ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
“Seninle zayıf bir ihtimalimiz var Kelebek ama önümüz bahar olsa gerek.”
Ellerimi kendime çekip hızlıca bir adım kenara çekildiğimde beynimde çakan şimşekleri hissedebiliyordum, yutkunuşum yarım kalmıştı. Utanç bir kemerse sırtım o an kamçılanıyordu. Alena, kırmızı bir Mini Cooper’ın içinde, indirdiği cama kolunu yaslamış, kaşları havada gülümsüyordu bize doğru. Arkadaki camdan kafasını çıkarmış kahverengi bir köpeği görebiliyordum, cinsi Pitbull’du sanırım. Alena’nın yanındaki koltuk da boş değildi üstelik, kirli ve ıslak, yavru bir beyaz kedi emniyet kemeri bağlanmış bir şekilde oturuyordu koltukta.
Alena’nın beni almaya geleceği tamamen aklımdan çıkmış bir vaziyette aydınlanma yaşarken Varis’in bir şey söylemek için ağzını açtığı an dudaklarımı birbirine bastırarak ona baktım. “Ya kızım senin işin gücün yok mu milletin özeline dalıyorsun böyle?”
“Var işim, kedimi veterinere götüreceğim. Hatta tam da bu yüzden Ada’yı almaya gelmiştim, ta ki potansiyel arkadaşımın bir ruh emici tarafından emildiğini görene dek.” Gözlerini kapatıp kafasını iki yana salladı Alena, camın önünden çekilip geri yaslanırken. “Onca sene televizyonun dibinde film izledim gözüm bozulmadı, iki saniye seni gördüm şurada kör oldum görüyor musun Varis?”
Gözlerini kapatıp iki parmağıyla burun kemerini sıktı Varis, ardından gözlerini açıp bana Alena’yı gösterdi. “Kıza bak ya, yememiş içmemiş gelmiş burada otomatik saldırı moduna almış yine kendini.” Gözlerimi kırpıştırarak ona, ardından Alena’ya baktım. Varis arkadaki köpeğe ve Alena’nın emniyet kemeri bağladığı küçük kediye bakarak “Hayvan kaçakçılığına mı başladın şimdi bir de?” diye sordu.
Alena, Varis boka basmış gibi gülümsedi o an. “Merak etme Varis, hayvan kaçakçılığına başlasam ilk senin haberin olurdu. Buradaki en büyük hayvan sensin.”
“Alena bak sen çok yanlış insanın evine taşınmışsın,” dedi Varis umutsuzca başını sallayarak. “Çevrendeki insanları değiştirmen gerekiyor acil.”
“Daha yeni değiştirdim merak etme, bu değişiklikten de gayet memnunum.” Gülümsedi Alena, ardından bana döndü. “Ada hadi atla, kurtarayım seni bu meymenetsizden.”
“Ben mi meymenetsizim?” diye sordu Varis şaşkınca. “Ben meymenetsizsem sen evde Dizel’le şu kemer bağladığın zavallı kedinin yanında bir de Habeş maymunu besliyorsun Alena.” Ardından arabaya doğru giden adımlarımı bileğimden yakalayıp durdurarak. “Ada gitme şununla, konuşacaklarımız var bizim.”
Alena’nın telefonunu çıkardığını fark ettiğimde Varis’e cevap verecektim ki ikimiz de aynı anda telefondan gelen klavye sesine döndük. “Ne yapıyorsun?” diye sordu Varis.
“Kuzenine ona Habeş maymunu dediğini söylüyorum.”
Varis bir cık sesi çıkardı ağzından, kafasını yana çevirirken. Seslice derin bir nefes aldı. “İkisi de zarar yemin ediyorum. Tam birbirinizi bulmuşsunuz siz. Mümkünse bize uzak, habitatınıza yakın olun.”
“Ya, tamam ya,” diyerek araya girdim o an, Varis’in bileğimi yakalamış elini çekerken. Gözlerimi yüzüne çevirdim ardından. “Ben şimdi Alena’yla gideyim, dönüşte ararım buluşuruz olur mu? Hem senin de planların vardı yanlış hatırlamıyorsam.”
“Evet,” dedi Alena o an, kolunu arabadan dışarı çıkartıp kapıya iki kere atla der gibi vururken. “Habeş maymunuyla randevusu var.”
“Çattık ya.”
“Sen bana çok önceden yanlış yaptın Varis,” diyerek işaretparmağını Varis’in üzerine çevirdi Alena. “Unuttum sanma. Ödeşme vakti.” İki parmağını Varis’in gözlerini işaret edercesine uzattı, ardından kendine çevirdi. Böyle çok tatlı görünmüştü.
“Ne yanlışı?” Kaşlarımı kaldırarak sordum.
“Sen atla arabaya ben sana anlatırım,” diye mırıldandı Alena suratında bir gülümsemeyle, önüne dönerek.
Varis’le göz göze geldim, suratından hiçbir şey okunmuyordu o an. Anında nasıl bu kadar donuk olabiliyordu duygularını saklamak istediğinde, her defasında daha çok şaşırıyordum. Gözleri yalnızca benim tepkimi izlercesine yüzüme odaklanmış, kızarmış dudakları bir çizgi hâlindeydi.
Varis o an elime uzanıp beni kendine çektiğinde ben ne olduğunu anlayamadan şakağıma dudaklarını dokundurdu. Ardından “Sen arabaya geç, sonra konuşuruz,” diye mırıldandı. Kafamı kaldırıp yüzüne baktığımda aynı bakışlarla incelediğini gördüm beni, kafamı salladım yalnızca. Ardından arabanın kapısına yürüdük. Varis kapıyı açarken ellerimiz ayrılmıştı çünkü ben ön koltukta emniyet kemeri bağlanmış bir şekilde oturan kediyi gördüğüm gibi aklımı sıyırmıştım.
“Yaa…” diye mırıldandım istemsizce kediye uzanırken. Emniyet kemerini çözüp ellerimin arasına aldım onu, ardından geçip oturdum. “Ne yaptın buna böyle?”
“Kirliydi,” dedi Alena. “Yıkamaya çalıştım. Ama kedilerin suyu sevmediğinden habersizdim. Ben bunu musluğun altına tuttuğum gibi fırladı kaçtı içeri. Dizel sinirlendi her taraf su oldu diye… Sonra ben de ikisini de alıp arabaya, atladım geldim buraya.”
Ona gülerken bakışlarımı Varis’e çevirdim. Kapıyı kapatmış, açık cama dirseklerini yaslamış, içeri eğilmişti. Islak, kirli kediyi kaldırdığımda kaşlarını çatarak, dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle bana baktı. “Uzak tut şu paraziti benden.”
“Bak parazitten süper isim olur,” dedi Alena o an.
Şokla ikisinin arasında gezdirdim şaşkın bakışlarımı. “Küçücük zavallı kediden ne istiyorsunuz siz ya?”
“Ben sevgisini istiyorum,” dedi Alena. “Ama şerefsiz vermiyor işte. Sevmedi beni. Gitti Dizel’in üstüne yattı salak. Dizel de iki metre kırk kilo bir köpek, yan dönerken bir eziyordu bunu. Dedim herkes mi kendisini yok edecek bir aşkın peşinden koşturur?”
O an Alena’dan çektiğim bakışlarımı Varis’e çevirdim, kafasını oynatmadan gözlerini üzerime çevirmişti. “Hadi hadi gidin siz artık,” dedi geriye çekilirken. “Bana tercih ettiğin pis kedinle iyi eğlenceler Ada.”
Kollarını çektiği sırada kediyi kucağıma bırakıp bir elimle elini yakaladım. Varis arkasını dönmüştü neredeyse, kafasını çevirdiğinde şaşkın bakışları beni buldu. Ardından elini yakaladığım eline baktı. “Hep sen mi elimi yakalayacaksın?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak, kafamı hafifçe yana eğerken.
Alena uzanıp elimi çekene kadar gözlerimi gözlerinden ayırmadım, elim başka bir güç tarafından içeri sokulduğunda ise şaşkınca yanımdaki sarışına bakıyordum. “Hadi kardeşim, hadi,” diye homurdandı Alena, Varis’e el sallayıp benim tarafımdaki camı kapatırken. “Hadi git, yallah ya.”
Ön camdan Varis’in Alena yüzünden sabır çektiğini gördüğümde sessizce gülüyordum, ilerleyip arabasının ön koltuğuna bindiğinde Alena da otoparkın çıkışına doğru sürmeye başlamıştı aracı. Emniyet kemerimi taktım, kucağımdaki miniği rahatsız etmemeye çalışarak. “Varis’le anlaşamıyorsunuz.”
“Günahım kadar sevmem o veledi,” dedi Alena, gözlerini yoldan ayırmadan. Buranın yokuşu bir başkaydı.
“Velet?” diye sordum şaşkınca. Varis Adin’e de velet diye bir Alena Doran seslenirdi zaten.
“Velet ya, sen bir bilsen…” Kafasını olumsuz anlamda sallayarak güldü Alena. “Orada yanlış yaptı bana falan dedim de, yanlış anlama. Uzun zamandır tanıyorum ben onu. Tanıyormuşum yani.” Bana döndü birkaç saniye, hafifçe gülümsemişti. “Çocukken annelerimiz arkadaşmış. Oradan tanışıyormuşuz. Fotoğrafları görünce daha yeni fark ettim ben de.”
“Ya?” Kaşlarımı kaldırdım istemsizce. Demek Alena ve Varis çocukluk arkadaşıydılar. “Milas’ı da tanıyordun o zaman?”
Kafasını salladı. “Daha çok Varis’i görüyordum ama evet, Milas’ı da tanıyordum.”
Daha çok Varis’i mi görüyordu? Neden? “Yakındınız galiba.”
“Ben değil.” Gülümsedi, dönüp bana baktı yeniden, ardından önüne döndü.
Bu da ne demekti? Gözlerimi Alena’dan önüme çevirdim o an. İçimde bir his dallanıp budaklanmıştı çocukluk arkadaşı olduklarını öğrendiğim an, bunun hayalini daha bir gün önce geçirmiştim aklımdan.
Geriye yaslandıktan sonra dudaklarımı ıslattım. Belki de Alena gerçekten de her şeyi elde etmiş o sarışındı. Bir ailesi vardı, akıllı bir erkek kardeşi, sevgilisi, çocukluk arkadaşı. Herkes vardı etrafında. Kalabalıktı.
Issız.
Kelime aklımdan geçtiği an başımı kaldırıp gözlerimi Alena’nın dalgalı sarı tutamlarına çevirdim. Nasıl biri olduğunu merak ediyordum, yalnızca ayaküstü tanışıyorduk. Belki de bu kedi muhabbeti arkadaş olmamız için bir fırsat olabilirdi. Alena da potansiyel arkadaş demişti benim için. Aksini düşünüyor olamazdı değil mi?
Onda farklı bir şeyler vardı.
“O hamam böceğinde ne buluyorsun?” diye sordu kırmızı ışıkta durduğumuzda, geriye yaslanırken parmaklarını çıtlatarak. Mavi gözlerini üzerime çevirmişti.
Bir elim dizimde, diğeriyle kucağımdaki miniği seviyordum durmadan. Alena sorusunu sorduğunda elim havada asılı kalmıştı. Gözlerimi kırpıştırdım birkaç kez, yutkundum ardından, dudaklarımı ıslattım. “Hamam böceği mi?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak. “Sen gerçekten onu görebildiğine emin misin?”
Alena gözlerini kısarak üzerimde gezdirdi. “Sen de dış kapının mandalı değilsin hiç bu konuya. Gayet güzel bir kızsın. Daha az dengesizini bulabilirdin.”
Gülerek kafamı salladım. “Dengesizlik konusunda haklısın ama onu tanıdığımdan beri benim de dengem şaştı o yüzden sessiz kalma hakkımı kullanıyorum bu konuda.”
Kafasını sallayarak önüne döndü Alena, yeşil ışık yandığından gaza basmıştı. “Ben akıl sağlığın için söylüyorum.”
“Dedi aynı çocuğun kumral versiyonuyla çıkan Alena Doran.”
Kahkaha attı o an. Arkadaki Dizel bile öne eğilip kafasını uzatmıştı. “Kuzenler diye huyları benzeyecek diye bir şey yok Ada, ayrıca Milas’ın Varis’le fazla ortak noktası olduğunu zannetmiyorum. Ortada bir kutu varsa, Milas kapağını açıp benim önüme bırakır; Varis ise o kutuyu kilitlerdi.” Gözlerimi şaşkınca önüme çevirdim, ardından gülerek kucağımdaki miniğe baktım yeniden. Alena gerçekten Varis’i tanıyordu çünkü bu tam olarak Varis’in yapacağı bir şeydi. “Ee,” diye mırıldandım. “Bu miniği nerede buldun?”
“Sahilde koşarken,” dedi seslice nefes vererek. “Annesi girmiş taşın altına kendini koruyor yağmurdan, yavrusunu itiyordu ne zaman yaklaşsa. Bir tokat atasım geldi öyle anneye. Onun yerine yağmurda bıraktığı yavrusunu kapıp eve götürdüm ben de.” Elini yüzünün önünde salladı. “Gözlerini falan sildim, akmıştı hep. Kurulamaya çalıştım bembeyaz havluyu çamur etti. Yıkayayım dedim her yer su oldu… Sonra işte Dizel eziyordu falan. Ne yapacağımı bilemedim gerçekten.”
“Geçmiş olsun, bayağı badire atlatmışsın.”
“Sorma,” diye mırıldandı aldığı nefesin altından. “Binaya girerken komşu kadınla karşılaştım, deve yüküyle kızdı bana arkamdan, kediyi annesinden çaldım diye. Manyak mıdır nedir? Ne zaman eve girsem arkamdan tövbe çekiyor.”
Gülüşümü tutamadım o anı hayal ettiğimde. Kadın muhtemelen Milas’la Alena’nın aynı evde yaşamasını uygun bulmadığından öyle yapıyordu.
“Geldik galiba.” Arabayı kaldırımın kenarına çekerken ilerideki mağazayı gösterdi Alena. Yan yana iki dükkân vardı, muhtemelen birleşiklerdi. Çünkü bir taraf veterinerken diğer tarafta bir hayvanın ihtiyaç duyabileceği eşyalar satılıyordu.
“Dizel’i ben alırım,” dedi Alena emniyet kemerini çıkartırken. Kafamı sallayarak emniyet kemerimi çıkardım ve minik kediyi göğsüme bastırarak çıktım dışarıya. Yağmur çiseliyordu ve hava soğuktu. İş çıkış saati olduğu için cadde doluydu, arabalar yağan yağmurda daha bir kalabalık görünüyordu sanki. İstanbul’un trafiğini sevmiyordum.
“Gel oğlum,” diye seslendiğini duydum Alena’nın, kapıyı açtığı an Dizel’e. Güzel, kahverengi bir köpekti Dizel. Arabadan indikten sonra tasmasına uzatmalı eklentisini taktı Alena, ardından kapıları kilitlediğinde geniş merdivenlere yöneldik.
“Parazit dışında bir isim düşündün mü kedine?” diye sordum merdivenleri çıkarken, Alena’ya dönerek.
“Niye ki?” diye sordu. “Parazit çok iyi isim bence. Hayatımız parazitlerden geçilmiyor zaten, daha yeni bir tanesini seninle yakaladım. Bence çok anlamlı oldu. Sen düşündün mü hiç isim?”
Gülerek önüme döndüm. “Yok, ben niye düşüneyim? Senin kedin sonuçta. Birazdan veterinerde isim gerekecek ama karnesini çıkarttırırken, o yüzden sordum.”
“Doğru,” diye mırıldandı Alena. “Ama benim aklıma gerçekten Parazit’ten başka bir şey gelmiyor. Şimdi Milas’ı arasam kesin saçma salak espriler yapacak boş boş +18. En iyisi Parazit koymak. Zaten baksana,” dedi kucağımdaki kediyi göstererek. “Artık cinsi neyse patileri burnu kulakları siyah, geri kalanı beyaz. Parazit gibi bir şey gerçekten. Minik de.” Dudaklarını büzdü veterinerin kapısını açarken. “Parazit olsun adı.”
Kafamı salladım, içeri girerken gülüyordum. Çünkü az önce gerçekten bu yavru kedinin adını Parazit koymuştuk.
Veteriner adam kırklarının sonunda iyi bir adamdı. Parazit’i yıkamamıza gerek olmadığını, onun zaten kendini yalayarak kısa sürede temizleyeceğini söyledi. İç ve dış parazit aşılarını yaptırdık, geri kalanı için de karnesini çıkarttık. Böylece Alena vakti geldiğinde Parazit’i veterinere getirebilecekti.
Kuru ve ıslak mama aldık yan taraftaki mağazadan, yeme ve su kabı, kum ve tuvalet kutusu. Bir de zilli beyaz bir tasma, kedi çok küçük olduğundan Alena “Bunun bir basmalık canı var, ben zaten sabahları düz yolu yürüyemiyorum,” demişti zilli tasmaların asılı olduğu panoya yürürken.
Ben Parazit’le birlikte ön koltuğa geçerken Alena, Dizel’i arkaya bindirip kapıyı kapattı ve şoför koltuğuna geçti. Hava kararmıştı. “Evin nerede diye sormayacağım çünkü seni bize götürüyorum,” diye mırıldandı kapıyı kapatıp emniyet kemerini takarken. Başını kaldırdığında göz göze geldik. “Özellikle o bagajdaki kum kabı mıdır nedir onun nasıl çalıştığını çözmem lazım. Rüşvet olarak sana yemek yaparım derdim ama yapamıyorum da. Hayatım boyunca haşlanmış lahana, havuç falan yedim ben. Belki Milas gelirse o yapar.”
Suratımı buruşturarak önüme döndüm. “Haşlanmış lahana ve havuç mu? Dalga geçiyorsun değil mi?”
Kaşlarını kaldırarak önüne döndü. “Benimki gibi bir anneyle aynı evde yaşamak…” Seslice nefes verdi ardından, park ettiği köşeden çıkarmıştı bizi. Akan trafiğin içindeydik. “En sevdiğin yemek ne?”
Gözlerimi kısarak düşünmeye çalıştım. Sanırım makarnaydı. “Mantarlı tavuklu makarna galiba. Ya da mantı. Ya da lahmacun. Ya da ıspanaklı lazanya. Ya da…”
Şaşkınca bana döndü Alena. “Yuh. Birini bile seçemiyor musun?”
Kafamı olumsuz anlamda salladım. “Hepsi benim bebeklerim. O yüzden yemek tercihi bana kalırsa bön bön bakarım iki saat menüye, en sonunda da kesin pişman olacağım bir şey söylerim.”
Alena gülerek önüne döndü, dalgalanmış sarı saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırmıştı. “Güzel büyümüşsün, Ada.”
Ne dediğini anlayamamıştım, bu yüzden dudaklarım hâlâ bir gülümsemeye ev sahipliği yaparken kaşlarım istemsizce çatıldı ve gözlerim üzerine çevrildi. “Nasıl yani?”
“Öyle yani,” dedi tek omzunu silkerek, yüzünde hoş bir ifadeyle.
Ardından bir şarkının nakarat kısmının sesi arabayı kapladı. Alena’nın telefonu çalıyordu ve arama arabanın ekranına düşmüştü. Alena uzanıp aramayı cevapladığında ekranda yazan Milas ismine takıldı gözlerim.
“Neredesin?” diye sordu Milas.
“Eve dönüyorum,” diye cevapladı onu Alena, camdan dışarı bakarken. Döneceği için yolu kontrol ediyordu. “Sen neredesin? Yemek yaptın mı?”
“Kızım senin de işin gücün yemek yemek oldu he.”
“Çok konuşma da soruma cevap ver. İyi ki bir yemek yapabiliyorsun, iyi ki bir düştük eline yani.”
“Of, sese bak, nasıl dayanıyorsun buna ya?” diye başka bir ses duyuldu arkadan o an. Gözlerim sonuna kadar açılırken şaşkınca Alena’ya döndüm, o da bana bakıyordu. İşaretparmağını dudaklarının önüne getirerek susmamı istedi.
“Varis mi o yanındaki?” diye sordu Alena, gözlerini ekrana çevirirken. “Onu da getir yanında.”
Varis’in histerik bir şekilde, dalga geçercesine güldüğünü duydum. “Oldu hanımefendi. İki kilo baklava siparişi veriyor sanki.”
“Ada da benimle geliyor eve.”
“Sizin eve buradan mı dönülüyordu Milas?”
Kahkaha atmamak için dudaklarımı birbirine bastırarak kafamı koltuğa yasladım. İstemsizce kalp atışlarım hızlanmıştı. Bunu yaptığına inanamıyordum. Sözünden dönmesi iki saniyesini bile almamış [ÖK2] mıydı gerçekten?
“Gelirken alışveriş yapın,” dedikten sonra aramayı sonlandırdı Alena, ardından yeşil ışık yanmasıyla yan yola döndürdü direksiyonu. “Bak gördün mü adın geçince nasıl döneklik yapıyor? Güvenilmez buna.”
“Güvenilmez mi gerçekten?”
“Ada değilsen.” Gözlerini üzerime çevirdi Alena, ardından geriye yaslanarak boş yolda gaza bastı. “Ada değilsen güvenilmez bu herife.”
Bakışlarım havada sekerek Alena’dan önümüzdeki boş, sokak lambalarının aydınlattığı yola çevrildi üzerime çöken ağırlıkla. Yutkundum, dudaklarımı ıslattım, ardından gözlerimi kaçırdım. Yalnızca birkaç gün içinde değişen ve gittikçe eğimi artan şeyler hissediyordum göğsümün içinde. Sabahın köründe yatağının üzerinde yaptığımız konuşmadan ve otoparkta olanlardan sonra oturup sessizliğin içinde düşünmeye pek vakit bulamamıştım, dolayısıyla sorular ve korkular birikmişti içimde.
Hayatım boyunca bu hissi aramıştım her yerde, içime bakmak aklıma gelmemişti.
Gözlerimi kırpıştırarak bakışlarımı kucağımda top gibi kıvrılmış uyuyan minik Parazit’e çevirdim. Aralanan dudaklarımın arasından kesik bir nefes kaçtı, ardından bakışlarım pencereden gördüğüm sahilde gezinmeye başladı.
“Ne oldu?” diye sordu Alena. “Durgunlaştın.”
Dirseğini kapıya yaslamış, kafasını eline yaslamış, bana dönmüştü. “Bilmem…” Seslice nefes verdim. “Şu an hayatımda çok şey oluyor sadece ve benim uzun zamandır nefes almaya vaktim olmadı.”
“Nefesini tut Ada,” diye mırıldandı Alena, kısık bir sesle önüne dönerken. Bir sitenin garajına girmiştik. “Bu daha başlangıç.”
Kaşlarım çatıldı. “O ne demek?”
“Daha çok gençsin yani, o anlamda söyledim. Daha neler çıkacak karşımıza, nelerle karşılacağız…” Hafifçe gülümsedi, motor durmuştu. “Geldik.”
Kafamı sallayarak emniyet kemerimi çözdüm ve kapıyı açtım. Çantam ve Parazit’le birlikte yağan yağmurun altındaydık artık.
Alena kapıyı açtığında, Dizel aşağıya inip doğruca apartmanın kapısına doğru yürümeye başladı. Alena ceketiyle çantasını alıp yanıma geldiğinde bagajdakileri bölüştükten sonra birlikte Dizel’i takip ettik.
Alena ve Milas’ın yaşadığı ev sade ve modern tasarlanmıştı. Kapıyı açtığı an Dizel içeri geçip kenarda patilerini kurulamıştı, Parazit de kucağımda rahatsızlanıp aşağı atlamış ve salona koşturmuştu. Alena elindekileri içeri bıraktığı gibi ceketiyle çantasını kenara attı ve kapıyı arkamdan kapattı. “Lavabo ileride sağda, ellerini yıkamak istersen,” diye mırıldandı. “Ben şu paketleri açmakla uğraşayım biraz belki yanlışlıkla kum kabını falan kurarım…”
Gülerek kafamı salladım ona, ardından lavaboya geçip ellerimi yıkadıktan sonra yardıma yürüdüm yanına. Salonun ortasındaki masanın üzerine çıkarmıştı her şeyi, kuru mama paketinin yanına ıslak mama paketlerini dizmişti. Parazit o paketlerin dibinde uslu uslu oturuyor ve onu izliyor, arada yalanıyordu.
“Buna ne kadar kum koyacağız ya?” diye sordu Alena, dizlerinin üzerinde çökmüş kum kabının parçalarını oturtmaya çalışırken. Eğilip yardımcı oldum, zaten üç parça bir şeydi.
“Dört parmak kalınlığında koysak yeter, zaten Parazit daha küçük.” Masanın üzerindeki makasa uzanıp kum torbasının ucunu kestim ve içeri boşalttım. “Kum kabını nereye koyacağını düşündün mü?”
Kafasını salladı. “Arkada kapalı balkon var. Balkon kapısına kedi kapısı yaptırırsak çözdüm bu işi bence.”
“Kumunu her gün temizlemeyi unutma ama,” diye mırıldandım. “Kokar bak.”
“Milas temizlesin onu da. Dizel her sabah peşime takılıyor koşuya çıkarken tuvalet için.”
Bu evin annesi Milas’tı anlaşılan. Alena mama kabının bir bölmesine biraz kuru mama koyduğunda, Parazit koşa koşa kabın başına geçti ve biraz kokladıktan sonra ağzını kocaman açarak bir anda bütün mama toplarını ağzına almaya çalıştı. Alena’yla aynı anda tanıklık ettiğimiz bu sahneye bir süre gülmüş, ardından etraftaki çöpleri toplamaya başlamıştık.
Kapı açıldığında Alena, mutfaktan getirdiği koca bir çöp torbasının içine benim buruşturduğum paketleri dolduruyordu. İçeri ilk giren Milas oldu, elinde poşetler vardı. Elimdeki kartonu çöp poşetine tıkarken Varis’in etrafta göz gezdirdiğini gördüm, beni gördüğünde durdu.
Üzerini değiştirmişti. Eve uğradıkları anlamına geliyordu bu.
“O ne be?” diye sordu Milas, dosdoğru girdiği mutfaktan kaşlarını çatarak geri manevra yaparak. Alena, Parazit’i kucağına almış, bebek gibi yatırmıştı kollarına.
“Ha senin haberin yok,” dedi Varis suratında keyifli bir ifadeyle kapıyı kapatırken. “Dizel’e kuma geldi.”
Milas’ın poşetleri mutfağın girişine bırakarak salondan içeri yürüyüşünü izledim, Varis’in söylediklerine gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken. Varis de onun arkasından içeri girmişti.
“Bak,” dedi Alena kocaman gülümseyerek, Parazit’i Disney’in Lion King filmindeki gibi ön patilerinin altından kavrayıp havaya kaldırmıştı. “Ne düşünüyorsun?”
Milas, Parazit’le göz göze geldi o an. Varis’in yanımda durup kollarını göğsünde bağlayarak Milas’ın tepkisini beklediğini fark ettiğimde ona bir bakış atıp önüme döndüm.
Bir anda bir ses çınladı kulaklarımda, Parazit ağzını açıp kapamıştı sanırım, gözlerimi Varis’in üzerine çevirdiğimden tam yakalayamamıştım o anı. Daha sonra Milas’ın ceketinden aşağı süzülen açık kahve kusmuğu gördüm.
Varis başparmağını altdudağına sürterek gülüşünü saklamaya çalışıyordu, kolumu çevirip karnına vurdum hafifçe ama ben de gülüyordum. Alena sırıtmaya devam ediyordu ama gülmemek için kendini sıkıyordu o da. Milas başını eğip ceketine baktı, ardından Parazit’e, ardından Alena’ya.
“Yeni yemek yedi ya, çok sarstık kediyi, o da haklı,” diye mırıldandım istemsizce. “Aşı falan da oldu üst üste…”
O an çıkan bir “Miyav,” sesiyle bakışlarım şaşkınca Parazit’e döndü. “Anne dedi be!” diye bağırdı Alena kediyi göğsüne bastırarak. “Helal olsun sana ceketler, gel benim de üstüme kus.”
“Yok artık.” Milas şaşkınca gözlerini önce Alena’nın, daha sonra da bizim üzerimizde gezdirdi. Varis kaşlarını kaldırarak omuz silkmişti. “Var artık, kuzen.”
“Ne duruyorsun? Üstünü değiştirsene,” diye mırıldandı Alena kafasını Parazit’in karnına sürterken.
“Bu ceket deriydi,” dedi Milas ellerini kaldırıp ceketini gösterirken.
“Oh iyi olmuş o zaman. Gerçek deri ceket mi alınır Milas? Bir de köpeğin var. Nasıl bakabiliyorsun sen Dizel’in gözlerine?”
“Hediyeydi.”
“İade etseydin.”
“Fişi mi vardı Alena?”
“Bu beni hiç alakadar etmez.”
“Geçmiş olsun,” diye mırıldandı Varis, Milas’ın omzunu birkaç kere patpatlayıp yanından geçerken. Diğer elinin bileğime dolanmış olduğunu isteğim dışında geniş koltuğa doğru yürürken fark etmiştim.
“Çok tatlı ama bak…” Sesini duydum Alena’nın, arkamı döndüğümde Milas’ın dibine girmiş Parazit’i yüzüne sokmaya çalışıyordu. Milas kafasını çevirerek gözlerini devirdi ama gülüyordu. “Uzak tut şunu benden kusacak yine.”
“Kusmaz kusmaz, onun canı ne ki. Kuş kadar yemişti onu kustu zaten.”
İstemsizce gülerek önüme döneceğim sırada elimden aşağı çekildiğimi hissettim, ardından ayağım koltuğa takıldı. Bir anda koca koltukta Varis’in kucağına oturduğumda şakağım çenesine çarptı, yüzümü buruşturarak elimi oraya götürdüm ve hafifçe ovaladım geri çekilirken. Varis’in bir eli bacağımın üzerinde, diğeri belimdeydi ve gayet memnun görünüyordu. “Koca koltukta yer mi yok Varis?” diye sordum şakağımı ovalarken.
Önce öylece baktı suratıma, ardından kafasını uzatıp dudaklarını kulağıma yaklaştırdı. “Seninle beni uzaya fırlatsalar ben yine yer yok diyip yanına gelirim.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak göğsüne vurdum yumruk yaptığım elimi, gülerek geriye yaslanmıştı yeniden. Bir bacağının üzerinde oturuyordum, belimdeki elini çektiğim an kendimi yanına attım koltukta. Etek giymiş olmam bir dezavantajdı çünkü ev ortamı içinde hiç dikkat etmiyordum.
Parazit’in kum kabı, Parazit ve Alena’yla birlikte salonu terk eden Milas tekrar salonun girişinde göründüğünde Alena içeriden “Açım ben!” diye bağırdı.
Ardından bir kapı açılma sesi geldi, Alena saçlarını atkuyruğu yapmış buraya doğru yürüyordu. Milas o sırada kendini koltuğa attığında Dizel içeri girdi, Milas’ın bacaklarının arasından kafasını kaldırdı. “Pabucun dama atıldı diye üzüldün mü oğlum?” Milas’ın bakışları, o hâlâ Dizel’i severken üzerime çevrilmişti o an. “N’aber Ada? Nasıl gidiyor?”
“İyi…” Omuz silktim, koltukta geriye yaslanmıştım. Milas hakkında bir şey bilmediğimden ona karşı nasıl davranacağımı da bilmiyordum doğrusu. Doğru düzgün tanışmamıştık, hatta neredeyse hiç konuşmamıştık bile. Kumral saçları ve yeşil gözleri vardı onun, kollarında dövmeler… Varis’le hem benziyorlardı hem de hiç alakaları yoktu.
Varis arkamdan uzanıp kolunu omzuma sarınca elimle kolunu tutup geri bıraktım yanına. Ben ona ters ters baktım, o ise dudaklarını birbirine bastırarak hafif bir tebessümle Milas’a döndü. Bu çocuk nasıl sessiz ve durgun görünüyordu dışarıdan? Çünkü içeride, eli kolu durmuyordu.
Alena kapının pervazına yaslandığında gözlerim üzerine çevrildi. Kollarını göğsünde birleştirmişti. “Milas…” Yalnızca adını söylemişti ama ben bile neyi kastettiğini anlamıştım Alena’nın, yemek yapmalarını istiyordu. Benim gibi mutfakta umutsuz bir vakaydı sanırım…
“Hadi kalk,” dedi Milas, ayağa kalkarken Varis’e dönerek. Başıyla içeriyi işaret etti.
“Ne kalk?”
“Kalk mutfağa.”
Varis “Ben burada iyiyim sağ ol,” diye mırıldandı.
Milas’ın bakışları bana çevrildi o an. Hafifçe gülümsemişti. “Ada.”
Kolumla arkadan dürttüm onu, başını omzunun üzerinden çevirip bana baktığında gözlerini kısmıştı. Hayır da diyebilirdi ki illa her şeyi kabul etmek zorunda değildi… Der miydi? Varis bana hiç hayır demiş miydi?
Seslice nefes verdi. “İmdat ya,” diye homurdanarak kalktı Varis yerinden, bana bir bakış fırlattıktan sonra. “Yemin ediyorum imdat.”
Milas çoktan Alena’yla birlikte salondan çıkmıştı, Varis kapıya ilerliyordu. Önce kahkaha atacak gibi oldum ama daha sonra “Sen benden kurtulmak mı istiyorsun?” diye sordum ciddi bir sesle, kaşlarımı çatıp başımı hafifçe yana eğerek. Aynı zamanda ayağa kalkmıştım.
“Hımm…” Aramızda bir metre kala uzanıp elimden yakaladı beni, ardından elini elimden çekmeden kolunu başımdan geçirdi ve omzuma dolayıp beni göğsüne çekti. “Bunun cevabını otoparkta verdiğimi sanıyorum,” diye mırıldandı kulağıma doğru. “Vermedim mi?”
“Verdin,” dedim onu itip mutfağa girerken. Gülümsemekten ağzımın kenarı ağrıyordu artık.
Biz Alena’yla poşettekileri yerlerine yerleştirirken iki kuzen kolları sıvamış fırında peynirli makarna yapmak için işe koyulmuşlardı bile. Alena sürekli Milas’ı rahatsız ediyordu. “Taciz ediliyorum,” diyordu Milas, Alena yanından geçerken ama ne olduğunu göremediğimden lafını ne yöne çekeceğimi de bilmiyor, sadece gülüyordum.
Makarna fırına verildiğinde onlar salata yapmak için kalırken Alena bana dönüp “Gel üzerine rahat bir şeyler vereyim,” diye mırıldanarak önümden geçti, böylece mutfaktan çıkmış olduk. Bu reddedemeyeceğim bir teklifti çünkü sabahtan beri forma giyiyordum ve ceket oldukça rahatsızdı.
Koridorun sonundaki büyük odanın kapısını açtığında doğruca boydan boya, koca bir dolabın en sondaki kapaklarını açtı Alena. Ardından alt-üst takım, sarı bir eşofman takımını askısıyla birlikte çıkartıp bana uzattı. “Bunları giyebilirsin.”
Askıya uzandım. “Teşekkürler.”
“Dünyanın en rahat şeyi,” dedi sanki önceden hiç eşofman giymemiş bir ifadeyle gülümserken. “Değil mi?”
Gözlerimi kısarak başımı hafifçe ona doğru eğdim. “Yeni keşfetmiş gibi söyledin.”
“Arkamı döneyim ben, burada giyin,” dedi Alena kapıyı kapatıp arkasını dönerek. “Aslında yeni keşfetmiş sayılırım. Eşofman giyecek çok yer yoktu.”
“Ev?” Kaşlarımı kaldırarak sordum, ceketimi çıkartıyordum. “Evde ne giyiyordun?”
“Dışarıda ne giyiyorsam.”
Süveterimi ve gömleğimi çıkardım, ardından takımın üstünü geçirdim başımdan. “İlk defa eve girer girmez üzerine pijama falan geçirmeyen biriyle karşılaşıyorum. Ben özellikle lisedeyken daha odama yürürken başlardım soyunmaya, tabii ev boş. Anında pijamalarımı giyip yatağa girer akşama kadar film izlerdim.”
Alena’nın nefes verişinin sesini duydum o an, yanlış bir şey mi söyledim düşüncelerimin arasında eteğimi çıkarmış eşofmanı geçiriyordum altıma. “Annem eşofman sevmezdi,” diye mırıldandı Alena.
Annen eşofman sevmiyorsa annen giymesin o zaman. Bunun seninle ne ilgisi var? Soramadım ama. Kelimeler çıkmadı ağzımdan. Onun yerine “O zaman buraya taşınman iyi olmuş, yaşasın eşofman özgürlüğü,” dedim suratımda kocaman bir gülümsemeyle arkasını dönmüş Alena’nın önüne çıkarken. Ellerimi belime koyup etrafımda döndüm. “Nasıl oldu? Biraz küçük sanki.”
“Tam olmuş,” dedi Alena bana dönerken, her zamanki gülümseyişi dudaklarındaydı. “En sevdiğin renk ne?”
“Yeşil.” Hafifçe kaşlarımı çattım bu ezberlediğim cevabı söyledikten sonra.
“Ne oldu?” Alena emin değilmişçesine bana baktı.
“Gri de güzel bir renk,” diye mırıldandım gözlerimi odaklandığım yerden çekerken, aklıma gelen görüntü dikkatimi dağıtmıştı. “Seninki ne?”
“Beyaz.”
Çıkardığım kıyafetlerimi düzelterek koluma astım. “Beyaz mı? Daha önce hiç beyaz cevabı veren birini duymadım. Hep mavi ya da siyah falan derler.”
“Beyaz,” diye mırıldandı Alena. “Çocukluğumdan beri nefret ettiğim bir renkti. Her zaman bir şeyleri ortaya çıkaran renk oldu, saklayan değil. Ama saklamaması da gerekiyormuş zaten, benim gözlerimi açabilmem için yani. O yüzden artık nefret etmiyorum. Aksine seviyorum.” Kafasını salladı kendi kendine, ellerini arkada birleştirmiş ve omuz silkmişti.
Eteğimi düzeltip koluma astığımda çıkardıklarımın tamamını almıştım, birlikte kapıya yöneldik. “Peki, en sevdiğin hayvan?”
“Kelebek,” dedim yine ezberlenmiş bir cevap vererek. Bunu söyledikten sonra yine kaşlarımı çatmıştım.
Alena güldü. “Bu sefer ne oldu?”
“Aslında, neden kelebek dedim bilmiyorum,” diye mırıldandım kendi kendime. “Ama ilkokuldan beri en sevdiğim hayvan sorulduğunda kelebek derim.”
“Refleks gibi.”
Kafamı salladım. “Aynen.”
“Belki unuttuğun bir anısı vardır,” diye mırıldandı Alena.
“Olabilir. Çocukluğumu pek hatırlamıyorum.”
Mutfağa girerken Alena önden geçti, ben koluma astığım kıyafetleri kenardaki çantamın içine yerleştiriyordum düzgünce. Arkamda bir gölge hissettiğimde çantanın fermuarını kapatıp doğruldum. Varis önümde dikiliyordu.
“Teletabilere dönmüşsün,” diye mırıldandı üzerimdeki sarı eşofman takımına göz gezdirerek. “Antenlerin nerede?”
“Teletabi mi?” Hatırlamaya çalıştım. “Onlar neydi ki ya?”
Varis’in suratındaki hafif gülümser ifade kayboldu. “Teletabileri izlemedin mi hiç?”
Kafamı olumsuz anlamda salladım.
“Ne yapıyordun sen çocukken? Otlarını konuşturmaya falan mı çalışıyordun?” diye sordu kollarını göğsünde birleştirerek sağ omzunu duvara yaslarken. Arkamdaki dolaba yaslanıp gözlerimi kısarak ona baktım. “Aslında, tam olarak, evet.”
Güldü yeniden. “Bak nasıl biliyorum.”
“Aynen,” diye mırıldandım kendi kendime. “Çok şey biliyorsun.”
Okulun ilk günü göz göze geldiğim çocukla karşımdaki insanın aynı kişi olduğunu söyleyemezdim. Söylersem yalan olurdu değil mi? O günkü Varis Adin ve karşımdaki aynı insan değildi. Ne zaman aynı ortamda bulunsak buz gibi gözlerini üzerime çevirirdi, sıcak bir yaz gününde bile üşütmeyi başarırdı içimi. Şimdi yakınıma girmeden konuşamıyordu, öpüyordu, arada gülüyordu. Bu çocuğa ne olmuştu?
“Sen ne yapıyordun çocukken?” diye sordum ben de onun gibi kollarımı göğsümde birleştirerek. “Bahse varım top peşinde koşmuşsundur.”
“Basketbol topuysa, evet,” diye cevapladı. Ardından gözleri kısılırken ekledi. “Bir de, kitap okuyordum.”
Kaşlarımı kaldırarak sordum. “Kitap?”
Kafasını salladı. “Hı-hı, kitap.”
“Çok sıkıcıymışsın.”
“Ya sen ne yapıyordun otlarınla konuşmaktan başka?”
Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. Hafızam iyi değildi, yalnızca ilkokul sıralarında yaşadıklarım aklımdaydı. Eve geldiğimde çiçeklerle ilgilenirdim, babam her hafta elinde başka bir saksıyla gelirdi ve arka bahçeye ekerdik. Onun dışında ödevlerimi yapar, bazen internetten animasyon filmleri izlerdim. “Ot değil bir kere, çiçek onlar,” diye mırıldandım. “Ve senden daha iyi bir dinleyiciler.”
“Cevap veremedikleri için mi?”
Ters ters baktım ona, gözlerimi kısarak. “Evet.”
“Hâlâ soruma cevap vermedin.”
“Patates ve yaprak baskısı yapıyordum, onlarca defter bitirmişimdir,” diye mırıldandım gözlerimi tavana çevirerek, düşünmeye çalışırken. Ama yoktu. Kafamın içi bomboştu. “Çiçek ekiyordum bahçeye. Çizgi film izliyordum.”
“Bana sıkıcı diyene de bakın…”
“O yaştaki bir çocuk için kitap okumak çok sıkıcı Varis, kabul et,” dedim omuz silkerek, gözlerimi gözlerine çevirirken. “Ben en azından normal şeyler yapıyormuşum.”
“Otlarınla konuşmak mı normal şey?”
“Çiçek diyorum, çiçek. Ot deyip durma, envai çeşit bitki dikiyorum ben.”
“Ot işte kızım. Topraktan çıkmıyor mu hepsi?”
Hırçınca bir nefes vererek bakışlarımı kaçırdım. “Genelleme yapıyorsun.”
“En sevdiğin çiçek ne?”
Dudaklarımı birbirine bastırıp. Bu seferki soruya cevabım hazır değildi, gerçekten neyi sevdiğimi bilmiyordum. “Beyaz orkide.” Gözlerimi kısıp griliklerine çevirdim yeniden. “En sevdiğin renk ne?”
Kendimi izdivaç programına çıkmış gibi hissediyordum. Nasıl olurdu da böyle basit soruların cevaplarını bile bilmezdik birbirimiz hakkında?
“Yeşil,” dedi beklemeden.
“Ama hep siyah beyaz giyiniyorsun.”
“Yeşili başkasının üstünde seviyorum,” diye mırıldandı, gözlerini gözlerimden çekmeden. “Ne yapardın?” diye sordu ardından.
“Neyi ne yapardım?”
“Okulun ilk günü, ters ters bakmak yerine dolabına saksıda beyaz orkide bırakmış olsaydım.”
İstemsizce nefesimi tuttum ama gözlerimi yüzünden çekmedim. Kirpiklerinin ortasında yerleşmiş bir çift gri boşluk yine çekiyordu beni ortasındaki karadeliğe, biliyordum. O gün de öyle olmuştu. Hayatım boyunca hiçbir erkeğin enerjisi ilgimi çekmemişti ama o günkü ilk izlenimim farklıydı. Ne olurdu? Eğer nazik olsaydı, bir saksı beyaz orkide bırakmasına bile gerek yoktu. Eğer yalnızca önüne dönüp yanımdan geçip gitmiş olsaydı, nazik olmasına bile gerek yoktu.
Gözlerimi kırpıştırarak yutkundum ve doğrularak bakışlarımı kaçırdım. O sırada Milas mutfağın kapalı kapısını açtığından ortamın gerginliği de kaybolmuştu.
“Yemek hazır,” diye seslendi ortaya, ardından tekrar içeri geçti.
Seslice nefes alıp vererek, gözlerimi Varis’e değdirmeden içeri yürüdüm.
Karşılıklı dört bar sandalyesi mutfağın ortasındaki bar tezgâhının etrafındaydı, dört servis açılmıştı ve su bardaklarının yanında beyaz şarap kadehleri de vardı. Alena’nın karşısındaki sandalyeye geçip oturduğumda Varis’in yanıma geleceğini biliyordum, öyle oldu da.
Makarna inanılmaz lezzetliydi ama çok yemiş olmamak için şarap içip durmuştum bütün sohbet boyunca. Alena ağzını açıp gözlerini yummuştu yemeğin başından beri, anılarını anlatırken sürekli Milas’a laf çarpıtıyordu ama Milas da karşılık veriyordu tabii ki. Aklım dağınıktı doğrusu, yalnızca başımı sallayıp hafifçe gülüyordum anlatılanlara.
Şarap yüzünden ateş basmıştı. Varis oturduğundan beri ağzını açmamıştı bunca zaman. Koridordaki konuşmamızı mı düşünüyordu?
“Aral ne yapıyor?” diye sordu Alena, bana doğru, sudan bir yudum alırken. “Görmedim onu bir süredir.”
“Bazen sınıfa geliyor, Çisem’le oyun takas ediyorlar aralarında.” Kadehi kenara bırakıp su bardağına uzandım. Biraz daha içersem ambulansı aramak zorunda kalacaktım. Beyaz şarap her ne kadar hafif olsa da üç kadeh içmiştim sanırım ve bu fazlaydı. En azından benim için.
“Pislik ya. Doğum günü partime davet ettim, sınavım var dedi gelmeyecekmiş. Her sene aynı şeyi bahane ediyor.” Elini havada sallayarak geriye yaslandı Alena. “Sınavlarınız mı başlıyor sizin haftaya?”
“Doğum günün mü? Ayın kaçında?”
Gülümsedi Alena. “21 Aralık. Sınavın varsa da gel lütfen.”
“Sınavlar yılbaşından sonra, ocak ayının ilk haftası başlıyor,” diye mırıldandım gülerek. Muhtemelen yanaklarım domates olmuştu ve boynum, ve kulaklarım… Hıçkırdım. Elimi ağzıma götürdüm ardından. “Aral tam bir düzenbaz.”
Varis’in bakışlarını üzerimde hissediyordum ama inadına ona dönmüyordum. Alena’nın gözlerini ona çevirdiğini fark ettiğimde istemsizce kaşlarım çatıldı. Sanırım şarap kafası gelmişti, o yüzden doğru çalışmıyordu beynim çünkü az önce Varis’i Alena’dan kıskanmıştım.
Su bardağına uzanıp kafama diktim.
Bir süre sonra bulaşıkları birlikte halletmiştik. Saat akşam 10’a geliyordu. Sabah erken kalkacağımdan eve gitmek istiyordum ama bir yandan da biri film açalım dese de koltukta uyusam diye düşünüyordum. Alena öyle bir şey söylemişti kumandayı bulmak için salona giderken.
Sonunda bulaşık makinesinin önünde dikilirken başım hafifçe yana tartıldığında sıcak bir el yanağıma yaslandı, refleks olarak hızlıca başımı kaldırıp arkamı döndüm çatık kaşlarımla. “Kuzen,” diye seslendi Varis içeri doğru. “Bizden paydos.”
“Hayır ya.” Elimi kaldırıp koluna koydum kazağının üstüne. Gözlerimi açmayı becerdiğimdeyse çenemi kaldırmış yüzüne bakıyordum. “Alena film açacaktı.”
“Alena kendi izlesin filmini. Biz gidiyoruz,” dediğinde itiraz etmek için enerjim yoktu. Kendim söyleyemez miydim peki uykulu hâlime karşı eve gitmek istediğimi? Gayet söyleyebilirdim ama yalnızca tartışmak için enerjim vardı. Ada yine aynı Ada’ydı.
Üzerimi değiştirmek için içeriye gideceğim sırada Alena saçmalamamamı, daha sonra getirebileceğimi söylemişti üstümdekileri. Kafamı sallayıp iyi geceler dilemiştim yalnızca. Asansörde çıtım çıkmamıştı, ışıklandırmadan nefret etmiştim. Gözümü alıyordu beyaz ışık.
“İki kadeh şarapla sarhoş olanını da ilk defa görüyorum,” diye mırıldandı Varis, asansörden çıkarken elimden yakalayarak beni. “Buradan Ada. Bak, merdivenler var.”
“Çok mu gördün daha fazlası ancak keseni?” Kaşlarımı çatarak merdivenlerden inmeye başladım. Birkaç adım sonrasında dış kapıdan dışarı çıktığımızda soğuk tokatlamıştı sıcak yanaklarımı. Öyle ki sonuna kadar açmıştım gözlerimi. “Ayrıca üç bardak şarap o. Ya da kadeh. Her neyse.”
Bir an çantam yok diye arkama baktım, sanki arkamdan gelecekmiş gibi. Daha sonra tam çantamı yukarıda unuttuğumu söyleyecektim ki Varis’in elinde olduğunu gördüm. Hatta montum da sırtımdaydı. Ben giymemiştim.
Otoparktaki siyah arabanın ön kapısını açtığında “Parazit’e iyi geceler demedim,” diye mırıldandım içeri geçerken.
“Daha çok göreceksin sen o veledi.”
“Nereden biliyorsun?” Kaşlarımı çatarak başımı kaldırdım ve ona baktım. Arka koltuğa elindekileri bıraktıktan sonra tekrar yanıma gelip kafasını içeri soktu ve emniyet kemerime uzandı. Kemeri takarken başını önüme eğmişti, saçları yüzüme sürtünmüştü. Şampuan kokuyordu.
“Nereden biliyorsun?” diye sordum sorumu tekrarlayarak, kolumu boynuna dolarken. Bir anda yüz yüze geldiğimizde şaşkınlıkla gözlerimin içine baktı. Böyle bir hareket yapmamı o da beklemiyordu. Pekâlâ, ben de.
“Ada,” dedi Varis, tok bir sesle, elimi boynundan çekerken. “Gece gece eline koluna sahip çık. Sarhoşsun.”
“Ne olur çıkmazsam?” Kaşlarımı kaldırarak sordum.
Geriye çekildi. Kapıyı kapatırken camdan siluetine bakmıştım. Arkadan dolanıp gelip ön koltuğa geçtiğinde yanaklarımın içini şişirerek seslice nefes verdim.
Bütün yolu gözlerimi açık tutmaya çalışarak izledim, dimdik oturmuş, sırtımı koltuğa yaslamış ve altımızdan kayıp giden çizgilerini izliyordum asfalt yolun. Ne kadar süre geçtiğini bilmediğim bir zamanın sonunda tanıdık sokağa girdiğimizde araba sonunda durdu. Önünde durduğumuz araç benim beyaz Jeep’imdi.
Emniyet kemerimi çözdükten sonra kapıya uzandım. Varis de benimle aynı anda dışarı çıkmıştı. Hava buz gibiydi. Sanki her saniye daha da soğuyor gibiydi. “Keşke kar yağsa,” diye mırıldandım kendi kendime, arka koltuğun kapısını açarken. Çantamı aldıktan sonra tekrar kapattım.
“Yağmazsa yağan bir yere gideriz.”
Gözlerimi kırpıştırarak kaldırıma çıktığımda Varis’e döndüm, hemen önümde dikiliyordu. Dudaklarımı birbirine bastırdım önce, ardından yutkundum ve başımı kaldırıp yüzüne baktım. Sokak lambasının ışığı yüzüne vuruyordu.
“Yok, sen ayılmamışsın,” diye mırıldandı ellerinin tersini yanaklarıma yapıştırırken. Elleri her ne kadar sıcak olsa da benim yanaklarım daha sıcaktı, o yüzden bileklerinden tutup ittirdim onu. “Of, soğuk ya!”
“Gel.”
Eli elime dolandı, bahçe kapısından içeri girerken. Yağmur atıştırmaya başlamıştı yine. Bahçenin taşlı yolundan birlikte yürüdük, ardından kapının önüne geldiğimizde cebimdeki anahtarlarımı çıkartıp kilide taktım ve kapıyı açıp içeri geçtim. Botlarımı tekmeleyerek çıkardım. Koridorun ışıklarını yaktığım gibi salonun bir kısmı loş bir şekilde aydınlanmıştı, ileride merdivenler vardı ve odama gitmek için orayı aşmalıydım.
Ama ben dönüp kapıyı kapayan Varis’e “En sevdiğin kitap ne?” diye sordum.
Varis’in kısılan gözleri duvarda gezinirken dudaklarını ıslattı. “Hımm…”
“Şu sesi çıkarma ya.” Kafamı eğerek önünde dikildim. Montumu yere atmıştım. “Hımm ne ya?”
“Amma ya’lıyorsun ya,” dedi gülerek, inatçı bir tavırla eğdiğim başımı, çenemden tutup yukarı, yüzüne doğru kaldırarak. “En sevdiğim kitap Küçük Prens.”
“Herkes de o kitabı seviyor ya,” diye mırıldandım kollarımı göğsümde birleştirirken başımı yana çevirerek. “Sen nesini seviyorsun?”
“Bir çiçeği büyüten sevgi insanı değiştirmez mi sanıyorsun?”
Bu sözler tanıdıktı. Yutkunarak gözlerimi yüzüne çevirdim. Suratımdaki ifade bir anda yok olmuştu. “Kelebekle dostluk kurmak istediğime göre iki üç tırtılın kahrını çekeceğim elbet,” diye mırıldandım, hiçbir ton taşımayan sesimle birlikte. Onun sözleri de benimkiler de tanıdıktı çünkü kitaptan olduğunu biliyordum. Elimi saçlarımdan geçirdim, gelen farkındalıkla birlikte. “Varis,” dedim kısık bir sesle, gözlerinin içine bakarken. “Ben Küçük Prens’i hiç okumadım ki.”
“Olur öyle bazen,” diye mırıldandı kafasını hafifçe eğerek, bir elini kaldırmış, birkaç tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırmıştı.
“Ne olur?” Kaşlarımı kaldırarak sordum. “Okumadığın kitabın bilgisi vahiyle mi iner?”
Gülümsedi hafifçe, ardından saçlarımdan kayan elini çeneme götürdü yeniden. İki parmağının arasında hafifçe kendine doğru açılamıştı yüzümü. “İner,” dedi, mırıldanır bir sesle. “Bazen kafamızın içinde istemediğimiz şeyler oraya girer.”
“Sen neyi istemiyordun ki kafanın içinde?”
“Seni.”
Gözleri gözlerimde değildi artık, dudaklarıma bakıyordu yalnızca. Bir kolunu belime dolayıp beni kendine çektiğinde ellerimi kollarına koyup ondan destek aldım. “Ben de seni istemiyordum kafamın içinde.”
“Hani göğüs kafesindeydim ben senin?”
“Ben öyle bir şey demedim.”
“Dedin,” diye mırıldandı dudaklarını ıslattırken. Gözlerini gözlerime çevirdi yeniden. “Senin benim göğüs kafesimde ne işin var, dedin.”
Kafamı olumsuz anlamda salladım. “Çok zekisin. Böyle olmaz. Biraz aptalı oynamayı öğrenmen lazım.”
“Olmaz,” dedi tok bir sesle. “İki dakika yalnız bırakmaya gelmiyorsun sen. Bir bakmışım yine o gözlerle bakıyorsun bana.”
“Hangi gözlerle?”
“Bu gözlerle,” diye mırıldandı kafasıyla gözlerimi işaret ederek. “Ama Aral’la kavga ettiğimizi öğrendiğin zamanki gibi. Bahçede bırakıp giderkenki gibi. Havuzda ben sana güvenmiyorum derkenki gibi.”
“Ben sana güveniyorum,” dedim hiç tereddütsüz. Ardından içime çektiğim nefesi verdim aralık dudaklarımdan. “Ben kendime güvenmiyorum.”
“Şimdi de kendine güven sorunların başladığından mı iteceksin yoksa beni?”
“Ben seni ittiysem sen bana o güveni vermediğindendir.”
“Öyle diyorsan…”
“Öyle.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım yutkunarak. O kadar yakınımdaydı ki biraz daha uzansa bana değecekti. Aramızdaki santim hesabını fark ettiğimden beri kalbimin atış hesabı şaşmıştı.
“Neden kendine güvenmiyorsun?” diye sordu Varis, o an konuşmak yerine beni öpebilirdi ama konuşmanın daha önemli olduğunu düşünüyor olmalıydı. Bu hareketi bile göğüs çarpıntımı tetikliyordu.
Aşağı eğdiğim bakışlarımı yeniden yüzüne çıkardığımda sözcüklerimi toparlamaya çalıştım. “Sırtımı sana tamamen vermemeye çalışıyorum,” diye mırıldandım. “Çekilirsen düşerim diye.”
“Bu bana güvenmemek olmuyor mu?”
Kafamı olumsuz anlamda salladım hafifçe. “Sana güvenmemek, en başından sana yaslanmamak olurdu. Kendime güvenmek, yalnızca kendimi ne kadar başıboş bırakacağımla ilgili. Herhangi biri de olabilir. Bir insan tamamen birine kapılmamalı. O zaman o insan kendi isteği dışında gitse bile yıkılır. Ben yıkılmak istemiyorum, sen bana deprem mi olmak istiyorsun?”
“Sarhoş ağzın bile çalışıyor,” diye mırıldandı Varis, kendi kendine. “Ama anladım.”
“İyi.”
“İyi.”
Omuz silktim. Gözlerim tamamen kapanmıştı artık. Öyle uykum vardı. Bir ninni dinliyordum sanki beni ayakta uyutacak kadar ya da onun kokusu ve şarabın etkisi de olabilirdi bu. Varis Adin nasıl kokuyordu? Biraz parfüm, biraz şampuan… Bilmiyordum. Çözemiyordum.
Yanağını yanağıma yasladığında kaşlarımı çatarak kollarındaki ellerimi pazılarına çıkardım. Yanağı benim ateş yanağıma göre soğuktu ama bu sefer serinlik iyi gelmişti. Ellerimi alıp yukarı kaldırdığında istemsizce boynuna doladım. Kulağıma doğru eğilerek “Bacaklarını belime dola,” diye fısıldadığında ise kafamı salladım. Kollarımın altından tutup beni kaldırdığında dolamıştım. Tıpkı partide havuzdan çıktığımızdaki gibi. Bir eli belimde, diğeri bacağımdaydı.
Merdivenleri çıktığını hissettim, ardından kapıyı açtığını, ardından eğildiğinde sırtım yatağımla buluşmuştu. Gözlerimi açıp görmeye çalıştım ama etraf karanlıktı, altımdan kayan yorganı hissettim sadece.
“İyi geceler,” diye fısıldadı kulağıma, işte o zaman üzerime eğildiğini anlamıştım. İki eli iki yanımdaydı.
Kalkacağı sırada bileğinden yakaladım. “Gitme.”
Durdu. Ses gelmiyordu. Gitmiş miydi? Ama hayır, hâlâ bileğinden tutuyordum değil mi? Birkaç saniye sonra üzerime örttüğü yorganı kaldırdığımda yatağın ortasına doğru kaydım, gözlerim kapalıydı ama kaşlarımı çatmıştım.
Elimden kurtuldu, yatağın diğer tarafı çöktü, kaldırdığım yorganı da elimden çekmişti. Gözlerimi açıp kafamı kaldırdığımda bir kolunun arkadan omzuma dolandığını hissettim. Başımı yeniden yastığa yaslayacağım sırada yastık artık orada değildi. Varis’in göğsü oradaydı.
Rüyamda, kocaman bir bahçedeki büyük havuzun ortasında yüzen bir Küçük Prens kitabı vardı. Parmak uçlarımda doğrularak bakıyordum kitaba, ardından bir rüzgâr esti ve üşüdüm. Başımı kendi üzerime çevirdiğimde, sırılsıklam olduğumu işte o zaman fark etmiştim. Hatta öyle böyle değil, saçlarımdan aşağı akıyordu sular.
Çok geçmeden kafamın içinde kayboldum.
Alena’yı düşündüm. Kelebeği düşündüm. Beyaz bir elbise düşündüm. Ellerimi sürekli yıkadığım buz gibi bir su akıyordu musluktan, onu düşündüm. Düşündükçe üşüdüm. Üşüdükçe uzaklaştım kafamın içindeki imgelerden. Boğazım kurudu.
Sabahın ilk ışıkları odamdan içeri girdiği sırada gözlerimi birkaç kere kırpıştırarak açmıştım, sessizliği dinliyordum. Yanağımı yasladığım kumaş bir kazağa ait değildi, yastığıma gömülmüştüm. Avuçlarımı yatağa bastırarak doğrulduğumda odada yalnız olduğumu fark ettim. Varis gitmişti.
Gözlerimi ovalayarak kalktım yataktan. Dün gece eve gelişimizi hatırlıyordum. Yanıma yattığını da hatırlıyordum, yanağımda hissettiğim kumaşın sertliği hâlâ oradaydı hatta ama Varis burada değildi.
Odadan çıkıp koridorda ilerledim ve merdivenlerden indim hızlıca, mutfağa göz gezdirdim, ardından banyoyu kontrol ettim ve salonda dolaştım. Gerçekten yoktu. Ne zaman gitmişti? Hemen gitmiş miydi gece yoksa sabah uyanınca mı gitmişti?
Bu his korkunçtu. Ona söylediğim şeyi yapıyordum tam olarak kendime. Sırtımı tamamen ona yaslıyordum, hatta öyle bırakıyordum ki kendimi ellerimi kaldırıyordum; birlikte uyuduğumuz yatakta sabah tek başıma uyandığımda kötü hissediyordum. Halbuki yalnızca eve gitmişti çünkü okul vardı, değil mi? Belki üzerini değiştirdikten sonra tekrar gelirdi, okula birlikte giderdik. Ya da gelmesine gerek yoktu, arasa ya da mesaj atsa yeterdi.
O an kapının yanında duran çantama uzanıp telefonumu aradım, montumun cebindeydi ama ekranda hiç bildirim yoktu. Yalnızca beş dakika sonra alarm çalacağını gösteren bir geri sayım vardı.
Alarmı kapatıp üst kata çıktım ve banyoya geçip duşa girdim hızlıca. Boşu boşuna endişe ediyordum, Varis birazdan zile basıp suratımdaki ifadeyi gördüğünde kafamda kurduğumu söyleyip dalga geçecekti yine benimle.
Duştan çıktıktan sonra saçlarımı kurutup dalgalandırdım, ardından dolabımdaki yedek forma takımımı çıkartıp giydim. Çantama tıkıştırdığım için kırış kırış olmuştu. Çantamı hazırladım hızlıca, sanki geç kalıyormuş da bir yere yetişmeye çalışıyormuşçasına. Acelem niyeydi ki? Arabam vardı benim, trafiğin aksi yönüne sürdüğümden yirmi dakika almıyordu yol. İlk derse daha çok vardı.
Koyu gri kabanımı ve kalın tabanlı botlarımı giydikten sonra telefonumun ekranını kontrol ederken kapıdan çıktığım an, bahçenin hemen dışına park edilmiş siyah arabayı gördüm. Varis elinde bir şemsiye tutuyordu yağan yağmura karşı, ön koltuğun kapısına yaslanmıştı.
Bir an bir adım geri gittim bu manzaraya karşı. Neden haber vermemişti? İlaç bırakırken bile not yazmıştı. Neden giderken bir şey söylememişti?
Kapıyı kapatıp kilitledim telefonumu cebime atarak. Ardından kabanımın şapkasını başıma geçirerek bahçede yürümeye başladım. Varis beni çoktan fark etmişti, gözleri üzerimdeydi. Yüzünde herhangi bir ifade yoktu.
“Günaydın,” diye mırıldandım bahçe kapısını açıp kaldırıma çıkarken. “Ne zamandır bekliyordun?”
“Günaydın. On dakika oldu.” Varis kolunu uzatıp elini elime doladığı an beni yanına doğru çekti, şemsiyenin altına girmiştim böylece.
Kolunu belime doladığında kaşlarımı çatarak yüzüne baktım. Ellerim siyah kabanının üzerine çıkmıştı refleks olarak. Bir şey demeyecek miydi? “Eve uğramak için mi kalkıp gittin?”
“Hımm,” diye mırıldandı Varis, birkaç saniyeliğine gözlerini kısıp bakışlarını arkama çevirerek. Ardından yeniden bana baktı. “Bir işim çıktı.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Sabahın köründe?”
“Daha çok gecenin bir yarısı,” dedi beni düzelterek.
Düşünmek için gözlerimi kaçırdığımda arabanın üzerine yağan yağmura takıldı gözlerim. Gecenin bir yarısı ne işi çıkmış olabilirdi ki?
“Çok haklı bir soru.”
“Ha?” Şaşkınca gözlerimi yüzüne çevirdim yeniden.
“Gecenin bir yarısı ne işi bu dediğini tahmin edebiliyorum. Neden sormuyorsun?”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Doğrusunu söylemek gerekirse haklıydı, zaten ben hep ona sormadıklarım hakkında kafamda kurmuştum. Gözlerimi kırpıştırarak derin bir nefes aldım ve “Gecenin bir yarısı ne işi bu?” diye sordum tahmin ettiği gibi.
“Şu kadın, eve geldiğinde karşılaştığın,” diye cevapladı seslice nefes vererek. Sahra’dan bahsediyordu, üvey annesinden. “Sorun çıkartıyor. Babam yurtdışında olduğundan ben ilgileniyorum konuyla.”
“Nasıl sorun çıkartıyor?”
“Akli dengesi yerinde değil. Holding’e girmeye çalışıyor, bir zamanlar orada üst düzey yetkili olarak çalıştığı için çok fazla şey biliyor. Gece beni aradıklarında babamın ofisinin olduğu koridorda yakalanmış, eskiden kendi eğittiği bazı stajyerler hâlâ bizimle çalıştığından onların yardımcı olduğunu düşünüyoruz.”
Şaşkınca kaşlarım çatıldı, aralanan dudaklarımın arasından “İçeri girip ne yapmaya çalışıyor ki?” diye sordum. “O gün de eve girmeye çalışmıştı.”
“Güzel soru,” diye mırıldandı Varis. Yaslandığı yerden kalktığında elimden tutup benimle birlikte arabanın önünden dolanmaya başlamıştı. Kapımı açarken “Babamı bitirecek bir şey arıyor,” diye devam etti lafına. Koltuğa geçtim. Varis arkamdan kapıyı kapatmış, şemsiyeyi kapatıp bagaja atmış, ardından yanıma binmişti.
“Şu gazeteci gibi.”
Varis’in emniyet kemerini takan elleri yavaşladı, motoru çalıştırmadan hemen önce bana bir bakış atmış ama daha sonra önüne dönmüştü. “Evet. Ve yalnız değiller.”
Sahra denen kadınla Varis’in babası, Balamir Adin’in arasındaki şeyin iyi bitmediği ortadaydı. Sahra bu yüzden kendini sağlama alabilecek bir şeyler arıyor olabilirdi ya da intikam için. O kadından nefret ediyordum, ilk gördüğüm andan beri negatif bir enerjisi olduğunu düşünüyordum. Varis her ne kadar bir şey anlatmamış olsa da ben onun gözlerinde görmüştüm çocukluğunu, o kadın bir şeyler yapmıştı. Bir şeyler olmuştu o evde.
Bakışlarımı Varis’e çevirdiğimde profilini gördüm, yola odaklıydı. Bir şey söylemedi ama elini uzatıp bacağımın üstündeki elimin üzerine koydu gözlerini yoldan ayırmadan. Elimi elinin altından kaldırdım, ardından avucumu avucuna yaslayıp parmaklarımı onunkilerin arasından geçirdim. Kendimi büyük bir adamın elini tutan küçük bir kız gibi hissediyordum. Pamuk Hala, “Neyle beslemişler bunu?” diye sormakta çok haklıydı gerçekten.
Sessizliği gidermek amacıyla “Alena’yla çocukluk arkadaşı olduğunuzu öğrendim,” dedim keyifli bir ifadeyle başımı ona çevirerek. “Şimdiki hâliniz göz önüne alınırsa çocukken nasıldınız merak ettim.”
Varis’in kaşları kalktı, ardından bana dönerken çattı. Kırmızı ışıkta durmuştuk ve ön camdan aşağı yağmur damlaları akıyordu sürekli. “Bunu o mu söyledi?”
Kafamı salladım.
“Yakın değildik, hatta benden nefret ederdi,” diye mırıldandı Varis.
“Niye?”
“Çok sevdiği biri bana âşıktı. Peşimde dolanıyordu böyle sürekli. Alena da sinir olurdu, aşırı burnu havada başı dik bir şeydi böyle. Kıza ne yapıp ne yapmaması gerektiğini bir bir anlatırdı oturup. Tabii bu direktiflerinin arasında bana ilgi göstermesi yoktu, o yüzden hoşlanmıyordu benden. Oyununu bozduğumu düşünüyordu sanırım.”
İstemsizce gülerek önüne döndüm.
“Ne gülüyorsun ya?” diye sordu yüzünde düşüncelerimi çözmek ister bir ifadeyle.
“Çocukken aşk mı olurmuş?”
“Olurmuş,” dedi önüne dönerken, yeşil ışık yandığından gaza basmıştı. Kafamı olumsuz anlamda sallayarak başımı camdan dışarı çevirdim. Babam, Varis’in küçükken sessiz bir çocuk olduğunu söylemişti. Eğer daha o yaşta peşine kız takıyorsa pek de masum olduğu söylenemezdi.
“Sen ne yapıyordun o kıza?” diye sordum düşüncelerimin ağzımdan çıkışına engel olamayarak.
“Anlamaya çalışıyordum,” diye cevapladı tok bir sesle. O sırada okulun dağ yoluna sapmıştı. “Alena zehirlenmesi yaşıyordu kız, o sarışınla takıla takıla. Oyunlar kurup oynuyordu tek başına, iddialara giriyordu benimle, aynı evde tuvalete gitsem kapıda bekliyordu ruh hastası. Hayatı boyunca da tek yaptığı başıma dert açmak oldu.” Gözlerini birkaç saniyeliğine üzerime çevirdi o an. “Sonra gitti.”
“Gitti mi?” Kaşlarımı kaldırarak sordum. “Taşındı mı yani?”
Kafasını salladı Varis, okulun otoparkına girerken.
“Belki döner,” diye mırıldandı ardından.
Ağzım açıldı o an, kaşlarımı çatarak doğruldum ve yüzüne baktım. “Ne demek belki döner? İlk aşkın falan mıydı?”
“Bilmem, olabilir,” diye mırıldandı gülerek. Boş bir yere park etti arabayı. “Altı, yedi yaşında falandık.”
Elimi elinden çekerek emniyet kemerimi çıkardım. Beynime kan gitmiyordu. “Sen şimdi bana yedi yaşından beri çocukluk aşkını mı beklediğini söylüyorsun?”
“Hı-hı,” diye bir ses çıkardı Varis, bana dönerek. Emniyet kemerini çözdüğünde çıkan tok ses zihnimde yankılandı. “Sorun ne?”
Histerik bir şekilde güldüm önce, ardından çantamı da alıp kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Nasıl yanında ben varken, daha ikinci günden böyle bir şeyden bahsedebiliyordu?
“Ada,” diye seslendi arkamdan kapıyı açarak ama onu dinlemedim, merdivenlerden çıkıyordum. Okulun lobisine ulaştığımda henüz ders zili çalmadığından etrafta öğrenciler vardı. Bir anda elime bir el dolandığında hızlı yürüyor olduğumdan omzum acımıştı, bir anda durmuştum.
Varis önüme geçtiğinde kaşlarımı çatarak yüzüne baktım. Merdivenleri neredeyse koşarak çıktığımdan nefes nefese kalmıştım. “Adı ne?” diye sordum. “Adını söyle ben bulurum Instagram’dan falan. Bunca sene beklemişsin, daha fazla bekleme. Zaten daha sen çocukken yapışmış kene gibi, şimdi de sorun çıkarmaz merak etme.”
“Sorun çıkarmayacağı konusunda aksini kanıtlayabilirim.”
“Ne diyorsun sen ya?” Elimi sertçe kendime doğru çektiğimde elinden kurtulmuştum. “Varis senin sorunun ne? Kişilik bozukluğu mu yaşıyorsun sen? Kaç kişi yaşıyor senin içinde? Kaç tane kalbin var ya senin!”
“Sakin ol,” diye mırıldandı kollarımdan aşağı ellerini indirirken, iki elimi de yakalamıştı bu sefer. “Takılmak için söyledim onları.”
“Takılmak için söyledin?” Kaşlarımı kaldırarak inanamaz gözlerle baktım gözlerine. “Tamam o zaman Varis. Dökül.” Ellerimi çektim ellerinden. “Lisenin ilk iki senesi burada değildim ya ben hani? İki sevgilim oldu. İkisiyle de çok eğlendim, severek ayrıldık. Sonra bu okula geldim. Haberin olsun.”
Dudaklarını birbirine bastırarak gözlerini kapattı Varis o an ama bir şey söylemeden birkaç adım atarak koridora daldım. Öfkem geçene kadar mümkünse konuşmak istemiyordum onunla. Çocukluk aşkını gözlerinde parıltılarla bir güzel anlatmış, üstüne yarım kaldığını söylemiş, belki döner demişti bana. Belki dönermiş. Ne olur dönerse? Kıçıma tekmeyi basar mısın?
Sınıfa öyle hızlı ve öfkeli adımlarla girdim ki bir an herkesin gözleri üzerime çevrildi. Kenan en arkadaki masada oturuyordu, geriye kaymış ve bir bacağını masanın üzerine çıkarmış, elindeki tenis topunu tavana atıp havada yakalıyordu. Çisem ise hemen pencere önündeydi. Mermerin üzerine oturmuştu ve kulaklıkları takılı bir şekilde sallanarak telefonuyla ilgileniyordu.
Kenan’ın üzerimdeki bakışlarını görmezden gelerek kendimi sakinleştirmeye çalıştım ve sırama yürüdüm. Uzaklaştırma aldığını düşünüyordum ama yaklaşan sınav haftası dolayısıyla inisiyatif kullanılmış olabilirdi ya da ailesi araya girerek müdürle konuşmuştu. Belki de başka bir ceza almıştı. Çantamı bırakmış, kabanımı çıkartırken henüz dikkatini çekebilmiştim Çisem’in. Kaşlarını çatarak koca gözlerini üzerime çevirdi ve mermerden aşağı atladı. “Bu ne hâl Adakız?”
“Adakız, çevrimdışı,” diye mırıldandım sandalyemi çekip otururken. Ayaklarımı uzatıp geriye yaslandım ve kollarımı göğsümde birleştirdim. “Ada ama öfkeli, çevrimiçi.”
“Hayda…” Çantamı alıp sıramın yanına astıktan sonra sıramın üstüne oturdu Çisem, kulaklıklarını çıkartıp kucağına bıraktı. “Ne oldu? Öt bakalım.”
“Çocukluk aşkı varmış ya,” diye homurdandım kendi kendime. “Ayrılmışlar küçükken. Döner belki diyor.”
“Kim diyor?”
“Meymenetsiz.”
“Kim meymenetsiz?”
“O işte.”
“Kim o?”
“Çisem ya!” Sesimi kısık tutmaya çalışarak çatılmış kaşlarımı sıramın üstüne oturmuş bana suratında alaycı bir ifadeyle bakan arkadaşıma çevirdim. “Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Kim olacak?”
“Hımm…” diye mırıldandı Çisem, kafasını sallayarak. “Demek ilk kavga edilmiş.”
“Kavga falan etmedik,” diye cevapladım onu. “Tahrik etti beni kıskanayım diye. Öfkelendim. Takıldım işte dedi, ben de ödeşelim kafasıyla eski lisemde çıktığım iki çocuktan bahsettim.”
Çisem kuş gibi kafasını öne attı, ardından geriye çekti kaşlarını çatarak. Ağzı açık kalmıştı. “İyi de, sen kimseyle çıkmadın ki? Çıkma girişiminde bulundun, onda da Mert salağı oyun oynadı sana.”
“Biliyorum,” diye mırıldandım gözlerimi kaçırırken. “Ama o bilemez. Eski okulumda ne olduğunu yani.”
“Hımm…”
Gözlerimi yukarı kaldırarak alttan baktım ona. Ne düşünüyordu?
“Sen Kadıköy’deki Fransız lisesine gittin değil mi?” diye sordu kuşkuyla. “Bildiğim kadarıyla Alper’in orada arkadaşları var eski basketbol takımından. Alper tanıyorsa Varis de tanıyordur. Bir bakmışsın anandan emdiğin sütün kaç litre geldiğini biliyor.” Gözlerini kırpıştırdı. Ders zili çalmıştı.
“Saçmalık,” diye mırıldandım. “Ben kimseyle arkadaşlık kurmadım o okulda, kimse hiçbir şeyimi bilmiyor. Başka okullardan birileriyle de çıkmış olabilirim.”
“Şu an konu bu değil.” Öğretmenler zili çalarken masadan aşağı indi Çisem, hafifçe eğilerek bana baktı. “Bence bu konu hakkında bir şey söyleme ona. Tepki vermesini bekle, bakalım ne yapacak.”
“Ya konuşmazsa benimle? İlk hamleyi benden beklerse?”
Matematik hocası sınıftan içeri girdiğinde herkes sıralarına oturmuştu. Çisem de. Başını bana çevirdi hocanın kendi masasına eşyalarını bıraktığı sırada, ardından hafifçe eğilerek “Sen bir şey yapma. Kendi sıçmış, kendi temizlesin,” dedi tok bir sesle. Yumruğunu kaldırdı havaya, sıktı, ardından kafasını sertçe salladı bir kez.
Kafamı sallayarak güldüm. Her zamanki gibi beni sakinleştirip yol göstermişti.
Matematik dersi biz denklemlerle boğuşurken geçti. Teneffüse çıkmayıp işlediğimiz kısmı tartışmıştık arka pencerenin önünde. Diğer dersten sonraki teneffüste de sınıfı terk etmedim ama gözlerim sürekli kapıdaydı. Sınıfıma gelir miydi? Gelirdi. Ama gelmemişti.
Öğle teneffüsüne çıkacağımız sırada Çisem’le koridorun sonundaki kızlar tuvaletine yürüdük, içerisi boştu. Ben en sondaki kabine geçtiğimde Çisem omzunu kabinin kenarına yaslamış, Instagram’da geziniyordu. “Alena beni doğum günü partisine davet etti,” diye mırıldandı, dış kapının açıldığını duyduğum sırada. “Aslında o akşam kuzenlerimle takılacaktık ama sattım hemen. Alena, beş hödükle oturup göbeğim patlayana kadar yiyip içmekten daha ilginç geliyor.”
İşi halletmiştim, kabinin kapısını açtığım an Çisem kapıya yaslanıyor olduğundan içeri doğru tartıldı ve telefonu elinden fırlayıp kayarak duvarın dibine çarptı. “Of hayatta almam ben onu oradan,” dedi tam karşımdayken, hafifçe eğilerek. “Sen olsan hangisini seçerdin? Mikroplarla kaplanmış bir telefonu tuvalet zemininden almak mı yoksa yeni bir telefon almak mı?”
“İnsan zengin olunca iyice şaşırıyor herhalde,” diye mırıldandım gülerek. “Alkollü mendille silsek sonra? Revirde vardır.”
“Peçeteyle alayım o zaman telefonu. Canım kabım daha yeni almıştım ama ya…”
Kapanan kabin kapısına uzandım o an çıkmak için ama duyduğum kelimeler buna engel oldu. Çisem telefonu peçeteyle almış doğrulmuştu, iki parmağının arasında iğrenircesine tutuyordu telefonunu. Aslında Safir’in tuvaletleri her zaman çok temiz olmuştu ama mikropları ve bakterileri çıplak gözle göremiyorduk değil mi?
“Kavga mı etmişler?” diye sordu biri, kulaklarıma dolan su sesiyle birlikte. Biri ellerini yıkıyordu.
“Hem de herkesin önünde.”
“Yine mi?” diye homurdandım kısık bir sesle fısıldarcasına, Çisem’e doğru. Çisem gözlerini büyültüp işaretparmağını dudaklarıma bastırdı ve bakışlarını dışarısını görebiliyormuş gibi kapıya çevirdi.
“Belki ayrılmışlardır,” dedi en son konuşan kız. “Belki Varis yılbaşı partine gelir, Alin. Reha Koç’la aynı kitap kulübünde olduğunuzu duymuştum. Yakın mısınız?”
Elimi ağzıma kapattım hiçbir ses çıkarmamak için. Alin. Alin hemen önümdeki kilidi açık kapının ardında mıydı? Onu, Toprak’la konuştuğumdan beri görmemiştim ama hepsinden önce onu görsem bile ne yapacağımı, nasıl davranacağımı düşünmemiştim.
“Sohbet ediyoruz arada,” diye mırıldandığını duydum tanıdık sesin. Reha’dan bahsediyordu. Bu Alin’di. “Varis geçen sene bir uğramıştı, belki bu sene yapacak daha iyi bir şey bulamaz.”
Çisem’le göz göze geldik. Alin’den haberdardı, sadece mojito olayında Alin’den şüphelendiğimi söylememiştim ona. Gözlerimi kırpıştırarak sertçe yutkundum. “Sakın ses çıkarma,” dedi Çisem dudaklarını oynatarak. “Onlardan sonra çıkarız.”
Kafamı salladım.
Birkaç kabin yandan bir kilit sesi geldi, ardından topuk sesi, kapı sertçe çarpmıştı. “Siz de bir tuvalette konuşmamayı öğrenemediniz be.”
Kumsal, diye düşündüm istemsizce. Alin’le Kumsal’ın arasının iyi olmadığını biliyordum ama nedenini bilmiyordum. Alin, bana gösterdiği yüzüyle, Kumsal’ın sadece bildiğim bir tarafından bahsetmişti. Nedense daha fazlası olduğunu hissediyordum. Kumsal’a sorsam anlatmazdı.
“Kumsal, bıkmadın mı şu kızla uğraşmaktan?” diye sordu aralarından biri. Dört kişi olduklarını düşünüyordum Kumsal’la birlikte. “Alin senin adını ağzına almıyor bile.”
“Alamaz zaten.” Kumsal’ın tavrı netti. Ellerini yıkadığını düşünüyordum gelen su sesinden dolayı. İki peçete çekti makineden. “Ha bu arada,” diye mırıldandığını duydum ardından. “Sen de biliyorsun bundan sonra Ada’nın gitmeyeceği hiçbir partiye Varis’in de ayak basmayacağını. Salın artık.”
Ardından kapının açılıp kapanma sesi duyuldu.
“Sinir ya,” diye homurdandı Alin, kapıya yürüdüklerini işittim. Kumsal’ın ardından beklemeden çıkmışlardı.
Kapıya uzanacağım sırada “Sen dur,” diye mırıldandı Çisem önüme geçerek. Kapıyı aralayıp kafasını dışarı uzattı, kontrol ettikten sonra açmıştı. “Tamam temiz. Çıkabiliriz.”
“O neydi az önce?” Sanki hâlâ buradalarmış gibi etrafa baktım ama ortalık da kabinler de boştu.
“Kumsal karısı ilk defa doğru konuştu, baş aşağı sallamışlar bunu belli.” Gülerek peçeteye sardığı telefonunu cebine sıkıştırdı Çisem, ardından aynı anda sabuna uzanıp sırayla sıktıktan sonra ellerimizi yıkadık.
“Alin,” diye mırıldandım aynadan Çisem’le göz göze gelerek. “O kızda bir şeyler var.”
“Benim de gözüm tutmamıştı zaten. Aşırı pozitif. Kimse öyle olamaz.”
Peçeteleri alıp ellerimizi kuruladıktan sonra lavabonun kapısına yürüdük, koridor boştu. “Ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu Çisem, ben elimi cebime atıp telefonumu kontrol ederken. Hiçbir bildirim yoktu.
“Şu yılbaşı partisine davet ederse gideceğim. Bugün çıkışta antrenman var. Karşılaşacağız.” Alin’e karşı tavrım net olacaktı bundan sonra. Şüphelendiğimi belli etmeyecektim ama ben izlediğim sürece oyununu oynamasına izin verecektim sadece. “Sen biliyor musun Kumsal’la Alin’in arasında ne olduğunu?”
Kafasını olumsuz anlamda salladı Çisem. “Ama Reha’yla konuşmak lazım, içimden bir ses onun bildiğini söylüyor.”
Kaşlarım çatıldı o an. Reha’yla Kumsal’ın havuz partisinde merdivenlerin altında konuştuklarını duymuştum, daha sonra hiç düşünmemiştim bu konu hakkında. Varis’in bana oyun oynadığını düşünüyordum ama ortada böyle bir ihtimal yoktu artık. O zaman, neden bahsetmişlerdi ki?
Alin, Reha’yla aynı kitap kulübündeydi.
“Aşk üçgeni kokusu alıyorum,” diye mırıldandım istemsizce.
Çisem iştahlı bir ifadeyle avuçlarını birbirine sürttü, gözlerini kısarak. “Göreceğiz.”
Koridorda kimse yoktu, yemekhaneye inmek için koridorun sonuna doğru yönelmiştik ki sınıfların birinin kapısı açıldı ve bir sarışın çıktı içeriden. Kumsal elinde ona haftalar önce aldığım telefonuyla dışarı çıkmıştı, onun ardından başka, uzun boylu bir çocuk daha çıktı ama aksi yöne yürüdüğünden ve koridor karanlık olduğundan suratını göremedik.
Çisem’le göz göze geldik o an, ardından Kumsal bizi gördüğünde adımları durdu. Seslice nefes verdi gözlerini üzerimizde gezdirerek. “Ne var?” diye sordu aksi bir ifadeyle. “Ne istiyorsunuz?”
“Çıkışta antrenman var değil mi?” Kollarımı göğsümde birleştirerek sordum. Kumsal, o sırada bizim Çisem’le içeride olduğumuzu biliyor muydu acaba? Biz kabine girdikten sonra da girmiş olabilirdi. Ya da bizden önce kabindeydi ve çıktığımızı düşünmüştü. Ama o zaman Alin ve arkadaşları rahatça konuşamazdı. Hem Kumsal neyi kanıtlamıştı ki laflarıyla? O gayet benim gözümün önünde de giydiriyordu Alin’e. Saklayacak bir şeyi yoktu.
İyice kafam karışmıştı.
“Sakın geç kalma,” dedi telefonunu önümde sallayarak, ciddi bir ifadeyle. “Yakında maçlar başlıyor.” Ardından bizi geçip merdivenlerden koşar adımlarla çıktı. Muhtemelen terastaki kafeteryaya gidiyordu.
Kumsal’ın arkasından bakarken Çisem’e döndüm onun ne düşündüğünü merak edercesine ama onun gözleri tam tersimize, koridorun sonuna odaklanmıştı. “Ne oldu?”
“Ben yemekhaneye iniyorum, sen de sonra gelirsin,” dedi Çisem tek nefeste. Koluma bir tane vurduktan hemen sonra Kumsal’ın çıktığı merdivenlerden inmeye başladı. Bir anda yok olmuştu.
Kaşlarımı çatarak başımı koridorun sonuna çevirdiğimde ne olduğunu anladım. Varis bu tarafa doğru yürüyordu, suratında sert ve kararlı bir ifade vardı. Yanıma gelene kadar bekledim, ellerim ceketimin ceplerindeydi. Aramızda bir adım bırakacağını düşünmüştüm ama elbette bırakmayacaktı. Ama yanımdan geçip gittiğinde şokla gözlerim açıldı ve bomboş bir ifadeyle yere baktım. Varis. Adin. Yanımdan. Geçip. Gitmiş. Miydi?
O an eli bileğime dolandı, bir anda sürüklenircesine kapısını açtığı boş bir sınıftan içeri daldığında beni de peşinden çekti. Sırtımı kapattığı kapıya yasladığında elimi bıraktı, kollarını etrafımdan yaslamış ve üzerime eğilmiş, yürürken takındığı aynı ifadeyle bakıyordu gözlerime.
“Ne oluyor ya?” diye sordum gardımı indirmeden, bileğimi ovaladım.
“Beni ilgilendirmez,” dedi tok bir sesle.
Nefes alış verişlerimi stabil tutmaya çalışıyordum ama her zamanki gibi yüzüyle aramdaki mesafe kısıtlı olduğundan bunu yapmam biraz zordu. “Ne seni ilgilendirmez?” diye sordum başımı kaldırarak, asi bir ifadeyle.
“Geçmişin beni ilgilendirmez. Ama şunu bil, benimle takılamazsın; bana takılabilirsin. Takıldığında da bırakmam.” Kanca gibi. “Gitmek mi istiyorsun? O zaman beni eylemlerinden çok kelimelerle incitmen lazım.”
“Kancana takıldıysam hiçbir parçamı sağ kurtaramam Varis,” diye mırıldandım yüzüne karşı. “Benimle oyun oynama. Bana kelime oyunları yapma. Çıkıp da çocukluk aşkını anlatma. Ben dinlemek falan istemiyorum başkalarını. Senin geçmişin beni ilgilendirir,” dedim işaretparmağımı göğsüne bastırırken. “Bilmem gereken bir şey varsa söyle. Unutamadığın biri varsa dürüst ol. Kafamın içindeki tilkileri oraya ben koymadım Varis, insanlar koydu. Ben yalnızca korkudan besliyorum onları. Elime yem vermezsen, ben de atamam önlerine.”
“Ada,” dedi ellerini iki yanımdan çekerken, boynumla yüzüm arasında bir yere yerleştirmişti onları. “Seni,” dedi gözleri gözlerime değdiğinde. “Sadece seni.”
“Ya çocukluk aşkın?” diye sordum.
Nefesini tuttuğunu hissettim. Ben de tutmuştum.
“Sadece seni.”
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.