3. BÖLÜM
Her peri masalında bir kalp, bir de mantığın sesini duyarsınız. Kalp çaresizce kollarını uzatır aşka, mantık ise öfkeyle bağırır: Kalbini kıracak. Genelde başroller ikisini de susturup kendini büyüye kaptırırlar, gerçek hayat ise bundan çok daha farklı. Çünkü iyi ya da kötü, bütün aşklar bir gün sona erer.
Eğer aşk ete kemiğe bürünüp bir insan olsaydı, kalkıp da bu şehrin sokaklarında nefes alamazdı.
Lisenin başındayken her genç kız gibi aşık olup hayatı toz pembe yaşama hayalleri kurardım. Buna uygun da bir hayatım vardı aslına bakarsak çünkü o dönem ailem başını işten kaldıramıyordu ve bu kadar sıkı değillerdi. Para hiçbir zaman sorun olmamıştı, ya da diğer kaygılar... Yalnızca, eğlenceli birkaç arkadaşım ve ben vardık.
Sonra bir haftanın sonu, okul töreninin ortasında, bir sarışın dikkatimi çekti.
Kapım tıklatıldığında aynada kendimi süzmeyi bırakıp "Gelebilirsiniz," diye mırıldandım. Annem, koyu kahve bir takımın içerisinde oldukça asil bir şekilde içeriye girdiğinde topuklu ayakkabılarının çıkardığı ses büyük odamın duvarlarında yankılandı.
Omuzlarındaki sarı saçlarını dalgalandırmıştı ve aşırı profesyonel bir makyaj yapmıştı. Her zamanki gibi güzel kokuyordu. Ne yazık ki ona sarılamazdım, yoksa parfümlerimizin kokusu karışırdı ya da saçlarımız bozulurdu. Annem böyle şeylerden hoşlanmıyordu.
"Nasıl oldu elbisen?" diye sorarken kendi kendine, görmesi için etrafımda döndüm ve beni süzüşünü izledim. Bugün ailemizin bir dostu, ailesiyle beraber Yunanistan'dan bizi ziyarete geliyordu ve oldukça önemli bir geceydi.
Benim açımdan, berbat geçeceğine dair hiçbir şüphem yoktu gerçi. Oğulları geçen Mayıs'tan yaz sonuna kadar İstanbul'da, buraya yakın bir otelde konaklamıştı ve annemin isteği doğrultusuyla neredeyse bütün günlerimi onunla geçirmiştim. Aslında eğlenceli biriydi ama bazen fazla yaklaşabiliyordu ve bu hoşuma gitmiyordu. Buradaki son gecesinde bir bara gittiğimizde, beni sarhoş edip kucağına oturtmaya çalıştığını hatırlıyordum. Neyse ki o kadar içmemiştim ve onu oraya bırakıp bir taksiye atlayarak eve dönmüştüm. Ertesi sabah ise gitmişti. Bu hiç de hoş olmayan hareketimi anneme anlatmamış olması benim için bir ödül gibiydi fakat işte, aylar sonra o da burada olacaktı ve yüzleşme vaktiydi. Yine de, o geceye tekrar ve tekrar dönsem, anneme söyleyeceğini bilsem bile, onu orada dımdızlak bırakıp eve dönerdim her seferinde. O gece çok yanlış şeyler olabilirdi.
Üzerimde beyaz bir elbise vardı, etekleri dizimi altına geliyordu fakat uçuş uçuş bir elbiseydi. Kalın askıları belime uzanıyordu ve göğüslerimi V şeklinde kesiyordu. Sırtım ise belime kadar açıktı. Annemin isteği üzerine saçlarımı tepemde sımsıkı toplayıp sade bir makyaj yapmıştım yine de.
"Sen kilo mu aldın?”
Annemin çatılan kaşlarını gördüğüm an içimde bir korku büyüdü. Hayır, bu olmuş olamazdı. Sırf bu elbisenin içinde kötü görünmemek için sabahtan beri ağzıma hiçbir şey koymamıştım.
"Elbise beyaz olduğu için öyle görünüyor olabilir—“
"Alena," diyerek lafımı böldü annem ve içimdeki korkuyu büyüterek yavaş adımlarla odamdaki banyoma yürüdü. Işığını açtığında bana ne yaptıracağını biliyordum.
"İçeri gir.”
İrkildim. Bu korkunçtu. Bunun olmasından nefret ediyordum. Bunun için çok dikkat etmiştim, eğer doğru çıkarsa ne yapabileceğim hakkında bir fikrim yoktu.
"Elbiseyi çıkar," dedi ve askıları indirip elbisenin üzerimden kaymasına izin verdim. Elbisenin modeli gereği sutyen giyinmemiştim, artık yalnızca kilotumlaydım.
"Tartıya çık," dedi ve küvetin yanındaki elektronik, ince tartıyı gösterdi. Ona baktım, doğrudan kararlı bir şekilde bana bakıyordu. Bunu birkaç kez daha yapmıştık bu yüzden bundan sonra olacaklara dahi yabancılık çekmiyordum ama liseden kalma anılarım fazlasıyla korkunçtu, öyle ki yıllarca zihnimde taze kalabilmişlerdi.
Tartının üzerine çıktığım her an da, tazeleniyorlardı.
Lafını ikiletmeden birkaç adımda tartıya ulaştım ve derin bir nefes alarak üzerine çıktım. Ağzımı açıp bugün fazla su içtiğimle ilgili bir şeyler söyleyecektim ki "Şşt," diyerek lafımı böldü.
“50 kilo olmuşsun," dedi tartının üzerindeki sayıya bir bakış atarak. “İn."
“Anne."
"Şu an seninle tartışmayacağım Alena, bu akşam önemli misafirlerimiz var ve sinirlerimin gerilmesini istemiyorum. 1 kilo almışsın ve bunun tek nedeni, egzersiz ve diyet planına uymuyor oluşun olabilir. Yarın sabah diyetisyeninden randevu alacağım ve oraya gideceksin. Bir hafta içerisinde bu saçmalık hallolacak.”
Kafamı salladım. Söyleyebileceğim bir şey yoktu.
"Şimdi elbiseni giy," dedi. "Bu akşam yemeğinde yalnızca çorba içebilirsin.”
Elbisemi giyindim ve fermuarı çektim. Beraber banyodan çıktığımızda annem kapıya yönelmişti ki bir şey unutmuş gibi "Ah," diyerek ceketinin cebinden bir kolye çıkardı.
Kolyeyi gördüğüm an gözlerim parıldadı.
"Bu, bu gecelik takman için bir aile yadigârı," dedi ve kıskacı açıp boynuma yaklaştı. Uzanıp kolyeyi boynuma geçirirken "Meryem Ana," dedi. "Yunanlar böyle ayrıntıları severler.”
Yani Ege'yi kast ediyordu.
"Beni anlıyorsun, değil mi?" diyerek kolyeyi taktıktan sonra yüzüme baktı. Uzun zamandır ilk defa bu kadar yakından göz teması kuruyorduk. Her seferinde göz kenarları biraz daha kırışıyordu. Her seferinde bütün bu detayları fark edecek kadar uzun bir süre ayrı kalıyordum annemden, aynı evin içinde yaşamamıza rağmen.
Kafamı salladım. "Ege'ye arkadaşlık edeceğim.”
Bakışlarını çekecekken bir an tereddüt yaşadı, gözlerini boynuma indirdi ve tekrar gözlerime baktı ama hemen ardından "Evet," diye beni onaylayarak odayı terk etti.
Topuklu ayakkabılarımı giyerken kolyemi inceledim. Yuvarlaktı, ortasında bir kadın figürü vardı ve kenarlarında Rumca bir şeyler yazıyordu.
Yaklaşık bir saat sonra misafirler ön bahçeye giriş yaptıklarında, karşılama için bütün aile salondaydık. Aral her zamanki gibi zorla üzerine beyaz bir gömlek ve siyah pantolon geçirmiş, büyük bir heyecanla gelecek misafirleri bekliyordu. Eminim onlara yemeğin ortasında laf çarpıtmak için sabırsızlanıyordu.
"Çok güzel olmuşsun," diye fısıldadı kulağıma eğilerek, erkek kardeşim. Bu sırada misafirlerin de içeri girdiğini gelen seslerden anlamıştım. "Erkeklerin sende bulduğu tek şey de bu ya, güzelliğin. Hepsi bu. Fazlası değil. Ve bu gece de onu sergilemek için spot ışıkları altındasın, sevgili ablacığım.”
"Kes şunu," diyerek bacağına vurdum ve ondan bir adım uzaklaşıp içeri giren yüzlere çevirdim bakışlarımı.
Sohbet, dillerinin neredeyse hiç dönmediği Türkçe'den İngilizce'ye kayarken Ege elinde bir buket çiçekle salona giriş yapmıştı. Annemin yanağına zarif bir öpücük bırakıp babamın elini sıktıktan sonra Aral onu görmezden geldi ve gözlerini devirerek en uzak köşedeki koltuğa oturdu.
Ege; hafif esmer, uzun boylu, yakışıklı ve zengin bir çocuktu. Onu ilk gördüğüm zamanlar ona aşık olabileceğimi düşünmüş olsam da, şimdiki düşüncelerim bundan çok daha uzak bir doğrultuda ilerliyordu. Neredeyse ters yöne, ardına bile bakmadan kaçacak kadar.
"Alena," diyerek elimi avuçlarına bırakmam için elini uzattığında onu bekletmedim. Dudaklarını elimin üzerine bastırdı ve çiçekleri uzattı. "Tekrar seni görebildiğim için ne kadar mutluyum anlatamam." Ve gözleri, dekoltemden boynumdaki kolyeye gittiğinde resmen parıldadı.
Rahatsız olduğumu belli etmeden gülümsemeye çalışarak "Teşekkürler, ben de," diye cevapladım onu ve beraber ailelerimizin arasında geçen samimiyetsiz bir okul ve kariyer konuşması için yanlarına oturduk.
Bir saat sonra, yemekler yenilmişti ve tatlı için tekrar salona geçilmişti. Bu safhaya kadar Ege'nin herhangi yanlış bir hareketi olmamıştı, yemeğin ortasında elini bacağımın üzerine atması dışında –ki ben kıpırdanınca özür dileyerek geri çekmişti. Yeterince üzgündüm, bir de onun yüzünden canımı sıkamazdım. Yemekler olağanüstü görünüyordu ama yememe izin yoktu.
Tatlılar, hizmetçimiz tarafından servis edilirken yiyemeyeceğimi bildiğimden Aral'ın iki dilim tatlı ve dondurmayı gömüşünü imrenerek izledim. Ege bu sırada, elini koltuğumun kenarına attı ve hafifçe üzerime eğilerek "Lavabonun yerini gösterebilir misin rica etsem?" diye sordu.
Lavabonun yerini biliyordu, buraya daha önce de gelmişti. Muhtemelen yalnız kalmak ve konuşmak istiyordu.
Annemle göz göze geldiğimizde onaylayan bakışlarla kalkıp onunla gitmemi istediğini fark ettim. Elbette isterdi, beni onun yanında sevgili olarak görmek istediğine de emindim. Bu elbiseyi de o, bilerek seçmişti nasıl olsa; Ege'nin en sevdiği renk beyazdı ve bu elbise annesinin moda evindendi.
Ayağa kalkıp Ege'nin peşinden giderken Aral'ın Ege'ye kaşlarını çatarak baktığını gördüm. Göz göze geldiğimizde kafasını yavaşça olumsuz anlamda salladı, tatlısını çiğniyordu bir yandan da. Ona aldırmadım, çünkü aldırsam da yapabileceğim bir şey yoktu.
"Buradan," diye mırıldandım Ege'ye ve merdivenlerden yukarı çıktım yavaş adımlarla. Topuklu giyinmekten nefret ediyordum ama annem bu yaşımda kolaylıkla en az 10 cm giyinebilmem için beni ortaokuldan beri eğitiyordu o yüzden alışkındım.
Kadının topuklu ayakkabısı, erkeği kravatıdiyordu hep annem. Belki de Aral sırf bu yüzden hiç kravat takmıyordu.
Koridorun sonundaki banyoya ilerlerken "Bunlar mezuniyetinden mi?" diye sordu Ege ve durmamı sağladı. Dönüp ona baktığımda, Aral'la ikimizin odasının arasındaki duvarda asılı duran lise mezuniyet fotoğraflarıma baktığını fark ettim. Kenarda da Aral'ın ortaokul mezuniyet fotoğrafları vardı, maalesef henüz liseden mezun olamamıştı ve o fotoğraflarda çok küçük duruyordu.
Kafamı salladım. Annem onları duvara astırmıştı çünkü evimize gelen önemli misafirler buradan geçerken ne kadar başarılı, mutlu bir aile olduğumuzu görsünler istiyordu.
"Çok güzelsin," diye mırıldandı Ege, loş ışıkta bana dönerek. Elini kepli fotoğrafıma uzatmıştı ama hemen yanı başında gerçeğini görünce fikrini değiştirip bana dönmeye karar vermişti.
Aral'ın dedikleri kafamın içinde yankılanıyordu. Çok güzel olmuşsun. Erkeklerin sende bulduğu tek şey de bu ya, güzelliğin. Hepsi bu. Fazlası değil. Ve bu gece de onu sergilemek için spot ışıkları altındasın, sevgili ablacığım.
Hayatımın bu olduğunu, reddedemezdim. Bu yeni bir şey değildi, bu gerçekti ve ben bir süredir bunun farkında bir şekilde işleri yürütüyordum. Engel olamıyorsam, kontrol etmeliydim.
Ege'nin eli, at kuyruğuma gittiğinde ona engel olmadım. Ne yaptığını izliyordum sadece. Uzun sarı saçlarımı alıp omuzuma bıraktı ve elini geri çekerken hafifçe tenime sürttü. Tüylerim diken diken olmuştu ama etkilendiğimden değil, iğrendiğimden. Onun dokunuşunu bedenimde istemiyordum, kimseninkini istemiyordum.
Ama onu reddedemez ya da hayır diyemezdim çünkü annem bunun acısını çok kötü çıkartırdı.
"Burası senin odan mı?" diye sorarak yanımdan geçip gittiğinde, aralık kapıdan içeri daldı. Saygısızlığına verebileceğim birçok cevabım vardı ama hiçbirini ağzımdan dışarı salamazdım ve bu gerçek beni ufaktan alevlendirmeye başlamıştı.
"Evet, gördüğün gibi," diye mırıldandım öylesine bir sesle. Etrafa bakıyordu. Üç kitaplığım, çift kişilik büyük bir yatağım, balkon ve çalışma masamın kenarında iki kanepem, boydan boya bir dolabım vardı. Bu büyük odaya hep bir kedi istemiştim ama anne ve babam asla böyle bir şeyin olmayacağını kesin bir dille belirtmişlerdi.
"Çok tatlı.”
Tatlı falan değildi. Beyaz ve toz pembeden oluşan klasik bir odaydı. En sevdiğim renk maviydi bu yüzden mavi tonlarında dizayn etmek isterdim ama annem bu konuda bana söz bırakmamıştı. Neyse ki kitaplarıma karışmıyordu, böylelikle sabahlara kadar okuyabiliyordum.
Ege yanıma yürüyüp önümde durduğunda "Aşağısı senin için çok sıkıcı olmalı," diye mırıldandı.
"Evet, biraz öyle," diyerek dürüst olmayı denedim.
Sırıttı. “Biliyordum."
“Neyi?"
“Beni beklediğini," diye mırıldandı ve bir adım üzerime yürüdü.
"Ne?" diye sordum kaşlarımı çatarak. "Bunu da nereden çıkardın?”
Üzerime yürüyordu ve ben de geriye giderek istemeden de olsa kapının kapanmasını sağlamıştım çünkü sırtım kapıya yaslanmıştı.
"Benimle oyun mu oynuyorsun, Alena?”
Boyu çok uzundu bu yüzden hafifçe üzerime eğildi, ellerimi kaldırıp istemediğimi belirtmek için göğsüne koyduğumda büyük elleriyle bileklerimi kavramıştı. "Mesaj iletme yönün çok antik, ama hoşuma gitti.”
"Ne mesajından bahsediyorsun sen?”
Eğiliyordu. Beni öpmek için eğiliyordu. "Kolyen," diye fısıldadı ve başımı çevirmeme rağmen dudaklarını yanağıma bastırdı. Gözlerimi sımsıkı kapatıp "Bırak beni," dedim sıktığım dişlerimin arasından. "Ege, bırak.”
"Hadi ama..." Bileklerimi tutma işini tek eline indirdiği an tuttuğu çenemi gücüyle önüme çevirdiğinde dudaklarını dudaklarımda hissettim. Kendimi geri çekmeye çalışıyordum ama sırtım kapıya yaslıydı, bunca yıldır sakladığım bir nesnelerin içinden geçebilme gücüm olsaydı çok işime yarardı ama ne yazık ki öyle bir şey yoktu.
Tadı fesleğenli esmer makarna gibiydi, bu yemek mönüde vardı. Dudaklarımı aralamaya çalıştığını fark ettiğimde bedenini üzerime yasladı, bunun üzerine bacaklarımla onu itmeye çalıştım ve işe yaramadığında alt dudağını sertçe ısırdım.
“Ah!"
İnleyerek geri çekildiğinde şaşkınlığından yararlanıp onu ittim ve dolabımın önüne yürüyüp ondan uzaklaştım. "Manyak mısın Ege, ne yapıyorsun!”
Eliyle dudağındaki kanı siliyordu. "Asıl sen ne yapıyorsun, bıktım senden be! Bir ileri bir geri, bu kadar itme çekme hareketi anca yatakta olur güzelim ilişkinin başında değil!”
"Ne ilişkisinden bahsediyorsun sen?" Şokla söylediklerini dinliyordum.
"Bana karşı boş olmadığını biliyorum," dedi gülerek eliyle dalgalı saçlarını geriye iterken. Dudağını ne kadar sert ısırdıysam artık, bir damla çenesinden aşağı yuvarlanıp beyaz gömleğini mahvetmişti. "Geçen yaz beni o sikik barda terk edip gittikten sonra bunu sana fena ödeteceğimi düşündüm ama şimdi, ben İstanbul'a taşınmışken sizi ziyarete geldiğimde bu kolyeyi takıyorsun!”
"Ne kolyesi?" Şaşkınca elimi boynuma attım. "Bu mu? Bundan mı bahsediyorsun sen? Bunun bütün bunlarla ne gibi bir ilgisi olabilir Ege?”
"O bir Meryem Ana kolyesi," dedi tehditkar bir şekilde bana bir adım atıp elini kaldırarak. "Bakireliği temsil eder. Eskiden kızlar sevgililerine kendilerini göstermek, belli etmek için takarlardı. Bir nevi seks çağrısı.”
"Hayır, hayır yalan söylüyorsun." Annem böyle bir şey yapmış olamazdı, bunun bilincinde bir şekilde kolyeyi boynuma geçirmiş olamazdı.
"Yoksa neden azgın boğa gibi üzerine atlayayım?" diyerek ellerini açtı ve cevap istiyormuş gibi bana bakındı. "Ne? Kendin takmadın mı yani?”
"Biri bana verdi," diye mırıldandım ve ellerime yüzümü sıvazladım. Nefes alamıyordum, dışarı çıkmam gerekiyordu.
"Hadi oradan.”
"Ege siktir olup git odamdan," diye homurdandım ve odamdan çıkıp merdivenlere yöneldim.
Arkamdan "Nereye?" diye bağırdı.
“Dışarı."
"Seni öldürürler. Herkes aşağıda. Gitme.”
"Biliyorum, o yüzden yaşamamı istiyorsan bir bahane bul.”
Salondakilere gözükmeden topuklularımı portmanto dolaplarından birine tıkıp beyaz spor ayakkabılarımı giyindim ve hızlıca kapıyı çarpıp dışarı çıktım.
Nereye gittiğim hakkında bir fikrim yoktu, yalnızca yürüyordum.
Böyle şeyleri olmasından nefret ediyordum, başkalarının benim üzerimden kararlar vermesinden nefret ediyordum. Annemin bunu yapmasındaki nedeni neydi? Ege bir kez başladığında ben de zevke ya da aşka gelip durmasını istemeyecek miydim yani? Öğrenmeyeceğimden nasıl emin olabiliyordu?
Ah, ama o benim annemdi. O zehirli bir kadındı. Güçlü ve zekiydi. Aynı zamanda, bunu öğrensem bile yarın sabah kahvaltı sofrasına oturduğumda asla bu gece hakkında bir şey söylemeyeceğimi ve bunun konusunu ömrü hayatımda bir kez olsun dile bile getiremeyeceğimi biliyordu.
Kollarımı kendime sararak geldiğim yere baktım; sahildeydim. Kayalıkların üzerinde yürüyordum. Saat 9'a geliyor olmalıydı, hava kararmıştı ama henüz hala Güneş'in ardında bıraktığı pembe bulutlar koyulaşmış da olsa görünüyorlardı.
En yüksekte kayalığa ulaştığımda bir an zihnimde daha da ileri, diyen bir ses duydum ve ona uyarak ilerledim. Kayalığın sonu denizdi, kim bilir ne kadar da derindi. Hava soğuktu, atlasam su kim bilir ne kadar soğuktu.
Ama biliyorsun, atlarsan eğer, birkaç dakika sonra soğuğu hissetmeyeceksin bile. Hiçbir şey hissetmeyeceksin. Acıyı artık hissetmeyeceksin. Aşağılanmış, küçük görülmüşlük duygusunu ya da diğer her şeyi. Bir daha sabah kalkıp o maskeler takılmış masaya oturmak ya da her hafta tartının üzerine çıkmak zorunda kalmayacaksın. Bir daha istemediğin şekilde öpülmeyeceksin. İstemediğin partilere gitmeyeceksin. Bir daha ağlamayacaksın.
Bir daha kimse seni incitemeyecek.
Ne kadar da cazip bir teklif.
Soğuktan üşüdüğüm için ellerimi kollarıma sürterken bir ayağımı boşluğa attım. Eğer atlarsam, ne kadar acı çekecektim?
Muhtemelen cenazemden sonraki ertesi gün kahvaltı masasına üç kişi oturulurdu ve herkes sırayla iyi olduğunu söyledikten sonra işine bakardı. Aral'ın bile çok umursayacağını düşünmüyordum, hatta o evden kurtulma planlarına hız bile katabilirdi ama artık evi tek çocuğu olduğundan muhtemelen üzerine daha çok düşülürdü ve bu yüzden Aral da gelip mezarıma tükürürdü.
Bir an ayağımı taşın üzerine geri çektim ama hemen ardından tekrar boşluğa attığımda yan taraftan gelen sesle şok içerisinde sarsıldım.
"Atla. Cesaretin var mı atlamaya?”
Bedenim ileriye doğru tartılırken kendimi geriye itip koca bir kayalığın üzerine popo üstü düştüğümde dirseğimi çaktım. Birkaç saniye sonra toparlanıp ayağa kalkarken şokla biraz aşağıdaki geniş bir kayalığa uzanıp sırtını başka bir taşa yaslamış, siyahlar içindeki çocuğa bakıyordum. Üzerinde siyah bir kapüşonlu ve pantolon vardı, kucağında da bir defter, bir kitap ve bir kalem.
“Milas?"
Kucağındaki defteri kapadı. Sanırım çizim yapıyordu.
"Burada ne yapıyorsun?" diye sordum yutkunarak. Korkudan sıçramıştım ve kalbim hala deli gibi çarpıyordu.
"Asıl sen burada ne yapıyorsun?" diye sordu ve hafifçe eğilip aşağı baktı. "Burası benim yerim. Atlayacaksan atla, atlamayacaksan geri dön.”
"Vaov," diye mırıldandım. "Öylece söyleyebiliyorsun.”
Yüzüme baktı. Bir an durdu. "Neden? Bunun için gelmiş gibi duruyordun. Okulun asi ve güçlü kızı, gecenin bir yarısı aşağı atlamak için kayalıklarda. Egzotik bir tercih.”
Ona söyleyebileceğim bir şey yoktu çünkü olan tam olarak buydu ama yine de öyle görünmemeliydim. Ruh halimi çabucak değiştirip onun oturduğu kayalığa inerken "Aptal olma, benim gibi biri neden intihar etsin?" diye sordum. "Sadece rüzgarı hissetmeye çalışıyordum.”
Yanına oturup bacaklarımı kendime çekerek eteğimle üzerini kapattım. Neyse ki elbisenin eteği uzun ve genişti.
Bana baktı. "Değil mi? Hayal görüyorum sandım. Bir de bu elbiseyle.”
Haklıydı. Sırtım tamamen açıktaydı ve göğsümün ortasından da içeriye soğuk giriyordu. Havalar çok da soğumamıştı ama yine de serindi ve bu benim gibi biri için hasta olmaya yeterdi.
Üzerime baktıktan sonra ona döndüm ve kapüşonlusuna baktım. "Biliyor musun, bu an tam olarak hırkanı bana vermen gereken an.”
Sırıtarak önüne döndü ve "Şansına küs," dedi. "Bu hırka değil. Sweatshirt. Ve içimde hiçbir şey yok. Beni çıplak görmek istiyorsan bu soğukta sahilde olmadığımız bir günü dene.”
Gülerek kafamı olumsuz anlamda salladım. Bu çocuk aşırı yakışıklıydı. Arkadaki sokak lambaları yanmıştı ve yan tarafından vuran loş ışık gözlerinin rengini ortaya çıkarıyordu.
Ellerimle kollarımı ovuşturarak başımı yan çevirip kucağıma yasladım ve ona bakmaya başladım. "Burada ne yapıyorsun?”
Defterinin üzerine bir kitap koydu. “Okuyordum."
"Yani kitap okuyorsun?" diye sordum genel olarak.
Kafasını salladı. "Bölümüm İngiliz Edebiyatı, bir nevi bu benim olayım.”
Kaşlarımı çatarak ona baktım. Onun gibi biri, İngiliz Edebiyatı öğrencisi miydi? Bunu daha önce hiç tahmin etmemiştim, Enes gibi İktisat öğrencisidir sanmıştım çünkü sonuçta beraber takılıyordular. Onun gibi birinin kitap okuyup edebiyatla ilgilenmesi ya da üzerini kapadığı defterine çizimler yapması çok abes olurdu. Ama oluyordu.
Öte yandan, bu benim hayalimdi. "Etkilendim. Hep dil okumak istemişimdir.”
Tek kaşını kaldırdı. "Seni durduran şey ne?”
"Ailemin bir şirketi var," dedim kafamı kaldırıp geriye yaslanarak. İleride, Adalar'ın gölgesinin ardından Ay çıkıyordu. "Elektronik üzerine ve oyunlar. Bu yüzden Bilgisayar Mühendisliği okuyup babama yardım etmeliyim. Aile mesleği.”
"Bu çok saçma.”
Birde söylediği şeyle ona döndüm. "Bunda saçma olan şey ne?”
"Sen ayrı bir bireysin," dedi. "Senin hayallerin ve isteklerin farklı olabilir. Onlara sahip çıkmalıydın.”
"Sen benim hayallerimi ve isteklerimi ne bilirsin?" Öfkelenmiştim. "Ailem bana her şeyi verdi.”
"Her şeyi mi?" diye sordu kaşlarını kaldırarak.
Önüme dönüp bir saniyeliğine gözlerimi kapattım ve dudağımı ısırdım. Daha kısık sesle "Her şeyi," diye tekrar ettim.
"Sana ait değillermiş gibi geldi," diye mırıldandı öte yandan. "Yani sana verdikleri şeyler, ya da senden istedikleri.”
"Bu seni ilgilendirmez. Bu konuyu buraya kapatalım.”
Omuz silkti ve önüne döndü. Kitabını açmıştı ve okumaya kaldığı yerden devam ediyordu. Kitap İngilizce'ydi, oldukça eski duruyordu.
Bir an dizlerimin üzerinde kalkıp elbisemin mahvolacağı gerçeğini umursamadan yanına sürükledim kendimi ve yeterince yakınlaştığımda durdum. "Hey, şekerin var mı?”
Kitabını bırakıp kaşlarını çatarak bana döndü. "Şeker mi?”
"Biliyorsun... Geçen gün verdiğinden," diye mırıldandım parti gecesini kast ederek. Şeker bağımlısı falan değildim ama o naneli şeyi çok seviyordum ve şimdi burada üşüyorken bir sigaradan daha cazip bir fikirmiş gibi gelmişti. Yanımda hiçbir şeyim yoktu; telefonum, cüzdanım... Belki naneli küçük bir şeker gecemi kurtarabilirdi. O zaman şikayet etmezdim. En azından ağzımda eriyene kadar.
"Şansına küs," dedi. "Sonuncusunu az önce aldım.”
Kaşlarımı kaldırarak yüzüne baktım.
O da kaşlarını çattı. Böyle bakınca etrafta dolanırken takındığı sert ifadesinden çok uzak gelmişti, daha çok... Tatlı gibiydi, bilmiyordum. Bebeksi bir suratı vardı ve yakışıklıydı. Dudaklarının tadı güzeldi, naneli şekerden gibiydi. Ege ve fesleğenli makarna dudaklarından sonra hele de.
"Yani sende," diye mırıldandım gözlerinin içine bakarak. Kafasını geriye yaslayarak sırıttı, elindeki kitabı kenara bıraktı ve ağzında şekeri çevirip dilinde gösterdi.
"Gel de al.”
Bir an tereddüt ettim ama şimdi, on dakika öncesinden çok daha iyi hissediyordum ve bunu yapan oydu. Muhtemelen o olmasaydı atlardım. Neden bilmiyordum ama suratına bakınca sürekli naneli şeker tadındaki dudaklarını hatırlıyordum ve işte, şimdi karşımdaydılar. Açık, cüretkar ve hazır bir şekilde.
Ona uzandığımda kafasını hafifçe kayalıktan kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. Birkaç saniyeliğine gözlerinin içinden geçen duyguları okumaya çalıştım ama yalnızca benimkilere odaklıydılar, ki bu da ihtiyacım olan tek şeydi.
Teklif eden olduğum için ondan önce dudaklarımı dudaklarına bastırdığım anda vücuduma bir elektrik yayıldı ve tüylerim diken diken oldu, bu; kesinlikle, Ege'nin üzerimde bıraktığı etkinin tam tersiydi. Burada, o ve benim aramda olmayan her şey vardı; istek, keyif, belki de tutku.
Dudaklarını araladığı an kollarımı boynuna doladım ve üzerime eğildi ama zordu, bu yüzden bir elini bacağımın üzerinde hissettim ve eteğin üzerinden onu yanına atmama yardımcı oldu, böylece bacaklarının üzerine oturdum.
Dudakları ısrarcıydı, şeker içerideydi ve oraya girmeme izin vermiyordu ama yine de beni öpüyor, onu öpmeme izin veriyordu.
Bir elimi ensesinden yanağına çıkardığımda rahatsız olmuş gibi hareketini kesti ve elini belimden kaldırıp elimi yanağından çekti. Dudaklarımız ayrıldığında hala kucağında ve yakınında duruyordum, gözlerimi açıp gözlerine baktım. "Yanlış bir şey mi yaptım?”
"Yüzüme dokunma," diye mırıldandı. Gayet ciddi ve netti.
"Ne?" Kaşlarım çatıldı. "Ellerim... Temiz, yani, endişelendiğin buysa.”
Yüzüme baktı. Bir şey demeden elini boynumdan yanağıma çıkararak yüzümü kavradığında dudaklarını tekrar benimkilere bastırdı ve diliyle nazikçe içeriye girmek için izin istedi, ona izin verdim ama daha fazlasını, ona daha yakın olmayı istediğim için kollarımı tekrar boynuna dolayarak üzerine eğildim.
O ise, şekeri ağzımın içine ittikten hemen sonra yalnızca birkaç saniye daha yanımda kalarak benden ayrıldı. "İşte şekerin," diyerek geriye çekildi ve hareketlendi. "Artık gitmem gerek.”
“Ne?"
Beni belimden tutup kaldırdığında itiraz edemeden bacağımı kaldırıp yanına oturdum ve o kitabıyla defterini alırken şaşkınca onu izledim.
Ayağa kalktı, ardından üzerindeki kapüşonluyu sıyırıp üzerime fırlattı. Bir an vücuduyla kutsanan gözlerim siyah sweatshirt'ünü üzerime atmasıyla kapandığında, yüzümdekini çektim ve ona baktım. Göğsünde de birkaç dövme vardı ve tam da tahmin ettiğim gibi, zayıf ama kaslıydı.
Bir ayağını büyük kayalığa atıp bir yere tutunmadan yukarı çıktığında, birkaç adımda gözden kayboldu ve beni orada bıraktı. Sweatshirt'üyle birlikte.
Ağzımdaki şekeri çevirdim ve istemsizce ısırdım.
Onun Şeytanları ©2019 Epsilon Yayınevi
Telif hakları sebebiyle yalnızca 3 bölüm yüklüdür.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.