Onun Şeytanları
Onun Şeytanları
Matem Çiçekleri - 2. Bölüm
173 0

İKİNCİ BÖLÜM
 
Ertesi sabah yediye kurduğum alarm çaldığında Milas evde değildi.
Bu sefer aramadım.

Onun yerine, kalkıp giyindim ve Agâh’ın evine Ada’yla birlikte kahvaltı yapmaya gittim. Yağmurlu bir bahar günüydü ama hava ılıktı, bu yüzden etek giydiğime inandırıyordum kendimi. Milas’ın eteklerimi özlediğini söylemesiyle hiçbir ilgisi yoktu. Hele ki sabahları nereye kaybolduğu belli değilken.

“Ben senin kardeşinim Alena, bana her şeyi anlatabilirsin biliyorsun, değil mi?” diye sordu Ada, Agâh telefonuna düşen işle ilgili bir arama sebebiyle üst kata çıkarken. “Bir sorun mu var? Geçen hafta her şey yolunda görünüyordu.”

Ada’yla ilgili en çok sevdiğim şey, detaylara dikkat ediyor oluşuydu. Ne durumda olursa olsun. Geçen hafta her şey yolundaydı, demiyordu. Çünkü öyle görünse de öyle olmama ihtimali vardı. Geçen hafta her şey yolunda görünüyordu, diyordu bu yüzden. Sadece gözlemini aktarıyordu.
Dil altı hapishanesi böyle bir şeyse, ben sonsuza dek kafamın içinde yaşamaya mahkûmdum.

“Sabahları spor yapmaya başladığımdan beri yorgun hissediyorum,” diye mırıldandım kızarmış bir ekmeğin üzerine biraz tereyağı ve vişne reçeli sürerken.

“İlginç,” dedi Ada. “Genelde spor yapmaya başladığında daha dinç hissedersin.”

“Ada…” Suyumdan bir yudum aldım ve gözlerine baktım dikkatlice. İyi görünüyordu. Geçen yaz geçirdiğimiz Ayvalık faciasından iz yoktu. Mutluydu. Bazı günler her şeyin çok fazla geldiği ve dayanamadığı oluyordu ama genel olarak idare ediyordu. Öte yandan ben…

Bende durumlar biraz karışıktı.
“Varis sana her şeyi anlatıyor mu?”

“Hımm… Biraz tuzak bir soru bu. Şöyle cevap verebilirim; benden bir şey gizlemiyor. Sorduğum soruların cevaplarını alıyorum ya da bilmem gereken bir şey varsa… Anlatıyor.”

Ona, Milas’la geçirdiğim bir buçuk yılın sonunda en büyük ilerlemeyi dün akşam kırmızı ışıkta durmuşken annesinden bahsederek ve Azra’nın ismini ağzıma alarak gösterdiğimi söylemek istemedim. Sabahları derslerinden de önce, çok önce, kalkıp bir yere gidiyor ve ulaşılamaz oluyor ama neresi olduğu hakkında bir fikrim yok ve anlatmıyor da demek istemedim.

Annem arıyor, Ada. Ve bana ulaşmanın bir yolunu bulacak. Bunu çok derinlerde… Çünkü annem yara açarken bile en derine kazar, hissediyorum, demek de istemedim.

Ben bir şey diyemeden, Agâh elinde bir tabak balla geri gelmiş ve yerine oturmuştu zaten. “Kim taze bal yemek ister? Köyden yeni getirttim, acayip lezzetli bir şey kızlar…”

Dakikalar sonra, mutfakta bulaşıkları hallederken “Ona söylemelisin,” dedi Ada. Onu duymazdan geldim ve sudan geçirdiği bulaşıkları makineye dizmeye devam ettim. Kahvaltıyı Agâh hazırladığı için, dağınıklığı biz topluyorduk. “İçini yiyen ne varsa, Alena. Söyle. Kime karşıysa hatta. İçinde tutma. Seni ilk defa bu kadar sessiz görüyorum ve bu korkutucu.”

“İçimde tutmam gerektiğini bana sen söyledin,” dedim aksi bir sesle.

“Hayır. Ben sana kelimeleri silaha kurşun niyetine kullanmamanı söyledim. Birine söyleyecek bir şeyin varsa, asla, içinde tutmamalısın.”

Belki de ben yanlış yorumlamıştım. Ama bildiğim tek bir şey vardı, o da bir kere içinde tutmayı öğrendiğinde ve sessizleştiğinde; yeniden açılmak ve konuşabilir hâle gelmek çok zordu.
Birkaç saat sonra Zift’te bir şeyler atıştırarak ödev yaparken telefonum Milas’tan gelen mesajla titrediğinde incelediğim makaleyi bırakıp telefonumu elime aldım.
 
M: Neredesin? 
A: Zift.
M: Konuşmamız gerek. 
A: Neden?
M: Dün akşam salondaki koltukta yatmış olman yeterince tatmin edici bir sebep mi?
A: Koltuk rahattı.
A: Ayrıca yatakta uyandım!
M: Yatağımızda.
M: Çünkü fark ettiğim an seni yatağımıza getirdim.
A: Sorun halledildi o zaman.
M: Hiçbir şeyin halledildiği yok. Bir saate Zift’te olurum.
A: Bir saate eve geçeceğim.
M: Bilerek mi yapıyorsun? Katılmam gereken bir konferans olduğunu biliyorsun.
A: O zaman konferansa git. Sonra konuşuruz.
 
Cevap gelmedi.
“Alena?”

Başımı telefonumdan kaldırdığım an gördüğüm tanıdık yüzle, istemsizce koca bir gülümseme yerleşmişti yüzüme. Gökay Mendere’yi görmeyeli uzun zaman oluyordu. Ada ve Varis’le son sınıfı okuyup mezun olmuş olmasına karşın Milas’ın arkadaş grubunda olan ve aylardır kimsenin etrafta görmediği, hakkında bir şey duymadığı; buna karşın kimsenin o ortadan kaybolmuş gibi davranmadığı Gökay.

“Siz teşrif eder miydiniz buralara ya?” diye sordum telefonumu bırakıp ayağa kalkarken. Gökay gülerken kısaca bana sarıldı ama onunla ilgili bir şeyler yanlış hissettiriyordu.

“Geçerken seni gördüm, bir uğrayayım yanına dedim.” Karşıma geçti ve oturdu. Gökay’da ilk fark ettiğim şey kuşkusuz fiziksel değişimiydi. Boyu biraz daha uzamıştı ve çok daha fit bir vücuda sahipti. Saçlarını kestirmişti, üç numara. Askere falan mı gitmişti?

“Evet, ortalıkta yoktun aylardır,” diye mırıldandım. “Hatta bir buçuk yıldır… Yurtdışına mı gittin?”
“Evet,” dedi düz bir sesle. “Safir’in yurtdışındaki bir şubesinde devam ettim okula, oradan mezun oldum. Türkiye’ye bu sabah geldim aslına bakarsan, birkaç eşyamı almaya.”

Kaşlarım havalandı. “Bilmiyordum… Kimse bir şey söylemedi.”

Güldü. Ama bu gülüş de samimiyetsizdi. “Şaşırtıcı olmamalı, kimsenin benden hoşlanmadığı göz önünde bulundurulursa.”

“Ama sen Çisem’in uzaktan kuzeni değil misin? En azından onun bir şeyler bilmesi gerekmiyor muydu? Ailesinden birinin başına bir şeyler geldiğini ve...”

“Uzak,” dedi Gökay, düz bir sesle, öylece, lafımı bölerek. “Burada kilit kelime, uzak. Uzak kuzenleriz. Hepimiz birbirimize uzağız. Bazılarımız artık daha uzak.” Hafifçe gülümsedi. Ama bu sefer kendisi de gülümseyişini hoş bulmamıştı ki boğazını temizledi ve garsondan bir kahve istedi. “Ee sen nasılsın? Neler yapıyorsun? Bölüm değiştirdiğini duydum. Milas’la nasıl gidiyor?”

Gökay’a yüzeysel birkaç değişikliği anlattım hayatımdaki, derin konulara girmedim. Zaten kimseyle girmezdim. Bu aralar, öyle ki, bana herkesten daha yakın olan sevgilime bile tek kelime etmiyordum.

Kalbimden geçen hiçbir cümle dilime gelene kadar sağ kalmıyordu, her birini katlediyordum. Sanki elimde bir bıçak vardı ve ben konuşmamayı seçtiğim her saniye onu biliyordum.
Gökay bir saat sonra gitti, ben de eve geçtim. Akşam oluyordu ve yapmak istediğim hiçbir şey yoktu, bu yüzden Enes’in doğum günü partisine gitmeye karar vermiştim.
Ama bebek mavisi korse-etek takımımı giymek istiyordum.
Ve o takım Doran evindeydi.

Bu yüzden duş aldım, saçlarımı yaptım, makyajımı tamamladım, asıl kombinin altına giyeceğim Dr. Martens botlarımı giyindim, ardından evden çıktım ve eski evime sürdüm. Evin boş olduğunu biliyordum çünkü evi kullanabilecek tek kişi, artık aynı yakada bile yaşamıyordu. Bütün eşyaların üzerine örtüler çekilmişti ve ev eşyalarla birlikte satışa çıkarılacaktı yakında, dava tamamen kapatıldığında ve incelemenin ardından mal bölümü tamamlandığında.

Arabamı eski evimin önündeki kaldırıma çektiğimde motoru durdurmuştum, inmek için hazırdım ama ayaklarım bana ihanet ederek hareket etmiyorlardı.

Derin bir nefes aldım ve güç toplamak istedim ama güç alabileceğim hiçbir şey yoktu. Belki bir mesaj… Ama Milas, son mesajıma cevap vermemişti bile. Neden versindi ki? Tek yaptığım onu terslemekti. Konuşmak istemişti. Ve ben kaçmıştım. Aslında yapmak istediğim pek farklı bir şey değilken.

Kafamı direksiyona yasladım ve cüzdanımdan Ada’nın geçen ay bana verdiği polaroid fotoğrafı çıkardım. Dördümüz birlikte dışarı çıkmıştık ve hafif sarhoş olmuştum, Milas’a sırtımı yaslamış dans ederken kollarını karnımın önünde birleştirmişti ve ben de kollarına tutunmuştum. Ben gülümsüyordum. O gülümsüyordu. Gözlerim kapalıydı. Bu, yıldızların üstünde olduğum anlamına geliyordu.

Fotoğrafın üzerine gözyaşlarım damladığında derin bir nefes almaya çalışarak doğruldum ve yukarı baktım. Ağlayamazdım. Bir kere makyaj yapmıştım, her ne kadar sugeçirmez olsa da ağlayamazdım; bir partiye gidiyordum, eski arkadaşlarımın olacağı bir partiye. Ağlamaktan daha iyisini yapabilirdim. Bir gecelik, eskisi gibi maske takabilir ve eğlenebilirdim hiçbir şeyi düşünmeden.

Alena Doran’ın maskesi Milas Adin’le tanıştığı gün kaymış, zamanla tamamen çıkmış ve paramparça olmuştu. Tozlarını süpürüp yüzüme mi sürecektim yani şimdi?

Fotoğrafın üzerini öpüp cüzdanıma geri koydum ve gözlerimi aynada sildikten sonra çantamı da alarak dışarı çıktım. Bahçe kapısının şifresini girip içeri geçerken tüm tüylerim ayağa kalkmıştı. Buraya bir daha gelmem sanıyordum ama her seferinde ya kıyafet ya bir eşya ya da başka bir bahaneden dolayı burada buluyordum kendimi. Sanırım hem korkunç hem huzur verici buluyordum çünkü evde kimse olmuyordu ve geçmişimin hayaletleri koşuşturuyordu koridorlarda, merdivenlerde, yemek masasında.

Belki de bu yüzden akşam yemeklerimi sekizden sonra yiyor ve asla masaya oturmuyordum.
Anahtarımı çıkartıp evin giriş katının kapısını açtığımda, etraf karanlıktı. Elektriğin kapalı olduğunu biliyordum, bu yüzden telefonumun fenerini açtım ve sessizce merdivenlere yöneldim. Odamın olduğu koridoru uzun zamandır ilk kez dönüyorken kalbim ağzımda atıyordu. Kapının kilidi bendeydi, anahtarı kilide sokup çevirdiğimde kapı açıldı.

Karanlıkta seçilemeyen toz pembe duvarlarımı, üzeri örtülerle kaplanmış yatağımı, koltuğumu, masamı, kitaplıklarımı gördüm. Bir duvarı enine boyuna kaplayan giysi dolabımın üzerinde örtü yoktu çünkü arada ziyaret ediyordum işte kendisini.

Bebek mavisi korse etek takımımı bulmak çok da uzun sürmedi. Etraf tozlu olduğundan dikkatlice üzerimdeki pantolonla tişörtü çıkartıp dolaba bıraktım, ardından takımı giyindim ve odaya bir kez daha bakmadan kapıyı da kilitleyip çıktım.
Bu evden nefret ediyordum.

Beni güçlü kılan her dersi burada öğrenmiştim. Öyle söylerler ya, yanlış hissettiren şeyler yaşadığında. Dersini aldığında kaybettiğin bir şey olmaz, tecrübe edinmiş olursun, bir dahakine aynı hatayı yapmazsın… Beni gece uyutmayan ne varsa, uykuya daldığımda kâbuslarımı süsleyen hangi canavarsa, hangi kuyudan aşağı itildiysem ve hâlâ düşmekteysem…

Ders almak zorunda değilim. Başıma kötü bir şey geldiyse geldi ve beni paramparça etti. Öyle ki hayatımda hiçbir sorun yokken korkunç hissediyorum. Ve kötüyü romantize etmeyeceğim. Ders çıkardığımı, bir şeyler öğrendiğimi, geride bıraktığımı söylemeyeceğim.

Çünkü hâlâ odamın kapısını sessizce kapatışımın ardından kafamda kopan fırtınanın içimde tek bir sağlam köşe bırakmayışını hatırlıyorum. Çünkü hâlâ annem bir arkadaşının yanında beni açıkça kritize ettiğinde ve ne kadar çabalarsam çabalayayım ona her yetersiz geldiğimde içime içime attığım çığlıkları hatırlıyorum, ses tellerimi çizdi o çığlıklar; sesim eskisi kadar tatlı, anlayışlı, sevgi dolu değil bu yüzden… Öyle bir zaman vardıysa bile. Artık soğuk, zehirli, çirkin.

Babamın çalışma odasının önünde durdum, neden bilmiyordum. Çıkıp gitmeliydim artık bu evden ama buraya son gelişimi unutamıyordum. Halıya bakıp ağlamaya başlamıştım ve nedenini bilmiyordum bile, sonradan hatırlamıştım. 22 Aralık 2006’da çikolatalı süt dökmüştük halıya Ada’yla. Sebebi buydu. Ardından dolaba saklanmıştık Milas’la. Babamın, biyolojik babam olmadığını işittiğim an boğazımdan yükselen çığlıklarımı onun eli yine içime içime hapsetmişti.
Yakut Doran’ı en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyordum bile.
Hatırlamak istemiyordum da.

Ama kahretsin ki küçücük bir çocukken onu gözlüğü ve takım elbisesiyle çizip resim defterimi bakması için büyük bir heyecanla çalışma odasına götürdüğümde; yüzüme bile bakmadan iyi çizdiğimi söyleyip dosyalarıyla ilgilenmeye devam edişini, beni yok sayışını ama orada oluşumu ve dakikalarca beni fark etmesi için ayakta bekleyişimi unutamıyordum. Yedi yaşındaydım.

Bir keresinde eski Türk filmlerindeki gibi mutfakta tek ayak üzerinde bekletmişti beni. Annemle hafta sonu New York’a gideceklerdi ve kalacakları otel hakkında konuşuyorlardı, tabii ki iş ile ilgiliydi seyahatleri ve ben ailece tatile gideceğimizi düşündüğüm için heyecanla laflarına atılmıştım. Kimsenin sözünü bölmemem gerektiğini o gün öğrenmiştim. Sekiz yaşındaydım.
Babalar günü için okulda hazırladığımız çizimlerle ve resimlerle dolu olacak defterime bir yapıştıracak bir fotoğrafımın dahi olmayışını unutamıyordum onunla. Sormaya bile utanmıştım, benimle fotoğraf çekilir mi diye. Bir şekilde, o yaşta, yapmayacağını biliyordum. On iki yaşındaydım.

Yakut Doran birçok şeydi. Kötü bir adam. Sahtekâr. Zorba. İşadamı. Yolsuz. Katil. Ama bir şey değildi. Olmadığı bir şey biliyordum.
Baba. Baba değildi. Hiç olmamıştı.
Ada’ya bile.
Ya da Aral’a.
Bana, hiç.

Bir kapının çarpılış sesini duyduğum an şokla irkildim. Koridorda birinin silueti belirdi. Holdeki ışık açıldığında eve elektrik verildiğini anlamıştım ama beni dehşete düşüren benden yalnızca birkaç adım ötede bir zamanlar kendisi ve eski kocasına ait olan odadan çıkan kişi annemdi.
Hırsız olsa daha çok sevinecektim.

“Alena,” dedi annem şok içerisinde, titreyen ellerini ağzına kapanırken. Üzerinde diz kapaklarının altına kadar gelen siyah bir elbise ve topuklu ayakkabılar vardı. Sarı saçları topuz yapılmıştı. Makyajı yerindeydi. Her zamanki gibi harika görünüyordu.
Hiçbir şey söylemeden merdivenlere ilerledim hızlı adımlarla.

“Alena!” diye bağırdı annem yeniden, arkamdan geliyordu. “Kızım çok özledim seni! Buraya gelebileceğin aklımın ucundan bile geçmemişti! Lütfen bekle! Konuşalım!”

“Benim seninle konuşacak hiçbir şeyim yok.” Son basamağı da indikten sonra salonda ilerledim, çıkışa gidiyordum. Çıkacaktım buradan. Kalbim göğsümde dövüyordu kemiklerimi.

“Alena, lütfen!”

“Ve kardeşlerimden de uzak dur!” Kapının önündeyken bir hışımla ona döndüğümde elektrik çarpmış gibi durakladı, aramızda birkaç adım vardı. “Aral suratına bile bakmaz ondan eminim ama Ada sana acır. O da gerçekleri öğrenene kadar.”

“Hangi gerçeklerden bahsediyorsun sen?”

Alayla güldüm. “Bize yaptıklarını yok saysan bile, ona verdiğin travmayı bilmezden gelemezsin.”

“Alena,” dedi annem bir kez daha, sanki neden bahsettiğimi bilmiyordu. Bilmesi gerekiyordu. Çünkü ben hatırladığımdan beri aklımdan çıkartamıyordum.

“Kelebekleri hatırlıyor musun Filiz?”

Nefesi kesildi. Surat ifadesi anında donarken müthiş bir hızla atmaya başlayan kalp ritmi evi sallıyordu sanki. “Korkuyorsun değil mi?” diye sordum. “Ada’yla bir şansın olduğunu düşünüyordun çünkü telefonlarını açıyor, bazen seninle kahve içmeye bile çıkıyor. Bilmediğimi mi zannediyordun?” Suratımda sinir bozucu bir gülüş vardı ama tek yapmak istediğim çığlıklar atmaktı. Attım. İçime içime. “Ama yok. Eğer ondan uzak durmazsan, hayatlarımızdan çıkıp gitmezsen ne kadar ruh hastası bir anne olduğunu yalnızca Ada değil herkes öğrenir! Rehabilitasyona yatacaksın...”

“HAYIR!” diye bağırdı annem, çatılmış kaşları ve kocaman açılmış gözleriyle korkunç görünüyordu. “Hayır. Hayır!...”

“O zaman sessiz ol Filiz Doran. Ortalıktan kaybol. Bize bıraktığın geçmişin gümbürtüsü yetiyor hayatımızı yerinden sarsmaya.”

Ve kapıyı açıp arkamdan sertçe çektiğim an, artık göremediğini bildiğim an, gözyaşlarına boğuldum.
 

 
Jozzy ve Tommy Genesis düeti olan I’m Gone şarkısının gürültüsü evin arka tarafına park edilen araçlar tarafından küçük bir otopark ilan edilen araziye kadar geliyordu. Enes’in kalabalık partilerden hoşlanmadığını ve hatta partilere yalnızca bizimle takılırken katlandığını düşünüyordum ama kesinlikle, kendi verdiği partiyle, durumun hiç de öyle olmadığını kanıtlamıştı.

Arnavutköy civarındaki iki katlı bahçeli müstakil evinin bahçesi doluydu. Dans edip arkadaşlarıyla sohbet eden grupların arasından geçerken üzerime çevrilen bakışları ve fısıltıları duysam da tepki vermiyordum. Mayosunu getiren havuzu da doldurmuşa benziyordu.
“Alena!” diye bağırdı çocuğun biri ben eve girerken ama dönüp bakmadım bile. Arkadaşları kahkahalara boğulmuştu.

“Alena!”

Bu sefer seslenen Enes’ti. Elinde bir bardak içkiyle tek kolunu sırtıma sararak kısaca sarıldığında ağır parfümünün kokusu midemi bulandırmıştı. “Mutlu yeni yaşlar, kaç oldun? Yirmi bir mi?”

“Yirmi iki olduk,” dedi Enes gülerek. Kolunu omzumdan çekmemiş, yanıma geçmiş ve partiyi süzüyordu. “Partiyi beğendin mi? Eylül’le İnci ilgilendi detaylarla.”

“Belli,” diye homurdandım nefesimin altından. “Kalabalık partilerden hoşlanmadığını sanıyordum.”

“Doğum günlerimden daha çok hoşlanmıyorum. Açıkçası tüm okulun ve tanıdıklarının evi doldurması partinin öylesine veriliyor gibi görünmesi açısından iyi oldu. Doğum günümü kutlayan ikinci kişisin bu arada.”

“İlki kimdi?”

“Yamaç,” dedi Enes. “Pug’ı doğurmuş. Yavrusunu getirdi hediye olarak.”

Bir pug yavrusu mu? Gözlerimden kalpler fışkırıyor olmalıydı. “Yaa? Nerede?”

“Bu kadar heyecanlanacağını bilsem geri göndermezdim,” diye mırıldandı Enes, elini ensesine götürerek suçlu bir bakışla. “Hayvan bakacak sorumluluk yok bende…”

“Yamaç nerede ya? Yavru pug’ı bana versin!” Enes’in yanından ayrılarak etrafa bakındım. Tanıdık birileri görünmüyordu yakın mesafede.

“Arka bahçedeler. Gel gidelim…”

Ve böylece Enes yeniden kolunu omzuma dolamış oldu. Rahatsız olsam kolunu iterdim ki başkası olsa muhtemelen itmiş ve parti boyunca utançtan başını kaldıramayacağı laflar etmiştim bile. Ama Enes, eski de olsa arkadaşımdı ve niyetinin kötü olmadığını biliyordum.

Arka bahçedeki hasır koltuklardan birinde Yamaç oturuyordu ve Eylül onun kucağına kafasını koymuş, uzun bacaklarını koltuktan aşağı sarkıtmış, sigara içiyordu. Sanırım sarhoştu da. Şimdiden mi? Gerçi saat ona geliyordu. Geç gelen bendim.

“Bu takım geçen baharın Valentino’su değil mi?” İnci parıldayan gözleriyle ağzı bir karış açık bir şekilde bana bakmaya başlayana dek, köşede olduğunun farkında bile değildim. Doğukan daha önce görmediğim esmer bir kızla flört ediyordu. Duygu ise beni gördüğü an kocaman gülümseyerek el sallamıştı, telefonuyla ilgileniyordu.

“İnci yine tanımlanamaz bir dil konuşuyor,” diye homurdanarak Yamaç’ın oturduğu koltuğun kolçağına oturdu Enes. Eylül güldü.

“Niye gülüyorsun?” diye sordum Eylül’e, Yamaç oturduğu yerden elime uzanıp ıslık çalarak beni etrafımda döndürürken. “Hangi dili konuştuğunu çok iyi biliyorsun. Belki benden daha iyi.”
Eylül sessizce nefes vererek yattığı yerde doğrulurken keyfi kaçmış gibi dibine kadar içtiği sigarayı yere attı ve ayakkabılarının altında ezdi. Ardından arkasına yaslandı ve kollarını göğsünde birleştirerek bana dik dik bakmaya başladı.

Enes bakışlarını Eylül’le aramızda gezdirdi. “Ne yaparsanız yapın, evi ateşe vermeyin. Annem hâlâ dünyayı dolaşıp saçma sapan tabloları topluyor. Koleksiyoncu kendisi.”

“Bak en sevdiğim meslek ya işte,” dedi Yamaç anında atılarak. “Ben de koleksiyoncu olmak istiyorum abi. Full nude takılacak ama bu ressamlar. Var ya off… Evimi bir döşerim, üç beş tablo salona, bir şömine, iki minder, pezevenk viskisiydi alkol köşesiydi derken her gece yeni yeni fikirler de verirdim bu kıymetli sanatçılarımıza...”

“Yamaç,” dedi Eylül araya girerek. “Kimse çıplak kadın tablolarına bakarak seninle sevişmez.”

“Ne oldu, rahatsız edici mi buldun? Zevksiz. Hayallerimdeki kadın yapar canım benim, hayallerimdeki kadın olmasının sebebi bu.”

“Hayallerindeki kadının Alena’nın fake doğum günü partisindeki şu yeşil gözlü kız olduğunu sanıyordum,” dedi İnci kollarını göğsünde birleştirerek. “Ada mıydı?”

“Ee, İnciciğim, bildiğin üzere…” Yamaç yutkundu, göz ucuyla bana bakarken. Tepkimi ölçüyordu. “Ada Yenge’mizin başı bağlı. Evlendi o. Bahsini açman hiç hoş değil ayrıca.”

“Yoo, evlenmedi,” diye araya girdi İnci. “Instagram’dan takip ediyorum ben. Sevgilisi çok yakışıklı.”

“Kızım uzatmasana işte!” Yamaç bir taraftan da etrafına bakıyordu. Sanırım bir yerlerden Varis’in az önce konuşulanları duymuş bir şekilde çıkıp geleceğini düşünüyordu paranoyak çocuk.
Ada’nın kız kardeşim olduğunu bilmiyorlardı. Dava kamudan gizli tutuluyordu. Gerçekler de öyle.
Eylül’ün bakışlarının belirli bir yere uzun süre takılı kaldığını fark ettiğimde Yamaç’la İnci’nin atışması devam ediyordu. Gözlerinin izini takip ettim ve hedefinin de gözünü kırpmadan ona baktığını fark ettim. Uzun boylu esmer bir çocuktu ve onu eski bölümümden tanıyordum. Bu sene son sınıf olmalıydı. Adı U ile mi başlıyordu?

“Gelsene İnci ya, içecek bir şeyler alalım,” dedim kızı kolundan tutup kaldırırken.

“Niye ya bir şey konuşuyorduk biz Yamaç’la...”

İnci lafını bitirmeye kalmadan onu içeriye sürüklemiştim ki lafına devam etmesinin bir anlamı kalmadığını fark etmiş olmalıydı, vazgeçti. İçki şişeleriyle dolu köşeye geçip hızlıca iki basit kokteyl hazırlamaya başladığımda İnci de masaya kalçasını yaslamış, tırnaklarına bakıyordu. “Yani, şimdi, bizimle takılmaya geri mi döndün Alena?”

“Pek sayılmaz.” Kokteyllerden birini İnci’ye uzattım. “Al bunu.”

“Ben çilek sevmem.”

“Çok yazık çünkü bunu hazırlarken üzerime sıçrattım ve şimdi Valentino’mun üzerinde leke kalacak.”

İnci ağzını kapayıp kokteylden bir yudum aldı. Beğenmişti. Beğenmese yüzünü buruştururdu.

Bulunduğumuz yerdeki pencereden arka bahçe çok rahat görünüyordu. Havuzun yanında okulun ulusal basketbol turnuvalarına birlikte katıldığı diğer çocuklarla birlikte konuşuyordu hedefim. Eylül’le artık bakışmıyor olsalar da ikisi de birbirinin bakmadığı zamanlarda kaçak bakışlar atıyordu.

“Şu çocuk kim?” diye sordum İnci’ye, omzunu hafifçe dürterek. “Mavi gömlekli.”

“Kim, bakayım?” Kafasını uzattı hafifçe. Kim olduğunu görmüştü. “Ah. Umuthan Uraz. Okulun bilgisayar mühendisliği dehası ve aynı zamanda bir şekilde basketbol takımının maçlarına da vakit ayırabilen bir büyücü. Gördüğünden hoşlandın sanırım.”

Yalan söylemek aldatmak sayılmazdı. “Olabilir. Tanıştırsana. Sen tanıyorsun onu değil mi?”

“Evet. Abimin liseden arkadaşıydı. Ama yapamam, Eylül’le aralarında bir şey var. Ayrıca senin kumrallardan hoşlandığını sanıyordum...”

“Nasıl bir şey?” Gözlerim kısıldı, içkimi bitirmiştim bile çoktan. “Çıkmıyorlar değil mi? Öyle olsa Eylül şu an şu sarışınla flörtleşiyor olmazdı.” Öyle yapıyordu. Kendine başka bir çocuk bulmuştu ve sohbet ederken gülüyor, elini koluna koyuyordu.

“Sanmıyorum… Bence kıskandırmaya çalışıyor. Ya da Umuthan’a bir şeyler hissettiğini kabul edemiyor. Eylül’ü bilirsin. Senin gibi...” İnci elini ağzına kapattı ve bakışlarını kaçırdı.

“Sorun değil, devam et,” diye mırıldandım. Ne söyleyeceğini merak etmiştim.

“Yani… Alınma ama… Bir sürü tatlı çocuğun kalbini kırdın. Birinden hoşlansan bile kimseye sana yeterince yakın olması için şans vermiyordun. Milas’a bile şans vermedin. Yani ben Eros’un kayıp kızı olarak inanmıştım Milas’la sonsuza dek birlikte olacağınıza. Bir ayrılıp bir barışmalı tabii, muhtemelen yani, toksik. Senin tarzın gibi bir şey bu.”

Konuşuyordu. Kendinden Eros’un kayıp kızı olarak bahsediyor ve hakkımdaki düşüncelerini dürüstlükle dile getiriyordu. Hiç yapmayacağı bir şeyi yaparak dışarıda Yamaç’ı sinir etmek için onunla tartışmaya bile girmişti. Milas’la ayrıldığım falan yoktu ve sonsuza dek onu kendime kelepçelediğim gibi bir gerçek vardı ama burada konu bu değildi elbette.

“Seninle gurur duyuyorum,” dedim içten bir gülümsemeyle elimi İnci’nin omzuna koyarak.
Şaşkın bir ifadeyle “Neden?” diye sordu.

“İşte. Kendine yaptığın bu şeyi sevdim. Daha konuşkan ve cesur olmanı. Devam et.”

“Samimi bir itiraf mıydı bu?” İnci kollarıma atıldı. “Alenaaaa! Lütfen en azından beni arkadaşın olarak geri alır mısın? Eylül’le bir tek sen uğraşabiliyordun, şimdi sen de yokken o kadar cadılık yapıyor ki bana!”

Kahkaha attım, İnci’nin sırtını sıvazlarken. Sanırım sarılırken içkisinden saçlarıma biraz damlamıştı ama umurumda değildi. Kötü hissediyordum çünkü onu buraya gerçekten içki almak ya da sohbet etmek için sürüklememiştim, Eylül’le Umuthan hakkında bilgi alabileceğim tek güvenilir kaynaktı İnci. Ve sorularıma dürüstlükle cevap verecek kadar saf. Çünkü niyetim iyi değildi.

Bir yanım, Eylül’ün hâlâ hakkımda konuştuğunu biliyordu ve hatta o yanım bana, Eylül’ün ben onu yakalayana kadar daha kimbilir kimlerle neler konuştuğunu bana fısıldıyordu. Tahmin edebiliyordum. Eylül çok şey biliyordu. Ve daha fenası, olan şeyleri abartabilecek hayal gücü vardı.
İkinci bardaklarımızı da alıp dışarı geçtiğimizde İnci’ye Umuthan’ı bir iki arkadaşıyla yanımıza davet etmesini söyleyip bizimkilerin yanına geçtim. Eylül hâlâ sarışınla flört ederken Doğukan’la Enes maç konuşuyordu.

Yamaç’ın yanına otururken bacağına vurdum. “N’aber Nu Tanrısı? Seninle ben bir oyun oynayacağız birazdan.”

“Varım.”

“Önce söyleyeceklerimi duyman gerekmez mi?”

Hafifçe öne eğildi ve elini havaya kaldırdı, avucu yere bakacak şekilde. “Bebeğim, Alena Doran oyundaysa, beni de say. Konu, konum ve senaryo; bunlar tamamen arka plan gürültüsü.”
Geriye yaslanarak küçük bir kahkaha attım. Sanırım en çok Yamaç’ı özlemiştim. “Bak şimdi, biz bugün seninle aslında hayırlı bir iş için buradayız…”

Ve kulağına eğilerek anlatmaya başladım. Planıma göre, Yamaç; Eylül’ün takıntılı eski sevgilisi gibi davranacaktı ve Umuthan’ı ateşleyecekti. Eylül’ü birazcık tanıyorsam Yamaç’ı bozmazdı, eğer Umuthan’dan gerçekten hoşlanıyorsa. İki ihtimal vardı: Bir, Umuthan gerçekten Eylül’e bir şeyler hissediyorsa delirecekti ve Eylül’le uzak bakışmaları muhtemel bir kavgaya ki bu da gerçek bir konuşmaya yönlendirecekti onları. İki, Umuthan gerçek bir şeyler hissetmiyorsa, siktir olup gidecekti.

Eylül her türlü sinir olacaktı.
Ve benim onu gıcık etmek için bu akşam bolca vaktim vardı.
Rövanş bebeğim.

Doğukan “Karışık oturun, oyun oynuyoruz,” diyerek araya girene kadar kolundaki esmerle, her şey yolundaydı. “Ooo Umut kardeşim gelmiş…”

Onlar el sıkışırken ben Eylül’le göz göze geldim. Oyun oynayacağımızı söyleyen Doğukan’a ateş saçan gözlerle bakıyordu.

“Ne oyunu?” diye fısıldayışımı yalnızca Yamaç duydu.

“Lan dümbelek, sen ayık mısın oyun oynayacak kadar? Ne oyunu?”

Doğukan ortadaki sehpayı kaldırtıp koltukların arkasına göndertirken “Valla kardeşim, parti dediğin danslı oyunlu olur. Bak arkaya, bir ayakta sevişmedikleri kaldı. İçeride oynadığımız bira-pong’un da nasıl gittiğini gördük. Bok gibiydi. Enes’in doğum günü bugün. Gerçekten Zümra’nın ot kokan nefesiyle üzerimize kustuğunu mu hatırlamak istiyorsun yoksa ortamı ateşlememe yardım edecek misin?”

Bir an herkes şok içerisinde Doğukan’a baktı. Sanırım kimse, ben dahil, onun bu kadar uzun konuştuğunu görmemişti.

“Sadece üç kelime bildiğini sanıyordum,” diye mırıldandı İnci. Doğukan ona iğrenir bir ifadeyle baktıktan sonra etraftan oyun oynayacak birkaç kişi daha çağırmaya başlamıştı.
Ben yokum diyemezdim. Bu yüzden alaycı bir ifadeyle “Hazırlıktakiler bile artık doğruluk cesaret oynamıyor Doğukan. Büyür müsün biraz?” dedim ve insanlar oturdukça ortada şekillenen daireye baktım.

“Yoksa Alena Doran’ın sakladığı bir şeyler mi var?” Eylül ayağa kalktı ve gülümseyerek bir çocuğun yanına oturdu. Hemen yanına da Yamaç kalkıp geçti o sırada.

Yıllar boyu gerçek kişiliğimi ve tüm hayatımı sakladım, ruhun duymadı, şimdi sakladığım yalnızca birkaç şey olduğunu mu düşünüyorsun Eylül?

“Rahat ol biraz, başka bir şey oynuyoruz,” dedi Doğukan beni elimden tutup yerimden kaldırıp çembere dahil ederken. Bacaklarımı yanıma alarak oturdum. Sanki bilerek beni Umuthan Uraz’ın yanına oturtmuştu.

Evden koşar adım gelen bir çocuğun elinde kare şeklinde küçük kâğıtlar vardı.

“Çıkmak isteyen çıkabilir, oyunu anladınız herhalde,” dedi Doğukan’ın yanında dikilen, Umuthan’ın arkadaşlarından biri. Ardından geri döndü ve etraftakilere baktı. “Video çekenin iflahını sikerim ama bak!”

“Kusura bakmayın ama sevgilim var,” diyerek kalkan bir çocuğu, omzuna vurarak kahkahalarla yolladılar.

Tam olarak bu kısımda kalkmam gerekiyordu.

Eylül’e döndüğümde, çoktan beni izlediğini fark ettim. Gözünü bile kırpmadan. Eğer şimdi kalkarsam sevgilim olduğunu anlayacaktı, eğer kalırsam da kötü şeyler olabilirdi. Oyunun amacı, kâğıtları birbirimize dudaklarımızın arasında taşımamızdı. Sorun şuydu ki, birinden kâğıdı alırken koparmak zorundaydın. Kâğıt ne kadar küçülürse, ileteceğin kişiyle o kadar yakınlaşıyordun. Eğer kopartamayacak yere gelirsen… Öpüşüyordun. Kısaca.

Eskiden bu tarz oyunları severdim çünkü sürekli meydan okuduğum ya da canını acıtmak istediğim birileri olurdu. Kız, erkek fark etmeden. Ama şimdi, istemiyordum ve çocukça buluyordum.
İstemiyordum ama kalıyordum. Tanıdık geldi mi Alena?

“Alena başlasın.”

Neyse ki ilk Round’u ben aldım ve kare kâğıtlardan birini dişlerimin arasına yerleştirip Yamaç’a uzandım. Yamaç kâğıdı ağzıyla koparıp Eylül’e uzattığında neredeyse bilerek öpmek için dibine girmişti. Eylül ona ne yapıyorsun? diye sorarcasına bir bakış atarak kâğıdı ağzıyla aldığında, o kadar küçük bir parça kopartabilmişti ki çünkü Yamaç bilerek benden kopardığı kâğıdın neredeyse tamamını ağzının içine almış ve ucunu Eylül’e bırakmıştı.

Bu yüzden Eylül yanındaki kız arkadaşını öpmek zorunda kaldı. Yamaç’ın oyunu, Eylül’ün kâğıdı ondan koparabilme becerisiyle dumura uğramıştı. Eylül, Yamaç’ı öpmek istemiyordu. Öpecekti.

“Hile yapıyor ya,” diye homurdandı çocuklardan biri, ellerini geriye atmış geriniyordu. “Bu dalyarak yanındaki esmeri götürecek diye sıra bize hiç gelmez ki!”

Biz biliyorduk ki Yamaç’ın aslında spesifik olarak Eylül’ü öpmek gibi bir amacı yoktu. Ama Umuthan başta olmak üzere diğerlerinin hiçbir fikri yoktu.

Birkaç saniye sonra iki kişi ellerinde bir kasa birayla geldiklerinde “Her seferinde bir sıra kayacak, sakin ol şampiyon,” dedi iki sıra yanındaki arkadaşlarından biri az önce söylenen çocuğun sırtını patpatlayarak. Ardından çemberdekilere döndü. “Bizim boğa biraz azgın da.”

“Azgın boğaları dışarı alalım lütfen,” diye homurdandım kaşlarımı anlık kaldırarak, çimlerle oynarken. Oyunun amacı cinsel isteklerini yabancılar üzerinden tatmin etmek değil, yeni insanlarla tanışmak ve aranda tatlı cinsel bir gerilim yaratmaktı.

Ki benim hiçbir ilgimin olmadığı konulardı bunlar. Artık.

“Öyle mi?” diye sordu aynı çocuk, suratında piç gülümsemesiyle. Piç gülümsemesi. Bana Milas’ı hatırlatmıştı. Keşke burada olsaydı. Onu en son dün gece görmüştüm değil mi? Çok uzun zamandır birbirimizden uzaktaymışız gibi hissettiriyordu ama. Telefonumu şarj etmeyi unutmakla aptallık etmiştim. Bir yerden şarj aleti bulmalıydım. Ona mesaj atmalıydım. Aramalıydım ya da. Konferansı şimdiye kadar bitmiş miydi?

Ama bunu yapabilmem için önce oyun çemberinden kalkmam gerekiyordu.

“Kerhaneye mi benziyor burası?” diye sordum bana piç gülüşüyle öyle mi? yapan çocuğun gözlerinin içine alaycılıkla bakarak. Yakışıklı ve sporcuydu. Bunu söyleyebilirdiniz tek bir bakışla. Zaten bu yüzden, böyle çocuklara, ikinci bakışı atmamak gerekiyordu.

Çünkü kalbinizi kırarlardı.
Ben de aynı kategoride, kadın bölümündeydim.
Artık aktif olmasam da.

“Bilmem. Ama sen biliyor gibisin. Çok uğruyorsun herhalde,” diye karşılık verdi çocuk beni baştan aşağı süzerek. Bacaklarımın açıkta olmasından bir gram rahatsızlık duymamış ve dik dik suratına bakmaya devam etmiştim. “Oradan kalkıp yanıma gelmeye ne dersin, sarışın? Madem bana buranın neye benzediğini göstermek istiyorsun…”

Enes’in ağzını açacağını gördüğüm an elimi kaldırıp onu susturdum, bakışlarım hâlâ benimle konuşan çocuktaydı. “Zerre ilgilenmiyorum, en azından senin uzantını sokacak bir yer aradığın kadar.”

Çemberdekilerden bir ovvv sesi yükseldi o an. Atıştığım çocuğun sinirlendiğini sıktığı çenesinden anlayabiliyordum.

Umuthan araya girip “Berk, tamam,” diyerek arkadaşının öfkesini tımarladığında bu sefer Yamaç’tan başladı oyun. Altı kişi kâğıt koparabilmişken sonunda tanımadığım bir çocukta koparacak kâğıt kalmadığında, yine tanımadığım bir kız onu öptü. Biri bağırıp avuçlarını birbirine çarptığında gülerek geri çekilmişlerdi.

Teorik olarak birini öpmekten kaçınabilirdim. Teorik olarak. Eğer sıra bir kaydıkça, kâğıt bende bitecek gibi olmazsa. Mesela Yamaç’ı öpmek sorun olmazdı. Olurdu ama olmazdı. Ama Umuthan?
Yamaç’a dirsek attığımda başta sanki bıçaklanmış gibi inlese de mesajı aldı ve Eylül’ün tarafına doğru eğilip bir saç tutamıyla oynamaya başladı. “Bu akşam seni öpeceğim güzellik,” diye mırıldandığında, gülmemek için yanaklarımın içini ısırmak ve çimlere bakmak zorunda kalmıştım. Eylül ise Yamaç’a onu dikkate almayan bir bakış atmıştı.

“Eski günlerdeki gibi, yalnızca sen ve ben,” diye ekledi Yamaç. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Enes, Yamaç’a garip bakışlar atıyordu o sırada ama hedefine ulaşmıyordu bakışları çünkü Yamaç yalnızca Eylül’e odaklanmıştı. Ardından Enes bana göz kırpıp başını salladı. Ne döndüğünü soruyordu.

Omuz silktim.
Milas da omuz silkerdi.
Çok, çok fazla. Bazen sinir olurdum. Ya da sinir olduğumu belli ederdim aslında olmasam da. Daha çok yapması için.

Sevgilim neredeydi?
Nereye gidiyordu sabahları daha şehir yeni uyuyorken?

Yamaç, Eylül’ün gözlerinden gözlerini çekmeden açıkta kalan omzunu öptüğünde Eylül hiçbir tepki vermedi, öylece baktı Yamaç’a. Yamaç ona ne yaparsa yapsın ortamı bozmayacağını biliyordum, seyirci kalacaktı.

Ama yanımdaki uzun boylu kas yığınının öyle olacağını söylemek güçtü. Yamaç’ın ne yaptığını gördüğüne emindim çünkü rahatsızca yerinde kıpırdamıştı.

Umuthan’dan kâğıdı alırken kâğıt dudaklarının arasında o kadar küçülmüştü ki temassız almak imkânsızdı. Eylül’le ortak noktamız da buydu; ne olursa olsun, gerçekten öfkelenmediğimiz sürece, sınırlarımız geçilse de istemediğimiz şeyler yapıyorduk. Tıpkı benim Umuthan’ın dudaklarına değerek kâğıdı daha küçük parçaya ayırıp ondan alışım gibi.

Yamaç kalan küçücük kâğıt parçasını benden aldı ama Eylül’ü öptü.

Enes’in Doğukan’a çaprazından bir bakış atarak “İşler bundan sonra biraz garip olacak,” diye mırıldandığını, ağzını okuyarak anlamıştım.

Anlamadığım şey, Eylül’ün bana olan bakışlarıydı. Onu daha önce hiç, biri dürttüğü an ağlayacak kadar kırık görmemiştim ama şu an bana öyle bakıyordu. Başını çevir Eylül. Öteki tarafa bak. Benim canım yandığında, senin yaptığın buydu.

Çemberde fazla basketbol oyuncusu olduğundan, ortada geçen seneki maçlarla ilgili sohbetler dönüyordu ve kızlardan biri okul takımının fanatiği olduğundan bu seneki takımın altın oyuncuları hakkında konuşuyordu.

Önümdeki biraya bir elin uzandığını gördüm, sıra bize yaklaşırken. Umuthan “Oyun nasıl gidiyor?” diye sordu, biramın kapağını açıp bana uzatırken. Ardından kendi birasını tokuşturmak için uzattı.
Birayı alıp onunkiyle tokuşturdum ve kafama diktim. Müzik o kadar gürültülüydü ki bağırsam, yanımdaki Yamaç anca duyardı. Bu yüzden Umuthan’a doğru hafifçe eğildim, fazla yaklaşmadan ve fısıldayarak konuştum. “Eylül senden hoşlanıyor.”
Umuthan yorum yapmadı.

Ardından, “Siz yakın arkadaş değil miydiniz?” diye sordu. “Birbirinizin sırlarını bu kadar kolay yabancılarla paylaşmamalısınız. Sana konuştuğum ilk an bana onun benden hoşlandığını söylemen komik. Sorum bununla ilgili değildi bile.”

“Sorularınla ilgilenmiyorum.” Yüzüne baktım, ilgisiz bir şekilde. “Rahatsız oldun. Neden?”

“Eski sevgilisiyle gözümün önünde flört eden bir kızın benden hoşlandığını söylemen rahatsız edici.”

Hafifçe gülümsedim. Sinsi bir tebessümdü dudaklarıma tırmanan. “Kendi söylese, rahatsız edici olabilirdi belki.”

“Söylemesine ne gerek var?”
“Bana inanmıyorsun.”
“Sana inanacak bir adam tanımıyorum kampüste.”
“Bir tane var aslında.” Tırnaklarıma baktım keyifle.

“Allah yardımcısı olsun onun o zaman,” diye mırıldandı Umuthan, birayı kafasına dikip bitirirken. Ardından doğrulup kolunu ayarladı ve ileride, duvar kenarındaki çöpe isabet ettirdi bira şişesini. Etraftaki birkaç kişi “Vuhuuuuu! Kaptan!” diye bağırarak alkışlamıştı bile.

“Bence senin ondan daha çok yardıma ihtiyacın var,” dedim keyifli bir sesle. “Çünkü sen de Eylül’den hoşlanıyorsun.”

“En kısa zamanda icabına bakılacak bir mesele.”

“Sorun şu ki Umuthan, duygularını böyle kolay yok edebileceğini sanıyorsan aptalsın demektir ve o zaman okulun basketbol takımının geleceği hakkında taraftarların endişelenmesi gerektiğini söyleyebilirim,” diye mırıldandım, omzuma binen anıların ağırlığıyla. “Duygular. Sen dolaşım sisteminden atmak istesen de unutma ki vardıkları yer eninde sonunda kalbin olur.”

“Ağzın iyi laf yapıyor ama bir anlamı yok.”

“O yüzden mi aptal olduğunu düşündüğün bir oyun oynuyorsun, sırf o da içinde diye?”
Umuthan o an bana, sözlerimin doğruluğunu kanıtlayan bir bakış attı. Yeniden bir tebessümle aydınlattım dudaklarımı. “Evet, yaptığın tam olarak bu kaptan ve inan bana, fazlasıyla tanıdık bu hareketler…”

Milas’ın esmer bir kızla takıldığı gece oyun oynandığı için, daha başlamadan keyiflenmiştim çünkü nihayet tanışacağımızı biliyordum. Beni motosikletiyle kahvaltıya yetiştirdiği sabah telefonunu nasıl bilerek vermediğimi hatırlıyordum. Ya da o karşıma çıkmadığında, benim onu nasıl bulduğumu; Duygu’dan Zift’in adresini almış ve davetli bile olmadığım bir arkadaş buluşmasını basmıştım.

Evet. Tanıdıktı. Kesinlikle.

“Ne önerirsin?” diye sordu Umuthan.
Sıra ona gelmişti. Ve kâğıt zaten küçüktü. Küçücük.

Birayı kafama diktim.
“Kalbini sök, yeri boş kalsın. Göğsünde atıyorken çok acıtıyor.”

Kâğıdı ondan alamayacağım belliydi, bu yüzden hiç uğraşmadım bile. Uğraşsam daha çok temas etmek zorunda kalacaktım ona. Ve bu elden sonra, oyunu bitirebilecektim. Bu yüzden Umuthan’ın dudaklarının kenarını Eylül’ün gözünün önünde kısaca öptükten sonra gülümsedim ve ayağa kalkıp “Herkes yeterince öpücük izlediğine göre kim bilardo oynamak ister?” diye bir fikir attım ortalığa. Biraz aklı varsa onunla tam anlamıyla öpüşmediğim için ağzını açmazdı. “Basketbolcular topu ellemeden skor yapamaz derler, bu yüzden bilardoda berbatlar diye bir laf duymuştum...”

“HURAFE!” Kahkahalarla birlikte itiraz sesleri yükseldi.

Yorumlar

Matem Çiçekleri - 2. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.