Matem Çiçekleri, çift taraflı, Ada ve Alena'nın taraflarını anlatan ortak bir kitaptır. Alena bölümlerinin tamamını okumadan önce Onun Şeytanları kitabının tamamını okumalısınız.
Doğru Sıralama:
Onun Şeytanları
Kelebeği Öldürmek (I)
Kül Kelebek (II)
Matem Çiçekleri - Ada (III) & Matem Çiçekleri - Alena (III)
MATEM ÇİÇEKLERİ
ALENA
BİRİNCİ BÖLÜM
Dil Altı Hapishanesi
Telefonum çalıyordu.
Gözlerimi açtım. Bir süre ışığa alışmak için gözlerimi kırpıştırmak zorunda kalmıştım. Kolumu yan tarafa atarak sırtüstü döndüğümde, yatağın boş olduğunu fark ettim. Soğuktu da.
Yatakta sadece ben varsam, o yatak boştu ve soğuktu.
Milas odada değildi ama giderken uyanmam için güneşlikleri sonuna kadar açmayı ihmal etmemişti. Alarmımı kapatıp uyumamam için yapmıştı, biliyordum. Çünkü karanlıkta uykuya karşı koyamıyordum ama eğer gözümün içine inatla güneş giriyorsa, istemsizce uykum da açılıyordu ve kalkıyordum.
Ne kadar az uyumuş olursam olayım.
Ben yatakta doğrulana kadar arayan her kimse vazgeçti. Ama birkaç saniye sonra telefonum yeniden çalmaya başladığında, aslında vazgeçmediğini, sadece aramanın karşı taraf uzun süre cevaplamadığı için otomatik sonlandırıldığını anlamış oldum.
Numara kayıtlı değildi. Saat sabahın yedisiydi. Alarmımın çalmasına bile iki saat vardı.
“Efendim?” diye açtım telefonu, uyku mahmuru bir sesle. Bir süre karşı taraftan ses gelmedi ama cevapladığım gibi nefesini tuttuğunu gelen sesten anlamıştım.
Annemdi.
Telefonu suratına kapattım ve ardından yatağa attım. Kalkıp yüzümü yıkamak için lavaboya geçtiğimde, aynanın karşısında gördüğüm sıfatı bir süredir tanıyamıyordum.
Annem sürekli başka numaralardan arayıp bana ulaşmaya çalışıyordu. Milas’ın ev adresini öğrendiğinde, güvenliğe annemi içeri almaması için uyarı vermiştim ve anneme de gerekirse uzaklaştırma kararı çıkartacağımı söylemiştim hakkında, beni okul çıkışı beklediğini gördüğümde. “Yanlış bir şey yapmıyorum, kızımla görüşmek istiyorum sadece!” demişti. “Bana nasıl uzaklaştırma kararı aldırabilirsin ki?”
“Ben senin kızınım anne. Ne dolaplar çevirebileceğimi biliyorsun. Beni tahrik etmemeni öneririm. Ha bir de rahatsız etmemeni.”
İlk dersim öğlendi. Öğlene kadar bomboş evde ne yapabilirdim ki?
Bu yüzden saçlarımı atkuyruğu topladım, dişlerimi fırçaladım ve spor kıyafetlerimi giyip arabanın anahtarlarıyla birlikte çıktım evden. Milas’ın motosikleti garajda değildi, bu da demek oluyordu ki koşuya çıkmamış ya da spor salonuna gitmemişti. Salona giderken arabayı tercih ediyordu.
O zaman neredeydi?
Sabahları en erken dokuzdan sonra kalkıyordum ve çoğunlukla Milas çoktan evden çıkmış oluyordu çünkü dersleri sabah saatlerindeydi hep. Ama yediden de önce ne için çıkmış olabilirdi? Spor salonuna sürerken arabadaki su şişelerinden birini almış, küçük küçük yudumluyordum. Yolda markete uğrayıp bir muz almış ve birkaç badem atıştırmıştım. Milas telefonunu açmamıştı. Sinir olduğum için ben de telefonumu sessize almış ve bir saatlik birebir pilates dersinden sonra eve dönene kadar elime almamıştım da.
Bugünle ilgili sinir bozucu olan neydi bilmiyordum ama kahvaltımı ederken zeytinlere eziyet etmemin tek açıklaması, henüz benim bile fark etmediğim bir şeye bilinçaltımın gizlice stres yapıyor oluşu olabilirdi. Daha önce birçok kez olmuştu. Mesela Ada’yla Begonya’da karşılaştıktan ve kız kardeşim olduğunu fark ettikten hemen sonra, ona gerçeği anlatma hissiyle dolduğumda. Ya da daha da önce, daha ilk günden Milas’tan hoşlanmaya başlamış olmama karşın hep onu ve kendimi inkâr etme eğiliminde olduğum zamanlar. Kendime umursamadığımı söylediğim zamanlar.
Ama umursuyordun.
Hele sevgilin, sabahın erken saatlerinde kayboluyor ve telefonunu açmıyorsa, kafayı bile yiyebiliyordun.
Güneşli ve ılık bir bahar günüydü. Yüksek bel boru paça bir jean ile basit, kısa kollu beyaz bir crop giyinmiştim. Yeniden üniversite sınavına girdikten sonra aynı okulu, farklı bir bölümü kazanmış olmam; bana bazen pişman hissettiriyordu. Çünkü eski arkadaşlarımı neredeyse her gün görüyor ama onlar beni görmeden kaçmanın bir yolunu buluyordum sürekli.
Bugün değil.
Öğlenki dersten sonra bir şeyler atıştırmak için kampüsteki kafeye girdiğimde, kasiyere siparişimi veriyordum ki köşedeki büyük masalardan birinde tanıdık yüzler gördüm. Tek birini bile değil, hepsini birden. Eylül. Yamaç. İnci. Enes. Doğukan. Duygu.
Ve o an, ödemeyi nasıl yapacağımı soran kasiyere dönmek için çok geçti çünkü çoktan Enes’le göz göze gelmiştim bile. Koca bir dönemi onlara rast gelmeden atlatıp -pekâlâ, bir keresinde Eylül’ü hakkımda konuşurken gördüğümde ağzının payını vermiştim- nasıl ikinci dönem fark etmeden bu kadar diplerine girmeyi başarabilmiştim bir fikrim yoktu.
Sanırım bunun havanın düzelmesiyle ve herkesin ders dışında dışarıda vakit geçirmesiyle doğrudan ilgisi vardı.
Siparişimi nakit ödeyip sade kahvemle çikolatalı kurabiyemi aldığımda bir köşeye geçip ödevimi tabletimde yapmaktan tamamen vazgeçmiş bir şekilde çıkışa dönmüştüm ki adımlarımı yere mıhlayan sesi duydum.
“Alena?”
Enes. Sürekli birlikte vakit geçirdiğiniz arkadaşınız bir anda kayıplara karıştıktan sonra onu gizemli bir şekilde bir kafede sizi gördükten sonra sıvışırken yakaladığınızda tam olarak nasıl davranırdınız? Enes yanıma gelip beni bölmeyi seçmişti ve haklı olmadığını söyleyemezdim çünkü muhtemelen ben de aynısını yapardım.
Parmak uçlarımda ona döndüm. Şaşkın bir şekilde beni baştan aşağı süzdü, ardından yüzüme baktı. Çuval pantolonları seviyordum çünkü rahatlardı ve eskiden annem onları giymeyi bırak, dolabıma sokmama bile izin vermezdi. Ama bu aralar en sevdiğim şeydi. Ve saçlarımı duştan sonra örüp birkaç saat sonra salık bırakmayı seviyordum. Met Gala’ya gider gibi her sabah yaptığım makyaj rutinim ise biraz kapatıcı, biraz allık, highlighter, rimel ve renkli dudak kremine güncellenmişti. Bazen ise hiçbir şey sürmüyordum.
Görünüşüm garip değildi. Ama öte yandan, görünüşüm farklıydı. Bol pantolonlar, saçlarım ve makyajım bir yana, bakışlarım bile değişmişti. Enes bunu fark edebilecek kadar yakındı bir zamanlar bana.
Ve diğerleri.
“Seni geçen seneden beri ilk defa görüyorum sanırım… Ulaşmaya çalıştık ama telefon numaranı değiştirmiştin ve okuldan da kaydını sildirdiğini öğrenmiştik…” Gözleri kısıldı, ağzı açıktı. Şaşkındı. Beni gördüğü için şaşkındı.
“Niye bu kadar şaşırdın anlamadım. Öldüğümü falan mı düşünmüştünüz?” Muhtemelen böyle söylememem gerekiyordu ama uğraştığım şeyler düşünülürse -psikopat bir baba, hasta bir anne, psikolojik olarak darmadağın olmuş bir kız kardeş, Japonya’dan dönmemek için ısrar eden deli bir erkek kardeş ve şimdi de sabahları kayıplara karışan bir sevgili- kibar bile olabilirdim. Onların aptal oyunlarına, keyiften bayıldıkları gezilerine ve ithamlarına bir anda katlanmayı kestiysem ne olmuştu yani?
“Hayır, hayır...” Yutkundu. “Aslında seni iyi gördüğüme sevindiğimi söyleyebilirim. Bir anda iletişimini kestiğin için endişelendik...”
“Kendi adına konuş,” dedim lafını bölerek. “Arka masadaki esmeri daha geçen haftalarda birkaç masa arkada yeni kuyruklarına benim hakkımda bok atarken yakaladım. Pek de endişelenmiş görünmüyordu.”
“Eylül’ün nasıl olduğunu biliyorsun Alena,” dedi Enes seslice nefes vererek. Evet, biliyordum ama hayır, bilmek ya da bildiğimi kabullenmek istemiyordum.
“Eylül’ün nasıl olduğu umurumda değil Enes. Endişelendiğin için teşekkür mü etmem gerekiyor bilmiyorum ama gerçekten berbat bir sene geçirdim ve işler sarpa sardı. Şu an tek istediğim huzurla bölümümü okumak, mezun olmak ve sevdiğim işi yapmak.”
“Sevdiğin iş?” Gözleri kısıldı. “Aslında bir şekilde bölüme geri döndüğünü düşünüyordum ama sanırım başka bir bölüme girmişsin. Hangi bölüm olduğunu öğrenebilir miyim?”
“Edebiyat. İngiliz Dili.”
“Milas gibi,” diye mırıldandı Enes.
Bir şey söylemedim. Başımı salladım yalnızca. Milas’la birlikte olduğumuzu bilmiyor olabilirlerdi ama belirtme ihtiyacı duymamıştım, gözüne sokmak gibi gelebileceğini düşündüğümden.
“Kitaplardan nefret ettiğini düşünüyordum.”
“Bir zamanlar birisi, nefret ile sevgi arasındaki ilişki hakkında; ‘Bir şeyden nefret ederken ona sırılsıklam âşık olabilirsin,’ demişti.”
“Saçmalık,” dedi Enes gülerek. “Bu nasıl mümkün olabilir?”
“Olabilir,” dedim kısık bir tebessümle. “Bir filmi çok sevdiysen ya da bir kitabı; onu izlerken ya da okurken seni içine almış ve yaşamdan soyutlamış demektir. Fakat bittiğinde seni gerçek hayata fırlatır atar değil mi? Atar. Artık biliyorsun, sırf bunun için bile nefret edebilirsin ondan.” Hımm’ladım. “İki duygu ne kadar da benzer.”
“Vaov,” diye bir ses çıkardı Enes, gülerek elini saçlarından geçirirken. “Belki de gerçekten edebiyat bölümüne aitsindir Alena…”
“Benim sözlerim değil,” dedim gülümseyerek yukarı bakarken. “‘Birisi’nin.”
“Sanırım bu birisi senin için önemli.”
Bir şey söylemedim, yalnızca gülümsemeye devam ettim.
“Pekâlâ, o zaman, iyi olduğuna sevindim Alena. Masamıza gelmek ister misin, eski günlerdeki gibi? Açıkçası herkes seni çok merak ediyor, yalnızca ben değil. Bir selam versen bile yeterli olur.”
Bunca zaman Enes’le konuşurken arka masaya bakmamak için bir savaş vermiştim ama son sözlerinin ardından kendime engel olamadan hemen arkasında kalan masaya baktım doğrudan. Keyifli sohbetleri sonlanmış görünüyordu. Yamaç kaşlarını kaldırarak davet eder gibi bakıyordu bana. Eylül suratsızdı. İnci elini kaldırıp gülümseyerek el salladı, elinde telefonu vardı. Elinde telefonu olan bir diğer kişi ise Doğukan’dı, her zamanki gibi ama onun beni fark ettiğinden bile şüpheliydim.
Belki ihtiyacım olan buydu. Belki eski arkadaşlarla görüşmek bana iyi gelecekti. Belki biraz… Açılırsam, bu son zamanlardaki düşük modum için iyileştirici bir adım olacaktı.
Bu yüzden “Tabii,” dedim Enes’e. “Neden olmasın?”
“Harika. Kabul edeceğini düşünmemiştim ama şu an çok mutlu oldum. Geçelim mi?” Geri çekilerek yolu gösterdi.
Kahvemden bir yudum alırken önden yürüdüm. Heyecanlı ya da gergin değildim ama mesela, her an, Eylül’ün kafasını masa boyunca sürtüp kafeyi ateşe verebilirdim.
Her zamanki gibi kahve almak için uğramıştım o gün kafeye. Eylül kampüste çok popülerdi. Aslına ve Instagram hesabına -çünkü altı yüz bin takipçisi vardı- bakılırsa tüm ülkede popülerdi çünkü geçen sene bahsettiği dizide başrolü oynuyordu bir süredir ve diziyi reytinglerde üst sırada tutan sadık bir izleyici kitle vardı.
Her ne kadar Instagram hesabımı kapatıp daha özel bir hesaba geçmiş olsam da bütün bunları biliyordum çünkü yirmi birinci yüzyıldaydık ve evde televizyon vardı, tamam mı? Yani ben özellikle bana bok gibi davranan eski plastik arkadaşımın sosyal medya hesaplarını stalklamamıştım.
Tamam belki yapmıştım bunu. Bir reklam panosunda iki metrelik afişini gördüğümde.
“Alena Doran’a ne oldu ya? Kayboldu bir anda ortalıktan. Daha satışa çıkmamış Dior çantaları kolunda geziyordu hep, ilk ondan görüyorduk.” Konuşan kızı tanımıyordum, hatta, daha önce hiç görmemiştim bile. Muhtemelen kim olduğunu aklıma kazıyacağım kadar önemli biri olmadığından. Sesindeki alaycılık rahatsız ediciydi.
“Ailesinin iflas ettiğini ve okulu bıraktığını duydum. Belki ücretleri bile ödeyemeyecek kadar fakirleşmişlerdir.” İnci. “Ne var bunda?”
“Geri zekâlı olduğunu bu kadar belli etmene gerek yok İnci. Bu okul devlet üniversitesi, farkındasın değil mi? Tam bursu vardı yani. Ayrıca o çantalardan birini satsa iki ay idare edebilecekken neden finansal durumlardan okulu bıraksın ki?” Eylül’ün ilk defa aklı başında konuştuğunu düşünmüştüm o an ama illaki berrak sulara çamur karıştırmak zorundaydı. “Ben ne olduğunu size söyleyeyim. Ünlü işadamı Balamir Adin var ya, bizim yakışıklı Milas’ın amcası. Alena’yı o adamla görüntülemişler ama basına sızmadan kaldırılmış görüntüler tabii ki. O kadar zengin ve güçlü olunca böyle bir skandalı bir parmak şıklatmasıyla engelleyebiliyorsun. Demek ki Alena, daddy seviyormuş…”
“Iyy, iğrenç. Yeğeninin ardından bir de amcayı mı götürdü yani? Asıl o adamın oğlu manyak yakışıklıyken. DM atıyorum sürekli ama bakmıyor. Görmüyor herhalde o kadar altın avcısı kadının arasında, nerelerde takıldığını öğrenmek lazım çocuğun…”
“Kimdi o ya?”
“Varis Adin işte! Milas’ın kuzeni. Milas’a ulaşmak imkânsız eğer aynı dersleri almıyorsan. Çocuk ne partilere katılıyor artık ne kulüplere gidiyor. Resmen evli gibi ya!”
“Kuzeninin evli olmadığını nereden biliyorsun? Nişanlısı olduğunu duymuştum.”
“Ay yok artık. Yirmi yaşında nişanlanılır mı be?”
“Aşk,” demişti o an İnci iç çekerek, pembe hayallerle. Her zaman saf, başına ne gelirse gelsin aşka inanan o kız olarak kalacaktı değil mi?
“Üf konuyu dağıtmayın! Ben size ne diyorum? Milas’la amcasını aynı anda götürüyor kız diyorum! Balamir Adin’i tavlayan kızın üniversite okumasına gerek mi var? Off, Alena’daki de mide yani…”
“Ben Balamir Adin’le seve seve yatard…”
Ne yaptığımı anlayana kadar Eylül’ün arkasındaki sandalyeye ellerimi yaslamış, kulağına eğilmiştim bile. “On sekizine bastığında annenin evli olduğu üvey babanla yaptığın küçük kaçamağı ve sarhoşken bana attığın ses kayıtlarını hatırlıyor musun Eylül?”
Eğer bir insan, bir sandalyede otururken Medusa gözlerinin içine bakmadan da taş kesilebiliyorsa Eylül kesilmişti. İşin kötü tarafı -onun için kötü olan tarafı- yeni arkadaşları ve İnci de duymuştu söylediklerimi. Bu, orada burada neler yaşadığımı bilmeden hakkımda atıp tutmasının cezasıydı.
“Doğru değil!” diye bağırarak ayaklanmış ve sandalyeyi de devirmişti ben geri çekilirken. Ardından herkesin nefesi kesilmişti, Eylül ise ikinci şokunu geçiriyordu beni kanlı canlı karşısında gördüğünde. “A… Al… Alena?”
“O at ağzınla hakkımda yalanlar yaymaya devam edersen asıl kirli çamaşırlar kime aitmiş tüm dünyayla birlikte görürüz, Eylül. Unutma. Senin benden daha çok kaybedecek şeyin var şu anda. Oyunculuk kariyerin, takipçilerin, itibarın… O yüzden sana çeneni kapamanı ve uslu kalmanı öneriyorum, aksi bir durumda hiç görmediğin bir tarafımla tanışırsın ve seninle işim bittiğinde adını bir kişinin dahi bildiği herhangi bir şehre adım basamaz olursun. Akıllı ol Eylül. Akıllı.”
Sınırı aşmış mıydım? Hayır. Bana nasıl ateş edildiyse, öyle taarruza geçmiştim. Eylül kalan günlerini arkadaşlarını ikna etmenin stresiyle geçirebilirdi. Dışarıya böyle bir bilgi sızmasını göze alamazdı, annesiyle zaten arası kötüydü.
Öte yandan ben ve Balamir Adin mi? Eww. Adamın oğluna bile kız kardeşim hatırına zor katlanıyordum, kendisiyle görüşüyor olmamın tek sebebi Yakut Doran’ı aşağı indirmek ve Ada’ya gerçekleri anlatmayı istememdi.
Ve Ada’yla Varis nişanlı sayılırdı. Ada, çocukken peşinden koşturduğu kelebekleri hatırladığında ilk işi sol elinin yüzükparmağına bir kelebek dövmesi yaptırmak olmuştu. Varis, kendini Ada’ya bağlayacak bir dövmeye dünden razı bir manyak olarak, tabii ki bu fikre gözü kapalı atlamış ve kendi sol yüzükparmağına da birebir bir kelebek yaptırmıştı. Hatta bir tarafında açelya çizdirmediğinden emin bile değildim. Her ne kadar Milas kadar olmasa da Varis de dövmelerden hoşlanıyordu.
Teorik olarak evliydiler.
Her neyse.
Her neyseydi çünkü ben hâlâ kız kardeşimin çok daha iyisini bulabileceğine inanıyordum ama o Varis Adin’i istiyordu ve ona sırılsıklam âşıktı. Varis de her an kız kardeşim için kurşun yemeye hazır göründüğünden ilişkilerini onaylıyordum.
“Öldün sandım Alena,” diye lafa girdi Yamaç. Masanın başındaki boş sandalyeye oturmuştum. “Zincirlikuyu’dan başladım mezarlıkları arayıp kaydını sorgulamaya. E-Devlet’in günlük ölenler listesini kontrol ediyordum her sabah. Ne kadar stresli bir işti bir fikrin var mı?”
“Ailevi sorunlarla ilgileniyordum,” diye cevapladım onu. Yamaç bana karşı her zaman iyiydi, güldürürdü ve ihtiyacım olduğunda yardım ederdi. Bilmeden beni sinirlendirdiği birçok an vardı, mesela geçen seneki partilerden birinde lisedeyken ağzıma sıçan çocuğu, ki bu Mete oluyordu, ortama davet etmesi gibi. Ama Yamaç tatlı bir çocuktu. Doğum günü partisinde Varis’in gözünün önünde kız kardeşime defalarca yavşayacak kadar tatlı.
“Evet, duyduk,” dedi İnci ortaya atlayarak. “Baban tutuklanmış. Annenle derhal boşanmışlar. Senin için nasıl olduğunu tahmin bile edemiyorum son zamanlarda hayatın… Ama üzülme, Yakut Amca’yı oradan çıkarmanın bir yolunu bulacaklardır. O kadar avukat…”
“Çıkmasını istediğimi kim söyledi?” diye araya girdim, derin bir nefes alarak. “Yakut Doran bir suçlu. Geçmişte üç masum insanın hayatını kaybetmesine sebep olmuş ve daha kimbilir kimlerin hayatını karartmış, yolsuzluk yapan, ailesine ve ortaklarına psikolojik şiddet uygulayan, berbat bir adam. Bir canavar. Müebbet yedi. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın davası temyize gitmeyecek.”
Bir ölüm sessizliği hüküm sürdü masada. Doğukan bile telefonunu bırakmıştı. Sanırım bunu beklemiyorlardı ama ben onların bu tepkisini bekliyordum çünkü hiçbir zaman gerçek beni tanımadıklarını biliyordum. Ailem hakkındaki düşüncelerimi, yemeklerle ve bedenimle olan savaşımı, neleri sevip sevmediğimi… Hiçbir şeyi bilmiyorlardı ve bir zamanlar bu insanlar, benim en yakın arkadaşlarımdı.
“Kusura bakma,” dedi İnci. “Ben… Bilmiyordum.”
“Önemli değil.” Hafifçe gülümsedim ona. İnci zararsızdı. Sadece, dediğim gibi, fazla saf ve bazen aptaldı. Ve söylediği gibi, bilmiyordu.
“Evden de çıkmışsın sanırım. Anneni bir keresinde okulun çıkışında görmüştüm Eylül’le konuşurken...”
Enes’in lafını keserek hızla Eylül’e döndüm. “Neden bahsediyor?”
Eylül gergince yutkundu. Muhtemelen ben masadan kalkana dek konuşmamayı planlıyordu çünkü geçen sefer onu tehdit ettiğimden beri yapabileceklerimden korkuyordu.
“Annen birkaç kere benimle iletişime geçmeye çalıştı. Annemle yakınlardı biliyorsun. Evimize de geldiği oldu. Her seferinde senden bir haber alıp almadığımı sordu. Sosyal medya hesaplarını kapatmış ve numaranı değiştirmiştin, sana ulaşmanın bir yolu yoktu. En son okul çıkışına gelmişti… Beni aradı. Hangi bölümde olduğunu ve ne zaman dersin olduğunu öğrenmek için. Öğrencinin vekili değilsen bu tür bilgilere dahi ulaşmak zor. O yüzden istesem de bir şey söyleyemezdim çünkü bilmiyordum. Bu kadar.”
Gözleri masanın üzerindeydi. Dümdüz bir şekilde, duraklamadan anlatmıştı. Doğruyu söylüyordu.
“Eğer annem aranızdan birilerine yine ulaşmaya çalışırsa ona hiçbir şey söylemeyin. Sakın,” dedim öfkeli bir sesle gözlerimi masadakilerin üzerinde gezdirirken.
“Neden?” diye sordu Enes. “Annenle de mi aran bozuk?”
“Hep öyleydi.” Enes’in bakışları yüzümden çekilmedi ama açıkça şaşırmıştı. “Ama artık bir aramız bile yok ortada bahsi geçebilecek.”
“Nerede kalıyorsun şimdi?” diye sordu Yamaç. “Eğer kalacak bir yere ihtiyacın varsa...”
“Parasız değilim, sağ ol. Her zaman biriktiriyordum.” Öyleydi. Hatta Aral, bana gıcık olduğu zamanlar, banka hesabımı babama ifşa etmekle tehdit ediyordu ama artık ebeveyn faktörü ortadan kalktığına göre kimseden saklayacak bir şeyim yoktu. Üstelik bazen annem evde olmadığında eve uğrayıp birkaç parça eşya alıyordum, ev satılmadan önce hâlâ vaktim vardı eşyalarımı toparlayabilecek. Ve o marka eşyalar… Hepsi ikinci el sitelerinde takır takır satılıyordu.
“Bizimle takılmak istemiyor musun artık Alena? Ben seni çok özledim.”
İtiraf İnci’den gelmişti. Başımı kaldırıp gözlerimi onun masum gözlerine çıkarabildiğimde, aslında onlarla bir şey yapmayı özlediğimi ama anksiyetemin bana o anları zehrettiğini hatırladım. Yalnız değildim, Milas vardı. Zeynep vardı. Gül vardı. Bazen Han ve diğer çocuklarla da takılıyorduk. Bir kız kardeşim vardı artık benim, birlikte geziyor ve tatillere çıkıyorduk. Her ne kadar erkek kardeşimi dünyanın öbür ucundaki bir Asya ülkesine kaptırmışım gibi görünse de onunla da haftada bir araşıyor ve konuşuyorduk. Aramızdaki ilişkiyi kurtarmaya ve yeni bir sayfa açmaya çaba gösteriyorduk.
Yalnız değildim.
Ama neden bir anda masaya oturduğumdan beri beni endişeli gözlerle süzen bu tanıdık yabancıları özlemişim gibi hissediyordum?
Alışkanlık mıydı bunun adı yoksa sadece, sadece özlem mi?
“Yeme bozukluğu geliştirdiğimi fark ettiğinizde oyunlarınıza dahil ettiniz; zorla, daha sonra düşüncesine çıldıracağım ve beni tetikleyecek yağlı şeyler yedirdiniz. Berbat göründüğümde biriniz iyi misin diye sormadınız, berbat göründüğümü söylediniz sadece. Biliyordum ve bu işleri daha da kötü yaptı sadece. Ne zaman bir parti kaçırsam arkamdan dedikodum yapılıp iftira atılıyordu. Ben üzerinize geldikçe siz beni devirmeye çalıştınız, ben sallandıkça devrilmemek için sizi tehdit ettim. Bu kısır döngü yıllar boyu devam etti. Beni hiç olmadığım birine dönüştüren bütün insanları kesip attım hayatımdan. Siz istisna değilsiniz.”
Masada bir sessizlik oldu.
Aslında son birkaç dakikadır sürüyordu bu sessizlik.
Çünkü ben düşüncelerimi sesli dile getirmemiştim.
İnci’nin beni özlediğini söyleyişinden sonra, kimse tek kelime etmemişti aslında. Ben söylemek istediklerimi dilimin ucuna getirmiş, dil altı hapishaneme hapsetmiştim.
Ada bana bir keresinde, birbirimizi çok kırdığımızı söylemişti. İnsanların insanları, genel olarak. Filtresiz düşüncelerimizi, kendi bakış açımızdan dile getirirken kelime seçimlerimize dikkat etsek de etmesek de sırf konuştuğumuz için, insanlar incinebiliyordu. Ve incinmiş kalmıyorlardı, hayır. Öfkeleniyorlardı. İntikam bile isteyebiliyorlardı. Bu hırs, bizi düşünen yırtıcı hayvanlara dönüştürüyordu.
“Ne önerirsin?” diye sormuştum kız kardeşime.
“Affet. Hepimiz yanlışlar yaptık. Onları affet demiyorum, kendini affet. Yoluna devam et. Kin tutmayarak, öfke duymayarak, hırslanmayarak; kendini iyileştirmiş olursun, kendi yaralarını sarmış olursun, kendine devam etme şansı vermiş olursun. Kendini affet, kendine bu şansı ver Alena. Senin… Çok güçlü bir karakterin var. Ama insanları ezerken kendine acımıyorsun.”
Bu yüzden dil altı hapishanesini uydurmuştu. Dilimin ucuna getirsem bile kelimeleri, altına hapsetmemi söylemişti.
Sanırım öyle yapıyordum.
Saatime baktım o an, hafifçe sandalyemi geriye iterek ayaklandım. “Atölyeye geç kalıyorum, kalkmam lazım.”
“Atölye?” diye sordu Enes.
“Sanat atölyesi. Resim dersleri alıyorum. Kafa açıcı ve ilham verici.” Hafifçe gülümsemeye çalıştım.
“Görüşmek üzere...” Kendimi durdurdum. Hep böyle söylerdim ama görüşecek miydim gerçekten?
“Yarın doğum günü partim olacak, akşam, evde,” diye araya girdi Enes. “Hepimiz orada olacağız. Yani, ben, tabii ki, doğum günüm olduğundan.” Elini ensesine attı ve başka bir yere baktı, ardından yeniden bana döndü. “Gelir misin?”
“Eski günlerin hatırına?” diye ekledi Yamaç.
Nefes verirken omuzlarım çökmüştü. Birkaç saniye öylece baktım. Ardından hafifçe gülümsedim ve “Bakarız,” dedim Yamaç’a göz kırparken. Kocaman gülümsedi.
♚
Tuvalimdeki mavi manzarayı gölgelendirirken telefonum cebimde titreşmeye başladığında kaçıncı kere sessize alıyordum bilmiyordum ama Milas sabahtan beri arıyordu.
En sonunda pes ederek hocanın görmediği bir sırada paletimi bırakıp telefonumu çıkardım ve ekrandaki sayısız cevapsız arama bildirimlerini silerek mesajlara girdim. Neden telefonumu açmadığıma dair birkaç mesaj atmıştı ve sanırım öfkelenmeye başlamıştı.
A: Ne var? Müsait değilim.
M: Sabahtan beri mi müsait değilsin?
A: Hayır. Sabah gayet müsaittim. Benim yerime sabah müsait olmayan SENDİN.
M: Bir kere aradın ve açmadım diye mi bu tavırlar?
A: Sen neden olduğunu çok iyi biliyorsun.
M: Şu telefonu açar mısın artık?
“Yoo, neden açayım?” diye homurdanarak telefonu tamamen kapatıp önlüğümün cebine tıktım ve paleti yeniden elime alıp gölgelendirme işlemine devam ettim. Bu manzara resmine başlarken amacım Ada’ya hediye etmekti çünkü salonuna çok yakışacağını düşünüyordum ama şimdi bakınca, o kadar güzel olmuştu ki sanırım Milas’la odamızdaki duvarlardan birinde yer açabilirsem araya sıkıştıracaktım.
Çünkü evdeki tüm duvarlar benim resimlerimle doluydu ve hatta birkaç tanesini misafir odasında bir köşeye kaldırmak zorunda kalmıştık. Ne zaman kafamın içinde kaybolsam resim yapmaya sığınmam, evdeki boş alanlar için hiç iyi olmamıştı. Milas çok eşya sevmiyordu ama eşyalar bana ait olduğundan mızmızlanmıyordu.
Eylem Hoca yanımdaki çocukla resim tekniği hakkında sohbet etmeye başladığında atölyenin kapısı tıklatıldı. “Gelin,” diye seslendi Eylem Hoca.
Milas vücudunun yarısını içeri sokup başını uzattığında bir eli kapıdaydı. “Hocam, affedersiniz. Alena’yı alabilir miyim? Cenazemiz var.”
Çığlık atmak, tekmelemek, daha sonra yeniden çığlık atmak ve bir de yere uzanıp havayı tekmelemek istiyordum ama sinirimi çıkarabileceğim bir yol değildi bu. Başka bir bahane bulamıyor muydu gerçekten! Bu kadar kitap okuyan, kitaplarla iç içe büyüyen bir çocuğun hayal gücünün bu kadar kıt olması beni şoke ediyordu.
“Yine mi?” diye sordu Eylem Hoca, iki hafta önce de aynı mazereti duyduğundan.
“Evet,” dedi Milas, ah vah eder bir sesle. “Bu sefer de anne tarafından büyük dedesi.”
“Hocam affedersiniz,” diye böldüm, paletimi ve fırçamı masama bırakırken. İçinden telefonumu ve anahtarımı aldığım önlüğümü de çıkartıp bıraktım ve Milas’ın peşinden koridora çıktım. Atölyenin kapısını kapatır kapatmaz küplere binmiştim.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen? Bana her ulaşamadığında derslerimi bölemezsin!”
“O zaman sana ulaşmamı sağla,” dedi Milas gözlerimin içine bakarak, her zamanki gibi yakınımda duruyordu ve yüz yüze gelmemiz için başını eğmişti. Duş almıştı, taze şampuan kokusu parfümüne karışmıştı. Muhtemelen spordan geliyordu. Ondan önce de derslerine girmiş olmalıydı. Peki ondan önce?
“O zaman sana ulaşmamı sağla Milas,” dedim onu kendi silahıyla vurarak.
“Neden bu kadar sinirlisin? Bir şey mi oldu? Anlamıyorum, sorun ne?” Yeşil gözlerinin arasından, bana gerçekten beni anlayamıyormuş gibi bakıyordu. Çenemi iki parmağının arasına aldığında kaşlarım hâlâ çatılıydı.
“Bilmiyorum,” dedim başımı yana çevirirken, tutuşunu kaybetmesini sağlayarak.
“Sen iyi misin?” Bu sefer kolumdan tuttu. Tutuşu çıplak kolumdan bileğime ve daha sonra da elime kaydığında, elimi tutmuştu. “Alena, bana bak.”
“İyiyim gayet. Stres yaptım herhalde.” Gözlerimi kapattım sakin nefesler verirken gözkapaklarım ağırlaşmıştı birden. Omuzlarım da çökmüştü. “Yüksek kredili bir dersin hocası dönem ödevlerini verdi bugün. O kadar karın ağrısı bir konuya denk geldim ki boş ver gerçekten, doğru düzgün uyuyamadım herhalde.”
Hafifçe kaşlarını çattı, kapattığı dudaklarını keyifle aydınlatan bir tebessüm sarmalamıştı. “Doğru düzgün uyuyamamanda benim parmağım olabilir.” Diğer elinin tersini yanağıma sürttü. “Dönem ödevi konusunda da yardımcı olabilirim. İki yıl önden gidiyorum biliyorsun.”
Kafamı salladım hafifçe. “Eve mi dönüyorsun? Benim biraz daha işim var içeride.”
“Kafeteryada beklerim.” Elini boynuma indirdi ve eğilip burnumun ucunu öptü. Ardından gitti.
Eylem Hoca’nın taziyelerini suçluluk duygusuyla kabul ederken cenaze başka bir şehirde olacağından katılamayacağımı söyleyip resmime devam etmiştim. Her ne kadar önlük ve eldiven giysem de kendime engel olamıyordum; ellerim, yüzüm ve hatta boynum da boya oluyordu. Neyse ki atölyeye girmeden üzerimi değiştirdiğim tulumlarım vardı da kıyafetlerim hakkında endişelenmek zorunda kalmıyordum.
Yarım saat sonra işim bittiğinde Milas kafeteryada bir şeyler içiyordu. Bilgisayarı önünde açıktı, elinde bir kitap vardı ve okuma gözlüğünü takmıştı. Ona okuma gözlüklü ve dövmeli çocuklara bayıldığımı söylediğimden beri daha sık takmaya başlamıştı gözlüğünü ve açıkçası bu konu üzerinden de tartışmıştık çünkü biraz kıskançlık yapmış ve asla kabul etmemişti. Ben de inadına ona tanıdığım tek okuma gözlüklü ve dövmeli erkek olduğunu söylememiştim.
Bende araba olduğunu bildiğinden gelirken taksi kullanmıştı. Dönüş yolunda o kadar yorgundum ki anahtarları ona verip yan koltuğa geçmiştim. Tek yapmak istediğim koca bir tabak makarna yemek ve belki bir film izledikten sonra uyumaktı.
Milas trafikte eve sürerken son çıkan filmlerden birini konuşuyorduk ki elini bacağımın üzerine koydu. Ve dizime değil, kasıklarıma yakın olan tarafa. “Eteklerini özlemediğimi söylersem yalan olur.”
Altdudağımı dişlerimin arasında ezdim ve elimi elinin üzerine koydum, yüzüklerinin metal soğuğu sıcak avucuma çarpmıştı. Biraz daha yukarı kaymıştı eli. Beni hazır hâle getirmek için çıplak tenime dokunmasına gerek yoktu. Bazen tek bir bakışı bile yetebiliyor ve düşüncelerimi ele geçiriyor, bedenimi tetikliyordu; pantolonumun kalın kumaşı üzerinden bacağıma dokunması neydi ki?
O sırada telefonum çalmaya başladı. Kucağımda duruyordu ve ekranda görünen numara bu sabahtan tanıdıktı. Derhal meşgule verdim.
“Annen hâlâ arıyor mu?” diye sordu Milas. “Tabii ki arıyor. Alena…”
“Konuyu değiştirebilir miyiz?”
“Onunla görüşmelisin. Kendine de kötülük yapıyorsun.”
“Dedi babasıyla yolu cennette kesişse cehenneme gidecek Milas Adin.”
“Babamla görüşüyorum,” dedi o an Milas. Açıkçası şaşırmıştım. “Geçen sene seni kaçırdığında, onun evine uzun zaman sonra ilk defa gitmiştim. Seni bırakmasına karşılık yılda birkaç kez görüşmeyi şart koştu. Kabul ettim.”
“Zorla görüşüyorsun yani.”
“Zorla değil. Kabul ettiğimi söyledim.”
“Annen yüzünden mi?” Başımı koltuğa yasladım, elini sıkıca kavradım ve profilini izlemek için ona döndüm. Yüzünde hiçbir ifade yoktu, öylece yolu izliyordu. Bir süre sessiz kaldı.
“Azra’yı kaybettikten sonra annem toparlanamadı. Babama en çok o zamanlar ihtiyacı vardı ama bencil herifin tek düşündüğü işiydi. Belki de kızını kaybetmenin acısını daha yoğun çalışarak çıkardı, bilmiyorum. Çünkü amcamın yaptığı bu. Ama bildiğim tek şey var; annem babamdan boşanıp yurtdışına yerleştiğinde beni de yanına almayı planladı ama babam izin vermedi. Çok daha sonra birkaç seneliğine annemin yanına yerleştim. Ve o yıllar cehennemdi.”
“Baban…”
“Fiziksel bir istismarı olmadı. Ama konuşulmayan bir adamdı. Ve fazla sıkı. Annem, İstanbul’a dönmediği sürece beni onunla görüştürmeyeceğini söyledi. Annem de İstanbul’a dönmek istemedi, ona iyi gelmiyordu. Bu yüzden bekledim. Annemin yanına gidebileceğim bir fırsat için. Gittim de. Babamdan habersiz kendi başıma ayarladım her şeyi. Çok öfkelendi. Kontrolü dışında gelişen her şey onu öfkelendirir ve ben kontrol edemediği tek kişiydim. Yakut Doran hariç… Babam seni kaçırdığında Yakut’a borcu olduğunu söyleyip duruyordu. Meğerse intikam alıyormuş.”
“Uyuyan aslanı uyandırarak,” diye mırıldandım kafamı sallarken. Beni. Alparslan Adin’in babama bu iyiliği yapmasının tek sebebi beni dürtmek olsa bile, babam nasıl geçmişte kızını kaybetmesine ve dolaylı yoldan ailesinin parçalanmasına yol açtığı bir adamın yardımını kabul edebilmişti? “Bak, Milas, belki sen babanın sana yaşattığı cehennemi geride bırakmaya hazırsın ama ben annemin...”
“Seni her kayalıklarda buluşumda, seni oraya getirenin ne olduğunu merak ettim. Annendi. Arkadaşlarındı. Hapsolduğun hayattı. Biliyorum,” dedi Milas, arabayı garaja çekerken. “Ama Alena, o senin hâlâ annen. Ve bir parçan hep yarım kalacak çünkü o hayatta ve sana ulaşmaya çalışıyor. Aktif bir şekilde. Bir yıldan uzun zamandır.”
“Onunla görüşmeyeceğim. Nokta.” Elimi elinden kurtarıp emniyet kemerimi çözdüğüm gibi arabadan dışarı çıktım. Kapıyı biraz fazla sert çarpmıştım.
“Yarım kalmış işler bir köşede birikir, omzuna yük olur Alena! Anlamıyor musun?”
Onu dinlemiyordum. Apartman kapısından geçtikten sonra asansöre bindim ve Milas’ı beklemeden dairemize çıktım. Asansör kapıları açıldığında, Milas merdivenlerin son iki basamağını atlıyordu ve nefes nefese kalmış bile değildi. “Sorunları konuşmadan aşamazsın.”
“Aşmak istediğimi kim söyledi?” Anahtarımı çıkartıp kapıyı açtım. Dizel koşarak bacaklarımın arasına girdi. Parazit kimbilir hangi köşede yalanıyordu. Nankör kedi.
“En kötüsü de bu,” dediğini duydum Milas’ın arkamdan.
Duşa girmek için daha odaya girerken soyunmaya başlamıştım, üzerimde yalnızca külotum kalmıştı ki kapalı kapıya doğru döndüm ve içime çektiğim zehir nefesle püskürmeye hazırlandım. Kelimeler birer birer dilimin ucuna geldiler, hayır, demek istedim, ben sana en kötüsünü söyleyeyim! Ama belki de bende filtreleme işlemi, olması gerektiği gibi çalışmıyordu. Ya tamamen rahat bırakacaktım kendimi ve endişelenmeyecektim ağzımdan çıkanlar hakkında ya da susacaktım. Kendimi ve karşımdakini incitme korkusuyla.
Ama sorunlar konuşmadan çözülmezdi.
Belki de sadece konuşmaya hazır değildim.
Çünkü ağzımı açmam demek, annemi deli hastanesine tıkmak demekti ve bu bir sorumluluk gerektiriyordu. Ben onunla ilgim kalsın istemiyordum.
Bu yüzden sustum. Dil altı hapishanesi, kelimelerimi yuttu; sessizlik de beni, o gece.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.