8. ŞÜPHENİN KANCASI
Mantığımın zihnimin ortasında elleri belinde dikilip düşüncelerimi tokatladığını hissediyordum bazen, disiplin delisi sivri gözlüklü bir müdire gibi. Mantık, vicdan gibi duygusal değildir; zihnine kendi düşüncelerinin zehrini akıtır. Böylece sadece onlara tutsak kalırsın.
Fakat nihayetinde mantık bile, duygularımızın önünde diz çöker.
Öfkeli misin? Düğmesi yoktur, kapatmazsın bazen. Üzgün müsün? Bir gülümseme koyamazsın yüzüne kolayca, sen de biliyorsun. Çığlık atmak istediğin zaman öylece, sessizce bir köşede durabiliyor musun?
Duramıyorsun.
Hayatımız, seçmemiz gerektiğini bildiğimiz cevapları elimizin tersiyle iterek yanlış şıkkı işaretlediğimiz sınavlardan ibarettir. Belki boş bile versek kağıdı kârlı çıkarız ama çoğumuz bunu yapmayız. Yapamayız.
Yapamadık.
Yapamadım.
Kunt, içeri girdikten sonra kapıyı aralık bırakırken arkasından adımlarımı içeri yönelttiğimde aklım az önce duyduğum buz kırılma sesindeydi hatta, bir çığlık gibi yankılanmıştı ormanda ve söküp atamıyordum kafamdan. Bu sesi gecenin bir yarısı duysam muhtemelen korkudan battaniyenin altına girer ve kulaklarımı kapatırdım bir daha duymamak umuduyla tıpkı küçük bir çocuk gibi.
Ben içeri girerken Kunt, daha montunu bile çıkarmadan eğilmiş ona sırnaşan Karayel’in tüylerini okşuyordu eldivenini çıkardığı eliyle. Karayel daha sonra benim açtığım kapıyı gördüğünde onun elinden kurtulup dışarıya yürüdü yavaş adımlarla, yanımdan geçerken ben de gergin bir şekilde adımlarımı uzaklaştırmıştım. “Nereye gidiyor?”
“Bilmem. Avlanmaya? Tuvalete?” Kunt kabanını ve atkısını çıkartıp portmantoya asarken kapıyı çoktan kapatmıştı.
“Ama yaralı,” dedim tok bir sesle, o önümden geçerken. Şömineye ilerleyip sönmek üzere olan ateşe odun atmaya başladığında gözlerim sırtında geziniyordu.
“Bu onun ilk yara alışı değil. Alışkın.”
Seslice nefes verdim. Boş ver Karaca, sana ne elin hayvanından? Atkı, bere ve montumu portmantoya asarken Kunt’un kabanına yaklaşan yüzüm sayesinde yine aynı koku doldu burnuma. Kaşlarımı çattım. Bu bir duş jeli ya da şampuan olamazdı… Bu bariz, parfümdü. Ama hangi parfüm?
Kokulara ilgim ortaokul yıllarına dayanıyordu doğrusu. Mahallenin girişinde çakma parfüm tezgâhı açan amcalardan her gün çıkardığım başka bir kağıda farklı bir parfüm sıkmasını ister, sonra eve götürürdüm o kağıtları. Gider gelir koklardım deli gibi. O günlerde kokusunu aldığım bir parfüme benziyordu bu koku da. Muhtemelen eskiyi hatırlattığından bu kadar gerilmiştim.
Ona bir şey söylemeden Emin dedenin verdiği siyah poşetle birlikte banyoya yürüdüğüm sırada şömineyle uğraşıyordu hâlâ. Poşetin içinde etil alkol, sargı bezi ve yapışkan bant gibi işe yarar birkaç şey vardı. Eşofmanı sıyırıp bacağımın etrafındaki havluyu yavaş hareketlerle çıkardım, ardından üste ve alta iki ayrı ince uzun bandaj yapıştırdım. Normalde bu tarz yaraların oksijen alması bazı durumlarda daha iyi oluyordu ama kıyafet kumaşının sürtünmesi canımı yaktığı kadar kabuklanmayı da geciktirebilirdi.
İşim bittiğinde poşeti salondaki masanın üzerine bıraktım, ardından gözlerimi boş salonda gezdirdim. Şömine ateşi gür yanıyordu ama Kunt etrafta yoktu.
Başım ağrıyordu. Kronikleşmiş miydi baş ağrım yoksa son zamanlarda ortaya çıkan geçici bir şey miydi bilmiyordum ama ilaç kullanmadan geçmiyordu.
Çantamdaki kahverengi şişeden sarı-beyaz bir hap alıp dudaklarımın arasında bıraktıktan saniyeler sonra yuttum, ardından mutfağı ve koridoru kontrol ettim; Kunt yoktu. Belki de dışarı çıkmıştı. İyi de orada ne yapacaktı ki?
Şöminenin önüne oturup bacaklarımı kendime çekerek kollarımı etrafına sardım ve sessizliğin içinde yanan alevleri izledim bir süre. Saat öğleni geçiyordu.
Artık kabullenmiştim. Yeni yıla annemle giremeyecektim. Yeni yıla nasıl girersen öyle geçer lafına inanmıyordum ama yine de annemin yanında, onun evinde, onun köyünde olmak istemiştim… Gözünün içine nasıl bakacağımı, abime olanları nasıl anlatacağımı hâlâ bilmiyordum ama orada olmak istemiştim işte. Orası benim bu dünyadaki cennet durağımdı ne olursa olsun.
Ama o gazete küpürünü gördükten sonra, Ali Fuat Dinçer’in sözlerini duyduktan ya da Kunt’u tanıdıktan sonra artık annemin köyünün yakınındaki bir yoldan bile geçebileceğimi düşünmüyordum bir süre. İstanbul’a dönüp o arenada o gece ne döndüyse ortaya çıkaracak, daha sonra annemin dizinin dibine oturup ertesi sabah hatırlamayacağını bilsem de anlatacaktım bir bir her şeyi.
Acısını duyar mıydı göğsünün ortasında, ona göre bir yabancı anlatacak olsa da? Sanırım hiçbir zaman bilemeyecektim bunu.
Pantolonum ve çoraplarım kurumuştu ama eşofmanla rahat hissettiğimden değiştirmek istemiyordum. Yeniden mi ıslatsam hafif?
Kunt’un bir eşofmanın lafını yapacağını düşünmediğimden pantolonumla çorabımı katlayıp çantamın içine sıkıştırdım daha sonra. Ben fermuarını kapatırken, koridordan ayak sesleri gelmeye başlamıştı. Bir dizimi koltuğa yaslayarak gözlerimi koridor girişine çevirdim o an.
“Elektrikler gelmiş,” dedi içeri girdiğinde, ışık düğmesine basıp lambaları açtıktan sonra kapayarak. Henüz aydınlıktı etraf, gerek yoktu.
Aklıma bir çığ gibi düşen farkındalıkla gözlerim doğrudan televizyona çevrildi, ardından portmantodaki kabanıma baktım; USB cebimdeydi. Onu alıp televizyona takabilir ve izleyebilirdim maç kaydını… ama o zaman buradan İstanbul’a yalnız dönerdim. Hangisini seçecektim? Bir seçim yapmak için önce ortada bir neden olması gerekiyordu. Peki ben abimin ölümünün arkasında başka şeyler olduğuna ne kadar inanıyordum?
USB’yi izlememi istememişti. Peki ben bunu yaparak ona güvendiğimi mi kanıtlamış olacaktım yoksa aptallığımı mı?
Kunt’un altın hareli gözleri yüzümde geziniyordu, sanki ne düşündüğümü tahmin edebiliyormuşçasına. O sırada eğilip televizyonun kumandasını aldım ve kırmızı tuşa basıp açılmasını bekledim. Televizyon şöminenin hemen üzerine, duvara sabitlenmiş büyük bir modeldi. Marka simgesinin hemen ardından kanallar açıldığında ilk gelen kanalda bir haber bülteni veriliyordu.
“Evet, az önce muhabirimiz Uğur’un, Eminönü meydanından son hava durumuna dair bilgiler verişini izledik. İstanbul, Ankara, Eskişehir, hatta İzmir ve birçok şehir daha başta olmak üzere üst üste uyarılar geliyor meteorolojiden, yeni yıla gireceğimiz yarın gece de dahil olmak üzere vatandaşlarımızın özellikle araç sürerken dikkat etmesi ve ensafın sert hava koşullarına hazırlıklı olması…”
“Yani İstanbul’da da durum pek farklı değil,” diye mırıldandım koltuğun kenarına otururken. Ne zaman çıkabilecektik bu cehennemden? Gerçi cehennem sıcak olurdu en azından… Burada kutup soğuğu vardı.
Kunt gözlerini ekranda gezdiriyordu, derece tahminlerinde. “Belki yarın öğlen.”
“Yarın öğlen mi?”
Kafasını salladı. “Fırtına durdu. Eğer sabaha kadar hava sakinliğini korursa gidebiliriz. Yarın 31 Aralık olduğundan yolları temizlerler.”
“Ne yapacağız?” diye sordum o an, düz bir sesle. Yanımdaki koltuğun kenarına yaslanmıştı, kolları göğsünde ekranı takip ediyordu. Bense oturduğum koltuğun kenarına tünemiş, kollarımı kenarına yaslamış bakıyordum ona. Altın hareli gözleri benim üzerime döndüğünde baş parmağını alt dudağına dokundurdu. “Ne demek ne yapacağız?”
“İstanbul’a döndüğümüzde?”
Gözlerini kaçırdı o an, düşünüyordu. “Fuat Hoca’yla görüşeceğiz. O bir yol göstermese bile bakabileceğimiz birkaç yer var. Abin her ne kadar popüler bir boksör olsa da kimliğini gizliyordu, federasyon bile çoğu şeyi bilmiyordu. Nerede kalıyordu? Arkadaşları kimler? Sevgilisi var mıydı? Kimlerle görüştü en son? Bunlardan başlayabiliriz.”
Peki… “Ne yaparsın?” diye sordum o an, sorumu düzenleyerek. Ela gözler üzerime çevrildiğinde kurumuş dudaklarımı ıslatarak lafıma devam ettim. “Bütün bunlar bittiğinde eğer gerçekten onu öldüren tek faktör senin yumruklarınsa?”
Sensen, dememiştim.
“Çok daha sert dövüştüğüm geceler oldu, Karaca,” dedi Kunt, tok bir sesle. Gözünü bile kırpmadan konuşuyordu o an bana bakarken. “Komalık ettiğim adamlar oldu. Hiçbirini umursamadım. Benim işim bu. Maça çıkıp kazanmak. Hilesiz, hurdasız. O gece ekstra yaptığım bir şey yok. Hiç olmadı. Sana burada kendimi savunmayacağım, eğer istediğin buysa, çünkü biri öldü. O gece biri öldü ve bunun savunulacak tarafı yok.”
“Bir yola çıkmaya karar verirsem o yolu yalnız yürürüm.” Yutkundum, boğazım kurumuştu. “Şimdi sen bana benimle yürü diyorsun, bana güven ve bunu o kaydı izlemeyerek kanıtla çünkü hayatımı önüne seriyorum diyorsun. Bunu suçluluk duygusundan mı yapıyorsun yoksa kahraman olmak istediğinden mi bilmiyorum ama eğer yan yana yürürken bana çelme takarsan fırsatını bulduğum ilk an seni o yola gömerim Kunt. Bunun anlamı kendimi de peşinden sürüklemek olsa bile.”
Tek bir adımla mesafeyi kapatıp ellerini, dirseklerimi yaslayıp ona döndüğüm koltuğun kenarına koyduğunda üzerime eğilmişti. Başımı kaldırıp yüzüne baktım gözümü kırpmadan, sanki ona bakarken çatılmaya ant içmişti kaşlarım.
“Birini öldürsen de öldürmesen de yakını gelip gözlerinin içine bakarak sen katilsin dediğinde ağzından çıkacak hiçbir sözün değeri yoktur. Sana ne dersem diyeyim bana hep bu gözlerle bakacaksın,” dedi gözlerimin içine bakarak. “Aramızda hep bir karış mesafe olacak. Söylediklerimi sorgulayıp duracaksın. Belki güvenmemekte haklısın, belki değilsin. Bilemezsin. Ama ne olursa olsun savaşacaksın çünkü en başında sen söyledin, sırf abin için ayağıma kadar geldin Karaca. Sen bu’sun. Ya sonuna kadar kandırılacaksın, ya da sonunda gerçeklere ulaşacaksın.”
Bana hiçbir zaman doğrudan bir cevap vermiyordu. Kafamın içinin nasıl çalıştığını nasıl bu kadar kısa sürede bu kadar iyi çözebilmişti? Kesin cevaplara bile güvenmediğimden çift taraflı konuşuyordu. Ya kandırılacaksın, ya da sonunda gerçeklere ulaşacaksın. Peki o benimle böyle konuşurken ben nasıl ona güvenmeyi öğrenecektim? Nasıl onunla aynı yolda yürüyecektim?
“Bir terazi gibisin. İki taraf var, ikisine de aynı ağırlığı koyuyorsun. Meleği oynarsan inanmayacağımı biliyorsun, şeytanın ta kendisi olduğunu ise saklamak istiyor gibisin ama o tarafını da ortada bırakıyorsun. Sana hiçbir zaman gerçekten güvenmeyeceğimi bilerek yapıyorsun bunu. Bu iş böyle yürümez.”
“Yürür,” dedi kafasını biraz daha eğerek, yaklaşırken. “Yürüteceksin. Yürütmelisin. Hatta öyle bir raddeye gelecek ki, koşturacaksın Karaca. Neye bulaştığının farkında bile değilsin. Bana kalsa dön evine, okulunu okumaya devam et. Hiç olmamış gibi davranalım.”
Kaşlarım çatıldı, dudaklarım şaşkınlık ve öfke aleviyle aralanırken. “Bu mümkün değil. En azından o ikinci antrenörün kim olduğunu öğrenmeden olmaz.”
“Ya abin kötü adamsa?” Kaşlarını kaldırdı. “Ya kötü işlere bulaştıysa? Ya bu işin sonunda gidip mezarına tükürecek hâle geleceksen? Hatırasını temiz bırakmak iyi bir tercih değil mi sence de? Benim başım yanmaz sen buradan çıkıp gidersen, bugünden sonra ya dönerim maçlara ya da başka bir şey yaparım. Hiç tanışmamışız gibi olur.”
Sağ elim ben sözlerine tepki veremeden havalandığında, gözlerini gözlerimden çekmeden havada yakalamıştı buz kesmiş elimi. Hafifçe iki yana salladı kafasını. “O gün orada, ben sana izin verdiğim için bana vurabildin Karaca. Bugün burada, buna hakkın yok.”
“Ölmüş adamın arkasından iftira atıyorsun,” diye fısıldadım dişlerimi sıkarak. Nasıl böyle bir şey söyleyebilirdi? Mezarına tükürmek ne demekti? Benim abimin? Benim abimin!
“Piyasanın nasıl karanlık bir yer olduğunu bilmiyorsun. Sıfırdan bir sektöre girmek demek, yeri geldiğinde boyun eğmek yeri geldiğinde dönen pisliğe ortak olmak demek. Kimse ayak basmadığı bataklığın kurbağası değil, herkesin paçaları çamur. Sorun şu ki, henüz abinin ne kadar çamura battığını bilmiyoruz.”
Elimi çekip elinden kurtarırken gözlerimi gözlerinden çekmedim, lafları o kadar dolambaçlıydı ki kafamın içindeki sorulara cevap olmak yerine soruların kancalarını sivrileştiriyordu her seferinde. “Peki sen ne kadar çamura battın, Kunt Vidar Karyeli?”
Altın hareler gözlerimde geziniyordu o sırada, soruma önce hiçbir tepki vermedi ama o an o konuşmasa da sert yüz hatları ve kaskatı ifadesinden okunuyordu. “Boğazıma kadar,” dedi Kunt ellerini, kenarında olduğum koltuktan çekerek doğrulurken. “Seninle aynı yolda yürümeyi hak etmeyecek kadar.” Bir adım kadar geri çekilmişti. “Keşke buraya hiç gelmeseydin, Karaca.”
“Verdiğin karardan pişmanlık mı duyuyorsun?” diye sordum düz bir ifadeyle.
“Hayır, ama sen verdiğin karardan pişmanlık duyacaksın.” Yutkunduğunda uzun ve güzel boynundaki adem elması oynamıştı. “Şimdi vazgeçersen bir şansın olur. Yarın yollar açıldığında evine dönersin, abinin çıktığı maçta talihsiz bir şekilde öldüğü haberiyle kalır o geceye dair bilgilerin, yılbaşı gecesine de yetişirsin annenin yanına.”
Dudaklarım düz bir çizgi hâlini istemsizce, kirpiklerimin arasından gözlerimi kırpıştırırken sertçe yutkundum. “Başka bir şeyler olduğunu biliyorsun.”
“Kokusunu alıyorum diyelim,” dedi gözlerini kaçırarak, ardından seslice nefes verdi. “Vazgeçmeyecek misin?”
Nasıl bir yıkım vardı önümde, nasıl bir yolda yürüyecektim günlerce; belki de haftalarca, aylarca bilmiyordum ama önümde zaman vardı. Ben bu şekilde göçüp gitsem hayattan, her ne kadar senelerdir görüşmüyor olsak da abim aynısını yapardı. Hatta o şu an burada dikilip düşünmezdi bile, onun tereddütü olmazdı; o netti. O kadar netti ki, o kadar emin verirdi ki kararlarını; sonuçları ona zarar verecek olsa bile gözü kapalı yürürdü bir kez ayağının ucunu değdirdiği yolda.
En çok da bu yönü yüzünden korkmuştum, Kunt’un ağzından dökülenlerden.
Kafamı olumsuz anlamda bir sağa, bir de sola çevirdim gözlerimi Kunt’un gözlerinden çekmeden. “Hayır.”
İki parmağı arasında burun kemerini sıkarken gözleri kapalıydı, ardından elini saçlarına kaydırdı ve tutamlarını hafifçe sıktı, başını kaldırdığında ensesini ovalıyordu. “Tamam,” dedi dudaklarını ıslatarak. “Öyle olsun, Karaca.”
Öyle olsun Kunt.
Bana öylece bakmayı sürdürdü bir müddet, ben de herhangi bir harekette bulunmadım ya da gözlerimi kaçırmadım. Bir aptal olduğumu düşünüyor olmalıydı kendimi böyle bir şeye sürüklediğim için ama bir yalanla avunmaktansa gerçekleri öğrenip hayatımın altını üstüne getirmeyi tercih edeceğimi bilmiyordu. Her zaman bu şıkkı seçerdim, çünkü zaten mutlu olabilmek için yeterince aptal değildim.
Kunt, Karayel’e bakmak için dışarı çıktığında bir süre koltukta oturup kanallarda gezinmeye devam ettim ama izleyebileceğim hiçbir şey yoktu. Sonunda bir çizgi filmin oynadığı kanalda durduğumda oturduğum yerde bacaklarımı kendime çekmiş, koltuk yastıklarından birini kollarımın arasına almış, başımı kumaşına yaslamış izlemeye başlamıştım.
Aradan ne kadar zaman geçti fark etmedim ama hava hafiften kararmaya başlamıştı. Aniden kapanan televizyonla birlikte dikkatim dağıldığında, uzun süredir pencerelerden sızan rüzgârın uğultusu da son ses giriş yapmıştı kulaklarımdan içeri. Gergin bir ifadeyle doğrulup kapıya baktım, ardından pencerelere. Hava sakindi ama esen rüzgârın uğultusu her şeyi korkunç bir hâle getiriyordu.
Öğlen duyduğum kırılma sesi yine aynı korkuyla bir çığlık gibi zihnime düştüğünde göğüs kafesimde hızlanan kalbimin sert atışlarına engel olamadan ayağa kalktım. Bu ses, hayatım boyunca duyduğum en korkunç sesti. İkincisi de pencereden gelen uğultu sesiydi. Listeye üçüncüyü de eklemeden defolup gitmek istiyordum buradan bir an önce ama görünüşe göre bir gece daha buradaydım.
Adımlarım istemsizce kapıya gitti, kilidi çevirip açtım ve kafamı uzattım dışarı; etrafta kimse görünmüyordu. Kazağımın kumaşını parmak uçlarıma çekerek botlarımı geçirdim ayağıma, ardından kapıyı aralık bırakıp bir adım attım dışarıya doğru. Kunt neredeydi? Karayel fazla ileriye gittiyse bile nerede olduğunu nereden bilecekti? Islık çalınca geliyor muydu yoksa yanına? Ama gideli ne kadar olmuştu ki?
Havanın buz gibi olduğunu bile bile nasıl montumu evde bırakıp dışarı çıkmıştım bilmiyordum ama donmuş göle doğru yürüyordum, görmem gerekiyordu. Bu sesin nasıl çıktığını yakından duymayı ve mümkünse görmeyi de istiyordum ayrıca, böylece evde tek başıma otururken korkmazdım.
Bana korkularımın üzerine gitmeyi abim öğretmişti. “Karanlıktan mı korkuyorsun Karaca? Bu mu? Benim küçük kız kardeşim karanlıktan mı korkuyor? Alışacaksın. Alışmak zorundasın. Yeri gelecek kimse ışık yakmayacak yoluna, karanlıkta yalnız yürümek zorunda kalacaksın.”
Çok kızıyordu ışık açık uyumama. Bir gece lambası almıştı bana bu yüzden, düğmesine basınca tavana ve duvarlara yıldız şekilleri yansıtan. Müzik bile çalıyordu, çok tatlı bir melodiydi her gece uyumadan önce dinlediğim…
O lambanın pili, abimin evden gittiği gün bitti. Ben de yenisini takmadım bir daha. Karanlıkta uyudum.
Gölün yakınında sular altında kalmış ağaçlar vardı, fazlasıyla kuru ve cansız görünüyordu her biri. Karın üzerine, tam gölün başladığı yerde adımlarımı durdurduğumda önce uzaklara bakıp çatlayan kısımları görmeye çalıştım; sonra da eğilip buzulun altından akan suya baktım. Herhangi bir çatlak görmemiştim ama bu muhtemelen çatlakların ortalarda, göl suyunun daha da derinleştiği yerlerde olmasındandı.
Buzun altındaki su hareketliydi. Elimin daha da üşüyeceğini biliyordum ama yine de çıplak avucumu yasladım buzun üzerinde. Biraz böyle bıraksam muhtemelen derim yapışırdı, birkaç saat içerisinde de damarlardaki kan akışını kaybederdim.
Burası tehlikeli bir yerdi. Dışarıda bir geceyi yalnız başıma geçirdiğimi düşünemiyordum bile. Gerçi bir hayvana yem olmadan geçirebilirsem…
“Burada ne yapıyorsun?”
Hâlâ ayaklarımın üzerinde çökmüş göl buzulunun altındaki suyu izlerken bir anda arkamdan gelen sesle dengemi kaybederek geriye doğru düştüm. “Manyak!” diye bağırdım öfkeyle, kafamı kaldırmış bana yukarıdan sırıtarak bakan suratının gölgesi üzerime düşerken. “Öyle sessiz gelinir mi?”
“Bence sen duymadın ama neyse,” diye mırıldandı elini uzatırken. Tutup tutmamayı tartışacak hâlim yoktu, donmuştum. Avuçlarımı yasladığım yerden çektikten sonra elini tuttuğumda kolaylıkla kaldırdı beni.
“Cidden, ne yapıyordun burada?” Kunt’un altın hareleri donmuş gölün üzerinden bana çevrildiğinde ben donmuş totomu silkelemekle meşguldüm. Kara batmıştım az önce, beyaza gömülmüştüm.
“Bakıyordum,” diye cevapladım onu, adımlarımı eve yönelterek. Bir dakika daha dışarıda kalmak istemiyordum. Daha en başında çıkmamalıydım. Ya da en azından portmantodaki montuma uzanacak kadar akıllı olmalı…
“Neye bakıyordun?”
“Çatırdayıp duruyor buz. Gelen ses ürkütücü.” Kapıya giden basamakları çıktıktan sona aralık kapıdan içeri girdim hızlıca. Kunt’un arkasından Karayel de geliyordu ve gayet iyi görünüyordu.
“Haaaa,” dedi Kunt kaşlarını kaldırarak, kafasını sallarken. “Elektrik gitti. Ondan korktun, dışarı çıktın.” Vitrini gösterdi ardından. “Mumlar şuradaydı. Çekmecede de birkaç el feneri var.”
“Korkmadım, sadece sana bakmaya çıktım.” Botlarımı çıkardıktan sonra geriye çekilip Karayel’e bir bakış attım. Kapının önünde ayaklarını silkeledikten sonra içeri girmiş, ardından kenarda yere serili örtünün üzerinde patilerini kurulamış ve düz adımlarla önümden yürümüştü.
Karayel benden akıllıydı. O eve girerken patilerini kurulamayı biliyordu ama ben dışarı çıkarken bir mont alamıyordum üstüme…
“Yemek yapmayı biliyor musun?” diye sordu Kunt, montunu ve botlarını çıkarmış önümden mutfağa geçerken. Köşedeki masanın kenarına oturup ardından yatan kara kurda bir bakış atıp Kunt’un peşinden mutfağa yürüdüm.
“Tabii ki biliyorum.” Kollarımı sıvadım, onunla birlikte içeri geçerken. Bu bir yalan.
Öktem’i özlemiştim. O kadar güzel yemekler yapardı ki sabahın köründen gecenin bir saatine kadar git gel yapardım mutfağa. Her ne kadar bana öğretmeye çalışsa da her seferinde bir şeyi yanlış yapıyordum. Yemek yenilebilir oluyordu tabii ki ama bir sakatlık çıkıyordu illa ki. Bu yüzden yemekler ondan, temizlik bendendi.
Kunt önüme içinde üç büyük patates olan bir kap ve bıçak bıraktığında ne kadar tehlikeli bir hata yaptığının farkında değildi ama bir şey söylemedim. Fıında tavuk ve patates yapacaktık. Ya da bu gidişle sadece fırında tavuk…
Neşterle insan kesmekten ne kadar farklı olabilirdi ki patates soymak?
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Kunt, birkaç dakikanın ardından, tepsinin içine sosladığı tavuk ve sebzeleri dizerken. Kaşları çatılmıştı elimde maymuna dönmüş patatese bakarken. Üstelik daha hâlâ birincisindeydim ve iki tane daha vardı soymam gereken.
“Patatesin kabuğunu soy dedim, patatesi Matruşkaya çevir yarısı çöpe gitsin demedim,” dedi işini bırakıp yanıma gelirken. Masanın kenarına oturmuştum. Önümdeki kaba soyduğum kabuklardan birini kaldırdığında kaşlarını da kaldırmıştı yaptığım işi sorgularcasına. “Bundan iki dilim çıkar farkındasın değil mi?”
“Kalın mı soyuyorum yani?” diye sordum gözlerimi kırpıştırarak.
Histerik bir şekilde güldü. “Ben dilimliyorsun sanmıştım.”
Burnumdan derin bir nefes alırken önüme döndüm o an. “Komik mi?”
“Bir doktor için, evet komik,” dedi uzanıp bıçağı elimden alırken. Hain. Öktem de böyle söylemişti yine bana patates soyma görevini verdiğinde… Evdeki soyacak kırıldığından bıçakla soymak zorunda kalmıştım.
“Gülme.” Ters ters bakarak kalktım ayağa. Elimde tacize uğramış patatesi bir çırpıda soyup kâsenin içine bıraktıktan sonra diğerini aldı ve ben nefes alıp verene kadar yarısına gelmişti bile. Üstelik kabuk kopmamıştı o soyarken.
Kunt patateslerini benim elimden kurtarıp yemeği hallederken ben de daha fazla orada durmamış, salona yürümüş ve şöminenin önüne oturmuştum. Mutfak konusundaki beceriksizliğimin sebebi annemin onunla yaşadığım uzun seneler boyunca elimi soğuk sudan soğuk suya değdirmemiş olmasıydı. Sadece kendi odamı toplamayı biliyordum, bazen duş almak için banyoya girdiğimde de annem onu bile hallediyordu.
Bunun suçlusu ben değildim, sadece annem çok çalışkandı ve oturmak nedir bilmez bir kadındı. Sürekli okul ve ödevlerle meşgul olduğumdan da sadece yemek yemek için çıkıyordum odamdan ve uyumak için geliyordum eve.
Salondaki kitaplığı karıştırdığım sırada bulduğum bir çizgi romanla birlikte bir saate yakın kalkmadım şöminenin önünden. Yemek hazır olduğunda mutfak masasında sessizce yedik. Kunt, Karayel için de bir şeyler hazırlamıştı ve bir kaba koyup yanına götürmüştü.
Yemeği o yaptığından bulaşıkları ben hallettim.
Birer kupa çayla şöminenin önünde oturuyorduk etraf yine sessizleştiğinde. Gerçi hiçbir zaman sessiz değildi burası… Mutfaktayken çatal bıçak sesleri vardı, bulaşıkları yıkarken su sesi, şöminenin önüne oturduğumda da alevlerden patlak sesleri ve pencerelerden bir uğultu geliyordu.
Sırtım şöminenin mermerine yaslıydı, bacaklarımı kendime çekmiştim ve sıcak kupayı parmaklarımla sarmalamıştım. Karayel hemen önümüzde, koltuğun dibinde yatıyordu ve gözleri açık, ateşi izliyordu.
“Sen İstanbul’a dönünce Karayel’e ne oluyor?” diye sordum sessizliğin içinde, arkaya yasladığım kafamı Kunt’a çevirerek. Şöminenin diğer tarafına yaslanmıştı o da.
“Emin dedenin peşine takılıyor arada ama sabahtan beri burada durduğuna bakma, birkaç gün gidip gelmediği olur.”
Kafamı salladım, gözlerimi şömineden çıkan alevlerin yansıttığı ışık kadar salonda gezdirerek. Burası bir tür aile evi olmalıydı ama hiç fotoğraf, çevçeve görmemiştim etrafta. Gerçi, Kunt’un dün akşam söylediklerinden sonra beklememeliydim de belki de… Annesini babasının vurduğunu söylemişti değil mi?
“Bir şeyler anlat,” dedi Kunt sessizliğin içinde. Kollarını, kendine çektiği dizlerinin üzerinden uzatmıştı ve Karayel’e bakıyordu. Lafıyla birlikte ona döndüğümde gözlerini üzerime çevirdi, şömine alevinin aydınlattığı altın hareleri daha bir belirgindi.
“Ne anlatayım?”
“Bilmem, anlat.”
Seslice nefes verdim. Ben insanlara, özellikle de yabancılara kolay kolay bir şey anlatabilen biri değildim. Hep dobra bir tarafım olmuştu, sessizliğimi fırsat bilip insanların beni ezmesine izin vermemiştim bu yüzden ama iş kendini anlatmaya gelince dilim lâl olurdu.
“Ne bilmek istiyorsun?” diye sordum çayımdan bir yudum aldıktan sonra, hemen yanımda oturan yabancı adama bakarken. Şömine alevi çene hatlarını öyle bir aydınlatıyordu ki gözlerinin içine bakan birinin suratının güzelliğini fark etmemesi imkânsızdı. Evet, Kunt Vidar Karyeli yakışıklı bir adamdı. Bunu kabul etmek zor değildi. Ama ben onun güzelliğinden çok, bu güzelliğin beni boğazına kadar battığı çamura ne kadar bulaştırabileceğini düşünüyordum o an.
“Saçların boya mı?”
Neredeyse içtiğim çayı tükürüyordum. “Ne münasebet!” dedim o an lafını küfür gibi algıladığım için. “Gözlerin lens mi?”
Kaşlarını çattı, dudakları hafif bir tebessümle kıvrılırken. “Neden lens olsun gözlerim?”
“Neden boya olsun saçlarım?”
“Yoruyorsun, Karaca,” diye mırıldandı Kunt, kafasını şömine mermerine geri yaslarken, gözlerini kapatmıştı. “Bazen kızıl gölgeli kahve oluyorlar, bazen siyah. Adın gibi tıpkı bir Karaca’sın.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak gözlerimi kucağımdaki kupaya eğdim o an, böyle bir şey söylemesini beklemiyordum. “Saçlarım boya değil.”
Kunt bir şey söylemedi.
“O gün neden mezarlığa geldin?” diye sordum yutkunarak. Ben başımı kaldırıp ona bakmamıştım ama onun gözlerini üzerimde hissediyordum bu sefer.
Ben ona baktığımda ise gözlerini kaçırdı. “Algılayamadım,” diye cevapladı beni, kuru bir sesle. “Anlayamadım.”
“Neyi?”
“Öldüğünü.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak kafamı kupama eğdim yine, çayım buz gibi olmuştu. “Onun yerinde sen olsaydın ne olurdu, biliyor musun?”
Başını kaldırdı, altın hareler gözlerime değdi o an. “Bir şey olmazdı. Gömülürdüm, arkamda salya sümük birkaç arkadaş… Bu kadar.”
“Abim de yediremezdi kendine. Hiçbir ipucu olmasa bile düşerdi bu işin peşine. İki üç yumrukla adam mı ölürmüş? Ölürmüş… Gerçi, şu an bir şey bilmiyoruz ama…”
Güldü Kunt, yorgun gözleriyle. “Merak etme. Bileceksin.”
Önüme döndüm. “Umarım.”
Karayel’in altın sarısı gözleri de tıpkı Kunt’unkiler gibi parlıyordu şömine alevinde. Ona baktığımı fark etmiş gibi gözlerini bana çevirdiğinde düşünmesi, hayal etmesi zor olsa bile masum görünüyordu.
“Neden Tıp?” diye sordu Kunt.
Yutkundum. Cevabı zor bir soruydu. “Neden boks?”
Bir an buluşan gözlerimizi ayırdık ikimiz de, önümüze dönerek. Bu sefer gerçekten özel sorular sormuş gibiydik.
Ayağa kalktı Kunt o sırada, vitrine ilerliyordu. “Bir şeyler içmek ister misin?” diye sordu kapağını açtığı cam şişeden bardağa bir şeyler doldururken. Kupamın içinde yarısı içilmiş, yarısı soğumuş çayıma baktım o an; üşüyordum da üstelik, şöminenin yanında olmama rağmen. Ve gergindim. Belki de bir içki iyi gelirdi.
“Olur,” dedim tok bir sesle.
Kunt geri geldiğinde elinde iki geniş bardak vardı. Birini bana uzattıktan sonra eski yerine geri oturdu. Parmaklarımın arasındaki bardağa bakıp yutkundum birkaç saniye, ardından dudaklarımı cama dayayıp bir yudum aldım.
Meh… Viski. “Beğendin mi?” diye sordu Kunt, dalga geçer bir ifadeyle yüzüme bakarken. “İskoç viskisi.” Tek yudumda yarısından fazlasını içmişti.
“Belli.”
“Sen ne seversin?”
“Şarap.” Bir yudum daha aldım içkiden, bu sefer büyük bir yudumdu.
“Yavaş ol, ağırdır.” Kunt’un sözlerinin ardından dudaklarımı bardaktan çekmeden baktım ona, gözleri gözlerimdeydi. Bardağı dudaklarımdan uzattığımda lafına devam etti. “Korkmuyor musun?”
“Neyden?” Bir yudum daha içtim.
“Dağın başında telefonunun çekmediği bir evde gecenin bir yarısı hiç tanımadığın bir adamla içki içiyorsun,” diye mırıldandı, gözleri öyle boş, aynı zamanda alaycı ve tehlikeli bakıyordu ki o an, belki de gerçekten endişelenmeliydim. “Hiç haber izlemiyor musun sen?”
İçki neredeyse bitmişti. Bardağın dibine bakarken yutkunarak bakışlarımı onun yüzüne kaydırdım, ardından bardağı sertçe yere bırakıp ayağa kalktım. “Öyle bir şey yapmazsın.”
“Nereye?” diye sordu peşimden kalkarken.
“Uyuyacağım.”
Önüne geçtiğim an bileğime dolanan sıcak elini hissettim, ardından beni kendine doğru çekti. Sırtım buz gibi duvarla buluştuğunda soğuğu kazağımın üzerinden hissediyordum. “Nereden biliyorsun yapmayacağımı?” diye sordu çatık kaşlarla, elleri kafamın iki yanından duvara yaslıyken. Kafeslemişti beni. “Tanıyor musun beni?”
Dudaklarımı birbirine bastırıp kaşlarımı çatarak baktım ona. Yüzünü yüzüme eşitlemek için hafifçe eğilmişti. “Hayır. Ama sırf ben sen öldürdün dedim diye suçluluk duygusundan ben öldürdüm diyen, içim rahat olsun diye yumruklarını bir daha kimseye değdirmeyeceğini söyleyen ya da dün burada yemin veren adamın sözüne güveniyorum.”
Dalga geçercesine baktı yüzüme, bir öfkenin imgeleri yaşıyordu ışık görmediğinden kararan gözlerinde. “Güvenemezsin,” dedi nefesi yüzüme çarparken bir gülüşle üzerime eğildiğinde. Onu göğsünden ittim, bileklerimi yakaladı, bileklerimi ellerinden kurtarmak istercesine çekerken ise yeniden göz göze geldik. “Güvenemezsin Karaca. Kimseye güvenemezsin.”
“Senin sorunun ne?” diye sordum sert bir sesle, bunun anlamı ona daha da yakın olacağım olsa bile sırtımı duvardan çekip yüzüne meydan okurcasına bakarken. “Daha dün burada bana güvenmen gerek, başka türlü olmaz, güvenini de kaydı izlemeyerek kanıtla diyen sen değil miydin? Şimdi karşıma geçmiş kimseye güvenemezsin diyorsun.”
“Sendeki bu cesaret nereden geliyor anlamış değilim,” diye mırıldandı sıktığı bileklerimin ardından gözlerimin içine bakarken. “Belki telefonunla çekmemesi için uğraşmışımdır, belki bilerek mahsur bırakmışımdır burada seni, belki az önce içtiğin içkide ilaç vardır Karaca. Bilemezsin.”
“Bırak beni,” dedim sert bir sesle, bileklerimi çekerken ama santim oynatamamıştım. Aksine, daha da sıkıyordu. “Hasta herifin tekisin sen.”
“Ve sen bu hasta herifle tıkılıp kaldın bu dört duvar arasında,” dedi tok bir sesle. Yüzümü süzüyordu, gözleri birkaç saniye sol gözümün altındaki ben’e takıldıktan sonra tekrar gözlerime baktı. “Belki de şüphelenmem gerekiyordur senden.”
Kaşlarım çatıldı o an, şaşkınlıkla yutkundum. Öyle şaşırmıştım ki sözlerine, bileklerimi çekmeyi bile bırakmıştım. Ben bıraktığımda o da üzerime doğru yürüdü, sırtım yeniden duvara yaslandı ama bu sefer kafamı çarpmıştım. Yüzüm buruşurken “Ne diyorsun sen be?” diye sordum acıyı unutarak.
“Neden buraya gelmek için iki ay bekledin Karaca? Eminim Fuat Hoca başından beri sana ulaşmaya çalışıyordu ama sen izin vermedin. Maç kaydının izlenmesinin yasak olduğunu biliyordun ama şüphelenmedin bile. Kiminle anlaştın?” diye sordu gayet ciddi bir sesle, bileklerimi duvara yaslayarak. “Söyle, ne kadar değer biçtiler başıma? Yollayalım kızı, önce inine sonra aklına sızar, kariyerine oynarız mı dediler?”
“Ali Fuat o gün dışarıda yolumu kesmese ben yine izin vermezdim!” diye bağırdım suratına karşı, bu sefer uzun tırnaklarımı etine gömüp kurtarmıştım bileklerimi. Manyak herif, gözü dönünce nasıl da deliriyordu. “Satılık değilim ben! Bana burada orospu muamelesi yapma, sakın konuyu oraya çekme yoksa külahları değişiriz Kunt.”
Başını hafifçe geriye attı, histerik bir kahkaha atarken gözleri de kısılmıştı. “Nasıl değişeceğiz pardon da?” Yüzyüzeydik yeniden. “Bana karşı koyabileceğini mi düşünüyorsun? Abin bile koyabildi mi ki?”
Kanım dondu. Kararmış gözlerinde ağzına sürdüğü lafın etkisi parlamaya başlamıştı birkaç saniye içinde, yüzündeki ifade uçup gitmişti ama artık çok geçti. Tokat attım ona, bu sefer ya hazırlıksız yakalanmıştı gerçekten, ya ben çok hızlıydım ya da izin vermişti. Göğsünden ittirdim onu bir anda, öyle sert ittirdim ki bir adım geriledi sonunda aramızda yer açarak.
Beklemeden botlarımı ayağıma sokup montumu portmantodan aldığım sırada çoktan tokatın şokundan çıkmış, peşinden gelmişti.
“Karaca ne yapıyorsun?”
Bileğimden yakaladı botlarımı giyinirken ama çekip ittirdim elini, kolayca kurtulmuştum. Kapıyı açtığım gibi buz gibi dağ havasının soğuğu çarptı yüzüme, bir bıçak gibi kesti tenimi.
“Nereye gideceksin ki!”
Bağırdı arkamdan ama durmadım, basamaklardan koşar adımlarla inip karın içinde koşmaya başladığımda az önce ne kadar gür çıktığını yeni fark ediyordum sesinin; eko yapmıştı ağaçların arasında.
Botlarım ayaklarıma vurana kadar, soğuk tenimi kızartana kadar, aldığım buz gibi nefes ciğerlerimi dondurana kadar koştum ormanın içinde. Yağış yoktu, hava tertemizdi. Belki de gerçekten birkaç saat daha dayanabilse sabaha kadar, içindeki ruh hastasına engel olabilseydi eve dönecektim onunla ama hayır. Yapamamıştı. Gecenin bir yarısı sırf can sıkıntısından uğraşmıştı benimle.
Ve sanki suçlu benmişim gibi bu ayazın ortasında, karanlıkta yalnız kalan ben olmuştum şimdi.
Başımı kaldırıp bir umut Dolunay bekledim gökyüzünde ama bulutlar kapatmıştı önünü. Abimin sözleri bir kez daha yankılanıyordu bugün kulaklarımda, zihnimde, içimde. Hatırası her yerdeydi.
Karanlıktan mı korkuyorsun Karaca? Evet. Evet korkuyorum. Neden biliyor musun?
Bu mu? Benim küçük kız kardeşim karanlıktan mı korkuyor? Korkuyorum.
Alışacaksın. Neden?
Alışmak zorundasın. Keşke olmasaydım.
Yeri gelecek kimse ışık yakmayacak yoluna, karanlıkta yalnız yürümek zorunda kalacaksın. Haklısın. Yürüyorum. Yürümek zorundayım… Karanlıkta. Tek başıma.
Soğuk. Hem de çok soğuk artık bu dünya.
Doğumumdan 21. yaşıma kadar yalnız bırakılmıştım insanlar tarafından. Önce babam gitmişti, ilk o terk etmişti beni. Daha sonra çocukken sokaklarda yalnız kalmıştım, abim arkadaşlarıyla maç yaparken ben köşede izleyebilmiştim sadece. Kimse benimle ve bez bebeklerimle oynamak istememişti, bez bebeklerimi annem dikmişti; diğer kızların ise barbie bebekleri vardı çarşıdan alınan. Bir kolundan tutardım en sevdiğim bebeğimin, toz çamur gezerdim sokaklarda… Annem kızmazdı hiç üstüm mü kirlenmiş, bebeğimin düğmeleri mi kopmuş… Önce beni temizler, sonra bebeğimi dikerdi.
Ortaokulda benim yüzümden disiplinlik olup okul değiştirmek zorunda kalan abim, nasıl oluyorsa her seferinde okulumun kapısında bitmişti çıkışlarda; sanki dövüp gözlüklerini kırdığı çocuk yetmezmiş gibi bir de bu herkesi daha bir uzaklaştırmıştı benden. Koruduğunu düşünüyordu beni, belki korumuştu evet ama aynı zamanda yalnız da bırakmıştı.
Lisede aynı okula gitmiştik… Farklı değildi bir şey. Hayır. Lise çok kötüydü. Çok kötü. Kötü. Karanlık. Kan. Neden üçü de K ile başlıyordu? Ve ismim… Karaca… Dördü de…
Kan tutar beni.
Neden kimse anlamamıştı? Kimse fark etmemişti. Herkes hayatına devam ederken ben bir sokak köşesinde dizlerimin üzerinde kalmıştım.
Daha bugün bile hâlâ oradaydım.
Ormanın içinde nefes nefese öksürürken bir baykuş sesi kapladı etrafı, kahverengi tüyleri ve ürkütücü turuncu gözleri olan büyük bir taneydi. Dalında dinlendiği ağacın gövdesinden tutunarak, tutmayan dizlerimin üzerinde çöktüm yere soluklanmak için. Ne yapacaktım? Otoyola kadar başıma bir şey gelmeden yürüyebilir miydim? İnsem bile bu saatte aşağı, inebilsem bile… Bir araç bulabilecek miydim belaya bulaşmadan? Bu saatte anca tırlar olurdu.
Nefesimi tuttum o an, uzaktan koşan bir hayvanın ayak seslerini duyuyordum. Yakındaydı. Daha da yaklaşıyordu.
Ağacın gövdesine yasladığım buz kesmiş ellerimden destek alarak kalktım ayağa, yön duygumu tamamen şaşırmıştım. Karla kaplı ormanın içinde yeniden koşmaya başladığımda bu sefer az önceki kadar uzun dayanabileceğimi zannetmiyordum, üstelik koşan hızlı bir hayvansa ona karşı hiçbir şansım yoktu.
Ağaçların arasında canımı kurtarmak istercesine koşarken bir an gözlerim hızla kaybolan ağaç gövdelerinin arasında mavi bir parıltıyı seçti; koştum, koştum ama sanki beni takip ediyor gibiydi. Üstelik kımıldamamasına rağmen.
Bir geyikti bu. Bir geyiğin hayaletiydi ya da.
Başımı arkama çevirmek gibi bir hataya düştüm o an; hayal mi görüyordum yoksa gerçek mi? Bir kurt vardı peşimde, uzaktaydı ama koşuyordu. Altın postluydu.
Tıpkı Kaira masalındaki gibi.
Ama Emin dedenin kolundaki izi görmüştüm… Gerçek miydi?
Önüme döndüğüm gibi bir taşa takıldığımda yüzüstü çakıldım kar üstüne, birkaç santim kaymıştım da üstelik. Dizlerim acıyordu. Yere bastığım avuç içlerim acıyordu. Alnım acıyordu.
Başımı kaldırdım hızlıca, aşırı doz salınan adrenalin damarlarımda kol geziyordu. Kalk, Karaca. Kurtar kendini. Çünkü senden başka kimse bunu yapmayacak.
Kurt yakındaydı.
“Karaca!”
Hayal meyal duydum sesini, yine eko yapmıştı ağaçların arasında. Nereden geldiğini anlayamamıştım. Birkaç metre ötemde donmuş bir göl vardı ama etrafta bir ev göremiyordum. O kadar koşup yine aynı gölün kıyısına mı gelmiştim yani? Belki de başka bir taraftaki kıyısıydı burası. Her nasılsa, ormandan kurtulamamıştım.
Dizlerimin üzerinde ayağa kalkarken eşofmanın dizleri paramparçaydı. Dişlerimi birbirine bastırarak gelen yanma hissiyle derin bir nefes aldım, ardından kurda baktım; tek bir şansım vardı.
Göle yürümek.
Önceden hiç aklımdan geçirmemiş olmama rağmen beni uyarmıştı Kunt, göle karşı uyarmıştı ama kendine karşı uyarmamıştı.
Karlı botumun tabanı göle değdiğinde hiçbir çatırdama sesi duymadım, etrafta sadece rüzgârın kulaklarıma doğru esip geçerken çıkardığı uğultunun sesi vardı. Ellerimin üzerinde, bir cambaz gibi dengede durmaya çalışırken bir adım daha attığımda kurt o kadar yaklaşmıştı ki altımdakinin yalnızca buz olduğu, her an çatlayabileceği gerçeği uçup gitti zihnimden.
Koşmaya başladım.
“Karaca!” diye gürledi bir ses yine ormanın içinde, koşarken dönüp baktığımda peşimden gelen kurt göle ayak basmakta tereddüt ediyordu.
Kurt bile akıllı. Kurt kadar aklın yok Karaca! Kuş kadar değil miydi o?
Gölün buz tutmuş tabanı ayaklarımın altından kaydığı gibi bu sefer sırt üstü düştüm, dizlerimdeki ve ellerimdeki yaralarla birlikte kan olmuştu buzun yüzü sürtünmeyle birlikte.
Bir uğultu, bir çığlık, tehlike; buz çatırdadı. Lisede zorla buz patenine götürüldüğümde bile kenarda oturup kahve içmiştim ben gün boyu, buzun üzerinde kayıp bir taraflarımı kırmaktan korkup ama şimdi peşimdeki kurdun canıma kastı olduğundan metrelerde koşabilmiştim kaymadan, düşmeden.
Ve şimdi yerdeydim.
Biraz sonra da, gölün dibinde olacaktım.
“Hareket etme!” diye bağırdı yeniden. O an anladım, hayal değildi bu; Kunt Vidar Karyeli gerçekten de buradaydı.
Varlığını, yüzünü görmek istercesine bacaklarımın üzerine oturarak etrafa baktığımda fark ettim; ağzımdan çıkan nefes buhar olduğundan bu karanlıkta doğru düzgün göremiyordu gözlerim ama oradaydı. Orada, Karayel’den birkaç metre ötede dikiliyordu ve kara kurda rağmen buzun üstündeydi. Göldeydi.
Üzerinde yalnızca, evdeyken giydiği boğazlı siyah kazak vardı; nefes nefeseydi. “Karaca, sakın hareket etme!”
“Neden geldin?” diye bağırdım sorarcasına yüzüne bakarak sert ifademle. Neredeyse sesim tamamen kısılmıştı. “Git!”
“Karaca sakın saçmalama! Burada değil, burada olmaz!”
Neden gelemiyordu? Buz çatlamıştı değil mi? Ne olacaktı? Hareket edersem düşecek miydim? Yutacak mıydı beni bu göl? Onca hayvanın canını yuttuğu gibi…
Bir an oldukça gerçek görünen bir hayal gördüm avuçlarımın arasında donmuş buzun üzerinde; elimden kan yayıldı etrafına, oldukça fazla miktarda kan… Aktı, aktı, aktı. Kara kızıllık bütün gölü kaplarken dizlerimin üzerinde yavaş hareketlerle ayağa kalktım ve şaşkınca baktım etrafa. Hayal mi görüyordum ben? Kafama diktiğim viskiden sarhoş mu olmuştum yoksa soğuk mu çıkarmıştı mantığımı kafamdan?
Kan. “Biliyor musun Kunt,” diye fısıldadım duymayacağını bile bile, ama başımı kaldırdığımda yavaş ve sağlam adımlarla buraya doğru yürüyordu. “Beni kan tutar aslında.” Gözlerimi etrafta gezdiriyordum. “Ama abim her zaman korkularımın üzerine gitmemi söylerdi.” Kurumuş dudaklarımı ıslattım ama ağzıma kanın metalik tadı gelmişti. “Ben de doktor oldum.”
Ağır çekim gerçekti. Kunt’un kararmış ela gözlerinin içinde endişenin can bulduğunu gördüm, dudakları aralanırken gözleri şaşkınlıkla büyüdü; bugün dördüncü kez duyduğum buzun çatlama sesi bu sefer çok, çok yakından gelmişti. Hemen üzerinde olduğum hat çatlamıştı.
Gözlerimi gözlerinden hiç çekmedim ama altımdaki buz kayarken ve soğuk suyu boylarken bir süre sonra görebildiğim tek şey karanlık oldu. Su karanlıktı. Ve kan dondurucu bir şekilde soğuk.
Nefesimi tutamamıştım bile ama ağzımı kapayabilmiştim hızla. Soğuk su beni kendime getiren şey oldu, başımı kaldırıp yukarıya bakabildiğimden bir karaltını gölgesini gördüm; ardından yukarı doğru yüzmeye çalıştım.
Saniyede bir milim ilerleyebiliyordum sanki. Ellerim, kollarım, tüm bedenim uyuşmuştu; ya şimdiye kadar izlediğim filmler, dibe batarken yukarı yüzmek hakkında yalan söylüyordu ya da su, beynimin doğru düzgün emir verebilmesi için uzuvlarıma, fazla soğuktu. Çok soğuk.
Kunt’un suya atladığını gördüm o sırada. O doğrudan bana doğru yüzerken eline uzanmak için çabaladım, nefesim kesiliyordu artık. Parmak uçlarımız değdi, ardından bugün çokça çekiştirdiği bileğimden sertçe yakaladı beni ve kendine doğru çekti.
Elleri kollarımın altında yüzeye çıktığımızda öksürüklere boğuldum, burnuma; genzime su kaçmıştı ve yanıyordu. Nefes alma ihtiyacıyla alabildiğim kadarını ciğerlerime doldurduğumda ellerim kopmuş buzun keskin köşelerine değdi, can havliyle tutunurken Kunt’un bacaklarıma sardığı kolu yardımıyla kendimi buzun üstüne atabildim sonunda.
Yüzüstü birkaç adım emekleyerek öksürürken arkamdan çıktığını görebilmiştim.
“Kalk,” dedi kendisi sanki soğuktan, sudan hiç etkilenmemiş gibi kolumdan tutarak beni kalkmaya zorlarken. Cevap vermedim, düşünemedim bile o an; yalnızca kalktım ayağa. Bilincim yerinde değildi, bunu biliyordum. Her ne kadar ayakta ve görüyor, duyuyor olsam da doğru düzgün tepki veremiyor, gözlerimi iki saniyeden fazla açık tutamıyordum.
Dikildiğim yerde sallanırken elimden kavradı, ardından daha fazla uğraşmak istemezmişçesine kollarını sırtımdan ve bacaklarımdan geçirdiği gibi bedenim havalandı.
Buzun tekrar çatladığını duydum.
Karayel’in uluduğunu duydum.
Karda hızla yürüyen adımları duydum.
Kapının açılırken çıkardığı gıcırtıyı duydum.
Ardından ayaklarımın üzerine bırakıldım, arkamda taş bir duvar vardı ve botlarımla montumdan kurtulmuştum ne zaman olduğunu fark etmediğim bir zaman diliminde. Ayakta kalmak için duvarlara tutunurken bir anda üzerime boşalan sıcak suyla birlikte çığlık atarcasına açtım gözlerimi o an, karanlıktı ve yeterince iyi göremiyordum ama bu sefer Ay’ın ışığı pencereden içeri vuruyordu ve gözlerim çabuk alışmıştı karanlığa.
“Manyak mısın kızım sen?” diye söylendiğini duydum Kunt’un öfkeyle, tam önümdeydi; kahrolasıca, tam önümdeydi. Benimle birlikte duş başlığının altındaydı ve ikimizin üzerine yağıyordu sıcak su. “Deli misin sen, söyle! Öldürmeye mi çalışıyorsun kendini? Niye çıkıyorsun gölün üstüne, niye koşuyorsun!”
Göğsüne vurmak, belki de ittirmek istedim ama o an tek yapabildiğim ıslak kazağının kumaşına dokunabilmek oldu, elleri bileklerimdeydi çünkü ayakta duramadığımı biliyordu. “Kurt,” dedim titreyen sesimle. “Altın postlu kurt. Peşimdeydi.”
“Peşinde kurt falan yoktu!” dedi tok bir sesle, kafam duvara yaslanmıştı istemsizce. Sanki kadehlerce alkol tüketmiş gibi sarhoş hissediyordum.
İskoç viskisinin beni bu denli çarpmış olmasına imkân yoktu. Orada gerçekten beni kovalayan bir kurt vardı… Hatta geyik.. Ben hayal mi görmüştüm gerçekten? Belki de çok fazla masal dinlediğimden ve farklı insanlarla karşılaştığımdandı son iki gündür. Üstelik buna kurtlarla arkadaş olmak ve çakalların elinden kılpayı kurtulmak da dahildi.
Kunt’un saçlarından akıp giden sıcak su çenesinden aşağı süzülüyordu. “Senin yüzünden!” diye bağırdım yüzüne doğru, ellerimi üzerinden çekerken ama dengede durmak zordu bu yüzden sırtım yeniden soğuk mermere yaslandı. “Senin dengesizliğin yüzünden!”
Üzerimize akan sıcak sudan duman çıkıyordu.
“Deli etme adamı Karaca!” Yumruğunu hemen yanımdan, duvara geçirdiğinde gözlerimi kapatıp yaslandığım yerde sıçradım ama yine kafeslenmiştim. Mermer çatlamıştı sanki. “Aç gözlerini, bana bak,” dedi tok bir sesle, verdiği nefes bile öfke rüzgârları gibi çarpıyordu tenime. Gözlerimi açtım. “Hayatını mahvedeceksin, bunu mu istiyorsun gerçekten? Bir daha normale dönme şansın olmayacak. İstesen de bırakmayacağım seni. Ya hep ya hiç. Sonuna kadar gideceğiz. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bunu mu istiyorsun?”
“İstiyorum!” Öfkeyle soluyordum ben de, göğsüm inip kalkıyordu sıkça aldığım nefeslerden. “Zaten hiçbir şey eskisi gibi olamaz!” Saçlarımın öndeki tutamları yanaklarıma, boynuma yapışmıştı. “Zaten hayatım mahvoldu!”
“Daha da kötü olacak,” dedi sert bir sesle, sanki bir rüya görüyordum ve beni sözleriyle uyandırmaya çalışıyordu. Ama bilmiyordu, bir ninni gibi dinliyordum dudaklarından dökülenleri; beni sarsarak yalnızca beşiğimi sallıyordu.
“Bırak daha da kötü olsun, Karyeli.”
“Zamanı bugüne, bu ana geri almak için yalvaracaksın Koralin.” Sesi bir fısıltı gibi çıkıyordu artık, gözleri gözlerimdeydi. Yüzlerimiz arasında bir karış mesafe bile yoktu. “Duaların karşılık bulmayacak.”
Bulmasın.
Şiddetle inip kalkan göğsümüz, ciğerlerimize dolan ılık hava, tenimize işleyen sıcak su buharı, aralanmış dudaklarımızdan çıkan sözler yalnızca yaklaşan fırtınanın habercisiydi. Fragmanı değil. Filmi değil. Kendisi değil.
Henüz değil. Yakında.
Siyam I Kış Güneşi ©2022 Epsilon Yayınevi
Telif hakları sebebiyle yalnızca 8 bölüm yüklüdür.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.