Onun Şeytanları
Onun Şeytanları
Matem Çiçekleri - 6. Bölüm
152 0

ALTINCI BÖLÜM

 
Gerçek bir oyuncu olmaktan nefret ettim yirmi birinci yüzyılda.
Tüm ilişkiler, oyunlar üzerine kurulu olunca; oyunları kazanmaya odaklandığından, kiminle oynadığını unutuyorsun. Bir süre sonra ise yalnızca oynuyorsun ve yalnızca kazanmak için oynuyorsun; kimi kazanmışsın, yolda kendini mi kaybetmişsin, nelerden vazgeçmişsin… Umurunda olmuyor bitiş çizgisine dek.
Bitiş çizgisi.

Yetmiyor. Kazanmak, asla bir oyuncuya yetmiyor. Sürekli oynamaya başlıyorsun bu sefer, bir ihtiyaca dönüşüyor insan ilişkilerini çevirdiğin oyunlar senin için. Sürekli oynama, sürekli kazanma ihtiyacı.

Aslında kazanç yok. Kazandığın bir şey yok.
Kaybettiğin bir şey var ama…
Kendin.

Çok geç olana dek fark etmiyorsun.

Elini sol yanına götürüyorsun ne orası dolu hissettiriyor şimdi ne de geceleri başını yastığa koyabildiğinde endişesiz, dertsiz, tasasız uyuyabiliyorsun.
Tek bir oyun kaybettim ben. Tek bir tanesini.
Ve hayatıma mal oldu.

“Ya hiç bulamazsam?” diye sorduğumu hatırlıyorum Milas’a, gecenin bir vakti uyku mahmuru hâlimle beni yatağa yatırıyor ve üzerimdekileri çıkarıyordu pijamalarımı giyinebilmem için. “Ya hiç öğrenemezsem kim olduğumu? Bilemezsem? Ya hep… Kayıp kalırsam?”

“Bulamayabilirsin.” Yardımcı olmamıştı hiç de cevabı. Ama saçlarımı omuzlarıma bırakıp başımı yastığa yaslamamı sağladığında, gömleğinin düğmelerini çözerken yanıma oturmuş ve konuşmaya devam etmişti. “Zaten sanmıyorum ben de insanların yarısının bile olsun kendini bulabildiğini… Ama önemli olan, arıyor olmak. Bir yerlerde, bir şekilde, aktif olarak kendini arıyor ve her gün yeni şeyler öğreniyor olmak. Bugün sevdiğin bir şeyden yarın nefret edebilirsin bile, bu senin değiştiğini göstermez; kendini arayışını simgeler. Kaldı ki değişsen bile… Değişim neden kötü olmak zorunda ki?”

Gömleğini tamamen çıkardığında, elini yakalayıp elimi bileğinden yukarı; kol kaslarına ve oradan da omzuna kadar çıkartıp yüzüne dokunduğumu hatırlıyordum. Ne büyük rahatlamaydı. Uzun zamandır ilk defa, rahatça verebilmiştim aldığım nefesi.
İçime çektiğim oksijen ciğerlerimi çizmemişti.

Milas, o an yüzümü büyük avucunun içine alıp saçlarımın arasına ve burnumun ucuna bir öpücük bırakmıştı. “Ama lütfen susma Alena.”

“Susma Alena,” diye tekrar etmiştim, silik ve buruk bir tebessümle. “Sevdim bunu.”
“O zaman hayata geçir.”
“Geçireceğim.”
“Öyle mi?”
“Öyle.”

Ardından esnemiş, yatakta yana dönmüş ve onu da yanıma çekmiştim. Pantolonunu çıkarmamış oluşu umurumda değildi. “Sabah gitme…”
“Gitmem lazım.”
“Ama Milas…”

Saçlarımı okşayıp bizi aynı yastıkta yüz yüze getirdiğinde, dudaklarıma çarpan sıcak nefesi gözlerimi açmamı her seferinde zorlaştırıyor ve bilinçaltıma ninniler fısıldıyordu uyumam için.

“Söz ver,” demişti bana.
“Ne için?”
“Onları dinlemeyeceksin.”
“Kimleri?”

Kafamı öpmüştü. “Şu güzel kafanın içindeki sesleri.”
Şeytanları.

Oradaydılar. Neredeyse aldıkları nefesi, soluk seslerini duyabiliyordum. Güzel bir şeyler olduğunda, ertesi anı saniyesinde yok edebiliyorlar ya da güzel düşünceleri parçalayabiliyorlardı.

Kelimelerin içlerinde barındırdıkları güç, yıkıcı değil yok ediciydi.
Huzuru, mutluluğu, ihtimallerin pozitif yanlarını ve ilişkileri yok ediyorlardı.

O tohumları insanın göğüs kafesine eken neydi, kimdi bilinmez; büyüdüklerinde, dikenleriyle yüreği sarıp sarmalıyor ve parçalıyorlardı.

Yaralar iyileşir miydi bilinmez ama hatırlanacaktı.

 

 
O sabah, basit beyaz bir tişört ve kot pantolonla okula gittiğimde uzun zamandır ilk defa ne kadar yalnız olduğumun farkına varabilmiştim. Okuldan bir arkadaşım yoktu, eskiden Eylül ve İnci vardı, Yamaç vardı, Enes vardı. Birileri vardı. Konuşabileceğim, birtakım şeyleri birlikteyken unutabileceğim ve daha fuzuli şeylere odaklanabileceğim…

Uzun zamandır yalnızdım. Evet. Ama bu sefer farklıydı.
Çünkü bu sefer kendimi yalnız bırakan bendim.

Kolayca arkadaş edinebilirdim. Bunun önünde hiçbir engel yoktu. Misal derse girdiğimde önde yalnız oturan kızlardan birinin yanına geçip oturabilirdim. Kısaca dersten, hocadan bahsedebilir; öğle yemeğinde boş olup olmadığını sorabilir ve birlikte yemek yemeyi teklif edebilirdim.

Kampüsteki tek yalnız ben değildim sonuçta.
Ama tehlikeli bir yalnızdım.

İnsanları incitebilirdim, hiç incinmedikleri yerden; hiç iyileşemeyecekleri şekilde.
Eylül’e yaptığım gibi.

Kendimi yalnız bırakmak bir ceza değildi, mantıksızdı. İnsan hatalarından ders alıp kendini geliştirmeliydi ve bu yeterince iyi bir cezaydı.
Öte yandan, işleri böyle bırakmak… Huyum değildi.

Öğleden sonra tuvaletlerde ellerimi yıkarken aynada yansımasını gördüğüm kabinden çıkan kız pahalı ve güzel kıyafetler içerisinde bir ölüden fazlası değildi. İçerisi boştu; ders saatlerinde olduğumuzdan, koridorlar da öyle.

Eylül, ellerini yıkamak için düzleştirdiği saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdığında beni fark etmedi. Açıkçası, fark etsin istemedim de bu yüzden dikkatini çekecek bir harekette bulunmadım ya da bir şey söylemedim.

Sabunu aldı, ıslattığı ellerini köpürttü ve duruladı. Onun için tekrar etmesi gerektiğini düşünmediği ki gerekmeyen de bir şeydi bu. Ellerini bir kez yıkar ve kurulardın.

Kâğıt havluya uzanıp iki parçasını aldığı ana dek göz göze gelmemiştik. Fark ettiği an hızla dönüp kapılara ilerlemeye başladığında, ondan hızlı davranarak önüne geçtim ve yolunu kestim.

“Alena seninle uğraşacak ne enerjim ne sabrım var şu an. Başka zaman. Geçmeme izin ver.” Yüzüme bakmıyordu. Yaptığı makyaj göz altlarını kapatmamıştı bile. “Hadi.”

“Neyin var?” diye sordum önce. Şaşkınlıkla başını kaldırdı. Ardından “İyi misin?” diye sordum.
Çatık kaşlarının ardında hiç sönmez gibi yanan alevler gördüğüme yemin edebilirdim. “Asıl sen iyi misin (?)! Bunlar ne saçma sorular...”

“Eğer gerçekten arkadaş olsaydık, yıllar içerisinde bir kez bile olsun, sana soracağım sorular bunlardı.” Ani çıkışını umursamadan, durağan sesimle devam ettim. “Senin bana bir kez olsun bile sormadığın sorular. Bir şeylerin yolunda olmadığını fark etsen bile geçiştirdiğin zamanlarda bir gün aynı ifadeyi kalıcı bir şekilde yüzüne benim koyacağımı düşünmüş müydün acaba?”

“Ne zırvaladığın hakkında hiçbir fikrim yok. Çekil geçeyim. Dersim var.”

“Dersin yok,” diye kesip attım lafını. “Bugün dersin yok. Biliyorum.”

Gözleri kısıldı ve sözlerimi idrak etmeye çalıştı. “Sen?... Nereden...”

“Çünkü perşembeleri hep boş bırakırsın. Annenin izinli olduğu günler perşembe ve pazar günleri. Bu yüzden.”

Ve derin sessizlik.

Düşüncelerini duyabiliyordum. Öncelikle, karşısındaki manyağın amacının ne olduğunu sorguluyordu; kendi en büyük sırrının bir partinin ortasında bağıra bağıra herkese ilan ettikten sonra… Ardından, neden hâlâ karşısına dikilecek kadar umursadığımı ve perşembeleri boş bıraktığını nereden bildiğimi.

“Ama hiçbir zaman vakit bulmaz annen, seninle geçirmek için,” diye devam ettim lafıma. Acımasızcaydı.

Ama tüm yüzleşmeler öyle değil miydi zaten?
Bakışları anında değişti. Gözleri hırsla, öfkeyle, nefretle dolarken ellerini iki yanında yumruk yaptığını görebiliyordum.

Bana doğru bir adım attı Eylül. “Kapa çeneni.”

“Seni hiçbir zaman yeterli bulmadı.”
“Alena, yemin ederim...”
“Sürekli karşılaştırırdı… En çok da benimle.”

Dişlerini sıktığını da görebiliyordum. Alnındaki ve boynundaki damarlar belirginleşmişti ve yüzü kızarmıştı.

“Bu yüzden benden nefret ettin,” diye devam ettim lafıma. “Senin için hiçbir zaman bir arkadaş değildim, rakipten başka hiçbir şey olmadım gözünde. Dostunu yakın, düşmanını daha da yakın tut derler. Bu yüzden herkesten çok yakındın bana.”

“Sevinebilirsin, artık rakibim değilsin. Bu kılıkla…” Beni baştan aşağı süzdü.

Güldüm, umarsızca. “Sence önemli olan benim artık nasıl giyindiğim mi? Sözlerin hareketlerimi tetiklemiyor artık Eylül ne senin ne de bir başka birinin… O yüzden kendine bir iyilik yap ve sus da dinle.”

“Burada söyleyeceklerini dinleyecek bir kalabalık yok yalnız. Koridorda devam edelim istersen, duysun herkes. Seversin sen insanların özellerini yabancılara dökmeyi ne de olsa.”
Gözlerimi kapattım.

Yutkundum, derin bir nefes aldım ve sinirlenip karşılık vermemi bekleyen Eylül’ün suratına baktım bir süre. Haklıydı. Haklıydı ve ben karşılık vermemeliydim. Bu muameleyi hak ettiğimden değil, hatalı olduğumdan.
Bu sefer.

“Sarhoşken de olsa bana güvenerek anlattığın özelini istemeden de olsa herkese ilan ettiğim için özür dilerim.”

Alena Doran da özür diler.
Dilemiş midir hiç?
Ama öğrenecek.

Eylül duruşunu dikleştirdi, çattığı kaşları kendiliğinden gevşedi ve gözlerini kırpıştırarak yüzüme aptal bakışlar attı bir süre. Aptala dönmüştü, evet. Çünkü bırak ondan özür dilemeyi, herhangi birinden özür dilediğimi bile duymamıştı muhtemelen.
Dilediğimden değil tabii.

“Ne kolay değil mi, birinin hayatını mahvettikten sonra karşısına geçip özür dilemek… Anlamsız, içi boş, beş para etmez iki kelime.”

Farklı düşünmüyorum Eylül. Farklı düşünmüyorum. İnan.

“İçini rahatlatacaksa erkek arkadaşımın olayın medyaya sıçramasına engel olduğunu söyleyebilirim,” diye mırıldandım, gerçekten içinin rahatlatması umuduyla. Ama Eylül’ün yalnızca ve yalnızca, daha da sinirleneceğini biliyordum çünkü onu tanıyordum.
Düştüğünde el uzatılmasını değil, görmezden gelinmesini isterdi; kendi başına kalkabilmek için. Bedeli ne olursa olsun. Ama kendi başına. Tanıdık geldi mi Alena?

Ve Milas yardım etmişti.

Bu sabah da yoktu evde ama bu sefer çıkmadan önce kahvaltı hazırlamıştı benim için mutfakta. Benim için yaptığı pankeklerin yanında bulduğum not kısa ve özdü.
 
Küçük savaşçılar güne büyük öğünlerle başlarlar.
Google’da aratma. Ben uydurdum.
 
Not: Hepsi bitecek. Yemeklerin arkandan ağlar bak.
Öyle derler ya.

Neyse. -M
 
Daha sonra onu aradığımda ise şaşırtıcı bir şekilde ulaşabilmiştim. Bu akşam Adaların evinde buluşmak üzere sözleşmiştik. Ardından Ada arayıp işlerin nasıl gittiğini sormuş ve skandalın magazine sızmasına Adin Holding avukatlarının engel olduğunu söylemişti.
Varis ona yalvarmadığım sürece kılını kıpırdatmazdı.

Ama Milas…

“İğrençsin,” diye homurdandı beni ittirip tuvaletten çıkmak için hamle yaptığında ama bana dokunduğu an, şartellerim atmıştı.

Kolundan yakalayıp onu eski yerine çektim, bir adım üzerine giderek köşeye sıkıştırdım. Üzerine eğilirken ses tonumdaki tehditkârlığı kısamamıştım bir türlü. “Saçma sapan tepkiler vermeyi ve kaçmaya çalışmayı bırak! Burada ne yaptığımı göremiyor musun yoksa yıllarca takındığın görmezden gelme numaraların gözlerini gerçekten kör mü etti?”

“Kör falan değilim ben!” diye bağırdı Eylül. “Ne yaptığını çok iyi biliyorsun! Herkese inanılmaz iyi bir dedikodu malzemesi verdin, öyle ki yıllarca kimse susmayacak! Magazin bilse ne olur, bilmese ne olur?! Pahalı avukatlarınız ne kadar engelleyebilir geleceği parlak bir oyuncu hakkında söylenenleri? Bilecekler! Herkes bilecek! Yargılayacaklar! Ülke nasıl, toplum nasıl bilmiyor musun sanki sen! Kimin hata yapmaya şansı var böyle bir dünyada?”
Hangi kadın bilmezdi?

“Kimsenin böyle bir skandalı ortaya çıkarmaya gücü yetmez,” dedim, başım dik. “Bundan emin olacağım.”

“Sen kimsin be?” Sinirle kahkaha atarken gözlerinden yaşlar boşalmaya başlamıştı. “Sen kimsin de bundan emin olacaksın?”

“Kimse bilmeyecek. Bunu benim uydurduğum bir yalan olarak empoze edebilirim bile insanlara. Ama sana yemin ederim Eylül, yaptığımın bedelini üzerini kapamaya çalışırken ödeyeceğim.” Makineden kopardığım kâğıt havluyu ona uzattım.

“Sen kimsin ve Alena Doran’a ne yaptın?”

“Benim asıl soyadım Kandemir. Yakut Doran’ın öz çocuğu değilim.”

Gözyaşlarını havluya silerken öksürüğünde boğuluyordu o an Eylül. “Neee!”

Dudaklarım kıvrıldı. Bunu daha önce birine itiraf ettiğim olmamıştı ve böyle bir an gelecekse bile kelimeleri ağzımdan çıkarabilmemin oldukça zor olacağını düşünmüştüm ama işin aslı hiç de öyle değildi.
Sanırım.

“Öyle,” diye mırıldandım, seslice nefes verirken. “Artık sen de benim en büyük sırrımı biliyorsun.”

“Bu yeter mi sanıyorsun?!”

“O zaman kampüste Balamir Adin’le yattığım yalanını yaymış olmana say. İnsanlar hâlâ konuşuyor ve aslına bakarsan, ben hâlâ partide fotoğraflarımı çekip Milas’a göndermiş olmana kızgınım Eylül. Şansını fazla zorlamamanı öneririm.”

Durdu. Yeniden nefretle baktı bana. “Hak ettin.”

“Seni ilgilendirmezdi.”
“Umuthan’a neden yaklaştığını biliyorum.”
“Öyle mi? Nedenmiş?”

Bir an eli ayağına dolandı, pot kırdığını biliyordu. “Önceden onunla bir iki kere takıldığım için.”

Güldüm. “Hayır. Ondan hoşlandığın için.”

“Ben öyle bir şey söylemedim.”
“Ama gözlerin söyledi.”
“Görmeyeli hayal gücün epey gelişmiş.”

“Ben de bir kalbin olmadığını düşünürdüm… Ama işte. Oradaymış. Ve gayet iyi durumda. Birine sağlıklı hisler besleyebilecek kadar. Bunda utanılacak bir şey yok.” Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Benden saklayıp bunu bir yarış hâline getirmene de gerek yok. Sevgilim var benim. Başkasıyla ilgilenmiyorum.”

“Evet. Ama yine de başka erkekleri öpebiliyorsun. Öpebiliyorsan, eminim onlarla yatma kapasitesine de sahipsindir.” Aynı şekilde, ağırlığını bir ayağına vererek kollarını göğsünde birleştirdi.

“Ağır ol. Umuthan’ı oyun sebebiyle öptüm. Başka biriyle bir şeyler yapmaya hevesli değilim, aksine fikri...”

“Mideni bulandırıyor, öyle mi?” Alayla güldü. Artık alaycılığı da midemi bulandırıyordu. “Kızım sen git başkalarına anlat bu yalanlarını, belki inanırlar...”

“Bazen gerçekten bomboş duvara konuşsam daha çok anlarmış gibi geliyor beni…” Lafını kestim, seslice nefes verirken. Bıktırıyordu.

Ama kolay olmayacağını biliyordum.

“Neredeyse bütün hayatım senin oyunlarını oynayarak geçti. Bir şeyler kapmışım değil mi?”

“Yanlış şeyleri kapmışsın Eylül,” diye mırıldandım boğazımı temizlerken. Samimi olduğumu anlatabilmek amacıyla göz temasını kesmiyordum. “Benim kurtulmak için savaştığım yolları neden kendi yolların edindin bilmiyorum ama yollar da sonuçları da seni tüketmeden vazgeç.”

“Sana inanmıyorum.”
“İnan, daha az umurumda olamazdı.”
“O zaman ne halt yiyorsun şimdi burada?”

“Sana söylüyorum. Benimle uğraşmayı bırak, kendine yönel. Bundan sonra ne yaparsan yap umursamayacağım. Çünkü fark ettim ki ben umursadıkça sen ikimizi de daha dibe çekiyorsun. Kendi hayatına odaklan. Umuthan’a çıkma teklifi et. Annene ne kadar memnuniyetsiz bir kadın olduğunu söyle ve onunla vakit geçirmek istediğinden bahset. Söyle Eylül. Aç ağzını ve söyle aklındakileri. Değiştir bir şeyleri. Böyle hayat geçmiyor. Ya da geçiyor ama işte… Boşa geçiyor.”

Dönüp gidecektim ki, son bir şey ekleme ihtiyacı hissettim. “Ve bu kadar mutsuzsan bölümünü bırak. Bazı çocuklar, ailelerinin seçtiği bölümlerden mezun olurlar. Onların istedikleri hayatı yaşadıklarından. Kendi hayatında, senin hiç söz hakkın yok mu?”

Tuvaletten çıktığımda arkamdan “Bunu nereden biliyorsun?” diye bağırıyor ve muhtemelen sinir krizi geçiriyordu ama önemli değildi.

Yolunu değiştirdiği sürece, iyi olacaktı.
Sonsuza dek bana öfkeli kalsa da olurdu.

Eylül’ün yanından ayrıldıktan sonra ne yapmam gerektiğini bilmiyordum çünkü bugünlük derslerim bitmişti ve ders çalışmaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu. Bu yüzden otoparka uğrayıp dizüstü bilgisayarımı aldıktan sonra kampüsteki kafeye oturdum ve bir kahve aldım.

Aynı kafeye, burun kıvırdığım için gelmediğim günleri hatırlıyordum. Fransa’daki restoran ve kafeler hakkında asla susmadığım içindi muhtemelen. O zamanlar kaprisliydim sanırım çünkü şimdilerde buradan çıkmıyordum ve açıkçası neyi sorun ettiğimi de göremiyordum.

Eskiden sorun ettiğim birçok şeyi neden sorun ettiğimi anlayamıyordum gerçi. Mesela her sabah saçlarımı yıkayıp şekillendirmek zorunda değildim, evet çok daha iyi görünüyorlardı ama bazen bir atkuyruğuna toplamak da iş görürdü. Ya da hazırlanmak için, kahvaltıdan üç saat önceye alarm kurmak… Bazı geceler uykusuz kalsam bile, ki o zaman daha öfkeli oluyordum çünkü uyku önemliydi güzellik için.

Sırf yastıklarımın yerlerini değiştirdi diye evdeki yeni hizmetli kadına neden kızdığımı, nedense şimdi anlayamıyordum mesela. Belki sürekli değiştiklerinden, evde tek bir stabil şey göremediğimden, sürekli bir hareket hâlinde olduğundan her şey…
Ama o zamanlar kendimi nasıl değiştireceğimi bilemediğimden.

“O kahve umarım yağsız sütle hazırlanmıştır yoksa obez olmaya hazır ol.”

Parmaklarım klavyede, duyduğum ses ve idrak ettiğim cümleyle gözlerim şaşkınca sonuna kadar açıldı. Duygu’nun sesi miydi bu?

Başımı kaldırıp masamın yanında dikilen bir altmış boylarındaki kıza baktım; askılı çiçekli elbisesi ve kot ceketiyle, elindeki buzlu kahvesiyle, dalgalı uzun saçlarının arasına sıkıştırdığı güneş gözlüğü ve yaptığı hafif çilli makyajla resmen parıldıyordu.
“Duygu…”

“Dalga geçiyorum,” dedi gülerek, elini havada salladı ve karşımdaki sandalyeyi çekti. “Buraya oturabilir miyim?”

Omuz silktim. Ardından başımı hafifçe salladım. Sözlerinde ciddi olduğunu sandığımdan yaşadığım şok, dalga geçtiğini fark etmemle yok olmuştu.

Duygu karşımdaki sandalyeye geçip oturdu ve arkasına yaslanıp gülümseyerek gözlerimin içine baktı bir müddet. Ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını bilmediğimden bana; öylece duruyor ve bekliyordum.

“Tişörtünü beğendim,” dedi ardından.

Başımı eğip üzerimdeki basit, kısa kollu, düz beyaz tişörte baktım ve ardından Duygu’ya. “Basit bir tişört?”

“Öyle,” dedi gülümseyerek. “Ve bu yüzden çok güzel.”

Hafifçe kaşlarım çatıldı ama gülümsüyordum çünkü neden bahsettiğini biliyordum. “Yine de üzerime elindeki kahveyi dökersen bedelini ödersin.”

“Bu sefer yenisini almaya gücümün yeteceğini düşünüyorum.”

Kaşlarım havalandı. “Tommy Hilfiger.”

Ağzı bir o şeklini aldı, ardından kahkaha attı başını sallarken. “Tahmin etmeliydim…”

“İyi görünüyorsun,” diye mırıldandım bilgisayarımı kapatarak. Geriye yaslandım, kollarımı göğsümde birleştirdim ve bir bacağımı diğerinin üzerine attım.

“İnan bana, sen daha iyi görünüyorsun.”

Kaşlarım havalandı.

“Farkındayım, biliyor musun?” Hafifçe gülümsedi, hemen düştü mimikleri. “Yani bir şeylerin yolunda olmadığının. Ama dile getirebilecek kadar cesur değildim. Hiçbir zaman olmadım. Özellikle sana karşı. Gerçi, el uzatsam tutar mıydın onu da bilmiyorum…”

“Tutmazdım.”

Gözlerini kaçırdı. Dudaklarının kıvrılış şekli, içine sinmiş bir hüznün imzasını taşıyor gibiydi yüzünde. “Biliyorum…”

“Neden olduğunu bilmiyorsun.”
“Neden?”

Gülümseyerek yüzüne bakmaya devam ettim. Dil altı hapishanemi kapatmış mıydım yoksa kontrolünü ele mi geçirmiştim bilmiyordum ama bir şekilde, artık neyi nasıl konuşmam gerektiğini daha iyi biliyordum.

“Çünkü sen umursamıyordun. Giyiniş şeklin, takılış şeklin, utanışların, sözlerin, gözlerin, saçların, seçtiğin bölüm bile… Ve ailen Duygu. Benim için çok fazlaydın. Her şeyin doğruydu. Olması gerektiği gibiydi. Normaldi, anlıyor musun? Ve benim hayatımla ilgili hiçbir şey normal değil. Hiçbir zaman olmadı. Hiçbir zaman olmayacak. Sen normale sahiptin ve bu beni öfkelendirmekten başka bir işe yaramadı.”

“Alena…”

“Bu yüzden, hayır Duygu. Hayır. Çabalasaydın bile yardımını kabul etmezdim. Önemli olan denemiş olmak ama sen arkadaşım değildin bile, yani…” Hafifçe gülümsedim. “Ama başa çıkmayı öğrendim. Bununla ve daha birçok şeyle,” diye mırıldandım kurumuş dudaklarımı ıslatırken. “Ya da hâlâ çalışıyorum işte üzerinde.”

“Partide söylediklerin...”

“Eylül’le benim aramda.” Lafını keserken gözümü kırpmadım bile.

“Bütün okul bildiğine göre pek de aranızda değil artık…”

“Eylül,” dedim uyarıcı bir tonla.

Gözlerini kapattı. “Pardon.”

“Özrün kabul edildi. Ama bundan sonra bu konu hakkında hiç kimseye konuşmazsan sevinirim.”
Eylül bir şey söylemedi, başını salladı hafifçe. Anlamış olmasını ummuştum. Elbette, ileride illaki birileriyle konuşacaktı ama konu hakkındaki fikrimi bilmesi, kendini frenlemesi açısından iyiydi.
Öte yandan, bir tarafım içeride sürekli iyi bok yedin diye fısıldıyordu bana. Çünkü her ne kadar o an hak ettiğini düşünsem de, öfkeme yenilsem de, o başlatmış olsa da, ileri gitmiş olsa da, canımı yakmış olsa da, bunca zaman berbat davranmış olsa da bana… Eylül, en büyük sırrının böyle açık edilmesini hak etmiyordu. Çünkü bu, cezasını çekip geçebileceği bir bedel değildi ona ödettiğim.
Vicdanen rahat değildim.

“Böğürtlenli taze kek ve kahve aldım sana.”
Okul kapısının önünde, motosikletine kalçasını yaslamış ve bacaklarını çaprazlamış bir şekilde elinde bir Starbucks torbasıyla dikilen uzun boylu yakışıklı benim sevgilimdi.

“Beni böyle tavlayabileceğini mi sanıyorsun?” diye sordum agresifçe, torbayı alırken. Bacaklarını araladığından, arasına girmiştim ve bir elini refleks gibi belime yaslamıştı Milas.

Kaşları şaka yaparcasına çatıldı. “Seni nasıl tavlayabilirim?”

“Oyunlarla değil,” diye mırıldandım keki kese kâğıdından çıkartıp bir ısırık alırken. Benim bakışlarım keke odaklıyken Milas yanağıma hatırı sayılır bir öpücük bırakmıştı ve önüme gelen saç tutamlarımla oynuyordu.

“Oyunlarla değil?”

“Benimle oyun oynarsan… Neyi kazanırsın bilemem ama beni kaybedersin.”

“Oyunlardan hoşlandığını sanıyordum. Tüm hayatın bunlarla geçmedi mi?”

“Gerçek değiller. Samimi hissettirmiyorlar. İnsanı çok düşünmekten delirtiyor oyunlar. Karşındakini kazanmak değil de mental açıdan yormak ve savunmasız hâle getirmek istiyorsan oyun oynarsın. Başka bir deyişle… Kazanmasını imkânsız kılarsan, elbette kazanırsın.”

Kahveden bir yudum alırken bakışlarım nihayet Milas’a kaydığında, gözlerine düşen güneş ışığının yeşilliklerini tatlı bir tona çevirişini hayranlıkla izliyordum. Ne zaman güneşe karşı dursa, ipek teni parlıyordu ve kirpikleri altın rengine dönüşüyordu saçlarıyla birlikte. Milas Adin’in güzelliği siyah ve deri kumaşlar içerisine gizlenmiş paha biçilmez bir altın parçası gibiydi.

“Karşındakini kazanmak değil, kazanmak için oyun oynarsın…” Gözleri hafifçe kısıldı. “Ve sen oyunlardan sıkıldın?”

Ona cevap vermek yerine, kollarımı boynuna dolayarak biraz da yakından yüzünü incelemeye devam ettim. “Öyle.”

“Ne zaman fark ettin bunu?”

Tebessüm ettim. “Kazandıklarım kaybettiklerime denk düşmediğinde.”

“Neyi kaybettin?” diye sordu Milas, o öğlen bana.

“Seni kaybettiğimi sandım,” diye cevapladım onu.

Yorumlar

Matem Çiçekleri - 6. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.