapalı spor salonunun arka çıkışına koşturdum. Mert az önce kendi arkadaşına mı vurmuştu?
Kapıyı çarparak açıp çıkmamla kafamı birinin göğsüne çarptım. Çok hızlı olmuştu; tek düşünebildiğim, kapıyı açtığım an kendimi dışarı atabilmekti. Lavanta kokusuyla birlikte geriye doğru savrulurken çarptığım kişi kollarımdan tutunca, korkarak kollarını üzerimden çektim ve birkaç adım geri giderek bir hışımla kafamı kaldırdım. Reha Koç.
“Kızım sakin ol ya, ne oluyor?” diye sordu Reha, şaşkınlıkla bir bana bir de büyük bir gürültüyle çarpan kapıya bakarak.
Ona hiçbir şey söylemeden etrafıma baktım ve sınıfıma en yakın girişe doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım.
Mert ne kadar dengesiz davranmak istiyorsa davranabilirdi, daha dün öğlen bahçede söylediklerinden sonra onun bipolar karakteri üzerinde tartışıp komplo teorileri üretemezdim. Arkadaşı Batu'nun da kendisi gibi şeytan zihinli olduğu belli olduğuna göre bundan sonra yapmam gereken şey belliydi; kendimi kapalı alanlarda, alan neresi olursa olsun, yalnız bırakmamam gerekiyordu. Kesinlikle, kapalı alanlarda kendimi yalnız bırakmakla ilgili sorunlarım vardı ve bir günde, iki kere bunu tecrübe ederek üzerime fazlasıyla gelinmesine sebep olmuştum. Ben mi sebep olmuştum? Düşüncelerim bile Varis Adin'in seyretmesini istediği yöne doğru eğriliyordu. Hasta piç.
Günün geri kalanında, ders aralarında sınıftan çıkmadım. Çisem ve Aral kafeteryadan içecek bir şeyler alıp yanıma geldiklerinde bile bu konuyu konuşmak istememiştim. Onlara kızlar tuvaletinde Varis'le kavga ettiğimi üstü kapalı bir şekilde anlatmış ama detaylara girmemiştim, özellikle; Aral'la yeni tanıştığımız için ona böyle şeyleri açık açık anlatmaya utanıyordum. Belki daha sonra Çisem'i yalnız yakalarsam detayları da özet geçebilirdim.
Son dersin zili çaldığında sınıfa giren birkaç ruh hastası, elleriyle hayali muamele çekiyormuş gibi ağızlarını açıp gözlerini kaydırmış ve dilleriyle yanaklarına baskı yapıp beni deli etmişlerdi ama onlara bile cevap vermemeyi başarmıştım. Ne zaman öfkelenip cevap versem ben kaybediyormuşum gibi hissediyordum çünkü ne zaman öfkelensem kendimi kaybediyordum. Hayır. Onlara cevap vermeyecektim. Ben cevap vermediğim zamanlarda etraf da sessizleşiyordu. Ben ne kadar üzerlerine gidersem onlar da o kadar şiddetlendiriyordu davranışlarını. Birkaç kişi olsa uğraşılabilirdi ama bütün okul size cephe aldığında ne tarafa doğru dik duracağınızı şaşırıyordunuz, beliniz illaki bükülüyordu.
Okul çıkışı serviste Aral'la yan yana en arkanın bir ön sırasına oturduk. Okulda söylenenler yüzünden beni rahatlatmaya çalıştığında ona, bunlardan değil de kitaplardan konuşmak istediğimi söyledim, bana bir liste çıkarıp okumadığım kitapları önerdi. Aral, anladığım kadarıyla bilgisayar oyunları, filmler ve kitaplardan ibaret bir çocuktu. Akıllıydı ve notları çok yüksekti. Soyadının Doran olduğunu Instagram hesabından öğrendikten sonra servisten inip bahçe yolundan eve yürürken ufak bir internet araması da yapmıştım. Babasının adını bir yerlerde duyduğuma yemin edebilirdim ama hatırlamıyordum, belki de babamla bir davaya bakması için işbirliği yapmıştı.
Küçük baget ekmeklerden biriyle sandviç yapıp ağzıma tıktıktan sonra odama çıkıp üzerimdekileri değiştirdim ve Begonya'ya gitmek için evden çıktım. Pamuk Hala ben gelmeden önce çıkmış oluyordu ve yemek mutfakta hazır oluyordu. Bazen yemek için vakit buluyordum ama işten sonra genellikle duş alıp kendimi zar zor yatağa attığımdan, aç karnımı düşünebilmek biraz hayali oluyordu. Pamuk Hala fark ettiğinde çok kızıyordu yemediğim için, diyet yaptığımı zannediyordu ama işin aslı öyle değildi.
Yarım saat sonra Begonya'ya vardığımda Hazal, arka bahçede servisteydi. Hızlıca önlüğümü takıp saçlarımı bol bir şekilde topladıktan sonra sipariş defterimle birlikte yeni gelen masaların siparişlerini almaya başladım.
“Sana bir şey söyleyeceğim ama ne tepki vereceğini bilmiyorum,” diye mırıldandı Hazal, ben kasaya elimdeki hesap kutusunu götürürken yolumu keserek. Elini koluma koydu ve gözlerime baktı. “Arka bahçede birkaç kişi var, sanırım senin okulundan geliyorlar. Yarım saat önce geldiler ve o zamandan beri seni soruyorlar sürekli.”
Kaşlarımı kaldırarak omzunun arkasından arka bahçeye bakmaya çalıştım. Birkaç formalı çocuk ve kız görmüştüm. Kaşlarım çatıldı. "Sinirimi bozmak için gelmişlerdir. Ne dediler?”
“Aynı şey,” diye homurdandı Hazal gözlerini devirerek. “Masalarına senin bakmanı istiyorlar.”
Seslice derin bir nefes verdim ve düşünmeye çalıştım. "Sen bakamaz mısın? Benim meşgul olduğumu falan söylesen?”
“Ya sen gelirmişsin ya da patronla konuşurlarmış. Hep aynı şey.” Dudaklarını birbirine bastırdı Hazal. “Kızım bak, bunların biteceği yok. Sen de bunların okulunda okuyorsan senin baban da zengin, güçlü bir adam değil mi? İş gezisi falan dinleme sen, en iyisi ara babanı, konuş. Ciddi bir mesele bu, belli.”
Altdudağımı ısırıp emdim. “Yapamam Hazal…”
“Ya ne demek yapamam?”
“Bu çocukların aileleri çok güçlü insanlar, ben babam zayıf biri demiyorum ama hepsini birden babamın üzerine salmak, basit bir rica için büyük bir bedel olur. Hayatımı kurtaran adama böyle bir şey yapamam.” Hesap defterini ona uzattım ve elindeki tepsiyi almak için kollarımı uzattım. “Ver şunları. Onların masasının siparişleri değil mi?”
“Evet,” dedi Hazal tepsiyi kollarıma bırakırken. Endişeli görünüyordu. “Dikkat et bak. İzleyeceğim ben seni. Bir şey olursa haber ver.”
Kafamı sallayıp tepsiyle birlikte arka bahçeye doğru ilerledim. Üç erkek, bir kız, kare masaya oturmuşlardı ve iki kişi sigara içiyordu.
“Limonlu cheesecake?” Tepsideki tabağı aldığım sırada masadaki tek kız, kaşlarıyla diğerlerine işaret çekip kafalarını kaldırmalarını sağladı.
Çocuklardan turuncu kafalı olan “Ooo, Ada Hanım sonunda teşrif etmiş. Yalnız çok ayıp, onca yolu güzel okul arkadaşımız için geldik,” diye söylendi. “Yüzümüze bile bakmıyorsun.”
“Cheesecake kimin?” diye sordum çocuğu görmezden gelerek.
“Benim,” dedi kısa saçlı kız. “Bir hoş geldin bile yok mu Ada?”
“Sizi tanımıyorum.” Diğer tabakları ve içecekleri de rasgele ortaya koydum, kendileri alıp önlerine çektiler. Bittiğinde tepsiyi kolumun altına aldım ve “Başka bir isteğiniz?” diye sordum.
Yanımdaki saçlarını kazıtmış çocuk, gözlerinin ucuyla bana baktı. “Benim var. İş çıkışı bizim eve ne dersin? Koca villa boş. Seversin.”
“Sevmem.” Dönüp bahçeden geçtim ve kasaya yürüdüm. Tepsiyi tezgâha bırakırken Hazal da kahveleri kendi tepsisine koyuyordu.
“Sinirini bozacak bir şey dediler, değil mi?”
“Sadece bu sıralar fazla teklif almaya başladım,” diye homurdandım aksi bir tavırla. “Gittikçe daha da popüler oluyorum. Harika.”
Hazal bir saniye durdu ve ellerini beline yerleştirdi. “Bütün bunlar, gerçekten o dünkü yakışıklı çocuk yüzünden mi oluyor?”
“Bugün bir saat erken çıkacağım ben de, kapatma işi kasiyer çocukta. Eve giderken anlatırım.”
Hazal “Aklım sende,” diyip havadan bir öpücük atarak elinde tepsiyle tezgâhın önüne geçti. “Biraz gülümse!”
Ya… Tabii... Çok zor bir şey değil sonuçta. Gülümsemek.
Sonraki bir saat boyunca sevgili okul arkadaşlarımın olduğu masaya bakıp istekleriyle ilgilendim. Sonunda gidecek gibi olduklarında hesap kutusuna bolca bahşiş bırakmışlardı. Geldiklerinden beri sigara içen ikiliden, villa teklifinde bulunan kafasının kenarları kazılı çocuk kalkarken suratıma doğru sigara dumanını üflediğinde, öksürüp suratımı buruşturarak geri çekildim ve elimi yüzümün önünde yelpaze gibi salladım. Bu onları eğlendirmiş gibi güldüler, birkaç şey daha mırıldandıklarını duydum. Ardından nihayet gidiyorlardı.
Arkalarından seslice nefes verip gittiklerine sevinecekken köşedeki ikili masada oturan silueti fark etti gözlerim.
“Hey, garson! Buraya baksana.”
Omuzlarıma çöken ağırlık ve hayret içerisinde masaya baktım. Gözünün kenarı morarmıştı ve dudağı patlamıştı. Burnunun da saatler öncesinde deli gibi kanadığına hiç şüphe yoktu. Sağ elinin avuçiçi sargılıydı. Formasını basit bir pantolon ve beyaz gömlekle değiştirmişti. Geriye yaslanmış, bacaklarını uzatmış, ağzındaki kürdanı çiğniyordu. Batu.
“Senin burada ne işin var?” diye sordum hayretle masasının önünde dikilirken. Etraftaki birkaç müşteri kaşlarını çatarak baktı ama kısa sürede önlerine döndüler.
“Bir kahve içmeye geldim, kötü mü etmişim?” Kafasını geriye atarak bana gözlerinin kenarıyla baktı. Çok sinirliydi, öğlen olanlardan sonra hızını alamadığının gayet farkındaydım. Okulda Batu gibilerden çok vardı ve bir kere taktıklarında asla bırakmazlardı.
“Git başka yerde iç. Kalk buradan.”
“Müşteriyi mi kovuyorsun sen?”
“Ada?”
Sabır dilenerek altdudağımı çiğnedim ve derin bir nefesle sinirlerime hâkim olmaya çalışarak arkamdan seslenen müdüre döndüm. Az sonra yaşanacak senaryoya hazır değildim. Bu çocuğun buradan gitmesi gerekiyordu.
“Bir sorun mu var efendim?” diyerek yanımda dikildi kırklarındaki göbekli, hafif kel patronum. Her zamanki gibi V yaka, ince kumaş gömleklerinden giymişti ve konuşurken gülümsüyordu.
Batu'nun gözleri parladı ve doğrulurken bir an aklından geçenleri görür gibi oldum. “Evet bir sorun var. Çalışanlarınıza müşterilerle nasıl konuşmaları gerektiğini öğretmiyor musunuz?”
Müdür bana dönüp başımın belada olduğunu belirten bir bakış attıktan sonra, ön tarafa gitmemi ve kendini değerli müşterisiyle yalnız bırakmamı söyledi. Ne konuşacaklarını az çok tahmin ederek öfkeli adımlarımı kasa arkasına yönlendirdim ve önlüğümü çıkartıp masanın üzerine attım.
Hazal uzaktan ne olduğunu görmüş, hesabını aldığı masayla işi bitince koşturarak bu tarafa yürümüştü. Omzuma elini koydu. “Ne oldu? İyi misin sen? O çocukların çıktığını gördüm, bir şey mi yaptılar?”
“Kovuluyorum,” diyerek elimle alnımı ovaladım. “Şu an tam olarak kovuluyorum. Hazal, müdür beni kovarsa bana verdiği maaşın ne kadarını alır sence? Üçüncü haftadayız şu an, iki hafta daha çalışmam gerekiyor en az ve ben o parayı okul için harcadım.”
“Sakin ol Ada, müdür seni neden kovsun? Sen çok iyi bir çalışansın.” Önüme geçip ellerini omuzlarıma koydu ve eğilmiş gözlerimi yakalamaya çalıştı. “Ayrıca zorbalarını saymıyorum ama kafeye en çok müşteriyi sen çekiyorsun. Adamın güzel kızlardan garson yaparak istediği bu.”
Batu beni çok açık bir şekilde kovdurabilirdi. Neden yapmasındı ki? Öğlen beni soyunma odasında sıkıştırdıktan sonra en yakın arkadaşından dayak yiyip bütün futbol takımının önünde küçük düşürülmüştü, arkama bile bakmadan sınıfa kaçmıştım. Hak etmişti, o dayağı sonuna kadar hak etmişti ama psikopatların kafası böyle çalışmıyordu değil mi? Suçluluk duygusu sıfırdı, beni kovdursa bile sıfırlığını korurdu.
Müdür arka bahçeden sinirle çıkıp odasına gelmem için işaret verdikten sonra, arkasından keyifle ellerini ceplerine sokup yürüyen Batu çıktı.
Hazal sinirle ona baktı. “Şuradaki salak mı yapıyor sana bunu?”
Hazal'ın ellerinden kurtulup Batu'ya doğru yürüdüm ve sırıtan suratına tek bir bakış atmadan patronumun odasına yöneldim.
Bir saat sonra Hazal ve kovulmuş olan ben, sahilde yürürken simit kemiriyorduk. Yani Hazal küfrediyordu, ben simite işkence edercesine onu kemiriyordum. Pamuk Hala görse nimetle oynanmaz der elimden kurtarırdı simidimi o an.
“O şerefsizin seni okulda öyle sıkıştırdıktan sonra, bir de yüzsüzce buraya gelip müdüre sanki sen onu ayartmaya çalışmışsın gibi numara çekmesine inanamıyorum!” diyerek bitmiş simidinin peçetesini çöpe attı Hazal ve meyve suyundan bir yudum aldı. “Bizim patronumuz salak mı Ada? İki haftadır çalışıyorsun, o sürede birazcık olsun tanıyamamış mı seni? O götün söylediklerine nasıl inanabilir?”
“Bizim okuldaki öğrenciler yalan dolan hikâyeler uydurmakla tanınır Hazal, ben hiç şaşırmadım o tavlama hikâyesine.” Keyifsizce vişne suyumdan bir yudum aldım. “Zaten düşündüğüm de o değil şu an, müdür maaşımın bir kısmını geri istedi. Sözleşmeye uymayıp bana kıyak geçtiği için pişman. Daha fazla küçük düşmek istemiyorum ama bu sefer babama anlatmadan atlatabileceğimi zannetmiyorum.”
“Kusura bakma ama ben bu habere sevindim.” Bir kolunu omzuma sarıp hafifçe arkamı pat patladı. “Senin daha en başından babana anlatman gerekirdi ama bu garsonluk vesilesiyle tanıştığımız için sevinmeden edemiyorum.”
“Hâlâ nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum,” diyerek bir bakış attım solumuzdaki sokağa. “Neyse, benim buradan yukarı çıkmam gerekiyor.”
“Eviniz orada mı?” Hazal gözlerini büyüterek mahalleyi süzdü. “Sıfırla on arasında değerlendirmek gerekirse siz ne kadar zenginsiniz Ada? Bir, çok zengin; on, dünya standartları demek oluyor.”
Sorusuna gülümseyerek mırıldandım. “Hımm... Yani… Dört diyebiliriz sanırım.”
“Varis Adin?”
“On bir.”
Hazal gülerek gözlerini kıstı ve “Biliyordum,” diye homurdandı. “Şerefsiz ve yakışıklılar zaten hep deli zengin olur. Hiç şaşmaz.”
Hazal'a kısaca sarıldıktan sonra karşıdan karşıya geçtim ve yürümeye devam ettim. Onun biraz daha yolu vardı, o yüzden ben karşıya geçerken minibüse binmişti.
Eve normalden erken döndüğüm için birçok şey yapmaya vaktim kalmıştı. Mesela duş alıp yemek yiyebilir, ders çalışabilir ve bir film bile izleyebilirdim. Eğer kovulmasaydım yarınki mesaimle cumartesiyi değiştirmiştim, yarın okul çıkış saatinde gelip sınavlara çalışacaktım ama artık bir işim yoktu ve vaktim tamamen bana aitti.
Yenilgiyle omuzlarım çöktü ve sanki kollarımda çuval taşıyormuş gibi yavaş yavaş çıktım odama giden merdivenleri. Neden sevdiğim her şey elimden alınmak zorundaydı? Begonya'yı çok sevmiştim, çiçekleriyle ve ortamıyla arka bahçemde gibi hissettiriyordu. Belki sınav zamanı yaklaşana kadar çalışmaya devam eder ve ara verir, sınavdan sonra da tekrar başlardım. İnsanın kendi parasını kazanması, ona özgüven manasında çok şey katıyordu. Artık on sekiz olmuştum ve üniversiteye geçtikten sonra bile boş boş ortalıkta dolanmak istemiyordum. Her şeye yetmek istiyordum.
Sıcak bir duş aldıktan sonra üzerime eşofmanlarımı geçirdim ve mutfağa gidip Pamuk Hala’nın bıraktığı yemeklere baktım. En sevdiğim şeylerden yapmıştı. Geniş bir tabak alıp biraz pilav, biraz patlıcanlı köfte ve biraz da haşlanmış sebzelerden aldım. Hazırladığım tabak ve salata kâsesiyle birlikte salona geçtikten sonra televizyonu açıp kanallarda biraz gezinmek istiyordum. Yemeğimi salonda bir şeyler izlerken yemeyi seviyordum. Babam olsaydı bu yaptığıma kızar ama sonra gülüp göz yumardı. Hatta o da kendine bir tabak hazırlar ve yanıma kurulurdu, film izlerdik.
Bunu yapmayalı çok uzun zaman oluyordu.
Bir yemek programını izlerken yemeğimi bitirdim. Geriye yaslanıp telefonumu karıştırırken hava çoktan kararmıştı. Yemekten sonra üzerime çöken ağırlık, beni bir saat boyunca ortada tembel tembel dolandırıyordu.
Instagram'a girip Çisem'in attığı gönderiyi beğendikten sonra istemsizce arama kutucuğuna Varis'in adını yazdım ve önüme çıkan profile baktım. Hiçbir şey paylaşmamıştı. Bomboştu. Hâlâ beni takip ediyordu. Telefonumu koltuğun üzerine atıp bulaşıkları mutfağa götürdüm ve elimde yıkadım. Bittikten sonra geri dönüp telefonumu tekrar elime alacak gibi oldum ama yapmadım.
Odama çıktığımda birikmiş ödevlerim ve tekrar etmem gereken konular beni bekliyordu. Bu yüzden çantamı boşaltıp masamın üzerine, yapmam gerekenlerle ilgili her şeyi yaydım ve müzik açıp biyolojiden başladım. Saat akşam ona gelirken her şey bitmişti ve kafam yanıyordu ama genellikle bir civarı uyuduğum için henüz uykum gelmemişti. Ders kitaplarımı toplayıp yarının ödevlerini çantama attım ve mutfağa inip atıştırmalık ufak bir tabak hazırladım. Biraz kitap okuyacaktım.
Merdivenlerden çıkacağım sırada telefonumu koltuğun üzerine attığımı hatırladım. Ya babam bu akşam ararsa? Telefonumu da alıp odama geçtiğimde, bir kitapla birlikte yatağımın üzerine kurulup bir süre kitabın içinde kaybolmuştum ama içim sıkılıyordu. Telefonumun ekran kilidini açıp kitapla atıştırmalığımın fotoğrafını çektikten sonra yatakta sırtüstü döndüm ve Instagram'a girdim. Hâlâ Varis'in profili açıktı. Gerçekten Instagram'a girmiyor muydu, yoksa hayalet kullanıcı mıydı? Story atan bir tipe benzemiyordu ama arada gönderi atıyordu.
Ne yaptığımın farkında olmadan çektiğim fotoğrafı, Instagram'a yükleyip emojilerle kısaca “Kahve artı kitap, eşittir mutluluk.” yazdım ve geriye çekilip bildirim kısmını yeniledim. Birkaç kişi beğendi, aralarında Çisem de vardı. “Önerdiğim kitapların okunduğunu bilmek güzel,” diye yorum attı. Tam yorumuna cevap yazacaktım ki telefonum elimde çalmaya başladı ve yüzüme düştü. Hızlıca doğrularak telefonumu elime aldım ve burnumu ovuştururken heyecanla babamın aramasına cevap verdim. “Alo, baba?”
“Güzel kızım ne yapıyormuş bakalım?”
Sesi yorgun geliyordu. Dertlerim aklıma geldiğinde omuzlarım çöktü ve yastığıma doğru yaslanıp bacaklarımı kendime doğru çektim. “İyi... İyiyim baba. Sen nasılsın?”
“Aynı. Yorgun ve kızından uzakta çalışmak zorunda olduğu için kızgın.” Güldü. Sesi çatallıydı. Hafifçe öksürdü.
“Öksürdün mü sen? Hasta mısın?” Aniden kaşlarım çatılmıştı.
“Biraz soğuk aldım galiba ama burada bana iyi bakıyorlar merak etme. Tuttuğum kadın ve uşağım bir dediğimi ikiletmiyorlar. Pamuk Hanım’la Mustafa Bey olsalar her söylediğime cevapları var biliyorsun.”
Güldüm.
“Baba... Onlar senin için en iyisini düşünüyorlar. Yıllardır yanımızdalar, biliyorsun.”
“Biliyorum kızım, biliyorum. Eee, anlat bakalım, okul nasıl gidiyor?”
Ona sabah serviste tanıştığım çocuğu anlattım, sonunda Çisem'le mızmızlanmalarımızı çekecek bir erkek arkadaşımız olmasına sevindi. Derslerimin iyi olduğunu ama hâlâ ilk yirmiye girecek kadar iyi çalışamadığımı söylediğimde birkaç teklifte bulundu. Ancak kısa zamanda toparlamazsam ona bundan bahsedeceğime dair söz verince konuyu kapattı. Arka bahçedeki yavru kedileri merak etti. Bu aralar meşgul olduğumdan onlara her sabah Pamuk Hala’nın yemek ve su verdiğini söyledim. Kapatmadan önce, bana yarın sabah harçlık göndereceğini ve hesabımı kontrol etmem gerektiğini söyledi, sanki ihtiyacım olduğunu hissetmiş gibiydi.
Aramayı sonlandırdıktan sonra boş boş tavana bakmaya başladım. Dönemin bitmesine iki, okulların kapanmasına sekiz ay vardı daha. O zamana kadar büyük bir sorun çıkmadığı sürece biraz daha dayanabilirdim. Yarın okuldan çıktıktan sonra ilk işim Begonya'ya gidip müdüre olan borcumu ödemekti.
Telefonum bir bildirim sesiyle çınladı.
“varisadin gönderini beğendi.”
Bildirimin üzerine tıklayıp profiline girdim. Hâlâ bir şey paylaşmamıştı ama fotoğrafımı beğenmişti.
Sabah alarmla kalktığımda ilk yaptığım şey, yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra yedek formamı giymek oldu. Çantamı hazırladım ve ceketimi alıp kahvaltı etmek için alt kata indim. Pamuk Hala mutfakta bana küçük tostlar hazırlıyordu.
“Kızım, vallahi ben bilmiyorum senin bu hâlin ne olacak, iyice kurudun azıcık bir şey kaldın,” diyerek önüme kahvaltı tabağımı bıraktığında, gülerek portakal suyu içiyordum.
“Ama iki kilo aldım. Teşekkür ederim, Pamuk Hala.”
Gözlerini kocaman açarak yanıma oturdu ve kolumu çimdikledi. “Kız, sen dalga mı geçiyorsun benimle? Ödemdir o, ödem.”
Çalışmaya başladığımdan beri yemek saatlerim düzensizleşmişti. Sabah kahvaltı ediyor, öğlen okulda yiyor, ardından akşam geç saatte gelince bir daha yeme şansı buluyordum. Bazen çok yiyor, bazen yemiyordum. Ama şimdi bir işim de olmadığına göre…
Yani, en azından eskiden ileri matematik yapamayınca vaktim yok diyerek kendimi avutuyordum; şimdi, bir de vaktim varken, daha çok çalışıp da yapamazsam aptal olduğumu kabullenmekten başka çarem kalmayacaktı.
“Bugün Mustafa Abi mi geliyor?” diye sordum tostun son lokmasını da mideme indirirken. “Arka bahçenin önünde boş saksılar gördüm.”
“Bahçenin önüne baharda diktiğiniz açelyaları içeri alacakmış.”
Gülümsedim. Mustafa Abi okulumuzun bahçıvanlarından biri olsaydı muhtemelen kış gelince katledilen çiçeklerin hesabını sorardı.
Aral servisteyken çözemediğim matematik sorularına baktı ve bana tane tane anlattı. Her ne kadar bir ara anlıyor gibi olsam da ve zaman zaman anlıyormuş gibi sesler çıkarsam da yine de anlamadım. Türev çok geniş bir konuydu ve işin içine, integral de katılınca yanlış yapmamam imkânsız oluyordu. Çisem de aynı şeyi söylüyordu; sürekli pratik yapmamı… Ama ben, sayısalın benim işim olmadığını biliyordum.
Safir'in eğitimi diğer liselerden farklıydı, ek sosyal derslerle birlikte bütün dersleri görüyorduk, böylece üniversite sınavına kadar fikir değiştirebiliyorduk. Bu yüzden ileri matematik görmek zorundaydım.
Derin servise binmemişti. İlk ders için Aral'la koridorda ayrıldıktan sonra Çisem, dün Mert'in arkadaşıyla soyunma odasında ettiği kavganın kulaktan duyma versiyonunu anlattı. Mert konusunda benim de kafam karıştığından, ilk ders arasında Çisem'i boş koridorlardan birine çekip kısık sesle dün olanları anlattım. Hem soyunma odasını hem de Begonya'dan kovuluşumu…
Çisem benden daha deliye dönmüştü. Eğer başınıza gelen bir olaya sizden daha çok tepki veren bir arkadaşınız varsa muhtemelen onu kaybetmek, hayatınızda başınıza gelebilecek en kötü şeylerden biri olurdu. Başıma gelen olayda Çisem'in bana nasıl destek verdiğini görmek, böyle biri yanımda olduğu için ne olursa olsun şanslı hissettiriyordu.
Okul çıkışı Çisem, babasının geçenlerde ona hediye ettiği Audi’ye binip otoparktan çıktığında ben, kütüphaneden birkaç kitap ödünç almak için kalmıştım. Çisem birkaç seferdir beni eve bırakmak için teklifte bulunuyordu ama evlerinin evime ne kadar ters olduğunu bildiğimden ehliyetini yeni almış bir sürücüyü, trafik saatinde bu çileye sokmamak için reddedip duruyordum. Aral'a ise bugün dörtteki servise binemeyeceğimi bildiren mesaj atmıştım, bir saat sonra tekrar servis kalkıyordu ve işimi halledip ona binmeyi umuyordum.
Dışarıda yağmur yağmaya başladığı için okulun içinden geçerek kütüphaneye doğru ilerlemeye başladığımda etrafın boş olması ürkütücüydü. Fırtınalı günlerde okul boş olurdu, güneşliykense bahçede oyun oynamak için kalanlar oluyordu ama bugün o günlerden biri değildi.
Kumsal, Derin ve adını hâlâ bilmediğim arkadaşlarını koridorda gördüğümde Derin'in piştlemelerine kulak asmamaya çalıştım ama sonunda, kapalı yüzme havuzunun kapısının önünde Kumsal önüme geçip beni durdurduğunda gözlerimi onun yüzüyle buluşturmak zorunda kalmıştım.
“Ne? Ne var yine?”
Kumsal beni şöyle bir baştan aşağı süzdü. “Varis'ten uzak duracaksın.”
Kahkaha attım. “Dalga mı geçiyorsun? Ne işim olur benim o psikopatla?”
“Ne işin olduğunu dün öğlen gördük,” dedi Derin manikürlü ellerine bakarak. Ardından gözlerini aşırı irite edici bir hareketle bana çevirdi. “Muameleci.”
“Hayal gücün bazen sınırlarını iyice zorluyor,” diye homurdandım kaşlarımı kaldırarak. İçimde alev alev yükselen öfkeyi yutmak kolay değildi ama en azından artık böyle ağır iftiralara maruz kaldığımda çarpıntım başlamıyordu. “Hayatımı cehenneme çeviren çocuğa neden yapayım bunu? Delirdiniz mi siz iyice?”
“Belki onunla görülürsen bütün bunların son bulacağını düşünüyorsundur? Belki kendini ona yamamaya çalışıyorsundur çünkü çok güçlü biri olduğunu biliyorsundur? O küçük kafanın içinde tüm ihtimalleri hesaplıyorsundur sen.”
Kumsal'a suratımı buruşturarak baktım.
“Herkes senin gibi, kendini illa bir erkeğe yamamak zorunda hissetmiyor Kumsal. Benim ona ihtiyacım yok. Birkaç ay sonra bütün bunlar bitecek. Herkes yoluna gidecek. O zamana kadar benden ne kadar uzak durursan o kadar iyi. Çünkü buradan sonra yollarımız ayrıldığında tekrar karşıma çıkarsan geçmişte bana yaptıklarını gözardı edebileceğimi zannetmiyorum.”
“Ha?” dedi işaretparmağını saçının bir lülesine dolayarak. “Sen, bana bir şey yapabileceğini mi zannediyorsun?” Aramızdaki bir adımı da atarak yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Topuklu giydiği için benden birkaç santim daha uzundu, eğilmişti.
“Çekil. Önümden.” Bastıra bastıra, suratına doğru söyledim.
“Senin kafan dün öğlenden sonra bayağı bulanmış ya,” diye mırıldandı keyifli bir gülüşle. Ardından Derin'e ve diğer kıza bir bakış atıp ellerini omuzlarıma koydu.
“Ne yapıyorsun?” Şokla ellerini üzerimden itmeye çalıştım ama üç kişi birden beni tutmuş, zorla ittiriyordu. Kumsal cebimden telefonumu aldıktan sonra öne geçip yüzme havuzu salonunun kapısını açtı ve ardından içeri itildim. “Kumsal, hayır!” çığlıklarımın arasında ıslak zemine ellerimin üstünde düşünce, ayağa kalkıp kapıya koşturdum ama çoktan üzerime kapanıp kilitlenmişti.
Kapıyı yumrukladım.
“Aç şu kapıyı! Hiç komik değil, Kumsal! Hiç komik değil!”
“Kal orada bir gece de aklın başına gelsin!” Kapıya yumruğunu geçirmişti. “Sen kim, bana dokunmak kim?”
Bir süre daha kapıyı yumruklayıp çığlık attım ama gitmişlerdi, kimse yoktu. Beni gerçekten buraya kilitlemişlerdi. Şimdiye kadar yaptıkları arasında en canice olanı buydu çünkü suyun içinde olmaktan nefret ediyordum, şimdi ise koca bir havuzun kenarında duruyordum.
Dönüp etrafa baktım, herhangi bir kapı için. Koşturarak soyunma odalarının kapılarını ve acil çıkışı denedim ama hepsi kilitliydi. Acil çıkış kilitliyse nasıl acil bir çıkış oluyordu gerçekten?
Tribünlere çıkıp yukarıdaki iki kapıyı denediğimde ise yine aynı sonuçla karşılaştım. Bugün yüzme takımının antrenmanı yoktu; bu yüzden burası kilitliydi... Sadece hafta sonları öğrenciler kullansın diye açık bırakıyorlardı, antrenmanlar dışında her yer kilitli olurdu.
Bir süre sonra pes edip tribüne çıkarak ceketimi çıkardım ve başıma yastık yaparak uzandım. Hava kararmıştı. Kimse gelmeyecekti. Kapılar kilitliydi. Sabaha kadar buradaydım.
Sadece bir gün, bir gün normal bir öğrenci gibi okula gidip gelemeyecek miydim? Birileri illaki her şeyi batırmak zorunda mıydı? Bütün lise hayatım boyunca bu böyle geçmişti. Dokuz ve onuncu sınıfları okurken kendime ve babama hiç adil davranmamıştım çünkü evlatlık olduğumu öğrenmiştim ve psikolog kontrolünde, işler hiç de kontrollü gitmemişti.
Bir seferinde kendimi çiçek bahçeme kilitleyip sert tahta üzerine yattığım geceden sonra her şey yoluna girmeye başlamıştı ancak. Bütün gece çiçeklerle konuşup onlara su vermiştim, sesim kısılana kadar ağlayıp müzik dinlemiştim. Beni en çok üzen şey, babamın biyolojik babam olmayışı değildi; ailemin beni terk etmiş olmasıydı. Annem geceleri uyumadan önce gökyüzüne bakıp nasıl büyüdüğümü hayal ediyor muydu? Ya babam? Nasıl koyabiliyordu başını yastığa, ölümü ya da dirimi bulmadan?
O yaz yetiştirdiğim domatesler küflenmişti, mısırlar hep zayıf çıkmıştı. Babam, bitkilerimin bütün kış benim hissettiklerimi soluduklarından küstüklerini söylemişti. Kötü insanlar zaten toprakla çiçekle uğraşmazlarmış, kötülükleri bitkilerini canlı tutamazmış. Aylar sonra ilk defa ağlayarak babama sarılmıştım, o zamanlar boyum da henüz uzamamıştı. Babam dev gibi geliyordu bana. Benim dünyamı kucaklayan adam. Benim için arka bahçesindeki havuzu yıktırıp sera yaptıran adam, yan evin arazisini satın alıp bahçeyi büyüten adam, bir hafta sonu beraber çit diktiğim, çitleri beraber boyadığım adam. Babam.
Çok inanmıştım belki de Safir'in zor sınavlarından geçtiğimi öğrendiğimde, ikinci hayatımın başlıyor olduğuna. Baharın nihayet geldiğine hayatıma. Her şeyin çok güzel olacağına çok inandırmıştım kendimi. Ama ne kadar yükseğe tırmanırsan düşüşün de o kadar sert olurdu, değil mi? Çok sert düşmüştüm işte bu okulun duvarlarından, beni aşağı ittiklerinde.
Saatin kaç olduğunu bilmediğim dakikalarda bir tıkırtı hissedince gözkapaklarımı araladım ve hafifçe doğrulup aşağıya baktım. Havuz masmavi parıldıyordu, ışıklandırmaları açıktı bu yüzden birinin yüzdüğü açıkça görülüyordu.
Gözlerimi kocaman açarak yüzen çocuğa baktım. Kafasına bone ve gözüne de gözlük geçirdiğinden kim olduğu belli olmuyordu ama uzun boylu ve fit bir çocuktu. Bütün havuzu baştan sona yüzdükten sonra inanılmaz bir hızla dönüşü gerçekleştirdi ve diğer tarafa doğru yüzmeye başladı. Hipnotize olmuş gibiydim, kalkıp gitmem gerekiyordu halbuki. Kapı açıktı. Kapının kilidi açılmıştı. Kalkıp gitmeliydim.
Dudaklarım şaşkınlıkla aralanmış bir şekilde kapıya bakarken çocuk sırtını havuzun duvarına verip ellerini zemine yasladı ve kendini tek hamlede yukarı çekti. Omuzları genişlemiş, sırtını gözler önüne sermişti. Muhtemelen uzun süredir burada yüzüyordu ve ben daha yeni uyanmıştım. Elindeki süre tutan aletle birlikte kalkarak, başındaki boneyi ve gözündeki gözlüğü çıkartıp eline aldığı sırada, kafasını kaldırdı ve göz göze geldik.
Varis Adin. Onun bu saatte burada ne işi vardı? Saatin kaç olduğunu bilmiyordum ama uykumun gelmesinden geç olduğunu anlayabiliyordum. Elini saçlarından geçirince siyah saçları ıslanmış, karışmıştı. Kaşlarını çatıp bana bakarken dudaklarını ıslattı. O da benim burada olduğuma inanamıyordu. Al benden de o kadar.
Merdivenlerden inerken ceketimi yukarıda unuttuğumu fark ettim ama dönüp almadım, inmeye devam ettim. Buradan ne kadar çabuk kurtulursam o kadar iyiydi. Kapıya yöneleceğim sırada Varis, ıslak eliyle kolumdan tutup beni geriye çevirince karşı karşıya geldik. “Senin burada ne işin var?”
“Sana ne?”
“Röntgencilik, hem de bu saatte?”
Gülecek gibi oldum, gözlerimi devirdim. “Gecenin bu saatinde seni izlemek için tribünde gizlendiğimi mi düşünüyorsun?”
“Hayır,” dedi açık ve net bir şekilde. “Obsesif bir fan olduğunu düşünmüyorum. Evinde olman gereken bu saatte burada ne halt yediğini düşünüyorum.”
Kolumu çekmek istedim ama izin vermedi, sıkı tutmuyordu ama bırakmıyordu da. "Bırak kolumu. Kilitli kaldım işte içeride, uyumuşum. Kapıyı açtığın iyi oldu. Bırakırsan eve gideceğim.”
“Dağın başında, tek başına gecenin bir yarısı eve nasıl gidebileceğini düşünüyorsun pardon?” Kafasını hafifçe eğmiş yüzüme yaklaştırmıştı. “Bekle beş dakika, giyinip geliyorum.”
“Oldu.” Kolumu sertçe çekip elinden kurtardım. “Senin yardımına ihtiyacım yok.”
“Bal gibi de var.” Arkamdan bağırdığında ses salonda eko yapmıştı.
Kapıyı açmak için koluna uzandım ve çevirdim ama açılmadı. Şaşkınlıkla, çevirmek için hızlıca birkaç kere daha asıldığımda sonuç yine aynıydı. Kaşlarımı çatarak arkama döndüm ve Varis'e baktım. “Kapıyı mı kilitledin?”
“Yüzerken rahatsız edilmeyi sevmiyorum.”
“Harika, ben de seninle aynı ortamda olmak istemiyorum. Anahtarı ver de kapıyı açıp gideyim.”
“İşte o olmaz,” dediğinde düz bir ifadeyle gözlerimin içine bakarak üzerime yürümeye başladı. Gözkapaklarım, daha da açılabilirmişçesine zorlandı ve ellerimi kaldırdım onu durdurmak istercesine. Zavallıca bir çabaydı. “Dur. Ne yapıyorsun? Varis… Dur!”
Kafasını hafifçe eğerek alnıyla alnımı eşitleyene kadar durmadı. Sonunda yüz yüze geldiğimizde sadece havuzun maviliğinin aydınlattığı salonda gözleri iyice karanlık görünüyordu. “Kim kilitledi seni buraya?”
“Çok mu umurunda?”
“İsim, Ada. İsim ver.”
Bana ilk defa ismimle hitap ediyordu. Şaşkınlıkla yutkundum, gözlerimi kaçırdım ve dudaklarımı ıslattıktan sonra birbirine bastırdım. O kadar yüzdükten sonra bile parfümüyle birleşmiş şampuanının kokusu nasıl burnuma gelebiliyordu, anlamıyordum.
Ellerimi çıplak göğsüne bastırıp onu ittirmek istemiyordum, bu ona dokunmak olurdu. Ama başka türlü de beni sıkıştırdığı yerden kaçabileceğimi de zannetmiyordum. "Bırak, gideyim.”
“Seni bırakacağımı düşünüyorsan çok büyük bir yanılgı. Havuzunun içindesin Ada, çık oradan, boğulursun.”
“Zaten bir havuzun kenarındayken başka bir havuzdan bahsetmeyi bırak,” diye fısıldadım gözlerimi birkaç saniye kapatarak. Hele boğulmaktan… Su sesinden bile nefret ediyordum ama kocaman, derin bir havuzun yalnızca birkaç metre ötesindeydik.
“Niye? Sudan korktuğunu söyleme bana.” Varis keyiflenmiş gibiydi, dudağının sağ kısmının hafifçe yukarı kalktığını fark ettim. Varis Adin keyiflenmiş miydi?
Bu çocuk somurtkanların prensiydi. Asla gülümsemezdi. Asla keyifli olmazdı. Ya sinirliydi ya da çok sinirliydi. Çoğunlukla bomboş bir ifadeyle dolaşıyor ve etrafında olan biten her şeye rağmen bunu koruyabiliyordu. Bir keresinde, bir basketbol maçına beş dakika tanıklık edebilme şansım olmuştu. Maçın son dakikalarında attığı üçlüklerle takıma zafer kazandırdıktan sonra omuzlarda taşınırken bile gülmemişti. Güler gibi olmuştu, sonra normal bir antrenman çıkışıymış gibi soyunma odalarına yürümüştü.
Havuza doğru dalıp çok fazla düşünmüştüm. Varis'in sorusuna vermem gereken cevap aklımdan uçup gitmişti. O da bunu olumlu bir yanıt olarak algılamış olmalıydı ki bir anda bacaklarım ve sırtımın altından geçen kollarla havalandım ve attığım çığlığa mani olamadım. “Ya bırak! Varis bırak!” Omzuna ardı ardına yumruklarımı geçirmeye çalıştım, yüzü hemen yanımdaydı. “Ne yapıyorsun?!”
Havuzun dibine kadar geldiğimizde durdu ve bana döndü. “Hazır mısın?”
“Sakın düşündüğüm şeyi yapma, sakın!”
Bir anda kolları üzerimden çekildi, havaya atılmıştım. Altımdan kayıp giden yerin bıraktığı his çok korkunçtu. Suya düşmeden önce son gördüğüm şey, ışıklandırma sayesinde parıldayan masmavi su oldu.
Su altımdan kaydı, tuttuğum nefes ciğerlerimde tükeniyor gibiydi. Ellerimi ve ayaklarımı sallayarak yüzeye çıkmaya çalıştım ama böyle yaptıkça daha çok batıyordum. Böyle yaptıkça battığımı da biliyordum ama yine de duramıyordum. Durursam ölecekmişim gibi geliyordu.
Bir kol, belime dolanarak beni köşeye doğru çektiğinde sırtım havuzun kenarına yaslandı ve ayaklarım yere değdi. Omuzlarıma kadar gelen suyun dışında nefes alabildiğimde ardı ardına öksürüyor ve gözlerimi açamıyordum. Öksürüklerimin arasında Varis'in “Ada, bana bak!” diye bağırdığını duydum ama sanki ayaklarım yerde değilmiş gibi debelenip duruyordum. Varis en sonunda bileklerimden tutup beni durdurmayı başardığında vücuduyla bacaklarımı oynatamayacağım kadar sıkıştırdı ve elleri yüzüme çıktıktan sonra “Ayakların yere basıyor,” diye mırıldanmaya başladı ardı ardına. “Ayakların yere basıyor, güvendesin. Güvendesin. Beni duyuyor musun? Ada beni duyuyor musun?”
Gözyaşlarım arasında sonunda görmeye başladığımda yüzü o kadar yakınımdaydı ki suyun altında olmasam da nefes alamıyordum. Biraz olsun kendime geldiğimde kimin gözlerine baktığım da kafama dank etti.
Varis Adin.
Yeni okulumu başıma yıkan çocuk.
Ellerimi kaldırıp onu göğsünden ittirdim ama bu, sadece kafasının nefes alabileceğim kadar geri çekilmesine yetti. Tekrar ittirdim. “Sen ruh hastasısın! Psikopatın tekisin! Beni nasıl suya atarsın?! Manyak!”
“Yüzme bilmiyor musun sen?” diye sordu şaşkınca. “Nasıl öğrenmedin?”
“Çocukluğundan beri suya girmekten nefret eden birine yüzmek nasıl öğretilebilir?” Suratına doğru bağırdım. Hâlâ genzimde su hissediyordum. “Çıkar beni buradan.” Dönüp ellerimi buz gibi fayansa dayayarak kendimi yukarı çekmeye çalıştım ama yalnızca , çırpınabiliyordum. “Çıkmak istiyorum!”
Varis kollarımı yakalayıp beni tekrar kendine döndürdükten sonra ellerimi aşağıda tuttu. “Çıkamazsın.”
“Niye? Yine bir şartın mı var?” Yüzüne baktım. “Bu sefer ne istiyorsun? Havuzun içinde iç çamaşırlarım kalana kadar soyunmamı mı?”
“İç çamaşırlarına kadar ıslandığın için zaten soyunman gerekecek birazdan ama bunu içeride kuru kıyafetler giyerken yapacaksın, Ada.”
İfadesi yine bıçak gibi sertti. Yüzünden aşağı su damlacıkları akıyordu. Dudakları aralıktı. Bir su damlacığı dudaklarından içeri kaçtığında gözlerim yolu boyunca onu izledi. Ardından tekrar gözlerine döndüm. Havuzun ışıkları artık grilerini aydınlatıyordu. Kül rengiydi gözleri.
“Senden iğreniyorum,” dedim suratına doğru. “Dedikoduları duydun ama hiçbir şey söylemedin, değil mi? Herkesin sana muamele çektiğimi sanmasına izin verdin.”
Öylece yüzüme bakıyordu. Ellerimi bıraksa suratına tokat atmak istiyordum ve sonuçları ne olursa olsun katlanacaktım ama bırakmıyordu.
Boğazımı temizledim ve gözlerimi, gözlerinden çekip suya indirdim. “Varis, bırak ellerimi. Bırak gideyim.”
“Hayır.”
Boğazım düğümleniyordu, gözyaşlarımı zorlukla bastırıyordum. “Bak, gerçekten dayanamıyorum tamam mı? Arkana bakamıyorum bile. Başka bir işkence yöntemi seç. Başka bir şekilde nefret et benden. Su olmaz. Suyu sevmiyorum. Suya dayanamıyorum.”
Bir elimi bırakıp aşağıya düşmüş bakışlarımı yüzüne çıkartmak için parmaklarıyla çenemi yukarı ittirdi. “Sana işkence etmek isteyen birine zaafını itiraf etmek, senin için bile fazla aptalca bir şey değil mi?”
Gözlerine baktım. "Ne yani? Sabaha kadar beni havuzda mı tutacaksın?”
“Korkunu yenmen için, eğer öyle istiyorsan.”
Gözlerim kocaman oldu. "Tabii ki hayır!”
Bir süre yüzümü süzdü. Elini tekrar indirmişti, suyun içinde elime değip duruyordu ama bir şey yapmıyordu. Diğer eli hâlâ bileğimdeydi.
“Okuldan sonra işe gitmen gerekmiyor muydu senin?”
“Kovuldum oradan,” dedim gözlerimi kaçırarak. Hemen sonrasında bunu, ona söylediğim için pişman oldum.
“İyi olmuş,” dedi net bir şekilde.
Ağzım açık kalmıştı. “Sana ne ya! Ne demek iyi olmuş? Seviyordum ben orada çalışmayı!”
Gözlerini etrafta gezdirirken bana döndü. “Niye kovuldun o zaman?”
Çünkü Batu bana iftira attı.
“Bilemiyorum Varis. Patronum da seninle aynı belirtileri gösteriyor. Canı sıkılmış olabilir, o an öyle istemiş olabilir, sırf yapabildiği için de yapmış olabilir. Sormak lazım ama cevap vereceğinden de şüpheliyim. Nasıl? Aynı sen değil mi? Soyağacı incelenirse birkaç nesil geriden akraba çıkabilirsiniz belki.”
“Kovulduğun iyi olmuş, Ada,” diyerek tekrar çenemi tuttu ve gözlerimizi buluşturdu. “Zaten en başından beri orada çalışmaman gerekiyordu. Baban bok gibi paranın içinde yüzerken buna nasıl izin verdi?”
Derin nefesler alarak yüzüne bakmaya devam ettim İzin vermedi. Değil mi? Hayır… Haberi bile yok.
Çenemi sert bir hareketle elinden çekip kurtardım. “Bu seni hiç ilgilendirmez.”
Ellerimi bir anlık boşluğundan yararlanarak ellerinden çekmek için uğraştığımda sertçe kolumdan yakaladı. Aynı sertlikte inledim. Bunu beklemiyordum. Elimi, elinin üzerine koyup çekmesini sağladıktan sonra kolumu kaldırarak acıyan yere baktım. Mosmordu.
“Nasıl oldu bu?” diye sordu Varis, bir eliyle kolumu hafifçe kendi açısına çevirirken.
Ona çatık kaşlarımla bakıp kolumu kendime çektim. “Bırak!”
“Nasıl oldu Ada?”
“Sen yaptın!” diye bağırdım suratına doğru öfkeyle. “Hepsi senin suçun! Bir de soruyor musun?”
Sinirlenmişti. Boynundaki damarın belirginleştiğini çok net görebiliyordum. Kaşları çatılmıştı. Ellerimi göğsüne koyup ittirmeye çalıştım ama bileklerimden tutup engelledi ve üzerime gelip kafasını, kafamı çevirdiğim yönlere çevirerek gözlerimi yakalamaya çalıştı. "Kim yaptı?”
“Ben kendim yaptım,” dedim sonunda gözlerimi yakaladığında. “Düştüm. Dolaba çarptım.”
“O şerefsizden kaçarken mi oldu?”
Bilmesine şaşırmıştım.
“Şerefsiz derken kendi türünden olan Batu şerefsizinden bahsediyorsan, evet, onun yüzünden düştüm. Sana kızlar tuvaletinde yalnızken çektiğim muamelenin namını duymuş. O gün çok meşgul olduğumu ve yeterince dolu olduğumu söyledim, artık daha ne zaman gelir bilemiyorum ama programımda bir yere sıkıştırmaya çalışacağım.”
“Ada.”
İsmimi dişlerinin arasından öfkeyle kaçırdığında burunlarımızın ucu değmek üzereydi. Bu kadar yakınıma gelmeden konuşamıyor muydu? Sesini duyamayacağımı mı zannediyordu?
“Ne?” dedim cesaretle. “Ne var? Ne? Ada, ne? Ne diyorsun? Ne demek istiyorsun? Ne var Varis!”
Nefeslerim derinleşmiş ve sıklaşmıştı. Onunkilerin de düzensizleştiğini fark ettiğimde, biri göğsümü açıp alkol dökmüş gibi bir his yayıldı. Bütün tüylerim diken diken olmuştu.
Bir eli boynumla yanağım arasında bir yere yerleştikten sonra “Biliyorsun,” diye mırıldandı. “Eğer benimle olursan kimse yanına yaklaşamaz. Yanına yaklaşmayı bırak, hakkında tek kelime etmeye cesaret edemezler bile. Verdiğin nefesi solutmam.”
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.