Onun Şeytanları
Onun Şeytanları
Matem Çiçekleri - 3. Bölüm
158 0

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 
“Partilerden nefret ediyorsun.”

Dişimle kenarını ısırdığım plastik bardağın dibinde kalan içkiyi kafama dikip bardağı buruşturdum ve masanın altındaki çöp kutusuna attım. Aslında içtiğim içki değil, meyve suyuydu ama kimsenin bilmeye ihtiyacı yoktu. İnci’yle kendime yaptığım kokteyl ve bahçede içtiğim biradan sonra daha fazla alkol alırsam sarhoş olacağımı biliyordum.

Eylül’e döndüm, kollarını göğsünde birleştirmiş; başımda dikiliyordu. “Ne var?” diye sordum. “Ne istiyorsun?”

“Umuthan’dan hoşlandığımı çözdün. Onu anladık. Ama değiştiğini gördüğümde, yani dışarıdan; içinde de değiştiğini düşünmüştüm. Görüyorum ki hâlâ aynısın.”

“Rahatlayabilirsin. Çocukla ilgilenmiyorum.”

“Yine de onu öpebiliyorsun.”

“Oynadığımız bir oyundu ve herkes herkesi öptü Eylül. Sen yanındaki kızı öptün, Yamaç’ı da. Senin için bir şey ifade ediyor muydu? Hayır. Benim için de öyle. Yerler değişecekken oyunu bitirdiğim için şanslısın.”

Eylül ağzını açtı, kaşları havadaydı. Şaşırdığını beyan ediyordu. Şaşkındı, evet. Fazlasıyla. Ama ne için? “Biliyor musun geçenlerde Milas’la neden olmadığınızı düşündüm. Ama cevap ortada. Sen akıllanmazsın. Çocuğun neden arkada Eneslerle takıldığına ve senin burada yalnız olduğuna şüphe yok.”

Eylül tam dönüp gidecekken sertçe kolundan yakaladım ve onu kendime çevirdim. Bu sırada yaslandığım masadan doğrulmuş ve onunla yüz yüze gelmiştim. “Hangi çocuk? Hangi çocuğun arkada Eneslerle takıldığına şüphe yok?”

“Bırak kolumu,” diye homurdandı nefesinin altından, kolunu çekerken. “Milas’ın. Kimin olacak?”

Hayır.
Mümkün değildi bu.

Benim bile yalnızca dün, Enes’le karşılaştığımda haberimin olduğu partisinden Milas’ın nasıl haberi olabilirdi? Eylül karıştırmış olmalıydı. Ayrıca Milas’ın konferansı vardı. Bölümüyle ilgili, hocasının verdiği bir konferans. Onun için çok önemliydi. Bırakıp gelmezdi.

O an duvar saatini gördüm ve konferansın iki saat önce bittiğini fark ettim. Ardından elimi saçlarımdan geçirirken arkamı döndüm ve masaya ellerimi yaslarken derin bir nefes almaya çalıştım. İyi değildim ve bunu biliyordum, yine de bunun hakkında bir şey yapmıyordum. Partiye gelmek aptallıktı. Her şeyi daha kötü yapmıştı.

“Eylül ne diyordu yine?” Yamaç sarmaş dolaş dans ettiği kızı bırakıp yanıma geldi o sırada. “Canını mı sıktı?”

“Yok,” diye mırıldandım. “Sana ne oldu? Eylül’le tartıştınız mı ya da başka bir şey mi oldu? Daha önce taraf tuttuğunu görmemiştim. Aramızdaki en kanlı meselelerde bile.”

“Kanlı mesele ha? Öyleyse bu en kanlısı Alena, değil mi?” Ağzından sıkıntılı bir nefes verdi. “Kişisel bir şey değil aslında. Ama sen gittikten sonra ne zaman konun açılsa bok atıyordu. İnsanın canını sıkıyor, anlıyorsun değil mi? Etrafta olmayan, eski bir arkadaş hakkında böyle konuşması. Üstelik nerede ne yaptığın hakkında bir şey bilmiyorken.”

Eylül’ün ağzını açması şaşırtmış değildi ama Yamaç’ın bu yüzden Eylül’e kinlenmesi bir şeylerin değiştiğini gösteriyordu çünkü önceden birbirimizi ne kadar kışkırtsak da kimse bize karışmaz ya da bir şey söylemezdi. Yamaç’ın bana arka çıktığını bilmek, öyle bir ortamda; bana enerji ve güç vermişti, en ihtiyacım olan zamanda.

Şu anda.

Uzanıp kıvırcık saçlarını karıştırdım ve “Sağ ol böcek,” diye mırıldandım koluna girerken. “Gel, Eneslerin yanına gidelim… Davetsiz bir misafir gelmiş diye duydum.”

“Kim? Adriana Lima falan mı?” Kulağıma eğildi. “Kimseye söyleme ama tam gece yarısı striptizciler gelecek ve Enes’e kucak dansı yapacaklar. Efsane olacak…”

Yamaç konuşmaya devam ederken bir süre sonra müzik sesinden dolayı onu duyamıyordum artık. Eneslerin takıldığı arka bahçeye çıktığımızda gözlerim hızla etrafı taramaya başladı ve potansiyel bir kumralı; yeşil gözlü, uzun boylu, dövmeli, motosikleti olan, edebiyattan anlayan, gotik yüzükler ve kolyeler takan o kumralı aradım.

Eylül yalan söylemişti. Eneslerin yanında Milas falan yoktu. Bir şeyler içip sohbet ediyordu o grup.
Ben durduğumda, Yamaç beni onların yanına yürütmeye devam etti. Rahat bir nefes verdim. Eylül neden yalan söylesin peki? Hayır, bundan bir kazancı olamazdı.

“Alena benim partnerim olsun,” diye ortaya konuştu tanımadığım bir çocuk. “Bira-pong oynayacağız, var mısın? Kaybeden takım ellilik dikiyor kafaya, nefessiz.”

“Manyak kafa yapar o da he bunların üstüne…” diye homurdandı başka biri.

“Dans edelim mi?” diye sordu Enes. Başım dönüyordu.

Ağrıyordu da.

“Benim arabaya kadar gitmem lazım, telefonumu unutmuşum,” diye mırıldandım arkaya dönmeye çalışırken ama Yamaç kolumu bırakmadı. “İyi misin?” diye sordu bunun yerine, sanırım kolumu bırakırsa düşeceğimi falan sanıyordu.

Buraya sır gibi sakladığım sevgilimle karşılaşmaya gelmiş ve kendimi bunun için hazırlamıştım ama şimdi Eylül bir de yalancı mı çıkıyordu? Eve gitmek istiyordum.

“Kardeşimi arayacağım,” diye mırıldandım uzatılan bardaklardan birini iterken.

“Aral’ı mı?” diye sordu İnci. “Japonya’ya gittiğini duymuştum. Kuzenim onun sınıfındaydı. Merak mı ettin? Şu an orada sabahın beşi falan…”

Hayır, demek istedim. Diğerini. Aklı başında olanı.

“Hayır, benim sadece…” Elimi bir kez daha saçlarımdan geçirirken yorgun bir şekilde konuşmaya çalışıyordum ki yanıma düşen elime bir başkasınınki dolandı. Bileğimden yakaladı biri.

“Senin sadece, ne, Alena?”

Yamaç’ın kolundan elektrik çarpmış gibi ses çıkarken duyduğum sesle başımdan aşağı bir kova soğuk su döküldü sanki o an. Bileğimi tuttuğu yer karıncalanırken bir anda ateş basmıştı. Arkamı döndüğüm gibi göğsüne çarptım ve yüzüne bakmak için bir adım geri çekilmek zorunda kaldım.
Eylül haklıydı. Milas buradaydı.

Ve ona verecek bir cevabım yoktu. Yüzüne bakakalmıştım.

“Konuşmamız lazım,” dedi Milas gözlerimin içine bakarken. Bir sorun vardı. Bakışları sertti.

“Sonra konuşursunuz,” diye araya girdi Enes, bardağını bırakıp aramıza girerken. Sanırım Milas’a cevap veremeyip öylece suratına bakakalışımdan cesaret almıştı. “Alena yorgun.”

“Öyle mi? Hiç fark etmemişim,” diye cevapladı Milas alayla, ardından bana döndü ve gözlerini kısarak baktı. “Yorgun musun Alena? Gidebilirim...”

“Değilim.” Sonunda sesimi bulabilmiştim. “Değilim yorgun falan. Gidelim,” dedim boğazımı temizleyerek. Ardından Enes’e yorgun bir tebessüm yolladım. “Sağ ol.”

Enes başını salladı. Çekildiğim an, Milas bileğimi bırakmadan ama elimi de tutmadan, beni evin içine sürüklemeye başlamıştı. Salondan geçip merdivenlere ilerledik, ardından üst kata çıktık. “Milas, bak...”

Açtığı kapıyla sözüm kesildi. Banyoydu burası. Boş değildi ama. Bir çift; kuru küvette, kıyafetleri üzerinde sevişiyorlardı ve kapının açılması umurlarında bile olmamıştı. Milas kapıyı kapattı ve bir sonraki kapıya ilerledi. Bu sefer karanlık bir oda karşılamıştı bizi, pencere açıktı ve dışarıdaki sesler bu şekilde içeri geliyordu. Çift kişilik bir yatağın olduğu, sade bir yatak odası.
Milas beni içeri çektikten sonra kapıyı kapattı ve kilitledi.

Sırtımı duvara dayarken avuçlarımı da yaslamıştım. “Burada olduğumu nereden biliyordun?”

“Burada ne işin var?” Gayet sakin çıkan sesi, aslında sakin olmadığının kanıtıydı. Avuçlarını başımın yanındaki duvara yaslarken kollarını gergin tuttu ve yüzlerimizi hizaladı. Yeterince yakın değildi.

“Enes’in doğum günü partisi.”

“Saçmalamayı kes Alena. Eski arkadaş grubunla işin kalmamıştı. Seni ne hâle getirdiklerini fark ettiğinde iletişimini kestin. Kampüste yolunu değiştirdin. Susuzluktan ölmene rağmen sırf içerideler diye kafeteryaya girmediğini biliyorum.”

“Karşılaştık!” Sesim biraz yüksek çıkmıştı. “Karşılaştım, tamam mı? Hepsiyle.”

“Ne zaman?”

“Dün.”

“Dün,” dedi hafifçe kafasını sallarken. “Bana neden bir şey anlatmadın?”

Dil altı hapishanesi. Hayır. Birçok şey olabilirdim, birçok yalan söyleyebilirdim ama artık kendime söylemeyecektim. Kız kardeşimin uydurduğu hapishaneyle uzaktan yakından alakası yoktu benim Milas’a iki çift laf etmeyişimin. Birkaç hafta önceki Alena asla susmazdı. Benim korktuğum, Milas’a sabahları nereye kaybolduğunu ve neden bazen defalarca arasam da ona ulaşamadığımı, nerede olduğunu bile bilmediğimi sorduğumda alacağım cevaptı.

Yalan ya da gerçek olsa da hoşlanmayacağımı düşündüğüm bir cevap.
“Nereden biliyordun burada olduğumu?” diye sordum bir daha.

Milas alay eder gibi güldü, ardından cebinden telefonunu çıkardı dudaklarını ıslatırken. Endişeyle yüz ifadesini süzdüm o sırada. Tüm bu alaycılığın altında, öfke yatıyordu; başka bir şey olamazdı. Ne zaman birine sinirlense ne zaman bana sinirlense, alaya vururdu.

Ekranı bana çevirdi.

Kayıtlı olmayan bir numara ona “Milas?” diye mesaj atmıştı.
 
+095…..: Milas?
+095…..: Alena nasıl? Bu sıralar hakkında epey endişeliyim. Yanındaysa bir kontrol eder misin?
+095…..: Upss… Yanında değil. Değil mi? Nerede olduğunu biliyor musun peki?
+095…..: Bilmen gerekir diye düşündüm :)
+095…..: görüntü
+095…..: Konum bilgisi için tıklayınız.
 
Gönderilen fotoğraf bir kolajdı. Dört fotoğrafın birleştirildiği bir kolaj. Ben Umuthan’dan kâğıdı almak için eğildiğimde ve fazla yakınlaştığımızda… Ki orada tek başımıza oturmuş, öpüşüyormuşuz gibi görünüyordu. Diğerinde ise kâğıt o kadar küçüktü ki daha fazla yakınlaşmıştık ve yine aynı açıyla çekilmişti. Üçüncüde yüzlerimiz görünüyordu ve bira içerken sohbet ediyorduk. Dördüncü de ise onu gerçekten öpmem gereken ama yalnızca dudaklarının kenarına dokunup çekildiğim an vardı.

Kafamın içinde şimşekler çakmaya başlamıştı. Bu fotoğrafları kim çekmişti ve bu mesajları ona kim göndermişti? Çok da zorlamaya gerek yoktu aslında beyni.

“O kancık bitti...” Kalp atışlarım hızlanmış, öfkeden ve bilmediğim bir duygudan daha titrerken doğrulup kapıya yönelmiştim ki Milas beni tutup duvara yeniden mıhladı ve bu sefer alnını alnıma sertçe yasladı. Öyle ki kafam acıyordu.

“Biten sadece o mu?” diye fısıldadı. Bilmediğim duygu korku muydu? Çünkü deli korkuyordum. Çünkü Milas, deli öfkeliydi. “Bana rasgele yabancı bir herifi öpmediğini söyle.”

“Milas, düşündüğün gibi değil,” dedim bir elimi çıkartıp yanağına dokunma isteğiyle ama elimi yakaladı ve aşağı indirdi. Bunun ne kadar canımı acıttığını bilemezdi. “Oyun oynanıyordu. Kâğıt oyunu. Bilirsin! Eylül’ü… Yamaç’la… Ve o çocuk, Eylül’ün hoşlandığı çocuk…”

“Sikik oyunlarınız, boktan partileriniz ya da kimin kimle ne bok yediği umurumda değil Alena. Ama senin ne yaptığın umurumda. Bana cevap ver. Onu öptün mü?”

Öpmüş müydüm? Hayır, benim o küçük kafamın içinde, bu gerçek bile değildi. Bir oyun oynanıyordu ve oynanan o oyunun içinde, ben de bir oyun oynamıştım. Kimsenin kendi kalesini tutmadığı bir maçta kendi kaleme mi gol atmıştım?

Milas daha fazla cevabımı beklemedi. Aramızdaki mesafeyi kapatırken görüşüm tamamen kararmıştı o an. Boynuma yasladığı eliyle yüzümü yukarı kaldırırken dudaklarıyla benimkileri esiri altına aldığında, duvardaki diğer elini de aşağı kaydırıp eteğimi yukarı sıyırarak kalçamı kavradığını hissettim ve midem içeride büzüldü.

Küçük bir inilti ağzımdan kaçarken elimi ensesine yasladım ve onu daha da kendime çektim. Milas her zamanki gibi yavaş ve soft değil, hızlı ve öfkeliydi. “Onu öpmedim, böyle değil,” diye fısıldayabildim kesik nefesler arasında. Eteğimin tamamen kalçama çıktığını hissettiğimde eli iç çamaşırımı sıyırıyordu. “Sadece oyun oynanıyordu. Kal… Kalkamadım…” Kulağımın altına ıslak dudaklarını bastırırken kulak mememi ısırdı, parmaklarından birini çoktan içime kaydırmıştı. “Yemin ederim, dudaklarını öpmedim bile, görüntü hilesi...”

Milas lafımı bölerek yeniden dudaklarıma yöneldiğinde bacaklarımı kavrayıp beni yukarı kaldırdı ve beline doladı. “Lütfen,” diye mırıldandım ellerimle yüzünü kavramaya çalışırken ama temas ettiğim an bileklerimden yakalayıp boynuna doladı. “Özür dilerim…”

Kendini iç çamaşırımın üzerinden bana bastırdığında ikimiz de inledik. Boynuna daha güçlü tutundum, “Lütfe…” diye fısıldadım yeniden ama Milas kelimeyi dudaklarımdan söküp almayı tercih etmişti. Kesik nefeslerimin arasında ıslak öpücükleri çenemin altına, boynuma, göğüslerime kaydığında üzerimdeki korseyi çıkarıp atmak istemiştim.

Nefes nefese ayrıldığımızda alnını alnıma yasladı, birbirimizin nefeslerini soluyorduk.

“L… Lütfen…”

“Lütfen, söyle,” diye fısıldadı Milas, dudakları her hareket ettiğinde benimkilere değerken iç çamaşırımı kenara çektiğinde. “Senin kavgan kiminle Alena?”

Cevabı biliyordum.

Seninle değil, demek istedim. En azından bunu söyleyebilmek istedim.

Ama karanlığın verdiği güven, bir başkasının odasında her an basılabilecek olmamızın verdiği adrenalin, Milas’ın kollarında olmanın verdiği haz ve öpücükleri aklımı başımdan aldı. Milas başparmağını sertçe dudaklarıma sürterken sanki üzerlerinde ruj kalmış da silmek ister gibi, başka bir şeyi silmek ister gibi; saçlarımı kulaklarımın arasına sıkıştırdı ve olabildiğince yavaş… Pek de değil, bir itişle saniyeler içinde içimdeydi.

Benim nefesim kesilirken onun sıcak nefesi kulağıma çarpıyordu çünkü başını şakağıma dayamıştı. Parmaklarımı ensesindeki saçların arasına geçirdim, ardından sıktım; istemsizce çekiyordum. Genelde güvenli olması için prezervatif kullanıyorduk ama belli ki yanında yoktu çünkü buraya gelirken aklında bu yoktu. Sorun değildi çünkü ikimiz de birbirimizin hastalıksız, temiz olduğunu biliyorduk ve ben düzenli hap kullanıyordum.

Kendimi tutamayacağımı biliyordu ve müzik sesi ne kadar fazla olsa da koridordan geçen biri duyabilirdi ya da pencere açıktı; bu yüzden ben çıkardığım seslere engel olamazken avucunu ağzıma kapattı ve dışarıya yalnızca belli belirsiz boğuk inlemelerim, derin ve kesik soluk alış verişlerim çıktı.

Bu yüzden kıvrandım. Milas daha güçlü, daha sert hareket etmeye başladığında zevkten ve acıdan gözlerimden yaşlar geldi, buna rağmen daha fazlasını istediğim için onu tüm gücümle kendime çekiyordum. Dalga önce beni vurdu, Milas’ın kollarında erirken çektiği elinin ardından çenemi tuttuğu için dudaklarımın arasına kayan başparmağını emdim. Yanağımla kulağım arasında kalan yeri öptü, bir süre orada nefes aldı, ardından elini indirdim ve yüzünü ensesine yerleştirdiğim avucumla kendime çektim. Dakikalarca, ayrılmayı reddederek, o geri çekilene dek öpüştük.
Beni yavaşça yere bıraktığında, az önceki temposundan dolayı biraz ağrılıydım ama ayakta duramayacak kadar değildi. Milas birkaç saniyeliğine odanın içindeki lavaboya gitti ve kendini temizledi, ardından elinde hafif ıslattığı peçeteyle gelip önümde eğildi ve bacaklarımın iç kısmını temizledi, eteğimi düzeltti. Dönüp peçeteyi çöpe attıktan sonra geldiğinde, bahçeden yansıyan ışıkların loş aydınlığında dudaklarının şiştiğini ve saçlarının deli dağınık olduğunu fark ettim.
Milas Adin’in en sevdiğim görüntüsü buydu.
Belki bir de çıplak.

Önümde durduğunda, o nefes alış verişlerini çabucak düzenleyebilmişti ama ben hâlâ biraz hızlı nefes alıyordum. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda gördüğüm boşluk kaşlarımı çatmama sebep oldu. Sorun neydi?

Söylediklerimi duymamış mıydı?
Elini uzattı, ardından elinin tersini yanağıma değdirdi Milas az öncekine nazaran fazla yumuşak bir dokunuşla. İki elimle birden bileğine ve eline tutundum.

Eğilip aynı yumuşak dokunuşla, dudaklarını dudaklarıma bastırdığında az önceki öfkesinden ve saldırganlığından eser yoktu. Öpüşü o kadar narindi ki en nefret ettiğimdi çünkü tadı veda gibiydi. Bunu fark ettiğim an tişörtünü tuttum ve yumruğumun arasında sıktım. “Hayır,” diye fısıldadım geri çekilirken.

Ama Milas ellerimi kendinden kopardı ve kilitlediği kapıyı açıp koridora çıktı.
Peşinden fırladığım an merdivenlerin başında durdu. Ben de durdum.

“Beni dinlemedin mi?” diye sordum gözlerimi saniyede milyon kez kırpıştırarak. Hayır, ağlamıyordum, sadece gözlerim acımaya karar vermişlerdi birdenbire. “Söylediklerimi duymadın mı? Nereye gidiyorsun?...”

“Eve değil,” dedi tonsuz sesiyle, omzunun üzerinden bana doğru dönerek. Ama bana bakmadı. “Bu gece eve değil, belli ki.”

“Milas...”

Elini havaya kaldırdı ve sözümü kesmemi sağladı. Bu sefer gözlerime bakan yeşilliklerinde gördüğüm, eğer biraz daha ısrar eder ya da ileri gidersem işlerin hiç hoşlanmayacağım bir yere varacağıydı. Bu yüzden Milas hiçbir şey yapmayacağıma inandığı an, önüne döndü ve merdivenlerden hızla inerek ortadan kayboldu.

Birkaç dakika orada öylece dikildim ve gitmeden önce durduğu noktaya baktım. Birkaç kişi geçip gitti yanımdan, aşağı inenler ve yukarı çıkanlar oldu. Garip bakışlar atanlar. İyi olup olmadığımı kontrol edenler. İdrak etmeye çalışıyordum. Milas’ın gittiğini. Beni bırakıp gittiğini. Bu yerde. En nefret ettiğim yerde. Bir partide. Onsuz bir partide, diye düzeltti içimden bir ses beni. Haklıydı. Çünkü onunla birlikteyken cehennem bile serin gelebilirdi.

Bir paket fıstıklı çikolatayı yıllardan sonra açıp yediğim ilk gece onun kollarının arasındaydım ve bunca zaman aradığım hissin, ihtiyaç duyduğum sıcaklığın onunla birlikte olmak olduğuna karar vermiştim içten içe. Kaburgalarımda parmaklarını gezdirip belimi kavradığında tenime değen elleri ve metal yüzüklerinin soğuğu bana yaşadığımı hissettirmemişti yalnızca; ayrıca, yaşamam gerektiğini de hissettirmişti.

Dudaklarım aralık, aldığım nefesler soluk boruma batarken kirpiklerimin arasından sızan gözyaşlarına doğru gülümsedim. Tek bir yanlışın tüm doğruları götürdüğü dünyada, tek bir doğru tüm yanlışları götürebilmişti de ben o doğruyu yok edebilmiştim öyle mi? “Yine Alenalık yaptın,” dedim dişlerimin arasından, kendi kendime. “Hangi oyunu kazandın, hangisini kaybettin şimdi?”

“Aptal,” diye fısıldadım sert adımlarım merdivenlere yönelirken. “Aptal.” Merdivenlerin tamamını indim, ardından şarkıya eşlik ederek dans eden kalabalığın arasında görmeyi istediğim o yüzü aradım. Yoktu. Mutfağı ve koridoru kontrol ettim, ardından bahçeyi. Oradaydı.

Ucuzluk mu yapacaktı? Ona çok daha ucuz olabileceğimi gösterecektim.
Arabama yürüdüm, ardından telefonumu çıkartıp partideki birinden şarj aleti buldum. İhtiyacım olacak kadar şarj ettikten sonra telefonumu küçük çantama sıkıştırdım ve Enes’in evine geri döndüm. Eylül, İnci’yle sohbet ederken bir şeyler içiyordu ve köşede arkadaşlarıyla takılan Umuthan’a kaçak bakışlar atıyordu.

“Sen bittin,” diye mırıldandım ona bakmadan önünden geçerken. Eylül donakaldı, neredeyse elindeki içkisini döküyordu.

“Bana sert bir şeyler getirir misin Enes?” Rica ederek, oturduğu koltuğun kolçağına kalçamı yasladığımda kollarımı da göğsümde birleştirmiştim.

“Milas’la kavga mı ettiniz?” diye sordu Enes, ricamı duymazdan gelerek. Elinde viski bardağı vardı. “Rüzgâr gibi esip çıktı evden. Motosikletinin gürültüsü ses sistemimi ucuz gösterdi doğrusu.”

“Teşekkür ederim,” diye mırıldandım elinden viskisini alıp iki yudum alırken. Viskiden nefret ediyordum ama erkekler arasında kızların suratını buruşturmadan içemediği yegâne içki olarak geçtiğinden mimik oynatmadığım suratımla içmek hoşuma gidiyordu.

“Ağırdan al bari.”
“Daha fazla getireceksen neden olmasın?”
“Ne var aranızda sizin?” diye sordu bu sefer, hafif doğrularak. “Çıkıyordunuz değil mi geçen sene?”

Enes’e cevap vermedim. Bunun yerine agresif bir şekilde ayağımı yerde titretirken viskiyi yudumladım ve gözlerimi kırpmadan Eylül’ü izledim. Elleri titreyerek içkisini kafasına dikmiş ve gergin bir şekilde İnci’yle konuşuyordu.

Bir süre sonra Eylül kalkıp yanıma geldi ve karşıma dikildi. “Alena, konuşabilir miyiz?”

“Söyle.” Duvardan ifademle yüzüne baktım.
“Özel bir yerde.”
“Hayır. Burada konuş.”

Eylül gergince bana baktı, ardından yanımdaki Enes’e ve diğerlerine. Umuthan’a döndü bir kez. Yeniden önüne çevirdiğinde başını, sertçe yutkunmuştu. Daha sakin görünüyordu az önceki panik hâline göre. “Bak, az önce neden öyle söyledin bilmiyorum ama ben bir şey yapmadım. Ne ateşledi seni bana hamle yapacak kadar?”

“Yalan söylüyorsun.”
“Söylemiyorum.”

“Söylüyorsun ve bunda iyi değilsin bile. İyi olmadığın hiçbir şeyi yapmamalısın Eylül.” Yaslandığım kolçaktan kalktım ve boş bardağı Enes’in kucağına bıraktım. Eylül’le yüz yüzeydik. “Seninle aramızdaki fark, ben yalan söylemem. Ya da öyle bir söylerim ki önce kendimi, sonra herkesi inandırırım. Sen daha kendini bile inandıramıyorsun.”

“Çünkü yalan söylemiyorum...”
“Sen fotoğrafları gönderdin,” dedim işaretparmağımla omzunu dürterek. Böylece savunma mekanizması yerle bir olacaktı. “Kanıtlamak istedin.”

“Ne fotoğrafları?” Panikle sarsıldı. “Neyi kanıtlamaktan söz ediyorsun!!!”
“Sadece kanıtlamak da değil, yok etmek.”

“Alena...”

“Alena, Alena, Alena,” diye mırıldandım gözlerimi devirerek. “Lütfen üvey babamla yaşadığım yasak ilişkiyi basına sızdırma Alena! Kariyerimi mahvedersin! Annemin telefonundan arayıp iptal ettirdiğim milyonluk sözleşmeden ve uğradığımız zarardan da kimseye bahsetme çünkü çok eğlenceliydi! Ama benim asıl merak ettiğim, o yaşta prezervatif denen şeyin varlığından gayet haberdarken kullanmayı akıl etmemen! Adamın çocuğunu da kimsenin haberi olmadan aldırdıktan sonra…”

Eylül’ün dolan gözleri, bana tek bir şeyi söylüyordu; utanç duyuyordu geçmişinden ve bana anlattığına bin pişmandı. Bana tokat atacağı sırada bileğinden yakaladığımda, yüzüne daha da eğildim ve “Evet. İğrenç bir insanım,” diye fısıldadım. “Arkamı döndüğüm an beni bıçakladığına sevinebilirsin ama fazla havaya girme çünkü sen beni bir bıçaklarsın; ben seni bin, Eylül. Seni uyarmıştım. Seni itibarım hakkında uyardım, sen benim en zayıf noktama oynadın. Gerçekten sınırın yok. Belki bundan sonra olacaklar aklını başına getirir ama.”

O ana dek, partideki müziğin kesildiğini ve herkesin bize dikkat kesildiğini fark etmemiştim bile. Bu da demek oluyordu ki herkes sarf ettiğim bütün sözleri duymuştu. Her şeyi.

“Evet!” diye bağırdı Eylül, gözyaşlarıyla bir adım geri çekilirken, elleri havada. “Ben yaptım, gönderdim fotoğrafları ona! Çünkü sen sevgilin olduğu hâlde başka erkeklerle… Oyun ya da değil, kırıştıracak kadar onursuzsun!” İşaretparmağını yüzüme doğrulttu. “Milas Adin bile sana yetmedi ha, Alena? Birlikte olduğunuzu biliyordum evet! Ruhun orospu senin. Doyumsuzsun.”

Bir anda tüm vücudumu ele geçiren öfkeyle Eylül’ün saçlarına asıldım, güçlü bir çığlık attı. “Elimde kalacaksın ama sen benim!” diye bağırdım suratına ama o an bir kol belime sarıldı ve bir kız da beni Eylül’den ayırdı. Avucumda bir tomar saç kalmıştı.

“Bu ne seviyesizlik!” diye bağıran ve önümde dikilen, sırtı bana dönük olan kişi Ada’dan başkası değildi. “Siktir git şuradan yoksa endişelenmen gereken Alena değil ben olacağım!”

“Bana dediklerini duymadın mı?” diye bağırdı Eylül, Ada’nın suratına. İnci ve Enes o sırada Eylül’ü kollarından tutmuşlardı, partidekiler etrafımızda bir kalabalık oluşturmuşlardı. “Hain!” diye bağırdı Eylül beni işaret ederek.

O ana kadar havada taklalar atıp tutuşundan kurtulmaya çalıştığım kişinin Enes olduğunu sanıyordum, ardından Yamaç sandım; ta ki onu hemen yanı başımda dili tutulmuş bir şekilde Eylül’e ve bana bakarken bulana dek. Hayır. Beni tutan kişi Varis Adin’den başkası değildi.

“Bırak be!” diye bağırdım en sonunda, ondan kurtulup kenara çekilirken. Varis bana onaylamayan bir bakış attı.

“Gidiyoruz,” dedi Ada kolumdan tutup beni çekerek.

“Hiçbir yere gitmiyorum!”

“Alena,” diye mırıldandı ellerini kollarıma koyarak hafifçe okşarken Ada, öfkeliydi nedenini bilmediğim bir şekilde ve beni sakinleştirmeye; ikna etmeye çalışıyordu. “Lütfen. Lütfen benimle gel.”

Kız kardeşimin gözlerinin içine baktım. Ada’nın yeşil gözleriyle benim mavi gözlerimin hiçbir ilgisi yoktu ve neredeyse hiçbir konuda birbirimize benzemiyorduk. Tamamen farklıydık, yalan olmazdı bu. Ve insanları sakinleştirerek, tatlı dille bir şeyleri yaptırma şekli… Ben şantajla, tehditle çalışan kirli bir makineydim ve belli ki bir şeyleri yanlış yapıyordum.

Saniyeler sonra kız kardeşimi dinlemeye karar verdiğimde başımı salladım hafifçe. Ada beni evin çıkışına yönlendirirken Varis’in gür sesiyle millete “Film mi oynuyor burada? Ne bakıyorsunuz? Kim kapattı lan şu müziği?” diye bağırdığını duymuştum.

Evden arabamın park edildiği yere yürürken nefes alış verişlerimi düzenlemeye çalıştım ama kafamın içinde oynayan sahneler buna izin vermiyordu. Hem bir köşeye çöküp ağlamak hem de dönüp acısını çıkarana kadar o kızı mahvetmek istiyordum.

Ama aptal değildim. Tamamen onu suçlayamazdım. Biliyordum ki eğer ben Eylül’e olayları böyle çarpıtarak Milas’a fotoğrafları gönderme şansı vermeseydim, o fotoğrafları çekme şansını vermeseydim ona; mesela o an çemberden kalkarak, ben oynamıyorum diyerek… O zaman bu akşam yaşanan hiçbir şey olmayacaktı.

Sorun şuydu ki “keşke”ler insan beynindeki düşünme kabiliyetini bir hayli etkiliyor ve soruna çözüm üretmek yerine geçmişte takılı bırakıyordu. Aklı başında biri geçmişle ilgilenmez ve şu anı yaşayıp geleceğini düşünürdü. Benim de yapmam gereken buydu.

Ama o geçmiş, bir Milas Adin’i barındırıyordu ve Milas benim her şeyimdi. Hiç sahip olmadığım ailemdi. Bana yemek yapmayı öğreten o’ydu, tutkulu olduğum işlerin peşinde koşmam için cesaret veren ve daha farklı, daha huzurlu, daha mutlu bir hayat yaşayabileceğimi gösteren…
Geleceğimde o yoksa, hiçbir şey yoktu.

“Ne oldu tam olarak?” diye sordu Ada, spor bir arabanın yanında durarak. Benim arabam birkaç metre ilerideydi. Yanında durduğu arabanın Varis’e ait olduğunu fark etmem uzun sürmedi. “İkiniz de aklınızı kaybetmiş gibiydiniz. O kızla derdin ne? Ne yaptı seni bu kadar çileden çıkaracak?”

“Sizin burada ne işiniz var?” diye sordum elimi saçımdan geçirirken, bir adım geri giderek dengesizce. Ada kolumdan tuttu. Varis bizi duyabilecek kadar yaklaştığı için ona bakarken siz diye konuşmuştum.

“Benim gitmem gerekiyor, şununla sen ilgilenirsin.” Varis geldiği an, Ada’nın beline elini yaslayıp onu dudaklarından öptü ve arabasının kilidini açtı. “Aracınız var değil mi?”

Başımı salladım, ardından gözlerim kısıldı. “Şununla mı?”

“Bir insandan çok her şeye benziyorsun şu an,” dedi Varis, beni baştan aşağı süzerek. Aracının kapısını açıp içeri geçerken “Özellikle bir enkaza,” diye mırıldanmıştı.

Ada, Varis geri sürüp yola çıkana kadar onu izledi. Ardından bana döndü ve çantamın kilidini açıp arabamın anahtarlarını aldı. Elimi tutup “Arabanı nereye park ettin?” diye sorduğunda “Bebek değilim biliyorsun değil mi?” diye homurdandım tutuştuğumuz ellerimize bakarak.

“Bebek olmayabilirsin ama sarhoşsun ve sallanıyorsun.”
“Sarhoş falan değilim.”
“Öyle mi? Ne içtin?”

“Bir kokteyl, votka vardı içinde biraz. Bir bira. Vişne suyu…”
“Başka? Başka bir şey daha var sanki.”
“Of. Tamam. Viski.”

“Bingo,” diye mırıldandı Ada, arabamın ön yolcu kapısını açıp beni içeri tıkarken. Ardından üzerime eğildi ve emniyet kemerimi bağladı. Çocukmuşum gibi. Ona izin verdim. Seslice nefes vererek yüzüme bakmaya başladığında, büyük olanın o olması gerektiğini düşünüyordum. Çünkü Ada, anne gibiydi.

Son bir yılda annemin bana yirmi yıllık hayatım boyunca yapmadığı anneliği yaptığından böyle düşünüyor olabilirdim.

“İyi misin?” diye sordu. Bu soruyu son zamanlarda bana soran birkaç kişiden biriydi.
Ve doğru cevabı verdiğim ilk kişiydi. “Değilim.”

Kendimi susturmaya zorladığım ve cevapları vermediğim tüm o anlar, Milas’ın beni annemle konuşmaya itmesi, annemin bitmek bilmeyen aramaları ve beni kıstırmaya çalışmaları, Ada’nın tüm o travmaya rağmen düzene soktuğu tatlı hayatı ve mükemmel ilişkisi, Eylül’ün o masada tüm o güzel kızlara anlattığı; hakkımda uydurduğu iğrenç dedikodular, Enes’in teklifiyle eski arkadaşlarımın masasına yeniden oturuşum, partiye gidişim, oyun çemberinden kalkmadığım için hiç istemediğim bir erkekle zorunlu yakınlaşmalarım, Eylül’ün potansiyel ilişkisini parçalamaya çalışırken kendi ilişkimin parçalanması… Ve son olarak…

Eylül’e yaptığımın çok büyük bir kaltaklık olduğunu biliyordum. Çünkü o zamanlar yaşadığını bana güvenerek anlatmıştı, psikolojik olarak fazla hassas ve zayıf bir dönemden geçiyordu. Üvey babasından hoşlandıysa ne olmuştu yani? Ciddi bir şey değildi bile, zaman içerisinde geçmişti. Ama o adam bunu fark ettiği gibi onu kullanmıştı. Eylül’ü kullanmıştı. Ve Eylül hamile kaldığında annesinden de ayrılıp terk etmişti o evi. Böylece Eylül annesine olanları anlatsa bile bir şey kazanamayacaktı.

Ve biliyordum. Allah kahretsin ki kürtaj olduğu günün akşamı eve gidip annesi boşandığı için onu teselli etmek zorunda kaldığını biliyordum.
Ve artık herkes biliyordu.

“İğrenç biri oldum, iğrenç biri oldum yine…” Gözyaşlarına boğulurken Ada’nın kollarına atıldım, bir saniye beklemeden sarıp sarmaladı beni. Kucağıma oturdu ve başımı göğsüne yaslarken saçlarımı okşamaya başladı. “Ne yapacağım? Çok kötü bir şey yaptım… Yapmak istemedim… Ama kontrol edemedim kendimi… Milas… Gitti Ada.”

“Şiişşt, sakin ol,” diye fısıldadı Ada’nın tatlı sesi. Benim küçük kız kardeşimin sesi. Abla, taş sektirelim mi? “Milas gitmez.”
“A… Ama gitti…”

“Alena,” diyerek geri çekildi Ada tatlı sesiyle, ardından yüzümü avuçlarının içine aldı ve gözyaşlarımı sildi. “Şimdi eve gidelim. Sıcak bir duş al. Yemek yapalım. Sonra oturup konuşalım tamam mı? Hallolmayacak hiçbir şey yok, inan. Her şeyi halledeceğiz. Hep hallettik. Halletmedik mi?”

“Hallettik,” diye fısıldadım ona çünkü halletmiştik. Ama bu yanaklarımdan aşağı alev gibi akan gözyaşlarımı daha da hızlandırmaktan bir işe yaramamıştı.
Çünkü bu sefer halledebileceğimize dair umudum yoktu.

Yorumlar

Matem Çiçekleri - 3. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.