1. BÖLÜM
Hepimiz kurtarılmayı istedik.
Bir sabah gelsin ve bir daha gece olmasın istedik.
Çünkü şeytanlar, karanlıkta parıldıyorlar.
Parıldıyor ve sana eşlik ediyorlar.
Eğer yüzünü aydınlığa dönmezsen, bir gece kazanacaklar.
Muhtemelen en düzenli ve planlı hayatlardan biriydi benimkisi. Yaşadığım evde başlıyordu bir kere her şey; kahvaltı ve akşam yemeklerinin saatleri belliydi. Asla gecikme yaşanmazdı ve her zaman bütün aile bireyleri vaktinde o masada olurdu. Orada olmak zorundaydınız. Duş almış, giyinmiş ve hazır bir şekilde.
Gözleri sürekli saatin üzerinde dolanan biri değildim ama konu evin kuralları olduğunda her şey fazlasıyla keskin bir çizgiye sahipti. Belki de bu yüzden, hiçbir zaman anlayışlı ve empati yeteneği gelişmiş bir birey olamamıştım. Bana bu fırsat tanınmamıştı çünkü zorluklarla boğuşmamıştım.
Benim bir kusurum yoktu. Belki de sorun, tam olarak buydu ve hikaye de tam olarak burada başlıyordu.
"O salak eteği giydiğine inanamıyorum, bahse varım pazaardan kumaş alıp kendi kesip biçmiştir.”
"Dikkat çekmeye çalışıyor. Artık gözlük de takmıyor, lens almış. Peh. Burnundaki izi gözlük izini gördün mü? Birinin bu kızın suratıyla fondöteni tanıştırması gerekiyor.”
Yorum yapmadığımı fark ettiğimde birden iki en yakın arkadaşımın da suratı bana döndü. Bunun iki sebebi olabilirdi: Bir, söylenecek her şey söylenmişti. İki, bu konu benim için yorum yapılmaya değer bir konu değildi.
Ama cevap bunların hiçbiri değildi. Bu sefer, değildi. Aramızda kesin olan sınırlardan birini çiğnemiştim ve onlar konuşurken dinlememiş, başka şeyler düşünmüştüm. Aslında buna kafa dağılması deniyordu ve günlük hayatta herkesin başına gelebilirdi ama bizim küçük arkadaş grubumuzda böyle şeylere yer yoktu, ne zaman olsa karşı taraf sinirleniyordu ve ufak bir tartışma çıkıyordu. Tartışma her ne kadar ilerlese de, gerçi, öğle yemeğine beraber oturuyor ve sorunlarımızı çözmek yerine arkadaşlığımıza kaldığımız yerden devam ediyorduk.
Yutkundum ve dudaklarımı birbirine bastırdıktan sonra gözlerimi etrafta gezdirdim. Bahçede, çimlerin üzerine serdiğimiz bir örtünün üstünde oturuyorduk. Meyve ve içeceklerimiz vardı. Üçümüzün de gireceği bir ders daha vardı fakat 1 saat sonraydı bu yüzden şimdilik güneşin altında güzel havanın tadını çıkarıyorduk.
Peki kızlar kimden bahsediyor olabilirlerdi?
Ah... Evet, elbette. Oradaydı. Hazırlık sınıfından Duygu. Bir ay önce yeni dönem başladığında o da okula yeni başlamıştı ve aptal kız, okulun ilk günü buzlu içeceğini üzerine dökeceği bir beni bulmuştu. Aslında hava çok sıcaktı ve bir an serinleyip mutlu olmuştum ama bu yalnızca bir saniye sürmüştü çünkü o gün annemin hediye ettiği Chanel şort-ceket takımını giyinmiştim ve aptal kızın içeceği böğürtlenliydi. O sarı takımı İstanbul'daki en iyi kuru temizlemeci bile kurtaramazdı ve annem farkına vardığında, azabından ben de kurtulamamıştım.
Bu yüzden Duygu'dan nefret ediyordum ve onu ne zaman görsem aklıma o gün geliyordu.
Giydiği eteği süzdüm; lacivert ve uzundu, sanki düz bir kumaşı belinize dolamışsınız gibiydi ve on tarafında bir bacağının çıkacağı kadar derin bir yırtmacı vardı. Elinde kitaplarıyla beraber Yabancı Dil Fakültesi’ne yürüyordu.
Beyaz spor ayakkabıları gözümü aldığında önüme döndüm ve gözlerimi devirerek "Bırakın şu zavallıyı, ucuz kumaşı geçirmiş işte çengelli iğneyle üzerine," diye mırıldandım.
İnci kafasını geriye atarak kahkaha attı. “Çengelli iğne mi? Çok iyiydi.”
Ama bu cevabım Eylül'ü tatmin etmemiş gibiydi. Tek kaşını kaldırdı ve "Nereye dalıp gittin?" diye sordu. "Yoksa cuma günkü partiyi mi düşünüyorsun hâlâ?”
Suratımı buruşturdum. O aptal partiye gitmek istemiyordum çünkü orada Mete'yle karşılaşacağımı biliyordum ve onun kadar acımasız biriyle aynı ortamda bulunmak istemiyordum, liseden sonra onu bir daha görmeyeceğimi düşünmekle çok fena yanılmıştım çünkü arkadaşları buradaydı ve arada kampüse geliyordu.
İt herif.
"Bir şey olmayacak, o şerefsizin olay çıkaracağını falan sanmıyorum.”
İnci benim tarafımı tutarak ağzına bir elma dilimi attığında Eylül kucağındaki içeceğin pipetiyle oynuyordu. "Ben güvenemiyorum açıkçası. Geçen hafta karşılaştıklarında Alena'ya nasıl baktığını gördün mü? Kızı avucunun içinde zannediyor." Bana döndü. "Bence ona iyi bir ders vermelisin. Böyle piç kuruları etrafta çok, hadlerini bilmeleri gerekiyor.”
Evet, elbette.
Bir süre sonra sıkıldığımızda etraftaki insanların giydiklerini oylamaya başladık, ardından ders saatlerimiz geldi ve ayrılan ilk ben oldum. Geçen sene birçok yönden daha rahattım çünkü üniversitede ilk yılımdı ve hazırlık okuyordum fakat bu sene, Bilgisayar Mühendisliği bölümünde ilk yılımdı ve birinci sınıftım. Bu da, daha çok çalışma ve daha çok konsantrasyon demek oluyordu. Ailemin benden beklentileri yüksekti. Çift anadal yapmamı istediklerini biliyordum ve ben daha ilk yılın yarısında yorulmuştum.
Dersten sonra kampüsteki kahve dükkanının önünde kızlarla buluştuğumda saat öğlen 4'ü gösteriyordu. Dükkânın kapısından çıkan tanıdık kabarık saçlar ve lacivert kumaş etek ise, elbette ki Duygu'ya aitti.
"Uzak dur mikrop," diye homurdandı İnci, Duygu'ya dik dik bakarak.
Duygu'nun elinde bu sefer sıcak bir içecek vardı. Karton bardağa konulmuştu ve sıcaklığından etkilenmemek için bardağın ortasına geçirilen kartonlardan almadığından dökmemek için ekstra çaba sarf ediyordu. Muhtemelen avuçları yanıyordu.
O an keyfimi yerine getirecek şeyin ne olduğunu anladım ve yavaşlattığım adımlarımı hızlandırarak kızlarla beraber Duygu'nun yanından geçerken çantamı koluma takıyormuş gibi yaparak ona dirsek attım; böylece kahvesi döküldü. Hem de kitaplarının üzerine.
Birden yandığı için elindeki her şeyi yere atıp çığlığı basarken Eylül ve İnci şaşırmış gibiydi, ya da tıpkı benim gibi çok iyi numara yapıyorlardı çünkü bunu yapacağımı zaten biliyorlardı.
"Yandım! Ne yaptın!" Büyük bir şok ifadesiyle ellerini kocaman açılan ağzına kapattığında dudaklarımı gülmemek için birbirine bastırdım. Onunla uğraşmamıştım bile ve o Chanel takımımı mahvetmişti. Bunu hak ediyordu. Böğürtlenli lanet içeceğini daha dikkatli taşımalıydı.
Dizlerinin üzerine çöküp kitaplarını ve saçılan notlarıyla beraber defterini toplarken "Notlarımı mahvettin," diye söyleniyordu.
"Efendim, duyamadım?" diyerek diklendim.
Yutkundu ve kafasını kaldırıp kararlı ifademi gördüğünde kekeledi. "Ben... Şey…"
"Dikkatsizliğin yüzünden yine içeceğini döktün Duygu," diye mırıldandım ellerimi belime koyarak. "Onu daha iyi taşımalısın ya da senin için taşıyacak bir arkadaş bulmalısın. Biliyorsun, etrafında kimse yok ve yalnızca gözlüğünü çıkartıp lens takınca da olacak gibi değil. Özellikle de o eteği giyiyorken. O... Şeyi?”
Yüzünü buruşturarak başını eğdiğinde İnci ve Eylül göz göze gelip güldüler ve başlarını diğer tarafa çevirdiler.
"İyi misin?”
Kızlara baktığım kısacık bir sürenin sonunda bir erkek sesi duyduğumda önüme dönerek kimin Duygu'ya yardım etmek için eğildiğine baktım; İktisat bölümünden Enes'ti, ona yardım ettikten sonra beraber kalktılar. Birkaç saniye sora iki arkadaşı da yanında belirdi.
"Yine ne yapıyorsun Alena?" diye homurdandı Enes, Duygu'ya acıyan gözlerle bakıp ardından öfkesini bana çevirerek. Neden sürekli eğlenirken bu çocuğa denk geliyordum? Geçen sefer de hazırlık sınıflarının oryantasyon etkinliğinde karşılaşmıştık ve günümü cehenneme çevirmişti.
"Hiçbir şey." Omuz silktim. "Sadece bu arkadaşımız yürürken kahvesini döktü ve ben de aptallığına şaşırmakla meşguldüm. Sonra sen geldin. Artık beraber şaşırabiliriz.”
"Kızı rahat bırak," dedi mavi gözlerini kocaman açarak. "Geçen sefer de onunla uğraştığını gördüm.”
Duygu sonunda cesaretini toplamış gibi "Önemli değil," dediğinde herkesin dikkati ona çevrildi. "Ben kucağımdakilerle beraber kahveyi taşıyamadığım için döktüm. Alena'nın da durup benimle uğraşmaya geçmeye hakkı var, sonuçta kıyafetlerini mahvetmiştim ve ödeyemedim bile.”
"Ödeyemezsin de."Aptal masum kız tripleri. Her seferinde nasıl oluyordu da beni bu duruma sokmayı beceriyorlardı? Onun bir suçu yok, önemli değil, benim aptallığım, hakkı var… Hadi oradan! Beyaz atlı prensiniz geliyordu ve eliniz ayağınıza dolandığından kanatsız meleğe evriliyordunuz iki saniyede. Bütün bu oyunu görebilen de bir tek bendim ya, şaşıyordum etrafımdakilerin benimle aynı okula girebildiğine.
“Kimsenin seninle uğraşmaya hakkı yok Duygu,” diyerek araya girdi Enes. “Saçma sapan şeyler düşünme. Olur böyle şeyler.”
O sırada Enes'in yanında duran iki arkadaşını görebilme fırsatım oldu; ikisini de daha önce hiç görmemiştim, gördüysem de dikkat etmemiştim. Biri esmerdi, kolundaki Rolex marka saatten ve mavi kotunun cebinde potluk yapan BMW anahtarlarından zengin olduğunu anlayabiliyordum. Ayakkabıları da son çıkan Adidas koleksiyonundandı ve kulağına dayayıp konuştuğu, kap takmaya bile yeltenmediği yeni iPhone’u teorimi destekliyordu.
Fakat diğer çocuk, yani kumral olan; onun farklı bir aurası vardı. Siyah bir kot ve tişört giyinmişti. Kulağında küpe vardı, büyük ellerinde de yüzükler. Kollarından ve elinin üstünen de anlaşıldığı üzere dövme yaptırmayı seviyordu. Koyu renkli kripiklerinin çevrelediği yeşil gözleriyle öylece olanları izliyordu. Benden uzundu. Tanıdığım en uzun erkeklerden biriydi.
Telefonla konuşan çocuk sonunda aramayı sonlandırdığında olayı hiç takip etmediği gayet belli bir şekilde "Enes, mekana geçiyor muyuz yoksa ben kızı almaya gidiyorum," diyerek araya girdi. "Bu arada bu kim..." Durdu ve Duygu'yu süzdü. "Kahveni mi döktün? Bu mal mı çarptı sana?”
Ki, o mal, Enes oluyordu.
Enes sabır dilenir gibi "Doğukan oğlum bilgisayar oyunu oynamakta iki hücresi kalmış beynini de al siktir git, 8'de mekandayız işte," diyerek onu kovdu ve esmer olan söylenerek gider gitmez Duygu'ya döndü. "Alena sana bulaşmaya devam ederse haberim olsun.”
Bana attığı bakışa karşılık ona aşağılarcasına baktım. İşine bak be.
"Komiksin Enes," diye homurdandım kızlara doğru dönmeden önce. Ardından dönüp kapıya yürüdük ve içeri girdik.
"Az önce ne oldu öyle?"
Girer girmez Eylül kısa bir aydınlanma yaşadığında İnci'yle beraber az önce olanlar hakkında konuşmaya başlamışlardı ki kahvemi sipariş ederken dönüp hâlâ dışarıda dikilenlerin ne yaptığına baktım; Duygu, Enes'le konuşuyordu. Kızın suratındaki ifadeyi arkası dönük olduğundan göremiyordum ama Enes tam olarak zoraki bir şekilde sohbeti sürdürüyormuş ve iyilik meleği kesildiği içi pişmanmış gibi bakıyordu. Duygu muhtemelen böyle bir erkeğe aptal gibi sırıtıyordur.
Kumral olan, kafenin kenarındaki büyük taş duvardan birine oturmuş konuşmalarının bitmesini bekliyordu. Onları izlerken oldukça sıkılmış gibi bir havası vardı. Elini saçlarından geçirirken uzun parmaklarına ve o parmaklara geçirdiği yüzüklere bakıyordum ki yakalandım; bana döndü, hızlıca kafamı çevirdim önüme ve kasiyerin uzattığı fişi alıp elimde buruşturdum.
Beni görmüş müydü? Kafenin duvarları camdandı ama hafif karaltılmıştı, bu mesafeden beni görmesi mümkün müydü?
Bir anda bu konu hakkında o kadar savunmasız hâle gelmiştim ki bulduğum ilk boş anda dışarı çıkıp dikildiği yere geçecek ve içeriden kasanın önünü görebiliyor muyum diye kontrol edecektim.
Kahve arasından sonra öğleden sonraki dersler her zamanki gibi birkaç saniyede bitmiş gibi geldiğinde, akşam saat 7’te gelirken babamın gönderdiği şoförle eve gelmiştim. Klasik Alena Doran, daha sonra her zamanki gibi duş aldı, odasını topladı, üzerini değiştirdi, saçlarını kuruttu ve akşam yemeği için aşağıya indi.
Her zamanki gibi leziz duran yemeklerle donatılan masayı es geçerek televizyonun önünde oturup telefonuyla oynayan erkek kardeşimin yanına doğru çevirdim ayaklarımı. “Aral, ne yapıyorsun?”
Bana göz devirip elindeki telefonu gösterdi. Mobil bir oyun oynuyordu. ”Kör müsün?”
Kendimi onun yanına atıp başımı koltuğa yasladım. "Babam geldi mi?”
Kafasını salladı. "Duş alıp yemeğe ineceğini söyledi. Annem de arka bahçedeki serada. Her zaman aynı şey işte.”
Aral, 17 yaşında tam bir ergendi. Aramızda 2 yaş vardı evet ve benim de henüz çok farklı olduğum söylenemezdi ama kesinlikle onun daha gelişmiş ve olgun versiyonuydum. O ise, bilgisayar oyunları, kitaplar ve basketbolla ilgilenen tipik sarışın bir oğlandı işte. Belki benim bir tık daha sarı versiyonum. Hiçbir zaman iki kardeşin olabildiği kadar yakın olamamıştık ama aynı evde yaşıyorduk ve aynı kurallara boyun eğiyorduk, bu da bizi bir çeşit yoldaş yapıyordu ve bence bu kardeşlikten de öte bir şeydi.
Saat 8'e birkaç dakika kala babam da merdivenlerden indiği zaman Aral'la beraber ayaklandığımızda, hep beraber sofraya oturduk ve sessizlik içerisinde masadaki yemeklerden tabağımıza almaya başladık. Aral haklıydı, hep aynı şey olurdu; masa başında duyabileceğiniz tek ses tabak çatal sesleri olurdu ve bir süre sonra herkes doymaya başladığında klasik birkaç soru sorulurdu yalnızca. Nasıl gidiyor çocuklar? Okul nasıl çocuklar? Bla bla… Sorun şuydu ki, olumsuz bir cevap verme ya da herhangi bir sorunu belirtme şansınız yoktu ya da günlük hayatta başınıza gelen bir olayı anlatamazdınız…
Tabağıma yalnızca yoğurt ve salata aldığımda, en azından biraz beyaz et yemek maksadıyla küçük bir parça ızgara tavuğu da kenara bıraktım ve beni daha fazla doyurması için bir bardak suyu yavaşça içtim. Bu sırada yanımda oturan Aral'ın tabağına bakmadan da edemiyordum çünkü masada ne varsa üst üste sıvamış, dağ yapmıştı tabağını… Hiçbir zaman kilolu bir çocuk olmamıştı, ne yerse yesin oldukça zayıftı. En azından liseye geçtiğinde yağ hücrelerinin gazabına uğrayacağını zannediyordum ama hiçbir zaman öyle bir şey olmamıştı. Şanslı velet.
Ben salatamı didiklerken, babam bir yudum su içti ve geriye yaslanarak "Gününüz nasıl geçti?" diye sordu. İşte bu, her şey burada başlıyordu; günün sorusu. Bu sorunun cevabı belliydi ama ağzını açıp o cevabı vermek, oldukça zordu. Çünkü gerçekten zor bir gün geçirmiş olsak da asla sofranın tadını kaçırmamak amacıyla söyleyemezdik. Buna iznimiz yoktu. Bazen düşünüyordum… Babam sorularını gerçekten cevaplarımızı duymak için mi soruyordu yoksa sadece sormuş olmak için mi?
"İyi," diyerek soruyu Aral’a paslayan ben oldum.
Aral kafasını salladı ve eti çiğneyip yuttuktan sonra "Benim de günüm iyi geçti," diye mırıldandı.
Annem gülümsedi ve boğazını temizledi. "Biz iyiyiz. Sen nasılsın, canım?”
Hadi ama anne… Kapalı kapılar ardında ettiğiniz kavgalar bütün mahalleye naklen yayınlanıyor. Yoksa geçen yaz ev tadilattan geçerken babam evin duvarlarına ses geçirmez yalıtım da mı yaptırdı?
"Oldukça iyi. Bugün şirketimiz için bayağı kârlı bir işe daha imza attık, ortaklarla beraber yakında bir yemek vermeyi planlıyoruz.”
"Bu harika olur," dedi annem çatalını ve bıçağını tabağının iki yanına bırakıp dirseklerini masaya yaslanarak. "Bir mekan mı kiralayacaksınız yoksa evi mi hazırlatmalıyım?”
"Sanırım ev daha iyi olur.”
"Öyleyse davetlilerin bir listesini almam mönü hakkında fikir sahibi olmama yardımcı olur.”
"Sana mail atarım.”
Sana mail atarım. Baba, sen bu kadınla aynı yatakta uyuyorsun her gece biliyorsun değil mi?
İş ortaklarına mail atarsın, birlikte çalışmak istediğin şirketlere mail atarsın, okula mail atarsın… Karına değil.
Aral alttan bacağıma vurduğunda bir an yutacağım yoğurt boğazımda kaldı ve öksürdüm. Ağzımdaki yoğurt biraz tabağıma ve sofraya sıçramıştı. Üstelik annemlerin konuşması bölünmüştü ve ikisinin de gözü bana dönmüştü.
Pislik. Bilerek yapmıştı. Erkek kardeş mi yoksa can düşmanım mı belli değil.
"Özür dilerim." Suyuma uzanıp birkaç yudum içerken anne ve babam ayıplayan bakışları eşliğinde sohbetlerine geri döndüler.
Yemekten sonra birlikte sofradan kalktığımızda, Aral odasına gitmek için merdivenlerden yukarı çıkıyordu ki peşine takıldım. "Bilerek yaptın!”
"Ayağım uyuşmuştu, farkında değildim.”
Beni başından atmaya çalışıyordu. Her zaman aynı şeyi yapıyordu; ortalığı karıştırıp hesap vermeden kolayca sıyrılabileceğini sanıyordu ama beni başından atmak istiyorsa daha iyisini yapmalıydı.
Odasına girince kapıyı kapatamadan peşinden içeri daldım ve kapıyı kapattım. "Beni yemeğin ortasında babamın gözünün önünde kötü göstermeyi bırak!”
Gülerek tekerlekli sandalyesine oturdu ve eline aldığı tenis topuyla oynamaya başladı. "Boğazına kaçan yemek yüzünden hafifçe öksürmek mi kötü gözükmek? Sen o adama baba mı diyorsun bir de?”
Durdum. “Aral."
"Alena." Beni taklit ederek ismimi söyledikten sonra topu karşı duvara attı ve birkaç saniye sonra doğru yerlerden sekerek tekrar eline geldi. Bana asla abla demezdi. "Saçma salak triplere girmeyi kes. O kadar da önemli biri değilsin. O sofradaki soytarılar da sırf öksürdün diye seni evden atacak değil.”
"Laflarını böldüm.”
"Çok önemli." Göz devirdi.
"Bir gün göz devirdiğinde irislerin arkaya gidecek ve bir daha gelmeyecek. Kes şunu yapmayı.”
Tekrar göz devirdi. "Engel olamıyorum. Bu eve alerjim var, yan etkisi de bu. Ya beni çekersin ya da kapı orada.”
"Beğenmiyorsan çıkar gidersin evden büyüyünce.”
"Senin yürüdüğün aptal yolu takip etmeyeceğim zaten merak etme, seneye bir gelsin sınavdan sonra bütün tercihlerimi şehir dışından yana kullanıp kurtulacağım bu evden.”
Şokla ağzım açıldığında kollarımı göğsümde birleştirdim. "Buna asla izin vermezler. Tercihlerini kendi başına yapacağını mı zannediyorsun?”
Omuz silkti. "Siklemiyorum, beni zorlarlarsa da kaçarım.”
Kaşlarım çatıldı. "Küfür etme. Saygısızsın.”
Sandalyede iyice yayılıp tekrar topu karşı duvara attığında "Hak edersen bakarız," diye mırıldandı. "Eee, bu gece çıkmıyor musun arkadaşlarınla? Barlara falan gitsenize siz sürtmeye?”
"Aral, fazla oluyorsun.”
"Ne? Öyle değil mi?”
“Kafam bozuk olmadığı sürece içmediğimi biliyorsun.”
"Geçen yılbaşı gecesini ne çabuk unuttun.”
"O bir istisnaydı." Kuzenlerime sinirlenip bütün aile birlikte geçirdiğimiz yılbaşı gecesi içmiş ve sarhoş olmuştum, karşılığında da bir hafta ev hapsi cezası almıştım ve harçlığımdan kesilmişti. Berbat günlerdi.
"Her neyse," dedi umursamaz bir şekilde. "Aptal arkadaşlarınla ne yaptığın umurumda değil. Çık odamdan." Ve önüne döndü.
"Neden benden bu kadar nefret ediyorsun? Çıkmıyorum, bana nedenini söyle. Ben sana saygıyı hak etmeyeceğim bir şey yapmadım.”
"Alena cidden, başım ağrıyor. Seninle uğraşamam şimdi.”
“Aral."
"Çık işte odamdan!”
Bir anda ayaklanıp bağırdığında sıçrayarak geri yürüdüm ve sırtımı dolabının keskin tarafına çarptım. Bir anda vücuduma yayılan elektrikle acıdan sırtım bir yay gibi gerildiğinde inleyerek ona yüzümü dönmüştüm.
"Of," diye homurdandı. "Ne oldu? İyi misin?”
"İyiyim," diyerek kapıyı açtım ve çarparak çıktım. Derin nefesler almaya çalışıyordum çünkü sırtımı çok kötü çarpmıştım ve acıyordu.
Odama girdikten sonra kapıyı kapatıp yatağımın kenarındaki iki kişilik koltuğa oturdum. Aral'ın neden bana böyle davrandığını hiçbir zaman anlayamamıştım ama bütün mantığımı kullanarak ergenliğine veriyordum. Beni sevmiyordu değil de, ters bir karakteri vardı ve zor bir insandı işte.
Hah. Bu özellikleri tanıyordum gerçi... Bu, tam olarak bendim.
O da benim gibiydi işte. Yalnızca, mıknatısın iki aynı kutbu birbirini itiyordu. Olay bundan ibaretti.
Yatağın üzerindeki telefonuma ardı ardına mesajlar geldiğini fark ettiğimde kalkıp elime aldım ve kilidi açmadan ekrandan okudum; kızlardandı, grupta bir magazin haberini tartışıyorlardı. Normalde olsa yatağıma yatar Skype'dan grup sohbeti açardım ama şu an bu yapmak istediğim son şeydi. Ağrıyan bir sırtım vardı ve moralim bozuktu, ki son söylediğim şey kızların asla uğraşmak istediği bir şey olamazdı.
Birbirimize hayatımızın kötü ve sıkıcı yanlarından bahsetmemeliydik... Bu keyfimizi kaçırırdı. Böyle şeylerin unutulması gerekirdi çünkü hayata böyle devam edilebilirdi.
Masama geçip ders çalıştığım birkaç saatin sonunda yatağıma yattığımda, pencerem sıcak hava yüzünden aralıktı ve tatlı esintinin dalgalandırdığı perdemi delip geçen Ay ışığı tam da yatağıma vuruyordu.
İnsanın, bazı eylemlerinin sebebi olmaz. Benimkilerin de birçoğunun hiçbir sebebi yoktu.
Ama bir kısmının, ufak bir kısmının, ufak bir sebebi vardı.
Ne yapıyorsun, Alena?
Ay ışığını izliyordum. Saat gece 3'ü geçiyordu ve uyuyamıyordum. Kıpırdaşan perdeler ve Ay ışığı odamın duvarlarına vuran hareleri dans ettiriyor, penceremin hemen yanındaki ağaca konmuş bir baykuş; uğultusuyla geceme eşlik ediyordu.
Akşam yemeğini ve Aral'ın sözlerini düşündüm. Haklı olduğunu biliyordum, aklı başında olan herkes aile yapımızı izledikten sonra böyle şeyler söylerdi ama ben Aral kadar cesur değildim. Çıkıp da üniversite tercihlerini şehir dışından yapacağından nasıl bahsedebiliyordu? Bu ancak anne ve babamın onu evlatlıktan reddetmesiyle olabilecek bir şeydi. Ki imkansızdı.
Eskiden beri her şeyimiz denetlenirdi, yediğimiz yemeklerden gittiğimiz alışveriş merkezine kadar her şey. Babam sırf paramızı nelere harcadığımızı görmek için ortaokuldan beri yalnızca kredi kartı kullanmamıza izin veriyordu. Okula kendi arabalarımızı kullanan şoförlerle gidiyor, asla mutfağa içeride hizmetçi varken giremiyorduk. Ya da bahçıvan bahçedeyken de dışarı çıkamıyorduk... Dengimiz insanlarla arkadaşlık kurmamız bekleniyordu; mesela Eylül ve İnci. İkisi de varlıklı ailelerden geliyordu ve ikisinin de eğitim düzeyleri inanılmazdı.
Bunca imkan ve yalnızca, ailelerimizin sözünü dinlemeliydik. Onun dışında özgürdük. Aral bundan vazgeçmek istiyor olamazdı.
Olabilir miydi?
O an aklıma zehir gibi onlarca düşünce akın etti. Ne yapıyorsun, Alena? Ertesi sabah okula gidip kızlarla dedikodu yapmak için mi uyuyorsun geceleri? Davetlerde annenin gösterdiği zengin züppe çocuklarla flört etmek için mi süsleniyorsun partilere? Biraz daha küçük aldığın kotunun içine girebilmek için sırf, atladığın öğünler canını sıkmıyor mu senin de? Nereye gidiyor ki hayatın? Şimdiye kadar hiç değişmediyse, sonrasında değişeceğini sana düşündüren şey ne?
Son versene?
Ay ışığına sırtımı dönerek diğer tarafa yattım ve gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım.
Ne yazık ki karanlığa gömüldüğüm an gözümün önüne Duygu'nun kahvesini nasıl kitaplarının üzerine döküp onu yaktığım geliyordu. Neden öyle bir şey yapmıştım? Bir de Enes'in arkadaşı... Şu dövmeli çocuk.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.