3. KAİRA DAĞI
Hayatınız bir ip söküğü gibi dağılmaya başladığında; ilk darbeyi ne zaman aldığınızı da, ilk parçanın ne zaman koptuğunu da unutuyorsunuz. Güne başlarken giyindiğiniz tertemiz tişörtünüze kahvaltıda zeytinyağı bulaştırmaktan farksız bu durum. Kalan öğünlerde daha ne dökmüşsünüz, kolunuz kapağı açık pilot kaleme değmiş de mürekkebi mi bulaşmış, ıslatmışsınız kenarı buruş buruş mu olmuş… Umrunuzdan çıkar o tişört artık.
Ama hayat, ertesi gün değiştirebileceğiniz bir tişört değil.
Bu yüzden geçmişin size yolda yürürken çelme takmasına izin veremezsiniz. Geceleri uyuyamıyor musun? Uyuyacaksın. Acın göğsünü mü dağladı? İzi mi kaldı? Öyle bir unutacaksın ki, tenine kazınan iz sana çocukken kolundan yapılan aşının bıraktığı iz kadar normal gelecek. Gözün değmeyecek. Umrundan geçmeyecek.
Ali Fuat Dinçer, ağzından çıkanları kendi de dinliyor muydu emin değildim ama beni o kafede gözlerimden taşan şaşkınlığımla, göğsümden akan öfkemle bırakıp gittiğinde bir süre masanın üzerinde bıraktıklarına odaklı kalmıştı gözlerim. Garson kız, soğumuş kahve bardaklarını toplayıp masanın üzerine bırakılan yirmiliği alırken “Yine bekleriz,” dedi gergince ve kasaya ilerledi.
Abini ne kadar iyi tanıyordun, Karaca?
6 yıl bir insanı ne kadar değiştirebilirdi ki? Öte yandan, Ali Fuat Dinçer’in kast ettiği abimin kişiliği değil de yaşadıkları gibi gelmişti. Yıllar geçerken federasyonun bünyesinde büyümüş, yurt içi ve yurt dışı birçok maç ve organizasyona gönderilmişti. Günümüz dünyasında başına diktikleri bir patron ve menajerle kendisi pazarlanmıştı yani. Başına bir bela açmış olabilir miydi? Ama bunun o geceki maçla bir ilgisi olur muydu ki?
Abin sırları olan gizemli bir adamdı, demişti. Bilmesini istemediği hiçbir şeyi kimse öğrenmedi.
Maç gecesinin kaydı. USB’yi kağıdın içine bürüyüp montumun cebine attıktan sonra beremi düzeltip çantamı aldım ve kafeden hızlı adımlarla çıktım. Etrafta tek tük yürüyen insanlar vardı ama hiçbiri az önce kapıdan çıkan antrenör değildi. Ya ben içeride fazla vakit harcamıştım, ya da adam çıktığı gibi bir taksiye atlayıp toz olmuştu.
Adımlarım otobüs durağına ilerlerken gözlerimi ayağımın altında ezilen kar yığınlarına odaklamıştım. Temiz değildi, çamur olmuştu her yer ama kar yağmaya devam ediyordu. Bir rüzgâr, altında durduğum ağacın dallarını sallandırdığında üzerinde biriken kar kafama ve omuzlarıma dökülmeye başlamıştı ama o an’a, o caddeye, o otobüs durağına dönemiyordum; kafamın içinde bir yarık açılmıştı ve ben o yarığın içinde yaşıyordum.
Bunu izle. Sonra düşün. Neden içinde kan, silah, terör olmayan bir kaydın kamuoyuna ve hatta taraf avukatlara bile yasaklandığını düşün.
Abimin ölümünün arkasında düşündüğümden çok daha derin ve pis işler olabilir miydi? Her ne kadar maç kaydının başta yasaklanmasını şüpheli bulsam da o gece arenada binlerce insanların dövüşü izlediğini bildiğimden bir bit yeniği aramamıştım. Belki de yanlış yapmıştım.
Paçayı kolayca sıyıracağız çünkü haklıyız, demişti. Nasıl mümkün olabilirdi? Nasıl haklı olabilirlerdi? Abim, başına aldığı sert darbelerden dolayı yüzü tanınmaz hâldeyken ölmüştü o ring’de. O adam bir ölüm makinesiydi. Yaptığı şey ne dövüş sporuydu ne de bir yararı vardı kimseye. Abim bir hiç uğruna ölmüştü.
Fakat Ali Fuat Dinçer’in kafeden çıkmadan önceki son sözlerini unutamıyordum. Gerçekten sporcusuna bu kadar güveniyor muydu? Nasıl emin olabiliyordu? Bana bir teklifte bulunmuştu, bu teklif neleri kapsıyordu? Abimin yıllarını geçirdiği çevreyi görme fikri ne kadar düşünürsem düşüneyim elimin tersiyle itebileceğim bir fırsat değildi. Yıllar önce kaybettiğim adamı yeniden bulma şansını elde edemeden onu toprağa vermiştim ben, şimdi iki cihan bir araya gelse biz yeniden yan yana dikilemezdik.
Eve döndüğümde ilk yaptığım şey üzerimde kurumuş terimden arınmak oldu banyoda. Daha sonra yeniden ıslanan saçlarımı bu sefer kuruttum ve hızlıca valizimi hazırladım. Öktem evde yoktu ama yaptığı kreplerden bırakmıştı bana, ısıtıp arasına fındık kreması sürdükten sonra mideye indirmiştim.
Kırmızı berem hariç simsiyah giyinmiştim her zamanki gibi; bacaklarımı saran bir pantolon, kalın tokalı bir kemer, kalın bir kazak, kalçamı geçen kalın montum ve dizlerime gelen bağcıklı kalın taban botlarım vardı üzerimde. Valizim büyük değildi, zaten Bolu’daki köy evinde de eski birkaç parça kıyafetim olduğunu biliyordum.
Evin kapısı üç kere sert çekişimde anca kapandı. Alttan ve üstten kilitleyip merdivenlerden aşağı bir kat taşıdım valizimi, ardından tekrar otobüs durağına yürümek için kaldırıma çıktım. Çantamın içindeki telefon bu sırada titreşmeye başlamıştı. Spor salonundayken kapatmıştım ama daha sonra eve geldiğimde şarj ederken açmıştım yeniden.
Numara, beni son birkaç haftadır arayan tanıdık numaralardan biriydi. Bir saat öncesi yaşanmamış olsa tereddütsüz kapatacağım aramayı cevapladığımda durağa gelmiştim yeniden, bu sefer etraf boş ve sessizdi çünkü yeniden kar yağışı başlamıştı.
“Alo?”
“Benim Karaca, Ali Fuat,” dedi karşı taraftaki kalın ve pürüzlü ses. Gözlerimi kapatıp yutkunarak derin bir nefes aldım. O olduğunu tahmin etmiştim. “Kaydı izledin mi?”
“Hayır, henüz izlemedim.” Vaktim yoktu. Hava şartları giderek kötüleşiyordu ve otobüsümü kaçırıp bir sonraki seferlerin iptal olduğu haberiyle eve dönmek, yılbaşını yalnız geçirmek istemiyordum.
“Kayradağ’a gidecek misin?”
“Gerçekten gidip o pisliği size getireceğimi düşünüyor musunuz? Çünkü kafedeyken gayet aklınız yerinde gibi görünüyordu, gerçi meseleyi ilk açtığınızda sezmiştim biraz ama…”
“Karaca, bu iş çocuk oyuncağı değil. O, İstanbul’a dönmezse bu mesele kapanır. O zaman o gece gerçekten ne oldu, hiçbirimiz öğrenemeyiz.”
“Peki, tamam,” dedim seslice nefes verirken. “Diyelim ki o gece başka bir şeyler oldu ve bütün bunlar onun ve yumruklarının suçu değildi. Abimi o öldürmedi. Birinci sorum şu, bundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?”
Telefonun diğer ucundan bir kapının kapalış sesi geldi, muhtemelen kendine yalnız kalacağı bir alan sağlıyordu. “Seni anlıyorum Karaca, şüphe etmekte haklısın. Muhtemelen emin gözlerle baktığın bir olayın içinden çıkıp masallar anlatmak isteyen yaşlı, deli bir adam gibi görünüyorum sana ama sorun şu ki, farklı noktalardayız. Farklı noktalardan bakıyoruz bu meseleye. Ben her şeyin içindeyim, bütün dairenin; sense kenarından bile geçmiyorsun. Geçmiyordun yani, o geceye kadar. Kaydı izle. Sen karar ver. Benim için hava hoş, yayarım götümü işime bakar paramı alırım. Camiada tanınan ve rağbet gören bir antrenörüm. Ama sen kendi hayatını da o çocuğun hayatını da sonsuza dek karartmış olacak ve o gece ne olduğunu öğrenme şansını kaybetmiş olacaksın. Sence bu riske atabilceğin bir şey mi?”
“Onun hayatını ben karartmadım!” diye bağırdım telefona doğru, aniden içimde yükselen bir öfkeyle. “Kendi hayatını kendi kararttı.”
“Bunu söylemek için çok erken. Henüz hiçbir şey bilmiyoruz.”
“Neden gidip getireyim onu size?”
“Çünkü sana gerçekleri verebilecek tek kişi o.”
Telefonu kapatıp kar yığının üzerine fırlatmak için öfkeyle kaldırdım kolumu ama atarsam ya kırılır ya da içine su kaçar ve bozulurdu. Nasıl olurdu da bana gerçekleri verebilecek tek kişi o olurdu? Onun anlatabileceği, o geceden başka ne vardı ki elinde? Hiçbir şey. Paçayı kurtarmak için “Yiyeceği bir darbeyle daha yere serilecek hâle geldiğini bilmiyordum ama amacım tam olarak buydu çünkü bir boks maçında kazanmak demek rakibini yere sermek demektir,” diyebilirdi gayet. Ve bu onu kısmen haklı, üstüne bir de suçsuz yapardı.
Ama o yapmıştı. Abimi o almıştı benden.
Otogara gidene kadar elimi cebimden çıkarmadım, adresin yazılı olduğu kağıdın içindeki küçük USB’yi sıkıyordum avcumda. İzleyeceklerimin o geceye dair fikrimi bir gram değiştirmeyeceğinden emindim ama eğer gidip o herifi getirirsem kafamın içini baltalayan keskin soru işaretlerini bir yerden yok etmeye başlayacağımın farkındaydım. O soru işaretlerini, Ali Fuat Dinçer yerleştirmişti oraya ve cevaplarını bulacağımızı söylüyordu. Bu ne biçim bir anlaşmaydı böyle?
Otogarda indiğimde biletimi çıkarmak için otobüs şirketlerinin sıralandığı dükkânlardan bilet ayırttığım şirketinkine girdim. İçeride cam bir tezgâh, arkasında bilgisayar başında iki eleman, kapının yanındaki üç bekleme koltuğunda da bir kadın oturuyordu. Dükkân kapılarının önünde biriken kar yığınlarını süpüren birkaç adam vardı. Otobüs sayısı azdı, yalnızca üç tanesi park hâlindeydi. Belki de hava şartlarından dolayı seferleri azaltmışlardı.
“Merhaba,” dedim tezgâhın karşısındaki adama, bir yandan da cüzdanımı çıkartıyordum. “Benim saat 1’deki Bolu otobüsüne ayırtılmış bir biletim vardı.”
“Bolu otobüsü mü?” Adam kaşlarını çattı. “Adınız nedir?”
“Karaca Koralin.”
“Hemen kontrol ediyorum hanımefendi,” dedi adam gözlerini karşısındaki bilgisayar ekranından çekmeden. Saati ve seferi söylediğimde verdiği tepkiden bir sorun çıkacağını anladığım için gergince alt dudağımı kemirmeye başlamıştım.
“Bolu seferi otobüsümüzde çıkan arızadan dolayı iptal olmuş. Sizi en az bir saat önce aramış olmaları gerekiyordu…”
Önce kaşlarım çatıldı, aramadılar diyecek oldum, ardından sabahtan beri, eve dönüp telefonumu şarj edene kadar telefonumun kapalı olduğunu hatırladım. Eldivenli elimi alnıma vururken içimden kendime küfür ediyordum. Buraya kadar hiçbir şeyi kontrol etmeden gelmiştim, şimdi ne olacaktı? Nasıl gidecektim annemin yanına?
Adam o sırada bilgisayarda başka bir şeye bakıyordu, sandalyesinden kalkıp bakışlarını üzerime çevirdiğinde dükkânın camından, hemen önümüzdeki beyaz otobüsü işaret etti. “Aslında bir seferimiz daha var, fakat tünelden değil dağdan gidecek, Kayradağ’dan.”
“Kayradağ mı?” Yutkundum.
“Evet,” dedi adam. “Otobüs boş. Yalnız on dakikaya kalkacak, bu yüzden hızlı karar vermeniz gerekiyor. Gideceğiniz yere yakın mı?”
Hiç de yakın değildi. Ama tam olarak, Ali Fuat Dinçer’in gitmemi istediği yerdi.
“Bana bir dakika verin düşünmek için,” diye mırıldandım elim ağzımda, önüme dönerken. Eğer Kayradağ otobüsüne binersem boluyu geçtikten sonraki otogarda köy otobüsüne binebilir miydim? Ne yapacaktım? Adrese mi gidecektim? O katilin yanına mı gidecektim? Sırf onu saklandığı delikten çıkarmak için? Ona mezarlıkta söylediklerim yüzünden mi bırakmıştı? O yüzden mi kapatmıştı kendini dağın başına? Benim ona karşı hiçbir sorumluluğum yoktu, aksine benden yaşça büyük ve sağlam bir adamdı. Ali Fuat denen adam neden yalnızca sporcusunun kararlarına saygı duymuyordu ki?
Bütün bunlar bir oyun olabilir miydi? Ali Fuat, onu getirmemi yalnızca iki ay sonra Ruslarla yapılacak dövüş maçı için istiyor olabilir miydi?
Hilmi Bey. Hilmi Bey’e laf söylemişti.
Cenazenin olduğu gün beni arayan Hilmi Bey’in numarasını kaydetmiştim. Hızlıca telefonumu çıkartıp rehberde adını buldum ve bir saniye beklemeden arayıp telefonu kulağıma götürdüm.
“Aradığınız numara kullanılmamaktadır…”
“Siktir,” diye fısıldadım dükkânın kapısına yürürken. Kapıyı açıp dışarının rüzgârına attım kendimi, ardından aramalar kısmında iki ay öncesine gitmeye çalıştım. Cenaze günü beni abimin takımındaki çocuklardan biri de aramıştı gelip gelmediğimi öğrenmek için. Takımında olduğunu biliyordum çünkü o gece asansör kapanırken abimin yanında, omzunu sıvazlıyor olduğunu görmüştüm. Mezarlıkta da küreği uzatan kişiydi bana.
Numaranın üzerine tıkladığımda arama ekranı çıktı. Telefonu kulağıma dayadım.
“Aradığınız numara kullanılmamaktadır…”
Bütün bunlar bir şaka mıydı? Ellerim istemsizce beremin üzerine, kafama gitti. Nabzım öyle bir atıyordu ki başım dönmeye başlamıştı şaşkınlıktan. Buz gibi duvara tutunup nefes almaya çalıştım boynuma doladığım atkımı açarak.
Hilmi denen o antrenör, abimin antrenörüydü. Neden numarasını değiştirmişti? Pekâlâ, medya tarafından rahatsız edildiğinden değiştirmiş olabilirdi. Peki ya takım arkadaşı? O neden değiştirmişti ki? Tesadüf olamazdı. Bu kadarının tesadüf olmasına imkân yoktu.
“Hanımefendi Kayradağ otobüsü kalkmak üzer—“
“Bir bilet alabilir miyim?” Kapıyı açarak başını dışarı çıkarmış, bana soran gözlerle bakan görevliden bir bilet istedim lafını bölerek. Gidecektim. Ne olacaksa olsundu artık. Ali Fuat Dinçer ben olmadan da bu işi götürebilirdi ama bir şekilde beni de katmıştı işin içine. Kolay kolay kandıramayacağı bir kız olduğumu biliyordu, bu kadar büyük bir teklifi dürüst olmadan etmiş olamazdı. Öteki türlü ben de aralarına karıştığımda işlerini baltalayabilirdim onların. Bu riski alamazdı.
Otobüste bir ben, bir de dört kişilik bir aile vardı en arkada oturan. Yola çıktığımızda kulaklıklarımı takıp başımı cama yasladım ve beyazlığı izlemeye başladım dağınık bir kafayla. Nereye gidiyordum ben? Annemin köyüne gidiyor olmalıydım, ona sürpriz yapacaktım. Bu iş bugün hallolursa akşama tekrar bir otobüse binebilirdim belki. Yılbaşına hâlâ iki gün vardı.
Otobüs yolda bir yerden iki yolcu aldı, arkadaki dört kişilik aile benden hemen önce inmişti. Yaklaştığımızı fark ettiğimde oturduğum yerden kalkıp şoför ve muavinin olduğu ön kısma ilerledim yavaş adımlarla, ardından ön kapıya giden merdivenin ilk basamağına oturup cebimdeki kağıdı çıkardım. “Pardon,” dedim muavine dönerek. Kapı tarafındaki tek kişilik muavin koltuğunda oturuyordu. “Buraya nasıl gidebilirim? Sanırım siz yol üzerinde indireceksiniz.”
“Bakayım,” dedi muavin, tok bir sesle. Bıyıklı, 40’larında, zayıf bir adamdı. Boynunda asılı gözlüklerini takarken kağıdı eline aldığında okurken kaşlarını çattı, ardından bana geri uzattı. “Birazdan inersin. Dağa çıkan bir yol var, yürümen lazım ama en az 1 saat sürer. Bu havada belki 2. Bir arabayla gelsen daha iyi olurdu.” Seslice nefes verdi eğilip şoföre bakarken. “Hamit Abi, Kayradağ’ın girişinde bir çayevi mi vardı? Gözlemeci? Geçen gün görmüştük sanki yol kenarında.”
“Vardı vardı,” dedi şoför, o da aynı yaşlarda, göbekli bir adamdı. “Devamlı kar küreyiciler çıkıyor o dağa yolları açmak için. Biraz beklersen biri geçer, bırakır seni yukarı kadar. Aman diyeyim yalnız gezme kızım, pek gençsin silahın da yok. Kurdu var ayısı var o dağda…”
“Pardon…”
O sırada arkamdan ince bir kız sesi duyduk. Şoför dikiz aynasından, muavinle ben de arkamızı dönerek baktık sesin sahibine. Benim yaşlarımda, uzun dalgalı sarı saçları olan, çıtı pıtı bir kızdı. Büyük siyah botlar, kot pantolon, beyaz bir mont ve mor atkı-bere-eldiven takımı giyiniyordu. Dikildiği yerde çömeldiğinde ben de oturduğumdan boylarımız eşitlendi, yüzüme baktı direkt olarak. “Bahsedilen Gözleme Evi benim aileme ait. İstersen birlikte gidebiliriz, eminim sana yardımcı olmaktan mutluluk duyarlar.”
Kızın yüzü o kadar masumdu ki gülen gözlerinin içine bakanlar küçük bir kız çocuğu görebilirdi. Parlak buz mavisi gözleri ve bembeyaz dişleriyle gülümsüyordu ve hiç absürt durmuyordu. Ben böyle gülümsesem muhtemelen karşımdaki kişi dalga geçtiğimi ya da birazdan saldıracağımı düşünürdü.
“Buranın insanları başka,” dedi muavin o sırada, şoförle sohbete dalarken. “İstanbul öyle mi? Yoook… Milletin içi ölmüş, içi…”
Oturduğum basamaktan kalkarken koltuklardan tutundum, kız da ayağa kalkmıştı benimle birlikte. “Gerçekten mi?” diye sordum kaşlarımı kaldırarak. “Zahmet olmasın.”
“Olmaz, olmaz. Hem kar küreyiciler bizim dükkânın hemen yanına park ediliyor, bindiririz seni bizim tanıdıklardan bir tanesininkine, istediğin kadar yukarı götürür. Şoför amca haklı, dağda tehlikeli hayvanlar var. Yalnız başına yürüyerek gitmemelisin.” Buz gibiydi mavi gözlerinin rengi ama o kadar sıcak mimikleri vardı ki konuşurken bile yanakları ısınıyordu. Girdiği her ortamda sevilebilecek, tatlı konuşan, iyi niyetli biri olduğu anlaşılıyordu.
Karşısında duran ben ise simsiyah, suratsız, meymenetsiz bir şeydim.
“Teşekkür ederim,” dedim olabildiğince gülümsemeye çalışarak. Halbuki gülümsemek fiilinin g’si yoktu bende. Yalnızca insanları uzaklaştıracak kadar sert bakışlarım, kaskatı soğuk bir ifadem vardı.
“Melisa ben,” dedi kız gülümseyerek, mor eldivenli elini uzatırken.
“Karaca.” Siyah eldivenimle elini sıktım.
“Ne güzel ismin varmış…”
O sırada şoför, “Kızlar sizin inme vaktiniz geldi,” diye seslenmişti. “Şurası Gözleme Evi.”
Hafifçe eğilerek kar kaplı yolun kenarındaki tahtadan yapılma ahşap, tek katlı Gözleme Evi’ne çevirdim bakışlarımı. Çatısı bembeyaz kar örtülüydü ama bacadan simsiyah bir duman çıkıyordu, pencereler soğuktan buğuluydu ve bahçedeki odun yığınlarını görebiliyordum. Hemen yan tarafa park edilmiş birkaç sarı kar küreme aracı ve bir kulübe vardı.
Muavin küçük valizimi bagajdan almama yardım etti, Melisa’nın valizi benimkine göre daha büyük ve renkliydi.
Otobüs kapılarını kapatıp yoluna devam ederken valizin çekme zımbırtısını açıp karda sürümeye çalıştım ama sürüklenmiyor, batıyor, üstüne bir de kar yığınını önüne alıyordu. O sırada Melisa’yla birbirimize baktık, dudak büzerek “Maalesef,” dedi ve iki eliyle birden valizini tutup Gözleme Evi’ne taşımaya başladı.
Seslice nefes verdim ve valizimi elime aldım ben de. Ağır değildi. Ama Melisa’nınkinin ağır olduğu belli oluyordu.
“Sen bunu taşı,” diye mırıldandım önüne geçip işkencesine bir son verirken.
Hızla karşılık verdi. “Olmaz.” Daha ilk saniyeden nefes nefese kalmıştı.
“Olur olur, hem bana yardım etmeyi ilk teklif eden sensin. Kuru kuruya kabul edemem.” Küçük valizimi ona uzattım ve gözlerinin içine baktım; şaşkınlıkla, kızarmış burnu ve yanaklarıyla bakıyordu sarı dalgalarının arasından yüzüme.
“Ama sen de çok zayıf bir kızsın, nasıl taşıyacaksın?” Valizini yere indirmişti. İleride çamurlu, sulu bir kar yığını bizi bekliyordu.
“Bakma sen vücuduma, güçlüyümdür.” İçten, ve dıştan… Öyle olmaya çalışıyorum yani, diye devam etmek istedim aslında lafıma ama bu dürüstlük içimden dile getirmek için bile fazla çıplaktı.
Melisa’nın valizi büyük bir valizdi ve kim bilir içine neler tıkıştırmıştı ama taşınması imkânsız bir ağırlıkta değildi. Üstelik kas çalıştığımdan daha ağır valizi taşıyor olmama rağmen, daha hızlı hareket edebilmiştim ondan.
Gözleme Evi’nin giriş basamaklarından çıktıktan sonra valizi bırakırken nefes nefese kalmıştım. “Açıyorum kapıyı,” dedim Melisa’ya doğru, henüz birinci basamağı çıkıyordu.
“Aç aç,” dedi nefes nefese kafasını sallayarak.
Kapı açılırken, kapının üstüne monte edilmiş zil bir çıngıraklı yılan sesi yaydı etrafa. Kaşlarım çatılırken kapıyı sonuna kadar açmış, valizi içeri çekerken yutkunarak bakıyordum etrafa. Masaların her biri dört kişilikti ve oturulacak kısımlar koyu bordo yastıkların üzerine konulduğu sedirlerden oluşuyordu. Ahşap bir yapıydı burası tamamen. Pencerelerin karşısında kocaman, taştan bir şömine yanıyordu.
Bir kadın, ileride boncuklu iplerin asılı olduğu kapısız bir bölmeden çıktığında Melisa henüz kapıdan içeri giriyordu. Kadının başında bir yazma vardı, siyah saçları omuzlarından aşağı beline kadar dökülüyordu. Uzun kollu işlemeli bir bluz üzerine yelek, altına da uzun bir etek giyinmiş ve gözlerine siyah kalem çekmişti. Buz mavisi gözleri üzerime çevrildiği gibi donuklaştı, kaşlarını çattı, ardından dikkati yanıma çevrildi; Melisa’ya.
Bu kadın Melisa’nın annesi olmalıydı.
“Kızım, yavrum,” dedi kadın bir anda yüzü aydınlanırken, şefkatle. Melisa valizimi yanıma bırakırken kapı kapanmıştı ardından. Koşar adımlarla annesinin kollarına attı kendini. “Annem! Geldim sonunda!”
“Geldin kuzum geldin, dur bir bakayım sana…” Ellerinden tutarak geriye çekildi kadın, daha sonra ellerini kızının yüzüne çıkardı ve yanaklarını okşadı.
Kadının sıcacık ellerinin, kızının buz gibi yanaklarına değdiğinde Melisa’nın hissettiklerini düşünmeye çalıştım istemsizce; gözlerimi kapatıp yutkunma ihtiyacı hissettim o an.
“Hele bir daha git bakayım o el İstanbul’a, yakarım vallahi çıranı. Tamam yeter, döndün işte.”
“Anne ya, saçmalama. Ben oraya gönül eğlendirmeye mi gidiyorum sanki? Okumaya gidiyorum, okumaya.”
“Bizim burada da okul var boncuk gözlüm, birtanem benim. Yok mu?”
“Yok artık anne, kızın büyüdü artık farkındaysan. Ayrıca İzzet Baysal Üniversitesi’ne gitmek için çok yüksek bir puan aldım. Tabii ki İstanbul’a gidecektim…” Melisa annesine cevap verirken, bir an gözleri bana takılmıştı. Kapının önünde dikilmiş, etrafta gözlerini gezdiren kara kıza… Bir an hiç fark etmeyecekler sanmıştım. “Anne, sana bir misafir getirdim, otobüste tanıştık.”
Kadın gülen gözlerini üzerime çevirdiğinde kaşlarımı çatmamak için zor tutmuştum kendimi, suratındaki ifadenin yok olması iki saniye sürmüş müydü bile? Neden öyle baktığını çözememiştim ama yine de “Merhaba,” diye mırıldandım onlara doğru yürürken yavaş adımlarla.
“Ben çay koyayım içiniz ısınsın,” dedi kadın, dönüp içeriye yürüyerek.
Kaşlarımı kaldırarak Melisa’ya baktım, içeri giden annesinin ardından. “Sen onun kusuruna bakma, misafirlere pek alışkın değil,” diye mırıldandı.
“E ama, Gözleme Evi işletiyor?”
“Buraya genelde babam bakar, ya da çalışan bir çocuk olur çevre köylerden gelen ama son birkaç aydır birini bulamadık. Sahi…” Gözlerini kısarak düşünceli gözlerini boncuklu bölmeye doğru çevirdi. “Anne ya, babam nerede?”
“Erzak almaya gitti.” Kadın bir anda elinde doldurduğu büyük bir tepsiyle bölmeden çıktığında gözlerimi kırpıştırarak elindekilere baktım. Tepside üstünden duman tüten iki büyük bardak çay, iki tabak gözleme ve bir sürü meze vardı. “Oturun bakayım şöyle.”
“Gel oturalım,” dedi Melisa, cam kenarındaki masayı gösterirken. “Ben en çok bu masayı seviyorum. Dağ manzarasına bakıyor.” Beni yönlendirirken gülümseyerek anlatıyordu bir yandan da. “Bu Kış da ne çok kar yağdı ya, bir durmadı… Sen sever misin Kış’ı, kar’ı?”
“Bilmiyorum, sanırım,” diye mırıldandım geçip otururken. Melisa yanıma geçerken, annesi tepsiyi masaya bırakıp karşımıza oturmuştu. Kış’ı seviyor olmam teknik olarak mümkün değildi çünkü evde kalorifer yakıyorduk ve faturalar kabarık gelecekti. Sırf bu yüzden Öktem’le bir şekilde para arttırmaya çalışıyorduk ya da sadece salonu yakıyor ve gecelerimizi orada geçiriyorduk. Aptal binanın yalıtımı kötü olduğundan yaktığımız bizi ısıtsa bir şey demeyecektim ama konteynır yaksak daha çok ısınırdık. Üstelik ekonomik olurdu.
“Nereye gideceksin tam olarak?” diye sordu Melisa, kupayı önüme bırakırken. “Gözleme de ye. Patatesliymiş bunlar… Ben peynirli daha çok severim. Annemin elinden. Çok iyi yapar bak dene bir, parmaklarını yersin… Değil mi anne?”
“Afiyet olsun kızım,” dedi kadın, kafasını sallayarak. Kızına doğru konuşmuştu ama gözleri benim üzerimdeydi.
Boğazımı temizledim, Melisa’nın sorusuna cevap vermek için. “Şuraya gideceğim…” Montumun cebindeki buruş buruş olmuş kağıdı çıkardım dikkatlice. USB sedire düşmüştü ama hemen alıp cebime atmıştım geri.
Melisa’nın kaşları kağıda bakarken çatıldı. “İyi de,” dedi. “Burası kasabaya yakın değil ki. Kayradağ’ın köylerine bile uzak.”
Sıcak çaydan bir yudum aldığımda dilimin ucu yanmıştı. Bardağın üzerinden, siyah sürmeli gözlerini üzerime çeviren kadına baktım çekingen bir tavırla, ardından Melisa’ya döndüm. “Öyle mi? Neresi tam olarak?”
“Kayradağ’ın ismi nereden gelir bilir misin kızım?”
Karşımda oturan ve gerek hareketleri, herek bakışlarıyla beni gittikçe ürkütmeye başlamış kadının ilk defa benimle konuştuğunu duyuyordum. Şaşkınlığımı gizlemeye çalıştım o an, belki de sorunları vardı. “Hayır,” diye cevapladım gözlerimi, etrafına siyah kalem çekilmiş buz mavisi gözlerine çevirerek. “Doğrusunu söylemek gerekirse daha önce ne geldim ne de duydum ismini buranın.”
Kadın doğruldu, masaya eğilen postürü artık dik duruyordu ve suratında ciddi bir ifade vardı. “Adı Kaira’dan gelir, yıllar içerisinde halk tarafından Kaira Dağı dene dene sonunda günümüzdeki Kayradağ ismini almıştır. İki göl arasındaki büyük, vahşi orman anlamına gelir.”
“Burada göl mü var?” diye sordum şaşkınca. Lisede deli gibi Coğrafya çalışıyordum derslerde uyuduğumdan ve hâlâ aklımdaydı birçok bilgi. Bu bölgeye en yakın gölün çevresine doğa parkları inşa edilmiş göller olduğunu biliyordum ve isimlerini sayabilirdim ama Kayradağ’da göl olduğunu duymamıştım.
Melisa kafasını salladı. “Kaira eskiden Abant’la buradaki göl arasındaki bölgeye denirmiş. Abant çok meşhurken, buradaki göle gelen pek olmuyor. Bu yüzden duymamış olabilirsin. Önemli bir yer olmadığından ders kitaplarında da yazmaz. Bazen vahşi doğa belgeselcileri ve kameramanlar büyük arabalarla geliyorlar çekim yapmak için ama hava kararmadan terk ediyorlar.”
“Neden?”
“Orman yüzünden.” Elinde dürüp büktüğü gözlemeden koca bir ısırık aldı Melisa, ardından çiğnerken çayından da bir yudum aldı ve yuttu. “Buradan yukarısını hiç evcilleştiremediler. Buraya Kış erken geliyor, geç ayrılıyor. Arada kalan ılık mevsimde ne kadar yol yapsalar, parklar inşa etseler de Kış’ın bakımını yapamıyorlar. Vahşi hayvanlar tarafından zarar görüyor bu yapılar.”
“Peki ya yerlisi? Onlar nasıl yaşıyorlar o zaman dağda?”
“Yıllık erzak depoluyorlar. Bir elleri tüfeklerinde yaşarlar buradaki yerliler,” dedi Melisa, ardından güldü. “Bizim de tüfeğimiz var, bak orada asılı.” Duvarda asılı kahverengi tüfeği gösteriyordu. Kocamandı, hemen yanında kurşun kovanları da tüfekle birlikteydi. “Kurtlar buralara inmez ama bazen yolunu şaşıran ayılar ve çakal sürüleri inebiliyor. Bir keresinde bir ayı yan taraftaki kar küreme araçlarına saldırınca belediye görevlilerinden biri yaralanmıştı, bizim de arka kapıyı halletmiş aynı ayı. Sonra otoyolda bir araba çarpmış. Zincirleme kaza gecesiydi yani.”
Ben nereye gelmiştim böyle? Bu manyak en az kendi kadar vahşi bir yere hapsetmişti kendini. Üstelik Melisa’nın anlattığı olayın haberlere ve gazetelere düştüğü haftayı hatırlıyordum sanırsam, çok da uzak değildi bunların yaşandığı gün. O dosyayı staj yaptığı gazete için Öktem düzenlemişti. Fotoğraflar ve röportajlarla dolu bir dosyayı çalıştığını hatırlıyordum salondaki masada, her şey açık olduğundan geçerken bir göz atmıştım.
“Senin gideceğin yer, buradaki gölün yanındaki ev,” dedi kadın.
Ardından Melisa, kalkıp önümden uzanarak buğulanmış camı eliyle sildi ve köşede park edilmiş kar küreme araçlarını gösterdi. Kulübeden bir adam çıkıyordu, üzerinde neon şeritleri olan bir belediye üniforması ve yelek vardı. “Seyit amcanın nöbeti sanırım.”
Bitirdiğim çayın masaya bıraktım. “Çay ve gözleme için çok teşekkür ederim.”
“Sanki bir şey yedin de,” diye homurdandı Melisa. “Anne kadınım, Karaca’ya iki gözleme paketleyelim mi? Varınca ısıtır yer.”
“Ben hallederim kızım.” Kadın gözlerini üzerimden çekti, ardından kalkıp gözleme tabaklarından birini eline alarak mutfak olduğunu düşündüğüm yere ilerledi.
“Böyle konmuş gibi oldum gözlemelerle çaya, bir şey ödemeden çıkarsam kötü hissederim,” dedim nabız yoklamak için.
“Saçmalama Karaca. Sen bizim misafirimizsin.” Melisa gözlerini kısarak gülerken ayaklandı. “Gel, Seyit amcayı gitmeden yakalayalım da atsın seni yukarı.”
Kafamı salladım. Melisa’nın ardından masada kalkarken ne kadar sıcak bir insana denk geldiğimi düşünüyordum, her ne kadar annesi biraz garip olsa da. Normalde olsa bir bit yeniği arardım ama burada, dağın başında bir gözleme evindeyken kötü bir düşünceye sahip olmak mümkün değildi. Kötü düşüncelerimin hepsi bu dağın tepesinde yaşayan adama aitti.
“Valizini kaptım,” dedi Melisa ne zaman çıkardığını hatırlamadığım beresini kafasına geçirirken, valizimi aldığı gibi kapıdan dışarı çıkmıştı. Yankılanan çıngıraklı yılan sesi içimi titretirken Melisa’nın bahçede koşarak “Seyit amca duuuur!” diye bağırdığını işittim. Pencerelerden takip edebildiğim kadarıyla Seyit denen adam Melisa’yı gördüğü gibi araçtan atlamış, gülerek kıza bakıyordu.
“Kurda dikkat et.”
Bir anda kulağımın dibinden gelen sesle yerimden sıçradım o an. İki adım geriye giderek şaşkınlıkla kalkan ellerimi indirdim ve gözlerimi kırpıştırarak karşımdaki buz mavisi gözlere sahip sürmeli kadına baktım. Bu kadın göz kırpıyor muydu?
Elindeki torbayı uzattı.
Yutkundum, ne söyleyeceğimi bilmiyordum. “Teşekkür ederim,” diye mırıldanarak aldım torbayı. İçine bakacağım sırada çıngırak sesi tekrar kulaklarıma dolmuştu. Melisa kapıdan kafasını uzatmış bize bakıyordu. “Hadi Karaca, Seyit amca gidiyor bak!”
Kafamı sallayarak derin bir nefes aldım, ardından Gözleme Evi’nden çıkarken son bir kez dönüp arkama baktım; o kadına. Ne değişik kadındı. Kurda dikkat et derken, kurtlardan mı bahsediyordu? Hiçbir hayvanla karşılaşmadan yukarı gidip o herifle konuşmak istiyordum sadece. Ya da tartışmak. İsmi ya da yüzü aklıma geldikçe öfkeleniyordum ve öfkemi yutmak için de sürekli yutkunuyordum.
Ben burada ne halt yiyordum? Asıl sormam gereken soru buydu.
“Karaca burada Seyit amca,” dedi Melisa beni 50’lerindeki sakallı adama tanıtarak. Adamın bakışları sertti ama bana gülümseyerek baktığında yalnızca yorgun olduğunu düşündüm. “Gel bakalım kızım, yukarıdaki göle gidecekmişsin doğru mu?”
“Evet.” Kafamı salladım. “Yolunuzun üzeri değil mi? Eğer çok uzaksa zorluk çıkarmak istemiyorum.”
“Bu araç, çıkan o zorlukların üzerinden gelmek için var,” dedi adam gülerek. “Ver bakayım valizini.”
Aramızda duran siyah valizimi alıp uzattım. Seyit Bey araca çıkıp içeri koydu hızlıca. Ardından “Hadi,” dedi kafasıyla kar küreyiciyi işaret ederek. “Yola çıkma vakti. Vardiyam başladı.”
Melisa’ya döndüm, mor beresinin üstü ve saçları kar taneleriyle kaplıydı. Kocaman gülümseyerek “Umarım dağ yolu çok zorluk çıkarmaz,” dedi kollarını uzatırken. Bir anda kollarını boynuma dolayıp bana sıkıca sarıldığında şaşkınlıktan ellerim havada kalmıştı.
“Her şey için teşekkür ederim Melisa,” diye mırıldandım geriye çekilirken, gülümsemeye çalışarak. “Gözleme için de.”
“Afiyet bal şeker olsun. Küçük tatlı bir göbüş olsun.” Kocaman bir gülüşle suratını buruşturarak, omuzlarını kendine çekip dikildiği yerde hafifçe sallanarak söylemişti bunu. “Dönüşte belki tekrar uğrarsın.”
“Neden olmasın?”
Seyit Bey çoktan Melisa’ya el sallamış, şoför koltuğuna geçmişti bile. Araç yüksek olduğundan tırmanıp öne oturdum ve kapıyı kapattım ben de. “Hadi Allaha ısmarladık!” diye bağırdı Melisa arkamızdan.
Araç gürültüyle, park yerinden yola çıktığında birkaç metre ileriden ağaçlarla kapanmış dağ yoluna saptı. Daha yolun başında, ormanın girişinde bile hava kararmıştı hafiften. Ağaçlar devasa boyuttaydı ve dalları çıplak olmasına rağmen eteklerinde biriken karlar günışığının içeri girmesine pek müsaade etmiyor gibiydi.
“Nerelisin bakalım sen?” diye sordu Seyit Bey, beresini kafasına geçirirken. Üşümüştü. Hava gittikçe soğuyor gibiydi.
“Doğma büyüme İstanbul,” diye cevapladım onu. “Ama annem Bolu’dan.”
“Siz gençler de haklısınız. Doğup büyüdüğünüz yerden mi sayılıyorsunuz yoksa ana babalarınızın topraklarından mı belli değil…” Güldü Seyit Bey, ardından cama doğru öksürdü birkaç kez.
Etrafta yalnızca iki renk vardı: Beyaz ve siyah. Ağaçların dalları siyahtı, kar ise bembeyaz bir örtü olarak yola ve ormana serilmişti. Yol dardı, karşıdan bir araç gelse nereye çekilebilirdik bilmiyordum doğrusu, ağaçların sıklığı bir arabanın, özellikle de bu aracın girmesine izin vermez gibi duruyordu.
Telefonumu çıkardım o sırada. Hiçbir mesaj ya da cevapsız arama yoktu. Buraya geldiğime dair Ali Fuar Dinçer’i aramalı mıydım? Belki de ondan bu herifin numarasını alıp arayarak İstanbul’a gelmesini söylesem de her şey hallolurdu. İlla gelmeme gerek yoktu. Sıkıntıyla nefes verdim. Gerçekten canımı sıkmaya başlamıştı bu durum. Daha bu sabaha kadar her şey netti ama şimdi kafam koca bir bulamaçtan ibaretti.
Yanlış mı yapıyordum?
Ne olursa olsun bildiğim doğrular, kanıtlarla desteklenen gerçeklerle bükülmeden, bana kim ne derse desin inanmayacaktım.
Yaklaşık yarım saat boyunca Seyit Bey kar küreyici araçla dağın eteklerini tırmandı, ardından düz bir yola girdik. Yol ikiye ayrılıyordu. Yol ayrımında aracı durdurduğunda motoru kapatmadı. “Göl şuradan çıkınca hemen önünde olacak,” dedi sol tarafı gösterirken. “Benim buradan düz gitmem gerekiyor evlat. Geri kalanını kendin halledebilecek misin yoksa çıkayım mı?”
“Sorun değil, yürürüm hemen.” Kucağımdaki torbayı da valizimi de aldım elime. “Beni buraya kadar getirdiğiniz için çok teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Kendine dikkat et. Burası İstanbul’a benzemez.”
Ona kafamı salladım, ardından valizim ve torbamla birlikte dikkatlice indim araçtan. Ben karşıya geçip sol yoldan yürümeye başlayana kadar Seyit Bey ayrılmamıştı yerinden. Bir süre sonra arkamda, benden uzaklaşan bir motor sesi duyduğumda ise yoluna devam ettiğini anlamıştım.
“İyi halt yedin Karaca,” diye homurdandım kendi kendime. Ardından taşıdığım valize bakıp göz devirdim kar’ın içinde. “Bir de valizini de getirdin ya, bravo sana. Ne diyeceksin abinin katilinin karşısına dikilip? İki gün sana kaçtım mı?”
Çok saçma pozisyonlara sokmak gibi bir özelliğim vardı benim kendimi. Çocukluğumdan beri ne kadar iş açıldıysa başıma, hepsinin suçlusu bendim. Biri hariç. O günün kurbanı oluyordum çünkü tam olarak.
Bir daha asla, asla o günkü zayıflığımı göstermeyecektim.
Buraya gelene kadar o adamın karşısına çıkıp ne diyeceğimi düşünmemiştim gerçekten. Nasıl olacaktı? Kapıyı çalıp iki dakika dışarı çıkmasını söyleyecektim, muhtemelen beni orada gördüğü için şaşıracaktı ama kaskatı kemik suratından hiçbir şey anlaşılmayacaktı. Belki antrenörünün sabah benimle konuştuğundan ve bir şeylerden şüphelendiğindne, bir planı olduğundan bahsederdim. Her ne kadar ortada bir planın varlığından söz edilmemiş olsa da bir planı vardı değil mi? Olmalıydı yani. Beni öylece, köpeğini gezdirmeye çıkarmış gibi sokmayacaktı kendi aralarına.
Nasıl bir ortam göreceğimi merak ediyordum. Nasıldı mesela abimin kaldığı yer? Nerede hazırlanmıştı maçlarına? Eşyalarını istememiştim avukattan, hiçbir şeyini istememiştim. Süreç boyunca kimliğimi ve yüzümü gizli tutmuştuk. Belki kaldığı bir yer varsa gidip bakabilirdim…
Ya da bakamazdım. Nasıl yapabilirdim ki bunu?
Dakikalarca yolun beni götürdüğü kadar yürüdüm ancak etrafta yalnızca uzun ağaçlar ve beyaz örtü vardı, ben yürüdükçe de bundan fazlası görünmüyordu. Seyit Bey’in beni doğru yere getirip getirmediğinden şüphelenmeye başlamıştım. Üstüne bir de üşüyordum, kalın giyinmiş olmama rağmen esen rüzgâr beni bu kışın ortasında çırılçıplak soyuyordu sanki.
Yakınlardan, hareket eden bir şeyin sesini duyduğumda nefesimi tuttum ve hareketimi kestim. Yutkunuşum boğazımda asılı kalmıştı. Bu ses nereden gelmişti? Aşağıdayken o kadar çok ayı, kurt muhabbeti duymuştum ki korkmaya başlamıştım gerçekten. Burada ev falan yoktu! Evi bırak, göl de yoktu. Seyit denen adam beni yanlış yerde indirmişti.
Hiçbir şey görmedim, fakat nefesinin ve hareket edişinin sesini duyabiliyordum. Dünya dönüyordu sanki o an etrafımda. Kalın gövdeli, üzerine tırmanabileceğim bir ağacı kestirdim gözüme; en az iki metre vardı aramızda. Adımları karı ezerken çıkan ses kulağımın dibinden geliyor gibiydi artık, yakındaki her neyse ensemde hissediyordum nefesini.
Derin bir nefes çektim içime, ardından hızlıca bir plan düşündüm; 3’ten geriye doğru sayacak, 1’e geldiğimde torbayı da valizi de bırakıp ağaca doğru koşacak ve yapabildiğimin en hızlı şekliyle tırmanacaktım. Eğer bir kurtsa, ağaca tırmanmamasını umuyordum; eğer bir ayıysa da, 2 metreden uzun olmamasını.
Üç… Artık nereden geldiğini duyabiliyordum. Arkamda değildi tam olarak, solumda bir yerdeydi ve ağaçların arasında dolanıyordu.
İki… Ayılar dört ayak üzerinde koşardı değil mi? Bu hayvanın da gövdesinin heybetli olduğunu yan gözle baktığımda fark edilen cüssesinden anlayabiliyordum ama sanki ayı değildi.
Bir…
Torba ve valiz elimden düştüğü gibi bütün gücümle, bacaklarımı açabildiğim kadar açarak koştum ağaca. Üstteki iki dala tutunmak için bacağımın birini ağacın gövdesine yasladığımda üzerime doğru gelen vahşi hayvanın dişlerini aşağıda kalan bacağıma geçirmek için ağzını açtığını görebilmiştim, ben dehşetle kendimi yukarı çekerken bacağım hayvanın geniş ağzına girdi; dişleri sağ bacağıma alt ve üstten batarken uzaktan gelen bir kurt uluması sesi onu bacağımı koparmaktan alıkoyan tek şey olmuştu. Dişlerimi sıkıp tüm gücümle kendimi üst dala çekerken artık yerden bir buçuk metre yüksekteydim.
Kalın bir dala oturup ağacın gövdesine tutundum ama ağacın keskin dalları eldivenlerimin üzerinden ellerimi kesmişti. Soğuk hava yüzünden ağzımdan aldığım nefes boğazıma batarken birkaç kez öksürdüm, ardından dehşetle bakan gözlerimi aşağıya çevirdim; oradaydı. Her ne kadar uzaktan gelen uluma sesine doğru dikkatini çevirmiş olsa da aşağıdaydı. Üstelik yalnız değildi.
İki kurt; kahverengi-beyaz kürklü iki kurt vardı aşağıda. Bana saldıran ağacın hemen altındaydı, diğeri ise etrafta dolanıyordu ve gözleri benim üzerimdeydi. Uzaktan gelen ses yeniden ağaçların arasında yankılanırken etrafta dolanan kurt başını eğip dişlerini gösterdi ve kabararak hırladı.
Bacağımı ısıran, neredeyse koparacak olan kurt, hırlayan diğer kurda dönerek gözleriyle onu susturduğunda nefesimi tuttum. Ne yapacaklardı? Sonsuza dek burada bekleyebilirler miydi? Beklerler miydi? Ya da ağaca tırmanabilirler miydi? Kurtar tırmanır mıydı ağaca? Belki de daha yükseğe çıkmalıydım.
Kafamı kaldırıp yukarı baktığımda dalların üzerinde biriken kar birikintileri üzerime düşüyordu her saniye, dalları sallandırdığımdan. Gözlerimi bacağıma çevirdiğimde kabanımın, hatta altındaki pantolonumun kumaşının bile delindiğini fark ettim. Soğuktan acımıyordu ama kanıyordu. Derince ısırmamıştı beni, eğer gücünü kullansa oracıkta bacağımı koparıp tükürebileceğini biliyordum. Gelen uluma sesi yüzünden bırakmıştı beni.
Sürü müydü bunlar? Bir yerde okumuştum kurtların dağlarda sürü hâlinde dolaştıklarını.
Telefonum… Kahretsin. Koşarken sırtımdaki küçük, siyah çantamı da attığımın farkında bile değildim. Gözlerim kar yığınlarının üzerinde dolaşırken ileride devrilmiş valizimi ve yere attığım torbayı gördüm; Gözleme Evi’ndeki kadın bir örtüye sarmıştı gözlemeleri ama yaptığı düğüm çözülmüşe benziyordu.
Torbanın içinde keskin bir şeyin ucu görünüyordu.
Kurda dikkat et.
Bunu olacağını gerçekten tahmin etmiş olabilir miydi? Çünkü aksi taktirde bu kadar büyük bir bıçağı torbaya koyduğu için akıl sağlığından şüphe edecektim.
Bunları düşünmeye vaktim olmadığını biliyordum, aksine teşekkür edebilirdim o kadına. Ama bıçağa ulaşsam bile tekrar saldırı almadan sihirli bir şekilde, iki büyük kurda karşı şansımın olmadığını biliyordum.
Çantama bakmaya çalışırken ağacın gövdesine tutunduğum elim kaydığında gövdeden soyulup aşağı düşen ağaç kabuklarına baktım yutkunarak. Başımı kaldırdığımda iki kurt da gelen sese dönmüş, tehlikeli bir ifadeyle bana bakıyordu.
Arkadaki kurt bu tarafa doğru bir adım attığında kalp atışlarım vücudumu ciddi derecede titretiyordu; korkudan, adrenalinden titriyordum. Benim burada ne işim var? Benim annemin yanında olmam gerekiyordu şimdiye!
Dikkatli olmaya çalışarak iki ayağımın üzerinde oturduğum dalın üzerine çıktım göz temasını kesmeden. O sırada bana saldıran kurt, arkadan bana doğru adımlayan kurdun önünü kesti. Böylece göz teması da yok olmuştu.
Bağırsam yakınlarda biri var mıydı? Bana yardım edebilecek, eli tüfekli bir köylünün ya da bir avcının olduğunu ummak yakınlarda bir yerlerde, çok mu hayalî olurdu?
Kurtların bir anda yolun karşısına geçerek ağaçların arasında koşturmaya başlamasıyla girdiğim transtan çıkıp etrafta yankılanan sese geri döndüm; bu kurt, hangisiyse, üçüncü seferdir uluyordu. Belki sürünün başıydı ve ayrıldıkları için bu iki kurdu yanına çağırıyordu. Ya hep birlikte geri dönerlerse?
Bir grup kurda yem olacağım düşüncesiyle ayağa kalktığım dala dikkatlice geri oturup etrafı kontrol ettikten sonra aşağı atladım. Bacağım acıdığından sendeleyerek düşmüştüm ama tekrar ayağa kalkmıştım. Hızlıca çantamı alıp koluma takarken gözlemelerin sarılı olduğu örtüyü ve bıçağı çekip çıkardım karların arasından; örtünün ucunu bıçakla yırtıp kalanını ellerimle kopardıktan sonra bacağıma sardım, ardından bir yandan etrafı kontrol ederken diğer yandan da çantamın içindeki telefonumu aramaya başladım.
Burada kalamayacağımı biliyordum ama valizim bana ağırlık yapardı. Bir an önce gitmem gerekiyordu buradan.
Valizi saldırıya uğradığım ağacına kenarına çekip üzerine kesikleri soğuktan yanan ellerimle kar yığınlarını yığdım. Ardından eğik bir pozisyonda koşar adımlarla ilerlemeye başladım yolda. Eldivenimin birini çıkardığımda, parmak boğumlarım ve avuç içimdeki kesikler parlıyordu; buz kesmiş bembeyaz bir elin üzerindeki ince kesikler kan kaplıydı ama şimdiden kurumaya ve kabuk bağlamaya başlamıştı.
Kahretsin, diye mırıldandım içimden, telefonun çekmediğini fark ettiğimde. Telefonu cebime atarken başımı kaldırdığımda ileride, 500 metre, en fazla bir kilometre ileride bacasından duman tüten bir ahşap ev görmüştüm. Burası orası mıydı? Adresteki ev miydi? O içeride miydi? Göl neredeydi?
Koşar adımlarla ahşap eve ilerlemeye başladığımda kar yağışı başlamıştı yeniden; bir an başımı yukarı kaldırdım ve üzerime yağan kar’ı gördüm, bir an önüme döndüğümde ise bana doğru koşan büyük, siyah kurdu.
Artık koşuyordum. Elimde tuttuğum bıçak refleks olarak, damarlarımda dolaşan adrenalinle birlikte havaya kalkıp kurda doğru atıldığında ona tam karnından saplandı. Siyah kurt, gövdesine saplanan büyük bıçakla birlikte hızını alamadığında kar’a saplandı; birkaç metre ileriye savrulmuş, acıyla inlemişti. Onu haklamıştım.
Fakat aynı anda kar örtüsünün altından ayağıma takılan dalla birlikte sıyrılıp yüzüstü yere düştüm ben de.
Ve aynı anda, bir haykırışın öfkesi sardı bütün dikenleriyle bu vahşi ormanı.
“Karayel!”
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.