Onun Şeytanları
Onun Şeytanları
Matem Çiçekleri - 5. Bölüm
144 0

BEŞİNCİ BÖLÜM
 
“Geçmişin küllerini
Halının altına süpürdükçe
Kirlettiğin gelecek
İyi gelmeyecek”
 

Alena

 
Kirli bir iş yaptığında, üzerinde çamur lekesi yokmuş gibi başın dik ve kendinden emin yürü.
Babamın iş ortaklarından birinin ailesiyle yemeğe çıktığımız akşamdı bu sözleri annemin ağzından duyduğum zaman. Ortağının kızı o kadar gıcık bir kişiliğe sahipti ki beni yarım saat içerisinde küplere bindirmeyi başarabilmiş ve nefretimi kazanabilmişti.

Asil bir enerjiye sahip olmanın birinci kuralı: Sahip olduğun lüks hakkında boş boş konuşma. Yemeğin sonuna kadar, babamın bile kızın giydiği elbisenin kırk beş bin dolarlık bir YSL olduğundan haberi vardı.

İkinci kural: Yeni tanıştığın ve muhtemelen bir daha karşılaşmayacağın insanlarla gereksiz münakaşalara girme. Kız susmuyordu. Sahip olduklarını yarıştırmak üzerine, benimkinden daha berbat bir hayat yaşadığı su götürmez bir gerçekti.
İşin berbat tarafı, annesi de kendinden farklı değildi.

Annem soğukkanlılığını koruyan bir insandı. Dolayısıyla sonradan görme düşük çeneli bir kadın ve kızı, onun canını sıkamazdı. Sıksa bile, bunu belli etmezdi.
Etmemişti de.

Kızın ismini öğrendiğim an kızlarla olduğum gruba mesaj atmış, on dakika içerisinde erkek arkadaşının numarasını almış, bir saat içerisinde çocuğu onunla bir şeyler içeceğime inandırarak otelin barına getirtmiş, çıldırttığım kız sevgilisiyle kavga ederken öpücük atıp yemek masasına geri dönmüş ve tabağımdaki haşlanmış sebzeleri -çünkü güvenli yemek olduklarına inanıyordum- tırtıklamaya devam etmiştim.

Adını bile hatırlamadığım kız masaya geri döndüğünde gözleri kızarmıştı, muhtemelen tuvalette ağlamakla meşguldü masadaki yokluğunda. Sorun şuydu ki neden seni gözünü kırpmadan aldatacağını bildiğin bir çocuğun sevgilin olmasına -kalmasına- izin verirdin?

Milas’ın asla, başka bir kıza dokunmayacağını bildiğimi fark ettiğim gece hak etmediğim bir duşun ardından hak etmediğim bir uykuya dalmıştım.

Kirli bir iş yaptığında, üzerinde çamur lekesi yokmuş gibi başın dik ve kendinden emin yürü.
O gün tuvalette, kızı ağlattığım için fazla ileri gittiğimi söyleyen tarafımla böyle bir çocuktan çabuk kurtulmasını sağladığım için kendimle gurur duymam gerektiğini söyleyen tarafım kavga ederken annem içeri girmiş ve bana bu cümleyi kurmuştu. Fazla gergin gördüğü için beni. Yaptığımı haklı çıkarmak ve gururlu olmamı sağlamak için.

Bir şeyler yaptığımı biliyordu.
Ne yaptığımı bilmiyordu.
Ve açıkçası, umurunda değildi bile.

Çünkü kızı susturmuştum.
Çünkü ben kazanmıştım.

Kirli bir iş yaptığında, üzerinde çamur lekesi yokmuş gibi başın dik ve kendinden emin yürü.

 
***

 
“Arkadaşın da geliyor değil mi?” diye sordu Ada, krem rujlardan birini parmağının ucuyla patpatlayarak dudaklarına sürerken. “Zeynep miydi adı?”

“Evet. Güzel Sanatlar okuyor.” Ve Milas’ın en yakın arkadaşlarından biri. Ve Han’la birlikte. “Çok tatlı biri. Seversin.”

“Ne yapıyorsun?”

Telefonumun ekranını kapattım, sanki Ada üç metre mesafeden ne yaptığımı görebilecekmiş gibi. Twitter’da ve okulun WhatsApp gruplarında geziniyordum. Herkes Eylül’ü konuşuyordu.

Ada yanıma yürüyüp telefonumu beklemediğim bir anda elimden aldı, ardından kendi çantasına attı. Kaşlarımı çatarak anında ayaklandım. “Asıl sen ne yapıyorsun?”

“Milas’ı aradığın yok. Sosyal medyada gezinip kötü hissediyorsun. Ben de seni bu eziyetten kurtarıyorum,” diye mırıldandı ceketini ve çantasını eline alırken ardından elini uzattı. “Çıkalım mı artık?”

“Gece kulübüne gitmek kimin fikriydi?”

“Senin,” dedi Ada. “Daha doğrusu, iki saat önceki Alena’nın. Şu an karşımdaki başka biri belli ki. Yatağa girip fıstık ezmesi kaşıklarken sosyal medyada gezinip ağlamak isteyen biri.”

“Ne yapmamı bekliyordun ki?” Kollarımı göğsümde birleştirerek ağırlığımı tek ayağımın üzerine verdim.

“Hımm, belki, işleri düzeltmek için, sevgilini aramanı? Buluşup konuşmanızı?” Gözleri kısıldı, hafifçe başını öne uzattı ve sorarcasına baktı. “Biliyorum kafanda çok şey var Alena ama her şeyi aynı anda düzeltmen gerekmez. Zaten bazı şeyleri düzeltemezsin, ne kadar istesen de. Ama teker teker gitmek, sana hem kendini daha iyi hissettirir hem de devam etmek için güç verir.”

“Böyle konuşmandan nefret ediyorum. Burada abla olan benim,” dedim işaretparmağımla kendimi göstererek.

“Büyük kardeş olduğun için kendini sorumlu hissetmene gerek yok. Aral’ın bile Japonya’dan bize ahkâm kestiği oluyor biliyorsun ki,” dedi Ada gülümseyerek. Ardından yanıma geldi, elini omzuma koydu ve seslice nefes verdi. “Bir kitap okudum. Çocuk, Köstebek, Tilki ve At. Çocukla At ormandalar. Çocuk, At’a, çıkacak bir yol göremiyorum diyor. At da bir sonraki adımını görebiliyor musun? diye soruyor. Çocuk evet diyor, At da o zaman bir adım at diyor. Yani… Bir adım atmak için tüm yolu görmek zorunda değilsin.”

Anne, “Tüm o çıkmaz sokaklarda kaybolduğum zamanlarda sırf utanç kaynağı olmamam ve güçlü görünmem için söylediklerin yerine, omzuma elini koyup beni böyle rahatlatman çok mu zordu?
Çünkü benim kavgam hep kendimleydi.”

Söyle, senin kavgan kiminle Alena?

Milas biliyordu. Beni benden daha iyi tanıyordu.

Kendim olmayan bir versiyonumu yaratıp kendim olmam için yalvaran tarafımla savaşa sokmuştum. Hangi tarafın kazandığı önemli değildi çünkü sonunda ben darmadağın olmuştum.
Varis haklıydı. Enkaz.

Ada’yla evden çıktığımız an geri dönüp yatağa girme isteğiyle dolup taşmıştım ama kız kardeşimin buna izin vereceğini düşünmüyordum. Sabah kahvaltısında bir şey yemeyince iştahım olmadığını söylemiştim ve bir saat boyunca bana yemek önerilerinde bulunmuştu. En sonunda birlikte hamburger söyleyip bir film açtığımızda en azından midem doluydu.

Partide olanlar hakkında ben anlatmak isteyene kadar bir şey sormamış olması beni daha iyi hissettirmemişti. İyi hissettiren, anlatmaktı; içindeki zehri dökmekti, güvendiğin birine. Ben de bunu yapmıştım. Bir detayı atlayarak.

Annemin sürekli olarak bana ulaşmaya çalıştığı ve belki de o evde annemi tehdit ederek Ada’yla olan iletişimini de kestiğim gerçeğini.

İçeceğimizi bilen Varis, elbette ki sevgilisinin taksi kullanmasını istememiş ve taşıma sorunumuzu çözmüştü. Bizi bırakıp döneceğimiz zaman da almayı teklif ederek. Ada için bu bir teklif değildi, noktaydı. Benim için ise kâbus.

Varis, Milas’ın kuzeniydi.
Konuşmamış olmaları imkânsızdı.

Ada ön koltuğa atlarken ben arkaya geçtim. Ada’nın dolabından aldığım saten siyah kumaş pantolonu üzerimdeydi, beyaz bir crop ve ceket almıştım üzerime de. Makyaj olarak sadece ruj sürmeye karar verdiğim an üzerimdekileri çıkarıp yatağa girmeliydim ama en başında dışarı çıkma fikrini ortaya atan bendim.

Bu yüzden arka koltuğa oturdum ve camdan dışarıyı izlerken somurttum. “Bu arabadan nefret ediyorum.”

“Üçüncü kez içindesin,” dedi Varis, dikiz aynasından bir bakış atarak.

“Yanlış. Sonuncu kez,” diye düzelttim.

“Ben de bunu umuyorum.”

Gözlerimi devirdim. Varis, beni Ada’nın yanında istemiyor değildi; sonuçta kız kardeşiydim ve bu fikre en başında Ada karşı çıkardı. Ama bir şekilde anlaşamıyorduk ya da onunla ilişkimiz buydu ve bu kalacaktı sonsuza dek; itişip kakışmalar, laf sokmalar, somurtmalar, göz devirmeler. Bizim konuştuğumuz dil buydu.

Ama Varis, her ne kadar anlaşamıyor olsak da ihtiyacım olduğunu bilse gelirdi.
Aile bu mu demekti?
Milas.
Milas. Milas. Milas.

Arkadan Ada’nın çantasına uzanıp telefonumu kaptığım gibi bildirimlerimi kontrol ettim; aslında sabahtan beri yaptığım da buydu. Milas’tan bir haber var mı diye bakıyor ve ardından sosyal medyaya giriyordum. Eylül’e partide söylediklerimi herkes duymuştu ve okulun mesaj gruplarında konuşuluyordu ama o, bu kadar ünlü bir oyuncu olmasına rağmen magazinin hiçbir şeyden haberi yok muydu?

Aslında, iyi ki yoktu.

Kötü yok olan ise, Milas’tı. Milas yoktu. Milas’ın mesajları yoktu. Milas’ın cevapsız aramaları yoktu.

“Günün nasıl geçti?” diye sordu Varis, Ada’ya; motoru çalıştırırken. Dikkatini çekmek için eteğinden açıkta kalan çıplak bacağına elini koyup ardından arabayı sürmek için geri çektiğini gördüğümde gözlerimi söküp atmak istemiştim.

Yol boyunca süren konuşmalarını dinlemek zorunda kaldığımda ise kulaklarımı.
Aralarındaki ilişki hep böyle miydi? Varis’le Ada, ayrı kaldıkları her an hakkında küçük şeyler bile olsa bir şeyler öğrenmek için sürekli birbirlerine bir şeylerin nasıl geçtiğini mi soruyorlardı?
Milas’la ilişkimizi bunca zaman dolduran en büyük şey, ailelerimizin karıştığı olaylardı ama davalar sonuçlanmaya başladıkça ve üzerinden de zaman geçtikçe artık konuşulacak bir şey kalmamıştı.
Kendi hayatlarımızdan, geçmişlerimizden başka.

Nasıl?
Nasıl anlatmaya başlıyordun? En başından mı? Hangi kelimeleri kullanmalıydın? Hafifletmeli miydin yoksa olduğu gibi mi önüne sermeliydin her şeyi? Abartıyor muyum yoksa az bile mi anlattım düşünceleriyle nasıl başa çıkıyordu peki insan, birine açıldığında?

Milas zaten hayatım hakkında birçok şeyi biliyordu. Ne kadar boktan davranışları olan bir annem olduğunu, üvey babamın hastalıklı zihniyle yol açtığı korkunç olayları, kayıp kız kardeşimi unutturan ilaçların bende iz bırakan kâbuslarını, ilgisiz ve sürekli psikolojik zorbalık peşinde olan erkek kardeşimi…

Ben?
Azra. Azra’yı biliyordum. Onu kaybettiklerini.
Ha.
İngiltere’de okuduğunu biliyordum bir süre, annesinin yanında.
İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümündeydi değil mi? Evet.

Motoru vardı, kitaplardan hoşlanıyordu ama bir aşk-nefret ilişkisi vardı arasında onlarla.
Ee… Bir de… Siyah kapaklı bir defteri vardı sürekli bir şeyler karaladığı. Milas ne yapıyordu o defterde? Çok kızar diye dokunmayı aklımdan geçirmediğim, ilişkimize zarar verir diye o göstermek istemediği sürece görmek istediğimi bile söylemediğim o defter…
Belki de sorun buydu. Cevaplarından korkuyorum diye sorular sormaktan kaçınırsam ne elde ederdim? Hiçbir şey. Hiçbir şeyin bizi getirdiği nokta buydu ve ben zaten yeterince üzgündüm.

“İyi misin? Dalgınsın,” diye sordu Zeynep, garson içkileri servis ederken. İçerisi güzeldi, fazla gürültülü değildi. Gireli yirmi dakika olmuştu sanırım. Ada ve Zeynep tam da tahmin ettiğim üzere sanat üzerine tatlı bir sohbete bile girişmişlerdi.

Ada koluma dokundu. “İstediğin an eve döneriz. Pizza söyleriz.” Zeynep’e döndü. “Var mısın Zeynep?”

Zeynep gülümsedi. “Bebeğim, ben Alena’yla her şeye hep varım ki zaten. Plus, sen? Beni de saymazsan alınırım asıl!”

Ada kıkırdadı.
Belki de onun bu kadar yol katetmesini hızlandıran ve asıl iyi gelen şey psikiyatr görüşmeleriydi. Doktoruyla iletişime geçsem ve seanslara başlasam ilerleme kaydedebilir miydim ben de? Bir yararı olacağı kesindi.

Milas. Milas’ı arasam, sorsam sadece, onun fikri ne olurdu?
Milas umursar mıydı artık?
Telefonumu kontrol ettim. Hiçbir şey yoktu.

Ardından telefonumu Ada’nın çantasının içine attım. Bana şaşkınca baktı. “Al,” dedim. “Senin olsun. Benim işime yaramadığı açık.”

“Kimsenin bana ulaşmadığı açık, demek istedin sanırım,” diye mırıldandı Ada kulağıma doğru. “Ama bu ulaşmak istemediği anlamına gelmez. Unutma Alena, bir partide tanımadığı bir çocuğu öpen sensin. Oyun ya da değil.”

“Öpmedim!” diye bağırdım. Etraftan birkaç bakışın üzerimize döndüğü olmuştu. “Öpmedim.” Sesimi alçaltarak tekrar ettim. “Kâğıdı ağzından alırken yakınlaştık. Daha sonra öpmek zorunda kaldım evet ama sadece...”

“Bana ya da kendine, kendini savunma ihtiyacı hissediyorsun. Belki Milas’a bile savunmaya ihtiyacın yokken kendini. Ona zaten olanları anlattığını söylememiş miydin? Ne tepki verdi?”

“Gitti…”
Burnumdan nefes alırken dudaklarımı düz bir çizgi hâline getirip baktım kardeşime.

“Gitti. Evet. Ama bana şunu söyle, neden o sana gelsin?” Kollarını göğsünde birleştirdi Ada. “Bana, Milas’ın şu an kalkıp yanına gelmesi için bir sebep ver.”

“Çok basit,” dedim etrafa bakarak. Dans pistini gözüme kestirdiğimde, Ada da benimle aynı yere baktı.

“Senin kafa biraz değişik çalışıyor Alena… Ve tehlikeli… Son zamanlarda daha tehlikeli… Milas’ın buraya gelmesini istiyorsan ya çağırmalısın ya da kendin gitmelisin yanına. Kendini başkasının yanına atıp ona görüntü vermek, partide olanı iki kat fazlasıyla tekrar yaşamanı sağlamaz mı? Tahrikle çalışıyorsun. Mazotunu değiştirmelisin.”

“Mesela?”
“Çok basit. Fedakârlık yap.”
“Ne?” Ona, kelime Türkçe değilmiş ve ilk defa duyuyormuşum gibi baktım.

“Fedakârlık yap. Aşk, gurur dinlemez. Al,” dedi telefonumu bana uzatarak. “Ara. Nerede olduğunu öğren. Yanına git. Konuş. Anlat. Ama anlat Alena,” dedi kelimenin üzerine bastırarak. “Eğer Varis’le aram bozuk olsaydı bir saniye başka bir yerde kalmazdım, sorunu çözmek için yanına giderdim. Aynısını o da yapardı. Çünkü biz daha en başında gururlarımızı bıraktık bir kenara. Aşkta gurura yer yok. Sadece acı, geç kalmışlık, pişmanlık verir insana. Göremiyor musun? Şu an bile vakit kaybediyorsun.”

Kaşlarımı çatarak bakıyordum Ada’ya ama aslında öfkelendiğim o değildi ya da Milas… Öfkelendiğim kendimdi. Çünkü gerçekten dans pisti hakkında söylediklerini yapmayı düşünmüştüm. Ada haklıydı. Tahrikle çalışıyordum. Mazotumu değiştirmeliydim.
Mazotum… Ne olacaktı o zaman?

“Ada…” Yutkundum. “Seninle bir şey konuşmam lazım...”

“Önce Milas.” Gülümsedi. “Benimle her zaman konuşabilirsin. Acil bir şey mi?”

Biraz daha bekleyebilirdi. Milas önce gelirdi. Milas yanımda olursa, anlatması daha kolay olurdu. O varken her şey daha kolaydı. Hiçbir iş yük değildi.

“Doğru.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. Ardından kollarımı boynuna dolayarak kucağına atıldım ve kocaman sarıldım kız kardeşime. Çünkü iyi ki vardı.

Varlığı, seneler içerisindeki yokluğunu öyle keskin hissettirmişti ki göğsümde; bıçaklandığıma yemin edebilirdim ne zaman bana böyle gülümsese. Küçük, aptal bir çocuk gibi iletişim kurmayı öğretiyordu bana.

Çünkü görmediğim, bilmediğim bir şeydi bu. Anlatmak. Kendini açmak. Bahsetmek bir şeylerden… Üstelik karşı taraf da gönüllü değildi.

Ama karşı taraf benim her şeyimdi.
Tıpkı kollarımdaki melek gibi, onu kaybedersem, her şeyi kaybederdim.

Telefonumu ve çantamı alıp mekândan çıkmaya yeltendiğimde Zeynep fark etmemişti bile, barmenle içmek istediği içecek hakkında konuşuyordu. Bu yüzden koşar adım kapıya ilerledim ve caddeye atladığım an önümde duran taksiye bindim.

Nereye gideceğimizi söyleyecektim?

Adamdan sürmesini istedim yalnızca, ardından kalbim ağzımda atarak Milas’ı aradım. Telefonu kapalıydı. Sanki birkaç kez daha ararsam mucizevi bir şekilde açılacakmış gibi yeniden ve yeniden denedim ama açılmadı.

Bu yüzden bir sonraki en iyi seçeneğimi aradım. Varis’i.

“Bu da beni ilk arayışın sanırım,” diyerek açtı telefonu, piç. “Umarım son olur.”
“Ha ha,” diye homurdandım. “Milas nerede?”
“Yanlış hattasın. Ben kuzenlerden yakışıklı olanım. Milas’ı arayıp sorman gerekmez miydi sence de?”

Bu çocuk, cidden… “Sorularıma sorularla cevap vermeyi bırak Varis. Milas’ın telefonu kapalı. Nerede olduğunu biliyor musun? Eve geçeceğim ama eğer evde değilse...”

“Sana adresi mesaj atarım.”

Telefon suratıma kapandığında bir an gözlerimi kısarak öfkeyle baktım ekrana. Bu çocuk kim olduğunu zannediyordu? İşleri kısa kesmeyi sevdiğini biliyordum ve iki saat onunla yaa sen kapaaat tartışmasına girmeyeceğim de açıktı. Suratıma telefonu kapatmasına gerek yoktu. Bir tamam diyecektim alt tarafı…

Neyse ki adres, yakındaki bir otelin restoranını gösteriyordu.

Yaklaşık on dakika sonra ücreti ödeyip taksiden indiğimde yüzümde ruj dışı makyaj olmadığının farkındaydım. Bu yüzden kendimden emin adımlarla girişe yürürken dudağımdaki krem rujun birazını parmaklarımla alarak yanaklarıma sürdüm ve allık etkisi yarattım. Makyajsız çok soluk olduğum için birazcık renk tüm görüntümü etkiliyordu.
Ve iyi ki hiçbir şey içmemiştim.

“Rezervasyonunuz var mıydı hanımefendi?” diye sordu restoranın girişindeki adam, takım elbisesinin önünü tutarak. Elinde bir liste vardı.

Beni içeri almayacak değildi. Eğer uygun giyinmemiş olsaydım, almayacak gibiydi sadece. “Arkadaşımın adına… Kendim bulurum masamı, teşekkürler.”
“Tabii efendim.”

Bir Çin restoranıydı burası, garsonlar geleneksel kıyafet giymişlerdi. Işıklandırmada kırmızı ve loş bir sarı tercih edilmişti. Bütün masalar dolu değildi, dolu olanlar da birbirlerinden bir hayli uzaktaydı. Hafızamı biraz zorlarsam, yıllar önce yine bir iş yemeğinde buraya getirildiğimi hatırlayabilirdim. İyi bir yerdi.

Peki, Milas burada ne yapıyordu?

Tahminlerde bulunmaya başlamadan önce, ensesini gördüğüm an adımlarımı ve etrafa attığım dikkatli bakışlarımı durdurdum.

Milas, dört kişilik cam kenarı bir masada oturuyordu ve eğer yanlış görmediysem karşısındaki Alparslan Adin’di. Babası. Babasının yanına ise; gür kumral saçları düzleştirilmiş, askılı bir tulum giyen, muhtemelen 40’larının başında, güzel bir kadın oturuyordu.
Yüz hatlarından Milas’ın annesi olduğunu anlayabilirdiniz.
Gülümsedim. Sık kirpiklerini, annesinden almıştı.

Annesinin İngiltere’de olması gerekmiyor muydu? Orada olduğunu biliyordum. Babasıyla ayrıldıklarını da tahmin edebilmiştim çünkü kadın Türkiye’ye gelmiyordu. Ama şimdi buradaydı.
Boğazımı temizleyip yürümeye başladığımda neredeyse dejavu yaşıyordum. Zift’i öğrendiğimde de Milas’ı orada arkadaşlarıyla basmış ve kendimi katmıştım aralarına. Şimdi yapacağım ise farksız değildi. Milas bana çok, çok kızabilirdi. Ailesiyle tanışmamı istemiyor olabilirdi.
Her ne kadar, Alparslan Adin’le tanışıklığımız olsa da.

Siktir et, diye fısıldadım kendi kendime. Bu akşam yaşayacağım hiçbir şey, son yirmi dört saatte olanlardan daha kötü olamazdı. Ünlü bir oyuncu olan kanlı bıçaklı eski arkadaşımın en büyük sırrını onlarca insanın arasında saçmış, tanımadığım bir çocukla yakınlaşmış, partiyi basan sevgilimle üst katta sevişmiş ama gidişini izlemiştim.

Evet. Ne olacaktı? Babası böbrek mafyası olduğunu açıklayıp beni masaya yatırıp bir tanesini çalacak mıydı? Annesi, fazla sinir bozucu olduğumu düşünüp hakkımda kötü mü konuşacaktı oğluna? Hiçbiri, bu akşam, Milas’ın karşısına çıkmama engel olamazdı.
Böbrek mafyası konusunu abartmış olabilirim.

“Affedersiniz, bölüyorum,” dedim yüzümde sıcak bir gülümsemeyle masanın başında durduğumda. Milas ve babası karşı karşıya, ben başlarında dikiliyordum. Milas’a dönmedim bile çünkü anında annesinin başı kalktı ve bana baktı parlayan gözlerle.

“Alena?” diye sordu gülümseyerek, neredeyse öksürecektim. Adımı biliyor muydu? Beni tanıyor muydu?

“Milas bize katılamayacağını söylediğinde çok üzülmüştüm, sanırım panel erken bitti?” Çubuklarını bıraktı, ardından sandalyesini geri çekti ve ayaklandı.

Alparslan o an kendini gülmemek için zor tutuyormuş gibi bir tavırla oğluna bakarak geriye yaslandığında şarabından bir yudum alıyordu. Milas’a döndüğüm an ise, hiçbir şeyle karşılaştım. Duygu’ya çarpıp bilerek üzerine içeceğini döktüğüm günkü gibi. Partideki gibi. Boş. Bomboş.

“Ben Hümeyra tatlım ama sen bana Meyra diyebilirsin,” diyerek kendini tanıttı Milas’ın annesi. Uzattığı elini sıktım, nezaketen ismimi söyledim; ardından kısaca sarıldık. “Geçsene,” diyerek Milas’ın yanını gösterdikten sonra garsona işaret etmişti.

“Alparslan Bey,” diye mırıldandım sandalyeme geçtikten sonra.

Alparslan başını salladı selam verircesine. “Alena.”

“Milas,” diye mırıldandım ardından ama öyle bir dökülmüştü ki ismi dudaklarımdan; nefessiz kalmışım gibi.

“Sonra,” diye cevapladı beni. Basit. Net. Kısa.
Ama Milas hep öyleydi.

Görünüşe göre bastığımı düşündüğüm için bir yanımın dış kapının mandalı gibi hissettiği akşam yemeğine aslında davetliydim ama Milas bana haber vermemeyi tercih etmiş ve işim olduğunu söylemişti. Gerçekten işim olsaydı dahi gelirdim çünkü masada oturanlar Milas’ın ebeveynleriydi ve onu daha iyi tanımak, hakkında daha çok şey öğrenmek için bir fırsattı bu. Mükemmel bir fırsat.
Ama Milas istememişti.

Soru şuydu: Partide olanlar için bana hâlâ kızgın olduğu için mi istememişti yoksa zaten hiçbir zaman işleri bu yöne götürmeye niyeti yok muydu?
Şüphenin zehri, damarlarına karıştığında; kalbin kanı vücuduna, acıya acıya pompalıyordu.
Sonra.
Ne kadar sonra?

Ben gelmesem gelmeyecektin değil mi? Ben ulaşmasam sana, sen elini uzatmayacaktın bana. Bu sefer değil. Yorulduğundan ya da istemediğinden de değil aslında; tıpkı Ada’nın dediği gibi, sebebin olmayışından. Çünkü hatalı olan benim. Kendi başıma her şeyi mahvettim. Ama iyi değildim Milas, iyi değilim.
Belki de hiç olmadım.

Aklımı meşgul ettim bunca zaman davalarla, kız kardeşimin durumuyla, okulla… Bir şekilde… O küçük aklımın içinde geri çekilip derin bir nefes almak ve her şeyi sindirmek için yer kalmadı.
Farkında mısın sen de?

Gücüm var mı sanıyorsun peki bu bataklığın içinden, paçalarımda çamur kalmadan çıkmaya?
Belki vardır.

Önüme döndüm, Meyra Hanım gülümseyerek bir şeyler anlatırken garson bir şeyler sipariş etmem için menüyü getirdiğinde birkaç spesiyal üzerine konuştuk ve yemeğimi birlikte seçtik. Alparslan, oğlunun oynadığı küçük oyunu ben masada belirir belirmez anlamıştı ki gülmüştü, bunun farkında olmamak elde değildi.

Meyra Hanım daha sonra Londra’daki atölyesinden ve başka birkaç ülkede daha olmak üzere İstanbul’da da bir sergi açacağından bahsettiğinde gözlerimin parıldamasına engel olamamıştım. Annesi sanatla ilgileniyordu ve benim de dersler aldığımı bilen Milas, mesela, bir kahve arasında bile, bundan bahsetmemişti bana.

Belki vardır.
Belki vardı.
Ne zaman, kime muhtaç kalmıştım ki ben zaten? Milas gelene kadar… Ama o göğsümdeki boşluğu doldurmuştu, tek başıma yapamadığım bir şeydi bu.

Kalbim eskiden kurumuş ve çürümüş çiçeklerle, zehirli otlarla dolu bir yerdi ve Milas Adin’den sonra oranın hayat bulduğu inkâr edilemez bir gerçekti. Öte yandan, bunca yıl, istemediği bir hayata katlanıp yine de başını dik tutan, gururla yaptıklarının sonuçlarını üstlenen, sorumluluklar ve riskler alan bendim. Milas hoş gelmişti ama yirmi yılım onsuz geçmişti ve ayakta kalabilmiştim. Belki içerisi enkazdı ama dışarıda sıyrık göremezdiniz.
Şimdi içeriyi yeniden inşa etme vaktiydi.

Aşkımı geri alacaktım.
İtibarımı geri alacaktım.
Hayatımı geri alacaktım.
Kendimi geri alacaktım.
 

 
Erkekler tuvaletinin kapısını açtığımda Milas lavaboda ellerini yıkıyordu, tek başındaydı. Aynada göz göze geldiğimizde durmadım, kabinleri teker teker kontrol etmeye başladım.

“Erkekler tuvaletinde olduğunun farkındasındır diye umuyorum,” diye mırıldandı Milas, kâğıt havluyla ellerini kurularken.

Onu umursamadım. Yerine, içeride yalnızca ikimizin olduğunu doğruladığım an tuvaletin kapısını kilitledim ve karşısında dikildim; aynı zamanda elindeki kâğıt havluyu alıp çöpe atmıştım. Elleri çoktan kuruydu, uğraşıyordu sadece.

Başımı kaldırıp yüzüne baktığım an, masadaki aynı boş bakışlarla karşılaşmıştım.

“Seni aldattığımı mı düşünüyorsun?” Kelimeler, ben henüz ne konuşacağımı bile tartamadan dudaklarımı terk ettiğinde buraya neden geldiğimi hatırlamaya çalışıyordum ama gözlerine bakarken doğru düzgün düşünmek zordu.

Milas, tatlıdan önce lavaboya gitmek için masadan kalktığında peşinden gittiğimi gizlemeden ben de kalkmıştım.

Soruma karşılık, net bir cevap vereceğini yalnızca bir yabancı düşünebilirdi.

Ama ben Alena’ydım.

Ve o da Milas.

“Bilmem. Beni aldattın mı?”

“Asla,” dedim gözlerinin içine kaşlarımı çatarak, kalbim ağzımda atarken, büyük bir yoğunlukla bakarken.

“O zaman sorun yok.”

“Milas,” dedim cevabının hemen ardından.

“Alena,” diye röntgenledi beni. Benim aksime gayet sakin ama hiç istemediğim bir durgunluktaydı.

“Neden söylemedin bana?”

Neyi? diye soracak hâli yoktu. Tabii ki biliyordu neyi olduğunu. Davet edildiğim bir yemekte yoktum, hayali meşguliyetim sebebiyle. Olmayacaktım ya da. Kız kardeşim dürtmese. Ya da Varis söylemese.

“Aslında cevap yalnızca o değil, Milas,” diye mırıldandım ceketinin yakalarını düzeltirken. Aslında düzeltilmeye ihtiyacı yoktu da elim gitmişti işte. “Cevap… Hiçbir şeyi.”

Neden söylemedin bana?
Neyi?
Hiçbir şeyi.
Hiçbir şeyi, Milas.

Çıkmak üzere döndüğümde kolumu yakaladı ama refleks olarak silktim ve yoluma devam ettim. Elim kapının kilidine ulaştığında ise benden hızlı davrandı ve bu sefer beni kendine çevirirken, üzerime de yürüyerek, sırtımı kapının soğuk tahtasına yaslamamı sağladı.

Parmak uçlarımdan saç diplerime kadar uyarılmıştım. En çok da uyarılmamam gereken yerlerde, aslında. Ne vardı yani tuvalete kilitlediğim erkek arkadaşımla ilişkimiz hakkında kriz geçiriyorsak? Ceketi omuzlarına harika oturuyordu ve saçları iyice uzamıştı.

Bir eli enseme giderken parmakları saçlarımın arasına girerek tutamları kavradı ve başımı kaldırdı. Sonunda, bir tepki, diye düşündüm o an. Gözlerinde bir alev parlıyordu ve kesinlikle bakışları değişmişti. “Benimle oyun oynama, Alena.”

“Sen oyunlar oynayacağım biri için fazla değerlisin.”

“O zaman neden… Neden, öylece ve öylesine, rasgele, başka birini öpüyorsun?” Hafifçe yumruğunu sıktığında, parmaklarının arasındaki saçlarım gerildi. Sinirlenmişti. “Hoşlandın mı ondan?”

“Sen hayatım boyunca böylesine şeyler hissettiğim tek kişisin.”

“İşte anlamadığım kısım da bu,” dedi tükürür gibi, bir anda dokunuşları bedenimden çekildi ve elini saçlarından geçirirken sağına döndü. Ardından, derin bir nefesin ardından, bana baktı yeniden. “Bunu söylüyorsun ama ağzından çıkan laflara saygın yok mu?”

“Olduğunu biliyorsun.” Bir adım attım, elimi uzatıp yanağını kavramak ve yüzünü kendime döndürmek istedim ama bileğimi yakaladı ve indirdi. Yine de bana bakmıştı, yani görev tamamdı. “Tıpkı iyi olmadığımı bildiğin gibi.”

Alayla güldü. “Ona şüphe yok.”

“Milas…”

İki eliyle yüzümü kavrayıp beni yeniden kapıya yasladığında bu sefer aramızda bir santim bile yoktu. Burnunun ucu yanağıma değdi, sıcak nefesi yüzüme çarptı. Nane kokuyordu. Şeker. Onu öpmek, onun olana sahip olmak istedim. Eskisi gibi. Hep. Ve hep istediğim gibi. “Kimsin sen?”

“Alena.”
“Kimsin sen?”
“Alena!”
“Kimsin? Sen?” Bir kez daha, bastırarak, bu sefer fısıldayarak sordu.

Aynı mırıltıyla kaçtı doğru cevap dudaklarımdan. “Bilmiyorum…”

Gözlerini kapattığını, derince nefes verdiğini hissettim. Sanki aynı anda hem bu cevabı istiyor hem de bu cevabı duyacağından korkuyordu ve duymuştu bile.

Sanki, öylesine, canım istedi yaptım desem daha mutlu olacakmış gibi.

“Öğrenmek ister misin?” diye sordu bu sefer. “Kim olduğunu bulmak ister misin?”

“Evet,” diye fısıldadım yeniden. Evet. Seninle. Evet. Evet.

“Güzel,” diye mırıldandı Milas, ardından bir elini indirdi ve diğeri hâlâ yanağımdayken şakağıma dudaklarını bastırdı. Tenime dudakları değdiği an, gözlerimi kapattığım ve belki de günlerdir ilk defa rahat bir nefes aldığım andı.

Biri kapıyı açmak için kolu çevirdi. Açılmadığında tekrar denedi.

Milas’ın eli elime kaydığında, buz gibi elimin kendi sıcak avucunun içinde eridiğini hissettim. Kapının kilidini açtı ve diğer tarafta bekleyen adam şokla geri çekilirken adama bir kez bile bakmadan ilerledi.

Koridoru geçtik, ardından anne ve babasının oturduğu, birbirlerine bakmadan, küçük kelimelerle sohbet ettikleri masaya birlikte döndük.

Yorumlar

Matem Çiçekleri - 5. Bölüm

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.