Onun Şeytanları
Onun Şeytanları
Matem Çiçekleri - 4. Bölüm
157 2

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
 
“Kaçmak istediğin geçmişse, kaçtığın kendindir.”

 
Milas

 
Bir yaşa dek annem, Azra ve bendik.

Azra’ya özel olarak öğretilirken annemle birlikte aldığımız Braille alfabesi ve işaret dili derslerinde babam yoktu. Her ne kadar katılacağını söylese de son dakika gelen aramalar ve ayarlanan toplantılarla iptal ettiği ders sayısı o kadar fazlaydı ki hiçbir derse katılmamış olduğunu fark eden annem bir süre sonra babamın alacağı dersleri tamamen iptal ettirmiş ve bunu her defasında bir bahane bulup gelmeyen babama söylememişti bile. “Bir gün gelmek isterse ne olacak?” diye sorduğumda “Gelmeyecek,” diye cevaplayan annemin sesi o kadar kendinden emin ve güçlü çıkmıştı ki bir daha sormaya cesaret edememiş ya da konusunu açmamıştım.

Azra’yı sevmiyor değildi ya da beni; sadece onun içinde sevgi, ilgi, şefkat denen duygular yoktu. Bir babanın, bir çocuğuna verebileceği en değerli şey zamanıyken; Alparslan Adin yoklamada hep yok yazılıyordu.

Buna rağmen Azra en çok babamı severdi. Göremese de duyamasa da konuşamasa da… Bir keresinde “Çok çalışıyor, bizim için,” dediğinde ona bağırmıştım ama duymadığını anlık gelen öfkeyle unuttuğum için öyle bir duygu kaplamıştı ki içimi, öyle bir koruma ihtiyacı hissetmiştim ki kız kardeşimi; öyle savunmasız, öyle küçük ve öyle narindi ki…

“Seni seviyorum baba, doğum günün kutlu olsun!”, yazdığı kabartmalı kartı ve evin işlerine bakan kadınla hazırladığı keki kahvaltı sofrasına getirdikleri sabahı unutamıyordum. Babam kartı okuyabiliyor gibi yapmış, Azra’nın küçük ellerini ve yanaklarını öpmüş, ardından işe gitmişti.
İşkolik herif o kadar dünyadan habersizdi ki kendi doğum gününü bile hatırlamıyordu, küçük kızının ona yazdığı kartı okuyabilmesi ne mümkündü hele de bütün derslerini ekmişken?
Varis bile biliyordu Braille alfabesini, işaret dilini. Azra’yla konuşabilmek için öğrenmişti.
Azra’yla konuşmak isteyen, konuşabiliyordu. Babamın böyle bir gayesi yoktu.

Hep “Sonra öğrenirim,” diyordu. Vakti olduğunda. Yaz tatilinde. Kış seyahatinde. Londra’ya gittiğinde… Çünkü orada daha iyi eğitimciler vardı ona göre. Hatta ona kalsa, Azra’yı ve bizi daha fazla bekletecekti iletişim kurabilmek için, kendi İngiltere iş seyahatine kadar.

Eskiden babamın annemi aldattığını, annemin bu yüzden hep üzgün ve stresli olduğunu düşünürdüm. Azra’yı kaybetmeden önce de defalarca kez boşanma konuları açılmıştı sonuçta. Ama böyle bir şey yoktu, Alparslan Adin asla evli olduğu bir kadını aldatmazdı; daha fenası, onu ve çocuklarını görmezden gelirdi.

Bu yüzden evlilikten nefret ettim.
Birbirini istemeyen iki insanı birbirine zincirleyen korkunç bir anlaşmaydı.

İnsanın içinde iyi ne varsa öldürüyor, sonsuz stres ve kaygı balonuna hapsediyordu. Eğer öyle değilse annemin o hâlleri neydi? Battaniye altında kendini şaraba boğup gündüz kuşağı dizilerini izlediği bitmek bilmez geceler? Sabaha karşı sızdığı için kaçırdığı veli toplantıları? Sırt ağrısından dik duramadığı yemek sofraları, ektiği arkadaş buluşmaları, gergin aile toplantıları?

Azra, bebekleriyle mutluydu. Mutluydu tabii. Dünyanın ne kadar çirkin olduğunu görmüyordu, duymuyordu, bilmiyordu. Dünyaya o güzel sesini vermiyordu bile. Azra için bu dünya fazla karanlık, fazla kasvetli, fazla çirkindi. Azra gün ışığının değmediği her köşeyi aydınlatan bir elmas, gökyüzündeki kara bulutları dağıtıp kendini gösteren bir yaz güneşiydi; bir melekti.

Dalgalı, kabarık beline kadar gelen kumral saçları ve koca yeşil gözleriyle peri kızlarına benziyordu. Annem ona en güzel, en tatlı elbiseleri giydirir ve kendi ne kadar kötü bir durumda olursa olsun saçlarını mutlaka yapardı.
Azra hiç yalnız kalmazdı.
Annem onu hiç yalnız bırakmazdı.

Bir gün hariç. O gün, Süheyla Hanım ile doğum günü partisine gitmek istemişti çünkü Azra. Süheyla Hanım eve uğramış, Azra’ya dolabından güzel bir elbise seçmişti. Annem saçlarını yapmıştı. Azra, birlikte uyuduğu tek boynuzlu balinası Bay Balina ile birlikte toz pembe elbisesi içinde gitmişti Süheyla Hanım ile. Yengemle.

O gün onu son kez gördüğümü bilseydim tembel kıçımı kaldırır ve bahçede kitap okuduğum aptal hamaktan iner, sarılırdım. Azra’ya fazla sarılmazdım ama sarıldığımda çok hoşuna giderdi. Biraz büyüktüm de o zamanlar, boyum çok uzamıştı ve daha çok yemeye başlamıştım. Azra’yı kaldırabiliyordum.

Hayır. Birazcık aklım olsa, ona her gün sarılırdım.
Ya da gitmesine engel olurdum Süheyla Hanım ile.
Süheyla Hanım’ın da o arabanın içine binmesine izin vermezdim.
Şoförün bile.
Birazcık aklım olsaydı.
Bir mucize olsaydı.

O an, uzanabileceğim kadar yakın ama bir o kadar da uzaktı.
Yapabilseydim eğer, herkesin hayatı değişirdi.
Doranlarınki hariç.

Yengemle Azra’nın başına bir şey gelmeseydi ve sapasağlam Doranların evine ulaşsalardı amcam Ada’yı ailesine teslim eder miydi? Ederdi. O zaman Alena yalnız büyümezdi, kız kardeşi olurdu yanında. O zaman belki ailesinin isteklerine karşı daha güçlü dikilirlerdi karşılarına, yapmak istemedikleri bir şeyler olduğunda. O zaman Aral bu kadar soğuk ve asabi yetişmezdi. O zaman Ada yalnız kalmazdı. O zaman Varis çocukken peşinden ayrılmayan kızdan uzak kalmaz ve yalnız büyümezdi, hatta Sahra’nın tacizlerine maruz kalmazdı. Babam, annemi sonsuza dek kaybetmezdi ve amcam, sonsuz bir yas tutmaya başlamazdı.

O zaman öfkeli, asi, sarışın bukleli ve beyaz elbiseli çok bilmiş o küçük kız böyle kendini bilmez, böyle karmakarışık, böyle gururlu büyümezdi; onu her defasında uçurumun kenarına sürükleyen ve bağımlı olduğu yanlış arkadaşlar edinmezdi.

Alena Doran benimle büyürdü.
Benimle. Ada’yla. Azra’yla. Varis’le. Aral’la.
Bir kedi, bir kitap, bir şarkı.
Bir kediyle, bir kitapla, bir şarkıyla.

“Boş mu?”

Viski bardağının dibinde kalan sarı zehri hafifçe sallarken durdum, omzumun üzerinden bakmama bile gerek yoktu izin isteyeni görebilmek için. Bir kızdı. Muhtemelen fiziğini ortaya çıkaran iyi bir elbisenin içinde, makyajlı ve saçı yapılı bir şekilde. Muhtemelen üzerine parfümünü boca etmişti, birini daha yüzünü görmeden kokusuyla etkileyebilmek umuduyla.

“Cosmopolitan.”

Tabii ki Cosmopolitan içecekti, bütün kızların klişe içeceği bu değil miydi?

“Yalnız görünüyorsun,” dedi kız bu sefer. Aslında onu görmezden ve duymazdan gelerek kabalık ettiğimi biliyordum ama efor sarf edecek gücüm de isteğim de yoktu bu gece.

Kız arkadaşının başka bir erkeği öperkenki fotoğraflarını gördüğünde böyle oluyordu demek ki insan!

Ayrıca, sikeyim ki böyle işi, tişörtüm kendini bilmezce o kokuyordu. Kendi sıktığım parfümüm değil, o. Onun parfümü. Onun şampuanı. Onun… Kokusu.

Ya da ben üçüncü bardaktan sonra artık hayal görüyordum.
“Ve berbat.”

Yüzümü buruşturdum. Yalnız görünüyorsun… Ve berbat mı?

Ona dönmek üzere, başımı kaldırmadan önce dizlerine gelen siyah elbisesinin altına giydiği topuklu ayakkabıları gördüm ve onunla ilgili hiçbir detay ilgimi çekmedi. Alena’dan önce, en azından karşı cinse tepki verebiliyordum. Beni böylesine bozduğunun farkında mıydı acaba o?
Ardından kızın ince belini ve boynuna ilerleyen elbisesinin boğazını gördüm. Sıfır kolluydu elbise ve elmacık kemiklerini açıkta bırakıyordu. Elinde parıltılı küçük bir çanta vardı ve az önce önüne bırakılan Cosmopolitan’dan bir yudum alıyordu. Doğal kumral saçlarının iki tutamını önüne bırakmış, kalanını arkasında toplamıştı ve kırmızı bir ruj sürmüştü. Koyu kahve gözleri vardı ve yaşına rağmen makyajı çok iyi taşıyordu teni.
Karşımdaki kadın annemdi.

“Ne...” Gözlerim kısıldı, şaşkınca açıldı ağzım, neredeyse viski bardağını düşürüp kırıyordum o an. “Ne?” diye sorabildim ekşimiş suratımla, iki harfi yan yana getirmekten aciz gibiydim.

“Çok sarhoşsun da o yüzden mi annenin sesini tanımadın yoksa uzun zamandır sesimi duymadığından mıydı Milas?” Annem gayet normal bir şekilde kokteylinden bir yudum alıp bana ışıldayan gözler, aydınlanan gülüşüyle bakarken benim kalbim heyecandan yüz seksen basıyordu.
Otobanda olsam kaza yapmıştım.

Annemle görüşmeyi bir süredir planlıyordum ama onu bir anda karşımda, burada, İstanbul’da görmek kesinlikle beklediğim bir şey değildi. Ve evet, onu görmeyeli uzun bir zaman oluyordu ama sesini tanıyamamış olmamı alkolle bahanelendirmek en mantıklısıydı.
Sanki mantıktan bahsedebilecek hâlim kalmış gibi…

“Bir iş görüşmesi için İstanbul’a davet edildiğimde geri çevirmek istemedim, toplantıdan çıkıp geldim buraya doğrusu,” diye açıkladı annem. “Uzun zamandır haber alamadığım oğlumun otelime yarım saat uzaklıktaki bir pub’da yalnız başına içtiğini öğrendiğimde otel odama dönüp kısa bir duş ve uzun bir masajın ardından uyumak seçeneklerimin arasında değildi elbette.”

Olmamalıydı da zaten. Özellikle beni bu kadar sık İngiltere’ye davet ediyorken. Ama gidemezdim çünkü okulum vardı, Alena vardı, Alena’nın dersleri vardı. Burada kurulu bir düzenimiz vardı ve yaz tatiline dek vaktimiz yoktu.

“Burada olduğumu nereden öğrendiğini…” Gözlerim kısıldı, ardından elimi yumruk yaptım ve seslice nefes verirken bakışlarımı kaçırdım. “Varis!”

Partiden ayrıldıktan sonra Ada’yı arayıp partinin adresini vermiş ve Alena’yı oradan çıkarmasını istemiştim, ardından telefonu Varis devralmıştı ve geleceğini, sadece nereye gelmesini istediğimi sormuştu. Geleyim mi diye sormayıp direkt geleceğini söylemesi muhtemelen deli piçin haberinin bile olmadığı bir nezaket kuralıydı, hatta bir yere gitmek istediğinde kimseye geleyim mi diye sorduğunu bile düşünmüyordum hayatı boyunca. Ve açıkçası, sarhoş olmak istemiyordum ama bir şeyler içmeye ihtiyacım olduğunu biliyordum; bu yüzden ona bir pub’ın adresini vermiş ve gelip bar taburelerinden birine oturmuştum.

Aptal herif annemin şehirde olduğunu nereden biliyordu ki?
“Ne zamana kadar buradasın?” diye sordum anneme.

“Birkaç gün daha buradayım. Uçağım bu sabah indi. Yarın sabah ve akşamını bana ayırmanı rica etmek için seni aramayı düşünüyordum ben de.” Elini kolumun üzerine koydu. “Kuzenine kızdın mı? Burada olduğum için bana kızgın mısın?”

“Ne? Hayır...” Ona baktım. “Hayır. Burada olduğun için kızgın falan değilim.”
“Yalnız kalmaya ihtiyacın olabileceğini düşünmüştüm aslında, her ne kadar şu an hayatında neler olduğunu bilmesem de.”

“Yanlış düşünmüşsün. Varis konusuna gelirsek de ne söylesem boş. Hep kendi bildiğini okur. Biliyorsun.”

“Biliyorum, ikinizi de çok iyi biliyorum,” diye mırıldandı annem başını sallarken. Bakışları beyaz ojeli parmaklarına düşmüştü. Yüzük parmağındaki alyansı ilk çıkardığı zamanlar, yüzüğün olduğu yerdeki derisinin teninin geri kalanına göre daha beyaz kaldığını gördüğüm anı hatırladım; artık değildi. Artık izi bile kalmamıştı.

Annem, Sahra dosyasını öğrendiğinde uzaktan ifade vermişti sapkınlığı hakkında. Ben henüz çocukken, bir şey bilmiyordu olanlar hakkında ama Sahra’dan hiçbir zaman hoşlanmamıştı ve en sonunda da benim o eve gitmemi yasaklamıştı.

Birazcık aklım olsaydı Varis’in bizimle yaşaması için anneme yalvarırdım.
Ama yoktu.
İkimiz de çok küçüktük.

“Milas,” dedi annem ardından, elini uzattı ve saç tutamlarımla oynadı dirseğini tezgâha yaslarken. Çenesini avucunun içine yerleştirmişti. Fısıldayarak konuştu sanki çok gizli bir şeyi sorar gibi, halbuki bağırsa umurumda olmazdı. Pub’daki kimsenin umurunda olmazdı. “Kız meselesi mi?”
Buraya gelerek planladığım her şeyi mahvettin anne.

Daha kötüsü, o senden önce mahvetmişti bile.
“Londra’da hayat nasıl?” Önüme döndüm, barmen bana bir bakış attığında bardağı önüne ittirdim yeniden doldurması için. İkiletmeden doldurdu. Annem de başka bir şey daha sipariş etmişti.

“Yağmurlu. Kasvetli. Resimlerimle ilgilenen ünlü bir galerici vardı biliyorsun ki gelecek sezon Londra’daki mekânında sergi açma teklifinde bulundu. Kabul ettim. Ayrıca Berlin ve İstanbul’da da bir sergi olacak.”
Biliyorum.

“Senin için harika bir haber,” diye mırıldandım kaşlarımı kaldırarak. “Heyecanlı olmalısın.”

“Ve stresli,” dedi annem gülerek. “Tahmin bile edemezsin. Aylarımı bu işe verdim, her şey tamamlandı. Planlama, davetiyeler, biletler, muhabirler, köşe yazıları, röportajlar… Önemli davetlerden önce kusma alışkanlığımı yenip saçımı ve makyajımı mahvetmeden, kekelemeden doğru düzgün sunumlarda bulunarak atlatabilirsem bu dönemi… Benim için gurur verici olacak.”

Omzumu sıktı hafifçe. “Sana da bilet göndereceğim. Londra’daki sergi için.”

“Gelebileceğimi sanmıyorum.”

“İstanbul’dakine zaten geleceğini biliyorum ama Londra’dakine özellikle gelmeni istiyorum Milas. Benim için çok önemli bu, oğlum…” Başını hafifçe eğerek gülümsediğinde, gözlerinin ve dudaklarının çevresindeki hafif kırışıklıkları görebiliyordum. Periler de yaşlanabiliyordu. Azra olsa burada, büyümüş olacaktı; sonra o da yaşlanacaktı. Beraber yaşlanacaktık. Eğer... Burada olsaydı.

“Şu görüştüğün adam… Galerici herif mi?”

Annem güldü, ardından görüştüğü adamdan bahsetmeye başladı. Galerici adam değildi, başka biriydi. Bir üniversitede profesör. Pazar günlerini birlikte yemek yaparak geçiriyorlardı, cumartesileri geziyorlardı. Cuma akşamları ise birbirlerinin evlerine gidip akşam yemeğini birlikte yiyorlardı. Hafta içleri ikisi de fazlasıyla meşguldü ama işler onlar için yolunda gidiyordu.

Aynısını kendim için de söyleyebilirdim, bir hafta öncesine kadar. Ama Alena’nın kafasını kurcalayan birçok şey vardı, kafasını karıştıran ve yanlış şeyler yapmasına yol açan; hatta yanlışını değil yaparken yaptıktan sonra bile fark etmesine engel olan bir şeyler… Benimle konuşmayı kesmişti. Benimle konuşmuyordu. Eğer o güzel ağzını açabilirse, açıklayabilirse, anlatabilirse neler olduğunu bana bile değil, önce kendine; birlikte aşabilirdik. Bunu o da biliyordu. Birlikte üstesinden gelirdik. Eğer bir sorunu varsa bu yalnızca onun sorunu değildi, benim de sorunumdu. Bizim sorunumuzdu.

Hâlâ o karanlık odada duvara karşı onunla olduğum anları düşünmekten alıkoyamıyordum kendimi; o bar köşesinde oturup annemle Londra hayatını konuşurken bile.

Neyse ki tişörtüm uzundu.

 

 
Ertesi sabah son birkaç haftadır yaptığım gibi erken, gerçekten erken bir saatte kalkıp heykel stüdyosuna gittiğimde hava henüz yeni aydınlanıyordu. Kafam çatlıyordu ve deli gibi uykum vardı ama teslim tarihi yaklaşıyordu, bir gün dahi boş geçiremezdim.

Dün gece annem de ben de araç kullanamayacak kadar içtiğimiz için taksiyle onun oteline dönmüştük ve koltukta uyumuştum. Dört saat sonra çalacak olan alarmı kurarken telefonumda hiçbir cevapsız arama ya da mesaj olmayışı biraz koysa da o kadar yorgundum ki bunun hakkında düşünerek kendimi uykusuz bırakacak bir dakikam dahi olmamıştı kafamı yastığa koyduğum an.
Ve annem uyanmadan odadan çıkmıştım.

Merve Hoca stüdyoya geldiğinde detay törpülemeleri yapıyordum ki elindeki karton kahve bardaklarını fark ettim. “Bayağı ilerlemişsin detaylarda,” dedi bir bardağı benim masama bırakırken, ki masa darmadağındı.

“Hatırladığım kadarıyla yapıyorum.” Kahveden bir yudum aldım. Sadeydi. Merve Hoca’yla ilk birlikte çalışmaya başladığımızda gelirken yine kahve almıştı ve kendi sevdiği gibi, fazla sütlü ve tatlıydı kahve. İçememiştim. Hödük olmadığım için sevmediğimi de söylememiştim. Hiçbir şey söylememiştim. Muhtemelen o, içmediğimi anlayana kadar bir hafta geçmişti ve en sonunda sade filtre kahveyle geldiğinde ve gerçekten içtiğimi gördüğünde arka taraftaki kırık heykellerden birini kafama geçirmeye çalışmıştı bardaklarca kahveyi ziyan ettiğim için. Ama hey, sabahları ondan bana kahve almasını rica eden ben değildim, değil mi?

Hödük olmamaya çalışırken gerçek bir hödük olmanın kitabını okumaya ihtiyacınız olursa bir gün, kapısını çalacağınız kişiyi biliyorsunuz.

“Hatırladığın kadarıyla, iyi hatırlıyorsun. Ya da öğrettiklerimi çabuk kaptın,” dedi Merve Hoca, üzerinde çalıştığım heykeli yakından inceleyerek. Bir elinde kahvesi, yanımda dikiliyordu.

Geri çekildim. Yurtdışına gittiğimde annemin ders verdiği atölyede birkaç dönem ders almıştım. Öfke problemi olan çocukları genelde boks yapmaya ya da spor merkezine gönderirlerdi, değil mi? Annem beni sanat atölyesine göndermişti. Çizmeyi, boyamayı, heykel yapmayı ve daha birçok şeyi orada öğrenmiştim. Hiçbir zaman tek bir bölüm hakkında profesyonelleşmek istememem, üniversitede İngiliz Dili okuyacağımın net kanıtıydı. Güzel Sanatlar’a bu yüzden gitmek istememiştim ayrıca. Hayatımda yeri vardı, olmalıydı da çünkü beni sakinleştiriyordu ama kitaplar ve diller üzerinde çalışmak çok daha fazlasını yapıyordu.

Bu yüzden bir sonraki dönem Fransızcaya başlıyordum.

“Kabul maili geldi mi?”
Ağırca başımı salladım.

Merve Hoca güldü. “Sen delisin, Milas. Gerçekten. Daha önce kafayı sıyırmış öğrencilerim oldu ve akıl almaz fikirleri yüzünden ya yurtdışındaki iyi yerlerden burslar kazandılar ya da tamamen kariyerlerini baltaladılar ama sen… Anlık hareket ediyormuşsun gibi görünüyor, aylar önceden daha kabulünü almadığın bir sergiye ürün hazırladığın için. Ama öyle güvendin ki kendine ve yaptın da… Planlı olduğuna yemin edebilirim aynı zamanda.”

Merve Hoca ülkedeki en iyi güzel sanatlar okullarından birinde ders veriyordu. Türkiye’ye dönüp sınavlara girmeye başladığımda aslında nereye gideceğimi çok iyi biliyordum çünkü puanım yeterliydi ve tercih listemin başına yazmıştım istediğim okulla istediğim bölümü ama Merve Hoca ısrar etmişti Güzel Sanatlar’ı tercih etmem için.

Annemin İstanbul’da açacağı sergiyi ve ülkedeki güzel sanat öğrencilerinden birinin bir köşede çalışmasını sergileyebilmesi için başvuruların açıldığını öğrendiğimde beklememiştim bile. Taslak, fikir ve ilerleyişle ilgili görsel ve sözel olarak bilgilendirmek gerekiyordu komiteyi. Görsel sanatlar öğrencisi değildim ama eğer kurallar açıkça okunursa, katılımcıların yeterlilik şartlarında yalnızca öğrenci olmaları yazılıydı. Spesifik olarak görsel sanatlar öğrencisi olmak gerekmiyordu. Tabii, kimse, ilgisiz bir bölümden bir öğrencinin yeterli sonucu çıkaracağını düşünmediğinden…
Ama işte. Geçmiştim. Üstelik sahte bir isimle.

Annemin komiteyle bir ilgisi var mıydı bilmiyordum ama sonuçta bu onun sergisiydi ve ismimi listede görme ihtimali vardı. Görürse, bir istisna yapmamak için kendini tutma şansı pek de yüksek bir olasılık değildi. Haksızlık olmaması için sahte bir isim kullanma fikri mantıklıydı. Kullanabilmiş olmam ise biraz komikti ama dediğim gibi, kurallar katı değildi ve esnetmek isteyenler için kapılar açıktı.

“Daha önce sordum biliyorum ama… Hiç cevap vermedin. Modelin kim?”

Elimi beze silerken dönüp Merve Hoca’ya baktığımda, henüz hazır olmasa da bitmeye yakın görünen heykelimi dikkatle süzüyordu. Ona eğer bir modelim olduğunu söylersem, muhtemelen nasıl tek bir fotoğrafını açıp bakmadan bu kadar iyi yüz kalıbını çıkartabildiğimi soracaktı.

“Nasıl bir tema ile sunmayı düşünüyorsun?”

Siyah kapaklı defterime baktım, çantamın hemen yanında; masanın üzerinde duruyordu.

“Bir fikrim var diyelim,” diye mırıldandım ellerimi temizlemeye devam ederken.

Bir saat sonra stüdyodaki işim bittiğinde ve duş alıp üzerimi değiştirmek için eve uğradığımda, Alena yoktu. Dersi olduğunu bildiğimden üzerinde durmadım ama evdeki her şey en son bıraktığım gibi durduğundan eve hiç uğramadığından şüphelenmiştim. Ada’da kalmış olmalıydı.
Telefonumu kontrol ettim. Sıfır cevapsız arama. Sıfır yeni mesaj.
Varis’i aradım.

“Birine konum attığımda, konumda kendisinin belirmesini beklerim; aylardır görmediğim ve hayatımdan habersiz birinin değil,” dedim düz bir sesle, telefonu açtığında. Duş almış, üzerimi değiştirmiş, evden çıkıyordum.

“Birisi diye bahsettiğin annen oluyor.”

“Aylardır görmediğimi ve hayatımdan habersiz olduğunu değiştirmiyor.” Artı, kendi sergisinde yapmak istediğim sürprizin bozulma ihtimalini de katabilirdik bu denkleme.

“Annen, İstanbul’a dönmeden önce babamı aradı ve buradaki durumlarla ilgili bilgi istedi. Tahmin edersin ki oğluyla uzun zamandır konuşmadığını buradan ben de çıkarabilirim ki ikimiz de senin uzak mesafe ilişkisine gelince ne kadar pasif olduğunu biliyoruz. Annenin o gece İstanbul’da bir iş yemeğinde olacağını bildiğimden, bağlarınızı güçlendirmeniz adına bir fedakârlıkta bulundum ben de,” dedi bencil piç, yine kendini haklı çıkararak.

Kahkaha atmak istedim yorumuna. Ama yapım gereği genelde, kahkaha atmak istediğimde de sıkıldığımda, öfkelendiğimde ya da başka yoğun bir duygu hissettiğimde attığım o düz, ruhsuz sakin bakışı atardım; kahkahayı değil.

“Ada’yla yatağımızı çalıp ona ahtapot gibi sarılarak kahvaltıda bile dibinden ayrılmayan sülük sevgilin hakkında bir şey sormayacak mısın?”

Ve öylece, kahkaha attım. Çünkü bu tam da Alena’nın yapacağı bir şeydi ve muhtemelen yalnızca onun yapabileceği… Çünkü bu denklem, Ada’yı Varis’in yanından ayırmayı gerektiriyordu. Mission Impossible.

“Ciddiyim. Aranızdaki bu her ne ise bir an önce çözmelisiniz, daha fazla buna katlanamam.”

“Yalnızca bir gece katlandın.”

“Yani? Yeterli.” Bekledi. “Ee? Ne zaman alıyorsun sarışını?”

Ceketimin önünü kapatıp motosikletime binmiş ve kaskımı elimde tutuyordum. “Almamı istediğinde,” dedim telefonu suratına kapatırken. Daha sonra fark ettiğinde ekrana bakıp sağlam küfredeceğinin farkında bir şekilde okula sürdüm.
 


 

“Buraya oturabilir miyim?”
Parmaklarımın arasında çevirdiğim kalemden dikkatimi ayırmadan başımı salladım tanıdık sese. Tanıdık olmasa da başımı sallayacaktım çünkü bu masalar ve sandalyeler okulun malıydı, değil mi? Yani birinin yanımdaki yere oturup oturamayacağına ben karar veremezdim.

“Uzun zaman oldu seni görmeyeli. Bu derse gelmiyordun,” dedi Duygu bilgisayarını açarken. Onda fark ettiğim ilk şey, parfümünü değiştirmiş olmasıydı. Bunu biliyordum çünkü tanıştığımız ilk haftalarda Alena’nın parfümünden kullanmaya başlamıştı. Gereksiz bir harcamaydı, her ne kadar parfüm çok iyi olsa da. Alena’yla ilgili her şey çok pahalıydı.
Aşkı bile.

“Bugün yapacak başka bir işim yoktu,” diye cevapladım Duygu’yu. Duygu, dün geceki partide var mıydı? Emin değildim. İçeri girdikten sonra gözüm yalnızca Alena’yı görmüştü.

“Sevgilini sakinleştirmekten başka mı?”

Ona döndüm. Yanıma oturmak için izin istediğinden beri ilk defa ona baktığımda, çoktan gözleri üzerimdeydi bile. Bunu dikkatimi çekmek için mi söylemişti yoksa ortaya yem mi atıyordu bilmiyordum. Duygu iyi bir kız olabilirdi ama bu okuldaki belirli grupların en çok sevdiği şey dedikoduydu ve dedikodular Alena’yı rahatsız ediyordu. Özellikle de Duygu’nun, Alena’nın eski arkadaş grubuyla güçlü bir bağlantısı varken.

Eski. Hah. Pek de eskide kalmamışlardı gerçi, değil mi?
Alena bunu dün akşam kanıtlamıştı.
Başka şeyleri de kanıtlamıştı.

Mesela bana rağmen başka bir çocuğu öpebileceğini ve bunun için oyunu bahane edebileceğini.
Oyun ya da değil, sikimde değildi. Başına silah mı dayamışlardı? Hayır. O zaman o soktuğumun yerinden kalkacak ve oynamayacağını söyleyecekti. İlişkimiz boyunca ne zaman bir kızla normal sohbet ettiğimi bile görse enseme binen ve ilişkimizi üçüncü kişilerin gözüne sokup sınırları çizen o değil miydi? Öyleyse nasıl bu kadar ikiyüzlü davranabilmişti?

İkiyüzlü değil. Hayır. Böyle düşünmemeliydim. Alena iyi değildi.
Yine.
Belki de hiç iyi olmamıştı. Sadece dikkati dağılmıştı.

“Neden bahsediyorsun sen?” diye sordum Duygu’ya düz bir ses tonuyla.

“Pekâlâ…” diye mırıldanarak önüne döndü Duygu. “Biliyorsun ki,” dedikten sonra yutkundu ve yeniden bana baktı. “Dün akşam Eylül’ün birkaç sene önce yaptığı bir hatayı tüm okulun dinlediğini bildiği hâlde yüzüne vurduktan sonra öylece çekip gitti. Eylül de bunun yanına kalmayacağını söyleyip duruyordu. İki tarafın da şu an sakin olduğunu söyleyemeyiz.”

Kaşlarım çatıldı. Ben Duygu’nun sözlerini idrak etmeye çalışırken Duygu da önüne dönmüş, kendi kendine konuşuyordu. “Siktir, fazla taraflı mı anlattım?... Ama bence Alena’nın yaptığı daha kötü… Gerçi Eylül ne yaptı bilmiyorum… Telefonlarını açmıyor. Okula da gelmedi…”

Bana fotoğrafları gönderen Eylül’dü. Belirli bir açı ya da değil, sonuçta bir yakınlaşma olmuştu ve o da fotoğrafları çekip bana göndermişti; o partiyi basacağımı bilerek. Yapmıştım da. Ardından çekip gitmiştim. Ve Alena da onu öylece, o hâlde bıraktığımı kabullenemeyen Alena da öfkesini kontrol edemeyip Eylül’e patlamıştı.

Herkesin öğrendiği neydi bilmiyordum ama Alena muhtemelen şu an en az Eylül kadar kötü hissediyordu kendine hâkim olamadığı için. Sonuçlarını düşünmeden öfkeden yaptığı şeylerin pişmanlığını bir ömür üzerinde taşımaya yemin etmiş gibiydi zaten ve benim hareketlerim onu tetiklemekten başka bir işe yaramamıştı.

Ortalık dağılmıştı ve bunda benim de parmağım vardı.
Telefonumu kontrol ettim ne bir mesaj ne de cevapsız arama vardı. Bir an, masadan kalkıp amfiden inmek için harekete geçtim ama anında durdurdum kendimi. Hayır.

Ben ona gitmeyecektim. O bana gelecekti. Bir mesaj, bir mektup ya da dumanla mı haber veriyordu ya da güvercin mi gönderiyordu bilmiyordum ama o bana gelecekti. Çünkü benden gitmeye niyetlenen o’ydu ve ben ona gidersem, hatasını görmesi çok uzun zaman alacaktı; bu süreçte daha çok zarar verebilirdi. Bana. Kendisine. Bize.

Bu yüzden yerime geri oturdum. Duygu bir şeyler anlatmaya devam etti ama onu dinleyemeyecek kadar dağınıktı kafam. Hoca geldiğinde kendimi odaklamaya zorladım ve birkaç yorumda bile bulundum dersle ilgili.
 

 

“Milas?”

Balamir Adin’in toplantı odasından çıktığım an koridorda üç kişi ile karşılaştım: Bir, Varis. İki, sekreterlerden biri. Üç, babam.

Burada ne işi olduğuna dair bir fikrim yoktu ama kardeşi, ayak bastığım şirketin sahibi olduğundan yollarının iş dünyasında sık sık kesiştiği su götürmez bir gerçekti.

Benim burada ne işim vardı peki? Ah, evet… Geri zekâlı kuzenim, öğlen suratına telefon kapattıktan sonra telefonlarımı açmayarak ve mesajlarıma cevap vermeyerek yılın ergenliğini gösterdiği için Ada’yı arayıp şirkette olduğunu öğrenmiştim.

Alena eve gelmemişti. Derste olduğum süre boyunca, eve uğramamıştı. Daha sonra da. Evde olduğumdan biliyordum bunu. Tabii, Harry Potter’daki görünmezlik pelerinini bir yerden bulup üzerine geçirdikten sonra dünyanın en sessiz hareket eden insanı rekoruna ulaşmaya oynamadıysa.
Ha ha.
Ha.

“Biz üst katta bekleyeceğiz,” dedi Varis, babamın elindeki henüz kapağını yeni açtığı mavi kapaklı dosyayı alıp sekreterle birlikte asansörlerin olduğu koridora ilerlerken. Yanımdan geçerken bana bir bakış atmıştı. Buraya gelecek kadar canım sıkılmıştı evet, ne vardı yani?

Alena’yla vakit geçirmeye o kadar alışmıştım ki kendi arkadaşlarıma bile ulaşmak istememiştim bir şeyler yapmak için. Çünkü bir şeyler yapacak olmak kötü hissettirecekti, sanki umursamıyormuşum gibi. Ama bir yandan da onun tarafından umursamıyormuşum gibi görünebileceğini hesaba katıyordum da. Sadece bunun hakkında bir şey yapmıyordum.

O da Alena’nın bir şey yapmasını istediğimden.
Hayır.
İstemek, kullanmak için doğru fiil değildi bu konuda.
O güzel kıçını kaldırıp bir şeyler yapacaktı.
Tıpkı dün gece yaptıkları gibi.
Cesur.
Her zaman cesurdu. Artık öyle değil miydi?

Öyleydi. Sadece bir şeyler onun içine kapanmasına sebep olmuştu ve ben bu bir şeylerden birinin, annesi olduğunu biliyordum.

“Biraz konuşabilir miyiz?” diye sordu babam, birkaç adımda karşıma geçip elini omzuma koyarak. “Annenin şehirde olduğunu duydum.”

Başımı çevirdim, ardından yorgun bir ifadeyle başımı salladım. Babam bizi az önce çıktığım boş toplantı odasına geri götürdüğünde kapıyı kapatmış, masanın bir köşesinde kalçasını yaslayarak oturmuştu. Boylarımız neredeyse eşitti, ben biraz daha uzundum sadece. Şimdi o oturduğundan ve ben karşısında dikildiğimden, baba olan benmişim gibi hissediyordum.

Öyle olabilirdim de. Azra’ya karşı. Çünkü karşımdaki adam öyle davranmamıştı.
Onu yapmaktan başka.

“Ee?” diye sordu. “Görüştünüz mü?”
Omuz silktim.

“Milas,” dedi dişlerinin arasından. “Baba oğul iki çift laf edemeyecek miyiz?”

“Görüştüm,” dedim sohbeti uzatmak istemediğimden. Ama bu akşam birlikte yemek yiyeceğimizden bahsetmedim.

“Otelde mi kalıyor?”
“Ne yapacaksın?”
“Sadece soruyorum.”
“Otelde kaldığını biliyorsun.”
“Belki senin apartman dairene gelir diye düşünmüştüm aslında.”
“Yalnız yaşamadığımı ve o kararın tamamen bana ait olmadığını biliyor, bu yüzden sormadan çat kapı gelmezdi ki gelmedi de.”
“Gelmediği için kızgın mısın?”

Sessiz kaldım. Bu konuşmayı nereye götürmeyi planlıyordu? Beni anneme karşı doldurmaksa amacı, o çok değerli vaktini harcadığını suratına da söyleyebilirdim. Çünkü kendisi çoktan farkında olmalıydı ve biraz aklı varsa hatırlatmamı hoş karşılardı.

“Biliyorsun… Onu bizimle kalması için ikna edebilirsin.”

Güldüm. Keyiften değil, karşımdaki adamın komik oluşundan dolayı. “Bunca yıl sonra onunla hâlâ bir şansın olduğunu mu düşünüyorsun?”

“Neden olmasın?” diye sordu omuz silkerken kollarını göğsünde birleştirerek. Takım elbisesi göğsünde gerilmişti. “Biz çok özel anılar paylaştık, Meyra ve ben...”

“Hümeyra,” diye düzelttim annemin adını. Ona sadece en yakınlarının Meyra diye seslenmesinden hoşlanırdı ve babamla bir yakınlıkları kalmamıştı. Belki onu affetmişti ama görüşmek istemediği barizdi.

“Meyra ve ben,” diye tekrar etti babam yine de. “Uzun zaman boyunca birlikteydik, uzun zaman evli kaldık. Bir çocuğumuzu kaybettik...”

“Umursadın mı ki?” Kaşlarım havada, sinir bozucu bir gülüş takınıyordum suratımda. “O varken umursadın mı ki onu kaybetmekten bahsedebiliyorsun? Ertesi gün kalktın ve işe gittin. Cenazeye katıldın ve işe geri döndün. Üzerine düşeni yaptın diye...” Kendi lafımı kendim kestim çünkü devam etmek istememiştim. Üzerine düşeni yapmak seni baba mı yapıyor, baba?

“Bana hâlâ kızgın oluşunu anlayabiliyorum evlat. Ama hepimizin acıyla başa çıkma şekilleri farklıdır. Beni en iyi senin anlayabilmeni beklerdim aslında, o gömüldüğün kitaplar hep başka başka insanların bakış açılarından yazılı değil miydi? Benim bakış açımdan, benim hayatımı dinledin mi benden? Hep gördüğünle yargıladın.”

Pekâlâ. Demek böyle oynamak istiyordu.

Başımı dikleştirdim, parmaklarım pantolonumun cebine girdi. “Küçük çocukların empati yeteneği büyük resmi görecek kadar gelişmemiştir. Zorunda da değiller çünkü biliyorsun, çocuk olduklarından hani. Yani hayır, o zaman da hayatında ne bok döndüğünü umursamıyordum… Şimdi de umursamıyorum.”

Soğuk bir bakışma geçti aramızda. Benimkine benzer yeşil gözleri vardı, soluk bir yeşil. Bu ailenin lanetiydi soğuk renkli gözlere sahip olmak belki de. Soğuk gözler, soğuk kalpler.
Buz gibi hayatlar.

Alena’ya beni en çok çeken de sıcacık olmasıydı belki de. Kardeşi, Ada da böyleydi. Ama Alena’nın ışığı çok farklıydı, gün ışığıydı o. Başka hiçbir köşede, o yanınızda olduğundaki gibi ısınamazdınız ya yanar ya buz tutardınız.

“Ve bunu sana söyleyen ben olmak istemezdim ama gidip annemi bulup da canını sıkma ya da kafanda anlamsız hayaller kurma diye söylüyorum, annemin sağlıklı bir ilişkisi var. Senin gibi kendini it gibi çalıştırıp tek gecelik ilişkilere adamadı. Gerçekten yapmayı sevdiği, onu mutlu eden işi buldu ve kendi hayatını kurdu. Kadının düzenini bozma.”

Dönüp gideceğim sırada kalkıp kolumdan yakaladı. Omzumun üzerinden baktım ona.

Duydukları onu öfkelendirmişti. Gözlerinin içinde görebiliyordum bunu. Belki çoktan biliyordu, belki hatırlatılmıştı ona gerçekler sadece…

Ama Alparslan Adin rasyonel bir adamdı, tıpkı kardeşi gibi. Annemi rahatsız etmeyecekti.

“Beni yanlış anlama, Milas, hiçbir zaman eski eşine dönmek için çocuğunu kullanan bir adam olmadım. Bunca yıl boyunca Meyra’yla iletişimim de hep bu saygı çerçevesi içerisinde kaldı,” dedi düz bir sesle. “Meyra dönmeden önce bir akşam yemeği yiyebileceğimizi söylemişti ve bu akşam birlikte yemek yiyeceğinizi biliyorum. Rahatsız olmayacaksan katılmayı teklif edeceğim, sen sorun çıkarmadığın sürece kabul eder.”

“Ne istiyorsan onu yap.”
Kolumu silktim, eli düştü.

“Alena’yı da getir,” dedi Alparslan, arkamdan. “Belki bir şey söylemiyor ama annen kız arkadaşını merak ediyor.”

Kapıyı sertçe kapatıp çıktım odadan.

Yorumlar

Matem Çiçekleri - 4. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.