Onun Şeytanları
Onun Şeytanları
2. Bölüm
490 10

2. BÖLÜM

Hangisi daha kötü?
Daha başlamadığın yolda yenilgiyi kabullenmek mi yoksa çizgiyi ilk geçen olduğunu herkes biliyorken kilometrelerce geriye sürüklenmek mi? Seçim hakkım olsaydı ilkini seçerdim, belki de bu yüzden ikincisi beni seçti ve bütün oyunu böyle yönetti.
Attığım her adım için iki adım geri sürüklendim hayatım boyunca.

İnsanlığa sorulacak bir ton sorum vardır, eminim fakat son zamanlarda aklımın kuytu köşelerini eşeleyen yegâne bir tanesi vardı ki çoğunluğun vereceği cevap hakkında oldukça şüpheliydim: Olacakları bilsen, bir şeyleri değiştirir miydin?

Hayır, diyemiyordum.

"Vişneli votka istiyorum," diye homurdanarak kapıyı açan çocuğu kenara itti Eylül ve içeriye daldı. İnci, şaşkınca Eylül'ün arkasından bakan çocuğu çenesinden tutup kendine çevirerek uzaktan öpücük attığında gülerek peşinden içeri girdim ve biz birlikte yürürken, çocuğun gözlerini devirerek ortalıktan kaybolmasını izledim.

Bugün Cuma'ydı ve ben, bu gece olmak istediğim son yer olan bu partideydim. Sebeplerine gelirsek... Bir, lise sonda takıldığım ve bana tekmeyi basan çocuk da buradaydı veya birkaç saate burada olacaktı. İki, ailem asla böyle yerlere gitmemi desteklemiyordu; hmm, yani, bilselerdi desteklemezlerdi. Bunu bile bile onlara söylemeyerek yalan söylemiş mi oluyordum? Bunun hakkında düşünmek başımı ağrıtabilirdi.

İçerisi her zamanki gibiydi. Bu partilere sık sık katıldığım söylenemezdi ama neredeyse hep bu evde yapılıyordu ve kokudan tutun yüzlere kadar her şey her seferinde aynı oluyordu. Doğum günleri hariç. O zaman dansözler geliyordu ve ortalık karışıyordu.

Gerçi bu haliyle de farklı olduğunu söyleyemezdim çünkü ne kadar çok sarhoş olursanız, ortamda o kadar yukarı çıkıyordun ve dans ediyordunuz. Yukarı çıkmak derken, gerçek anlamını kast ediyorum. Koltuğun üzerinden masaya, ardından omuzlara çıkmak gibi.

Ve beni yukarılarda görmek isteyen çok insan vardı, bu yüzden içmiyordum.

Eylül'ün peşinden mutfağa girdiğimde elindeki votka şişesini kafasına dikip kenara bıraktı. Havaya girmek için her seferinde aynısını yapardı. Ardından dönüp kenardaki isimlerini hatırlamadığım çocukların yanına yürüdü. "Yamaçlar nerede?”

Çocuk kafasıyla ileriyi işaret ettiğinde Eylül bana dönüp "Bir şeyler içmelisin," diye mırıldanırken boş karton bardağa kendi özel karışımından hazırlıyordu: Vişne suyu, kola ve votka. İçmeyi seviyor olsam bile, o bardakta benim bir günde almadığım kalori vardı ve eğer içersem dönüşte bütün yolu yürümek zorunda kalırdım.

"Kalsın." Dönüp çocukların işaret ettikleri koltuklara yürürken İnci'nin çoktan orada olduğunu fark ettim. Ne ara yanımdan ayrılmıştı hatırlamıyordum ama Yamaç'ın koltuğunun başlığına oturmuş, elindeki karton bardaktan içki içiyordu. Masanın etrafındaki koltuklarda tanıdık yüzler gördüğümde bir anlığına kaşlarım çatıldı: Enes, telefonla konuşan asalak Doğukan ve kumral çocuk da oradaydı.
Enes beni görünce kaşlarını kaldırıp geriye yaslandı. Onu umursamadan Yamaç'ın oturduğu koltuğun önünden geçip kenardaki tekli koltuğa attım kendimi ve bacaklarımı masaya uzatıp birbirinin üzerine attım. Üzerimde siyah bir kot şort ve askılı beyaz bir tişört vardı. Yeşil kareli bir gömlek de giyinmiştim ama her seferinde omuzlarımdan aşağı düşüyordu yani varlığı ve yokluğu birdi.

"Siz çocukların tanıştığını bilmiyordum," diye mırıldandım Enes ve Yamaç'a bir bakış atarak. Doğukan telefonuyla uğraşıyordu ama ben gelince bırakmıştı. Kumral çocuk Enes ve Doğukan'ın oturduğu koltuğun tepesindeydi ve aşırı ilgisiz duruyordu. Benim geldiğimi fark ettiğinden bile şüpheliydim. Yine de koltuğun arkasında, hemen yanında duran ve ona telefonundan bir şeyler gösteren esmer bir kız vardı ve gülüp duruyordu.

"Evet," dedi Yamaç. "Geçen bizimkiler beni ekince bilardoda tanıştık. İyi çocuk.”

Dalga geçercesine gülerek "Evet, orasını hepimiz biliyoruz," diye mırıldandım.

Enes de bana aynı bakışı attı.

Bu sırada Eylül, kolundan buraya sürüklediği sarışın çocukla beraber masaya yürüyordu. "Oyun oynayalım…"

"Aynen," dedi İnci ve göz göze geldiğimiz an kafasıyla ileriyi işaret etti. Parti evinin kapısından içeri giren tanıdık yüz, burnundaki gözlük izi yavaş yavaş yok olan kabarık saçlı Duygu'dan başkası değildi. Üzerinde bir kot pantolon, beyaz bisiklet yaka tişört ve hırka vardı. Selam rahibe.

"Kesinlikle oynamalıyız," diyerek bacaklarımı masadan indirdim ve koltuktan fırladım. Etraftakilerin bakışları bana dönerken ben etrafa ürkek bakışlar atan bu küçük kızın peşine düşmüştüm. Böyle bir partide ne işi vardı? Arka tarafta ot koklayan keşleri görse polisi arayacak gibi duruyordu.

"Sen." Koluna girip beklemediği bir anda onu bizim masaya yönlendirdim. Şokla bana dönüp "A-Alena?" diye sorduğunda "N'aber?" diyerek samimiyetsiz bir şekilde gülümsedim. "Arkadaşlarım ve ben oyun oynuyoruz fakat yeterince kalabalık değiliz. Bize katılmaya ne dersin? Hem beyaz atlı prensin Enes de var, yani sana dokunamam. Güvendesin.”

“Ne?"

Duygu ve aptal saf bakışlarını masamıza ulaştırdığımda onu az önce oturduğum tekli koltuğa yönlendirdim ve Enes'in yayıldığı ikili koltuğa yürüyerek ona sertçe "Kay kenara," dedim. Önce ciddi olup olmadığıma baktı ama hemen ardından Doğukan'ı itip koltuğa oturdu. Bana açtığı yere oturunca, hala tepemde oturan kumral çocuğu fark etmiştim ve dizi sırtıma değiyordu.

"Çocuklar, bu Duygu. Duygu, bunlar çocuklar.”

"Çok açıklayıcı oldu ama bu," diye mırıldandı Doğukan birasını kafasına dikerek.

"Bu," dedi Eylül, Yamaç'ın yanına oturup geriye yaslanarak bacak bacak üstüne attığında. "Çok eğlenceli olacak.”

"Kim başlıyor?" Eylül ortaya sordu.

Yamaç içeceğini kafasına dikip karton bardağı buruşturarak geriye attı ve kıvırcık saçlarını karıştırarak Duygu'yu süzdü. Elbette. Olayları bilmiyordu ve bu kızı neden getirdiğim hakkında bir fikri yoktu ama onunla arkadaş olmak istediğimden falan bunu yapmadığımı biliyordu.

Yamaç'la hazırlık sınıfından tanışıyorduk ve oldukça eğlenceli, çevresi geniş biriydi.

Doğukan bir sigara yaktığında İnci ona gözlerini devirerek ofladı. "Ben başlarım." Gözlerini kısarak bakışlarını üzerimizde gezdirdi.

"Hayır, ben başlıyorum," dedim ve Duygu'ya döndüm. "Doğruluk mu cesaret mi?”

"Bu şeyi mi oynuyoruz?" diye sordu Duygu şaşkınca. Artık hırkasını çıkarmıştı.

Gözlerimi devirdim. “Ağlayacaksan şimdiden kalk git.”

Duygu, kabarık saçlarının uçlarında parmaklarını gezdirdi. ”Pekâlâ… Doğruluk.”

Bunu seçeceğini biliyordum. Her zaman doğruluk derlerdi.

Eylül elindeki şişeyi şerefine içiyormuş gibi Duygu'ya doğru tutarak kaldırdığında söylediği şeyle Enes ve kumral çocuk hariç herkesi kahkahaya boğmuştu. "İşte başlıyoruz... Büyükanne konuşuyor.”

Duygu umursamamaya çalışıyor gibiydi ama beceremiyordu. Bu hâli çok eğlenceliydi. "Kızla dalga geçmeyin," diyerek elimi saçlarımdan geçirdim ve ona döndüm. "En son kimi öptün?”

“Annemi."

Eylül yudumladığı bardağına yudumunu geri püskürtürken Doğukan bile alnına şaplak indirerek Enes’e doğru fısıldamıştı. “Kaç yaşında bu kız? 13 mü?”

İnci koltuk kenarında geri kayarak bağdaş kurdu. "Duygu hiç öpüştün mü?”

Duygu bir anda kızarıp bozardığında başımı Enes'e doğru çevirip arkama döndüm ve kahkaha atmak üzere olan suratımı düzeltmeye çalıştım. Bu kız kabus gibiydi. Önceden böyle şeyler yapmamış olmakta bir sorun yoktu tabii ki ama o klasik kızarıp bozarmalar yok muydu? İnsanların dalga geçmesi için davetiye çıkarıyorlardı. Neden izin veriyorlardı etrafındakilere? Neden durmuyorlardı fikirlerinin, hayatlarının, düzenlerinin, tercihlerinin ve oldukları kişiliğin arkasında? Dik durmak bu kadar zor olmamalıydı.

Gözlerimi çevirirken kumral çocukla göz göze geldiğimizde, oyunu izlediğini fark ettim. Demek sonunda bir şeyler ilgisini çekebilmişti?

Önüme dönerek "Dudaktan, demek istedim Duygu," diyerek profesyonel olmaya çalıştım. Eğer her lafına böyle kolayca gülersem yeterince eğlenemezdim.

Enes "Kızı zorlamasana," diye homurdandı.

"Zorladığı falan yok, sakin ol Enes," dedi Yamaç. "Oyun oynuyoruz şurada. Zaten daha ilk elden ilkokul sıralarına döndük ama neyse.”

Duygu alt dudağını ısırıp başka bir yere baktığında cevabını anlamış oldum. "Yani hiç öpüşmedin.”

Kafasını salladı.

"Her neyse," diye mırıldandı İnci ve Doğukan baktı. "Pişt, prens. N'aber? Doğruluk mu cesaret mi?”

Doğukan derin bir nefes alarak "Cesaret," dedi.

İnci sırıttı. Ah, hayır. İşte geliyor. "Kız arkadaşın var.”

"Evet," diyerek onayladı Doğukan.

"Ayrıl ondan. Şimdi. Telefonda.”

Yamaç kahkaha atarken Duygu'nun gözleri sonuna kadar açıldığında Eylül alkışlayarak "İşte bu," diye bağırdı ve çığlık attı.

Enes, Doğukan'ın ne yapacağını merakla izliyordu ki Doğukan telefonunu çıkartıp onu aramaya başladı.

"Bunu cidden yapacak," dedi Enes gördüklerine inanamayarak.

"Hoparlöre al.”

İnci'nin talimatıyla Doğukan hoparlöre aldıktan birkaç saniye sonra karşı taraftan ince ve uykulu bir ses geldi. Saat gece 10'u geçiyordu. Kim bu saatte uyurdu ki?

“Doğu?"

"Uyanık mısın Aslıhan?”

Eylül kusuyormuş gibi hareketler yaptı. Muhtemelen ismini beğenmemişti.

"Evet, ne oldu Doğu?”

Ona cidden Doğu diye sesleniyordu.

"Başak, ben ayrılmak istiyorum.”

Salak.

"Sen şerefsizsin," diye fısıldıyordu Yamaç susturmaya çalıştığı kahkahalarıyla İnci'nin kulağına uzanarak.

“Ne?"

Bir süre sessizlik oldu. Ardından kız tekrar "Ne dedin? Anlayamadım," dedi. Artık sesi hiç de uykulu değildi.

"Beni duydun, bitti," dedi Doğukan ve telefonu suratına kapattı.

"Neden böyle bir şey yaptınız?”

Hepimiz, yan taraftan gelen şaşkın sese döndük. Duygu olanları anlamıyormuş gibi kaşlarını çatarak bakıyordu.

"Pekala, küçük kız, bu bir oyun. Oyunun amacı da bu. Böyle şeyler yapmak," diyerek kaşlarını kaldırdı Eylül. "Mesela..." Bakışlarını bana çevirdi, ama hayır, amacı arkamdaki, daha doğrusu tepemdeki çocuğa bakmaktı.

Henüz adını kimseden duymadığım ve sormaya da gerek görmediğim çocuğa bakıyordu doğrudan. "Adın ne?”

Ve sonunda adını bize bahşettiği an.

“Milas."

"Ha'siktir, isme bak," diyerek alkışladı Yamaç.

Milas'ın bakışları onu aşağılarcasına bakıyordu. "Dedi Yamaç.”

"Ben ismimle gurur duyuyorum tamam mı? Hayatınızda kaç tane Yamaç tanıdınız? İsmimin alnı olsa onu öperdim.”

Milas omuz silkti.

"Doğruluk mu cesaret mi diye sorarak seni yormak istemiyorum, zaten cesareti seçersin diye düşünüyorum..." Durdu. "Onu öpmeni istiyorum," dedi Eylül sakince, kavisli kaşlarını kaldırarak. Bu sırada ben de Milas'a ve yanındaki esmer kıza bakıyordum. Kızın dudakları aralandı ve gözleri ışıldadı, muhtemelen zaten en başından beri bu anın gelmesini bekliyordu ve işte, yalnızca birkaç santimetre uzağındaydı.

Milas, kıza döndüğünde Eylül "Onu değil," dedi ve bakışlarını ondan, direkt olarak bana indirdi.
Kaşlarımı kaldırarak arkadaşıma baktım. Bana hadi, dercesine bakıyordu.

Gözlerimi devirerek "Onun kız arkadaşı var," dedim ve esmer kızı gösterdim.

"Öyleyse, ne? Doğukan az önce sevgilisinden ayrıldı.”

Doğukan elini kaldırdı, bu sırada içki bardağından yudumluyordu. "Evet yaptım.”

İyi halt yedin. Salak herif.

Dönüp Milas'a baktım: Kaşları düz bir çizgi halindeydi ve salonun loş ışığı yüzünden yeşil gözleri koyulaşmıştı. Bana baktığında gözlerimiz buluştu. Cidden bunu yapacaktık. Gözlerimi dudaklarına indirdim ve tekrar gözlerine çıkardım, bu sefer de o benimkilere bakıyordu.

"Bütün gece yalnızca bakışacak mısınız?" diye homurdandı Doğukan. "Kızı duydun, ben sevgilimden ayrıldım ve—“

Koltukta geriye dönüp dizlerimin üzerinde durduğumda daha fazla Doğukan'ı dinlemek istemediğini belli edermişçesine eğildi ve yüzünü benimkiyle aynı hizaya getirdi. Yakından oldukça yakışıklı duruyordu, gerçi uzaktan da öyleydi. Farklı bir havası vardı, bunu onu ilk gördüğümde de söylemiştim. Gizemli duruyordu, gizemli çocuklardan hep nefret etmiştim. Hepsi hayatımı mahvetmişti.

Kısa bir anlığına göz göze geldiğimizde bu bakışları bir daha asla unutamayacağımı düşündüm ama hiç de öyle olmayacağını biliyordum, o da yalnızca, ertesi hafta adımı bile hatırlamadan yanımdan geçip gidecek başka bir hayaletti işte.

Kafasını hafifçe yana eğerek bir saniye önce nasıl olabileceklerini düşündüğüm dudaklarını dudaklarıma bastırdığında yumuşak baskıya beraber vücuduma ufak bir elektrik yayıldı. Nane, olabileceğini düşünmüştüm ve evet, dudakları tam olarak bu tattaydı. Bu tadı seviyordum, naneyi yani, çocukluğumdan beri naneli şekerlere ve sakızlara zaafım vardı.

Dudaklarımı aralamamı sağladığında alt dudağıma sürtünen dilini fark ettim ve kaşlarımı çatmamak için kendimi zor tuttum, ardından dudaklarımdan içeriye bir şey gönderdi ve ufak şeker dilimin üzerinde yer edindi.

Ve ayrıldık.

"Bu şairaneydi," dedi Yamaç, ben önüme dönüp koltuğa tekrar otururken.

Cidden çocuk şekerini bana vermişti. Diliyle.

"Benden de bunu istemeliydin," diyerek çatılmış kaşlarıyla İnci'ye döndü Doğukan. Ona gözlerimi devirip Duygu'ya baktım: Resmen şok olmuştu, ağzı bir karış açılmıştı ve yanakları pembeleşmişti. Nereye baktığını görmek için arkama döndüğümde esmer kızın artık orada olmadığını fark ettim. Milas peşinden gider diye düşündüm ama gitmedi.

"O zaman benim sıram," diyerek Duygu'ya döndü Doğukan. "Doğruluk mu cesaret mi? Eğer bir kez daha doğruluk dersen içtiğim her şeyi beyaz spor ayakkabılarına kusarım.”

Duygu gözlerini devirdi. "Tamam, of. Cesaret.”

Doğukan sırıttı. "Enes'i öp.”

"Yuh," dedi Enes yattığı yerden kalkarak. "Benden bu kadar.”

"Hadi ama..." Doğukan doğrudan Duygu'ya bakıyordu ama Duygu onun istediği şeyle şok olmuştu. "Kucak dansı falan istemedim. Alt tarafı bir öpücük.”

"Bu gece için yeterince öpücük izledik," dedi Enes imalı bir şekilde Milas'a bakarak.

Duygu ona bakmıyordu. Sanki utanıyor gibiydi. Sanki değil, elbette utanıyordu ama... Ne? Onu gerçekten öpmek mi istiyordu? Bakışlarını yerden kaldırıp alttan Enes'e bakışını izledim. Dönüp Enes'e baktığımda, yüzündeki öfke kırıntıları gözlerini sabır dilenir gibi tavanda gezdirişinden belli oluyordu.

"Demek yeterince öpücük izlediniz.”

Bir anda bütün tüylerim diken diken oldu. Eylül'ün arkasında beliren sarışın çocuğu fark ettiğimde ellerimi koltuğun yastıklarına dayayıp kendimi istemsizce geriye çekmiş, omuzlarımın Milas'ın bacaklarına değmesini sağlamıştım. İrkildiğimi fark etmiş gibi bana üstten baktığında bakışlarımı başka bir tarafa çevirdim ve dik durdum.

"Mete?" diye sordu Yamaç ayağa kalkıp onunla kısaca sarılarak. "Vaaay... Sen gelir miydin buralara?”

Yamaç'ın çevresi geniştir, derken şaka yapıyor olsaydım keşke.

"Birden fazla tanıdık yüz görünce gelmezsem ayıp olur dedim," diyerek doğrudan bana baktı. Ona oldukça düz ve duygusuz bakmaya çalışıyordum ve bunun işe yaradığını biliyordum, çünkü gerçek de tam olarak buydu ama belki de duygusuz kısmının üzerinde biraz çalışmalıydım çünkü düpedüz ondan nefret ediyor; hatta onu boğazlamak istiyordum.

"Birden fazla?”

Yamaç ona sorunca Mete kafasıyla beni işaret etti. Gözlerimi devirerek "N'aber Mete?" diye sordum keyifsizce.

"İyidir güzellik, senden n'aber?" diyerek beni cevapladı ve ardından bakışlarını biraz yukarı çıkartıp Milas'a kafasıyla selam verdi. Ne? Onu kim sanmıştı ki?

"Eee, ne yapıyorsunuz burada toplanmış?”

İnci ona ters ters bakarak "Seni ilgilendirmeyen bir şey, piç kurusu," diye mırıldanırken Eylül onu "Oyun oynuyoruz, doğruluk ya da cesaret," diye cevapladı.

Mete sırıtarak ellerini birbirine sürttü. "Öyle mi? Çok iyi. Ben de oynayabilir miyim?”

"Hayır," diye atladım hemen.

Yamaç bana onaylamayan bir şekilde bakıyordu. "Tabii ki oğlum, izin istemeye ne gerek var.”

Mete masaya bir bakış attı. Ortada sadece içki şişeleri ve atıştırmalıklar vardı. "Biraz eğlence katmaya ne dersiniz?”

"Tekila mı?" diye sordu Yamaç.

Mete kafasını salladı. "Hemen dönerim.”

"Umarım dönmezsin," diye homurdandım yalnızca kendimin duyacağı bir sesle.

Yamaç kendini oturduğu yere geri atarken İnci kendi kendine söyleniyordu. "O şerefsizi neden masamıza davet ediyorsun gerizekâlı?”

"Niye?" diye sordu Yamaç bana dönerek. "Hem siz nereden tanışıyorsunuz?”

"Liseden," diye mırıldandım geçiştirerek.

"Hmm," dedi Yamaç. "Kötü bir hikâye galiba.”

“Kâbus demek istedin herhalde.”

Birkaç dakika sonra Mete elinde iki votka şişesi ve bardaklarla geldiğinde Eylül ilerideki atıştırmalıkların olduğu masaya gitti. Ne getireceğini biliyordum, vişne suyu getirecekti. Ama Mete'nin getirdiği votka o kadar ağırdı ki, bardağın yarısından fazlasını vişne suyuyla doldursak bile tek atışla sarhoş olmayacağımın garantisini veremezdim.

"Cesaret ya da fondip," dedi Mete elindekilere masada yer açarken.

Endişeli bir şekilde Duygu'ya döndüm. Mete bu kızı harcardı.

Yavaşça koltukta ileriye giderek Duygu'nun bacağına ayağımla dokundum ve bana bakmasını sağladım. "Pişt, sen gitsene artık. Oturacak yer kalmadı.”

"Niye canım?" diye söylendi Mete, iki koltuk arasında yere otururken. "Ben buraya otururum.”

"Öyle değil," dedim. "Onun eve gitmesi gerek. Yoksa senin hangi kazığın üzerine oturduğun umurumda bile değil.”

Enes güldü ama kafasını görmeyeyim diye başka bir tarafa çevirmişti.

Mete, Duygu'ya baktı. "Kızın gidip gitmemesi gerektiğine sen mi karar veriyorsun Alena? Ona sordun mu?”

Duygu bana baktı, ardından Mete'ye. Hayır, bu oyuna gelme.

"Kalacağım," dedi Duygu.

Gözlerimi devirerek geriye yaslandım. Böylelikle tam olarak Milas'ın bacaklarının arasına girmiştim.

Bir an onun dirseklerini dizlerine yaslayarak üzerime eğildiğini sandım, ardından gerçekten öyle olduğunu anladım çünkü nefesini kulağımda hissetmiştim. "Çok gerginsin," diye fısıldadı. "Biraz rahatla.”

Hafifçe kafamı kaldırıp ona dönerek sertçe yüzüne baktım. Sana ne? Sana ne benim gerginliğimden? "Kendi işine bak.”

Ardından Mete boğazını temizledi ve hepimiz ona döndük. "Benden önce oynadığınızı varsayarsak... Ben başlıyorum." Ve tam da tahmin ettiğim gibi Duygu'ya baktı. "Selam güzellik, adın ne?”

Öğk. Şu kelimeyi kullanmayı bırakmalısın, Mete. Bunun için tutuklanabilirsin bile. Kulaklar önemli bir organ ve sen hepimizinkini katlediyorsun.

“Duygu."

"Pekala, Duygu… Cesaret ya da fondip. Senden pantolonunu çıkarmanı istiyorum.”

"Genelev yan tarafta Mete, yanlış yere gelmişsin," dedi İnci ona anlamsızca bakarak.

"Hadi ama," dedi Mete kaşlarını kaldırıp Duygu'ya bakarak. "Bikini giyiyorsun değil mi? Aynı şey. Hem tişörtün gayet uzun duruyor.”

Sırıtıyordu, bu sırıtışı biliyordum. Midemi bulandırıyordu. Asıl derdi kızı tarzının ve isteklerinin dışına çıkarmaktı çünkü böyle tatmin oluyordu. Duygu'nun bedenine karşı muhafazakarlığı barizdi, uzun beyaz bir tişört ve bol kot pantolondan bahsediyorduk ve şimdi Mete ondan pantolonunu çıkarmasını istiyordu.

Duygu'nun votka dolu bardağa bir bakış attığını fark ettiğimde hızlıca durum değerlendirmesi yaptım. Onu bu masaya sürükleyen bendim, halbuki yalnızca biraz eğlenecektik. Peki hangisi daha kötüydü? Pantolonunu çıkarması mı yoksa votkayı kafasına dikmesi mi?

Her ne olduysa, kararını çabuk verdi ve pantolonunu çıkarmak yerine votka bardağına uzandı. Vişne suyuyla kırmızı rengini almış sıvıyı kokladığında bile yüzünü buruşturmuştu. Siktir. Onu bundan nasıl kurtarabilirdim? Kurtaramazdım. En iyi ihtimalle sarhoş olmadan hemen önce onu tuvalete götürmenin bir yolunu bulmalı ve parmağımı boğazından aşağı itip kusturmalıydım.

Duygu bardağı kafasına diktikten sonra yüzünü buruşturarak gözlerini kapadığında Eylül "Kız sağlam çıktı," diyerek hafifçe güldü. "Hey, beni duyabiliyor musun büyükanne?”

Duygu bardağı masaya çarptı ve geriye yaslanarak ağzını sildi. Kim bilir şu an ne hissediyordu? Ben ilk içkimi içtiğimde 12 yaşımdaydım ama o basit bir kadeh şaraptı, en ağırından iyi marka bir votka değildi. Böyle söylüyordum çünkü hiç öpüşmeyen biri, muhtemelen ağzına biradan ya da marketlerde satılan hafif şaraplardan başka içki koymamıştı.

"Sıradaki," dedi Mete ve Duygu bir anda araya girerek "Ben soracağım," dediğinde herkesin bakışları ona döndü. "Ne?" dedi şaşkın bakışlar arasında. "Sabahtan beri hep bana oynuyorsunuz, sıra bende.”

Votka kesinlikle dilini açıyordu.

"Alena," dedi Duygu ve ilk defa adımı bu kadar cesurca dile getirdiğini duydum.

"Efendim Duygucuğum," diyerek ona baktım.

"Cesaret ya da fondip. Oyun boyunca Mete'nin kucağına otur.”

Bir anda vücudumu basan öfke ve Duygu'nun gereksiz cesaretinden gelen intikam arzusuyla başımı Mete'nin göremeyeceği bir yere çevirip sabır dilendim. Bu kız ciddi miydi? Bir de burada oturmuş onu kurtarma planları yapıyordum. Cidden bu aptal partinin havası DNA'mı bozuyordu.

"Asla bunu yapmaz," dedi Mete ve onun çok doğru bir noktaya parmak bastığını göstermek için uzanıp hazır vişneli votka bardaklarından birini dudaklarıma dayadım. Şeker ağzımda erimişti ve tatlı bir nane tadı bırakmıştı. Bu tadı sevmiştim ama ne yazık ki birazdan votkayla birlikte kaybolacaktı. Sırf bu yüzden bile Duygu ve Mete'den nefret edebilirdim.

Bardağı kaldırdım ve boğazımı yakan sıvıyı mideme yolladım. Bir anda burnumu eşek arıları sokuyor gibi hissetmiştim ama birkaç saniye içerisinde bu his kaybolmuştu. Gözlerimi açıp bardağı masaya bıraktığımda midem bulanmıştı. İçki içmekten hoşlanmıyordum. Beni olmadığım birine çeviriyordu... Sevmediğim insanlarla aynı ortamda bulunmaktan da hoşlanmıyordum. Beni hiç olmadığım birine çeviriyorlardı.

Enes bir anda oyuna katılmaya karar vererek "Milas," dediğinde ona dönüp yüzüne baktım. "Cesaret ya da fondip," diyerek devam etti. "Neden gidip az önce yanında duran esmeri bulmuyorsun? Belki onunla takılmak istersin.”

"Ve biz bundan ne kazanacağız?" diye homurdandı İnci. Sanki oturup içki içerek homurdanmak için buradaymış gibiydi. Ama kimse ne söylediğini umursamadı.

Milas, Enes'e öylece baktı. Ardından öne eğildi. Ben öylece kalkıp gidecek sanırken başını başımın yakınına getirerek "Bana bir votka bardağı uzatır mısın?" diye sorduğunda resmen taş kesilmiş gibiydim. Burada neler oluyordu? Neden gitmiyordu? Enes neden gitmesini istemişti? Aralarında ne vardı? Arkadaş olduklarını sanıyordum.

Uzanıp votka bardaklarından birini aldım ve ona uzattım. Elimden alırken yüzüklerinin soğuk metali elime değdi ve tüylerimi diken diken etti. Birkaç saniye içerisinde bardağı kafasına diktiğinde, yanakları içe göçmüş ve adem elması oynamıştı. Boş bardağı bana uzattığında masaya bıraktım.
"Pekâlâ," dedi Eylül. "Bu garipti.”

Enes gözlerini devirerek geriye yaslandı.

"Ben soracağım," dedi Yamaç ve Mete'ye döndü. "Cesaret ya da fondip, sarışın. Alena'yla aranızda ne oldu?”

"Bu cesaret falan değil, soru soruyorsun," dedim itiraz ederek. "Oyun böyle işlemiyor.”

"Böyle bir şeyi anlatmak ne kadar büyük bir cesaret gerektirir biliyor musun Alena?”

Enes konuştuğunda şokla eğilip ona baktım. Bana ciddi ciddi haklıymış gibi bakıyordu. Değildi!
Mete'ye baktım. Göz göze geldik. İç şu zıkkımı. Kapa çeneni ve iç şu zıkkımı.

“Pekâlâ," dedi Mete, ellerini yere koyup geniş omuzlarıyla geriye yaslanarak ve dilini dudaklarında gezdirdi. Bu iğrenç görüntüyü görmemek için başımı başka bir tarafa çevirdim.

"Kısaca... O beni sevdi, ben başkasını. O beni elde etmeye çalıştı, ben başkasını. Ufak oyunlar oynadık.”

Ona baygınca baktım. "Ben seni asla sevmedim, basit bir hoşlantıydı. Kendini bu kadar abartma, sandığın kadar önemli değilsin.”

Tek kaşını kaldırdı. "Öyle mi? Balo gecesi terasta karşımda ağlarken tam tersini ispatlayacak şeyler söylüyordun ama.”

Bir an aklıma gelen acı verici anılarla gözlerimi kapatıp yenilgiyi kabul etmek istedim ama hayır, ben zayıf sarışın değildim. Bu o'ydu. Bu yüzden tam gözlerinin içine bakarak güldüm. Yalnızca güldüm. “İnsanlar sarhoşken saçma sapan şeyler yaparlar Mete. Çok ciddiye almamanı öneririm.”

Sarhoş değildim.

Söylediklerime inanamıyormuşçasına güldü.

Ardından yan tarafımdan gelen sesle hızla Duygu'ya döndüm. Resmen öğürüyordu. Bir elini ağzına, diğerini midesine götürdü.

"Kusacak mı?" diye sordu İnci, kaşlarını çatarak suratındaki dehşet ifadesiyle.

"Bu kadar yeter, ben gidiyorum," diyerek ayağa kalktım ve Duygu'yu da kolundan tuttuğum gibi peşimden kaldırdım. Masadaki kimseye bakmadan onu peşimden koridora soktuğumda banyonun ışıklarını yakıp onu içeri çektim ve kapıyı kapatıp kilitleyerek klozetin kapağını kaldırdım. “Kus."

Kıpkırmızı olmuştu. Yüzünü buruşturdu. “Ne?"

"Aptal utangaçlıklarının sırası değil, ağzından boşaltım yapmanı istiyorum.”

"Bana ne yapmam gerektiğini söyleyemezsin.”

"Bal gibi de söylerim. Yoksa mahvettiğin Chanel takımımın faturasını evine avukatımın bir mektubuyla yollamasını mı tercih ederdin?" Telefonumu çıkartıp önünde salladım. "Saatin ne kadar geç olduğu önemli değil, Duygu. Avukatlar müvekkillerinin istediklerini anında yapmak için varlar.”

Duygu bir an gözlerini sonuna kadar açtıysa da düşünmesine vakit kalmadan tekrar öğürdü ve bu sefer eğildiği gibi yetişemediği klozete değil, ayaklarıma kustu.

Yorumlar

2. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.