SEKİZİNCİ BÖLÜM
“Tuttuğun el mi, pençe mi? Geçirdiği yerden başlıyor yara izleri.
Ne sargı tutar ne alçı teni… O gönlü kırmaya, yüreğin yeter mi Kelebek?”
Gideceksin.
Gideceksin bir gün ama zehrini öyle derinlerime akıtıyorsun ki sen gittiğinde bile ben kanamaya devam edeceğim.
Bir oğlanın gelip de kalbini oyun alanına çevirmesine izin verme Adakızım. Pamuk Hala kocasından boşanalı yıllar oluyordu ama ne zaman bir masal anlatsa ardından fısıldadığı öğütleri daha dün çıkarılmış dersler gibiydi.
Saç uçlarımın lüleliğinin henüz yok olmadığı zamanlardı, ortaokuldaydım. Mezuniyet balosunda kavalyem olmak için çıkma teklifi edip duran bir çocuk vardı. Edip duran diyordum çünkü ona cevap vermiyordum utandığımdan ama o sürekli sormaya devam ediyordu. Kütüphanede, yemekhanede, dersin ortasında… Sıramın altına aşk mektubu bıraktığında o kadar korkmuştum ki koşa koşa babama anlatmıştım her şeyi. Önce gülmüştü, daha sonra sert baba rolü yaparak ertesi sabah okula beni, onun bırakacağını söylemişti. Babam uzun boylu, dağ gibi bir adamdı, bu yüzden gören sınıf arkadaşlarım hep korkardı. O çocukta da aynı etkiyi yaratmıştı; çocuk, babam gülüyor olsa da kaşlarını çatarak ona bakışından o kadar çok korkmuştu ki bana teklif etmeyi bırakmıştı. Suçluluk duygusundan ölüyordum o akşam banyo yaparken. Küvetin içinde, yüzen oyuncak gemilerimin ve köpüklerin arasında otururken Pamuk Hala havlu getirmişti. Sonra da derdimi dinlemişti.
Sen dünyalar güzeli bir prenses, baban da bu kalenin kötü adamı. Bir gün peşinden koşan bir oğlanı babana şikâyet etmek istemezsen eğer, işte o zaman bil ki o oğlanın bu kalpte hakkı var.
Gözlerimi aşağıya çevirmiş, hemen yanımızda birleşmiş ellerimizin üzerinde gezdirirken daha önce hiç hissetmediğim kadar yoğun, sıcak bir sıvının göğsüme aktığını hissettim. Sanki biri çakmağı çakmış, alevlere vermişti göğüs kafesimi. Varis Adin benimle oynuyorsa bile, başından kaybettiğim bir oyun olmuştu bu artık. Gözkapaklarımı kapatıp dudaklarımı birbirine bastırırken başımı kaldırdığımda gördüğüm ilk şey karanlıkla koyulaşmış gözleri oldu. Bir şey söyleyemezdim, ne yenilebilir ne de kazanabilirdim bu savaşı.
O sarışın, güzel kız kimdi o zaman? Varis’le değil de kuzeniyle mi birlikteydi? Adını bile söylemiyordu, sarışın diyordu sadece. Klasik, diye düşündüm.
Varis bir elimi bırakırken yanımdaki kapı koluna uzandı ve “Seni eve bırakacağım,” diye mırıldanırken kapıyı açtı. Sözlerini henüz sindiremediğimden mi, ısrarla ağzımı açmak istemediğimden mi bilinmez, hiçbir şey söylemeden arkasından yürüdüm. Koridordan çıkıp kalabalığın arasından el ele geçerken bir tek sırtına bakıyordum, kafamdaki düşünceleri sığdırabileceğim kadar geniş ve siyahtı. Asansöre bindiğimizde otoparkı tuşladı, kapılar kapanırken yeni farkına varıyordum. Beni buraya Aral çağırmıştı ve onu bulamadan eve gönderiliyordum.
Elimi elinden çekerken Varis’e döndüm. “Benim geri dönmem lazım, Aral’la konuşacaktım.”
“Yarın konuşursunuz.
Ama mesajı önemli gibi gelmişti. Telefonumu çıkartıp mesajını tekrar açıp okudum.
Aral: Ada, teras partisine gelebilir misin? Konuşmamız gereken bir şey var.
Pekâlâ. Birincisi, bütün parti evini aramıştım ve Aral orada yoktu. Onu bulamadığım gibi bir de gördüğüm başka bir manzarayı kafamda kurarak uçuk şeylere yormuştum. Belki de okul beni iyice paranoyaklaştırmıştı… Belki de Varis Adin’in kafasında başka bir şey yoktu. Belki…
Pollyannacılık.
Yapma.
Ada.
O ve sen mi?
Asansör kapısı, floresanlarla loş bir şekilde aydınlatılan kapalı otoparka çıktığında dikkatim o kadar dağınıktı ki Varis, beni asansörden çıkarmak için tekrar elimi tutup yönlendirmek zorunda kaldı. Arabanın ön koltuğuna geçmem için kapıyı açarken yüzüne baktım, hiçbir ifade yoktu. Ardından koltuğa oturdum. Arkamdan kapıyı kapattı.
Araba karanlık caddeye çıktığında dümdüz yola bakıyordum.
“Neden öyle söyledin?” diye sordum önce, sorular aklımın dipsiz denizinde yağ gibi üste çıkmaya başladığında. “Senin burada ne işin var diye sordun, gitmen gerekiyor dedin.”
“Alper’in salak arkadaşları bara toz sokmuşlar.” Kısa bir yan bakış attı. “Su bile içmek istesen içinde olacaktı. Sen gelmeden önce Alper’e partiyi dağıtmasını söylüyordum.”
Asansörden ilk çıktığımda onu görmüştüm, Alper’in arkası dönüktü ama sarışınlığından, o olduğunu fark etmiştim. O zamandan mı bahsediyordu?
“Alper’in arkadaşları hep böyle şeyler mi yaparlar?”
“Bizim okuldan değiller. Asansör şifresi sızdırılınca geliyorlar bazen.”
Alper neden onlarla arkadaşlık yapıyordu ki o zaman, eğer rızası olmadan insanların içeceklerine uyuşturucu karıştırıyorlarsa?
Belki teorim doğruydu. Belki de Aral gerçekten tozlu içeceklerden içmişti. O zaman…
“Geri dönelim,” dedim panikle doğrulup bir elimi öne, bir elimi koltuğun sırtına yaslarken. “Ya Aral o içeceklerden içtiyse, uyuştuysa? Ya o yüzden yardım istediyse mesajıyla?”
Varis bir sokağın başını dönerken evimin sokağı olduğunu fark etmiştim ama umurumda değildi.
“Varis!”
“Ben döner bakarım,” diye mırıldandı kaldırımın önüne çekerken. Ardından kafasını bana çevirdi ve yutkundu. Yutkununca âdemelması oynuyordu. “Sen eve geç, uyu. Yarın sabah okul var. Antrenmanın da var.”
Telefonumu çıkartıp ekranını aydınlatarak saate baktım. Saat daha gece yarısı bile değildi ama nedense ona güvenebileceğimi hissetmiştim. Neden olmasındı ki? Zaten dönecekti. Aral’ın iyi olup olmadığını da kontrol edebilirdi.
“Tamam,” dedim kısaca ona. Emniyet kemerimi çözen elim kapıya uzanırken “İyi geceler,” diye de ekledim. Varis dalgın görünüyordu, aslında daha çok, aklında bir sürü düşünce var gibiydi. Öyle ki ben veda ederken hafifçe kafasını sallamaktan başka bir şey yapmadı, cevap bile vermemişti. Sanki onun için gecenin iyi geçmeyeceğini biliyor gibiydi.
Loş aydınlatmalı bahçede yürüyüp kapıya ulaştığımda anahtarı geçirip kapıyı ittirdim, ben kapıyı kapatırken o da sonunda gazlamıştı.
O gece çok düşünmemeye çalıştım. Eğer düşünürsem içeride işlerin karman çorman olacağını bildiğimden hiçbir soru işaretini ellememiştim, karmakarışıklığın beni depresif bir moda soktuğunun farkındaydım. Yalnızca uyumadan önce, belki cevaplar diye Aral’a iyi olup olmadığını sorduğum bir mesaj yazdım.
Ertesi sabah alarmla uyandığımda Aral mesajıma, ben ona gönderdikten bir saat sonra “İyiyim, iyi geceler,” yazarak cevap vermişti.
Varis’in hallettiğini düşündüm.
Saçlarımı atkuyruğu topladım, kahvaltı ettim ve formamı giydim; bugün büyük gündü. Sonunda sınav sonuçları açıklanıyordu öğle arası. Dönem sonuna kadar bir şekilde takımdan atılmazsam ve sonuçlarım yüksek gelirse ilk yirmiye bile girebilirdim. Belki de Kumsal haklıydı. Takımın alacağı şampiyonluk, onu olduğu kadar beni de yükseğe taşırdı; ilk ona. Onun da ilk onda olmak istediğini biliyordum, voleybol takım kaptanı olmasına rağmen yirmilerde seyrediyordu hep.
Ellinci olmaktan iyidir.
Serviste Aral yoktu.
Okulun arka bahçesinde indiğimde Çisem’in beni aradığını, kulaklığımdan gelen müzik kesildiğinde fark ettim.
“Geldin mi?”
“Hı-hı,” diye mırıldandım. “Az önce indim, arka bahçedeyim.”
“Bana yardım etsene ya. Otoparktayım. Aldığım kitapları geri vermek için son gün bugün ve kütüphaneye kadar hepsini taşıyamayacağım galiba, çantam da ağır.”
“İki dakikaya oradayım.”
Okulun içinden geçerek otoparka giden kısa yolu kullandım. Çisem muhtemelen yine bütün kitaplarını arka koltukta biriktirmiş ve unutmuştu. Kütüphane kitap kiralamaları konusunda çok hassastı, ilk günü geçirişinizde uyarı alıyordunuz ama ikincisinde disipline gidiyordunuz. Kaç kere uyarı almanın kıyısından döndüğümü hatırlamıyordum bile.
Otoparkın önü nedense kalabalıktı. Daha fazla öğrencinin meraklı gözlerle fısıldaşarak bu tarafa yürüdüğünü fark ettiğimde Çisem’in ileride dikildiğini gördüm, suratında gergin bir ifade vardı. Tanıdık bir suratın, tanıdık başka bir sarışının koluna elini dolayıp onu yolundan alıkoymaya çalıştığını fark ettiğimde Çisem’in yanında durdum, o kadar şaşkındı ki yanında olduğumu bile fark etmemişti.
“Ya bırak!” diye bağırdı sarışın. “Milas, bırak!”
“Milas, bırak.”
Daha sonra onun sesini duydum. Onun. Okul forması vardı yalnızca üzerinde, bir çift boşluğa ev sahipliği yapan gözleri, dümdüz bir şekilde kuzenine bakıyordu. Sarışın olan kız dün geceki partide olan kızdı, yanındaki de Milas Adin. Alper ve Reha, Varis’in bir iki adım gerisinde durmuştu Varis kıza doğru yürümeye başladığında.
Milas, kızın önüne geçerek kuzeniyle yüz yüze geldi. “Siktir git Varis. Yoluna devam et.”
Ortamın gerginliği yüzünden istemsizce kaşlarım çatılırken yutkundum. Burada ne oluyordu böyle? Bu kız okulu mu basmıştı? Sarışın, araya girip avuçlarını Milas’ın göğsüne bastırarak onu ittirdi ama bu, yalnızca çocuğun daha da sinirlenmesine yol açmıştı. Neredeyse burnundan soluyordu.
“Alena,” ismi döküldü öfkeli dudaklarından.
Alena.
Demek ki Varis’in ısrarla sarışın dediği kızın adı buydu. Alena. Hoş bir isimdi, kızın suratınıza baktığında hissettirdiği şeylerin aksine. Alena’nın dümdüz bakışları öyle karanlık duygular barındırıyormuş gibi duruyordu ki göz göze geldiğiniz an kendinizi aşağı görmeye başlıyordunuz. Özgüveninizi düşüşe geçiren kızlardandı. Ve şimdi, burada, okulun bahçesinde bu öfkeyle, şeytani görünüyordu. Bu kızın Varis’le derdi neydi? Daha dün akşam sakince konuşuyorlardı. Bir gecede ne değişmiş olabilirdi ki?
Alena, Milas’ın yüzüne doğru sakince bir şeyler fısıldadı ama düşüncelerimin arasında o kadar kaybolmuştum ki dikkat kesilemedim. Daha sonra, Varis onu tahrik edecek bir ses tonuyla “Evet Milas, sarışına beş dakika ver,” diye tekrar ettiğinde Alena’nın ne söylemiş olabileceğini tahmin etmiştim. Hasta herif. Resmen kızın gözlerindeki ateşe benzin döküyordu.
Alena bir anda Varis’e dönerek “Kardeşimden uzak dur!” diye bağırdığında şaşkınlıkla kaşlarım havalandı. Kardeşi mi? Alena’nın kardeşi mi vardı? Bizim okulda mıydı? O da onun gibi güzel bir sarışın mıydı?
“Son senen, mezun olur, siktirir gidersin! Eşkıya gibi kendinden küçüklerin etrafında mı dolanıyorsun? Adam mı sanıyorsun sen kendini?”
Kendinden küçüklerin mi?
Varis, rahat bir ifadeyle ellerini ceplerine soktu, dudaklarını ıslattı ve bomboş ama tehditkâr bakan gözlerini Alena’nınkilere dikerken uzun boylu olduğu için hafifçe eğildi. “Ben başlatmadım.”
Bu tonu biliyordum, artık ses tonunda dalga yoktu. Dürüsttü.
Alena, Varis’in yüzüne daha da yaklaştığında avuçlarımın içi kaşınmaya başladı. “Aral öyle bir şey yapmaz,” dedi her kelimenin üzerine bastırarak.
Aral mı?
Şaşkınca Çisem’e döndüm. Çisem de beni o an fark etmişti, o da yeni anlıyordu. Aral’ın geçenlerde bahsettiği ablasıydı Alena ve söylediklerine göre Varis, Aral’a bir şey yapmıştı.
Varis soğuk bir samimiyetle güldüğünde ifadesini gördüğüm an kanım dondu. “Siz ailecek bayağı komiksiniz ya.”
Onun bu tarafını daha önce hiç görmemiştim. Bana gösterdiği bir yönü değildi şu an sahnede oynayan. Daha önce kimseye bu ifadeyi takınırken görmemiştim onu hatta. Varis Adin böyle biri miydi? Gerçek o, bu muydu? Görünüşüyle bağdaştırılması daha olasıydı. Asi suratlara etiket yapıştırılması kolaydı.
Milas tekrar hareketlendiğinde Alena onu ittirerek “Beş dakika,” diye mırıldandı. Milas küfrederek bakışlarını kaçırmıştı. Nedense Alena gözlerinin içine bakarak ona dokunduğunda söylediği hiçbir şeye itiraz etmiyordu. O an dank etti.
Varis’in kuzeni ve Aral’ın ablası birlikteydi.
Varis bunu biliyor muydu? Elbette biliyordu. Aral haberdar mıydı peki?
“Kardeşimden uzak duracaksın,” diyerek Varis'in üzerine yürüdü Alena, gözünü kırpmadan. Kavgaya tutuşmak istemeyeceğiniz biriydi. “O senin gibi birine bulaşacak bir çocuk değil. Kendine kurban arıyorsan git başkasını bul. Umarım zorbalığın sırasında yakalanır, okuldan atılırsın.”
Zorba. Alena neden sürekli böyle söylüyordu? Bunca zaman, tıpkı Alper’le Çisem’in savaşa tutuştuklarını göremediğim gibi Varis’in de Aral’a bulaştığını görememiş miydim yoksa? Ben dün gece Aral’ı kontrol etmesi için Varis Adin’e güvenmiştim ve o… O ne yapmıştı?
“Ben?” Kaşlarını kaldırarak sordu Varis. Rahat bir ifadeyle ellerini cebine soktu. “Benim kurbanlarım olmaz, sarışın. Kardeşin gibi birine de boş yere yumruk sağlayacak değilim. Git, o korkak piçe kendin sor. Kendi kıçını, kendi koruyamıyorsa bu kendi sorunu.”
“Aral hakkında doğru konuş!”
Yumruk mu?
Kanım damarlarımda çalkalanmaya başladığında öfkemin hangi yöne aktığından habersizdim. Varis benim arkadaşıma yumruk atmıştı. Ondan daha kısa, daha zayıf, daha küçük birine. Ama yalnızca bu değildi göğüs kafesimde büyüyen dikenli çalılıkların sebebi; henüz inşa edilirken yıkılan bir güvenin temellerinden çöküşüydü, içimde tozu dumana katan.
Ben döner bakarım, demişti Aral için dün gece.
Böyle mi dönüp bakmıştı?
Yanımdaki kızın ne yaptığını Alena dönüp ona “Cebine sok şu sikik telefonu!” diye bağırana kadar fark etmedim. Sıçrayarak ona baktığımda göz göze geldik. Bu mavi, safir tonundaki gözler unutulabilir gibi değildi. Dün gece hava karanlıktı ve parti ortamı yeterince aydınlık değildi ama gün ışığında gözlerinizin içine bakan bir çift mavilik olduğunda derinliklerini fark etmemek mümkün değildi. Alena burnundan soluyordu, omuzları öfkeyle inip kalkıyordu nefes alıp verirken. Dudaklarım aralandı, gerilmiştim.
Üzerime yönlendirilmiş bir çift okun fırlatmaya hazır olduğunu hissettim, eski ve tarih kitaplarından fırlama bir duyguydu. Ya da sadece… Varis Adin’di işte. Dönüp ona baktığımda çoktan bana baktığını fark ettim. Bunca zamandır burada olduğumu yeni fark ediyordu ama yine de buz gibi ifadesinden ödün verdiği yoktu. Yeni fark ediyordum, dudağının kenarında minik, kabuk bağlamış bir yara vardı. Dün gece arabadayken olmayan bir yara. Aral mı yapmıştı?
Alena, birbirine kenetlenmiş gözlerimizi birbirinden ayırarak “Aral’a yaklaşma,” dediğinde Varis’in dikkati dağılmadı. Odağı hâlâ bendim.
Gözlerimi onunkilerden çekemiyordum. En az Alena kadar öfkeliydim, en az onunki kadar büyük bir ateşti içimde yanan. Odun yerine başka bir şeyler yanıyordu. Kömür mü etmek istemişti içimde büyüttüğü tohumları? Fidan bile olmadan ateşe vermek, canilik değil de neydi?
“İstediğim kişiye yaklaşırım,” dedi Varis ona dönmeden. “Seni ilgilendirmez.”
Çek şu gözlerini üzerimden. Çünkü ben çekmeyeceğim.
“Okuldasın, farkındasın değil mi?” Alena’nın sesi iğneleyiciydi.
“Yani?”
“Okulun sahibi gibi davranmayı kes.”
Ama öyle.
Varis’in gri boşlukları sonunda Alena’ya döndü. “Ama öyleyim.”
Alena’nın ifadesindeki şaşkınlığı görebiliyordum, kiminle çıktığının farkında değil miydi? Varis, Alena’nın ailesine komiksiniz demişti. Onlar hakkında her ne biliyorsa Alena’nın Adinler hakkında pek bir şey bilmediği hissedilebilirdi.
Alena’nın öfkesi yeniden canlandı, nefreti nefes alıyordu suratında. Varis’in yüzüne doğru pis bir ses tonuyla söylendi.
“Piç kurusu.”
Piç kurusu.
Varis’in suratı, Alena’nın öfkesini ikiye katlayan tehlikeli bir sessizliğe büründü. Eğildi hafifçe, dudaklarını araladı ve karşılığını verdi. “Bir kevaşenin dudaklarından duymak etki etmiyor.”
Ağzım açık kaldı, ayaklarım yere basmasına rağmen Çisem’in koluna elimi geçirmiştim. Ne demişti o? Ne?
Milas, o sırada Alena’nın önüne geçerek hiç beklemediğim bir şey yaptı ve yumruğunu Varis’in suratına savurdu. “Beş dakika doldu.”
Dehşetle Çisem’in kolundaki parmaklarımı sıktım. Çisem bile geri sıçramıştı anın verdiği etkiyle. Suratımı öyle bir buruşturmuştum ki yüz kaslarım ağrıyordu. Varis hafifçe geri sendelemiş, dudağının kenarından akan kanı siliyordu. Birkaç saniye önce kabuk bağlamış görünen yarayı hedeflemişti kuzeni bilerek. Soyadının hakkını veriyordu.
Herkes nefesini tuttuğundan, sesler kesilirken ortam iyice sessizliğe gömüldü. İşin garip tarafı, Varis buna cevap verecekmiş gibi durmuyordu. Hatasını mı kabulleniyordu yoksa kuzeninin öfkesini yutmasını istediğinden mi sakin kalıyordu? Gerçekten sakin kalıyor muydu peki?
Kesilen nefesim göğüs kafesimde bir yere sıkışırken önce canının ne kadar yandığını düşünmeye çalıştım, ardından alevler bütün empati yeteneğimi de kül etti anın öfkesiyle.
“Varis Adin, Aral’a mı vurmuş?” diye fısıldadı Çisem ama sesi sandığı kadar kısık çıkmamıştı çünkü etraf zaten aşırı sessizdi.
Varis ağzına gelen kanı tükürüp Milas’la yüz yüze geldiğinde Alena’nın Çisem’e bakışını görmezden gelerek aralarındaki elektriğe odaklandım. Kuzen olduklarına şüphe yoktu. İkisinin de gittikçe kasılan, belirginleşen keskin çene hatları ve öfkelendiklerinde tek kelime etmelerine gerek kalmadan her şeyi anlatan tehlikeli bakışları vardı. Ne manzara ama.
“Milas,” dedi Alena daha sakin bir ses tonuyla Milas’ın kolunu tutarken. “Gidelim.” Milas, onu otoparka yönlendirmesine izin vermişti, gidiyorlardı.
Bir şey yapmam gerekiyordu. Burada öylece dikilemezdim. Sonunda ayaklarıma söz geçirebildiğimde Varis’e bakıyordum, göz göze geldiğimizde önünden geçerken bile bakışlarımı yüzünden çekmedim. Birkaç koşar adımda onlara yaklaştığımda Çisem de peşimden geliyordu. Alena’nın dikkati bu taraftaydı.
“Pardon,” diye mırıldandım Alena’nın önünde durduğumda. “Aral’ın ablası mısınız?” Tabii ki öyleydi. Niye elim ayağıma dolaşmak zorundaydı ki?
Alena kafasını salladı. Çisem’in de sessizce yanımda durduğunu gölgesinden fark ettim.
“Bugün okula gelecek mi? Biliyor musunuz?” diye sordum tok bir ses tonuyla.
Aral serviste yoktu, yapboz parçalarını yeni birleştiriyordum. Kimbilir evde ne hâldeydi? Ziyarete gitmezsem suçluluk duygusundan ölebilirdim. Bunların hepsi ben dün akşam tembellik yapıp geri dönmek için daha fazla ısrar etmediğim için olmuştu.
“Sanmıyorum. Evde uyuyordu.”
Ben üzgün bir ifadeyle dudaklarımı birbirine bastırırken Alena, Milas’a döndü. Şaşırtıcı bir şekilde Milas’ın gözleri ikimizin üzerindeydi. Daha sonra Alena tekrar gözlerini üzerime çevirdi. Gözleri parıldıyordu, neredeyse gülümsüyordu.
“Ev boş, adresi verebilirim. Belki ikiniz bugün okulu asıp Aral'ı ziyaret etmek istersiniz…” Gülümsedi. “İsterseniz tabii.”
Çisem’le göz göze geldik. Onun da aklının Aral’da olduğunu biliyordum. Biz hiç tereddüt etmeden Alena’dan adresi alırken bahçedeki kalabalık da dağılmıştı. Alena ve Milas arabaya geçip otopark girişinden çıktıklarında Çisem bana dönerek “Varis’in Aral’la kavga ettiğine inanamıyorum,” diye homurdandı. “Aral’ın ablasının okulu basacak kadar deli olduğuna daha da inanamıyorum. Benim de böyle bir ablam olsa kollarımın kopması uğruna kütüphaneye kitapları yetiştirmek yerine, geriye çekilip ayaklarımı annemin en sevdiği beyaz koltuklarına uzatarak dünyanın çöküşünü izleyebilirdim. Elimde bir kova patlamış mısırla…”
Her ne kadar gülmek istesem de gülemedim. Varis Adin bu kadar hiddetli biriyse kazanmak için, içinde beslediği hırsı ona kimbilir neler yaptırabilirdi? Beni kıstırabilirdi mesela, parmaklarını parmaklarıma geçirerek kulağıma aklımı başımdan götürecek sözler fısıldayabilirdi.
Okulu asıp Aral’ın evine doğru giderken Çisem’e dün gece partide olanları anlattım. Aral’ı hiç bulamadığımı, onun yerine Alena ve Milas’ı Varis’le konuşurken gördüğümü, daha sonra uyuşturucu olayını ve Varis’in beni eve bırakışını.
“O sosyopat grubu biliyorum,” dedi Çisem, görkemli bir evin uzun duvarlarının önüne arabasını park ederken. “Şifre dışarı sızınca geliyorlar bazen. Alper’in eski arkadaşları. Birazını satıp kâra geçince elinde kalanları şişelere karıştırıyorlar.”
Arabadan inerken şaşkınlıkla “Hiç içtin mi?” diye sordum, sanki içmiş gibi konuşmuştu.
“Neredeyse.” Mırıldanarak kafasını salladı. “Pek de hatırlamak istediğim zamanlar değil.”
Peki ben neredeydim tam olarak bunlar olurken?
Bahçe kapısında kamera ve zil vardı ama kapı aralıktı, bu yüzden zile basmadan içeri girdik. Bahçe kocamandı ve bakıldığı belli oluyordu. Ev üç katlı, büyük bir binaydı. Aral’ın evi bu kadar büyükse Varis’inkini tahmin etmek hayal gücümün sınırlarını zorluyordu.
“Gereksiz büyük, değil mi?” diye mırıldandı Çisem. “Doranlar gösterişi sever.”
Doran. Tabii… Aral’ın soyadı Doran’dı. Instagram’da görmüştüm.
“Aral pek sevmiyor gibi duruyor.”
Çisem, kapının önünde durduğumuzda zile giden elini çekerek “Sen hiç ablasını duymadın mı bu çocuğun? Aslında ufak bir stalkla Alena Doran’ın Instagram hesabını bulmuştum ama Aral’la hiç fotoğrafı olmadığı için kuzen falan olduklarını sanmıştım. Sonuçta sadece soyadları aynıydı.”
“Benziyorlar,” diye mırıldandım.
“Doğru, sarışınlıkları benziyor.” Çisem kafasını salladı. “Onun dışında benzeyen bir yanları yok. Alena tamamen pahalı kıyafetler ve makyajdan ibaret. Ailesinin zoruyla bilgisayar mühendisliği okuyor diye duydum, şirketin başına geçmek için. Yazık kıza.”
“Bahçede gördüğüm şey hiç de pahalı kıyafetler ve makyajdan ibaret değildi,” diye mırıldandım kaşlarımı kaldırarak.
Çisem zile basarken fısıldadı.
“İşte ben de onu diyorum. Kız tamamen başka bir dünyaymış ya. Varis Adin’e kafa kaldırmak kolay mı? Kuzeni çocuğa yumruk attı, çocuk kılını kıpırdatmadı. Gerçi, o görüntüden sonra Varis’in kuzeni mi yoksa Alena’nın sevgilisi mi demek daha doğru olur, bilmiyorum.”
Zil sesi evin içinde yankılanırken yaklaşan adım seslerini duyabiliyordum. Çisem haklıydı, o da benim fark ettiğim detayların bilincindeydi.
Kapıyı Aral açtı. Elinde bir kutu kola vardı ve üzerinde de yeşil bir eşofman takımı. İlk Çisem’i gördü, ardından şaşkınlıkla bana çevirdiği bakışları daha da büyümüştü. Suratının Varis’inkinden daha kötü durumda olduğu kesindi. Kaşına ve dudağının kenarına darbe almıştı. Zihnimde onu bir yumrukla yere seren Varis canlanırken diğer yumruğu da üzerine çıkıp yakasından tutarken çenesine geçirdiğini hayal etmiştim. Gözlerimi kapatıp yutkundum. Belki de hayal etmesem daha iyiydi, kendimi sakinleştirip mantıklı düşüneceğim yerde daha da öfkelendiriyordum.
“A…” Aral’ın ağzı açık kalmıştı. “Ada?” Çisem’e döndü. “Çisem? Sizin burada ne işiniz var?”
“Asıl o yaraların dudağında ve kaşında ne işi var?” Çisem suratını buruşturarak ona bakarken izin almadan içeri geçtiğinde Aral şaşkınlıkla geri çekildi.
Hafifçe gülümsemeye çalıştım ama suratına bakarken gülümsemem acı bir hâl almaktan kurtulamamıştı.
“Girebilir miyim?”
“Tabii ki.” Kapıyı sonuna kadar açarak geçmem için başıyla içeriyi işaret etti Aral.
Derin bir nefese alarak içeri geçtim. Çisem çoktan salona girmişti bile. Aral da peşimden kapıyı kapatıp gelirken ben etrafı süzüyordum. Her şey çok… Yeni, pahalı ve eşsiz görünüyordu. Beyaz duvar kâğıdı bile bir insanın olabileceğinden çok daha asildi. Eğer Alena Doran tek bir bakışıyla bütün özgüveninizi yok edebiliyorsa bu ev daha en başında özgüvene sahip olduğunuza pişman ediyordu sizi.
“İçecek bir şey ister misiniz?”
Salona girdiğimde Çisem’in çoktan koltuğa oturup rahat bir pozisyon aldığını gördüm. Aral’ın sesini duyduğunda kafamı iki yana sallamak için dönmüştüm ki Çisem “Mevzu derin evlat, sen bize iki Türk kahvesi yap,” diyerek ikimizin yerine konuşmuş oldu.
Gözlerimi büyüterek ona baktım.
“Aslında,” dedi Aral itiraf ederek. “Mutfağa daha önce girmedim. Ne, nerede hiç bilmiyorum. Dediğin şey nasıl yapılıyor, içine neler konuluyor onu da bilmiyorum. Zaten kahve de sevmem. O yüzden…”
“Ben yaparım.” Gönüllü bir şekilde hafifçe el kaldırdım. “Mutfak nerede?”
Aral suratıma baktı. Yüzünde şaşkın bir sakinlik vardı. Başka bir şeyler düşünüyordu, aklını başka şeyler kurcalıyordu ama ağzından başka sözcükler çıkıyordu. Ne düşündüğünü bilmenin daha kolay bir yolu yok muydu? Çünkü kolay kolay konuşan biri olmadığını biliyordum.
Çisem “O zaman mutfağa gidelim,” diyerek ayağa kalktı ve önümüzden geçti. “Salon böyleyse eminim mutfakta da oturacak bir sürü yer vardır.”
Aral kaşlarını çattı.
“Bu kızın babası ünlü bir stilist değil mi? Markası falan var hani? Paris’te yaşıyor falan?”
“Annesi minimalist,” diye mırıldandım. “Daha az eşya ve yeterli alanla daha mutlu olunacağına inanıyor. Burası saray gibi.”
Mutfak Çisem’in tahmin ettiği gibi büyüktü. Bahçe kapısının yanındaki duvar, üç kapaklı koca bir gömme buzdolabıydı mesela. Çisem kafasını soktuğu rafların birinden, elinde saydam bir kavanozla doğrulduğunda “Evde kimse yok mu? Sen mutfağa girmiyorsan eminim yardımcınız vardır,” diye mırıldandı. “Ayrıca cezve bulamazsak ne yapacağız?”
“Şurada kahve makinesi olması lazım. Bir kere ablamı yaparken görmüştüm.” Aral elindeki kolayı tezgâha bırakıp köşedeki büyük makineyi gösterdiğinde, gözlerini kısarak eğildi ve tuşlarını süzdü. Makine makine değildi, uzay üssüydü.
Bardakların olduğunu tahmin ettiğim dolaplardan birini açarken ilk deneyişimde bulduğuma sevinerek eğildim ve rafları süzdüm. Burada bir raf beyaz fincanlarla doluydu.
“Eee,” diye sordu Aral. “Anlatmayacak mısınız?”
“Önce sen başla koca oğlan.” Çisem kollarını göğsünde birleştirerek tezgâha yaslandı ve göz kırparak Aral’ın suratını işaret etti. “Hangi kapıya tosladın?”
Aral gözlerini kaçırdı. “Önemli bir şey değil ya.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak ona baktım. Bakışlarımı anında yakalamış ve bana çevirmişti kafasını. Bildiğimi biliyordu. Ve ben bilmenin suçluluğuyla aşırı rahatsız hissediyordum. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra “Varis yaptı değil mi?” diye sordum, kelimeler o kadar zor çıkmıştı ki ağzımdan neredeyse soluk borumun gittikçe daraldığına kendimi inandıracaktım.
Aral derin bir nefes aldı. “Nereden biliyorsunuz?”
Çisem tereddütsüz araya girdi. “Ablan okulu bastı.”
“Ne?” Aral şokla sesini yükseltirken bir Çisem’e bir de bana baktı. “Dalga geçiyorsunuz değil mi?”
“Başka nereden bulabilirdik ki adresini?” Omuz silkerek Çisem’in sözlerini doğruladım. “Varis’le kavga ettiler. Varis’in kuzeni de oradaydı.”
“Gerçi Varis’in kuzeni değil de Alena’nın sevgilisi olarak oradaydı desek daha doğru olur…”
Çisem lafı devralarak gördüklerimizi baştan sona anlatırken orada dikilmek çok ağır bir yüktü. Aral’a karşı sorumluluk hissediyordum çünkü beni partiye çağıran oydu ve ben, ne derdi olduğunu öğrenemeden, hatta onu bulamadan sırf dikkatim uzun boylu bir kas yığını ve süslü sözleri yüzünden dağıldı diye aramayı bırakmış, eve dönmüştüm.
“Özür dilerim,” diye mırıldandım kahveler hazır olduğunda. Ben içebilecek durumda değildim ama Çisem keyifle yudumluyordu.
“Senin bir suçun yok ki Ada.” Aral kafasını salladı.
“Beni partiye sen çağırdın ama dikkatim dağılınca ve seni de bulamayınca eve geri döndüm. Aradım ama açmıyordun… Kontrol etmeliydim.”
“Evet… Telefonumu düşürdüm bir ara,” diye mırıldandı Aral. “Her neyse. Önemli değil.”
“Neden kavga ettiniz ki zaten?” Çisem merakla gözlerini kahvesinin üzerinden Aral’a çevirdiğinde benim de merak ettiğim bir konuya parmak basmıştı. Aynı merakla Aral’a baktığımda ne söyleyeceğini bilemezmişçesine dudakları aralandı ve gözlerini yerde gezdirdi.
“İşte,” diye mırıldandı Aral. “Varis Adin’in birine öfke duymak için sebebe ihtiyacı olmaz.”
Tam da tahmin ettiğim gibi.
İçime çöken karanlık duygularla birlikte alnımı ovalarken Çisem “Tebrikler Aral, Varislendin,” diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştı. Başarılı da olmuştu, en azından Aral üzerinde.
Daha sonra bütün gün evin boş olacağını öğrendiğimizde Çisem birkaç saat daha kalıp video oyunu oynamaya karar verdi. Aral’ın odasında efsane bir ses sistemi vardı ve masaüstünde resmen üç tane bilgisayar, duvarında da koca bir ekran televizyon kuruluydu. Çisem’in boş zamanlarında çocukluğundan gelen oyun oynama alışkanlığı olduğunu biliyordum ama bu kadar iyi oynadığını ve oynarken bu kadar vahşileştiğini bilmiyordum. Oynamayı bilen biriyle rekabet ederken bundan aşırı zevk aldığı yüzünden okunuyordu. Ben, daha çok Aral’ın kitaplığını karıştırıp sipariş ettiğimiz Çin yemeğini atıştırmıştım.
Öğlene doğru telefonum dizimde dururken bir ara titreşmeye başlamıştı ve ekranda Varis’in ismi yazılıydı. Aramayı sonlandırmadım ama cevaplamadım da, öylece titreşmesini izledim. Arada dönüp Aral’ın suratına bakıyor, telefonu duvara fırlatacak gibi oluyordum.
Yemeğim bittiğinde çöpleri poşete dolduran taraf ben oldum. Daha sonra ellerimi yıkamak için odadan çıktım ama koridorda birden fazla kapı vardı ve hepsi banyo olabilecekmiş gibi duruyordu. Aral’a sormak aklımdan geçse de Çisem’le oyun yüzünden o kadar bağrışıyorlardı ki bölersem kafama terlik yiyecekmiş gibi hissediyordum.
Şansımı soldaki kapıdan yana kullanarak kapıyı açtım, karşıma toz pembesi duvarlar çıkmıştı. Bir prensesin odası gibi düzenlenmiş geniş odaya, gözlerimi kırpıştırarak bakarken kimin odası olduğunu tahmin etmek zor değildi ama kendimi başkasının odasına izinsiz bakarken rahatsız hissettiğimden, kapıyı kapatıp banyoyu aramaya devam ettim. Neyse ki ikinci denememde şansım yaver gitmişti.
Okulun bitiş saati yaklaşırken aynı zamanda antrenman zamanı da yaklaşıyordu. Çisem’le birlikte Aral’ın evinden çıktığımızda, bütün yol boyunca Aral’ın nasıl hile yaparak kazanmaya çalıştığını anlattı ama aslında oynamaktan o kadar zevk almıştı ki öğleden önceye geri dönmek istiyordu. Çisem’in hırs ateşini çıkarmak çok da zor değildi ve Aral Doran bu işi başarıyla yapmıştı demek ki.
Okulun girişinde arabasından indiğimde eve doğru sürdü. Akşam babasıyla yemek yiyecekti, bu yüzden geç kalmak istemiyordu ama yine de evine uzak olmasına rağmen beni okula bırakmıştı.
Dersi biten herkes evlere dağılmıştı, otoparktaki araba sayısı oldukça azdı. Servisler bile kalkmıştı. Kapalı spor salonuna yürürken hava güzel olduğundan açık sahada antrenman yapacağımız mesajını okuyordum, bütün takımın olduğu bir mesaj grubu açılmıştı ve önemli şeyler oraya yazılıyordu. Açık havada antrenman yapacağımızı okumak bile öksürmeme sebep olmuştu. Belki de soğuk algınlığım iyice nüksetmeden bırakmayacaktı yakamı.
Ayrıca bütün dersleri kaçırmıştım.
Ama umurumda bile değildi.
Çünkü kaçırdığım dersi akşam eve gittiğimde telafi edebilirdim ama Varis Adin’in yıktığı güvenin yenisi inşa edilmeyecekti içime. Bir kez daha anlamıştım kimseye güvenmemem gerektiğini. Bu da günün girdiğim tek dersiydi.
Soyunma odasına yürüdüğüm koridor gözümde büyürken telefonum cebimde titremeye başladığında çıkartıp ekrana baktım. Aral arıyordu. Az önce ayrılmıştık, bir şey mi olmuştu?
“Aral?” Sorar gibi cevapladım aramasını.
“Ada…” Sıkıntıyla nefes verdi. “Siz giderken soramadım ya bir türlü. Sen çok üzgün görünüyordun. Sabah Alena sana bir şey mi dedi yoksa?”
Hafifçe gülümsedim. "Hayır, kötü hiçbir şey söylemedi. Sağ ol sorduğun için.”
“Önemli değil.”
Birkaç saniyelik garip bir sessizlik.
“Hayal kırıklığına mı uğradın?”
Kaşlarım çatıldı. Aral’ın bunu anlayabilmesine imkân yoktu. Ona neredeyse hiç bahsetmemiştim Varis’le aramda geçenlerden, hatta ne zaman Varis ortaya çıksa Aral orada yoktu.
“Ne anlamda?”
“İşte… Varis’in dün gece bana saldırması konusunda.”
Saldırmak, böyle bir durumda bile kullanmak için fazla vahşi bir kelime tercihi değil miydi?
Gözlerimi kapatıp dudaklarımı birbirine bastırdım ve bir saniye düşünmeye çalıştım. Sorun şu ki Aral, ortada gerçekten bir kavga olduğuna inansam ve haklı bir sebebi olsa bunu kabul edebilirdim ama onun cüssesi ve gücündeki birinin sana vurmuş olması ihtimali dişlerimi gıcırdatıyor. Öfkeden.
“Ben de ona vurdum. Bir kere.”
“Sağ ol Aral,” diye mırıldandım sessizce koridorda yürümeye başladığımda. “Ama en başta sana hiç vurmaması gerekiyordu.” Soyunma odasından içeri girdiğimde içerinin dolu olduğunu gördüm. Dolabıma yürürken telefonu kapatmak zorunda kalmıştım. “Şimdi antrenmanım var, sonra konuşuruz.”
“Tamam. İyi antrenmanlar.”
“Sana da iyi akşamlar.”
Dolabımı açıp çantamı içine koyduğumda Alin de kendi dolabını kapatıyordu. Kaşlarını kaldırarak “Zor bir gün müydü?” diye sordu. “Yemekhanede göremedim seni öğlen.”
“Çisem’le okulu ektik bugün.” Formamı çıkartıp üzerimi değiştirirken Alin’e değil, dolap kapağına bakıyordum. Zihnen yorulduğum için vücudum da hareket etmek istemiyordu. Evde olsam yüzüstü yatağa yığılır ve açlıktan ölene kadar müzik dinlerdim.
“Umarım eğlenmişsinizdir. Notlarını kontrol ettin mi?”
Spor ayakkabılarımı ayağıma geçirirken şaşkınca Alin’e baktım.
“Oha… Notlar bugün açıklanıyordu değil mi?”
Kafasını salladı. “Antrenmandan önce kontrol etme bari de aklına takılmasın, sonra Kumsal daha beter ediyor insanı. Ben sahaya gidiyorum, geliyor musun?”
“Tuvalete uğrayıp geleceğim, sen git.” Saçımı açıp tekrar düzgünce atkuyruğu yaparken Alin’le odadan dışarı yürüyorduk. Koridorun ortasında ayrıldığımızda ben sağa döndüm, o da sola. Birkaç adım sonra kızlar tuvaleti vardı.
İçeride birkaç kız vardı takımdan, aynada saçlarını topluyorlardı. Onlara bakmamaya çalışarak boş kabinlerden birine girdiğimde işimi hızlıca halledip çıktım. Çıktığımda tuvalet boştu.
Aynanın aksine. Ayna doluydu.
Kırmızı bir rujla, kocaman harflerle, orospu yazıyordu aynada. Ben girerken bütün kabinler boştu, çıktığımda da öyle. Bu bana yazılmıştı. Takım arkadaşlarım tarafından. Çünkü yalnızca onlar vardı içeride. Tahmin etmesi çok da zor değildi.
Beni tanımadan, sert surat ifademe dışarıdan bakarak yorumlar yapan insanların önyargılarını kabul edebilirdim. Egoist, kibirli diyebilirlerdi. Ama dedikodulardan yola çıkarak bu kadar kinlenmeleri, dalga geçmeleri ya da modumu düşüreceklerini bilerek çocukça hareketler yapmalarını bazen kaldıramıyordum.
Gözüme batan gözyaşlarımı tutarak ellerimi yıkamaya çalıştım. Elimi ıslattım, musluğu kapattım, sabunu elime sıktım, köpürttüm, yıkadım, duruladım. Olmadı. Tekrar sabun. Tekrar köpürt. Tekrar yıka. Tekrar durula. Olmadı. Sabun. Köpürt. Yıka. Durula. Olmadı… Ellerim kirliydi. Kirli olduğunu biliyordum, sadece görüşümü bulandıran gözyaşlarımdan göremiyordum.
Bir anda tuvaletin kapısı açıldığında kolumu kaldırıp hızlıca gözyaşlarımı yok etmeye çalıştım. Ellerim hâlâ sabunluydu, durulamalıydım.
“Ada?” diye sordu tanıdık bir ses. “İyi misin?” Alin.
Ellerimi duruladıktan sonra kâğıt havlu alıp kuruttum ve çöpe attım.
“İyiyim,” diye mırıldandım Aline’e bakarak. “Ellerimi yıkıyordum sadece. Kumsal mı çağırıyor ısınma için?”
“Ada…”
Alin aynayı görmüştü. Şaşkınlık ve endişeyle aralanan gözleri bana döndüğünde artık gözyaşlarım yoktu. Olduğum yer boş olduğunda kendimi durduramıyordum ama etrafımda biri varken güçsüzlük belirtisi göstermeye dayanamazdım, bu yüzden Alin içeri girdiği andan itibaren kendimi o moddan çıkarmıştım.
“Boş ver. Salaklar.” Gözlerimi devirerek yanından geçip tuvaletten çıktım.
Alin de peşimden gelmişti. “Kumsal ısınma hareketlerine başladı, ben de seni aramaya gelmiştim. Yokluğumu fark ettiyse aklına şimdi çeşitli işkence yöntemleri gelmiştir antrenman sırasında, biliyorsun Kumsal bu konuda çok yaratıcı olabiliyor.”
Gülerek kafamı salladım. Alin haklıydı. Geçen haftaki son antrenmanda, sahada ayaktayken uyuyan bir kız vardı, yedeklerdendi ve karşı takımdaydı. Kumsal kızın suratına smaçı basmıştı.
Ve bu onu uyandırmıştı.
Antrenör Kumsal’a bayılıyordu ve ne yaparsa yapsın görmezden geliyordu çünkü kendisi öğretmen olduğundan öğrencilere bir şey yapamazdı veliler çılgına dönerdi. Öte yandan Kumsal Kayadelen, takımdan birini ayaklarından iple bağlayıp tavandan sallandırabilirdi ve ertesi gün bunun hakkında hiçbir mızmızlanma ya da dedikodu duyamazdınız.
Sahaya çıktığımızda dikkatimi ilk çeken şey, sahanın etrafında koşuya çıkmış basketbol takımı oldu. Harika. Kimseye bakmamaya çalışarak, kendi takımım dâhil, kızların yanına geçip ısınma hareketlerine başladım. Neyse ki çok geç kalmamıştık ama yine de Kumsal kaşlarını çatarak yakalamıştı gözlerimi. Doğruyu söylemek gerekirse iyi bir kaptandı ve takıma girdiğimden beri bana bulaşmamıştı. Sadece bir şeyi yanlış yaptığımda ya da daha iyi yapabileceğimi düşündüğünde konuşuyordu, saha içinde herkese dağıttığı gibi emirler yağdırıyordu.
Antrenör geldiğinde saha içi maç hava kararana kadar sürdü. Kumsal o kadar çok bağırmıştı ki sonunda sesi kısılmıştı ve ne zaman konuşsa Alin gizlice gülüyordu. Sonunda antrenör düdüğü çalıp bizi bıraktığında Alin’le aynı anda yere yığıldık. Bir haftadır canım çıkıyordu ama bu seferki antrenman daha sıkı ve yoğun geçmişti. En azından, kafamı dağıttığı kesindi. Alin doğrulup soyunma odasına gideceğini söylediğinde biraz daha burada yatacağımı söyledim, sonunda o da kalkıp takımın geri kalanıyla birlikte binaya ilerledi.
Tekrar öksürdüm, belki de ateşim çıkmıştı bilmiyordum. Sahanın büyük ışıkları olmasa buradan yıldızları görebileceğime emindim ama ışıklar her şeyi bozuyordu işte. Ne zaman kapanıyorlardı ki gerçi? Gözlerimi kapatıp birkaç sakin nefes aldığımda bir karaltı etrafı sardı, birkaç saniye sonra yanıma başka birinin yattığını hissetmiştim. Gözkapaklarımı yavaşça araladım, ışıklar artık yoktu. Gökyüzü açıktı ve yıldızlar kabak gibi ortadaydı.
Şaşkınlıkla doğrulurken yanımdan gelen şampuan kokusuyla gözlerim yere çevrildi. Varis, üzerinde nemli saçlarını kapatan koyu gri bir kapüşonlu sweatshirt ve eşofmanla birlikte yanıma uzanmıştı. Yanıma uzanmıştı. Işıkların şartellerini indiren de o muydu? Gözleri kapalıydı. Yerden destek alarak ayağa kalkacağım sırada kolumdan yakaladı.
“Kolumu bırak,” dedim kararlı bir sesle kaşlarımı çatarak eline bakarken. Duş alıp üzerimi değiştirmem gerekiyordu, servisin kalkmasına daha vardı.
Gözkapakları aralandı. Düz bir ifadeyle suratına baktım.
“Bütün gün neredeydin?”
“Seni ilgilendirmez.”
Doğruldu. Doğrulurken kolumu bıraktığından aynı anda ayağa kalkmış ve yüz yüze gelmiştik. “Ada.”
İsmimi bastırarak söyledi gözlerimin içine bakarken. Sanki sabahki okları şimdi fırlatıyordu. Gözlerim istemsizce dudağının kenarındaki yaraya kaydığında yeniden kabuk bağladığını fark ettim. Gözlerimi ona değdirdiğim için bile kendime kızıyordum, nasıl oluyordu da elim kalkıp yarasına değme isteğiyle karıncalanabiliyordu? Gözlerine çıkardım gözlerimi.
“Sana söyleyecek hiçbir şeyim yok Varis. Ben Aral’ı kontrol etmen için sana güvendim, sen de gidip çocuğun kaşını patlattın. Bu kadar basit.”
Dönüp gideceğim sırada kolumdan yakalayıp önüme geçti. "Gücümün yarısını bile kullanmadım.”
Evet, onun farkındayım. "Kullansaydın bir de!”
“Ada.” Gözleri uzaktan gelen binanın ışıkları sayesinde görülüyordu. “Ben başlatmadım. O başlattı.”
“Aral’ın seninle kavga başlatacak ne gibi ortak bir noktası olabilir ki Varis? Komik olma.” Kolumu sertçe çekip bir adım geri gittim. Bana o kadar yakından baktığında işler hiç kolay olmuyordu.
“Sen.”
Kızgın ifadem suratımdan silinirken dudaklarım nefes alma ihtiyacıyla aralandı. Bu hayatımda duyduğum en saçma şeydi. Aral benim sadece arkadaşımdı ve onun da aynı hisleri taşıdığına emindim. Ama Varis Adin yalan söylemezdi. Söyler miydi? Bilmiyordum. Onu tanıyan ufak bir yanım vardı ve o da dün gece olanlardan sonra yok olmuştu. Ben artık onun hakkında hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şeyden emin olamıyordum. Belki de yanlış anlıyordum, tamamen farklı bir noktada benimle ilgiliydi olay ama sabah başlattığı yangın hâlâ ufaktan yakıyordu içimi. Sönse bile küller her yerdeydi.
“Üzerimi değiştireceğim,” diye mırıldandım. “Daha sonra da eve gideceğim. Lütfen yoluma çıkma.”
Birkaç adım suratına bakarak geriye attım, daha sonra ona sırtımı dönerek binaya yürüdüm büyük adımlarla. İçeri girene kadar keskin gözlerinin ağırlığını sırtımda hissetmiştim ama kırdığı güvenimin omuzlarımdaki ağırlığı kadar bükmemişti belimi.
Soyunma odası boştu, herkes çıkmıştı. Üzerimi değiştirmeden önce duş aldım, saçlarımı kurutmakla uğraşmaya vaktim yoktu. Okul formamı üzerime geçiremeyecek kadar yorgun olduğumdan, yedekte duran siyah eşofmanlarımı hızlıca giydim ve formamı katlayıp koyduğum çantamla beraber soyunma odasından çıktım. Ya da, çıkma talebinde bulundum, çıkmayı aklımdan geçirdim, beynimle vücuduma emir verdim… Her nasılsa… Önüm kesildiğinde ve durdurulduğumda bunların hiçbir önemi kalmamıştı. Varis Adin önümde dikiliyordu. Bunca zaman beni mi beklemişti? Şaşkın ifademle kafamı kaldırmış suratına bakarken bakışlarındaki boşluğu yakaladım yeniden. Sabahki gibi ruhsuz bakıyordu. Sanki karşısında ben yoktum, Alena ya da başka biri vardı.
“Bana bir borcun var.”
Ne borcundan bahsediyordu? Tam ağzımı neyden bahsettiğini sormak için açacaktım ki aklıma notların bugün açıklandığı geldi. Hızlıca elimi sweatshirtün cebine attıktan sonra telefonumu açıp okulun sitesine girdim ve son yüklenenlere baktım.
Liste açıldı.
İlk yirmideydim.
Matematikten doksan yedi almıştım.
Doksan yedi.
İlk yirmi.
Diğer notlarım her zamanki gibi yüksekti ama matematik alışılmadık bir şekilde yüksekti. Yalnızca üç puan kırılmıştı. Bunun olduğuna inanamıyordum. Her zamanki gibi bütün dikkatimle bütün soruları çözüp kâğıdımı teslim etmiştim ama o kadar çok işlem hatam olurdu ki… Ya sonucunu yanlış çıkardığım bir soru olurdu ya da cevaplarımdaki ufak hatalar çok fazla puan götürürdü.
Ama burada doksan yedi yazıyordu.
Ve burada doksan yedi yazıyorsa bunun tek sebebi oydu.
Yenilgiyi kabul etmem gerekiyordu. Kabul etmem gerekiyordu ama o kadar inatçıydım ki bir türlü gözlerimi ekrandan çekip ona bakamıyordum. Ne isteyecekti benden? Ne isteyebilirdi? İhtimaller silsilesi kafamda dört dönerken Varis, telefonumu tuttuğum elimi yakaladığında koridora dönerek beni de peşinden sürüklemeye başladı.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum şaşkınca, çıkışa değil de sağa dönmüştü.
Kapalı havuzun olduğu koridora döndüğümüz an, hatıralar aklımı meşgul ederken Varis havuzun kapısını açınca “Varis, hayır,” diye mırıldandım ama beni de kendini de içeri soktuktan sonra kapıyı arkamızdan kapattı.
Bileğimi elinden çekip birkaç adım geri gittim ve etrafa baktım. Havuzun ışıkları, etrafı mavi dalga şekilleriyle aydınlatıyordu, koca havuz her zamanki gibi bomboştu. O maviliğin ucuna hatta bir damlasına değse gözlerim, dibine dalıyordu; o kadar iyi biliyordum ki sanki dipte olma hissini, o kadar güçlüydü ki hayal gücüm artık, hafta sonundan sonra yanına yaklaştığımda bile panik oluyordum.
“Havuza gireceğiz,” diyerek çantasını kenara attı ve kapüşonlu sweatshirtünü tek harekette çıkarttı Varis. Altında beyaz kısa kollu bir tişört vardı, onu da çıkartıp çantasının üzerine atarken kocaman açtığım gözlerim ve şimdiden derinleşen soluklarımla birlikte gözlerinin içine baktım.
“Hayır.”
“İtiraz etmeye hakkın yok Ada. Ne istersem yapmak zorundasın.” Omuzlarının üzerinden dönüp bana baktı. O kadar soğuk bakıyordu ki içerisi sıcak olsa da üşümüştüm.
“Varis, anlamıyorsun…” Çekingen gözlerimi havuzdan çekmeye çalışarak birkaç adım yanına yürüdüm ama dibimde derin bir çukur ve koca bir su kütlesi dururken doğru düzgün düşünebildiğim söylenemezdi.
“Bak ben, gerçekten istemiyorum.”
Elini uzattı. Aramızda biraz mesafe vardı ama birkaç adımla kapanabilirdi.
“Sana bir şey olmasına izin verir miyim sanıyorsun?”
Hayır. Vermezsin. Biliyorum. Ama korkuyorum. Ve bu engel olabileceğin bir şey değil.
Kafamı olumsuz anlamda sallayarak bir adım geri attım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sesini duymamak imkânsızdı, gövdemden fırlayacakmış gibi dövüyordu göğsümü. Kafamı kaldırıp gözlerine baktım, her neden beni havuza sokmak istiyorsa bunda kararlı görünüyordu. Onu ne durdurabilirdi?
“Ben…” Söyleyeceğim şeyin ağırlığıyla omuzlarım çöktü. Havuzda gezinen bakışlarımı yüzüne çıkardım, gözlerinin içinde daha ağzımdan çıkarmadığım sözün enkazı yüzüyordu. “Ben sana güvenmiyorum.”
Geri giden adımlarım ben kapıya ulaşana kadar sürdü, orada öylece durmuş hiçbir ifade barındırmayan suratıyla yüzüme bakıyordu. Her zamanki gibiydi… Sorun yoktu… Nasıl olsa ciddi değildi.
“Başka bir şey seç…” Mırıldanışım gözlerimi gözlerinden çekmeme yetecek kadar güçlü değildi ama çekmek zorundaydım. Daha fazla bakamıyordum. Kendimi kandırıyordum. Kim olsa canı sıkılırdı bu üç kelimeyle. “Başka bir şey. Yarın.”
Kapıdan çıktığım an koşmaya başladım. Koridorun sonuna kadar koştum, kapıyı iki elimle birden ittirip bahçeye çıktığımda dahi durmadan arka bahçeye koştum. Tek isteğim kendimi servise atmak, evde bulmak, yatağımda yastıklarımla boğmaktı. Düşünmek istemiyordum. Düşünmek istemiyordum. Kulağıma güzel şeyler fısıldayan tek insanın arkadaşıma yumruk attığını da suratına, ona güvenmediğimi söyleyişimi de düşünmek istemiyordum. Bugünü bütünüyle takvimlerden silmek, yazıp yazıp parçalamak istiyordum günlüğümün parçalarını.
Arka bahçede nefes nefese durduğumda bütün servisler kalkmıştı ve beni eve götürecek hiçbir şey yoktu. Sırtımı okulun duvarına yaslayarak dizlerimi kırıp yere çöktüm ve ellerimle yüzümü kapattım. Sanki görmesem her şey silinip gidecekti. Sanki görmesem tuvalet aynasına yazılı kelimeyi bile unutacaktım. Sanki görmesem o an… Gözlerimin önüne çivilenmiş bir çift gri göz silinecekti hafızamdan.
Keşke kör olsaydım.
Kocaman bir gezegendi onun gözleri. Benim sözlerim sonu olmuştu. Biliyordum, zamanı gelince patlayıp içe çöker ve kara deliğe dönüşürdü o kadar büyük yıldızlar… Varis Adin’inkiler uzun zamandır kara bir delikten ibaretti ve ben o boşluğa gömülmesi için çok fazla şey fırlatmıştım. O boşlukta kaybolması için çok değerli bir şeyi atmıştım.
Telefonum cebimde çalmaya başladığında kafamın dağınıklığından kimin aradığını kontrol etmeden kulağıma götürdüm.
“Efendim?” Burnumu çektim.
“Ada? İyi misin?”
Aral.
“Aral senin bana söylemek istediğin bir şey mi var?” diye sordum direkt, içimdekileri tutamayarak. Bütün gün suratıma sanki yüz ameliyatı olmuşum gibi bakmıştı, üstelik ayrılalı daha yarım saat olmadan aramıştı antrenmandan önce.
“Var,” diye mırıldandı Aral. Derin bir nefes alışını duydum telefonun diğer ucundan, ciddi bir şey söyleyeceği düşüncesiyle gözlerimi açıp kafamı duvara yaslamış ve gökyüzüne bakmaya başlamıştım.
“Hani demiştim ya, Varis Adin’in sana öfke duymak için bir sebebe ihtiyacı olmaz diye sabah… Ada, özür dilerim. Varis’i tahrik eden bendim. Konu sen olunca o kadar hassas ki fark edince üzerine gitmekten alıkoyamadım kendimi. Senin arkadaşın olduğumdan sana daha yakın olduğumu düşünüyordu, söylemediğin şeyleri sanki söylemişsin gibi yüzüne vurdum. O salak, uyuşturuculu içkiden içmiştim, ne sik saçmaladığımı ya da ne kadar ileri gittiğimi bile hatırlamıyorum…”
Telefonu kulağımdan uzaklaştırırken nefes almaya çalıştım ama ciğerlerim yanıyordu ve ben, benzin soluyordum içeriye sanki. Sakin olmam gerekiyordu, sakin olup gözden geçirmeliydim her şeyi ama sakin olmayı düşündükçe daha da karışıyordu içerideki her şey. Muhtemelen, kafamın içindeki yangında sağ kalan son beyin hücremle, kapalı havuza koşmayı akıl ederek ayaklarımı hareket ettirmeye başladığımda dakikalar önce koştuğum yolu geri koştum; tek fark, omzumdaki kilolarca yükü hissedebiliyordum.
Aral her şeyi başlatmış, Varis’i tahrik etmişti. Alena Doran, kardeşinin suratını görünce delirip okulu basmıştı. Varis ona kevaşe demişti ama piç kurusu sözüne karşılık söylemişti. Daha sonra Milas Adin, kuzenine yumruk atmıştı. Ve ben Varis’in gözlerine öfkeyle bakarken onu, orada bırakıp Aral’ın yanına gitmiştim.
Antrenmandan sonra çimenlerde yatıyordum, sanki içimden geçeni biliyormuş gibi sahanın ışıklandırmasını kapatıyor ve yanıma uzanıyordu. Bağırıp gidiyordum, peşimden gelip sayesinde aldığım notu suratıma vuruyor ve benimle havuza girmeyi teklif ediyordu. Teklif etmiyordu, sadece söylüyordu. Sırf korkudan, oradan çıkmak için “Sana güvenmiyorum,” diyordum suratına karşı ve yine bırakıp gidiyordum onu orada.
Ne güzeldi bırakıp gitmelerim.
Kapalı havuzun kapısını nefes nefese açarak içeri girerken içerinin boş olduğunu, daha kapıyı açmadan hissetmiştim. Orada değildi. Değildi işte. Gitmişti.
Kendi kendimi uğrattığım hayal kırıklığıyla üzerimdekileri çıkartırken öfkeyle baktım havuza. Etrafın boş olduğunu, hayır, etrafın güvenli olduğunu bilen gözlerim kontrolümde değildi. Eşofmanlarımı kenara fırlatıp iç çamaşırlarımla havuzun kenarına kadar yürüdüm. Kalbimin çırpınışlarını duyuyordum ama anlamıyordum. Anlamıyordum. Neden korkuyordum? Su korkusu varsa birinin, yüzmeyi bilmediğindendi, kaç kere denemiştim… Olmuyordu. Çığlıklar içinde uyanıyordum kâbuslardan. Terapi görmüştüm ama işe yaramamıştı. Kaç hoca tutmuştu babam öğreneyim diye yüzmeyi? Bırak yüzmeyi, suya girmek bile tetikliyordu içimde bilmediğim bir şeyleri.
Görüşüm açılsın diye avuçlarımla gözlerimi sildim, tutunarak oturdum havuzun kenarına ama bacaklarımı kendime çektim. Böyle derin bir suya değdirmeye korkuyordum ayaklarımı, girmek gibi bir düşüncem yoktu ama kendimi kontrol edemediğimden atlarım diye de korkuyordum. Kimse yoktu. Bu suya girersem beni kurtaracak tek kişi de çıkıp gitmişti buradan. Benim yüzümden.
Bütün okul karşımdayken yanımda duran tek kişiyi en nefret ettiğim şeye, önyargılarıma mı kurban etmiştim ben şimdi? Bu düşünceyle bacaklarımın etrafına sardığım kollarım gevşedi, çektim ellerimi iki yanıma koydum. Yavaşça bacaklarımı suya sokarken gözlerimi kapattım. Ilık birkaç damla yanaklarımdan aşağı süzülüyordu. Ağlamak güzel şeydi, içinde biriktirdiklerin yüzünden akıyordu ama eğer rahatlamayı hak ediyorsan… Ve ben bu akşam, hak etmiyordum. Diz kapaklarıma kadar suya girdi bacaklarım. Derin bir nefes çektim içime ve gözlerimi açtım. Sanki havuzun ortasındaydım ve her yer suyla kaplıydı, nereye oturup nereye avuçlarımı yasladığımın bilincinde değildim. Başım dönüyordu. Midem yanıyordu. Çok soğuktu. Öksürüp duruyordum. Ellerimi çekerek geriye yaslandım ve yere yatırdım vücudumu. Boş bakışlarla tavanı izledim bir süre. Uykum gelmişti.
Sakinlemiştim.
Kapının yavaşça açılışının sesini duyana kadar sürdü sakinliğim. Şaşkınca doğrularak arkama bakarken görmeyi umduğum kişi değildi kafasını içeri sokan. Gökay, kapıyı aralamış, arasından uzatmıştı yüzünü içeriyi görmek için. Beni fark ettiğinde önce suratıma, daha sonra da vücuduma baktı; o an kulaklarım kızardı. İç çamaşırlarımla havuzun kenarına oturduğumu tamamen unutmuştum.
Gökay bakışlarını kaçırırken hızlıca ayağa kalkıp yerdeki eşofmanlarımı aldım ve kör bir noktaya ilerleyerek hızlıca giyinmeye başladım.
“Ada?” diye sordu Gökay bakmadan. “Sen iyi misin?”
“İyiyim.” Burnumu çektikten sonra sonra, son olarak sweatshirtümü de giydim ve yanına yürüdüm. “Sizin antrenmanınız biteli bayağı oluyor. Sen ne yapıyorsun burada?”
Gökay üzerimi değiştirdiğimi gördüğünde doğrularak kapıyı ittirdi ve içeri girip kenara yaslandı, ellerini ceketinin ceplerine sokarak.
“Antrenmana geç kaldım diye koç ekstra şınav çektirdi. Duş falan derken bu saate kaldım. Üzerimi değiştirirken koridorun diğer ucundan duydum kapıyı çarpışını, bir bakayım dedim geçerken. Adin sanmıştım seni.”
Ruhsuz adımlarla çantamı almak için ilerlerken “O yok,” diye mırıldandım.
“Görebiliyorum.”
“Evet.”
Gökay neredeyse gülecekti hâlime. Çantamı alıp omzuma taktıktan sonra arkama bile bakmadan kapıdan koridora çıktığımda o da peşimden gelmişti. “Eve mi gidiyorsun?”
Kafamı salladım. "Neyle gitmeyi planlıyorsun?”
Durdum. Gerçekten Ada, neyle gitmeyi planlıyorsun?
Gökay gülerek önümden geçerken bahçeye çıkan kapıyı benim için tuttu. “Gel, ben bırakırım seni.”
“Yok ya,” diye mırıldandım refleks olarak. “Taksi çağırırım ben şimdi.”
“Ada, suratını gördün mü sen hiç aynada? Neye üzüldün bu kadar bilmiyorum ama bir de taksi bekleme şimdi bu saatte, dağın başında. Gel bırakayım işte.”
Gökay’a döndüm. Aslında ilk teklif ettiğinde direkt kabul etmek istemiştim teklifini ama yanlış anlar ya da kabalık olur diye taksi muhabbetini açmıştım. Nedense ne zaman taksiden bahsetsem asla binmiyordum… Kafamı salladım. Birlikte otoparka yürüdük. Arabasının kapılarını açtığında ön koltuğa geçtim ve emniyet kemerimi bağlayıp kafamı geriye yasladım.
Gökay, otoparktan çıkarken “Ne yapıyordun havuzda yalnız başına?” diye sordu. “Yüzecek hâlin yoktu herhalde, partide olanları duydum.”
Dışarı çevirdim gözlerimi. "İşte. Düşünüyordum.”
Gökay yan yan baktı bana, ardından önüne döndü. Okuldan çıkmıştık, dağ yolundan aşağı ilerliyorduk. Gökay birkaç saniye aralıklarla dikiz aynasından arkayı kontrol etmeye başladığında, dirseğimi cama yaslayıp çenemi elime yasladım ve “Ne oldu?” diye sordum. Tavşan falan gördüğünü düşünüyordum, buralarda çok tavşan oluyordu ve bazen arabanın altında kalıyorlardı. Bir keresinde Çisem’le okula gelirken ezilmiş ve kenara atılmış bir tavşan ölüsü gördüğümüzde Çisem, başında kriz geçirmişti ve ilk derse girmemiştik. Aslında hayvanlar konusunda hassas olan bendim ama o an Çisem öyle çıldırmıştı ki onu teselli etmekten kendim ağlayamamıştım.
Gökay soruma cevap vermeyince sorum havada asılı kaldı. Onun yerine çevreyoluna dönerken tekrar dikiz aynasına baktı ve bana döndü.
“Öt bakalım, kim seni üzdü bu kadar?”
Yavaşça nefes verirken ellerimi kucağımda birleştirip bakışlarımı camdan dışarıya çevirdim. “Kimse.”
“Şu sarışın takım kaptanıyla mı alakalı?”
“Sen Kumsal’ı nereden biliyorsun?” diye sordum ona dönerek ama partide yaptığım şeyden sonra bilmemesi bir bakıma imkânsızdı. Seslice nefes verdim. “Hayır. Onunla ilgili değil.” Kollarımı göğsümde birleştirdim.
“Konu derin ha?” Gökay gülerek sahil yoluna saptığında ona ters ters bakıyordum. “Buradan değil mi?”
Başıyla yolu işaret etmişti. Kafamı salladım ve bakışlarımı onun tarafında kalan denize çevirdim. Buradan sonra biraz trafik vardı.
“Birine hiç hak etmediği şeyler söyledim,” diye mırıldandım. “Belki de yanında kalmama en çok ihtiyacı olduğu zamanda çıkıp gittim. İki kere. Sonra…” Kafamı geriye yaslayarak gözlerimi tavana çevirdim. “Sırf istediği şeyi korkudan yapmamak için ona güvenmediğimi itiraf ettim.”
“İtiraf ettin?” Tek kaşını kaldırarak bana döndü. Yol kilitlendiği için yavaş ilerliyorduk. “Doğru mu peki? Güvenmiyor musun?”
“Bilmiyorum.” Hafifçe öksürdüm.
Kaşlarını çattı. "Hasta mısın?”
Kafamı salladım.
“Mükemmel zamanlama,” diye mırıldandı gülerek önüne dönerken. Yol ışıklardan sonra açılıyordu ve Gökay nedense hasta olduğumu duyduğuna sevinmişti.
“Ne?” Şaşkınca, anlamadığımı belirten bir ifadeyle suratına baktım. Neden bahsettiğine dair en ufak bir fikrim yoktu, ayrıca kim arkadaşının hasta oluşuna sevinirdi ki?
“Instagram hesabını takip ediyor mu?” diye sordu kucağımdaki telefonuma bir bakış atarak. “Ya da mesaj atıyor mu? Elbette atıyordur. Hasta olduğunu bilmesini sağla ve geriye yaslan.”
Ağzım açık bir şekilde suratına bakarken kafamı olumsuz anlamda sallamaya başladım.
“Gökay sen neden bahsediyorsun şu an? Ne kadar saçma bir tavsiye verdiğinin farkında mısın?”
“Ada,” diye mırıldandı. “Tatlım, sen Varis Adin’i hiç tanımamışsın.”
“Sana bütün bunları Varis’e yaptığımı hiçbir zaman söylemedim.”
“Varis’i çocukluğundan beri tanıyorum, morali bozuk olduğunda bok gibi oynuyor. Ve bugünkü antrenmanda kılını kıpırdatmadı kazanmak için. Onu bu hâle getirmek çok zor, biliyor musun? Herkes yapamaz.”
Gökay evimin önündeki kaldırıma arabayı çektiğinde dirseğini kapıya yaslamış bana bakıyordu. "Haftaya maç var ve ben takımdaki en iyi pivotu kaybetmek istemem. Adin umurumda değil ama şampiyonluğu istiyorum.”
Okulun oyuncularındaki bu hırs neydi bu sene? Safir, takımlara iyi gaz veriyor olmalıydı ya da oyunculara ekstra vaatleri vardı.
Gökay’ın Varis’le bu kadar yakın olduğunu bilmiyordum, özellikle de onu çocukluğundan beri tanıdığını. Öyleyse arkadaş olmaları gerekmiyor muydu? Bunun yerine Varis, partide onu yanımda gördüğünde hayatını bitirmekten falan bahsetmişti. Bunu bir arkadaşına söylemezdi. Aralarında bir şeyler dönmüş olmalıydı. Gökay’a sormak için fazla kişisel bir soruydu bu… Varis’e sorsam… Soramazdım. Önce özür dilemem gerekiyordu.
Evin kapısını açarken yorgunluktan bitkin hâldeydim ama içeriden zeytinyağlı kokuları geliyordu. Pamuk Hala’nın döndüğüne sevinen tarafım pek de ayakta kalamadı, bana sarılmak için elinde kepçeyle mutfaktan kapıya koşturan zavallı dadımın fark ettiği ilk şey, ateşimin ne kadar yüksek olduğuydu ve daha sonra yokluğunda kendime iyi bakmadığım için iyi bir fırça yemiştim. Ne yazık ki çok kalmayacaktı Pamuk Hala. Bir iki gün sonra tekrar gidecekti. Yine yalnız kalacaktım.
Sıcak bir çorba içtikten sonra duş alıp pijamalarımla yatağımın içine girdiğimde saat gece yarısına geliyordu ve ben alnımda ıslak, soğuk bir bezle Instagram anasayfamı boş boş aşağı kaydırıyordum çünkü bir şekilde Gökay’ın fikri aklıma girmişti. Gerçekten bir şekilde hasta olduğumu belli etsem Varis mesaj atar ya da arar mıydı? Evime bile gelirdi. Yani, eğer bugün yaşanmamış olsaydı.
Aral’ın özür mesajına, kendini suçlu hissetmemesi için kısa bir cevap yazıp telefonumu başucuma koydum ve gece lambasını kapatıp başımı yastığıma yasladım. Sonuçta, kendinde değildi, değil mi? Ne söylediğini bile bilmiyordum. Ne kadar ileri gittiğini bile bilmiyordum… Tek bildiğim şey, eğer öğrenirsem çok sinirleneceğimdi.
Bütün sesin yok olduğu, beyaz bir gecelikle okuldaki büyük ve derin havuzun dibinde boğulduğum bir kâbus gördüm o gece. Su, o kadar yoğundu ki hareket edemiyordum, sanki beni tutan kolları vardı ve hareket etmeme izin vermiyordu.
Uyandığımda saat öğlene geliyordu ve havuzun dibinde değil kendi terimde boğuluyordum. İçeri ışık girmesin diye perdeler kapatılmıştı. Sabah alarmım çalmamış mıydı? Gerçi çalsa bile bu hâlde kalkabileceğimi sanmıyordum. Doğrulup ayaklarımı yere sarkıtırken düşündüğüm tek şey iki gündür ders namına hiçbir şey görmediğimdi.
Kapım tıklatılarak açıldığında Pamuk Hala, elinde gümüş renkli küçük bir tepsiyle içeri girdi.
“Hah, Adakızım, uyandın mı?” diye sordu, içinde ne olduğunu tahmin edebildiğim sarı renkli ve garip kıvamdaki büyük su bardağını başucuma bırakırken. “Bu bardak bitecek. Daha sonra duş alıp üzerini değiştir, doktoruna haber verdim bir saate burada olur.”
Limon, bal, zencefil. Korkulu rüyamdı çocukluğumdan beri. Ne zaman öksürmeye başlasam başucumda bunlardan koca bir bardak beliriyordu ve içmediğimde Pamuk Hala anlıyordu. Nereden anladığını bilmiyordum. Belki de iyileşme sürecim uzadığındandı. Mevsim geçişlerinde hep hasta oluyordum ve dadımın lafını dinlemediğimde bu süreç uzuyordu.
“Alarmımı sen mi kapattın Pamuk Hala?” diye sordum bardaktan bir yudum aldıktan sonra suratımı buruştururken. Boğazımdan zor geçmişti resmen.
“Bu hastalık okul falan dinlemez Adakız. Otur oturduğun yerde, bardağını bitir.” Tepsiyle birlikte geri çekildikten sonra odamdaki banyoya geçti, birkaç saniye sonra suyun sesi gelmeye başlamıştı. Küveti dolduruyordu.
Duş almak için fazla tembel olduğumdan Pamuk Hala gittikten sonra suyu kapatıp küveti boşalttım ve elimi yüzümü yıkadıktan sonra üzerime rahat bir şeyler geçirdim. Kötü hissetmiyordum, eğer okula gitmeyeceksem odamı topladıktan sonra biraz kendime vakit ayırabilirdim. Muhtemelen aile doktoru Saim Bey geldiğinde kendimi sıcak tutmamı, bağışıklık sistemimi güçlendirecek şeyleri yememi ve uyku düzenime dikkat etmemi söyleyecekti. İlaçlara alerjim olduğundan, ağır hastalanmadığım her seferinde doğal yöntemlere başvuruyorduk, öteki türlü özel ilaç hazırlanıyordu. Tatları berbattı.
Saim Bey geldiğinde birkaç kontrol ve sorudan sonra, tam da tahmin ettiğim şeyleri benimle birlikte Pamuk Hala’yla da konuştu. Her ne kadar yemekten tat alamasam da Pamuk Hala’nın hazırladığı tabağı bitirdim ve bir süre yatağımda uzanıp kaçırmış olabileceğim konuları çalışmaya başladım.
Çisem birkaç kere aramış ve mesaj bırakmıştı. Aral dünkü cevabımdan sonra sessizdi. Onun dışında başka bir bildirim yoktu. Ders arası olduğunu bildiğim bir saatte Çisem’i arayıp hasta olduğumdan bahsettim ve konuşmayı kısa kestim. Ona, dün olanları anlatıp anlatmamak arasında kalmıştım, önce Aral’ın itirafından bahsetmeliydim ama bu yüz yüze konuşmak istediğim bir konuydu. Ayrıca ders araları o kadar uzun değildi.
Varis’in son attığı ve benim cevap vermediğim iyi geceler mesajına boş boş bakarken öğleden sonra kalan boş vaktimi yalnız geçirmeye dayanamayacağımı fark ettim. Ya onu arayacaktım ya da nefes almak için dışarı çıkacak ve biraz yürüyecektim. Belki Begonya’ya giderdim… Hazal oradaydı. Uzun zamandır konuşmamıştık.
Üzerime ince bir kazak, ceket ve pantolon geçirip telefonum ve anahtarlarımla birlikte odamdan çıktığımda Pamuk Hala salonda gündüz kuşağı programlarından birini izliyordu. Onu koltukta öyle oturup fasulye ayıklarken görmek beni gülümsetmişti, uzun zamandır ev sessizdi. Yine sessiz olacaktı. Neden herkesin bir işi çıkıyordu sürekli? Pamuk Hala da babam gibi uzağa gidip haftalarca dönmeyecek miydi?
“Ben biraz yürüyüşe çıkıyorum Pamuk Hala,” diye mırıldandım salonun girişinde dikilirken.
Pamuk Hala “Hasbinallah,” diyerek bana döndü ve bir bakış attı. “Kız hasta hasta durmayacak mısın sen yerinde hiç?”
“Hava soğuk değil ki. Hem bak, ceket de giydim.” Ceketimin önünü gururla düzeltirken otuz iki diş sırıtıyordum.
Pamuk Hala büyük bir nefes alırken “Hadi hadi,” dedi kafasını sallayarak. “Git bakalım. Geç kalma.”
“Tamamdır!”
Annesinden dışarı çıkmak için izin almış küçük bir kız çocuğu gibi sevinçle kapıdan çıktığımda suratımdaki sırıtış çok da uzun sürmemişti. Normalde üzgün hissettiğim konular zaten vardı, onlar cepteydi ama bu hafta üzerlerine birkaç tanesi daha eklenmişti. Fazla olduklarında kafamın içindeki şeytanlarla başa çıkamıyordum. Kuruyordum kafamda… Varis haklıydı.
Bir daha beni aramayacaktı. Mesaj atmayacaktı. Okulda gördüğünde bakmayacaktı, yanımdan geçip gidecekti. İki yabancı gibi olacaktık. Aldığım not için kibirlenip bir şey yapmamı da istemeyecekti benden. Antrenmanlarımız çakıştığında çıkışta yanıma gelmeyecekti. Sabah beni evden almayacaktı. Partiye gitsem kolumdan tutup orada ne işim olduğunu sormayacaktı. Nefesi kulağıma o kadar yakınken aklımı darmaduman eden şeyler fısıldamayacaktı. Sıcak çikolata hazırlamayacaktı bir daha bana.
Düşsem suya peşimden atlamayacaktı.
Ve bütün bunlar benim eserimdi. Ona sormamıştım. Sadece gördüklerimden yola çıkarak onu kötü adam olarak işaretlemiştim ve yapmamam gereken ne varsa yapmıştım. Doğruları öğrendiğimde ise elimde hiçbir şey kalmamıştı. Terk ettiğim odaya geri dönmüştüm ama o orada değildi. Cesaret edip suya değdirmiştim tenimi ama o görmemişti.
Bisikletimi çıkartıp sahil boyunca kulaklıklarımı takarak sürdüm. Gittiğim yol Begonya’nın olduğu o meşhur caddeye çıkıyordu. Karşıdan karşıya geçip caddeye girdikten sonra Begonya’nın saksılar ve sarmaşıklarla düzenlenmiş girişini gördüm, tavan her zamanki gibi yemyeşil bitkiler ve çiçeklerle doluydu. Ön bahçede çok kişi yoktu ama yarı yarıya doluydu. İş çıkış saati yaklaşırken doluyordu buralar, gece yarısına kadar bitmiyordu müşterisi.
Bisikletimi Begonya’nın yanındaki ara sokakta bir direğe bağladıktan sonra içeri girdim. Kasada tanımadığım biri vardı, başka bir kız ve oğlan da masalara servis yapıyordu. Sormadan gelmiştim… Belki de Hazal saatlerini değiştirmişti ya da bugünlük izin kullanmıştı.
Telefonumu çıkartıp onu arayacağım sırada mutfaktan söylenerek çıktığını gördüm, kızıl saçları omuzlarına dökülüyordu ve çok hoş, koyu renk bir ruj sürmüştü bugün. Tezgâhın arkasından çıkarken beni gördüğünde üzerime doğru koşar adımlarla yürüdü. “Ada!”
“Sürpriz yapayım dedim,” diye mırıldandım kollarımı etrafına sararken. “Yalnız çok yaklaşma hastayım. Zaten o yüzden okulu ektim.”
“Bak sen bak, bizim kız mikrop yuvasına dönmediği sürece kıymetli okulunu bırakıp gelemiyor yani bir ziyarete, yazıklar olsun.” Hazal gülerek beni kenardaki boş masalardan birine yönlendirdi. “Eee anlat bakalım, nerelerdeydin?”
“Sorma ya…” Düşünürken bile başım ağrıyordu. “Senden ne haber?”
“Ben mi? Aynı işte. Dershaneyle iş arasında debeleniyorum. O üniversite kazanılacak.” Gülerek omuz silkti. “Patron yeni elemanlar aldı yalnız, sanırsın kafeye part time öğrenci değil, podyuma manken bakıyor. Anladı tabii yakışıklı garsonların, güzel kızların kafeye müşteri çektiğini. Mantıklı adam.”
Suratımda tebessümle etrafı süzdüm. Aslında gelirken de fark etmiştim, gerçekten yeni aldığı garsonlar görünüşleriyle öne çıkıyordu.
“Senin şu yakışıklı ne oldu?” diye sordu Hazal kollarını masaya yaslayarak yüzünü avuçlarının içine alırken. Anlamlı anlamlı sırıtıyordu. Bu bakışı biliyordum.
Bir saniyeliğine gözlerimi büyütüp bakışlarımı yere çevirirken geriye yaslandım ve sıkıntılı bir şekilde nefes verdim.
“Hele onu, hiç sorma…”
“Hadi ya. O kadar kötü mü? Ne yaptı?”
“O değil, ben yaptım,” diye mırıldandım suçlu bir ifadeyle kaşlarımı kaldırırken. “Bayağı uzun bir konu. Patron kızmasın burada benimle oturmana?”
“Seninle şurada soyunup direk dansı yapsak patron gıkını çıkarmaz. Artık geçen sefer ne olduysa seninle arkadaşım diye bana bile laf etmiyor. Burada kraliçe gibiyim Ada.” Geriye yaslanıp kollarını koltuğun iki yanına koydu ve bacak bacak üstüne attı. “Yeni gelenlerin üstüyüm. Emirleri ben veriyorum. Nasıl?”
Gözlerimi kısarak kahkahalarla güldüm. Adamın o günkü hâli aklımdan çıkmıyordu. Beni kovduğu zamanla geri almak için önüme sözleşme uzattığı anın arasında dağlar kadar fark vardı ve o arada ne olduğunu bilmiyordum.
O sırada Hazal öne eğilerek sesini kıstı. "Yalnız ufak bir araştırmayla öğrendiklerime ağzın açık kalır. Caddenin sonunda aşırı iyi bir mekân vardı ya, hani sen ilk başladığında seni sürekli götürmek istediğim?”
Kafamı salladım. Davet edişini hatırlıyordum ama kafam dersler ve okul stresiyle o kadar meşguldü ki gitsem bile doğru düzgün eğlenebileceğimi sanmıyordum.
“Zift,” dedi. “Zift dâhil bütün cadde Adinlere aitmiş. Düşünsene bir mekândan aylık aldıkları kirayı. Bir de buranın ne kadar popüler olduğunu ve ne kadar çok mekân olduğunu düşün. Düşündün mü?” Gözlerini kıstı. “Ben ilk fark ettiğimde düşünemedim çünkü. Ve bu, sadece ufak bir yatırım onlar için. Ayy… Kız sen niye öyle kaldın inme inmiş gibi? Çok fazla mı yükleme yaptık ki sana bir anda?” Hazal geri çekilerek geçen garson çocuklardan birine el işareti yaptı. "Cemal, oğlum sen buraya iki kupa cappuccino gönder. Bir de su. Suyu atıyor musun ne yapıyorsun acil getir yalnız.”
Çocuk kafasını sallayarak kaybolurken ben Hazal’ın suratına bakmaya devam ediyordum. Demek ki o yüzden Varis, adamla konuşmasına bile gerek kalmadığını söylemişti. Soyadı yetiyordu. Ellerimle yüzümü sıvazlayarak kafamı geriye yasladım.
“Pek de şaşırdığım bir bilgi olmadı,” diye mırıldandım kafamı sallarken. “Sadece sinir bozucu.” Ve ağır. Bu kadar gücü elinde barındıran bir adamın tek oğlu olmak, kimbilir omuzlarına ne kadar yük bindiriyordu.
“Valla ben bilmem,” dedi Hazal, telefonunu çıkarttıktan sonra bir mücevher mağazasının tektaş sayfasını açıp önüme bırakırken. “Bak ben senin için bu yüzüğü seçtim. Ne çok gösterişli ne de çok küçük. Ben olsam bunu çocuğun önüne bırakır, bilmiyormuş numarası yaparım. Böylelerini, bunlar dışarıya çok açılmadan kapmak lazım. Bu çocuk üniversiteye geçene kadar yüzüğü parmağına taktın taktın. Takamadın? Geçmiş olsun. Yerler bunu bak. Tek lokmada hem de. Yazık olur.”
Elimle ağzımı kapatarak kahkahalara boğulurken bir yandan da Hazal’ın telefonunu önüne geri itiyordum. Manyak kız, resmen yüzüklerle dolu bir sayfayı açıp önüme atmıştı telefonunu. O sırada kafeden içeri giren siluetlere takıldı gözlerim. Yavaş yavaş anın zevkinden sıyrılarak tanıdık yüzlere odaklandım.
Alena ve Milas, el ele, Begonya’nın girişindelerdi. Alena biraz geriden geliyordu çünkü kafenin tasarımı ilgisini çekmiş gibi her tarafa değdiriyordu gözlerini. Milas kafasıyla bir masayı işaret ettiğinde o tarafa yöneldiler.
“Ne oldu?” diye sordu Hazal. “Nereye takıldı benim yeşil gözlü güzel goblinimin gözleri?”
Hazal baktığım yeri tespit etmeye çalışıyordu ki kolları dolu iki garson kız kıkırdaşarak bu tarafa yönelip görüşümüzü kestiler. “Hazal ya, biz bahçedeki masalarla boğuşuyoruz. Yeni gelenlere sen bakar mısın?”
“Kızım elinizdekileri bırakıp baksanıza müşteriye?”
“Çocuk çok yakışıklı bak,” dedi otuz iki diş sırıtan kız kıkırdamasına devam ederek. “Demedi deme yani.”
“Hadi ya.” Hazal üzerini düzelterek ayağa kalkarken dikkatimi ona verdim. “İki dakikaya geliyorum ben hemen.”
Kafamı salladım, onların masasına gittiğini biliyordum. Ne yapmam gerekiyordu? Gidip selam verse miydim? Alena’nın haberi var mıydı, okula gelişini Aral’a söylediğimizden? Bilse kızar mıydı? Aral her türlü öğrenirdi gerçi, okulu basıp Varis Adin’le kavga etmişti ve her seferinde Aral’ın ismini bağırmıştı. Biz söylemesek de er ya da geç Aral öğrenecekti okuldakilerden.
Uzaktan Hazal’ın, onların siparişlerini alışını izledim. Daha sonra Alena bir şey söyledi. Kafasıyla yanını işaret ediyordu. Masadaki çiçeği mi gösteriyordu? Açelya. Masasında açelyalar vardı. Bu mesafeden görebiliyordum.
Hazal dönüp bana komik bir bakış atarak siparişlerle beraber mutfağa yürüdü, ben de onların masasına bakmayı sürdürdüm. Kendimi röntgenci gibi hissediyordum ama bakmadan duramıyordum. Alena, açelyalara dokunuyor ve kokluyordu. Beğenmiş olmalıydı. Milas karşısında onu izliyordu. Daha sonra Milas uzanıp masanın üzerinden Alena’nın ellerini, avuçlarının içine aldığında avuçlarımın içi benzer bir hisle karıncalanmaya başladı ve bakışlarımı çektim. Bu kuzenlerin ellerle derdi neydi? Ama içimdeki yanlarına gitme isteğine daha fazla karşı koyamadım. Hem teşekkür edecek hem de yanlış anlaşılmayı düzeltecektim. En azından… Deneyecektim işte.
Ne zaman ayağa kalktığımı bile fark edemeden birkaç adımda yanlarına vardığımda “Kusura bakmayın, böldüysem özür dilerim,” diyerek araya girdim. Kendimi bu özel anlarını böldüğüm için kötü hissediyordum ama bazen yapmak istediğim şeylere engel olamıyordum. Sanki şimdi kalkıp yanlarına gelmezsem daha sonra yapamayacaktım ve yapmalıydım.
Bana ilk dönen Alena oldu, onun hemen yanında durmuştum. Başını kaldırıp gözlerini gözlerime değdirdi. Bu kızın gözleri resmedilmeliydi ya da öldükten sonra bile bir yerde muhafaza edilmeliydi. Nasıl, yalnızca bir çift göz bile tek başına bu kadar güzel olabiliyordu?
Alena gözlerinden taşan bir gülümsemeyle ayağa kalkarken ellerini Milas’ınkilerden çekmişti.
“Sen?” diye sordu kafasını hafifçe eğerek, gözlerini kısmıştı ve çok tatlı görünüyordu.
“O gün Çisem’le Aral’ı kontrol etmemize izin verdiğin için teşekkür etmek istemiştim, Varis’in yaptığı şey yüzünden ben de özür dilemek istiyorum. Konu neydi bilmiyorum ama kimin haksız olduğunu tahmin etmek zor değil.” Aslında zor. Şaşırtıcı ama haksız olan kardeşin. Gülümseyerek elimi uzattım. Ben onun adını biliyordum ama o muhtemelen benimkinden habersizdi. “Ben Ada bu arada, tanışmamıştık.”
Milas’ın gözleri uzattığım elime takılırken bir an, yanlış bir şey yapıp yapmadığımı tartmaya çalıştım. El uzatmakta kötü olan bir şey yoktu. Milas Adin neden bana öyle bakıyordu? Alena elimi sıktı ama gülümseyişi bir an, yüzüme çok fazla daldığından gevşemişti; sanki aklına bir şeyler geliyordu ve onu, bu andan söküp alıyordu. Eli, elimden kelimenin tam anlamıyla düştüğünde kaşlarımı kaldırarak ona baktım. İyi görünmüyordu.
“İyi misin?”
Milas direkt sandayesini iterek ayağa kalktığında Alena’nın koluna sardı elini. “Alena?”
“İyiyim,” dedi Alena, bakışlarını yerde gezdirirken Milas’ın elini kolundan çekerek. Başını kaldırıp ona baktı, ardından bana döndü. Belki de o da hastaydı ve başı dönüyordu. “Biraz üşüttüm de bu sabah, başıma ağrı saplanıyor böyle arada.” Gülümsemeye çalıştı ama birkaç saniye öncesinden çok daha farklıydı bu gülümseyişi. Anlamamak imkânsızdı. Bir anda nasıl bu kadar değişebilirdi duygu durumu?
“Pekâlâ…” Mırıldanarak ellerimi önümde birleştirdim ve Alena’nın yüzünü süzmeye devam ettim. Milas’ın elini ittirmişti ama Milas ayakta, yanında dikiliyordu sanki her an, ona bir şey olabilecekmiş gibi. Bunun doğru bir an olmadığını düşündüm, gitmem gerekiyordu. “Ben gideyim o zaman… Size afiyet olsun. Begonya’nın yemekleri çok iyidir.”
Alena hiçbir şey söylemedi, yere dalıp giden bakışlarıyla şu anda değildi. Onun yerine Milas, onu yerine oturturken bana döndü ve “Sağ ol,” diye mırıldandı.
Kafamı salladım.
“Ada… Aslında…”
Bana mı söylüyordu? Dönüp gideceğim sırada Milas, adımı seslendiğinde başımı ona çevirerek geri döndüm. Alena’nın bütün dikkati onun üzerindeyken bir adım yanıma gelerek hafifçe üzerime eğildi. “Varis’le konuştun mu dün akşamdan sonra?”
İfadem anında yok oldu. Neden bunu soruyordu? “Hayır,” diye mırıldandım. “Neden? Bir şey mi oldu?”
Milas düşünceli bir şekilde gözlerini etrafta gezdirirken aklından geçirdiklerini okumayı çok istiyordum. “Arıyorum, açmıyor şerefsiz. En lazım olduğu zaman ortalıktan kayboldu.”
“Okuldadır.” Yutkunarak kuru dudaklarımı ıslattım.
“Doğru, okuldadır,” diye mırıldandı Milas. “Ama kafası nerededir kimbilir?” Seslice nefes verdikten sonra bana döndü. “Neyse, sağ ol Ada. Tanıştığıma memnun oldum, her ne kadar gürültülü olsa da.” Sabahtan bahsediyordu. Elini uzattı. “Milas ben.”
Her ne kadar, biliyorum deme isteğiyle dolsam da bir şey söylemeden elini sıktım kısaca. Masalarından ayrılırken içimde garip bir his vardı ama anlamlandıramıyordum. Milas’ın Varis’e ulaşamamasının dün olanlarla bir ilgisi var mıydı? Eğer varsa kendimi berbat hissetmeye başlamak istiyordum çünkü çok geç olmadan. Bazen kendime boşu boşuna işkence yaptığımı biliyordum ama bu, kesinlikle o anlardan biri değildi. Bu sefer kesinlikle hak ediyordum.
Hazal’la bir saat daha kahve içip konuşma şansı bulduk, arada müşterilerle ilgileniyordu ama daha sonra dönüyordu. Sonunda hava kararmaya başladığında kafeden kalktım, Milas ve Alena çoktan gitmişlerdi.
Bisikletimi eve sürerken aklımda tek bir şey vardı: Bir şekilde ona ulaşmak. Kendimi, ne kadar komik bir duruma düşüreceğimi önemsemiyordum, ben bu kız olamazdım. Bu kız yargısız infaz yapıyordu. Ya da yine kafamda kuruyordum. Belki de Varis Adin’in umurunda bile değildi. Bütün bunlar bir oyunsa yarın okula gittiğimde oyununa kaldığı yerden devam edecekti, sözlerimden gram etkilenmemişti. Milas’ın ona ulaşamaması tamamen tesadüftü. Gökay’ın bahsettiği, antrenmanda kafasının dağınık oluşunun başka bir sebebi vardı, ben sadece üzerime alınıyordum.
Eve döndüğümde Pamuk Hala akşam yemeğini hazırlıyordu ama aç olmadığımı söyleyerek odama çıktım ve küvetin dolması için musluğu açıp tıpasını taktım. Üzerimdekileri çıkartıp köpüklerle dolan küvete otururken sahilde esen rüzgâr yüzünden üşümüş bacaklarım ve ellerim ısınmaya başlamıştı.
Telefonum küvetin kenarındaydı. İki yandan tutunarak suyun içine uzanırken bile göğsümde bir ağırlık beliriyordu ama kendime, sığ bir suda olduğumu hatırlatıyordum sürekli. Banyomdaydım. Küvetteydim. Boğulabileceğim bir yer değildi… Ben istemezsem, yani. Saçlarımı tepemde dağınık bir topuz yaptıktan sonra telefonumu elime aldım ve ekran kilidini açıp mesajlar kısmına girdim. Pekâlâ. Ne yazacaktım?
Selam, ben hastayım haberin olsun.
Okula neden gelmediğimi merak etmiyor musun?
Yataktan kalkacak hâlim yoktu, hasta olduğum için okula gelmedim eğer merak ediyorsan.
Biliyor musun, bilmiyorum ama ben bugün okula gelmedim?
Ne yapıyorsun?
N’aber?
Askerlik arkadaşın mı bu çocuk senin Ada? Elimi alnıma şaplatıp telefonu yere bıraktım ve arkama yaslanıp bakışlarımı tavana çevirdim. Beni düşürdüğü hâle inanamıyordum. Belki de şu an jakuzisinde yayılmış uyuyordu. Ya da antrenmandan çıkmış arkadaşlarıyla dağıtıyordu. Ya da… Bilmiyorum. O kadar zengin insanların kendilerini meşgul etmek için, yaparken zevk alacak bir sürü ilgi alanı olurdu işte.
Kapım tıklatıldığında yutkunarak başımı çevirdim. “Pamuk Hala, yemeyeceğim dedim ya akşam yemeği. Gerçekten iştahım yok.”
“İştahın beni ilgilendirmiyor Kandemir.”
Kapı hiç beklemediğim bir anda, bambaşka bir sesle açılırken şokla açılan gözkapaklarımın eşliğinde içeri giren silueti izledim. Kapıyı kapatırken “Neden öğün atlıyorsun?” diye devam etti ve banyomun ortasında çok normal bir şeymiş gibi durdu.
Şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. Varis Adin, banyomun ortasında dikiliyordu. Üzerinde antrenmandan çıkarken giydiği sweatshirtlerden biri vardı ve saçları, muhtemelen duştan çıkıp buraya geldiği için hâlâ nemliydi. Göğsüm, yerinden çıkacakmış gibi içeride depremlere ev sahipliği yaparken onun yaptığı tek şey, her zamanki düz surat ifadesiyle, beni izlerken omzunu duvara yaslamak ve kollarını göğsünde birleştirmek oldu.
Çıplaktım. Köpüklerin altında, suyun içinde, çırılçıplak oturuyordum ve o odama, hayır, banyoma girmişti. Kendimi koruma içgüdüm neredeydi benim? Neden sensörlerim çalışmıyordu? Şimdiye tepemin tasının atmış olması gerekiyordu özel alanımı ihlal ettiği için. Duş jellerinden birini bile fırlatabilirdim kafasına, burayı terk etmesi için bağırırken arkasından. Neden öylece duruyor ve burada olduğuna inanmak için aklımın bana oyun oynayıp oynamadığını sorguluyordum öyleyse?
“Varis,” dedim zayıf çıkmaması için dikkat ettiğim sesimle. "Banyomun ortasında dikildiğinin farkındasın değil mi? Dışarı çık.”
“Okula gelmedin.”
“Eve nasıl girdin ki?” Köpükleri daha çok göğsüme doğru çekerken suyun omuzlarıma kadar geldiğini bilsem de kendime engel olamıyordum. “Kim içeri aldı seni?”
“Halan çok tatlı ve nazik bir kadın. Yanında büyürken onun bu özelliklerinden biraz kapsaydın fena olmazdı.” Omzunu yasladığı duvardan çektiğinde küvetin dibine kadar geldi, ayaklarımı uzattığım tarafa, küvetin kenarına oturarak sırtını duvara yasladığında oldukça yorgun görünüyordu.
Ben burada kalp krizi geçiriyordum. O nasıl bu kadar sakin kalabilirdi? Yani onu içeriye Pamuk Hala almıştı. Harika. Banyomda olduğunu duysa muhtemelen oklavayla kovalardı.
“Sabah ateşim vardı,” diye mırıldandım ifadesini süzerken. Her zamanki gibi sakin ve okunması imkânsız gri gözleriyle yüzümü inceliyordu. “O yüzden okula gelmedim.”
Bir şey söylemedi. Ben bacaklarımı kendime doğru çekip kollarımı, bacaklarımın etrafına dolarken yüzüme bakmaya devam etti. Ne düşündüğünü, ne söyleyeceğini merak ediyordum. Buraya okula gelmediğim için gelmişti. Dünden sonra… Devam mı ediyordu yani? Hiçbir şey yaşanmamış gibi mi yapacaktı? Ben ne yapacaktım eğer o öyle davranırsa? Ne yapmalıydım?
Ben de kafamı kaldırdım ve gözlerimi yüzüne çevirdim o an, sanki yeterince bakarsam ifadesini okuyabilecekmişim gibi. Bir çift, ölümcül güzellikte, gri gözleri vardı. Daha önce bu tonu herhangi bir insan üzerinde görmemiştim, nadir olduğuna yemin edebilirdim. Kirpikleri simsiyahtı. Bazen, güneş yüzüne vurduğunda kahveliği ortaya çıkıyordu sadece. Daha sonra burnundan iniyordunuz… Dudakları her zaman sıcak bir tondaydı. Elmacık kemikleri ve çene hatları belirgin biriydi, bu yanını babasından aldığına emindim çünkü kuzeni de aynı özelliklere sahipti. Sadece Varis daha soğuk, belirsiz, asi duruyordu. Daha siyahtı…
Varis, demek istedim yeniden bakışlarımı gözlerine çıkardığımda. Aral’la konuştum. Özür dilerim. Eğer sabahki kavga ve Aral’ın ondan dayak yediği gerçeği olmasaydı ve benimle havuza girmek isteseydi yanımda olduğu sürece suya girmekten rahatsızlık duymazdım. Gerçek şuydu ki eğer yanımda kalıp bana, Aral’ı aradığım gece partide sırtımı kapıya yaslayıp ellerini ellerime yerleştirdiğindeki gibi baksaydı, dudaklarından çıktığında yapmayacağım çok az şey vardı.
Bütün bunlar düzmece olamazdı. Bu kadar ayrıntı düşünülmüş olamazdı. Bu kadar lafı önceden planlamış, ezberlemiş olamazdı. Birinin gözlerine öyle bakarken yalan söylüyor olamazdı. Kimse o kadar iyi oyuncu olamazdı.
Varis Adin olabilir miydi?
Öyle misin? Dudaklarımı birbirine bastırdım. Yüzümdeki hareketi algıladığında gözlerimde dolaşan gözleri anında dudaklarıma kaydı. Ağzım istemsizce aralanmıştı.
“Dün istediğimi yapmadın. Yarın dedin.” Gözlerini çekmeden konuştuğunda kalp atışlarım, aldığım nefeslerin derinliğini artıracak kadar ağırlaşmıştı.
“Biliyorum,” diye mırıldandım. “Ne yapmamı istiyorsun?”
Sırtını duvardan çekti, ellerini küvetin iki yanına koyarken üzerime doğru eğilmişti. Bu gözlere bir daha yakından bakamayacağım sanmıştım. Bacaklarımın etrafına doladığım ellerimi kucağıma bırakırken ağzından çıkacak sözü nefesimi tutarak bekledim.
“Öp beni,” dedi neredeyse bir ihtiyaçmış gibi, isteği dudaklarından dökülürken. Ya da ben öyle düşünmek istemiştim.
Önce dudaklarına düşen gözlerimi, daha sonra gözlerine çıkardım ama buydu. Başka bir şey söylemeyecekti. İstediği şey buydu. Öp beni. Bilmiyordum… Nasıl? Sessiz bir nefesi, aralanmış dudaklarımdan içeri misafir ederken dudaklarına uzandım, her geçen saniyede gözlerim daha da kapandı ve sonunda dudaklarım onunkilerle buluştuğunda her yer karanlıktı. Işıksız saha gibi. O zaman da yıldızları göreyim diye ışıkları o kapatmıştı. Şimdi de gözkapaklarımı indiren onun dudaklarıydı.
Çok fazla düşünüyordum. Göğsümün altında yatan küçücük bir organın canla başla ritmini bozduğu olaylar zinciri için çok geriden çiziyordum sınırlarımı. Birini isteyebilirdin… Bunda yanlış bir şey yoktu. Paranoyaklaştığın kadar kötü çıkmayabilirdi her şey. Panik olmaya gerek yoktu. Gerçek olan neydi? Kulaklarının duydukları, gözlerinin gördükleri, dudaklarının hissettiği… O zaman kafanın içinde kurup oynattığın tiyatro sahnelerinin canı cehennemeydi.
Dudaklarında sanki önceden aşina olduğum bir tat vardı. Önce dudaklarımı dudaklarına bastırmış, daha sonra benim için aralanan dudakları dudaklarımın arasına almıştım. Bana, onu öpmemi söyleyen oydu ve biliyordum, karşılık vereceğine dair bir şeyden bahsetmemişti ama ben bu kadar beceriksizken en azından yönlendirse hiç fena olmazdı.
Geriye çekilirken kendimi çekmemin bir işe yaramadığını düşündüm ama hayır; benimle birlikte bana doğru çekilen oydu. Bir elinin suyun içine girdiğini, ancak kolunu belime sardığında anladım; göğsümü göğsüne doğru çekmeden hemen önce, sanki transtaymış gibi dudaklarıma uzandı ve her şey yeniden karanlığa gömüldü. Beni sadece öpmüyordu. Bu sadece bir öpücük olamazdı. Beni içine çekiyordu. Sanki ayrıldığımızda bile dudaklarında kalabilecek bir tat vardı ve o bunun için savaş veriyordu.
Öpücükleri dayanılmaz bir yoğunluk kazanmaya başladığında benim de hareketlerimi kontrol etmem zorlaşmaya başlamıştı. Kollarım, ona tutunma ihtiyacıyla omuzlarına çıkarken onları boynuna dolayıp özlediği hissi yakalamak amacıyla, bir elimi saçlarının arasına daldırdım. Onun şampuanının kokusu, nasıl oluyordu da benim suya döktüğüm lavantalı sabunun kokusunu bastırabiliyordu böylesine?
Varis’in suya girdiğini fark ettiğimde küvetten taşan suyun sesi geldi. Bir anlığına ayrıldığımızda nasıl olduysa sweatshirtü başından çıkıp banyo zeminine düşmüştü.
“Ada,” diye fısıldadı dizleri kalçamın iki yanında, bir eli çıplak belimde ve diğeri de ben sırtımı geriye yaslamış hâlde duvardayken. Dudakları nefes almak için aralıktı, dudakları kızarmıştı, dudakları beni öpmekten kızarmıştı.
Göğsümün içinde süzülen garip histen nasibini alan tarafım boku yediğimi düşünürken Varis yüzüme yaklaştığında elimi kaldırıp yanağıyla boynu arasında bir yere koydum. İşte yine gidiyordu. Gözkapaklarım kapanırken “Ada, umarım ne halt yediğini biliyorsundur,” diye fısıldadı öpücüklerini kulağıma doğru sıralarken. “Çünkü başın… Belada.”
Kulağımın altıyla boynum arasındaki bir yere dudaklarını bastırdığında hazırlıksız yakalanmıştım. Parmaklarım boynundan sıyrılırken başımı, onun eğildiği tarafa doğru çevirip gözlerimi açtığımda göz göze geldik. İşte, şimdi… Görebiliyordum. Gözlerinden sıcak bir şeyler okunuyordu. Belki hayranlık… Hayranlık mı? Hissiz, sahipsiz, boş bakmıyordu gözleri o an. Nefesleri benimkiler kadar derindi. Biz ne yapıyorduk? Bu her neyse, tek bir dokunuşun devamı geliyordu ve kendimi ona çekilmekten alıkoyamıyordum. Bunu inkâr edemezdim. Daha öncesinde kimseyle böyle bir bağ hissetmemiştim. Tek yapması gereken ufak bir dokunuştu ve sonrası geliyordu.
İnanılmaz.
Bakışlarının gözlerimden dudaklarıma kaydığını fark ettiğimde belimdeki elinin kalçama, oradan da bacağıma kaydığını hissettim. Gözlerim, aynı anda dudaklarından gözlerine kaydığında o da bana bakıyordu. Sanki ikimiz de aynı labirentte kaybolmuştuk ve çıkışı bulmak gibi bir çabamız bile yoktu.
Kapı tıklatıldığında aynı anda dikkatimiz dağıldı.
“Adakızım, ben çıkıyorum. Tezgâhın üzerine zeytinyağlı ve pilav bıraktım, bir an önce mızmızlanmayı kesip yesen iyi edersin. O tencereleri boş göreceğim yarın geldiğimde.”
Şaşkınlıktan küçük dilimi yutmuş gibi hissediyordum. Pamuk Hala kapının hemen dışındaydı ve ben küvetin içinde Varis’le birlikteydim.
“Adakızım?”
“Pamuk Hala,” diye seslendim sonunda harfleri bir araya getirme yetimi geri kazanabildiğimde. “Duydum seni. Ellerine sağlık.”
“Afiyet olsun balkızım. Senin oğlan geldi bu arada, evde göremedim ama bahçededir herhâlde.”
Kesinlikle. Kesinlikle bahçededir.
Senin oğlan mı?
Varis neredeyse Pamuk Hala’nın lafına kıkırdıyordu ki hızlı davranıp elimle ağzını kapattım ve kocaman açtığım gözlerimle yüzüne baktım.
“Bakarım birazdan,” dedim kapıya doğru, gözlerimi Varis’ten çekmeden. “Çıkıyorum zaten.”
“Hadi iyi geceler.”
“İyi geceler!”
Birkaç saniye boyunca sesleri duymaya çalıştım ama kalbimin gümbürtüsünden bir şey duyulmuyordu. Pamuk Hala’nın odamdan çıktığını düşündüğüm bir anda avucumun içinde bir sıcaklık hissettim. Varis dilini avucuma mı değdiriyordu? Bunun elimi çekmem için bir numara olduğunu anlamadan önce refleks olarak elimi çektim. Varis çenemi iki parmağı arasına alıp beni kendiyle yüz yüze getirirken kulaklarım kızarmıştı.
“Dadın da gittiğine göre…”
“Küvetten çıkıyoruz,” diye devam ettirdim bana yaklaşan yüzüne doğru, doğrularak otururken. Bacaklarım belinin iki yanından geçiyordu. “Bu çoktan bir öpücüğü aştı.” Bacaklarımı kendime çekerek küvetin iki yanından tutundum.
“Ben de tam, dikkafalı Ada nereye kayboldu diyordum?” Varis itiraz etmeden ayağa kalktığında başımdan aşağı, onun vücudundan dökülen su damlaları damlıyordu. Sweatshirtünü çıkarmıştı ama eşofmanı üzerindeydi. Vaov. Bunu fark etmemiştim. Baştan aşağı sırılsıklamdı. Belki ona babamın kıyafetlerinden verebilirdim. Belki.
Küvetten dışarı adımını attığında sweatshirtünü üzerine geçiriyordu.
“Sırılsıklam olduğunun farkında mısın?” diye sordum, onun kalkışıyla iyice azalan suyun göğüslerimi neredeyse açıkta bıraktığının farkında bir şekilde, küvetin bir duvarına yaslanıp kollarımı da üzerine koyarak.
“Arabada değiştirebileceğim bir şeyler var.”
Kaşlarımı kaldırdım. "Gidiyor musun?”
Yüzüme baktı. Gri gözleri yeniden benimkilerle buluşmuştu ve göğsümdeki ya da midemdeki hissi tanımlamak mümkün değildi. Böyle şeyler için doktorlar test yapıyor muydu?
“Kalabilirim,” diye mırıldandı cevabımı bekleyen bir ifadeyle, tek kaşını kaldırarak.
Dudaklarımı birbirine bastırarak gözlerimi yerde gezdirdim. Pekâlâ.
“Birlikte yemek yiyebiliriz.” Evet, bu olabilirdi. Öğlenden beri boş midenin üzerine içtiğim bir fincan kahveyle duruyordum yalnızca. Eve geldiğimde gerçekten iştahım yoktu ama şimdi acıkmıştım.
Kafasını salladı. "Sen giyin,” dedi kapının koluna uzanırken. “Ben üzerimi değiştirip geliyorum.”
Gittiğinde ardından kapanan kapıya boş boş baktım bir süre. Az önce ne yaşandığına dair bir fikrim yoktu. Beynim çalışmayı resmi olarak bırakmıştı bu noktada, işleri göğüs kafesime devretmişti kuşkusuz. Hareketlerimin başka bir açıklaması olabilir miydi? Sanmıyordum.
Kalkıp bir havluyu vücuduma, diğerini de saçlarıma sarıp odama geçtim ve dolabımın kapaklarını açtım. Şimdi ne giyecektim ben? Gri, bileği lastikli bir eşofmanın üzerine beyaz bir sweatshirt geçirip saçlarımın ıslaklığını bir havluyla alıp taradım. Merdivenlerden inerken mutfağın girişine yaslanmış olduğunu görebiliyordum. Evet, üzerini değiştirmişti. Siyah bir sweatshirt ve eşofman giymişti. Saçları ıslaktı. Telefonuna bakıyordu. Yukarıdan indiğim için ekranın mesajlar kısmında olduğunu görebiliyordum. Kiminle mesajlaşıyordu?
Ben ilk merdivene adımımı attığımda dikkati dağılmıştı, kafasını kaldırıp bana bakarken başını geriye yasladı. Benim için pek sağlıklı bir pozisyon değil. Senin o uzun, güzel boynun için de olmayabilir…
Ne düşünüyordum ben?
“Ev yemeği yemek istemiyorum,” diye mırıldanarak önünden geçtim ve mutfağa girdim. Midemdeki garip his hareketlerimi kontrol etmeye devam ediyordu ve şu an ona yakın durmamam gerektiğini biliyordum. Bana kızgın mıydı? Kızgın olsa gelmezdi. Ya da gelirdi. Varis Adin’in duygu durumları bilinmezdi ve olaylara verdiği tepkiler, normal insanlarınki kadar tahmin edilebilir değildi. Mesela, biriyle tartışsanız muhtemelen bir süre konuşmaz ve sonradan açılırdınız ama Varis Adin, bu senaryonun on kat ağırını yaşamış olmamıza rağmen sırf okula gitmediğim için evime gelebiliyordu. Böyle bir çocuğun bir sonraki hareketini tahmin etmek, bir sonraki Güneş tutulması tarihini tahmin etmekten daha zordu.
Tezgâhın kenarında biriktirdiğim buzdolabı magnetlerinin arasından pizzacınınkini çekip aldığımda arkamda olduğunu hissetmiştim. Kolumun altından, belime değen kolunu hissedebiliyordum; uzanıp elimden magneti alırken “Pizza mı sipariş edeceksin?” diye sordu.
Ona döndüğümde kalçamı tezgâha çarptım ama belli etmedim. Kaşlarını çatmış magnete bakıyordu.
“Neden? Başka bir marka mı seviyorsun?”
“Evet,” dedi magneti tezgâha fırlatıp telefonunu cebine atarken. Kollarını sıyırıyordu. “Ev yapımı diye bir marka. Hiç duydun mu?”
Kaşlarımı kaldırarak ağzım açık yüzüne baktım. "Dalga geçiyorsun?”
“O kutuda gelen leş hamuru seviyorsan asıl sen dalga geçiyorsun.” İlerleyip dolaplardan birini açtığında hafifçe eğilip bana çevirdi kafasını. “Eee? Yardım etmeyecek misin?”
Gözlerimi kırpıştırarak kendime gelmeye çalışırken yaslandığım tezgâhtan çekildim ve pekâlâ, diye düşündüm. Eğer pizza yapmak istiyorsa yapabilirdi. Tabii ki yapabilirdi. Elbette yapabilirdi. Ama Varis Adin ve yemek yapmak? Genel olarak mutfak? Acilen erkeklerle ilgili önyargılarımı yıkmam gerekiyordu.
“Aslında tortilla var. Yani ben onunla yapıyordum yalnızken… Güzel oluyor…” Kendi kendime konuşarak un kavanozunun yerini gösterirken dolabı açtım ve tarifi hatırlamaya çalıştım. Hamurun içine ne konuluyordu? En son geçen yaz poğaça yapmaya çalıştığımda mayalı hamuru dinlendirmediğim için işler burada bayağı bir karışmıştı.
Varis sanki önünde tarif açılıymış gibi malzemeleri sıralarken Pamuk Hala’nın stoklamış olabileceği yerleri tahmin ederek her şeyi masaya çıkarmaya başladım. Asılı mutfak önlüklerinden birini Varis’e uzatırken hamur yoğuruyordu. Varis Adin benim mutfağımda hamur yoğuruyordu. Bunun haberlere falan çıkması gerekiyordu. Telefonum neredeydi benim? Belki fark ettirmeden fotoğrafını çekebilirdim.
Varis, uzattığım önlüğe bir bakış atarken ellerini işaret etti. "Taksana.”
Doğru. Takamazdı. Harika.
Yanında durduğumda bir şey söylememe gerek kalmadan bana döndü, kollarını kaldırmıştı. Ne yaptığımı fark etmeden kollarının altına girip parmak uçlarımda uzanarak boynundan geçirdim önlüğü, daha sonra beline bağlamak için iki ucunu tuttum ve kollarımı arkasına uzatıp bağladım. O sadece beni izliyordu. Neden soluklarımın sesi kulağımın dibinden geliyordu?
Varis bir süre sonra hamurun üzerini kapatıp ellerini yıkadı, geri çekilirken kalçasını tezgâha yasladı ve kollarını göğsünde birleştirdi. Niye durmuştu ki? Hamur hazır olunca iş bitmiş mi oluyordu? Ben burada malzemeleri doğrarken acı çekiyordum. Yardım etse fena olmazdı.
“Onlar çeri domates,” dedi, kafasını hafifçe eğerek tahtanın üzerinde katlettiğim domateslere bakarken. “İkiye bölsen yeter. Ezmene gerek yok.”
“Ezmiyorum ki. Doğruyorum.”
“Katlediyorsun.”
“Gayet kesiyorum bence.” Tuttuğum koca bıçakla ellerimi kaldırıp ona baktım. Kaşlarını kaldırmış bana bakıyordu.
“Domatese ne garezin var?”
“İlla garezim mi olması lazım?”
“Zorla nefret ediyorsun yani.”
Tartışmamız o kadar derin bir hâl almıştı ki gözlerinin içine bakarak “Nefret etmiyorum,” dediğim sırada, ben bile başka bir şeyden bahsettiğimi düşünüyordum.
Yüzünü rahat bıraktığında oluşan asi bir ifadesi vardı. Yine o ifade takılmıştı yüzüne. “O zaman bu sert tavırların niye?”
Önüme döndüm. Bir şey söylemedim. Söylediği gibi ikiye bölüp bıraktım çeri domatesleri.
Ben ona güvenmiştim, o da söylediği gibi Aral’ı kontrol etmeye gitmişti ama Aral’ın kafası iyi değildi ve beni de katarak Varis’in tepesini attırmıştı. Tartışmışlardı. Hayır, Aral yumruk yemişti ve hatta Varis onun karşılık vermesine bile izin vermişti. Tamam. Tamam o zaman. Neden söylememişti bunu bana? Aral’ın o salak içkiden içip kafayı bulduğunu ve sinirlerine oynadığını neden söylememişti? O zaman o ağır sözleri söylemezdim ona.
Vakti mi olmuştu Ada?
Yine de terk eder miydim sabah kuzeninden yumruk yediğinde?
Ben bütün malzemeleri doğradığımda hamur mayalanmıştı ki Varis yağlı kâğıt serdiği siyah, dikdörtgen fırın tepsisine daire şeklinde yaydı hamurun yarısını. Diğer tepsiye de diğer yarıyı açmıştı. Domates sosunu; anlamadığım bir şekilde domates, birkaç çeşit baharat, salça ve biraz sirkeyle yapmıştı. Dirseklerimi tezgâha yaslamış, yüzümü avuçlarımın içine almış pizzaları dolduruşunu izliyordum.
“Mutfağa sık girer misin böyle?”
“Lazım olduğunda,” diye mırıldandı ilk tepsi bittiğinde. Diğerine geçmişti. İzlemekten mi uykum gelmişti yoksa yorgunluktan mı bilmiyordum ama ikidir esniyordum.
Lazım olduğunda. Pekâlâ. Ne zaman lazım oluyordu mesela? Lazım oluyor muydu ki ona?
Bittiğinde fırının kapağını açıp ilk tepsiyi üste, diğerini de altına yerleştirdim ve kapağını kapattım. Geriye mutfağı temizlemek kalmıştı. Un kavanozunun kapağını kapatıp büyüklüğünden dolayı kollarımın arasına alarak dolaba yerleştirdiğim sırada, bir titreşim sesi kulaklarıma dolduğunda kafamı çevirip Varis’e baktım. Göz göze geldik, ardından bakışlarını cebine soktuğu eline çevirdi. Telefonu çalıyordu.
Bir, iki, üç… Açmayacak mıydı? Aramayı reddedeceği sırada yanından geçiyordum ki ekrandaki Milas yazısını gördüm ve refleks olarak elimi uzatıp elini tuttum. Gözlerini bana çevirdi, başımı kaldırdığımda tekrar gözlerimiz buluşmuştu.
“Öğlen Begonya’daydım,” diye mırıldandım tepkisini merakla beklerken. “Alena ve Milas’la karşılaştım. Kuzenin telefonunu açmadığını söyledi ve seni görüp görmediğimi sordu.”
Varis’in gözleri kısıldı. Beklenmedik derecede belirgin bir tepkiydi. “Alena mı?”
Kaşlarımı çattım. Takıldığı şey bu muydu? Buna neden bu kadar şaşırmıştı ki?
“Önemli olabilir…” diye mırıldandım ama daha ben lafımı bitiremeden telefonu açıp kulağına götürdü ve mutfağın dışına doğru yürüdü. Elinin sıcaklığı avucumdan kayıp gitmişti.
Kaba herif.
Çıkan bulaşıkları makineye yerleştirdim, kalan malzemeleri ise buzdolabına. Tezgâhı silerken bir yandan da mutfak kapısına bakıyordum ama konuşması uzun sürmüştü, bitecek gibi de durmuyordu. Fırının karşısına geçip kollarımı göğsümde birleştirdim ve pizzaları süzdüm. Biraz sonra hazır olacaklardı. Fırının cam yansımasından Varis’in mutfağa girdiğini gördüğümde arkamı dönmedim, onun yerine buzdolabını açtım ve içecek bir şeyler çıkardım. "Fırını kapattım, biraz daha dursalar yanacaktı.”
Bir şey söylemedi. Ben tabakları çıkartırken fırının önüdeki eldivenlerden birini aldı ve tepsileri çıkarttı sadece. Aklında başka bir şeyler vardı, ne zaman kafası dolu olsa ya kısa kelimelerle cevap veriyordu ya da hiç konuşmuyordu.
Evde birinin olmasının verdiği cesaretle uzun zamandır elimin gitmediği korku filmini açtım ben de. Salondaki koyu gri, büyük L koltuğu seviyordum, dadım evde olmadığı zamanlar yemek tabağımı kaptığım gibi koltuğun köşesine sinip ışıkları kapatarak film izliyordum. Pamuk Hala’nın en çok kızdığı şeylerde bir numara, salonda yemek yemekti; diğeri de ışıkları kapatıp televizyona bakmak. Bir gecede kör olacağımı falan sanıyordu sanırım. Küçükken asla izin vermezdi, ben de büyüyünce alışkanlık hâline getirmiştim.
Bacaklarımı kendime çekerek tabağımı önüme aldım ve köşeme sindim. Varis yanımda oturuyordu, televizyonun hemen karşısındaydık. Film başlayalı on beş dakika olmuştu ilk ısırığımı aldığımda, böyle bir pizzayı bir tek geçen yaz babamla yaptığımız ufak İtalya gezimizde yediğimi hatırlıyordum. Kocaman olmuş gözlerimle iltifat etmek için Varis’e dönmüştüm ama yüzlerce kişinin arasında bile beni bulan gözleri ya filme fazlasıyla odaklanmıştı ya da kafasını kurcalayan şeyleri düşünmek için gözlerine perde indirmiş bir şekilde filme dalmış gibi görünmek istiyordu. Belki de ailesiyle ilgili bir şeydi. Belki söylerdi. Muhtemelen söylemezdi. Yankı yapan bir salonda ona güvenmediğini bağıran birine ben de hiçbir şeyimi söylemek istemezdim.
Tabağımı bitirdim, film düşündüğüm kadar korkunç değildi ya da yanımda o olduğu için hiçbir sahnesinden etkilenmemiştim. Kollarımı karnımda birleştirmiş, başımı koltuğun yastığına düşürmüştüm ve uyku ihtiyacıyla gözlerim kapanıp duruyordu. Filmin ne zaman bittiğini ya da seslerin ne zaman kesildiğini anlamadım ama Varis televizyonu kapatmıştı. Birkaç saniye sonra kulağımın üzerinde sıcak nefesini hissettiğimde algılarım biraz daha açılmıştı.
“Burada uyuyamazsın, seni yatağına götürmemiz gerekiyor Ada.”
Kollarımla yüzümü kapatarak yan döndüm ve bacaklarımı cenin pozisyonunda kendime çektim. "Burada uyuyabilirim. Bu benim koltuğum.”
“Kalkmıyor musun?”
Kafamı salladım ama gördüğünden bile emin değildim. Işıklar zaten kapalıydı, çıkarken kapıyı kapattığından emin olsa yeterdi. Belki üzerime bir battaniye atabilirdi şu an istediğim tek şey buydu. Havalandığımda ilk başta nerede olduğumu algılayamadım. Ben kaşlarımı çatmış gözlerimi açmak için zorlarken bir anda yumuşak bir yere yatırılmıştım. Elimi başımın altına atmamla yastığa denk gelmem bir olduğunda yatağımda yattığımı anlamış oldum. Hayır. Beni buraya kadar taşımış mıydı? Ben neden fark etmemiştim?
Gözlerimi araladığımda ilk gördüğüm şey kollarını üzerimden çeken siyah bir siluet oldu. Etrafta, penceremden içeri düşen ayın ışığından başka hiçbir ışık yoktu, o da loş aydınlatıyordu. Belime kadar çekilmiş pikenin altımdan kayıp üzerime örtüldüğünü gördüğüm an bileğinden yakaladım.
“Varis…”
İsmi dudaklarımdan döküldükten sonra yüzüme baktı, ardından derin bir nefes alarak ellerini kollarımın iki yanından yatağa yaslayıp üzerime eğilerek gözlerini gözlerime çevirdi.
“Efendim Ada?”
Bir şeyler eksikti.
“Ben…” Derin bir nefes… “Dün…” Söyle gitsin. “Öyle söylemek istemedim,” diye mırıldandım gözlerinin içine bakarken. Basit bir cümleydi ama söylemesi zordu. Yine de her şey karanlıkta daha kolaydı, karanlık utancın üzerini örtüyordu.
Bir şey söylemedi. Yeterli değildi.
Çekinerek elimi çıkardım pikenin içinden, göz temasını kesmeden yanağının üzerine yerleştirdim ve “Varis,” diye mırıldandım yeniden. “Öyle söylemek istemedim.”
Başparmağımı gözünün altında gezdirirken gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı, ardından hiç beklemediğim bir anda dudaklarını dudaklarıma kenetledi. İki yanımdaki elinden biri boynuma giderken öpücüğü dudaklarımdan yanağıma, çeneme taşmıştı. Kulağımın altındaki hassas bölgeye dudaklarını bastırdığında yanağındaki elim ensesine çıktı.
“Güven…” diye mırıldandı boynumu öperken, daha sonra biliyormuş gibi yeniden çenemin altını öptü. “Her şeydir Ada.” Boynumdaki elini hafifçe yukarı çıkarırken yüzünü de yüzümle hizalamıştı yeniden. Dudaklarının tenimde bıraktığı alev hissiyatı gitmişti, yeniden uzaktaydı. “Ve eğer güvenimiz yoksa…” Bakışlarını dudaklarıma eğdi, başparmağını altdudağıma değdiriyordu. “Hiçbir şeyimiz yok demektir.”
Altdudağımda gezinen başparmağını çekti. Güven, her şeydir Ada. Eğer güvenimiz yoksa, hiçbir şeyimiz yok demektir. Bunun benim düşüncelerimle yüzde yüz uyuşan bir gerçek olduğu tartışılmazdı ve eğer doğru sandıklarım yanlış çıkmasaydı yaptıklarım da düşüncemle yüzde yüz uyuşacaktı. Tanımadığım bir kız, bahçenin ortasında ona karşı kardeşini savununca ve kardeşi de benim arkadaşım çıkınca onu dinlemeden gitmiştim, duyduklarımı üzerine uymasalar da ona giydirmiştim.
Aynısını o yapsa nasıl hissederdim?
“Varis,” diye mırıldandım hafifçe çattığım kaşlarımla, bir şeyler söyleyebilmek için dilimle dudaklarımı ıslattım ama ben daha bir şey söylemeden geri çekildi. Bir anda üzerimdeki bütün varlığı geri çekilmişti.
“Gitmem lazım.”
Yatağa yasladığım avuçlarımdan destek alarak doğrulurken kapıdan çıkıp gidişini izledim.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.