6. GÜVEN
Anatomi çalışırken hayatımın bundan daha zor ve karmaşık bir hâle gelemeyeceğini düşünmüştüm çok değil birkaç hafta önce; saat sabahın 5’iydi ve bütün gece ayakta kalmıştım ödev yapmak için, bel ağrımın inanılmaz bir boyuta ulaşmış olması beni alıkoymamıştı o masada saatlerce oturmaktan. Akşam yemeğim beş kupa kahveydi, saatlerdir not çıkarmaktan ellerim mürekkep lekeleriyle kaplanmıştı.
Ama zor olan, kazanması da okuması da güç bir bölüm kazanıp çalışırken sabahlamak değilmiş; zor olan, yıllardır görmediğin abinin ölüm haberini Twitter’dan öğrenmekmiş.
Kulağım çınlıyordu. Başımı gazete küpürüne eğmiş, fotoğrafa bakıyordum hipnoz olmuş gözlerle. Anılarımda geriye gitmiştim, cenaze günündeydim artık; Hilmi Bey yanımda dikiliyordu, baş sağlığı diliyordu, diğer takım arkadaşları da öyle. Abimi onlar gömmüşlerdi. Bunca zamandır onun yanında olanlar da onlardı değil mi?
“Ne demek istiyorsun?” diye sordum sertçe yutkunarak, bir avucumu yere yaslamış ve elimden destek alırken ona bakmak için kaldırmıştım başımı.
Gözleri yüzümde geziniyordu. “Hilmi Bey, maçlarda ve basın konferanslarında abinin antrenörü rolünü oynuyordu, evet.” Siyah şapkalı, yüzünü gizlemek istercesine eğilmiş ve etrafa tedirgin bakışlar atan adamı işaret etti. “Ama kapalı kapılar ardında bu adamdı onu çalıştıran. Adam fotoğrafta olduğu için bu gazetenin 30 Eylül baskısını dağıtıma çıktığı gibi her yerden toplattılar ama muhtemelen bir kısmı çoktan halkın eline ulaşmıştı bile.”
“O antrenörle bir ilişkisi olduğunu mu düşünüyorsun abimin ölümünün?”
“Bilmiyorum. Dediğim gibi, Fuat hocayla konuşmadım henüz,” dedi tok bir sesle. “Ama eğer gazeteyi gerçekten o gönderdiyse daha fazlasını biliyordur.”
Kafamı salladım hafifçe, parmaklarım gazete kağıdının üzerinde gezinirken. “Hilmi Bey’den bahsetmişti sabah,” diye mırıldandım, çatık kaşlarımın altından gözlerimi Kunt’un üzerine çevirdiğimde. Bağdaş kurmuş, dirseklerini dizlerine yaslamış ve öne eğilmişti. “Otobüse binmeden onu ve takımdan bir çocuğu aradım, numaralarını değiştirmişler.”
“Bu Hilmi Bey’i ne zamandır tanıyorsun sen?” diye sordu altın hareli gözlerini üzerime çevirirken.
“Hastanede karşılaşmıştık, morgun önünde. Daha sonra cenazeye geldiğinde gördüm onu.”
Kaşlarını kaldırdı. “Abinin antrenörünü daha önce hiç görmedin mi yani? Tanıştırmamış mıydı seni?”
Abimin kapıyı çarpıp çıktığı sabah aklımdaydı hâlâ, su almak için kalkmıştım yataktan ve gün daha yeni ağarıyordu. Mutfak kapısına ilerlerken dış kapının önündeki büyük, siyah çantayı gördüğümde kaşlarımı çatmış ve etrafa çevirmiştim gözlerimi; ancak o zaman görebilmiştim, ceketiyle birlikte odasından çıkan ve kapıyı sessizce kapatan abimi.
“Abi?” Gözlerim sonuna kadar açılmıştı, elimdeki boş sürahiyi düşürmemek için portmantonun üzerine bırakmıştım. “Gidiyor musun yoksa?”
“Gitmem lazım Karaca,” demişti kuru bir sesle, ceketini üzerine geçirirken değmemişti gözleri gözlerime. Bakamıyordu ya da, bilmiyordum.
“Ama annem?” diye sormuştum sertçe yutkunurken, sabah sabah kafam doğru düzgün çalışamadığından kalması için daha ikna edici bahaneler üretememiştim. Belki daha da dokunan bir şey söylesem kanına, söyleyebilsem, neler olduğunu itiraf edebilsem ona, nasıl bir cehennemi yaşadığımdan bahsedebilsem; o zaman gitmezdi.
“Gitmem lazım Karaca,” diye tekrar etmişti lafını. Yüzümün iki yanına dağılmış saçlarımla birlikte yanaklarımı avuçlayarak alnımdan öpmüştü beni. “Gitmem lazım,” diye fısıldıyordu sürekli.
“Eğer o kapıdan çıkarsan bir daha dönme. Çünkü abi demem sana,” demiştim sert sesimle, ellerini yüzümden ittirerek. “Bizi terk edemezsin.”
“Sizi terk etmiyorum.” Kaşları çatılmış, düşünceli kara gözleri yerdeydi. Yeni tıraş olduğundan tıraş köpüğü kokuyordu ve muhtemelen duş aldığı için saçları ıslaktı henüz. Yalnızca birkaç saat sonra üniversite sınavına girmesi gerekiyordu ama o başka bir yoldan devam edecekti hayatına.
Bizi terk etmişti. Etmişti işte, biliyordum. Aylarca, yıllarca bunun öfkesiyle yaşamıştım ben. Nerede, ne yapıyordu? Hiç dönmüş müydü mahallemize bir kez olsun? Aramaya gitmiş miydi eli bizi? Annemin ne hâle düştüğünü akıl edebilmiş miydi? Etmediğini biliyordum, bir kez olsun düşseydik aklına, dönerdi çünkü. Ve dönmemişti.
Çıkmaz bir sokağa girmişti ve girdiği yola da bir duvar dikilmişti.
O duvar, onun mezar taşıydı.
Gözlerimi kaçırdım o an, vereceğim cevap onun kafasına başka soru işaretleri dikecekti ve istediğim son şey buydu. Bacaklarımı kendime çekip kollarımı etrafına doladıktan sonra dizlerime diktim gözlerimi, ona bakmak istemiyordum. “Abim 18’inde boksör olmak için evi terk etti. O zamandan beri görüşmüyoruz.”
Her ne kadar bakışlarımı ona çevirmesem de ne diyeceğini bilemeyerek alnını ovaladığını fark edebilmiştim. Ardından önümden yana çekildi ve sırtını da kafasını da şöminenin mermerine yasladı. Dizlerini kendine çekmiş, kollarını üzerinden sarkıtmıştı. Ne düşünmüştü? Kahrolmuş muydu o da yıllardır sesine hasret kaldığımın ellerimden böyle kayıp gidişine?
“O akşam,” diye mırıldandım çatallaşan sesimle, boğazımı temizledim ardından ve devam ettim lafıma. “Binadan çıkarken asansöre biniyordum. Kapılar kapanırken karşıdan gelen abimi gördüm, bir saniyeliğine asansörü durdurup yanına gitmek geçti aklımdan.”
Kunt’un altın hareli gözleri yeniden üzerime çevrildiğinde bu sefer başımı kaldırıp ona bakmıştım, sormayacaktı ama ağzını açmasına gerek de yoktu zaten, gözleri yeterince konuşuyordu onun yerine. Neden gitmedin?
“Yanına gidersem senin yarandan bahsederdim çünkü,” dedim tok bir sesle. Dudaklarını ıslatırken gözlerini kapatıp önüne döndü yeniden, başını mermere yasladığı için hafifçe yukarı kaldırmıştı ve yutkunurken adem elması oynamıştı yine. “Ama bu tek neden değil,” diye devam ettim. “Yıllardır görmediğim, küs ayrıldığım abimin karşısına öylece çıkamazdım.”
“Ama bu yüzden oradaydın değil mi?” diye sordu gözlerini açmadan. “Sen bir stajyersin, öğrenim görmek için hastanedeydin. Çağrının nereden geldiğini duydun, arenada kimin maçı olduğunu biliyordun, bilerek geldin.”
Kafamı salladım sessizce, göremeyeceğini bilerek. Kendime verdiğim bir cevaptı bu çünkü. “Eğer rakibinin yaralı olduğunu söyleseydim bana çok kızardı.” Gözlerimi yeniden dizlerime çevirdim, bu sefer daha kısık çıkmıştı sesim. “Yani, yıllar önceki abim kızardı.”
“O geceki abin de kızardı,” dedi düz bir sesle, gözlerini açıp başını hafifçe eğerken. Ellerine bakıyordu.
Çatılan kaşlarımla yüzümü döndüm ona, göğsümde bir ağrı peydahlanmıştı sözlerinden. Kirpiklerimin arasından, yalnızca küçük bir kızın gözlerinde olabilecek bir ışıltıyla parlıyordu bakışlarım, kan dolaşımımda hissedebiliyordum bunu. “Onu tanıyor muydun?”
“Pek sayılmaz,” dedi tok bir sesle. “Antrenman saatlerimiz farklıydı ama aynı boks akademisine gidiyorduk. Zaten bu şekilde gazete küpüründeki siyahlar içindeki adamla çalıştığını görebildim, Hilmi Bey denen herifle değil.”
“O adamın ismini bilmiyor musun?”
Dudakları düz bir çizgi hâlini alırken kafasını olumsuz anlamda salladı. “Araştıracak kadar önemsememiştim.”
Dalga geçercesine bir sinirle güldüm o an, gözlerimi devirirken. “Pek değerli akademinize yoldan geçen herkesi alıyor musunuz? Kayıtlı bir hoca falan değil miydi?”
Kunt o an, sesimdeki dalgayı fark ettiği gibi sert bakışlarını yüzüme çevirdi. “Bilmiyorum dedim, Karaca. Abin ismi bilinen bir boksör olduğu için yanında kimi getirdiğini kimse önemsemez, güvenlik dahil.”
“Spor salonu mu yol geçen hanı mı belli değil,” diye parladım bacaklarımı indirip uzatarak, yaramın olduğu bacağım acımıştı ama umrumda değildi. “Kim bu adam ya? Gerçekten hoca mı yoksa başka bir şey mi onu bile bilmiyoruz!”
“Karaca sakin ol,” dedi Kunt gözlerini üzerime dikerek, benim öfkeli gözlerimi yakalamıştı o an. “Daha beş dakika oldu adamın varlığını öğreneli.”
“Bizim gitmemiz lazım buradan.” Arkamdaki koltuktan destek alarak kalktım ayağa o an, derin ama kesik nefesler alıyordum. Elimi saçlarımdan geçirerek “Kalk, yürüyelim bir şeyler yapalım, illa ki bir araca bir şeye rastlarız yolda,” dedim kapıyı göstererek. O da ayaklanmıştı. “Ben gelirken kar küreyiciyle 1 saat civarı sürdü. Ne kadar uzar ki yürümeyle? Anayola ulaştığımızda geçen bir otobüs bir şey durdururuz, ona bineriz—“
“Sakin ol.” Kunt iki adımda yanıma yürüdüğünde agresif bir şekilde salladığım ellerimi bileklerimden tutacaktı ki son anda ellerini geri çekti. O, çattığım kaşlarımın altında kararmış gözlerime bakarken ne kadar agresifleştiğimin farkındaydım ama bunu durdurmamın bir yolu yoktu. “Bu tipide yürümeyi başarsak bile yolda saldırıya uğrayabiliriz, ormanın ne kadar dolu olduğunu sen gördün. Üstelik bacağın yaralı.”
“Hızlı yürürüz, bacağım iyi benim,” dedim yutkunarak. “Senin silahın var hem. Güvende oluruz.”
“Güvende oluruz?” Kaşlarını kaldırarak gerçekten mi? bakışı attı bana. “Daha dağ yoluna inemeden Karayel’in akrabalarının akşam yemeği oluruz Karaca. Bu kör karanlıkta kaç kurda kaç kurşun isabet ettirebileceğimizi zannediyorsun?” Gülercesine bakışlarını kaçırdı. “Tabii ortada görülebilecek bir dağ yolu kaldıysa. Saatlerdir yağış durmadı, yollar kar altında kalmıştır.”
Gözlerimi kapatarak sertçe yüzümü sıvazladım o an ama hiçbir şey içimde yükselen alevlere su serpmiyordu. Resmen, 21. Yüzyılda, ormanın ortasında bir dağ evinde, kar yağışı yüzünden mahsur kalmıştık ve ne elektrik vardı ne de telefonlarımız çekiyordu. “Gidecek başka yer kalmadı da mı buraya geldin!” diye bağırdım o an kendimi frenleyemeyerek, ellerim yüzümden düşmüştü ve öfkeli gözlerimi gözlerine dikmiştim boy farkından başımı kaldırarak. Onun suçu olmadığını biliyordum ama öfke kemiklerimi sarmaladığında kolay kolay bırakmıyordu. “Ne internet ne elektrik ne yol var! Ölsek şurada cesedimizi bulamazlar çünkü sabah ziyarete gelecek sevgili dostlarımız bir güzel temizlik yapar, yerler bizi.”
Kunt, gözlerini kısarak üzerime doğru yürüdü o an. “Bağırıp durmak kapının önüne elektrik direği mi dikiyor da bu kadar öfkelisin sabahtan beri? Anladık, mahsur kaldın, gitmek istiyorsun. Ne yapayım kar dursun diye geyik boynuzu takıp mumlarla ayin mi yapayım bahçenin ortasında?”
“Gerekiyorsa yap!” diye bağırdım, çenem kasılmıştı sinirden. “Şu an burada mahsur kalmış olmamın tek sebebi sensin! Manyak gibi kurtların çakalların arasında yaşıyorsun, sabahın 5’inde kalkıp avlanmaya da çıkıyor musun bari? Bir şey öğretebildi mi kırsal hayat sana? Pardon ne kırsalı, bildiğin hayvanat bahçesi burası.” Ellerim o kadar agresif hareket ediyordu ki aramızda, sonunda çok yakınımda olduğu için onu göğsünden itecekken bu sefer gerçekten bileklerimden yakaladı ellerimi. “Darıca’da bu kadar hayvan yoktur.”
“Soğuktan bahsetmiyorum bile,” diye devam ettim lafıma, her ne kadar bileklerimi ellerinden kurtaramasam da. “İstersen bu evi ateşe ver, geç otur şu kanepeye yine de ısınamazsın bu havada. Şuna bak! Soğuktan kangren olursa ellerim bütün doktorluk kariyerim başlamadan biter!” İstemsizce, bir refleks olarak, ellerimin ne kadar soğuk olduğunu göstermek amacıyla bileklerimi ondan kurtararak ellerimi ellerinin üzerine, ardından kollarına; pazılarına yasladığımda teninin ne kadar sıcak olduğunu fark etmiştim.
Teni kor aleviydi. Şömineden yükselen alevlere tutsam derimi, nasıl yanacağım gibi, ona dokunduğumda da yanmıştım.
Kollarına yasladığım buz kesmiş ellerime bakan gözleri şaşkınlıkla büyürken, ne yaptığımın farkındalığı ile birlikte çektim ellerimi üzerinden. Bir adım geri adımladı ayaklarım. Saniyeler içerisinde öfkemi yutmuş, gözlerimi kaçırmış, az önceki parlayışım nedeniyle sessizce derin nefesler alıyordum sadece. Dikkatim dağılmıştı. Saçmalamıştım çünkü.
Yutkundum, ardından ona baktım çatıklığını çözemediğim kaşlarımın altından. Şaşkın ifadesinin kaybolduğu sırada dudaklarını ıslattı, derin bir nefes çekti içine ve “Koltuğu biraz daha yaklaştırayım şömineye, burada yat,” dedi tok bir sesle. “Yeterince odun atarsam ateş sabaha kadar yanar. Evin en sıcak yeri burası.”
Bir şey söylemedim. Kafamı salladım sadece.
“Battaniye yastık bir şey getireyim,” diye mırıldandı elini saçlarından geçirerek koridora ilerlerken. Beni göremeyeceğinin bilincinde baktım arkasından, saçlarından geçen eli ensesine düşmüş ovalıyordu.
Gözlerim şömine ateşine çevrilirken ellerimi kaldırmış, öğlenki kesiklerin kabuk bağladığı avuçlarıma bakıyordum anlamaz gözlerle. Az önce ne olmuştu? Öfkeyle bağırıp çağırırken, soğuktan hayıflanırken ne kadar üşüdüğümü göstermek istemiştim sadece ama çizgiyi aşmıştım. Nasıl dokunabilirdim ona? O benim abimin öldüğü gece, karşısına geçmiş yumruklarını savuran adamdı. Yüzsüzce mezarlığa gelen, o öfkeyle sarf ettiğim sözlerin ardından suratında tek bir kas oynamazken ben öldürdüm, diyen adamdı.
Burada olmamın tek bir sebebi vardı, o da Ali Fuat Dinçer’in içimde yaktığı ateşti. Zihnime düşürdüğü şüphe bir anlık parlamayla sönmüş bir yangını canlandırmıştı küllerinden, ben o yangının alevlerinde yanarak gelmiştim buraya.
Eğer bütün bunlar doğruysa da, o ateşi harlayacaktım öfkemin rüzgârlarıyla.
Kunt Vidar Karyeli, o gece abimi öldürmek değil onunla dövüşmek amacıyla çıkmıştı o ring’e; tamam, ama hepsi bu kadar değildi. O bir katil olmayabilirdi ama biz bu eve yıkılmış tartışırken dışarıda bir yerlerde abimin gerçek ölüm sebebi olan birileri keyif çatıyor olabilirdi. İşte bu ihtimal benim öfke duvarlarıma depremdi, öyle şiddetli sallıyordu ki göğüs kafesimi kemiklerim çatlıyordu her artçıda; sesi kulağımın dibindeydi.
Nefesi ensemde.
6 yıl. 6 yılda ne olmuş olabilirdi?
Kunt, elinde kalın bir battaniye ve yastıkla birlikte döndüğünde alnımı ovalayarak elimi saçlarımdan geçirdim. Elindekileri geniş koltuğun üzerine bıraktıktan sonra koltuğu söylediği gibi biraz daha yaklaştırdı şömineye, ardından “Başka bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sordu.
“Hayır, sağ ol,” dedim dalgın gözlerle saçlarımı karıştırırken. Kunt kafasını salladı gözleri koltuğun üzerinde gezinirken, ardından koridora doğru döndü ama adımlarını lafımla kestim. “Kunt.”
Durdu. Omzunun üzerinden kafasını çevirdi önce, ardından bedenini döndürdü bana doğru. “Efendim?”
Gözlerimi kemik suratında gezdirdim, suratımda hiçbir ifade yoktu. Sabahtan beri kaşlarımı çatmaktan yüz kaslarım ağrımıştı üstelik. Yutkunurken kurumuş dudaklarımı ıslattım. “Maç kaydını bugün izleyebilseydim ne görecektim?” diye sordum kuru bir sesle. “O ring’de gerçekten ne oldu?”
Maç kaydının yasaklanma sebebi de o siyahlar içindeki diğer antrenör olabilir miydi? Tıpkı fotoğrafının olduğu kare basıldığında gazetelerin toplatılması gibi.
Öte yandan, bütün bunlar bizim paranoyamız da çıkabilirdi. O siyahlar içindeki ikinci antrenör mesela, resmiyette abimin hocası olamıyorsa sadece onu çalıştırıp parasını alıp gidiyor olabilirdi. Ama eğer gazetenin kaldırılış ve videonun yasaklanış sebebi o adamsa, ring’de olanlar değilse, işte o zaman şüphelerimiz doğru çıkardı.
Hemen şöminenin yanında dikiliyordum, kollarımı göğsümde birleştirmiştim. Kunt’un yüzüne şömine alevlerinin kızıllığı vuruyordu yine, altın harelerin rengi yoğundu. Başını çevirip gözlerini yere dikti önce, gözlerini kapattı, yutkundu ve derin bir nefes alırken harekete geçmişti. Uzun bacakları ile üzerime doğru yürürken doğruca gözlerimin içine bakıyor olmasının beni korkutmadığını söyleyemezdim ama duygularımı göstermek için fazla kara gözlere, fazla sert bir yüze sahiptim. Böyle durumlarda elime koluma hakim olduğum sürece kimse ne düşündüğümü ya da ne hissettiğimi anlamıyordu.
Bir an istemsizce bir şey yapacağını düşündüğümden bir adım geri gittim ama arkamda şöminenin mermer duvarı vardı. Hemen yan taraftaki pencereden içeri dolan uğultu o zaman kulaklarımı esir aldı, yutkundum. Kunt tam karşımda durduğunda artık bir tarafına Ay’ın maviye çalan beyaz ışığı, diğer yanına da şöminenin alevlerinin kızıl ışığı yansıyordu.
Aklındakini, ne yapacağını çözmek istercesine baktım altın harelerine ama bir şey göremedim. “Karaca,” dedi tok bir sesle, dudaklarını ıslatarak. “Sana asla vurmam, biliyorsun değil mi?”
Gözlerimi kırpıştırdım birkaç kez sorusunun üzerine. Teknik olarak o bir yabancıydı hâlâ, onu tanımıyordum. Bir boksör olarak öfke nöbetleri gibi bir şey geçiriyor olabilirdi, eğer öfkelenince benim gibi aklını kaybediyorsa neden elinden bir kaza çıkmasındı? Ama sabahtan beri tanıdığım hâliyle, öyle biri değildi. “Bilmiyorum. Vurur musun?”
“Vurmam,” dedi kalın sesiyle, gözlerimin içine bakarken. Dudaklarım düz bir çizgi hâlini almıştı, bu sefer ona cevap vermedim. Yalnızca hareketlerini izledim. Elini saçlarından geçirirken ön tutamları hafifçe sıktı parmaklarının arasında, ardından bir saniyeliğine aklını toparlamak istercesine kaçırdığı bakışlarını yeniden yüzüme çevirdi.
Hafifçe pozisyon alıp yumruklarını kaldırdığında başını eğmişti ama yine altın harelerin hapsindeydi gözlerim. Şaşkınca kaşlarım çatıldı ama bir şey söylemedim. “Jeb. Bir adım geri çekildi bir an, kolunu uzatıp yavaş bir hareketle yumruğunu yüzüme doğru uzattı ama çok yaklaştırmadı. Ardından geriye geçip karnıma doğru uzattı, yine dokunmadan geri çekmişti. “Vücuda veya kafaya atılan uzun mesafede düz yumruk demek. Ama yumrukların geneli zaten, kafaya ve gövdeye çalışılır.”
Yeniden doğruldu, yine karşımda dikiliyordu. Bu sefer sağ kolunu, yüzümün sol tarafına doğru uzattı yumrukları havadayken. Gözümü bile kırpmadan izliyordum onu. “Çarpraz,” dedi düz bir sesle, yine karnıma doğru tekrar etmişti. Yumrukları bana değmiyordu, hiçbir şekilde bana değmiyordu ve normalde daha hızlı kullandığından emindim kollarını. Yavaş çekimde gibiydik. Bütün bu terimleri spor salonunda Ensar hocamdan da duymuştum ama ben daha çok onun ellerindeki eldivenlere yumruk atmakla ilgilendiğimden pek dinlememiştim.
“Kanca,” dedi bu sefer, büktüğü koluyla yandan gelen bir darbe olduğunu göstererek. Eğer gerçekten vursaydı, gerçek hızında, muhtemelen çenem artık yerinde olmazdı. Orada dikilmiş, gözlerimi onun yumruklarının üzerinde gezdiriyordum yalnızca.
Birden sağ elime uzandığında şaşkınlıkla kaşlarımı çattım ama bir şey söylemedim. Parmaklarımı avucuma doğru kapattı, elimi yumruk yapmıştı. Buz gibi ellerim ellerine değdiğinde istemsizce içim titremişti ama bunu ona belli etmedim, yalnızca başımı kaldırıp gözlerine baktım. Gözleri elimdeydi. Yumruk yaptığı elimi kaldırıp sanki ona yumruk savuruyormuşum gibi uzattığında kendini sağıma doğru eğdi, böylelikle yumruğum omzunun üzerinden kayıp gitmişti ama kendi sağ eliyle uzattığı yumruk eğer gerçekten savursa yüzümün ortasına inecekti. “Salıncak.”
Elimi bıraktı, kolum cansızca yanıma düşmüştü o an. Yutkundum.
Hafifçe eğilerek yumruklarından birini çenemden yukarıya vuracakmış gibi uzattı bu sefer. “Aparkat.”
“Bütün bunları neden anlatıyorsun bana?” diye sordum sonunda, gözlerinin içine bakarak.
“Sorduğun için,” diye cevapladı beni sonunda ellerini indirirken. “Dokuzuncu round’dı ve benim kaşım kanıyordu; karnıma sert darbeler almıştım ve neredeyse dediğin gibi dikişlerimin patlayacak olmasına rağmen abin gayet iyi durumdaydı. O round, bu maçı alacağını düşündüm ama kolay kolay pes etmeyeceğimi de biliyordum.” Seslice nefes verdi. “Jeb, sağ çapraz,” dedi ardından. “Beni savurdu.” Gözlerini kaçırdı bir an, gözleri şöminenin ateşinde gezinmeye başlamıştı. “Çapraz, kanca, çapraz,” dedi birkaç saniye sonra, sanki bunu yüzlerce kez tekrar etmiş gibi aklından ve bana döndü yeniden. Altın hareler tüm çıplaklığıyla gözlerimin içine bakıyordu. “Yerdeydi.”
Aralanan dudaklarımın arasından kaçan şey nefesim değildi, ruhumdan bir parça kopmuştu sanki. Gözyaşlarımın sıraya girdiği gözlerimi onunkilerden çekemedim o an ama ağlamak için de izin vermedim kendime.
Yanından sıyrılıp geçmek için bir adım attım ama bu sefer tereddüt etmeden elini koluma dolayıp beni şöminenin mermerine mıhladığında şaşkınlıkla yeniden çıkarmıştım bakışlarımı yüzüne. Daha dakikalar öncesinde bana dokunmaya çekinen bu adam karşımdaki miydi?
“Sordun, anlattım Karaca,” dedi sert bir sesle. Ona bakmamak için bakışlarımı yan tarafa çevirmiş, eğmiş, kaşlarımı da çatmıştım. Kafasını eğip yüzünü yüzüme paralel getirdiğinde “Sormadın mı?” diye devam etti. “Seninle bir anlaşma yapacağız.”
“Ne anlaşması?”
“Güvendiğini göstereceksin bana,” dedi tok bir sesle. İşte bu dikkatimi çektiğinden başımı önüme çekmiş, kaldırmıştım. “Batacağımız pislik ne kadar derinse o kadar güveneceksin. Al dediğin maçı alacağım, kal dediğinde yerde kalacağım. Öl de bana yine o geceki gibi, öleceğim bu sefer.”
Kolumdaki elini çekmişti ama bu sefer de kollarını iki yanımdan uzatmış, kafasını yüzüme doğru eğmişti. Altın hareler gözlerimi oymak istercesine bir yoğunlukla gözlerime bakarken ifadesini süzmek için vaktim olmadı. “Ama?” diye sordum devam etmesi için.
“Ama o maç kaydını bu iş bitene kadar izlemeyeceksin,” diye devam etti lafına. “Sana bu gece, burada anlattıklarımla kalacak o geceye dair bilgilerin.”
Bu bir oyun muydu? Bana yalan mı söylemişti de ortaya çıkacak diye böyle bir şeyi kabul ettirmeye çalışıyordu? Ama öte yandan bundan kazanabileceği hiçbir şey olamazdı. Bu yalnızca kendi kafasında kurduğu bir güven oyunu olabilirdi. Kurumuş dudaklarımı ıslatırken soluk alışverişlerimi kulağımın dibinde duyuyordum. “Tamam,” dedim kuru bir sesle. “Kabul.”
“Peki ben seni sözüne nasıl güveneceğim?”
“USB’yi mi istiyorsun?”
“Hayır,” diye cevapladı beni. Kollarını iki yanına indirmişti, çenemi kaldırmış yüzüne bakıyordum. “USB sende kalsın.”
“Dalga mı geçiyorsun?” Şaşkınlıkla açıldı ağzım. “Ya izlersem? İzleyip izlemediğimi nereden anlayacaksın?”
“Anlarım,” dedi tok bir sesle. Çenesini sıvazlamıştı.
“Medyum musun sen?”
“Anlarım, Karaca.”
“Ne var kaydın içinde? Bana söylemediğin bir şe—“
Altın hareli gözler lafımı kesercesine bir sertlikle gözlerime döndüğünde ağzımı kapatmak dışında bir şey yapamamıştım o an. Aç ağzını, konuş işte, ne duruyorsun Karaca? Ama güven meselesinden bahsediyordu. O mesele benim için kırmızı etiketli bir dava dosyasıydı ve ben o dosyayı koyduğum çekmeceyi vicdan mahkemelerimde yakmıştım.
“Daha ilk akşamdan bunu sorgulayacaksan sabah olduğunda otogara bırakırım seni ama yalnız dönersin.”
“Tehdit mi ediyorsun beni?”
“Güvenmeni istiyorum. Başka türlü yürümez.”
“Sanki ilişkiye başlayalım dedik…” Homurdanarak, sabır çekercesine çektim bakışlarımı üzerinden. “Güven, senin ağzına kolayca aldığın kelime hâli kadar basitçe oluşan bir şey değil. Bana ne kadar güvenilir olduğunu göster, sana güveneyim.”
“Az önce sana kendimi sundum, yeterli değil miydi?”
Aldığım nefeslerle birlikte omuzlarım senkronize bir şekilde inip kalkıyordu ama gözlerim, gözlerinden başka bir yere odaklı değildi. Pencereden gelen uğultu ve şömineden gelen patlak sesleri birbirine karışmıştı o an, bu sessiz evin içinde. “Benim abim sana karşı dövüştüğü maçta öldü.”
“Benim annemi de, babam vurdu Karaca. Kimse çıkıp da sen katilsin demedi. Ben senin abine bir silahın namlusunu bile doğrultmadım.”
Sözlerinin ağırlığıyla ona doğru uzattığım kafamı geri çektim bir an, gözlerim siyah tişörtünün kumaşına düşmüştü. Annesini babası mı vurmuştu? Nasıl olmuştu? Nasıl kimse çıkıp da babasına katil dememişti? Düşüncelerim arasında şaşkınlığımdan ne konuştuğumuzu dahi unutacak hâle gelmiştim. Bakışlarımı yeniden kaldırabildiğim ilk an “Nasıl yani?” diye sordum göğsüme çöken ağırlıkla.
“Acını tanımadığın insanlarla yarıştırma,” dedi o an, göz göze geldiğimizde. “Evet, abin benimle çıktığı maçta bana karşı dövüşürken öldü ama onu ben öldürmedim. Kaldı ki sen gerçekten benim katil olduğumu düşünüyor olsaydın gelmezdin buraya. Otobüs yokmuşmuş, buradan geçiyormuşmuş bahane… Altında araba yokken bilmediğin dağın başına, tek başına, bilmediğin bir adamın evine geldin sen dönüş yolunu düşünmeden. Yalan mı değil mi bilmediğin bir şüphenin peşinden. Ama artık biliyorsun. Yalan değil.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım sadece, her ne kadar içimde yükselen bir ateş olsa da bir şey söylemedim. Söylemedim çünkü haklıydı. Eğer gerçekten, gerçekten onun katil olduğunu düşünseydim onu öldürür sonra da mezarına tükürürdüm, peşinden gidip ortaklık teklif etmezdim. İstanbul’a dön demezdim. Kahrolası.
“Bana güvenme,” dedi kuru bir sesle. “Ama beni, bana güvendiğine inandır Karaca.”
“Hepsi bu mu?”
“Hepsi bu.”
Yutkundum. Seni, sana güvendiğime inandırmam için önce kendimi kandırmam lazım Kunt Vidar Karyeli. Ve ben bir yalanın peşinden bile isteye koşturacak o küçük kızı hâlâ yaşatıyorum içimde bir yerlerde, yalnızca düştüğü kuyudan tutup çıkarmam gerekiyor.
Senin git dediğimde gitmen, kal dediğimde kalman, öl dediğimde ölmen için; şimdi benim yıllar önce öldürdüğüm tarafıma hayat nefesini üflemem gerekiyor.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.