Siyam
Siyam
1. YOKUŞ AŞAĞI HAYATLAR
1.047 11

1. YOKUŞ AŞAĞI HAYATLAR

Verdiğim en büyük savaş kendimeydi.

Soğuktan donarken düşmanının yolu aydınlanmasın diye ateş yakmayan o kızdım ben. Açlıktan ölse gururundan gıkını çıkarmayan, kan midesini kaldırdığında korkusunun üzerine giderek Tıp kazanan, lüzumsuz muhabbet kurmayan ama gerek olduğunda da bülbül gibi şakıyan, nerede dur nerede hayır diyeceğini bilen, fikirlerini sonuna kadar savunan, idealleri; doğruları olan, o sessiz, bir rüzgâr esse uçacak gibi duran ama ayakları yere sağlam basan kızdım.

Şimdi bir üfleyişte duman olup kaybolacak mıydım?

Buraya kadar mıydı hayatım, bitmiş miydi?

Bütün dünya üzerine yıkılır gibi olur demişlerdi, yıkılmış mıydı?

Kalmış mıydım ben o enkazın altında?

Yoksa enkaz ben miydim şimdi?

“Karaca,” diye fısıldadığını duydum, yanımda oturan arkadaşım Öktem’in. Siyah bir minibüsün içindeydik federasyonun sağladığı, baştan aşağı simsiyah giyinmiştik herhangi bir gün gibi ama değildi işte, bugün farklıydı. Omuzlarıma dökülen siyah saçlarıma baktım, ardından başımdan kayacakmış gibi duran siyah eşarba; avuçlarımı açtım, titreyen avuçlarımı; ardından kafamı kaldırdım ve dudaklarımı birbirine bastırarak gözlerimi kapattım.

Karaca. Adım buydu benim.

Çok karaca gelirmiş annemin memleketindeki evine o gençken, korkarmış babası çıkacak da tüfekle vuracak diye, toplarmış eteğini yağmur çamur demeden kovalarmış karacayı uzağa bir yerlere. Bir gün bir tanesi sinirlenmiş, bir takılmış peşine; köyün aşağısına, çeşmeye kadar kovalamış annemi. Babam gelmiş o sırada, yoldan geçen, su içmek için duran bir yabancıymış, öyle diyor yani annem ben tanımıyorum babamı. Hiç tanımadım. İşte o karacanın inadı annemle babamı bir araya getirmiş ya, annemin aklı kalmış hep o günden sonra terk ettiği köyünün güzel karacalarında. Abimin ismini dedem koymuş belki ama annem beni görünce ısrar etmiş, “Kara gözlümün adı Karaca olsun,” demiş. “Gözü kara bahtı aydın olsun.”

Yolumu aydınlatan tek ışık bu şimdi benim, çünkü kimsesizim. Bugün daha bir kimsesizim.

Abimden de tırtıkladığım birkaç kıyafetin arasında, boyuma kollarıma uzun gelen oduncu gömleklerinin içinde kayboldu çocukluğum. Sessizce büyüdüm ben, ya da ben büyüdüm onlar çocukluğumu susturdular. Evin bütün gürültüsü abimdi; öyle har gür bir adamdı ki daha eve girerken kapıyı kapatışından anlıyorduk onun geldiğini. Benim masasında çalıştığım, annemin karşımda dolma doldurduğu mutfağa daha girmeden koridordan yemeği sorar, buzdolabını karıştırır bir dünya atıştırmalık doldururdu kollarına, daha sonra odasına gider akşama kadar çıkmazdı daha meydana.

“Senin o kollarındaki bütün Afrika kıtasının tek günlük yemek ihtiyacı,” derdim arkasından.

Hiç yürüyüşünü bozmadan odasına ilerlerdi dönmeden cevap verirken. “Benim bu kollarımdaki senin haftalık güvenlik mazotun.”

Her hafta şikayetten bir polis memuru dikilirdi kapımıza. Mahallede kavga etmediği çocuk yoktu, bana asılanları özellikle yavaş yavaş dövüyordu. Adım çıkmıştı mavi kapılı evdeki Karaca dokunulmazdır, diye. Herkes abimden korkardı çünkü, selam vermeye bile dilleri varmazdı okulda. Bir keresinde ortaokulda, sevgililer gününde bir çocuk masama bahçeden kopardığı kırmızı bir gülü bıraktı diye dikenleriyle yedirmişti çocuğa, karşısına geçip acı içinde çiğneyişini izletmişti hatta herkese. Ruh hastasının tekiydi. Ona göre herkes bana asılıyordu, ona göre evin önünden geçen her adam potansiyel hırsızdı, ona göre kıraathanedeki evli boşanmış demeden bütün adamlar annemi kendilerine almaya çalışıyordu.

Belki yaşadığımız yer ve gittiğimiz lise pek tekin bir yer değildi ama her zaman abarttığını düşünürdüm. Eskiden.

“Anne,” demişti bir akşam televizyonun karşısında annemin soyduğu elmalardan yerken, her hafta heyecanla izlediği bir dizinin önemli sahnelerinden biriydi. “Ben dövüşeceğim,” demişti gözlerini dikmiş tepkisini beklerken. Üniversite sınavı vardı ertesi sabah, o geceydi. Annem elindeki meyve soyduğu kabı masanın üzerine bırakmış, odasına gitmişti hiçbir şey söylemeden.

“Ona yapmamasını söyledim,” diye mırıldandım kendi kendime, gözlerimi bembeyaz, buz gibi olmuş ellerimden çekemiyordum.

“Efendim?” diye sordu Öktem, hafifçe bana doğru çevirmişti kendini arabada, yüzüme bakabilmek için biraz eğilmişti. “Ne dedin, Karaca?”

Ona yapmamasını söylemiştim. Sabahki sınava girip okuması, üniversiteyi kazanması gerektiğini söylemiştim. Gittiği spor salonunda boks eğitimi alan gençleri görüp kafayı takmıştı buna, biliyordum. Kendi de lisenin başından beri deli gibi spor yapıyordu ve dev gibiydi, koca bir kas kütlesiydi ama ne olursa olsun bunu yapmaması gerekiyordu. Okuyup meslek sahibi olmalı ve maaşlı bir işte çalışmalıydı, en azından annemin bizden istediği tek şey buydu. “Siz okuyup kendi ayaklarınızın üzerinde dik duracaksınız. Özgür olacaksınız, kararlarınız kimsenin eline bakmayacak,” derdi hep. Yapması gereken tek şey buydu.

O sabah evden çıktı ama bir daha dönmedi.

Seçimlerimiz attığımız adımlar, saptığımız yollardır derler; seçimlerimiz kaybolduğumuz karanlık sokaklar, çıktığımız ıssız yokuşlardır; seçimlerimiz nefes alışımızın tonunu, kalp atışımızın rengini belirler. Seçimlerimiz oturduğumuz sandalyede dik duran postürümüz ya da kambur sırtımızdır. Seçimlerimiz her şeyimizdir. Seçimlerimiz bizi var eder.

Bunca zaman dümdüz yürüdüğüm yolun ikiye ayrıldığını gördüğüm gece, başımı kaldırıp da bakmaya korktuğum gökyüzü üzerime yıkıldı. Bağdaş kurup oturdum soğuk ve ıslak bir kaldırımın üzerine, bir seçim yapmak istemedim.

Yapmak istemediğim seçimin bile, aslında bir seçim olduğunu fark ettiğim gece, göğsümde biten dikenli çalının dalları göğüs kafesime dolandı. Kalbi atmayan bedeni mezarlık çeker derler, ben her gün morg kapısının önünden ayaklarım yere sağlam basarken geçiyorum; bir gün oraya üzerimde beyaz bir örtüyle sedye üzerinde taşınacağımı biliyorum ama buz gibi bir kalple bile yaşanabiliyormuş hayat, yaşayabiliyormuş insan; bu yaşımda, bunca şeyin ardından anca fark edebiliyorum.

Okul kitapları yazmıyor bunları.

Aldığın eğitim hazırlamıyor seni hayata, sen kendini hazırlıyorsun yaşadıklarınla. Her yaşanmışlık bir tecrübe tohumu ekiyor zihnine, şansın varsa sulayabildiğin. Benim bahçemi yaktılar. Toprağım küstü mahsül vermedi. Annemin göğsünden emdiğim süt şuramda bir yerlerde, genzimde uyanıyorum her sabah, sabah olduğuna şaşıp kalıyorum; dünyanın döndüğüne, hayatın devam ettiğine hayret ediyorum.

Kayıplarına göre biçilmiyor ömrün. Keşke biçilse. O zaman ilk küreği ben vururdum mezar toprağıma.

Sıcak, zarif bir çift elin ellerime uzandığını fark ettim; sol elinin işaret parmağının üzerinde ölen köpeğinin dövmesi vardı bu ellerin sahibinin. Öktem’di. “Karaca,” dedi fısıldar gibi bir sesle. “Artık dışarı çıkmamız gerekiyor, biliyorsun değil mi? Defin işlemi gerçekleşecek. Seni bekliyorlar.”

Birçok ölüm görmüştüm, izlediğim ameliyatlarda masada kalanlar olmuştu; koridorun sonunda dikilirken, ellerim beyaz önlüğümün cebinde, profesörlerimin hasta yakınına acı haberi verişini gözümü bile kırpmadan izlemiştim defalarca kez. Hiçbirinde hiçbir şey hissetmemiştim. Gözlerinin içine bakmıştım, çaresizlik içinde gözyaşlarıyla dizlerinin üzerine çöken insanların; tek yaptığım da bu olmuştu.

Şimdi ben zihnimin içinde bir yerlerde çökmüştüm dizlerimin üzerine. Bak, diyordu bana hayat bir kez daha. Yine sevdiğin birini aldım elinden. Belki daha da alacağım. Sen o depremde çürük raporu alan binasın, yıkılacak mısın?

Yutkunarak “Yanında ağrı kesici var mı?” diye sordum kısılmış sesimle.

Öktem elini çantasına attı, bir süre içindekileri karıştırdıktan sonra umutsuz bir ifadeyle bana dönmüştü. Kalın kaşlarını çattı, ardından surat ifadesi aydınlandı. “Sanırım senin çantanda var,” dedi kuru bir sesle, siyah çantama uzanırken. Fermuarını açtı ve elini içine attı. “Annenin ilaçlarını içine atmıştım dün gece unutursun diye. Sanırım ağrı kesici de vardı aralarında.” Etiketli ilaçların arasından kahverengi cam şişeyi çıkardı, içindeki hapların birbirine çarparken çıkardığı tok ses sessiz aracın içinde yankılanmıştı.

Soğuk cam şişeyi alıp üzerinde yazanlarda gezdirdim gözlerimi. Morfin barındıran kırmızı reçeteli bir ağrı kesiciydi bu, her ne kadar kullanmam gerektiğini bilsem de o an başımdaki ağrıyı götürebilecek başka bir şey olmadığını biliyordum bu yüzden kapağı açıp yarısı beyaz yarısı sarı kapsüllerden birini dilimin üzerine bıraktım ve yuttum.

Bugünü atlatırsam hayatımın daha da kötüye gidemeyeceğini düşünüyordum ama bu yalnızca bir sanrıydı.

Öktem’e bakmadan uzanıp minibüsün kapısını açtım, sonbahar daha bir sert geçiyordu bu sene. İnsanın gözündeki yaşını buz sarkıtına çevirecek rüzgâr bir tokat gibi yüzüme çarparken oturduğum yerden kalkıp dışarı çıktım. Saçlarım ve başımın üzerindeki tül eşarp geriye doğru savruluyordu. Hemen arkamdan inen Öktem soğuktan burnunu çekip önümde dikilerek kayan eşarbı düzeltti ve saçından çıkardığı bir tel tokatla kafama sabitledi. “Düşürme olur mu? Yerler ıslak. Dün geceki fırtınada bir kafamızın üzerindeki çatının uçmadığı kaldı.”

Kafamı salladım hafifçe, ardından elimin tersiyle akan burnumu sildim ve gözlerimi etrafta gezdirdim. Mezarlığın aşağısından insan sesleri geliyordu ama iyi duyamadığımdan umursamıyordum, birkaç adım arabadan uzaklaşarak Hilmi Bey’i görmeye çalıştım, abimin antrenörünü. İleride, rüzgârda dalları savrulan ağaçların ve beyaz mermer taşlarının arasında bir hocanın önderliğinde kalabalık yapan tanımadığım birkaç kişiyi daha görüyordum; muhtemelen abimin takımından arkadaşlarıydı.

Ardından tozlu yolun üzerine bırakılmış üç çelenk gördüm; üçü de kocamandı ve üzerlerinde federasyonun gönderdiğini beyan eden taziye dilekleri yazılıydı. Bir ateş yükseldi boğazımdan yukarı, bu çiğ soğuğun ortasında alev aldım. Öktem aracın kapısını kapatırken dönüp adımlarımı çelenklere doğru attım. Bu araba, bu mezarlığın kapısına yanaşana kadar bilmiyordum aracı gönderenlerin de federasyon olduğunu. Dışarıda gazeteciler vardı tek tük. Hepsi yapacakları haberler için fotoğraf toplamaya gelmişlerdi, federasyon da ikiyüzlülük yapıyordu yanımda görünmek, medyanın öfkesini dindirmek için. Hatta onlar göndermişti medyayı mezarlık kapısına. Biliyordum.

İki çelengi ellerimle devirirken diğerine bir tekme savurdum dişlerimi gıcırdatarak. İleride, abimin yeni evinin, soğuk bir çukurun etrafına toplanmış insanların şaşkınlık nidaları eşliğinde bu tarafa döndüklerini biliyordum ama bu umrumda değildi.

“Karaca yapma,” dedi Öktem kolumdan tutup ezdiğim çiçeklerin üzerinden geri çekerek beni. Önüme geçip kabanımın üzerinden omuzlarıma koydu ellerini. “Yapma, boş ver. Değmez.”

“Değeceğinden yapmıyorum ki Öktem,” diye fısıldadım kuru bir sesle, aklımın içinde kaybolmuş bir şekilde. “Ne değdi ki zaten? Neye değdi ki?” Ellerinden kurtulup yanından geçtim o an, çelenklerden kopmuş çiçekler etrafa dağılmıştı. Bir tekme daha savurdum çelenge, tahtası ayağımın ucunu acıttı. “Kimi koruyabildim ki ben bu soktuğumun dünyasında?”

“Karaca, ne olursun yapma.”

“Neyi yapmayayım Öktem?”

“Kendini de onunla birlikte sokma toprağın altına.”

Saçlarım, tenime çarpan buz gibi rüzgârla birlikte uçuştu yüzüme doğru, görüşüm kapandı o an; dünyam karardı. Kurumuş dudaklarımı ıslatıp yutkunmak istedim ama ayaklarım bile bedenimi taşıyamayacak kadar yorgunken nefes alasım bile gelmiyordu.

“Gel,” dedi Öktem elini uzatarak bana doğru. “Gel, bitirelim şu işi. Bizi bekliyorlar. Seni bekliyorlar, Karaca. Hadi.” Bir adım attı bana doğru. “Hadi, tut elimi.”

Eline baktım, ardından bitirelim şu işi diyen gözlerine; bitirmek istemiyordum ki ben bu işi. Bitiremeyecektim ki hiç içimde. Öktem neyden bahsediyordu? Kim bekliyordu ki beni bu yolun sonunda? Birlikte yürümek istediğim herkesi kaybetmiştim ben bu hayatta. Tutmak istediğim hiçbir el yoktu.

Bir yaş süzüldü gözümden aşağı, sıcak bir damla yaş; soğuktan buz tutmuş, kurumuş tenimden aşağı süzüldü içime doğru. Tuzu tenimi yaktı, suyu da göğsümü. “Kızım gel buraya ya,” diye homurdandı Öktem ağlamaklı bir sesle elime uzanıp beni kendisine doğru çekerken. Benim kollarım iki yanımda asılı kaldı kırık dallar gibi ama onunkiler şefkatle bana sarılmıştı. “Bak biz daha yeni yeni tanıyoruz birbirimizi ama birlikte bir yola çıktık, değil mi Karaca? Birlikte bir eve çıktık. Ben sarılmayı sevmem, sen de sevmezsin biliyorum ama bu kollar bundan sonra sana hep açık olacak. İstediğin zaman ahtapot gibi yapışıp bütün sweatshirtlerimi salya sümük edebilirsin. Söz kızmayacağım.”

Sertçe nefes verdim gülercesine ama gülmekle yakından uzaktan alakası yoktu ifademin. Öktem de benim gibi sert bir kızdı, baharatlı parfüm kokardı ne zaman yanımdan geçse. Bir süredir aynı evde yaşıyor olmamıza rağmen birbirimiz hakkında hiçbir şey konuşmamıştık oturup da, bu yüzden benimle buraya gelip destek olması çok şey ifade ediyordu.

Kimse yokken yanında olan insanlar çok şey ifade ediyordu.

Kafamı sallayarak geri çekildim, çıktım kollarının arasından, burnumu çekerken başımı eğip derin bir nefesle kaldırdım ardından. “Tamam,” dedim ona kısık bir sesle, ne zaman kısıldığını bilmediğim sesimle. Bir kolunu omzuma sardı Öktem yan yana yürürken, yolun kaldırımından çıkıp mezarlığın içine girdik ve taş yolda yürümeye başladık. Dökülmüş yapraklar ayaklarımızın altında çatırdıyordu, sanki acımasızca vakti geldiğinde giden insanları hatırlatmak için vardı Sonbahar bize. Bir küfür gibiydi yaşadığım şu güne.

Vakti geldiğinde mi? Hayır. Benim abimin vakti gelmemişti. Onu göndermişlerdi. Onu koparmışlardı. Onu yok etmişlerdi. Onu öldürmüşlerdi.

“Gel kızım, gel,” dedi Hilmi Bey, diğerlerinin arasından geçmem için bana yer açarken. Boş tabutun yanında, çukurun hemen önünde bir hoca dikiliyordu ve beyazlar içerisindeydi. Başında kavuk, elinde bir kitap vardı.

Korkudan titreyen gözlerimi yavaşça indirdim ayaklarımın önündeki çukurun dibine; beyaz bir kefen vardı tahtaların altında, görebiliyordum. Bana göstermemişlerdi. Ben görmek istememiştim ya da, hatırlamıyordum. Lanet sabahı hatırlamıyordum. Adımı bile hatırlamıyordum.

“Dev gibi adamdı benim abim, sığmaz bu dar çukura,” dedim titreyen sesimle, gözlerimi aşağıdan çekmeden. “Yanlış adamı gömüyorsunuz siz.”

Beni rahatlatmaya çalışarak elini sırtımda gezdiren Öktem’i kolundan ittirdiğimde bakışlarım hoca efendiye, ardından Hilmi Bey’e çıktı. Etrafımızdaki takım arkadaşları yere bakıyordu yalnızca. “Ona neden söylemediniz?” diye sordum cevaplarımı istercesine, haykırmak istercesine; ama yalnızca kısık bir sesle. “Ona neden eve dönmesini söylemediniz?”

Hilmi Bey’in burun delikleri genişledi, gözlerini üzerimden çekerek yere çevirdi o da. “Bana bakın,” dedim sert ama titreyen bir sesle. “Ne olursunuz bana bakın,” diye mırıldandım. “Neden pes etmesini söylemediniz?”

“Abin gururlu bir adamdı,” dedi Hilmi Bey, ellerini önünde kavuşturarak. “Maçı yarıda bırakmak istemedi, bunu bir leke olarak görecekti.”

“Hilmi Bey,” diyerek araya girdi Öktem. “Bunlar burada konuşulacak şeyler değil.”

“Lütfen sen karışma Öktem.” Sesim bir çivi gibiydi, o an bulabildiğim en büyük çekiçle çoktan birçok noktasından çatlamış duvarıma çaktığım.

“Ne bekliyorsunuz?” diye sordum takım arkadaşlarına dönerek, ikisinin elinde kürek vardı ve bir toprak yığınının yanında dikiliyorlardı. “Siz öldürmediniz mi abimi? Neden şimdi gömmüyorsunuz?”

“Karaca Hanım,” dedi Hilmi Bey lafını bastırarak. “O nasıl söz? Onların bir suçu varsa eğer bu da yalnızca sonuna kadar abinize destek olmaktı.”

“Sonunda ne oldu peki?” Gözlerimi Hilmi Bey’den, kürek tutan arkadaşlarına çevirdim keskin bir öfkeyle. Burnumdan soluyordum. “Destek olduğunuz tek şey ne oldu sonunda? Omuzlarınızda taşıdığınız tabutu mu?”

Bakışlarını yerden çekmeyen arkadaşlarının birinin gözlerini kapatarak yutkunduğunu gördüm o an, aralanan ağzından içeri Ekim soğuğunu çekti ve “Biz, ilk toprağı siz atmak istersiniz diye beklemiştik,” dedi kuru bir sesle. Gözlerime bakmıyordu.

Suçlamalarımın ağır olduğunu ve bu abimin riski göze alarak bu mesleği yaptığını biliyordum ama sağlıklı düşünebilmek o kadar zordu ki.

Kendimi toparlamak istercesine gözlerimi kırpıştırdım ve başımı çevirerek derin bir nefes aldım o an. Bunu yapabilecek miydim? Yapabilir miydim? Ellerim titriyordu, yumruklarımı sıkıp açarken uzun ve sivri tırnaklarımı avuçlarıma batırdım odaklanmak istercesine. Alt dudağımı dişledim titreyen çeneme rağmen, kanın metalik tadı kaçtı genzime.

Uzat dercesine elimi kaldırdım havaya, tahta sopasını tuttum küreğin. Bana bunu yaptırdın, diye fısıldadım içimden. Bana bunu yaptırdınız.

Islak toprak tahtaların üzerine yağarken çıkan ses kulaklarımdan içeri zihnimde yankılandı. Bir yaz akşamı salondaki masada ders çalışırken pencereye vuran yağmurun sesini hatırlattı bana; annem her Salı pazara giderken mutfakta ocağa yemeği bırakır, bana emanet eder, öyle çıkardı. Ben de itinayla yakardım o yemeği. Abim anlardı yanık tadından annemin yine yanlış kişiye güvendiğini, dalaşırdı benimle akşam sofranın ortasında.

“Ben sana ders çalışma demiyorum ki Karaca, sen yine dersine çalış ama x’in karekökünü bulana kadar bir yemeğe de bak yani…”

“Ben annemin evden çıkışını bile duymuyorum ki, nereden hatırlayacağım yemeğin altını kapatmayı ya?”

“E kızım ben sana mutfakta çalış dersini demedim mi?” derdi annem o zaman.

“Salondaki masa daha geniş,” derdim.

Toprakla kapandı abimin mezarı. Birkaç gül, birkaç karanfil atıldı üstüne. Dualar okundu, ardından birer birer eksildiler kalabalıktan. Takım arkadaşları mezarlık yoluna doğru yürüdüler, yanımdan geçerken bir şeyler söylediler ama yalnızca mırıldanışlarını duymuştum sanki. İç içe geçmiş kelimeler ne okunuyor ne duyuluyordu ben kafamın içinde kaybolmuşken, hiçbir değeri yoktu o an sarf ettikleri sözlerin.

Hilmi Bey önümde durduğunda başı eğikti. Elini omzuma koydu bir durakta soluklanır gibi, sakalını sıvazladı ardından, seslice sıkıntılı bir nefes verdi ciğerlerinden kaçan. Dudakları oynadı, gözlerime baktı, dinledim onu ama hiçbir şey duyamadım. Sanki yakınımda bir bomba patlamıştı ve kulaklarım zarar görmüştü desibelden, yalnızca bir uğultu vardı o an.

Öktem’le yalnız kaldığımızı fark ettiğimde bakışlarım toprağın üzerine bırakılmış çiçeklerde geziniyordu.

“Abini tanımıyordum Karaca ama tanışsaydık eminim senin gibi başı dik, asi, sert biri olduğunu düşünürdüm. Eh, senin kadar güzel bir kardeşe sahip olduğuna göre kendi de yakışıklıydı.” Öktem hemen yanımda, belki bir adım gerimdeydi ve eli omzumdaydı. Sözlerini dinlerken yutkunarak gözlerimi topraktan kaçırmıştım. Yağmur atıştırmaya başlamıştı.

“O, senin bana uygun bir arkadaş olmadığını söylerdi,” diye mırıldandım derince bir nefesi kurumuş dudaklarımdan dışarı bırakarak. “Önce dış görünüşüne göre yargılardı seni istemsizce, sürekli saçlarını boyadığın ve bir sürü piercing ve dövmeye sahip olduğun için farklı şekilde yetiştirildiğimizi ve başıma iş açacağını düşünürdü. Benim içimde kendi pisliğimde boğulduğumu bilmeden. Sonra zamanla hatasını anlar, ısınırdı sana.”

“Sahi Karaca,” dedi Öktem, kuru bir sesle. “Abinden hiç bahsetmemiştin. Hele boks maçlarının önemli isimlerinden biri olduğunu asla bilmiyordum.”

“Uzun zamandır birbirimizle iletişim kurmamıştık.” Başımı hafifçe Öktem’e doğru çevirdiğimde omzumdaki eli kaydı, bir adım atıp karşıma geçti. Suratında ağır bir ifade vardı, sürekli dudaklarını birbirine bastırıyordu; bu da ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilmediği anlamına geliyordu.

Cebindeki telefonun çalmaya başladığını duyduğumuzda ikimiz de bakışlarımızı onun montunun cebine çevirdik. “Özür dilerim,” dedi hızlıca, elini cebine atıp telefonunu çıkartırken. “Kapatmam gerekirdi. Kusura bakma…” Aramayı sonlandırmak için telefonun kenardaki kapa tuşuna basacağı sırada gözleri ekrana sabitlenmişti.

Açması gerektiğini fark etmiştim. “Aç istersen,” dedim yutkunarak.

“Açamam,” diye mırıldandı. “Kafenin müdürü arıyor. Açarsam kesin beni işe çağıracak, ek mesai yaptıracak.”

“Açmazsan kovmaz mı?”

“Kovsun,” dedi Öktem tok bir sesle, sertçe. “Şu an olmam gereken yer burası.”

“Öktem…” Sözlerimi toparlamaya çalışarak bakışlarımı etraftan çektim ve çiseleyen yağmurun altında toprak kokusunu çektim ciğerlerime. “Sen git. Ben biraz daha burada, yalnız kalmak istiyorum abimle. Daha sonra bir taksiye biner eve dönerim. Akşam görüşürüz.”

“Ama Karaca…”

“Kiramızı ödememiz gerekiyor ve her seferinde geciktiriyoruz, böyle giderse Kış’ı sokaklarda geçireceğiz.” Telefonu hâlâ çalıyordu, başımla ekranı işaret ettim. “Senin burada yapabileceğin bir şey kalmadı.”

Öktem’in şaşkın ve mahçup bakışları gözlerimdeydi. Her ne kadar kafası karışık olsa da lafımı dinlemeli ve gitmeliydi, söylediklerim dürüst hislerimdi, burada yapabileceği hiçbir şey yoktu ve eğer evden atılırsak başımız belaya girecekti.

“Tamam,” dedi Öktem son anda aramayı cevaplayarak. “Sakın hava kararana kadar kalma, bu gece sıcaklıklar sıfırın altına düşüyor. Hasta olursun. Taksiyi de çağır mezarlığın içine gelsin, dışarıda gazeteciler var.”

Kafamı salladım. Ardından Öktem telefonu “Efendim Fırat Bey?” diye cevapladı adımları taş basamakların üzerinde ilerlerken, arkasını dönmüştü ve sık dikilmiş uzun ağaçların arasındaki geniş yola ilerliyordu. Federasyonun aracı hâlâ oradaydı ama asla tekrar binmeyecektim o minibüse. Her ne kadar herkes gitmiş olsa da şoförün içeride gazete okuduğunu görebiliyordum, orta yaşlı kel bir adamdı.

Gözlerim bir süre etrafta gezindi, ileride, metrelerce ileride başka birinin gömüldüğünü görebiliyordum bu mesafeden. Bir sabah gelip akşama kadar dolansam burada kaç insanın defnedildiğini izleyecektim? O kadar sık mı doluyordu açılan mezarlar? Birkaç metre ileride toprak bir arazi ve terk edilmiş iş makineleri vardı, muhtemelen yemek molasına çıkmıştı işçiler. Onların daha bugün açtığı çukurlar, ben haftaya geldiğimde şu an yaşayan insanların soğumuş cesetleriyle mi dolmuş olacaktı?

Alçalan göz kapaklarımla birlikte toprağın üzerinde abimin gömüldüğü tepeliğe döndüğümde yağmur kirpiklerime yağıyordu. Başımı kaldırdım karşımda dikilen siyah silüete doğru, bakışlarım buz kesti.

Katil.

Acıyan gözlerimi kırpıştırmadan, sanki bir el boğazıma yapışmış ve soluk borumu tıkamış gibi ihtiyaçla aralanan dudaklarımın arasından nefes almaya çalıştım ama alev almış ciğerlerime çektiğim oksijen değil benzindi sanki. Benzin soluyordum. İçim yanıyordu ama aynı zamanda çok üşüyordum.

Baştan aşağı simsiyahtı, yalnızca neredeyse altın rengine çalan ela gözleri bir renk barındırıyordu üzerinde. Çamur olmuş botlar, pantolon, uzunca bir kaban… Saçları dağılmıştı. Gözleri kızarmıştı. Dudakları kurumuştu. Bakışları o geceden çok daha cansız, durgun ve sessizdi.

“Sen ne hakla geldin buraya?” diye sordum buz gibi bir sesle, donmuş parmaklarımı avuç içime kıvırarak; yumruklarımı öyle bir sıkıyordum ki tırnaklarım avuç içimi kesiyordu. “Senin burada ne işin var?” Çatılan kaşlarım kara gözlerimin üzerinde bir bıçak gibi keskinleşmişti.

Adımlarım mezarın etrafından dolandı, yağmurda sulanmış bir çamur batağına bastım ama şaşmadan ona doğru ilerledim. Bir saniye olsun bir santim bile hareket etmemişti. “Katil,” dedim soluk alışlarım sıklaşırken. Gözlerini kırpmadı bile, çekmedi gözlerimden. Göğsünden ittirdim onu. “Katilsin sen,” diye fısıldadım, göz kapakları kapandılar; duymak istemiyor muydu yoksa öfkeli miydi? Öfkesini mi sakinleştiriyordu? O mu öfkeliydi? O mu?

“Niye geldin buraya?” diye sordum bu kez daha sert ittirirken, bir adım gerilemişti. O geriledikçe ben üzerine gidiyor, daha da ittiriyordum onu. “Vicdanını mı rahatlatacaksın? Niye? Yine çıkıp o arenada başkalarını da yumruklarınla öldürmek için mi? Başka evlere de ateş düşürmek için mi?”

Bir şey yapmıyordu. Hiçbir şey yapmıyordu. O maçta abimin kaya gibi sert yumruklarıyla bir santim kımıldatamadığı adam şimdi ben ben ittirdiğimde karton bir maketmiş gibi sarsılarak geriye adımlıyordu. “Allah kahretsin seni!” diye bağırdım son bir güçle tekrar iterek onu, bu sefer birkaç adım sarsılmıştı geriye. Ellerim kopsaydı da dikmeseydim yaranı. Dilim kesilseydi de yine de gidip şikayet etseydim seni federasyona. Sessiz kalmasaydım.

Seni ben öldürseydim o gece ama sen abimi öldürmeseydin.

Boğazımdan yukarı tırmanan acı boylu boyuna çizmişti içimi, gözlerimin yalnızca yanmadığını; ağladığımı, ne ben fark edebilirdim ne de o ayırt edebilirdi yüzüme vuran yağmur damlalarından. “Ne olacak şimdi?” diye sordum çöken omuzlarımla birlikte öfkeyle, nefretle bakan gözlerime gizlediğim bir çaresizlikle yüzüne bakarken. Defalarca kez vurdum yumruklarımı göğsüne. “Ne olacak şimdi söyle? Söyle bana, bir şey söyle, konuş hadi! Konuş, aç ağzını lanet olası!”

Kaşları çatılmıştı. Alnına düşmüş saç tutamlarından, kirpiklerinden, burnunun ucundan, çenesinden aşağı süzülüyordu yağmur damlaları ama o ne sıktığı çenesini açtı ne de tek kelime çıkardı ağzından. Ait olduğu yer parmaklıkların ardıydı ama o burada dikiliyordu. Adalet yalnızca güçsüzlere mi işliyordu? “Hangi cüretle geldin sen buraya?” diye sordum burnumu çektikten sonra, alt dudağımı ağzımın içine yuvarlarken. “Git.”

Bir adım attım ona doğru gözümü bile kırpmadan, arkasındaki bayır yolu gösterdim mezarlığın çıkışına doğru. “Git!”

“Gidemem,” dedi kuru bir sesle, yutkunmuş ve gözlerini kapatmıştı o an. Şaşkınlıkla dudaklarından çıkan kelimeye baktım nabzım hızlanırken, sanki izini yüzünde görebilecekmişim gibi. Sesi hatırladığım gibiydi, kalın ve tok. Fakat o gece duyduğumda bende merak uyandırırken, şimdi yalnızca midemi bulandırıyordu.

“Özür dilerim,” lafını duydu kulaklarım, şok içerisinde öfkeyle kaşlarımı çattım. Sert bir tokat sesi yağmurun kaldırımlarda yankılanan sesine katıldığında ne ara arayı kapatıp ne ara elimi kaldırdığımı bile hatırlayamamıştım ama çarpmıştı elim yanağına. Bir refleks gibi. Yine olsa, daha sert atardım, bu sefer elimi koparırcasına.

Tokadın şiddetiyle yana dönmüş suratına baktım, kızarmaya başlayan beyaz teni yağmur sularıyla ıslanmıştı. Gözlerini sertçe kapattı, dudaklarını ıslatırken yanakları içe göçmüştü.

“Senin bu lafı kullanmaya hakkın yok,” diye mırıldandım burun deliklerim gözlerimden akan yaşlara sebep genişlerken, hafifçe salladım kafamı iki yana. “Sana maçı iptal et demiştim.” Söylemiştim. Farklı bir nedenden de olsa, bir doktor olarak hastama hitap ediyor olsam da o an bunu söylemiştim. “İptal edeceğime ölürüm daha iyi demiştin,” diye devam ettim kısılmış sesimle, hiddetle gözlerinin içine bakarken. Bir karış vardı aramızda. “O zaman öl demiştim.” Yutkundum, fısıldarcasına sordum ona. “Neden ölmedin?”

Gözleri aşağı çevrildi, ardından önüne, bana doğru döndü ve nihayet gözlerimin içine baktı. Harelerinde hiçbir duygu taşımıyordu, gözlerine bakmak bana dümdüz bir duvara konuşuyor hissi veriyordu ve bu da göğsümde yanan öfke ateşini harlıyordu. Ona tokatı bastığım elim karıncalanmaya başlamıştı.

Kalın dudakları aralandı, bir nefes çektiğini hissettim içine. Kaşları gergindi. “İkimizin de sağ çıkması gerekiyordu o geceden.”

“Ama o öldü,” diye bağırdım boğazımdan yükselen öfkeyle, çenem kasılmaktan uyuşmuştu ve boynumdaki damar patlayacakmışçasına bir nabızla atıyordu. “Sen neden ölmedin?”

Bakışları hiç değişmiyordu, ela gözlerinin üstüne konuşlanmış kalın kaşları yalnızca çatılıyor ve çene hatları kasılıyordu ama hepsi buydu. “Ölmedim,” dedi tok bir sesle.

“Öldürdün,” diye mırıldandım sert bir yutkunuşla, yüzümdeki yağmur damlalarını elimin tersiyle silerken. Sildiğim gözyaşlarım mıydı yoksa yağmur damlaları mıydı bilmiyordum. “Onu sen öldürdün.”

“Ben öldürdüm,” dedi buz gibi bir sesle.

İtiraflar da can alabilirdi bazen, sen yarana uzanan her neşteri doktorlar mı vuruyor sanıyordun? Kanamanı durdurup kesiği diker mi sanıyordun? Bir lafı, sen söylediğinde silahın emniyeti kapanıyorken, bir adam ağzına sürdüğünde kurşun da atılabilirdi bazen. Sen, namlu sana dönük değildi diye kurşun sana saplanmaz mı zannediyordun? Tenini yarmaz, etini parçalamaz, kanını akıtmaz mı zannediyordun?

Kelimeler de kurşun olabilirdi bazen. Sen yaran görünür değil diye, vurulmadın mı zannediyordun?

“Allah kahretsin,” diye mırıldandım, ayaklarım yere basıyorken sanki yer ayağımın altından kayar gibi geldiğinden dengesizce, dik durmak istercesine bir adım atmıştım geriye doğru. “Allah kahretsin seni!” diye bağırdım bu sefer güçlü bir sesle, koşarak yaklaşan adım sesleri kafamın içinde kaybolmuştu. Artık duyduğum sesler tok, bulanık ve hayal gibi geliyordu.

İki elimle birden tüm gücümle, ayakta duran postürünü yıkmak, yere sermek için göğsünden ittirdim onu ama kollarım başka eller tarafından engellenmişti, geriye çekilmiştim.

“Hanımefendi,” dedi yabancı bir adam hemen yanımdan, şaşkınlık ve korkuyla ona döndüğümde başındaki lacivert şapkayı ve omuzları ıslanmış üniformasını fark etmiştim. “Hanımefendi lütfen sakin olun.”

“Sen öldürdün!” diye bağırdım boğucu yağmurun içinde, kafama düşen dolu tanelerini hissediyordum ama acı hissedebildiğim bir duygu olmaktan çıkmıştı artık. “Sen öldürdün onu!”

“Hanımefendi, lütfen… Araç şurada.” Üç polis memurundan biri onun yanında dikiliyordu, ikisi beni kollarımdan tutmuş aksi yöne çevirmeye çalışıyordu. Baygınlık mı geçiriyordum? Kendimde miydim? Kriz miydi bu içinde bilincimi kaybettiğim? Kollarımdaki eller çekilseler yere yığılacakmış gibi hissediyordum.

Dönmek istemiyordum ama onların yönlendirdiği şekilde ilerliyordu ayaklarım. Arkama bakmaya çalıştım, kafamı çevirmeye çalıştım ona doğru; bütün hayatımı içine sıkıştırdığı tahta, tekerlekli çekeceğin ipini yokuşun başında bırakan adama doğru. Yumruğunu abime geçirirken emniyetini kapattığı silahı da göğsümde patlayan adama doğru. Kış soğuğunun ortasında ince bir kabanlayken beni cayır cayır yakan adama doğru.

“Sen öldürdün,” diye fısıldadım gözlerinin içine bakmaya çalışarak ama gözlerim buğudan doğru görmüyordu. Oradaydı değil mi? Hâlâ orada dikiliyordu. Ayakları yere basarken başı bana çevriliydi, yalnızca bana bakıyordu. Yanındaki polis memurunu dinliyor olsa bile gözlerini üzerimden çekmiyordu.

Sen öldürdün, diye fısıldadım kendi kendime, bir arabanın arka koltuğuna bindiğimde arkamdan kapanan kapının yağmur damlaları tarafından istila edilmiş camına dikerek gözlerimi.

O camın buğusunda bir çift altın hareli ela göz gördüm. Sen öldürdün.

Ben öldürdüm, diye fısıldadı o gözler.

Yorumlar

1. YOKUŞ AŞAĞI HAYATLAR

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.