“Cennete giden yol, cehennemden geçer.” Dante Aligheiri
İnsanın kendi yolunu bulmak için yola çıkışı, son nefesinden önce bunca zaman bir labirentin içinde kaybolduğunu fark etmesiyle son buluyorsa, hayat buysa; belki de kaybolduğunun bilincinde dolanıp durmak yabancı sokaklarda, o kadar da delilik değildir.
Gecenin soğuğu açık bulduğu pencereden içeri sızarken genç kız içine çektiği her nefeste biraz daha üşüyordu; verdiği her solukla dudaklarının arasından kaçan duman gözlerinin önünde rüzgârın estiği yöne savruluyordu. Ama kafasının içi, buz tutmuş ellerinin ve soğuktan kızarmış burnunun aksine yangın yeriydi; çağrının geldiği yerin adını duyduğu an, iki dakika kestirmek için uzandığı boş sedyede bir saniye daha geçirmemişti; koşturmuştu ambulansın içine, ölesiye tırstığı hocasının onun yokluğunu fark ettiğinde işiteceği azar ya da alacağı ceza umrunda olmadan. Tereddüt duygusunu gelen çağrıyı duyduğu an yok etmişti, pişmanlığını da birazdan sigarasının ucunda kül edecekti.
Lafını yutuyordu, gitmem dediği yere gidiyordu; bir ambulans hemşiresi ya da ilk yardım görevlisi değildi o, hele de gecenin bu saatinde nöbetçi olduğu Acil’i bırakıp gidebilecek bir pozisyonda hiç değildi ama gecenin karanlığını bir sis gibi aklına çökerttiği bu bitmez gecede değil teşhiste bulunmak, serum takabileceğini bile zannetmiyordu hiçbir hastaya.
Önlerinde, aracın far ışıklarının gidebildiği kadar ötesini görebildiği yolun sakız gibi uzadıkça uzadığını düşünüyordu sadece; montunu almayı unuttuğundan buz kesmiş ellerinin birazdan bir işe yarayacağı yanılgısıyla kamburu çıkmıştı oturduğu dik koltukta. Ambulans hemen şimdi dursa; kapıyı açıp koşturacaktı, defalarca kez yüksek sesle adımını içeri atacağına bir uçurumdan boşluğa atlamayı tercih edeceğini dile getirdiği mekâna doğru. Bu dürtüyü bastırmak zorundaydı. Kendini böyle yetiştirmemişti.
Sözünü mü çiğniyordu? Sanmıyordu, öyle inatçıydı ki ruhu, öyle keçiydi ki kendi sözünü çiğneyeceğine cesedini çiğner geçerdi ama bu gece başka bir geceydi. Bu gece, hayatının serildiği demiryolunun üzerinde giden kara trenin girdiği viyadükte kontrolünü kaybeceği bir geceydi.
Birkaç defa Acil’e sedye taşırken gördüğü, hemen yanına oturmuş, bir eli direksiyonda, diğer eli sonuna kadar açtığı camdan sigarasının ucunu silken yaşlı adama döndüğünde yutkunarak gözlerini kapattı ve sinirlerine hakim olması gerektiğini hatırlattı kendine. Acil bir ambulans çağırmamışlardı, evet, bunu biliyordu. Bunu araca bindiği ilk an, şoförün gaza basmayışından ve uyuşuk hareketlerinden anlamıştı. Yaşlı adam yorgundu; kim bilir kaç saatlik bir mesaideydi ve kendini uyanık tutmak için iki parmağının arasına sıkıştırdığı tütün ürününe güveniyordu. Onu anlıyordu.
Ama bu anlamak istediği anlamına gelmiyordu.
Uzun süredir adamın arada dudaklarına götürüp içine bir nefes çektiği sigaradan gözlerini ayırmadığını fark etmiş olmalı ki, vitesin hemen önündeki karanlığa gömülmüş bölmeye uzandıktan sonra buruşmuş, içinde birkaç dalı kalmış sigara paketini ona doğru tuttu yaşlı adam. Gözlerini yoldan ayırmadan, kızın önünde salladı paketi birkaç defa. “İstemiyor musun?”
Kalın dudakları aralandı, uzun zamandır kuru ve çatlamış olan dudakları; ama bir ses çıkaramadı ağzından. Bazen böyle oluyordu işte; kafasının içindeki gürültü sesini yutuyordu. Düşünceler konuşmasına izin vermiyordu sanki, bir halat gibi boğazına sarılmış; çoğaldıkça çemberini daraltan, katil düşünceler… Düşünmek istemediği hâlde aklından çıkmayan düşünceler. Üstüne toprak atıp derine gömse de, bazen yağ gibi çöktüğü suyun üzerine çıkmanın elbet bir yolunu bulan düşünceler.
Bir dal aldı paketin içinden, ardından önlüğünün cebindeki çakmağı çıkartıp dudaklarının arasına sabitlediği sigaranın ucunu yaktı ve adamın açtığı pencereden dışarı çıkardı elini. Belki de çok düşünmemeliydi. Kendi kafasının içinde kaybolup gerçeklikten soyutlandığı günler başına büyük işler gelmişti. Sakin olmalı, yapması gerekeni yapmalı ve terk etmeliydi orayı. İşi bittiğinde Acil’e dönecek, hocası fark etmişse yokluğunu, ki fark edilmemesi imkânsızdı çünkü günlerdir uykusuz olmasına rağmen nöbetinin ilk saati kıvrılıp uyumaya çalıştığı sedyeden de kalkıp hastane sınırları dışına çıkmıştı, paşa paşa azarını işitip yarın sabah da ilk iş cezasını çekecekti; tabii cezası yalnızca bir günle sınırlı kalırsa. Sonra eve dönecekti, ev arkadaşı Öktem’in yaktığı taş gibi makarnayı midesine indirip uyuyamayacağını bile bile soğuk yatağına devrilecekti.
Herhangi bir günden farklı değildi o gün. Kaos varsa dünyasında, bu yalnızca kafasının içinde hayalini kurduğu içindi; karmaşa yalnızca o izin verdiği sürece hayatına dahil olabilirdi.
“Adın ne senin?” diye sordu adam, içine çektiği sigara dumanını verirken hafifçe öksürerek. Harika, diye geçirdi içinden genç kız. Kırmızı ışıkta durmuşlardı. Durmak istemiyordu, yanındaki bu adam gaza basıp ikisini de bir an önce gidecekleri yere götürsün istiyordu. Olsun bitsin istiyordu. Çoktan kendini sorgulamaya başlamıştı bile, kenara çekmesini isteyip çevireceği bir taksiyle hastaneye dönmemek için güvenemiyordu kendine. “Siz diye hitap ederdim ama görüyorsun işte, yaşlılık, ben anlamıyorum pek yeni nesil gençlerin dilinden. Kusura bakma. Alınmıyorsun değil mi kızım?”
Tanımadığı yaşlı adamların ona “kızım” demesinden hiç hoşlanmıyordu ama sırf bu yüzden de sorun çıkartacak değildi. Adam, bir şekilde, ona amcasını hatırlatmıştı. “Karaca,” dedi tok bir sesle, adamı cevaplayarak. “Adım, Karaca.”
Böyle yaşlı adamların acil ambulanslarında şoför olarak çalışmalarına izin veriliyor muydu?
Kafasını hafifçe sallayıp mırıldanarak önüne döndü adam, genç kızı neredeyse endişelendirecek kadar nahoş bir tebessüm oluşmuştu yüzünde. “Sen stajyer doktorlardan değil misin? Ne işin var acil olmayan bir vaka için çağrılan bu ambulansın içinde?”
Genç kız da bu sorunun ne zaman geleceğini merak ediyordu ama ön koltuğun kapısını açıp oturduğu andan itibaren o kadar kaybolmuştu ki kendi küçük kafasının içinde, henüz tutarlı bir cevap verebilmiş değildi kendine bile. “Boks maçı,” diye mırıldandı kurumuş dudaklarını ıslatarak.
“Ah,” dedi adam aydınlanmış bir ifadeyle kafasını sallayarak. Yeşil ışık yandığından tekerlekler dönüyordu yeniden. “Anlıyorum. Yakışıklı genç boksörler, bu aralar çok popülerler değil mi? Benim kızım da geç saatlerde yatıyor bu aralar, bir bardak su almak için kalkınca bir bakıyorum, hâlâ salonda televizyon başında. Şaşı olacaksın diyorum, bu kadar dibinden dikkatli izleme, arada kalk bir dolaş bari evin içinde diyorum ama dinlemiyor.” Hafifçe güldü.
“Evet,” diye mırıldandı kız kafasını sallayarak, hâlbuki gerçek çoktan bağcıklarını ters bağlamış parkur koşmaya hazırdı. Küçük pembe yalanlar söylemekten hiçbir zaman rahatsız olmamıştı. “Kendi gözlerimle göreyim dedim, fırsat varken.”
“Kaç yaşındasın?”
“21.”
Adam tekrar tebessüm etti.
“Ne oldu?” diye sordu genç kız, merakına engel olamayarak. “Az önce, adımı söylediğimde de aynı tebessüm yerleşti yüzünüze.”
“Sene 99,” dedi adam seslice nefes vererek, açık camdan dışarı, yanından geçtikleri bir çöp kutusunun içine fırlatmıştı sigara izmaritini. “Bundan tam 21 yıl önce. Memleketimdeyiz. Kaptık tüfekleri devremle, çıktık dağa. Belki bir iki keklik, tavşan avlarız diye düşünüyoruz. Memleketimin taşına toprağına kurban, her yer yemyeşil her yer yuva, kuzusundan kurduna kadar.” Kafasını sallarken güldü adam, beyazlamış sakalının altındaki teni kırış kırış olmuştu. Eski bir hatıranın izlerini taşıyordu yüzünde; o kırışıklıkları kazanmak için yıllanmak gerekiyordu, o çukurlar biriken tecrübelerle doluydu.
“Devremle ayrıldık kurduğumuz tavşan tuzaklarını kontrol etmek için. Eğildim baktım ağacın kenarına kurduğuma, içinde bembeyaz bir tavşan, yavru bir tane ama bir görsen ak yüzlü kızıl gözlü, küçücük böyle. Allah Allah dedim şimdi ben bunu salsam mı, çantaya atsam mı? Bilemedim. Düşünce anında bir sessizlik olur ya hani, ama ormanın içindeyim ben kuş sesleri rüzgârda sallanan ağaç dallarının sesleri… O an feleğim şaştı, çok sessizdi etraf. Sonra bir hışırtı geldi arkamdan. Bir döndüm, dünyalar güzeli bir karaca.” Döndü, genç kıza baktı adam, “Aynen böyle senin gibi kara gözlü, postu kara,” dedi kızın karanlık saçlarını işaret ederek. “Allah biliyor ya, sadece izlemek istedim onu uzaktan. Öyle güzel bir hayvan.”
“Ne oldu ki?” Kaşlarını çattı genç kız, merakla hikâyenin devam etmesini beklerken. Ama sormak için açılan dudaklarını ses çıkarmadan kapayamamıştı. Bu hikâye aklını dağıtmıştı hem, bir yandan da hemen bitsin istemiyordu sohbetleri. Sohbetleri biterse bu gidecekleri yere vardıkları anlamına gelirdi. “Vurdunuz mu?”
Kafasını salladı adam, şimdi bir pişmanlık vardı yüzünde. Sanki o güne gitmiş, o anı yeniden yaşamış gibi bakıyordu. “O bal sarısı gözleri, o kara postu unutmam. Benim hayranlıkla izlediğim karacayı çoktan gözüne kestiren büyük bir kurt varmış meğersem kayalığın orada, pusu kurmuş karaca için. Tüfeğime davrandım bir içgüdüyle ama kurt da, karaca da aynı anda koşunca…”
“Karaca öldü,” diye mırıldandı genç kız, yutkunarak.
“İkisi de öldü.”
Genç kızın bakışları şaşkınlıkla adama döndü. “İkisi de mi? İkisini de mi vurdunuz?”
“Çok ilginçti,” diye mırıldandı adam, hâlâ yaşadığı şeyin gerçekliğini sorguluyormuş gibi. “Ben kurdu nişan almıştım, karaca da öldü. Devrem dönünce fark ettik ki kurşun ilk karacanın postunu delmiş, sonra kurda saplanmış.”
Kurşun kurda atıldı ama karacayı deldi.
Adam kurdu nişan almıştı ama karaca vurulmuştu. Karacayı delen kurşun ise kurda saplanmıştı. İlginç bir hikâyeydi. “21 yıl önce, öyle mi?” diye sordu genç kız, kaşlarını kaldırarak. “Hoş bir tesadüf.”
“Hâlâ o kurttan aldığım birkaç dişi saklarım, kolye bile yaptım. Postunu da okutmuştuk pazarda. Gençlik işte.”
Sonunda araç, kapalı otoparkın girişinde smokin giyinmiş, kablolu kulaklıkları gömleklerinin yakasından taşan adamlar tarafından durdurulduğunda neredeyse bitmiş olan sigara dalı camdan sarkıttığı parmaklarının arasından düştü. Sohbetleri son bulmuştu çünkü yol bitmişti artık. Adamlar camdan ön koltuğa göz attılar, yalnızca şoför adam ve kendisi vardı; ardından arkayı açıp kontrol ettiler. Temizdi.
Geçişlerine izin verildiğinde floresanlar gözlerini aldı bir süre. Ardından araç, otoparkın girişe en yakın, acil olarak işaretlenmiş, normal araçların park edilmesi yasak olan bölgeye, binanın girişine en yakın yere park edildiğinde koltuktan aşağı atladı ve kapıyı sertçe kapattı. Otoparkta yankılanan tok ses göğsünün içinde çıldırmış gibi atan kalbine çok da tezat değildi; bir dakika durup soluklansa, sesini duyabilecekti. Güm. Güm. Güm. Güm.
“Buradan lütfen,” diyerek önünden geçen ve otomatik kapıdan girdikten sonra asansörleri işaret eden smokin giymiş kulaklıklı başka bir adam, önlerine geçtiğinde ambulans şoförü aracın önüne yaslanmış, ellerini de ceplerine sokmuş, rahat bir ifadeyle etrafta gezdiriyordu gözlerini.
“Siz gelmiyor musunuz?” diye sordu genç kız, yaşlı adama doğru. Aracın acil istenmediğini biliyordu, ambulansın hazır bir şekilde otoparkta bekletilmesi mantıklı bir hareketti. Adamın gelmeyeceğinin farkındaydı.
“Buraya ilk gelişin, yukarıda dikkatli ol tamam mı?” Kafasını olumsuz anlamda salladı adam, hafifçe öksürerek. “Benim burada hazır beklemem gerekiyor, Karaca. Ne olur ne olmaz diye.”
Dönüp otomatik kapıdan içeri, krem rengi boyanmış duvarlara baktı genç kız, ardından metal renkli büyük asansörde ve onu bekleyen adamın üzerinde gezdirdi gözlerini. Yaşlı adam ambulansın önünde, cevabını bekler gözlerle bakıyordu. Kafasını salladı genç kız. “Adınız ne?”
“Arif,” diye cevapladı adam. “Sen bana Arif Abi diyebilirsin. Seni burada bekliyor olacağım.”
Tekrar kafasını salladı kız, ardından önüne döndü ve korumanın yönlendirdiği şekilde asansöre doğru attı adımlarını. Yukarıya çıkarken yalnız olacağını düşünmemişti ama bundan sonra her şeye hazırlamalıydı kendini, değil mi? Birçok anomaliyle karşılaşabilirdi.
Geniş asansör ikinci katta durduğunda, daha kata yaklaşırken duymuştu ıslık, çığlık ve tezahürat seslerini. Arena çok yakında olmalıydı bu koridora. İki elini birden kulaklarına bastırmak istiyordu ama tek yapabildiği korumanın gösterdiği yol boyunca kaskatı adımlarını sürümek olmuştu. Krem rengi duvarlar üzerine üzerine geliyor, dev çatı üstüne çöküyormuş gibi hissediyordu o koridoru adımladığı her an; karnına saplanan ağrı yalnızca belini bükmüyor, aynı zamanda midesini de ağzına getiriyordu.
Kayıplar vermişti. Yıllar geçse de gözünün önünden geçmeyen, geçer gibi olan; gibi olurken bile geçiren, geçirdikçe kan kusturan, içini delik deşik eden bu anılar çocukluğunun son demlerinde kazınmıştı hafızasına. Şimdi ne zaman kazınan yerlerin hatırası kaşınsa, yeniden o karanlık güne dönüyordu. Karanlık bir gündü her ne kadar spot ışıkları üzerine çevrilmiş olsa da; çünkü ne kadar aydınlık olursa olsun etraf, içindeki ışık sönmüştü.
“Bu taraftan,” diyen gür sesi duyana dek adamın işaret ettiği tarafın tam tersine; binanın çıkışına yürüdüğünün farkında bile değildi. Bunu yalnızca başını kaldırıp kocaman harflerle “ÇIKIŞ” yazan tabelayı gördüğünde algılayabilmişti.
Adımlarını tam tur çevirip adamın işaret ettiği, aydınlatması daha loş olan koridora girdi. Adam hemen önünde, ayakkabılarından yankılanan tok sesin mermerde bıraktığı her bir karbon izine tokat atarmışçasına sert yürüyordu. O ise düz taban beyaz spor ayakkabılarıyla birlikte sessizce takip ediyor, bakışlarını adamın sırtından ayırmamak için çaba sarfediyordu. Bir an avucunun içi kaşındı, yara izinin olduğu elinin avuç içi; sağlık kitini tutuyordu o eliyle, neredeyse düşürecekti kaşıntıyı hissettiğinde.
İki korumanın ellerini önlerinde birleştirerek keskin gözlerini önlerinden ayırmadığı koridorun sonundaki beyaz kapılı odadan içeri girdiklerinde, buranın bir revir olduğunun farkındaydı. İki sedye, aralarına yarım çekilmiş beyaz bir perde, koca bir ecza dolabı ve mantar pano vardı içeride. Birçok tıbbi araç gerecin arasında federasyonun armasının resmedildiği koca bir tablo vardı bir de duvarda, Türk bayrağı ve Atatürk portresinin yanında.
Etrafında dönüp odada kimsenin olmadığını fark eden genç kız, ellerini beyaz önlüğünün ceplerine sokarak sorarcasına adama döndü. Dışarıdaki adamlarla aynı takım elbise içerisinde olan koruma bir parmağını kulağındaki kulaklığa bastırarak bakışlarını, kulaklığı dinlediğini belli edercesine yere çevirdi, ardından tekrar kıza çevirdi gözlerini. “Lütfen burada bekleyin.”
“Buranın doktoru nerede?” diye sordu ona, adımları dönmek için geriye atıldığında hareketini durduran bir sesle. Adam dönüp kızın gösterdiği doktor masasına baktı; kalemlik, bilgisayar, not defteri ve bir aile fotoğrafının olduğu masaya. Beyaz duvarda adamın sertifikaları ve diploması asılıydı. Deri kapaklı koca bir ajanda vardı. Bu eşyalar burada çalışan revir doktoruna ait olmalıydı.
Genç kız merak ediyordu. Neden revir boştu? Neden doktorları varken, hastaneyi aramışlardı?
“Deniz Bey talihsiz bir kaza yaşadı, bu nedenle hastanenizden görevli talep etmek durumunda kaldık.”
İki metre kas kütlesi adamların yanında çalışan bir doktor olmak zor olmalıydı ama nedense bu talihsiz kazanın, yine bu adamların elinden çıktığını düşünüyordu genç kız. Buz gibi bir ifadeyle tek kaşını kaldırarak gözlerini adamın üzerine çevirdi. “Benim de talihsiz bir kaza yaşamayacağımı garanti edebiliyor musunuz?”
Adam, genç kızın neyi kast ettiğini anladığı gibi gerilmişti. “Lütfen burada bekleyin,” dedi yalnızca, tok bir sesle. “İlgilenmeniz gereken kişi birazdan burada olacak.”
Adamın adımları kapıya yöneldi, arkasından sert bir rüzgâr esmiş gibi kapandı kapı kızın yüzüne. Cüretkâr sorusu nedense adamı germişti, bu da genç kızın aklına türlü türlü şeyler getiriyordu. Korkuyor muydu? Pek sayılmazdı ama yine de neyle karşılaşacağının bilinmezliği onu karanlık bir köşeye itiyordu. O köşelerde çok iyi biliyordu genç kız, kendine işkence etmeyi.
Perdenin bir köşesini açık bıraktığı pencereden içeri sızan sarı ışığa ilişti gözleri, sakin adımlarla kenarına doğru yürüdü ve iki parmağının arasına sıkıştırdığı perdeyi biraz daha ittirdi. Yağmur başlamıştı, gecenin bu vakti bomboş caddeyi aydınlatan sokak lambalarının ışığında görebiliyordu şiddetini. Yoldan aşağı sürüklenen yağmur suyu kanalizasyona doğru akıyordu, asfalt, lambalardan yansıyan ışıkla parlıyordu yine. Neden bilmiyordu o an ama aklına birkaç gün önce bir kafenin televizyonunda izlediği hava durumu haberi geldi; çoğu insan, İstanbul’a birkaç senedir kar yağmadığı için umudunu kesmişti ama o içinde bir yerde bu kışın sert geçeceğini biliyordu.
Yanlış, diye düşündü. Bu kışın delip geçeceğini biliyordu göğsünü.
“Göğüs kafesi boşluğu,” diye mırıldandı kendi kendine. “Hayatî organların saklandığı, kaburgalar tarafından korunan bir karadelik. Bir insanın karadeliğini açarsan, negatif basınç yüzünden tüm damarlar patlar.”
Modern dünya mezarlığı.
Eğer göğsünü delip geçerse, işte tam da bu yüzden, kurtulma şansı yoktu.
Bir anda menteşelerinden sökülürcesine bir şiddetle açılan kapı genç kızı ürküttü, bakışlarını ıssız caddeden çekti o an ve pencerenin buz kesmiş mermerine dokunarak arkasını döndü. İçeri giren adam bir dev gibiydi; uzansa tavana değebileceğinden hiç şüphesi yoktu. Terden ıslanmış koyu kahve tutamları alnına düşmüş, kalın kaşları ve açık kahve gözlerine kontrast katmıştı. Adamın kaşından aşağı bir damla kan süzülüyordu, kemik suratından akıp boynuna kadar kırmızıya boyamıştı bu damlai suratını. Üzerinde sıfır kollu dümdüz siyah bir tişört, altında basketbol şortu vardı yalnızca. Siyah ve kırmızı rengin uyumla göz doldurduğu bir çift Jordan ayakkabı giyiniyordu, ellerinde parmaklarının yarısına kadar gelen siyah eldivenler vardı ve öfkeyle sık nefes alıp veriyordu.
Odaya daldığı gibi birkaç adım attı, ardından hiddetle arkasını döndü ve peşinden giren beyaz gömleğinin kollarını sıyırmış 40’larındaki adama çevirdi ateş saçan bakışlarını. Adam kapıyı kapatırken bir yandan da koridordaki korumalara bir şeyler söylüyordu ama hiçbiri anın gerginliği yüzünden anlaşılmadı. “Bak oğlum,” dedi adam, karşısındaki dev’e dönerek. “Öfkeni maça sakla. Şimdi sırası değil. Yaralısın ve bu anlaşılırsa başın belaya girer.”
Öfkeni maça sakla, diye tekrar etti genç kız içinden. Bu O’ydu. Abisinin rakibi. Maç henüz başlamamıştı bile ve o bir köstebek gibi karşı tarafın inine sızmış gibi hissediyordu o an, savunmasız bir şekilde pencere kenarında dikilirken.
Öktem, ev arkadaşı, gazetecilik bölümünde okuduğu ve büyük gazetelerden birinde stajyer olarak çalıştığı için her sabah kahvaltı hazırlarken gözünün çarptığı gazete küpürlerini düşündü; bu yüzü daha önce ilk sayfada görmüştü. Ama hepsi buydu. Yalnızca yüzü. Her zaman kaskatı bakan gözler, keskin hatları olan bir kemik surat, çıplak, terli ve kaslı göğsü, pozisyon almış yumruk elleri ve ellerinden kollarına giden belirgin damarlar.
O an üzerine dönen iki çift göz hissetti, daldığı yerden çekti bakışlarını ve karşısındaki birbirinden güçlü görünen iki adamın üzerinde gezdirdi. Dev adam, boksör olandı. Karşısındaki yaşlı versiyonu ise antrenörü. Tahmin etmek zor değildi.
“Siz?” diye sordu antrenör. “Deniz Bey’in yerine gelen doktor musunuz?”
Genç kız sonunda yaslandığı duvardan doğruldu ve buz kesmiş parmaklarını soğuk mermerden çekti. “Kalıcı değilim, Acil’den aradıklarında geldim,” dedi buz gibi bir sesle. Nerede olduğu, karşısındaki adamların kimliği hiç önemli değildi; hiç zorlanmadan ne kadar ilgisiz, sakin ve soğuk görünebildiğini biliyordu ve çoğu zaman bunu avantaja çeviriyordu.
“Şu işi halledelim,” dedi antrenör, boksör çocuğa doğru, ellerini belinde birleştirmişken. Sıkıntıyla sakallarını ovaladı ardından, seslice nefes verdi ve genç kıza dönerek başıyla sedyeyi işaret etti.
Genç kızın kara gözleri sedyeden genç boksöre çevrildiğinde karşı taraftan bir hareket bekliyormuşçasına bakıyordu. Adam gayet sağlam görünüyordu, nerede, ne çeşit bir yarası olabilirdi ki?
Çok geçmeden gözlerini kaçırdı ve doktor masasına yürüdü, hemen kenarda bir kutu tıbbi eldiven ve araç gereç vardı. İnce ve uzun parmaklarına eldivenleri geçirirken çıkan plastik ses bile onu germeye yetiyordu, çok çabuk gerilen bir insan oluşundan değildi bu; yalnızca kafası son bir saat içerisinde öyle dolmuştu ki neredeyse etik olması gereken bir işi yaptığını unutarak adamın yarasını iyileştirmek yerine onu daha da yaralayacaktı.
Ama bu bütün doğrularına tersti.
Abisi için yapar mıydı?
“Sedyeye geçip yaranızı gösterir misiniz lütfen?” diye sordu düz bir tonla. Steteskopu boynundan geçirip arkasını döndü. Genç boksör, antrenörüne bir bakış attıktan sonra sonunda put gibi dikildiği savaşından vazgeçip sedyeye yürümüştü. Oturmadan hemen önce bir elini sırtına attı ve kumaşı kavradı, ardından tişört boynundan saniyeler içinde kurtuldu.
Genç adam gözlerini karşısındaki genç doktorun üzerinde gezdiriyordu o saniyeler içerisinde. Kullanacağı malzemeleri hazırlayan uzun parmaklarına baktı, gözleri genç kızın ince bileğinden beyaz önlüğüne, oradan biraz yukarı çene hattına, yanaklarına, dişlemekten kızarmış kalın dudaklarına, belirgin sus çizgisine, siyah kirpiklerine, zeytin gözlerine, kalın kaşlarına, elmacık kemiğinin üzerindeki ince bene… Gözlerini hiç çekmedi.
Hatırlamak istemediği her şeydi.
Genç kızın dikkati hastasına çevrildi, görünürde herhangi bir anomali yoktu. Vücudu yaptığı iş dolayısıyla kaslıydı, bir iz ya da morluk dahî yoktu. Sorunu bulmak amacıyla gözlerini adamın vücudunda gezdirirken yüzüne odaklanmış bir çift açık kahve, hatta altın sarısı gözün ağırlığı altında gerilmişti.
“Dalga mı geçiyorsun oğlum sen benimle?” diye sordu antrenör, ellerini kaldırıp gürleyerek. “Maça ne kadar kaldı haberin var mı senin?”
Genç boksör korkmuşa benzemiyordu, gözlerini devirirken derin bir nefes çekti içine. Ardından kendini sedyenin boyuna doğru döndürerek uzandı ve şortunu birkaç santim aşağı sıyırdı, böylelikle adonisinin üzerindeki kanlanmış ince bandaj ortaya çıkmıştı.
Genç kızın şaşkın bakışları adamın gözlerine çevrildi ama o suratındaki çelikten ifadesiyle doğruca kızın omzunun üzerinde arkasını, duvarı izliyordu. Kanayan bir yarayla ringe mi çıkacaktı? Ölmek mi istiyordu? Üstelik kalçasındaki bir yarayla? Bu bölgeye darbe alabileceğinin farkında olmaması imkânsızdı. Hem federasyon buna nasıl izin veriyordu? Haberleri var mıydı?
Kenardaki tekerlekli sandalyeyi ayağıyla sedyeye doğru itti genç doktor, ardından tıbbi gereçle dolu üç katlı metal masayı da. Antrenörün cebinde titreşen telefonun sesi sessiz odaya yayıldığında açılıp kapanan bir kapı sesi duydu arkasından, ardından dikkatlice uzanıp bandajı yerinden söktü.
Dikişler iyi atılmamıştı ya da zorlandığından patlamıştı. Yara, 4 santimlik düz bir kesikti, bu da demek oluyordu ki bıçaklanmıştı. “Dikişleriniz patlamış,” dedi kanlı bandajı metal kutunun içine bırakırken. “Tekrar dikmemiz gerekecek.”
“Ne gerekiyorsa yap işte.”
Ukalalığı karşısında kaşları hafifçe havalandı genç kızın, ardından düz ifadesini takındı ve daha iyi bir görüş için etrafını temizlemeye başladı yaranın. “Kaç gün önce taktılar bu bıçağı sana?”
Yaranın etrafını temizlediği kanlı pamukları metal kutunun içine atarken genç boksörün uzandığı yerde kafasını hafifçe kaldırdığını fark etti, göz göze geldiler. “Sana?” diye sordu genç adam.
Aynı tavırla “Ne gerekiyorsa yap işte?” diye tekrar etti birkaç saniye önceki lafını genç kız, ardından dikişlerini sökmek için lokal bir uyuşturucu olan lidokain uyguladı yaranın olduğu bölgeye. Adam savaşmayı bırakmış, kafasını önceki pozisyonuna geri getirmişti. Artık emindi, bu şekilde maça çıkmasının legal olduğunu düşünmüyordu. “Yarım saat içerisinde maçınız olduğunu göze alırsak doktorunuz olarak iptal etmenizi öneriyorum. Bölgeye alacağınız herhangi bir darbede dikişler açılır ve yüksek ihtimalle kısa süre içerisinde enfeksiyon kapar ve ateşlenirsiniz. Acıya dayanmanız mümkün değil, doğal olarak rakibiniz kazanır.”
“İptal mi?” diye sordu genç adam, dudaklarını ıslattıktan sonra. “Bu maçı iptal edeceğime sahada ölürüm daha iyi. Doktor olman bir şeyi değiştirmez, bazı riskleri alman gerekir.”
“İyi,” dedi genç kız, bir doktordan beklenmeyecek karanlıkla. “O zaman öl.” Genç adamın bakışlarının ona çevrildiğini fark etti ama odaklanmış bir şekilde işini yapmaya devam etti; yarayı dikiyordu. Bu adamın karşısına geçecek kişinin abisi olacağını biliyordu ve soğukkanlı kalmaya çalışıyordu, öteki türlü işini düzgün yapamayabilirdi ve bu bütün yeminlerine tersti.
Eğer, bu işe karışırsa, annesi onu asla affetmezdi. Bilmesine gerek bile yoktu çünkü öğrense, gözlerinde göreceği hayal kırıklığının hayali bile yeterdi. Abisine karşı ise haklıyken haksız duruma düşerdi. Tanrıcılık oynamaması gerekiyordu, yalnızca işini bitirip gitmesi gerekiyordu. Zaten döndüğünde muhtemelen onu bir sürpriz bekliyor olacaktı hastanede; öfkeli hocası. En az bir haftası cehenneme dönmüştü bile çoktan, hissedebiliyordu. Ve hepsi bu karşısındaki yabancının yarasını dikmek içindi, abisini daha iyi yumruklayabilmesi için.
“Neden bunu yapıyorsun?” diye sordu genç kız, kendine engel olamayarak. Gözlerini odağından, diktiği yaradan çekmemişti. “Neden dövüşüyorsun?” Fakat cevabını alamayacağını hissettiğinde, elleri havada asılı kaldı ve başını kaldırıp bir kolunu başının arkasına yasladığından açıkça kendi yüzünü görebilen genç adama çevirdi kara gözlerini. Cevabını istiyordu. Cevapsız kalan sorulardan nefret ederdi. Karşı taraf yalan söylüyor olsa bile bir şeyler duymak isterdi.
Adam cevap vermedi, genç kız ise yarayı dikmeyi bitirmişti. Dikişin üzerine bandajı yapıştırırken eldiveninin içindeki buz tutmuş parmak uçları adamın cayır cayır yanan tenine değdiğinde ateşe dokunmuş gibi çekti ellerini. Bu ani hareketi adamın dikkatini çekmişti.
“Bitti,” diye mırıldandı genç kız, oturduğu yerden kalkarken. “Ama alnınıza da bakmam gerekiyor. Doğrulur musunuz?” Tekrar resmi diline geri dönmüştü, karşısındaki bu yabancıyla daha fazla iletişim kurmak istemiyordu. Zaten sorusu havada asılı kaldığı için sinirliydi. Bir an önce işini bitirip maç başlamadan buradan çıksa iyi olurdu. Arif Bey’in muhtemelen sabaha kadar ambulans ile birlikte otoparkta hazır beklemesi gerekecekti ama kendisinin gidebileceğini düşünüyordu, sonuçta bu kadar büyük organizasyondaki tek sağlıkçı genç bir intörn olamazdı değil mi? Arenada acil müdahâle için bekleyenler olmalıydı.
Adam şortunun belini hafifçe yukarı çektikten sonra ayaklarını indirip destek almadan doğruldu. O kadar uzundu ki sedyede oturuyor olmasına rağmen ayaklarını rahatça ileriye, yere uzatabiliyordu. Genç kız alkollü bir pamuk yardımıyla adamın boynundan alnına kadar akmış kanı temizlerken genç adam kafasını hafifçe geriye attı, dudaklarını yaladı ve yutkundu. Işıkta sarıya çalan altın gözleri genç kızın taştan simasına çevrilmişti.
Düşüncelerini anlamak genç kız için zordu. Ona sarkıyor muydu? Hiç öyle durmuyordu. Öyleyse neden çekmiyordu gözlerini yüzünden? Birine mi benzetmişti? Çok mu beğenmişti? Abisini tanıyor muydu yoksa? Ama öyleyse bile, genç kızı nereden görmüş olacaktı ki?
Yarası açık değildi, bu yüzden yalnızca temizleyip küçük bir bandaj yapıştırdı. Elindekileri metal kutuya bırakırken işinin sonunda bittiğini düşünüyordu. Eldivenlerini çıkartıp çöpe attıktan sonra “Gidebilirsiniz,” diye mırıldandı genç kız, arkasını dönmeden. Saat kaçtı? Eğer şimdi bir taksiye atlayıp Acil’e dönerse kaldığı yerden devam edebilir miydi nöbetine? Hocası fark etmiş miydi yoksa çoktan gittiğini?
Genç adam sedyeden kalktı ve siyah tişörtüne uzanıp omzundan aşağı sarkıttı. Kafası karışmış görünüyordu, muhtemelen birazdan çıkacağı maça odaklanmıştı ve onun gerginliğini yaşıyordu. Kaç defa çıkarsa çıksın o arenaya, her seferinde aynı duyguları mı hissediyordu? Onun öfkesi kimeydi de yabancıları yumrukluyordu?
Adam kapının koluna uzanıp açtığında, genç kız kara gözlerini onun geniş sırtına çevirdi. Yalnızca gitmesini bekliyordu, hemen ardından o da çıkacak ve kimseyle karşılaşmadan Acil’e geri dönecekti. Bu noktada, ufak kaçışından hocasının haberinin olup olmamasından çok abisi ile karşılaşmamayı umuyordu. O zaman lafını çiğneyip buraya kadar geldiğini itiraf etmiş olurdu ve muhtemelen ölene kadar alay ederdi abisi onunla.
“Boks öfke sporudur derler,” dedi genç adam, arkasını dönmeden konuşuyordu. “Ben buna inanmıyorum. Her ne kadar kas gücü önemli olsa da o arenaya çıktığında rakibini aklınla yenersin. Aksini yapıyorsan kazandığın tek şey malubiyet olur ve bir noktadan sonra devam edemezsin.” Gözleri bir anlığına kızın kara gözleriyle buluştu. “Çünkü öfkenin oturduğu masadan ilk akıl kalkar.”
Genç kızın kaşları kalktı, adamın göremeyeceğini bile bile. Bir şiddet adamının ağzından bu cümleleri duymayı beklemiyordu, belki de daha önce bu sporu yapan biriyle, abisiyle bile, oturup da tutkusu hakkında doğru düzgün konuşmadığı içindi; bilmiyordu.
Genç böksör önüne dönerken kapı açıldı, ardından birkaç saniye sonra kapı kapalıydı ve genç kız revirde yalnız kalmıştı.
Cevabını almış mıydı? Evet. Tatmin olmuş muydu peki? Bu soruya hayır cevabını verebilirdi çünkü eğer anlamış olsaydı zaten abisini destekliyor olurdu. O ise o an maça hazırlandığı odayı basıp kolundan tuttuğu gibi eve götürmek istiyordu onu. Az önce tedavi ettiği adam her ne kadar yaralı olsa da bir canavardı ve az önce kurduğu cümleleri duymak endişesini bambaşka boyutlara taşımıştı. Abisinin rakibinin kas gücünün yanında bir de aklı vardı, duyduğu cümlelere uyarlaması gerekiyorsa da… Gücün iki türlüsünü de barındıran bir adamın yere bastığı adımını kolay kolay titretemezsin.
Bu abisinde de var mıydı?
O sırada beyaz önlüğünün cebindeki telefon titreşmeye başladı. Sert bir yutkunuşla elini cebine attıktan sonra gözlerini kapattı ve ekranı karşısına getirdi, eğer arayan hastaneden biri veyahut hocasıysa dikildiği yerde altına edebilirdi vehayut bir kürek bulması gerekirdi çünkü bu gece bir mezara ihtiyacı olacaktı.
Ama arayan ev arkadaşı Öktem’di. Aramayı cevaplayıp elini saçlarından geçirirken odada dört dönmeye başladı endişeden. “Efendim Öktem?”
“Karaca, kapı yine bozuldu. Geçen sefer çilingiri arayıp yaptırmamış mıydın sen? Kapanmıyor,” dedi uykulu ev arkadaşı hattın diğer ucundan. Seslice, sıkıntıyla nefes vermişti. “Tekme atıp kapatmaya çalışacağım ama bu sefer de sen geldiğinde açılacağından emin değilim. Ne olur ne olmaz diye telefonumun sesini açıp başucuma bırakacağım, gelip de açamazsan ararsın kalkarım.”
Önce geçen sefer aradığı çilingirle fiyat üzerinden tartışmaya girdiği için nasıl işi halledemediği aklına düştü genç kızın, alt dudağını dişledi; ardından da ev arkadaşının uykusunun ne kadar ağır olduğu. “Geçen sorun çıktı ya… çilingir gelmedi o yüzden. Bu gece sabaha kadar nöbetteyim muhtemelen, ben gelene kadar sen çoktan uyanmış olursun. Yine de açamazsam ararım.”
“Kızım ne nöbeti ya? Kimi yiyorsun sen?” Kahkahası yankılandı arkadaşının ama yorgun bir kahkahaydı bu, uykuluydu. “Az önce şu numarasını aldığım yakışıklı sınıf arkadaşın mesaj attı, kayıplara karışmışsın Acil’de. Sizin Gestapo, Hulk gibi yakıp yıkmış yine ortalığı. Zincirleme kaza mı olmuş ne, öyle bir şey söyledi. Mesajlarına bakmıyor musun sen? Gerçi telefonumu açmana bile şaşırdım.”
Kalp atışları göğsünü döverken parmaklarının arasında tuttuğu telefonunu kulağından uzaklaştırıp hızlıca bildirimleri kontrol etti kız, arkadaşı konuşmaya devam ediyordu hâlâ. “Nereye gittin doğru söyle? Bensiz nöbeti asıp alem yapıyorsan darılırım… Her ne kadar yakın olmasak da benimki de can, sıkılıyor evde. Hem muhabbetim o kadar kötü mü yahu?..”
Onlarca mesaj, birkaç cevapsız arama vardı telefonunda. Şaşkınlıkta telefonu tekrar kulağına dayarken koşar adımlarla kapıya ulaştı ve kendini koridora attı. “Öktem, kapatmam lazım.”
Yanlarından koşarak geçtiği korumalar arkasından bakakaldılar, o sırada genç kız çoktan koridora ulaşmış hangi yönden geldiğini hatırlamaya çalışıyordu. Telefonu kulağından uzaklaştırıp kapatacağı sırada “Dur, dur,” diye seslendiğini duydu ev arkadaşının. “Ne oldu?” diye cevapladı onu, nefes nefese.
“Annenin ilaçları geldi. Buzdolabına mı koymam gerekiyor bunları?”
“Mutfağa bırak. Ev zaten soğuk, sorun olmaz.”
“Okey. Hadi ruhuna el fatiha o zaman Karaca’cığım.”
“Kapa Öktem. Kapa.”
Genç kız, arenaya açılan kapıları geçtiği gürültülü koridorun sonuna ulaşmak isterken hâlâ üst tribünlerdeki koltuklarına geçmek için koşuşturan birkaç kişi vardı etrafta. Koşuşturduğu yolun sonunda yan yana dizilmiş üç asansörü fark ettiğinde adımlarını hızlandırdı fakat tanıdık bir yüz, telefon görüşmesini bitirmiş, gözlerini genç kızın üzerine dikmişti o an. Revirde telefonu çalınca dışarı çıkan antrenördü bu, yaşlı olmasına rağmen genç boksör kadar kaslı ve büyük görünüyordu.
Genç kız yanından geçerken selam verircesine kafasını sallıyordu ki adam “Pardon, doktor hanım, bir gelir misiniz buraya? Sormam gereken birkaç soru var,” dedi kuru bir sesle.
Adımları durdu. Kafasını sallayarak bu 50’lerinin sonundaki antrenörün yanına ilerlerken aklından sorularını çabuk sorması için dua ediyordu çünkü Acil karışıksa hocası, çok fazla Doktorlar dizisi izleyen ev arkadaşı Öktem’in deyişiyle Gestapo, kesinlikle yokluğunun farkındaydı ama bir de hastane bu kadar doluyken orada olmadığı için ekstra kızacaktı. O kadın bazen çok acımasız olabiliyordu. Bu yüzden bir an önce Acil’e dönmek istiyordu.
“Biraz acele eder misiniz?” diye sordu genç kız sesini duyurmak istercesine, antrenörün arkasından koridorun sonundaki pencereye doğru ilerlerken. “Acelem var da. Hastaneye dönmem gerekiyor.”
Derin bir nefes çektiğini duydu karşısındaki adamın içine, lafını bitirdikten hemen sonra arkasını döndüğü için kız neredeyse çarpacaktı ona. “Durumu nasıl?” diye sordu adam tok bir sesle. “Dikişlerden bahsediyorum. Geceyi çıkartabilecek durumda değil mi?”
“Bölgeye darbe almaması gerekiyor. Önceden atılan dikişler dikkatsizlikten dolayı patlamış, yeniden dikmem gerekti. Maç sırasında tekrar dikişleri patlarsa yaptığım uyuşturucudan dolayı hissetmeyebilir ama kan akışı olacaktır. Enfeksiyon kapabilir. Ateşlenebilir. Belki halüsinasyon bile görebilir.” Kurumuş dudaklarını yalayarak derin bir nefes aldı genç kız, ardından gözlerini karşısındaki sert bakışlı adama çevirdi. “Federasyonun bu durumdan haberi var mı acaba? Bu şekilde maça çıkması doğru mu?”
“Umarım ağzın sıkıdır evlat,” diye mırıldandı adam, tekrar çalan telefonunun ekranına bakarak aramayı reddederken.
“Ona şüpheniz olmasın.” Genç kız ağzında geveledi lafı ama adam duymuştu.
“Neden?”
Yutkunarak bakışlarını kaldırdı. “Rakibi,” dedi kuru bir sesle. “Benim abim.”
Surat ifadesi hiç değişmeyecekmiş gibi sert duran bu yetişkin antrenörün bakışlarını bir anda şaşkınlık esir aldığında genç kız birkaç adım geriye atmıştı bile, adamın bir şey söylemesine fırsat vermeden dönüp hızlı adımlarla asansöre yöneldiğinde arkasında çalan telefonun sesini ve agresifçe aramayı cevaplayan adamı duydu ama o sırada çoktan bindiği asansörün kapıları kapanıyordu.
Kapılar kapanırken, tam karşıdan gelen tanıdık yüzü gördü; bu sefer abisiydi, üzerinde kiremit rengi bir eşofman takımı vardı ve esnediği belli oluyordu. Hemen yanında antrenörü, arkasında takım arkadaşları vardı. Genç kız, kalbi gümbür gümbür atarken abisinin karşıdan kendinden emin adımlarla gelişinin üzerine kapanan asansör kapılarına bakakaldı bir süre; ne yapmalıydı? Yukarı çıkıp ona iyi şanslar dilemeli miydi? Rakibinin kalçasında yarası olduğundan bahsetmeli miydi? Ne yapmalıydı?
Belki mesaj atsa bile yeterdi, illa ki konuşmasına gerek yoktu. Ama bu bilgiye nereden sahip olduğunu sorarsa nasıl bir açıklama yapacaktı ki? Bilmiyordu.
O an, o binadan çıkana kadar mantığıyla savaşmış; kafasının içinde kan revan bitirdiği bu savaşta etik değerleri kazanmıştı. Ne olursa olsun ettiği yemine karşı gelemezdi, o bir doktordu ve hastasının durumundan yararlanamazdı. Ona bu şekilde öğretilmemişti. Abisi de, bu bilgiyi duysa, kız kardeşine çok kızardı biliyordu. Hatta en çok o kızardı.
Genç kız, böyle bir yükün altından kalkamazdı.
Bu yüzden o gece, o yükün altında kaldı.
Siyam: Bir karış, demek.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.