YEDİNCİ BÖLÜM
Güven istediği gibi güveni verebilmeyi de bilmeli insan. Sevdiğimiz tüm insanlarla aslında sürekli bir al-ver ilişkisi içerisinde değil miyiz? Arkadaşı arkadaş, kardeşi kardeş yapan da bu. Tüm bağlar karşılıklı korunur, yalnızca bir kaleden değil.
Tek bir adım atmadığın adamın sana koşmasını bekleyemezsin. Sana güvenmediğini düşündüğün için hayal kırıklığına uğradığın insana sen koşulsuz güveniyor muydun ki mesela? Dostluğunu kaybettiğini düşündüğün kişi için çabaladın ve bunu ona gösterdin mi? Gerçeği söylemesini beklediğin birinden neler sakladığını fark etmiş miydin hiç peki?
Tüm olayların ardından sakin geçen bir ayın sonunda, derslerden sonra bazen Milas’la buluşup birlikte öğle yemeği yediğimiz kafede tek başıma otururken kafamın içinde sıkışmış gibi hissediyordum. Yaptığım doğru muydu? Muhtemelen. Tamamen kendi tercihim miydi? Pek sayılmazdı çünkü doğal şartlarda yapmayı düşüneceğim bir şey bile değildi.
Annemle buluşmak.
Filiz Doran’la.
Onu, Enes’in doğum günü partisinde giymek için kıyafet aldığım eski evde terapiye gitmesi gerektiğini suratına bağırdıktan sonra görmemiştim. Bir daha bana ulaşmaya çalışmamıştı. Ada’yı arıyordu gerçi.
Ve Ada telefonuna gelen aramayla her ne kadar belli etmediğini düşünse de yerinden kalkıp izin isteyerek daha müsait bir yere, benim olmadığım bir yere gittiğinde aramayı cevaplamak için… O zaman anlıyordum. Benim yanımda telefonda konuşmak istemeyeceği tek bir kişi vardı. Annemiz.
Annemiz. Garip hissettiriyordu böyle söylemek.
Üzerimde basit bir kot şort ve sıfır kol siyah atlet vardı. Düz tabanlı rahat spor ayakkabılar giyiyordum ve saçlarımı dağınık bir şekilde salık bırakmış, sadece güneş kremi sürüp çıkmıştım evden. Abartasım gelmişti, mesela aşırı alakasız ve onu delirteceğini bildiğim kombinler yapmalıydım; hiç hoşuna gitmeyecek ağır bir makyaj ile birlikte ucuz bulup burun kıvırdığı parfümlerden birini sıkmalı ve sıkı sıkı sarılmalıydım ona ciğerlerinin çürüyeceğini düşünene dek.
Anne. Anne. Annem.
Annen o senin.
Öyle söylemişti Agâh. Kızmıştım ona, Ayvalık’a gittiğimizi Filiz’e belli ettiği için. Ama aslında lokasyon veren Agâh değildi, Ada’nın onu ziyaret eden arkadaşlarının sosyal medya hesaplarını takip ettikten sonra Agâh’ın Ayvalık’ta bir yazlığı olduğunu teyit eden annemdi.
Anne. Anne. Annem.
Miras davası hâlâ sürüyordu. Yakut Doran’ın servetinin nereden geldiği ve ne kadarının kirli para olduğu ispatlandıktan sonra kalan değerli mal varlıkları ve nakit parası, çocukları ile karısı arasında bölünecekti.
Avukat, Varis ve Milas’ın da olduğu bir holding odasında Ada’ya mirastan pay alması için Yakut ve Filiz Doran’ın kızları olduğunu bir an önce kanıtlayıp sonuçları mahkemeye iletmesi önerisinde bulunduğunda alçakgönüllülük edeceğini biliyordum. Öyle yapmıştı da. Reddetmişti.
Ama kapalı kapılar ardında onu ikna etmiştim. Alacağı pay ona aitti. Alacağım pay bana aitti. Aptallık edip sırf öz babam değil diye elimin tersiyle geleceğim için kullanabileceğim bir parayı çöpe atmayacaktım. Ada da öyle. Bunca yıl bir hiç için ailesinden uzakta büyümüştü. Bizimle büyüse ne kadar iyi hisseder ve mental açıdan ne kadar sağlıklı olurdu bilmiyordum ama Yakut Doran ona bir gelecek borçluydu ve eğer ona bu geleceği veremiyorsa o zaman bedelini ödeyecekti.
Nakit.
Aral zaten memnundu hâlinden. Geçen hafta Japonya’dan dönmüştü ama yalnızca dört yıllık üniversite okumak için yeniden gideceğini söylemek için. Dava sonuçlanır sonuçlanmaz, parasını alıp uçacaktı yani… Tıpkı söylediği gibi yapıyordu. Her zaman söylediği gibi.
Bir zamanlar ona inanmamıştım ve şimdi yapıyordu işte. Gidecekti.
Artık reşitti, liseyi bitiriyordu ve ne isterse onu yapacaktı.
Öyle yapmalıydı da zaten insan.
Korkaktık. Korkaktık işte. “Ben onu değil, bunu istiyorum!” diyemeyecek kadar korkak. Halbuki ne kadar basitti kelimeler ne kadar ölümcül olduklarını düşünüyorduk yan yana geldiklerinde… Birine “Ya ben seni özledim, neler yapıyorsun?” demek bile zordu.
“Seni seviyorum”lardan ödümüz patlıyordu. Çünkü içini açmış oluyordun… Çünkü duygularını belli etmiş oluyordun… Çünkü savunmasız hissediyordun… Gerçekte ise sadece cesur oluyordun.
“Ben mühendislik okumak değil, mimar olmak istiyorum!”
“Biliyorum bu işte para yok ama kalan hayatımı müzik öğretmeni olarak geçirsem bile konservatuvar okumak istiyorum çünkü beni mutlu edecek alan bu.”
“Hayır.”
“İstemiyorum.”
“Evet büyük bir risk veya kaybedersen deme bana çünkü ya kazanırsam?”
Ya her şey kötüye giderse, diye düşünüyoruz ve belki de çok böyle düşündüğümüzden, kötüye gidiyor. Kötüye odaklanıyoruz. Ya kaybedersem? Ya mahvolursam? Ya kalbim kırılırsa? Ya yok olursam? Ya başarısız olursam? Ya ağlarsam? Ya mutsuz olursam? Ya yapamazsam?
Ya düşersem?
Ya uçarsan?
Ya her şey çok güzel olursa? Ya kazanırsan? Ya daha iyi olursan? Ya kalbin daha bir coşkuyla atarsa? Ya var olursan her şeyinle? Ya başarılı olursan? Ya gülersen? Hem de çok! Ya mutlu olursan? Ya yaparsan?
Ya yaparsan? Bunu hiç düşünüyor mu insanlar? Sanmam. Başımıza gelenin kötü olan olma ihtimalinden öyle korktuğumuzdan, iyi olma ihtimaline sevinemiyor ve motive olamıyoruz belki de.
Annem hep “Kötü olanı düşün,” derdi. “Kötü ihtimali düşün ve ona hazırla kendini. Böylece daha az kötü olan ihtimal gerçekleşse bile tatmin olursun.”
“Olmam. Neden olayım?” diye fısıldadım kendi kendime, orada, kafenin arka bahçesindeki bir yaz masasında keyifle buzlu lattemi yudumlarken. İyi olan olacak. Şimdi değilse akşam. Akşam değilse yarın. Yarın değilse sonra. Vazgeçmezsen eninde sonunda başarırsın. Kendini iyi olana hazırlarsan iyi olan bulur seni. Yaparsın. Yapamazsan da yapana kadar denersin. Bir kere işe yarasa yeter. Vazgeçersen sonsuza dek mağlup olursun sadece.
Hava çok sıcaktı. Henüz mayıs ayındaydık ama temmuzun ortasındaymışız gibi sıcaktı. Öyle ki buzlu latte, garson mutfaktan gelene kadar kahve aromalı sulu süt oluyordu.
Bahçe büyük olduğundan masaların arasındaki mesafe de çoktu ve sabahın bu saatinde çok kişi yoktu. Annesi olduğunu düşündüğüm bir kadın, zıplayan küçük topuyla oradan oraya koşturan oğlu için meyveli sütünün pipetini tutuyor ve elinde hazır beklettiği bir peçeteyle ağzını da silmeyi ihmal etmiyordu.
Hiç anne-kız zaman geçirebilmiş miydik ki mesela? Hatırlayabildiğim yakın geçmiş berbattı, uzak geçmiş ise bulanık anılardan ibaretti ama hiçbirinde annemin bana şefkat gösterdiği bir anı yoktu. Arka bahçede yetiştirdiği organik avokadolarını bile daha çok ziyaret etmişti muhtemelen, benim odamdan.
Dakikalar geçti, ardından tam anlaştığımız saatte, on birde kapıda göründü. Asla geç kalmaz ama erken de gelmezdi. Geç kalacak gibi olursa, acısını şoföründen çıkarırdı ve geç kalmadığından emin olurdu; erken varırsa da arabanın içinde vakit gelene dek bekler ve dışarı çıkmayı reddederdi.
Sağlıkla parıldayan saçlarını arkasında sıkı bir topuz yapmıştı. Yüzünde hiçbir şey yokmuş gibi duran mükemmel sade makyajı bazen genç kızları bile deli edebiliyordu. Güneş gözlüğü elbette ki yüzündeydi. Üzerinde krem rengi keten bir gömlek, onu tamamlayan keten uzun bir şort, topuklu sandaletler ve elinde de marka çantası vardı.
En kötü zamanlarında, her zamankinden çok daha iyi görünürdü; bu şekilde anlardınız bir şeylerin ters gittiğini.
Her bakan göremez, görenler de dile getiremezdi.
Nezaketen ayağa kalktım masaya ulaştığında ama bana dokunup sarılmak için uzandığında ben hiçbir teşebbüste bulunmadım, bu yüzden çabucak düştü suratı ve “Alena,” dedi düz bir sesle. “Merhaba kızım.”
“Selam,” diye mırıldandım yerime geri otururken. Ben daha oturmadan, garson masaya damlamış ve annemin siparişlerini almıştı.
Bir ılık su, bir americano ve şekersiz, glütensiz bir muzlu kek.
“Keki senin için istedim,” dedi güneş gözlüğünü çıkartıp çantasıyla birlikte masaya bırakırken. Ardından koltuğuna yerleşti ve bacak bacak üzerine attı. “Betin benzin atmış. Bir şeyler ye.”
“Aa öyle mi? Harika düşünmüşsün.” Hafifçe tebessüm ettim, sahteliğim midemi bulandırıyordu artık. “Pardon,” dedim ardından, siparişleri almış ayrılmak için dönen garsona. “Biz muzlu kek yerine çikolatalı brownie alalım.”
“Tabii,” dedi garson, annemle aramda bakışlarını gergince sektirdikten sonra içeri dönerken. Ne yaptığımı fark etmiş olmalıydı.
“Çikolatalı ıslak kek sevdiğini bilmiyordum.”
Bu arsızlık!
Hafif tebessümümle yavaşça Filiz’e döndüm, anneme; üvey olamayacak kadar benzediğim kişiye. Ama işte. Onun karnında kalmıştım dokuz ay, onun rahminin bir ürünüydüm.
“Seviyorum,” dedim boğazımı temizlerken. “Çok. Ama haklısın. Sevmediğimi düşünüyordum.” Lattemin cam pipetiyle oynamaya başladım geriye yaslanırken bardağımı elime alarak. Bir yudum aldım. “Ortaokulda kaba tabirle, bir hayvanmışım gibi yağlanmaya başladığımı söylediğin ve beni ilk kez açıkça kısıtlayarak yememem gereken şeyleri kalorileriyle ezberlettiğin günü hatırlıyor musun?...”
“Alena!” Kaşları çatıldı, ses tonu sertleşti ve etrafa baktı.
“Neden? Uygunsuz kelimeler kullanıyorum ve toplum içindeyiz diye mi? Sikerler,” diye mırıldandım umursamazca gülümserken.
Annem yeniden lafa atılacak gibi oldu ama araya girerek onu susturdum.
“Dört yüz altmış altı virgül bir.”
Beni anlamaya çalışır ifadesi korkunçtu. Çünkü sağ gözünün seğirdiğini gördüm, dişlerini sıktığını gerilen çenesinden fark ettim; daha da kötüsü, görmeyeyim diye masanın altına indirdi ellerini ve tırnaklarını avuçiçlerine batırdı.
Garson masaya servis açıp siparişlerimizi getirdiğinde bir süre sessizce adamın işini bitirmesini bekledik. Ardından annem boğazını temizledi, kahvesinden bir yudum aldı ve “Neden bahsediyordun?” diye sordu. “Dört yüz?…”
“Bir dilim browni, dört yüz altmış altı virgül bir kalori.” Çatalımı aldım ve keke batırdım, ardından ağzıma götürüp geriye yaslanırken keyifle çiğnedim. Çiğnediğim bitmeden yeni parçalar atıyordum ağzıma." Tatlıdan nefret ettiğimi söyledim arkadaş ortamımdakilere, ne zaman tatlı sipariş etseler. Böylece oynatmadığım çatallar dikkat çekmedi. Yemem yasak olan ne varsa nefret ediyordum ve bir süre sonra onlar da gıcık olmaya başladılar bana, hayatsız dediler çünkü kremalı mantarlı makarna dünyanın en güzel şeyiydi ve ben sevmediğim için zevksiz olmalıydım.”
Annemin bakışları elindeki kahvesindeydi ve beyaz seramik fincanın üzerinde geziniyor, asla karşısına bakmıyordu. Güzel. En azından dinlemeyi öğrenmişti. Browninin yarısı midemdeydi bile.
“Lisedeki buluşmalara bazen geç giderdim yemek yenileceği zaman, içeri girmeden önce koca bir şişe su içerdim ki...” Çiğnediklerimi yuttum. “…karnım biraz şiş görünsün. Sonra da masadakilere tek başıma gömdüğüm hamburger menüsünden bahseder ve mutlaka bir gün gitmemiz gerektiğini söylerdim ki bir şey yemem konusunda ısrar etmesinler. Aslında gelmeden önce tıka basa yediğim yalan değildi. Tıka basa brokoli yemiştim ince bir dilim somonla birlikte...” Alayla güldüm. Ardından bir parça daha attım ağzıma.
“Diyet yapmak senin için bu kadar zor ve travmatik olduysa bana söyleyebilirdin...” Annemin korkunç bakışları ağzımdaydı.
“Ama sen de diyetisyen diye beni götürdüğün kadın da hastaydı. Bana verilen listeler saçmalığın daniskasıydı. Hâlâ şu aptal kekin kalorisini virgülüne kadar bilmem korkunç mesela! Çarpım tablosunu ezberlersin yiyeceklerin kalorilerini değil!”
“Abartıyorsun...”
“Belki abartıyorumdur,” diye kestim lafını. Kaşlarını kaldırdı, bak biliyorsun işte der gibi. Güldüm. Kekin son lokmasını attım ağzıma ve ellerimi ıslak mendille sildim. “Neden olmasın? Belki abartıyorum. Haklısın. Ne zaman karşına geçip otursam fiziksel görünüşümle ilgili yaptığın yorumlar, kritize ettiğin bedenim ve değiştirmemi istediği şeyler bana hiç zarar vermedi. Hem sen annemsin, ne yaptıysan iyiliğimi düşündüğünden değil mi?”
“Aynen öyle,” dedi bana inanmış bir ifadeyle, masanın üzerinden ellerini uzatırken benimkileri kavramak için. Kavradı da. Gülümsedi. Yıllardır yüzünde gördüğüm tek gerçek gülümsemeydi belki de.
“Beni kurbanlık koyun gibi boynuma astığın Meryem Ana kolyesiyle iş ortağının oğluna gönderirken bile,” dedim tebessümüm eski, tozlanmış bir tablo gibi yüzümde asılı kalırken. “Açlıktan bayılmak üzere, masayı donatan lezzetli yemeklere bakarken çorba ve elma dışında bir şey tüketmemi yasakladığında mesela. Ya da çırılçıplak soyduğunda beni ve tartının üzerinde gördüğün sayı her hoşuna gitmediğinde… Yalnızca beni düşünüyordun değil mi anne?”
Gülüşü soldu, ellerimdeki tutuşu zayıfladı, tenimi okşayan başparmakları titredi. Belki de bunca yıl sonra sözlerim bir anlam ifade edebilmişti onun için. Teninin altına işleyebilmişti belki de.
“Ve tüm diğer saçmalıklar… Ama hiçbiri, Balamir Adin’in odasında Ada’ya kızım deyip bağrına bastığın an kadar canımı yakamadı.”
Sımsıkı gözlerini kapattığı an, ellerini çekmek istemişti ama bu sefer kavrayan ve sımsıkı tutan ben olmuştum. Belki hissedebilirdi duygularımı teni tenimde kalırsa. Belki biraz daha iyi anlardı beni. Belki pişman olurdu.
“Kaybolmak istedim,” diye devam ettim, sesimin bu kadar kısık çıkacağını düşünmemiştim.
“Ben çok özür...”
“Kaybolsam, yok olsam Ada gibi, çıksam bir anda hayatından; beni yeniden gördüğünde bana da o gün o odada kız kardeşime sarıldığın gibi sarılır mısın merak ettim…”
Sesim titriyordu ve sıcacık gözyaşları yanaklarımdan aşağı akıyordu. Çok daha gürültülü hayal etmiştim bu konuşmayı; öfkeyle saldıracaktım, içimdeki zehri akıtacaktım. Milas böyle yapmam gerektiğini söylemişti. Terapistim bunun iyi gelebilecek bir seçenek olduğundan bahsetmişti. Bu yüzden buluşmak istemiştim.
Ama hâlâ sessizdi en gürültülü çığlıklarım.
“Sonra zaten kaçırılmış olduğum aklıma geldi. Kolumda serumla salona indiğimde ve beni gördüğünde görmezden gelişin, günlük işlerine devam edişin… Umursamamıştın. Hiçbir şey farklı değildi. Korkmuştum ve bir anneye ihtiyacım vardı ama sen hiçbir zaman Filiz Doran olmaktan vazgeçmedin.” Korkak bir tebessüm sarmaladı dudaklarımı. “En azından benim için.”
“Ben asla...”
“Sen hastasın,” dedim ellerini soğuk bir hamleyle masaya bırakıp doğrulurken. Boğazımı temizledim ve çatalımın altındaki peçeteyi alıp yüzümü kurulamaya başladım. “Yalnızca bunlar yüzünden değil, çocukken bize yaptıkların yüzünden de. Kelebekler yalnızca bir tanesiydi. Çok daha kötü şeyler de yaptın sen. Biliyorum. Hissediyorum. Sadece hatırlayamıyorum. Ada kelebekleri bile bilmiyor. Terapistime, Ada’ya kelebeklerden bahsetmeyeceğimi ve hiç bilmeden hayatına devam etmesini istediğimi söyledim. Ama geçmişi böylesine ondan çalınmış birine, daha bugün bile bilinçsizce yaptığı bir hareketin sebebini biliyorken anlatmamak; çok büyük bir ihanet. Bu yüzden anlatacağım ona ileride. Haberin olsun.”
“Alena, zaten seni kaybettim. Bir de küçük kızımı da mı alacaksın benden...”
Kahkaha atma isteğim o kadar güçlüydü ki ve öyle bir kahkahayla böldüm ki sözlerini; muhtemelen yalnızca bahçedeki insanlar değil, iki sokak öteye kadar duyulmuştu sesim.
“Ben almayacağım onu senden. Sen onu çoktan kaybetmişsin.” Ellerimi masaya dayadım ve yüzüne doğru eğildim tehditkâr bir sesle. “Benim gibi kafası karışınca ellerini yıkayıp duruyor defalarca! Farkında bile değil!”
İçine hapsettiği öfkeyle derin derin soluyor, gözlerinde yanan ateşle bakıyordu yüzüme. “Ben yalnızca bir ders verdim küçük kızlarıma, başka bir şey yapmadım! Abartıyorsun Alena!”
“Bizi, kendimizden şüphe ettiren ve en çirkin ithamlarla yargılayan arkadaşlara karşı bile uyarıyorlar ama aile üyelerine karşı değil… Hayır… Canından kanından insanlara karşı değil…” Başımı iki yana sallıyordum yorgun bir nefes çekerken içime. “Ne zaman abartıyorsun desen, abarttığımı düşünür ve ne söylüyorsan onu yapardım eskiden. Çok sonraları düşünmeye başladım gerçekten abartıyor muyum diye!”
“Hayır anne. Hayır. Abartmıyorum,” diye devam ettim lafıma, kelimelerin üzerine bastırarak. “Ne hissettiysem, bana ne hissettirdiysen onu söylüyorum.”
“Neyi doğru bildiysem öyle yaptım!”
“Öyleyse yanlış yaptın!”
“Bütün her şeyin suçunu bana yıkamazsın!”
“Yıkarım! Ben küçük bir çocuktum ve sen benim annemdin!”
“Ebeveynler hata yapmaz mı sanıyorsun?!”
“Beni ilgilendirmez!” diye bağırdım en sonunda. “Küçük bir çocuğu ilgilendirmez ebeveynlerinin hataları! Küçük bir çocuktan anlayışlı olması beklenemez!”
Hiddetle kalkıp iniyordu omuzlarım, yetmişti artık. “Bazen göle düşen keşke Ada değil de ben olsaydım, diye düşünüyorum. Sonra kız kardeşimin ne kadar saf bir kumaştan yapıldığını görüyorum, kime çekmiş bilmiyorum ama onu bu ateşe atacağıma ben en baştan yine yanardım diyorum. Kardeş olmak böyle bir şeymiş demek ki. Ama anne, beni doğuran ve büyüten kadın olmana rağmen, annem olmana rağmen içimde daha yalnızca bir buçuk yıldır tanıdığım kız kardeşime olan bağlılık ve sadakatten bir gram yok sana karşı. Eserinle gurur duy.”
Omuzları gerildi, saldırı altındaymış gibi geri çekti biraz gövdesini ve şokla açılmış, büyük mavi gözlerinin ardından hayal kırıklığıyla baktı bana. Gözleri kızarmış ve dolmuştu. Muhtemelen güneş gözlüğüne uzanıp yüzüne geçirme isteğiyle yanıp tutuşuyordu ama yapamazdı. Yapmayacaktı.
Gözlerimin içine bakacaktı. Görecekti.
Çünkü çırılçıplak soyunmuştum.
“Agâh, tedavi olman karşılığında kalan payını alabileceğin bir sözleşme imzalattı Yakut Doran’a. Yani tedavi olmak artık bir tercih değil senin için, zorunluluk. Çünkü o paraya ihtiyacın var. Adım gibi biliyorum bunu. Bir yıl içerisinde hiçbir adım atmazsan, payın bir hayır kurumuna bağışlanacak. Anneler günün kutlu olsun anne.”
“Alena! S… Sen ne yaptın?”
Masadan kalkıp giderken dönüp arkama bakma isteğiyle savaşıyordum ama yapmayacaktım bunu. Yapmayacaktım.
“Alena dedim! Gel buraya!”
Gelmeyecektim.
Ben belki de bundan sonra anneme hiç gelmeyecektim.
Hiç görmediğim o aile ortamını öğrenecek, kelimelerle yeniden tanışacak ve onları cesurca kullanacak, hatalarımı telafi edecek ve yeni hayatımı kucaklayacaktım.
Ailemin yaptığı hataları tekrarlamayacaktım.
Ailemizin yaptığı hataları tekrarlamayacaktık.
Ne ben ne Milas ne Ada ne Varis… Ne de Aral.
“Hey,” dedim o an telefona, ne zaman çıkartıp ismine tuşladığımı bilmiyordum ama bir şeylerin yolunda olmadığını hissetmiş ve telefon başında bekliyormuş gibi anında açmıştı. “Ne yapıyorsun? Neredesin?”
“Okuldan çıkıyordum, işim bitti. Sen?” Kaşlarının çatıldığını hayal edebiliyordum. “Her şey yolunda mı?”
“Kampüste buluşalım mı?”
“Kuzey kapısının oralardayım…”
“Beş dakikaya oradayım.”
Ve öylece telefonu kapattım, titreyen eller ve düzensiz soluklarımla bir taksiye atlayıp kısa mesafe yol gittim.
Her şeyin çok fazla geldiği anlarda sahil kenarlarına kaçardım eskiden. Şimdi kaçtığım 1.80 cm boylarında dövmelerden ve motosikletlerden hoşlanan hız tutkunu birinin kollarıydı. Buz gibi dalgalar beni sarmalasın isterken sıcacık kolların arasında rahatlıyor ve gevşiyordum. O zaman düşünme kabiliyetimi yeniden kazanıyordum işte. Ve kaldığım yerden devam ediyordum her şeye.
İlaç. Çözüm yolu, önlem, çare.
Sensin Milas.
Hep sendin.
♚
“Bana at! At bana!”
“Atma ona!” diye araya girdim hızlıca. “Bana!”
Ada, karşıdan gelen topu yumuşak parmak pasla arkaya gönderdiğinde fileye yakın yerde parmak pasla topu Varis için kaldırdım. “Gel gel gel!”
“Sakin,” diye mırıldandı Varis gülercesine, gözleri topu takip ediyordu. Herkes sert bir smaç basmasını beklerken topa parmak ucuyla dokunup yumuşak bir şekilde filenin diğer yanına düşürdüğünde Ada kocaman bir kahkaha attı ve el çırparak yerinde zıpladı.
“Biz kazandık! Biz kazandık!” diye bağırmaya başlayan Ada koşarak kendini sevgilisinin kollarına attığında, ben karşı takımdaki Milas’a muzip bir şekilde sırıtarak kaşlarımı kaldırıyordum. Bana öpücük attığı an, gözlerimi devirerek bakışlarımı kaçırdım ama gülümsedim.
Üç sete uzamış bir voleybol maçındaydık ve sahilde oynuyorduk. Bizim takım Ada, Varis ve benden oluşuyordu; karşı takım ise Milas, Aral ve İnci’den.
İnci. Evet.
Onunla burada karşılaşmıştık ve Ada voleybol oynamayı teklif edip Varis’le yukarıdaki markete top almaya gittiğinde İnci de duymuş ve oynamak için kalmıştı. Etraftan bir yerden her an diğerlerinin de çıkabileceğinin gerginliğiyle onu başımdan defetmek ve hatta mümkünse bizimkileri toplayıp başka bir kıyıya gitmek istemiştim ama ben kafamda plan kuramadan Ada elinde topla dönmüştü.
“Güneş kremi sür,” dedim Aral’ın kafasına çantamdan çıkardığım kremi fırlatırken.
Şapkasını düzelttiği an havada yakaladı. Muhtemelen göz devirmişti ama güneş gözlüğünden görememiştim. “Sürdüm ya! Kırk kere mi süreceğim?”
“Güneşin alnındayız. Hava kırk derece. Kırk kere süreceksin evet.” Bir yandan da yüzüme dokundurduğum kremi dağıtıyordum parmaklarımla. “İki saatte bir yeniden sürmek lazım.”
“Belki ben bronzlaşmak istiyorum?”
“Süt kadar beyazız biz geri zekâlı. Bronzlaşmayız, mal gibi yanarız.”
Aral bu sefer hareketleriyle de göz devirdiğini belirterek avucuna sıktığı güneş kremini yüzüne, boynuna ve göğsüne dağıtırken krem kutusunu kaptığım gibi başından beri Aral’la olan tatlı sohbetimizi keyifle dinleyen Milas’a doğru ilerledim.
“Elindekini çantana koyacaksın herhalde.”
“Yoo.”
“Aral’ı geçtin yalnız şu an…”
“İki saatte bir yeniden sürmek lazım.” Tekrar ettim herhangi bir yere değil, bacaklarının üzerine oturup gözlerinden güneş gözlüğünü çekerken. Milas şemsiyenin altında, şezlongda oturuyordu.
Bana yüzünü buruşturarak baktı. Bir eli çıplak bacağımın üzerindeydi ve avucuna yapışmış kumları hissedebiliyordum. “Ama bok gibi kokuyor...”
“Güneş kremlerine karşı kibar ol. Cilt kanseri mi olmak istiyorsun? Bu kadar dövmeyle bir de güneşte yanmana izin veremem.” Çalkaladığım şişeden aldığım bezelye boyutundaki krem parçalarını önce yüzüne, ardından boynuna ve özellikle dövmelerinin üzerine sürdüm. İleride, aynı anneliği Varis’in Ada’ya yaptığını görebiliyordum. Ada güneş kremini kendi sürebilirdi ama Varis’in onunla ilgilenmesi hoşuna gidiyordu ve sürekli flörtleşiyorlardı.
Ben odaklanmış bir şekilde elimin tersiyle karnının yanındaki dövmenin üzerine güneş kremini sürerken Milas ellerini arkaya yaslayıp bana geriden bakmaya başladığında, ona kaşlarımı çatarak bir bakış yolladım. Durgun ifadesiyle aniden gülümsediğinde bu sefer gözlerimi kısmış bakıyordum çünkü aklından geçeni biliyordum.
“Bitti,” dedim en sonunda kasığına elimi yaslayıp destek alarak ayağa kalkarken. Çok fenasın Alena. Düşüncelerini duyabiliyordum sanki.
Milas beni aniden kolumdan kavrayıp yeniden kucağına çektiğinde “Yoo,” dedi dudaklarıma doğru ama kardeşimin yanında onu öpüp bir de laf yemeyecektim. Bu yüzden güneş gözlüğünü alıp yüzüne geçirdim ve kısaca çenesinden öpüp ayağa kalktım yeniden.
“Biz içecek bardan bir şeyler alacağız, istediğiniz bir şey var mı?” diye soran Ada’nın bu tarafa yürüdüğünü arkamı dönene kadar fark etmemiştim. Üzerine ince tülden askılı bir elbise geçirmiş ve şapkasını takmıştı.
“Evet,” dedi Aral, şezlongunda uzanırken. Okuduğu mangayı bıraktı ve güneş gözlüğünü burnuna indirdi. “Biraz özel alan. Mümkünse genel izleyici kitlesi uyarısı.” Ardından bana ve Milas’a çevirdi gözlerini ve önüne döndü.
“Bu ne zaman gidiyordu ya Japonya’ya temelli?” diye homurdandım kollarımı göğsümde birleştirerek.
“Dedi yerleşeceğim hafta benimle gelip en az on gün evimde kalacak Alena.”
“Güvenliğin için!”
“Japonya dünyanın en güvenli ülkelerinden biri. Kendin hakkında endişelen sen.”
Ona bakmadan kolumu kaldırdım ve ortaparmak çektim. Gözlerini devirerek kitabına döndüğünden emindim. “Aral bira istiyormuş.”
“Biradan nefret ederim.”
“Zıkkımın kökünü iç o zaman.”
“Sen çok içtin galiba?”
“Her şeye de cevap ver zaten.”
“Ee, zaten.”
“Üf sus.”
“…”
“Ne?” Şaşkınlıkla, küfür yemiş gibi Aral’a dönerken Milas arkada kahkaha atıyordu Ada’yla birlikte. “Sen az önce Japonca mı konuştun? Ben anlamıyorum diye? Cevap veremeyeceğimi bildiğinden?”
“…” Ne dediğini hecesel olarak bile anlamıyordum, sadece hareketlerinden söylediği belli oluyordu.
Ayağımın dibindeki voleybol topunu kaptığım gibi beklemeden şezlonga fırlattım. Aral anında kitabı bırakıp şezlongun arkasına atladı. Güneş kremi şişesini kapıp şezlongun üzerine çıkarak peşinden atladım ama bu sefer de tüm sahilde “Rahat bırak lan beni manyak kadın!” diye bağırarak koşmaya başlamıştı. Bir süre peşinden koştum, daha sonra gözden kayboldu. O kadar uzağa kaçmıştı ki dönmesi zaman alacaktı.
“Rahat bırak çocuğu ya, iki hafta tatile geldi…” dedi kolunu omzuma dolayıp beni kendine doğru çeken Milas. Dilinin ucunda naneli şeker çeviriyordu.
“Ne?” Ağzında şeker olduğu fikriyle o kadar dikkatim dağılmıştı ki, neden bahsettiğini unutmuştum bile.
“Bırakır mısın şunu elinde silah gibi tutuyorsun…” Kahkaha atarak sımsıkı tuttuğum güneş kremini parmaklarımı açarak elimden aldığında başını eğmiş olmasından faydalanarak başımı kaldırarak yüzümü yüzüne hizaladım. Doğal bir birleşimdi. Olması gereken buydu. Refleksti.
Kolumu boynuna dolayarak başını kendime çektiğim an dudaklarımı dudaklarına bastırdım ve kalabalık bir plajda olduğumuzu unuttum o an. Avucumu ensesine bastırdığımda dudaklarıma doğru hafifçe inledi ve kolunu belime dolayıp karınlarımızı birbirine yasladı.
Pes etmesi uzun sürmemişti çünkü öpücüğü uzun tutarak kendini plajın ortasında zor duruma düşürmek istemiyordu. Bunu fark ettiğimde dudaklarına doğru kıkırdadım ve geri çekilirken dilimin üzerindeki şekeri dişlerimin arasında ezdim.
“Öğğğğğğ!”
Bir anda kafamın hemen yanında beliren yüksek sesle çığlığı basıp yerimde sıçradığımda Milas dudaklarını birbirine bastırıp yüzüne bir şaplak attı. Öte yandan beni korkutup kulağımın dibinde öğüren nefes nefese kalmış Aral, kardiyosuna kaldığı yerden devam etmek zorunda kalmıştı çünkü ikinci bir tur daha peşinden koşacak enerjim vardı.
Ama Eylül’le yeniden karşılaşacak enerjim yoktu.
Yarım saat sonra plajdaki bar kafede içecek soğuk bir şeyler alırken Ada omzuma dokunup bana arkamda bir yeri işaret ettiğinde, İnci’nin tam da tahmin ettiğim gibi Eylül’le olduğunu fark ettim. Yanlarında Yamaç ve Umuthan da vardı. Ne?
“Umuthan’la konuşup halletmişler sanırım,” diye mırıldandım gözlerimi grubun üzerinden çekmeden. Ada her şeyi biliyordu çünkü ona en ufak detayına kadar anlatmıştım.
“Sanmıyorum,” dedi içeceğinden bir yudum alarak. “Dikkatli bakarsan Umuthan onlarla değil, sadece takıldıkları grup birbirlerine yakın duruyor.”
“Eylül ağlayacak gibi duruyor.”
“Kahkaha atıyor?”
Gülümseyerek önüme döndüm ve suratımdaki bilirkişi ifadesiyle baktım sevgili kardeşime. “Evet. Aynen öyle.”
Kaşlarını çattı Ada. “Birbirinizi biliyorsunuz. Demek istediğim… Her ne kadar arkadaşlık konusunda berbat olsanız da birlikte geçirdiğiniz vakitte birbirinizi gerçekten tanımışsınız.”
“Öyle mi dersin?” Pipetimle oynadım. Haklıydı.
“İçimden bir ses yanına gitmek istediğini söylüyor,” dedi Ada o an. Başımı kaldırıp ona saçmaladığını söylemek için baktım.
Yalnızca birkaç saniye sonra söyleyebildim. “Saçmalıyorsun şu an.”
“Hiç sanmam. Saçmaladığımı söylemek için bile tereddüt ettin.”
“Bakışlarımla anlatamayacağımı düşündüğüm için dile de getirmeye karar verdim sonradan, ne var yani?”
“Ne var yani?” diye taklit etti beni Ada. Ardından güldü. “Bence sen, annemizle karşı karşıya geldikten sonra rahatladın ve artık kendini tutmak istemiyorsun. Bir şeyi yapmak istiyorsan yap ve yapmak istediğin şey için kendine eziyet etme.”
“Ya köşedeki fırından yeni çıkan ‘cheesecake’i Eylül’ün suratına basmak istiyorsam?”
Ada bir mutfak kısmında fırından çıkarttıkları keke baktı, bir de bana ve suratını buruşturdu. “Böyle bir şey yapmak istemiyorsun?”
Güldüm. “Hayır.”
“İyi.” Güldü. “Çünkü o zaman seni kötü şeyler yapmak için cesaretlendirmiş olurdum ve bu beni birkaç gecelik uykumdan ederdi.”
“Eminim Varis o vakti verimli geçirmenin bir yolunu bulurdu.”
Ada ağzı beş karış açık omzuma vurduğunda kahkaha attım. Sevgilisi konusunda utangaç davranmadığı bir an bile yoktu ve bu hareketleri çok tatlıydı.
“Tamam,” dedim o an, pipeti çıkartıp alkollü kokteyli biraz cesaret bulmak için kafama dikerken.
Ardından bardağı bıraktım ve Ada bana göz kırparken devirdiğim gözlerimi Eylül’e çevirerek yanına ilerlemeye başladım. Beni daha yanına yaklaşmadan fark etti, gözlerini kocaman açtı ve seslice nefes vererek başını yana çevirdi.
İnci beni karşılayan kişi olmuştu. “Alena! Hoş geldin! Ben de tam seni almaya geliyordum, barda gördüm Ada’yla birlikte.”
“Ben bir susadım ya,” diye gerinerek ayağa kalktığını gördüm Yamaç’ın. Kafasına iki tane çakmak istemiştim. “Alenacığım,” diye sırıtarak yanımdan geçti ve kız kardeşimin yalnız başına takıldığı bara ilerledi.
“Yavşak piç,” diye homurdandım gözlerimi devirerek. Yamaç kötü biri değildi ve centilmendi. Varis’i biliyorken de Ada’ya yürüyecek hâli yoktu. Muhtemelen zararsız bir şekilde sohbet edecekti.
“Bir şeyler içmek ister misin?” diye sordu İnci o an, elindeki cips kâsesini uzatırken.
Ona cık’ladım ve “Size gelmemiştim ya aslında,” diye mırıldandım bakışlarımı hemen yanımda bana sırtı dönük dikilen sporcuya çevirirken. Umuthan’dı.
“Aa, öyle mi…”
Umuthan’ın omzuna parmak uçlarımla dokunduğumda bana dönmesi saniyeler sürdü. Tek kaşı havada, “Alena?” diye sordu. Yüzünde hiçbir heyecan, hiçbir duygu yoktu.
“Bir gelsene sen…”
Kaşlarını çattı. “Emin misin bunun iyi bir fikir olduğuna?”
“Neden olmasın?”
“Sevgilin...” Boğazını temizledi. “Değil mi şuradaki?”
Başımı ve vücudumu gözleriyle işaret ettiği yere çevirdiğim an, mekânın içindeki diğer bar köşesinde Milas’la Varis’i gördüm. Hatta Aral bile yanlarındaydı. Aral, Varis’e nefessiz bir şeyler anlatırken Varis içeceğini içerek onu dikkatle dinliyor ve ufak yorumlarda bulunuyordu. Milas ise…
Milas bana bakıyordu.
“Evet,” dedim gülümseyerek, kollarım göğsümde Umuthan’a dönerken. “Harika biridir.”
“Gevşek midir?”
“Keşke bunu duysaydı.”
“Neden?”
Gülümsedim.
Umuthan kaşlarını çattı. “Her neyse. Bir şey mi konuşacağız?”
Başımı salladım ve dışarıyı işaret ettim ona. Umuthan arkadaşlarına iki dakikaya geleceğini söyleyip bana bakmadan dışarıya yöneldiğinde Milas’ı kontrol etmek için arkamı döndüm; bana bakmıyordu, Varis’le konuşuyordu. Birkaç saniye göz göze gelmek için bekledim ama sanki bilerek bakmıyordu.
Dışarı yöneldiğim sırada telefonum bir mesaj sesiyle titreşti.
M: Ne yapmaya çalıştığını biliyorum ve seninle gurur duyuyorum.
Dudaklarımı ağzımın içine yuvarladım ve gözlerime ulaşan gözyaşlarını geri ittim başımı yukarı kaldırarak.
M: Yine de sen çok yaklaşma ve hızlı ol çünkü yerimde kalacağıma söz veremiyorum…
Küçük bir kahkahanın ardından akamayan gözyaşlarım yerine akan burnumu bir peçeteye silip telefonumun ekranını öptüm ve ağaçların altında bekleyen Umuthan’a doğru yürüdüm. Muhtemelen dudaklarımı dezenfekte etmem gerekecekti, aşk insana saçma sapan hareketler yaptırıyordu. Kim telefonunun ekranını öperdi yani mesela? Kimbilir kaç bin bakteri barındırıyordu telefon ekranı. Çok kirli bir yerdi öpmek için.
“Keyifli görünüyorsun,” dedi Umuthan soğuk bir sesle.
“Ve sen de berbat.” Güldüm, kollarımı göğsümde birleştirerek. “Eylül de öyle.”
Gözlerini devirdi bakışlarını kaçırırken. “Bunun beni ilgilendirmesi mi gerekiyor?”
“Hadi be,” diye homurdandım ayağımın altındaki kuma küçük bir tekme atarken. “Kandırma beni. Ama önce kendini kandırma.” Başımı iki yana salladım. “Siz birbirinize iyi gelebilirsiniz.”
Kaşları alayla havalandı Umuthan’ın.
Göz devirdim. Erkekler.
“Sadece bir dene, tamam mı?”
“Neyi deneyeceğim ya?” Kızmamıştı ya da öfkeli değildi, sadece gıcıktı.
“Eylül’le. Bir dene.”
“O benimle bir şey yapmak istemiyor.”
“Evet aynen, o yüzden yarım saattir dibinde dikiliyor olduğun için bu kadar gerildi ve biraları ikişer ikişer götürüyor.”
“Susamıştır belki.”
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun ya?”
Seslice nefes verdi Umuthan, başını denize çevirdi. Avuçlarıyla dirseklerini ovalıyordu. “Dalga denizde olur,” diye mırıldandı ardından.
Koca bir kahkaha patlattım. Sen gel ülkenin en iyi okullarından birinde başarılı bir basketbol takımının kaptanı ol, sonra ilkokul birinci sınıf sıralarında kalmış espriler yap…
İşte. Erkekler.
“Ne dediğini bile bilmiyorsun,” diye söylendim az önce çıkmayan gözyaşlarım bu sefer kahkahalarımdan dolayı kirpiklerimi ıslatırken. Güneş gözlüğümü çıkarıp parmaklarımın kenarıyla silmiştim. Umuthan bana uzaylı görmüş gibi bakıyordu. “Cidden adamda akıl bırakmıyor aşk.”
“Kendinden bahsediyorsun herhalde.”
“Aman! Kandır sen kendini.” Güldüm yeniden. “Üç kelime. Üç kelime söylemeni rica ediyorum senden. Seninle denemek istiyorum.”
“Benimle?” Kaşları havalandı ve işaretparmağını kendine döndürdü. “Senin sevgilin yok m…”
“AAAA! Yeter be! Salak değilsin Umuthan!”
Boş ve irite olmuş bakışlarla dümdüz sağa bakmaya başladığında bir süre ondan bir cevap bekledim. Ellerini beline yerleştirmiş, muhtemelen kafasında bir şeyleri tartıyordu. Sonunda sıkılıp “Gidiyorum ben,” diye homurdandığımda bir şey söylemedi. Ben de dönüp mekâna girdim yeniden ve kalabalığın arasından sıyrılıp Milas’ın az önce Aral ve Varis’le dikildiği bara ilerledim.
Varis yoktu, Ada da yoktu. Aral köşede barmene bir şeyler anlatıyordu. Muhtemelen içmek istediği içeceği.
Milas bar taburelerinden birinin ucuna oturmuş, uzun bacaklarını ileri uzatmış, Aral’a yargılayıcı bir bakış atıyordu o an. Üst bacağının üzerine elimi koydum bacaklarının arasına aydınlık bir tebessümle girerken, beni fark ettiğinde avucunu belime yasladı ve gözlerimin içine bakarken gülümsedi. Kızmadığını görmek güzeldi.
Bunca zaman anlayışsız insanlarla yaşadığımı bilmek ise sinir bozucu.
“Hiç boşuna gülme,” diye mırıldandı kulağıma eğilerek. “Kızdım çünkü.”
Anlamsızca güldüm ellerimi boynuna yaslayıp onunla göz göze gelirken. “Konuştum sadece.”
“Biliyorum,” dedi. “Ama refleks gibi bir şey bu. Öfkeleniyor insan.”
“Kıskanıyor demek istedin herhalde.”
“Hayır, öfkeleniyor demek istedim.”
“İşte o öfkenin sebebi kıskançlık.”
Kaşları çatıldı. “Değil.”
“Öyle öyle.” Kafamı salladım gülerek. “Sen Zift’te Gökay’ın benimle ilgilendiğini fark edince de bilerek onun görebileceği bir yerde öpmüştün beni.”
Milas hiçbir şey söylemeden yüzüme baktı.
Kaşlarım havalandı. Ardından omzuna vurdum ve yanından ayrılmak için döndüm ama beni belimden yakalayıp kendine çekti yeniden. “Gitme…”
“Kıskandığını kabul etmek bu kadar zor mu?”
“Zor…” Kollarını belimde birleştirmiş, omzumun üzerine başını yaslamıştı ve konuştuğunda nefesi boynuma çarpıyordu. “Kıskançlık çok ilkel bir duygu. Hissetmek de öyle.”
“Seven kıskanır…”
“Kıskançlık… Sahiplik hissetmek gibi bir şey. Alanını işaretlemek isteyen vahşi doğa hayvanları kıskanır. Sevgiyle alakası yok.”
Kahkaha attım yeniden. “Çok fazla belgesel izliyorsun galiba bu sıralar sen.”
“Hayır ama izlemeliyim. Farklı olduğumu kendime hatırlatmak için.”
“Kıskanıyorsun diye kendine eziyet etmene gerek yok biliyorsun değil mi? Kuzenine bak.” Başımın ucuyla Varis’i işaret ettim. Ada gülen gözlerini devirerek Varis’in elinden tutmuş önden gidiyor ve onu dışarı yönlendiriyordu. O sırada Varis’in sert bakışları Yamaç’ın üzerindeydi. “Pek de farklı kumaş değilsiniz.”
“Emin misin?”
Ellerinden tutup arkamı döndüğümde yüzünü görebilme fırsatım oldu. Gözleri kısılmıştı. “Tamam belki biraz,” dedim kollarımı boynuna dolayıp dudaklarından öperken. “Belki birazdan biraz daha fazla…” Bir kez daha. “Belki birazdan çok daha fazla…”
“Oynuyorsun yine…”
“Yoo…”
“Alena…”
“Ne?” diye sordum sessiz bir hevesle, gözlerinin içine bakarken. Alnını alnıma yaslayarak beni biraz daha kendine çektiğinde ise tek bir kelime daha edemeyeceğimin farkındaydım. Çünkü tam şu an, burada, bu anda, onunla birlikte olmam ve sessizce keyfini çıkarmam gerekiyordu.
Bir süre öyle kaldık ve ardından içecek bir şeyler aldık.
Yarım saat sonra sahile döndüğümüzde öğlenki kadar çok insan yoktu, hava esiyordu ve kayalıklarda Eylül’le Umuthan yalnız başlarına konuşuyorlardı.
***
“Aaa siz de mi geldiniz?” Kendi kız kardeşimi karşımda tatlı bir elbiseyle dikilirken gördüğümde, kaşlarım çatıldı ve gergin hissettim. Varis’le birlikte Milas’ın annesi Hümeyra’nın İstanbul sergisine geleceklerinden habersizdim. “Nasıl oldu da haberim olmadı benim bundan?”
“Benim de haberim yoktu,” diye mırıldandı Varis gözlerini kısarak Ada’ya bakarken. Ada ona gülerek baktı ve kaşlarını çattı. Varis gözlerini bir tebessümle kaçırmıştı. Muhtemelen Ada, Varis’in hazırlanmasını sağlayıp nereye gittiklerini bile söylemeden evden çıkarmıştı.
Normal bir insana bunu yapamazdınız.
Varis Adin’e hiç yapamazdınız.
Ama Ada, Ada’ydı ve Varis de Varis’ti işte.
“Çocuklar! Hoş geldiniz,” diyen tanıdık kadın sesi arkamızdan geldiğinde Ada’yla Varis aynı anda arkama baktılar. Ben ise gergince yanaklarımı ısırmıştım içeriden. Bunun bir sürpriz olması gerekiyordu çünkü Milas öyle istemişti; annesine sürpriz yapmak. Ama şimdi bizi burada görürse, Milas’ın da geldiğini anlardı.
“Davetiyelerinizi gelmeniz için yollamıştım ama umudum yoktu açıkçası. Sizi burada gördüğüme çok sevindim,” dedi Hümeyra, elini koluma koyup önce Ada’yı daha sonra Varis’i yanağından kısaca öperken. Ardından bana döndü ve “Alena,” dedi tatlı bir sesle kısaca sarılıp yanağımdan öperken. “Çok şıksınız bakıyorum hepiniz…”
“Hiç bakmayın bence siz hepimizi sollamışsınız,” dedi Ada sıcacık bir gülümsemeyle o an. “Yaşınız kaçtı?”
Hümeyra güldü. “Yaş konuşmayalım ya şimdi…”
Varis, yanımızdan geçen bir garsonu durdurup önce Ada’yla Hümeyra’ya şampanya uzattığında, Hümeyra bir eli karnında suratını buruşturdu ve nazikçe başını salladı. “Teşekkür ediyorum Varisçiğim ama midem çok rahatsız. Alkol alırsam daha kötü olacağından korkuyorum.”
O an Ada, Hümeyra’yla sohbete daldığında Varis şampanyayı bana uzatırken göz göze geldik. İkimiz de aynı şeyi mi düşünüyorduk yoksa paranoyaklık mı yapıyordum?
Gözlerim kısıldı. Varis de gözlerini kıstı. Muhtemelen dışarıdan çok komik görünüyorduk ama hayır, artık emindim, ikimiz de aynı şeyden şüpheleniyorduk.
Çünkü Hümeyra, geçen haftaki büyük aile yemeğinde de çok kaliteli bir şarabı geri çevirmişti. Balamir Adin şarapları Hümeyra için açmıştı üstelik.
Tabii, midesi bir haftadır da bozuk olabilirdi. Bu da bir ihtimaldi.
“Ah, şimdi gitmem gerekiyor sanırım. Kültür Turizm Bakanlığı’ndan gelecekler ve yurtdışından gelen önemli misafirlerimle ilgilenmem gerekiyor. Belki gezmeye benden önce başlarsınız?” Hümeyra gözlerini birini ararcasına etrafta gezdiriyordu. Ardından en sonunda bana döndü. Elini koluma koydu ve hafifçe ovdu. “Alenacığım, acaba yalnız mı geldin?”
Gülümsedim. Bir şey söylemedim. Hümeyra o an, mutluluktan patlayacakmış gibi kocaman güldü ve hatta kahkahasını gizlemek için elini ağzına kapatmak zorunda kalmıştı.
Daha sonra, söylediği gibi gittiğinde Ada kendi kendine kıkırdayarak “Ay kadın çok mutlu oldu ya!” dedi el çırparak. “Enerji geldi resmen. Ne kadar yorgun görünüyordu!”
“Yorgun görünüyordu değil mi?” Gözlerim tekrar kısıldı Ada’ya bu soruyu sorarken.
“Evet. Söyledim ya. Neden ki?”
“Hiç.” Başımı salladım. “Milas’ı arasam mı?”
“Gel biz de başlayalım sergiyi gezmeye,” diye araya girdi Varis o an. Bir kolunu Ada’ya, diğer kolunu bana teklif etti.
“Ada, sevgilini paylaşıyoruz galiba,” diye mırıldandım gülerek ama gözlerim başka bir hikâye anlatıyordu. Onlar kocaman açılmışlardı Varis’in teklifinin şaşkınlığıyla. Ama en çok şaşırdığım kendimdim çünkü teklifi kabul ederek koluna girerken tereddüt bile etmemiştim.
“Kolunu ödünç alabilirsin evet,” diye mırıldandı Ada tatlı bir tınıyla. Varis’in o an eğilip boynundan öptüğünü gördüm ve gözlerimi devirmeyi ihmal etmedim.
Sergide hem resimler ve heykeller hem de farklı projeler sergileniyordu. Projeler için öğrencilere şans verilmişti ama kalan eserler Hümeyra’ya aitti. İçerisi bir sergiye göre kalabalıktı ve biz gelmeden önce birkaç haber için röportaj verildiğini öğrendiğim basın da içerideydi.
Bir süre sonra Adalardan ayrılıp bir tabloya yaklaştım. Büyük bir taneydi. Çimenlerin arasındaki bir kız çocuğunu anlatıyordu. Doğa tarafından sarmalanmıştı çocuk, sanki onu almışlar gibi. Belki de almışlardı. Sarı, lüle lüle saçları ve kocaman yeşil gözleriyle insanın gözlerinin içine bakıyor, içine işliyordu. Güzeldi. Çok güzeldi. Görüyordu. Bu tabloda görüyordu.
Hümeyra, Azra’yı çizmişti. Tatlı bir mavi elbise vardı üzerinde, bebek mavisi bir elbise. Örme sandaletler ve bir bardak süt… Ballı süt. Bal kovanları. Bal. Arılar. Kelebek yoktu.
Vardı. Bir tane. Uzakta. Çok uzakta, ağaçların orada bir tane kelebek vardı yalnızca.
Kuşlar vardı, kediler ve bir köpek. Arkada kocaman bir ev vardı uzakta. Büyük bir malikane. Şato. Adin evi.
Bir tane de değil üstelik. İki tane. İki kardeş için. Balamir ve Alparslan Adin.
Bir anda arkamda birinin varlığını hissettim. Milas yanağımla kulağım arası bir yere dudaklarını bastırıp geri çekildiğinde onu parfümünden tanımıştım bile. Sağa döndüğümde sola kaydı ki onu göremedim, ardından gülerek sola döndüm ve sonra da tamamen arkama. Bazen yapıyordu bunu.
“Oynama benimle,” diye homurdandım gülerken.
“Oyun severiz,” dedi kaşları muzip bir sırıtışla havalanırken beni elimden yakalayıp kendine çekerek. “Gelsene bir.”
“Geleyim,” diye cevapladım onu, son bir kez az önce incelediğim tabloya bakarken. İsmi huzur’du. Azra, huzur demekti.
Milas elimden tuttu ve önümde ilerleyerek beni sergi koridoruna soktu. “Annen bizimleydi az önce, onu gördün mü?”
“Hı-hı.”
“Konuştun mu onunla?”
“Hı-hı.”
“Öyle mi? Ne dedi?”
“Ağladı.”
“Neden?”
Milas cevap vermedi. Nereye gittiğimizi bile bilmiyordum. Tuttuğu elimle elini sıkıp kolundan çekerek onu durdurduğumda karşısına geçtim ve çatık kaşlarla yüzüne baktım. “Neden ağladı?”
“Bilmiyorum,” dedi Milas, omuz silkerek. Umursamaz görünmüyordu.
Harika görünüyordu, açıkçası. Evet. Doğru kelime buydu. Üzerinde beyaz bir tişört, zincir bir kolye ve kot pantolon vardı. Aslında siyah giyinecekken sırf onunla uyumlu olması için lila mini elbisemi giymiş ve saçlarımı dalgalandırmıştım.
“Ona ne söyledin?” diye sordum üzüntümü gizlemeye çalışarak ama surat ifademin düştüğü an gözünden kaçmış olamazdı. Çünkü aklıma, kadının Milas’ın geldiğini anladığı an gelmişti ve gözlerinin parıltısını, kahkahasını unutamıyordum. Ne olmuştu da o güzel yeşil gözler gözyaşlarıyla dolmuştu?
“Yaptığım bir şeyi…”
Kaşlarım çatıldı. Güm güm atıyordu kalbim göğüs kafesimde, sanki kilometrelerce koşmuşum da yeni soluklanıyormuş gibi nefessim kesildi. Milas ne yapmıştı?
“N… Ne yaptın ki?”
Başını eğdi Milas, yutkundu. Ardından dudaklarını yalarken bakışlarını kaldırdı ve benim endişeli gözlerimle buluşturdu. Avucunun içindeki elim terlemeye başlamıştı.
“Gel,” dedi beni yeniden ileri yönlendirirken.
“Milas…”
“Alena?”
“Çok gerildim.”
“Belki de gerilmelisin.”
“Beni korkutuyorsun.” Arkasından ilerliyor, etrafa bakıyor ama yanımızdan geçip giden insanlarla göz göze gelmemeye çalışıyordum.
“Belki de korkmalısın Alena.”
Elimi kurtarmaya çalıştım tutuşundan ama izin vermedi. “Bırakır mısın?”
“Neden?”
“Hava almaya çıkacağım.”
“Hiç gerek yok şu an.”
“Buna sen karar veremezsin.”
“Belki ama göstereceğim şey bekleyemez.”
“Neden?”
“Çünkü ilk sen görmelisin. Yani… Annem fark etmeden önce. Fark ederse önce onunla uğraşamam.”
“Annenle uğraşamazsın?”
“Evet. Önce seninle uğraşmalıyım. Öyle planladım.”
“Öyle planladın?” Artık elimi kurtarmaya çalışmıyor, küçük adımlarla takip ediyordum onu. Hızlı ilerlemiyordu, onun bacak boyuyla benimkinin bir olmadığını bildiğinden.
Belki de topuklu giymeliydim.
Ama Converse’ler çok rahattı.
En azından kalın taban, diye hatırlattım kendime.
Hayır. Kafamı falan dağıtamıyordum ben. Ne demekti gel benimle? Annem ağladı? Sana bir şey göstereceğim?
Milas bir süre sonra, beni yanına çekti ve kolunu omzuma dolarken bir anda avuçlarıyla kapattı gözlerimi. “Yok artık,” diye homurdandım alayla gülerek. “Ne? Neden?”
“Bana sabahları erken kalkıp nereye gittiğimi sormuştun,” diye mırıldandı, biz küçük adımlarla ilerlemeye devam ederken. Sergideki insanların sesini, önümüzden arkamızdan, yanımızdan geçenlerin ayak seslerini duyabiliyordum o an ve bir de Milas’ın sesini.
Gülerek başımı salladım. “Ee?”
Bir anda etrafta fısıldaşmalar başladığında, kalbim yeniden dövmeye başlamıştı göğüs kafesimi tutkuyla.
“Senin yanından kalkıp… Yine sana geliyordum aslında Alena,” diye fısıldadı kulağıma doğru. Adımlarımız durdu. Dünya durdu sanki o an, elleri yüzümden düşerken. Gözkapaklarım açıldı ardından. Gözkapaklarımın ardında, başka bir Alena gördüm.
Köşede. Beyaz duvarların arasında sergileniyordu tek başına. Tamamen beyaz renk ve gölgelerden yapılmış bir parçaydı, büyüktü, eşsizdi, inanılmazdı.
Dudaklarım aralandı, titrediler. Şaşkınlık içerisinde tablonun sergilendiği platformun zeminine baktım; karakalem çalışmaları. Düzinelerce. Yere saçılmışlardı.
Kâğıt. Bu kâğıt.
Milas’ın siyah kapaklı defteri.
Künyeye baktım:
Lena.
Yunanca: Gün ışığı. Işığı gösteren. Bizden biri.
“Hayır yapmadın bunu…” Yüzümü avuçlarımın içine aldım, avuçlarımı yüzüme yasladım; dizlerimin üzerine çökmek istedim ama son anda kendimi kurtararak arkamı döndüm ve birkaç adım geri gittim.
Bulanık görüyordum. Gözlerim bozuk değildi. Islanmışlardı sadece.
“Milas…” Başını iki yana sallıyordum devamlı, transta gibi. Lena. Alena. Gün ışığı.
Kaşlarını çattı Milas. “Gördün mü? Sen de ağlıyorsun…” Utanmışçasına gözlerini kaçırdı, elini saçlarının arasına daldırdı ve kendi kendine mırıldandı. “Kadınları anlamıyorum…”
Birkaç adım ileride Ada kocaman açtığı ağzına kapatmış ellerini, fal taşı gibi açılmış şaşkın ve mutlu gözlerle izliyordu beni. Varis ise dirseğini kokteyl masalarından birine yaslamış, keyifle sırıtırken ağzına üzüm atıyordu. Piç.
Tekrar köşeye döndüm; tabloya, serginin en beyaz köşesine; yerlere saçılmış karakalem denemelerine.
Birkaç küçük adım attım, güvenlik görevlisi içeri girmemem konusunda uyardığında Milas adamı el hareketleriyle yatıştırarak kırmızı kadife bariyer kumaşı kaldırmıştı.
Eğilip bir kâğıdı iki parmağımın arasına aldım. Bunda gözlerim vardı yalnızca. Karakalem olmasına karşın, göz bebeklerime mavi kalem çalışmıştı. Çok güzeldi.
Başka bir kâğıt aldım. Bu sefer göz şeklim daha detaylı çizilmişti ve yüzümün tamamı vardı. Saçlarım topluydu.
Başka bir tane aldım. Ayağımın altında kayalık gibi bir zemin vardı ve üzerimdeki elbise ile saçlarım rüzgârın etkisiyle uçuşuyordu. Bakışlarım ilerideydi. Profilimi çizmişti.
Başka bir tane. Ayakkabılarım ön plandaydı.
Başka bir tane. Dudaklar.
Başka bir tane. Ellerim.
Başka bir tane. Dalgalandırdığım saçlarım.
Başka bir tane. Gülüyorum.
Başka bir tane. Çikolatalar ve ben.
Başka bir tane.
Başka bir tane.
Başka onlarcası…
“Ben… Ben bilmiyordum…” Sendelediğimde ayağa kalkmama yardımcı oldu, kolumdan tutmuştu. Teninin değdiği her yer yanıyordu, gözlerim yanıyordu; vücudum alev almıştı sanki.
“Evet, bilmiyordun,” diye mırıldandı beni belimden yakalayıp kendine yaslarken. Benim akan gözyaşlarıma, akan burnuma, çirkinleşip kızaran suratıma karşı ne de tatlı gülümsüyordu. “Ama az önce öğrendin.” Gözleri yüzümün her bir noktasında merakla geziniyordu. “Ne düşünüyorsun?”
“Ne mi düşünüyorum?” Yutkundum, artık boğuk bir kahkaha kurtuldu boğazımdan. “Milas…” Koluma burnumu silerken dönüp bir kez daha baktım arkama; tabloya baktım, beyazlığına baktım, yerlerdeki denemelere baktım… Bunca zaman…
“Sen? Sen neden hoşlanmıyorsun?”
“Kalbimi kırasın diye mi?”
“Kırdın,” dedim gerçekten kırık bir sesle. Milas’ın kaşları çatıldı, ona döndüğümde yüzündeki karmaşaya şahit olabilmiştim. “Kırdın. Kırdın kalbimi. İnanamıyorum. Ben...”
“Kalbini mi kırdım?” Gözlerini kırpıştırdı sözlerimi idrak etmek istercesine. “Alena, nasıl yani ben...”
“Kalbimi kırılabilecek en güzel şekilde kırdın sen.” Avuçiçlerimi yeniden gözlerime bastırdım. Sanırım suya dayanıklı maskaram bu kadarını kaldırmayacaktı ve günün geri kalanında ortalıkta momo gibi dolaşacaktım. “Öyle güzel kırdın ki çatlaklarından dışarıya umut aktı, tohumlar serpildi, çiçekler açtı. “Milas…”
“Gel buraya, gel…”
Bileklerimden tutup ellerimi gözlerimden çektiğinde, kolunu boynuma doladı ve sıkıca sarıldı bana. Oracıkta bayılacaktım, ayaklarım tutmuyordu artık. Hayatımın en mutlu günü. Sorsalar göstereceğim.
“Halka açık bir sergide beni düşürdüğün hâle bak…”
“O zaman teklifi sonra yapayım.”
“Ne teklifi?”
“…”
“Milas?”
…Evvel Zaman, Kalbur Saman İçinde…
“Sen görürsün!”
Evin sessiz duvarlarında yankılanıyordu küçük kızın intikam dolu sesi. Elinde boya kalemleri, üzerinde askılı beyaz elbisesiyle; altları kirlenmiş beyaz çoraplarıyla iniyordu merdivenlerden dikkatlice ve sessizce. Çünkü biliyordu, aşağıda uyuyan küçük adamı uyandırırsa intikamını alamayacaktı.
Herkes bahçedeydi, mangal ziyareti sürüyordu. Öğlen içtiği muzlu sütten zehirlenen Milas ise salonda dinlenirken uyuyakalmıştı. Hastanede onu yormuş olmalılardı.
Ama küçük kızın umurunda değildi.
Alena örgülerini arkaya attı, uçları lüleli sarı saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı ve parmak uçlarında yükselerek sessizce ilerledi salonda.
Hedef koltukta, üzerine ince bir battaniye örtülmüş bir şekilde uyuyordu.
“Bittin sen…”
Koltuğun yanında diz çöktü. Ardından boya kalemlerinden mor olanın kapağını açtı ve dikkatlice yüzüne eğildi oğlanın. Küçük, hafif dokunuşlarla yüzüne yıldızlar çizmeye başladığında diğer elini de sımsıkı ağzına kapatmıştı; gülümsemesini durduramıyordu, yanlışlıkla kahkaha atabilirdi ve Milas uyansın istemiyordu. O zaman intikam planı yarıda kalırdı.
Battaniyeyi yavaşça kaldırdı. Kısa kollusundan görünen koluna, bir sünger çizdi sarı kalemle. Ardından gözler ekledi. Uzun bir burun. İki ayrık ön diş. Ağız. Eller, ayaklar çizdi. Gömlek, kravat, pantolon, pabuç derken… İşte, Süngerbob oradaydı. Milas Adin’in kolunda.
Çizgi film izlerken kumandayı alıp sürekli kanalları çevirdiği için hak etmişti bunu.
Daha sonra, yeşil kalemi aldı Alena ve bir roket çizdi. Bu sefer Jetgiller’dendi. Bir sonraki ne olsaydı?
“A L E N A” yazdı Alena, büyük harflerle, Milas’ın karnına. Tişörtünü sıyırmıştı.
Ardından alnına geçti. Alnına da “A L E N A” yazdı.
“Hehehehehehehe…”
Bir anda artık kendine hâkim olamayarak kıkırdamaya başladığında, küçük adamın uyandığının farkındaydı ama yine de kaçmıyordu. Milas en çok, Alena onu kızdırdığında gülünç oluyordu. Sık kirpiklerinin arasından koca yeşil gözleriyle öfke içinde küçük kıza bakıyor ama bir şey yapamıyordu.
“Ne?”
Doğruldu Milas, uyku mahmuru gözlerinin arasından küçük kıza baktı. “Alena?” Etrafa baktı. Kalemleri gördü. Battaniyeyi kenara itti. “Ne oluyor? Ne yaptın yine?!”
“Hiiiiiiç…” Omuz silkti küçük kız.
“Şu hareketi yapma artık! Cevap ver!”
“Eheheheeheheheh…”
Milas, o gün, üzerine bir sürü şey çizildiğini bahçeye çıkıp başka insanlar görene dek fark etmedi. Herkes güldüğünden, bir ayna bulup kendini kontrol etme ihtiyacı hissetmişti. Kontrol ettiğinde ise…
“Seni mahvedeceğim Alena!” Milas koridorda her şeyini vererek koşmuştu ama kapıyı kilitlemeden önce yetişememişti Alena’ya.
“Kurtulamayacaksın benden! Çıkmayacak o kalemlerin izleri, görürsün! Kalıcı o kalemler oğlum! Annem en kalitesini aldı! Hep en kalitelisini alır!” diye bağırdı Alena, kapının ardından.
Milas kapıya vurdu. “Bana ne senin annenden?!”
Sessizlik. Ağır nefesler.
Ardından masum bir ses duyuldu. “Bir şey soracağım, popondakini de gördün mü?”
“NEEE!!!”
…Evvel Zaman, Kalbur Saman İçinde…
“Sen anlamıyorsun ne dediğimi, değil mi? Duymuyorsun beni… Sadece özel alfaben var… Ama bugün senin doğum günün Azra,” diye mırıldandı Alena, karşısındaki küçük kıza bakarken. Ellerini avuçlarının içine almıştı. Bahçedeydiler. Azra’nın annesi Hümeyra yakınlarda çayını içip kızının üzerinden gözlerini ayırmazken, Alena’nın annesi Filiz ortalıklarda yoktu.
“Benim kim olduğumu nasıl anlıyorsun ki o zaman?”
Azra, Alena’nın ellerini bıraktı ve etrafındaki oyuncaklara dokunmaya başladı.
“Ama bu çok… Haksızlık…”
Alena fark etmişti ki, Azra bebeklerini ayırt edebiliyordu. Çünkü onlara dokunarak saçlarından, kıyafetlerinden tanıyor ve oynamak için favorisini seçiyordu.
Sonra ne yapıyordu peki?
Karanlıktı onun dünyası.
Sessizdi.
Yalnızdı.
Alena uzağa baktı; Hümeyra’yı gördü, yazlık elbisesinin içinde. Alena’ya gülümsüyordu. Bir süre sonra uzaktan gelen Milas göründü.
Milas evdeyken çok dışarı çıkmaz, Alena geldiğinde onunla oynamazdı bile. Odasının kapısını çarpar ve hatta kimse giremesin diye kilitlerdi. Odasının kilidi vardı. Alena’nın da vardı tabii ama anahtarı yoktu. Annesi almıştı. Yasaktı. Kapıyı bile kapatamazdı Alena.
Milas ne şanslıydı.
Hümeyra, oğlunun saçlarından geçirdi elini ve kafasını öptü. Ardından çayının son yudumunu alıp yerini oğluna bıraktı ve eve doğru ilerledi.
Milas’la göz göze geldi Alena o an. Gözüne güneş giriyordu ama bakıyordu işte yine de. Annesi birazdan gelecekti, biliyordu. Çünkü Alena güneşin alnında askılıyla oturuyordu ve annesi her iki saatte bir güneş kremine sıvıyordu küçük kızı. Yani çok uzaklarda olamazdı…
Derken, Alena başını karşısında oturup bebeğinin saçlarını tarayan Azra’ya çevirdi ve sakince ellerine dokundu. “Aklıma bir fikir geldi,” dedi Alena. “Milas!”
Milas koşarak yanlarına geldi. “Ne var? Bir şey mi oldu?”
“Gelsene bir.”
“Ne?”
“Otur önce,” dedi Alena, Milas’a oyuncakların arasında yer açarken. “Lütfen. Azra için.”
Milas hoşnutsuz bir ifadeyle oturdu. Kardeşi için her şeyi yapıyordu. Alena, bir an onun kardeşi olmayı diledi.
“Bak şimdi,” dedi Alena, Azra’nın ellerini yüzüne götürürken.
“Ne yapıyorsun?”
“İzle sadece.”
Azra’nın küçük elleri Alena’nın yüzüne dokundu. Alena, Azra’nın parmaklarını alıp göz çukurlarına dokundurdu; göz çukurlarından geçti, burun kemerine sürttü, dudaklarını elledi. Çenesine. Çenesindeki gamzeye. Boynundaki et benine.
Azra gülümsedi. Dudakları oynamıştı. Alena.
“Bak!” diye ayağa fırladı Alena. “Biliyor! Ben olduğumu biliyor!”
Milas’ın kaşları çatılmıştı. “Nasıl yaptın?”
“Eller,” diye bağırdı bu sefer Alena.
“Bağırma.”
“Dokunsun sana!”
“Bağırmasana!”
“Tamam!” diye bağırdı bu sefer Alena. Hiç böyle heyecanlanmamıştı.
Yeniden oturdu yanlarına, Azra’nın ellerini aldı ve Milas’ın yüzüne götürdü. Azra bu sefer kendisi inceledi abisinin yüzünü. Saçlarına dokundu. Alnına. Kaşlarına. Gözlerine. Kirpiklerine bile. Kocaman gülümsüyordu Azra. Şimdiden biliyor muydu kime dokunduğunu?
Burnuna dokundu. Sus çizgisine. Dudaklarına. Kulaklarına. Çenesine… Derken, abi, diye heceledi dudaklarını oynatarak.
“İşte!” Alena, öyle bir sevinçle fırladı ki ayağa, gören çok büyük bir ödül kazandı sanacaktı. “Bak! Biliyor! Biliyor işte!”
“Biliyor,” diye mırıldandı Milas, şok içerisinde, güçle başını yanında heyecandan taklalar atan ve elbisesini kirleten sarışına çevirirken. “Biliyor.”
Alena orada, güneşin altında; eteklerini ve çoraplarını çamur ettiği beyaz elbisesiyle zıplayıp dans ederken, belki de güneşi bile kıskandırıyordu.
En azından Milas’ın aklından geçenlerdi bunlar.
…Evvel Zaman, Kalbur Saman İçinde…
“Bakayım,” dedi otoriter kadın. Bir anne. Filiz Doran.
İki küçük kız kardeş, lavabo başında, avuçlarını gösterdiler. Ağlıyorlardı. Ama ses çıkartamıyorlardı.
“Kirli. Yeniden.”
Hiçbir şey söylemeden buruş buruş olmuş ellerine sabunu sıktılar yeniden, ardından saniyeler boyunca sabunladılar ellerini. Defalarca kez yaptıkları gibi.
Duruladılar.
Kuruladılar.
Bakayım, dedi anneleri.
Gösterdiler.
Yetmedi.
“Anne…” Açelya’nın sesi kırıktı, boğazı çizilmişti ağlamaktan, çatallıydı sesi. “Temiz, bak… Görmüyor musun?”
“Alena,” dedi Filiz. “Sen çık.”
“Anne?”
“Çık kızım,” dedi Filiz, büyük kızına kapıyı gösterirken başıyla. Alena annesine karşı gelemezdi. Gelmezdi. Ama kardeşi ağlarken de onu yalnız bırakmak istemiyordu. Neden Alena çıkıyordu da Açelya çıkamıyordu?
Ama itiraz etmesine kalmadan, kendini dışarı attı Alena koşarak odasına kaçtı.
“Bakayım,” dedi Filiz, önünde eğilerek, küçük kızının buruş buruş olmuş minik ellerini avuçlarının arasına alırken.
“Bak anne,” dedi Açelya, gülümsemeye çalışarak. Ama dudakları bırak tebessüm etmeyi, düz bir çizgi bile olamıyordu. Acı çekiyordu. “Temiz, değil mi?”
“Değil.”
“Ama anne…”
“Tekrar.”
“Kaç kere?”
“Çok kere.” Dolabı açtı. Makyaj malzemelerinin olduğu raftan su geçirmez göz kalemini aldı ve dolabı kapatıp kızının bir elini sertçe yakaladı. Açelya bu sefer hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı. “En sevdiğin hayvan ne?”
“Anne…”
“Cevap ver Açelya.”
“Kelebek…”
Burnunu çekti Açelya birkaç kez. Gitmek istiyordu. Ablasını istiyordu. Annesinden korkuyordu.
Annesi önce sağ, sonra sol elinin üzerine bir kelebek çizdi ve ardından kalemi bırakıp küçük kızının gözyaşlarını parmaklarıyla sildi. “Kelebeği öldüreceğiz,” diye fısıldadı, gülümseyerek. “Tamam mı benim güzel kızım?”
“Tamam.” Başını salladı Açelya. Ağlamaya devam ediyordu. Yapabileceği hiçbir şey yoktu.
“Bundan sonra seninle her gün kelebeği öldüreceğiz.”
“Tamam.”
“Ellerin temiz mi?”
“Ellerim kirli.”
“Ne yapacağız?”
“Kelebeği öldüreceğiz.”
Çünkü Filiz Doran, kızlarına beyaz giydirmeyi severdi. Çamurla toprakla oynamayı seven kızları da önce avuçlarını; sonra üzerindekileri kirletirlerdi.
TEŞEKKÜRLER
Vedalar hep zor… Ama kitaplara veda etmeyi bir nebze olsun kolaylaştıran bir şey var ki o da yeniden okuyabilmek. Yine, yeniden. Biz onları hatırladığımız sürece kafamızın içinde yaşamaya devam edecekler, değil mi? Bu bir mucize ve kimse bunu bizden alamaz.
Hem…
Belki bizim yaşadığımız bu dünya, onların paralel evrenidir? Kimbilir?
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.