4. KURDUN İNİ
Hayat, bizi ardı ardına gelen bir şaşkınlık silsilesinin içine bıraktığında her darbede biraz daha kaybederiz hayret duygumuzu; her seferinde biraz daha alışır, kabullenir, sessizleşiriz. Halbuki alışmamamız gerekir. Alıştığımızda kabullenmiş oluruz. Halbuki kabullenmememiz gerekir, çünkü bu da gerçekleştiğinde bizi kalabalığın içinde var eden yegâne şeyden de oluruz; sesimizden.
Küçükken canın yandığında avazın çıktığı kadar bağırarak ağlarsın. Ağlama, der annen baban. Halbuki ağlamalısın. Ağlamalısın çünkü o taş dizini kesti, çünkü korktun, çünkü canın yandı. Ama karşındakiler seni var eden insanlar; onların sözleri doğrudur, onlar bir şeyi yapma diyorsa yapmamalısın. Böyle düşünür, zamanla susarsın; hayır, zaman susturur seni.
Şimdi canın yandığında avazın çıktığı kadar bağırmıyorsun, ağlamıyorsun; nasıl öğrendiysen susmayı, gömmeyi, yutmayı; acıya hissizleşmeyi de öğrenmişsin.
Çünkü artık bir çocuk değilsin.
Ama insan büyür, içindeki çocuk hiç büyümez. Kabuk yaş alır, kurur, dökülür; içindeki yalnızca yıllanır, değişmez.
Omuza göre yük verir hayat, derler. Halbuki hayatın senin omuzlarına bıraktığı yük, şimdiye altında ezildiğin dağ olmuştur.
Ellerimi yere dayayıp gövdemi karın içinden kaldırmaya çalıştığımda avuçlarımdaki kesiklere dokunan kar, parmak uçlarımdan saç diplerime kadar yakmıştı canımı. Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey yüzümün gömüldüğü kar yığınının üzerindeki kan lekeleriydi. Gözümün önünde bir damla kan daha beyazlığın üzerine damladığında hızlıca olduğum yerde oturmaya çalışarak elimin tersiyle burnumu sildim. Burnum sızlıyordu, ne kadar sert çarptıysam artık kılcal damarlar patlamış olmalıydı içeride.
Dizlerimin üzerinde doğrulurken karşıdan hızla bu tarafa koşan siyah adama ilişti gözlerim o an, ben kalkana kadar yakınıma gelmişti bile. Şaşkın ayaklarım beni birkaç adım ona doğru götürdüğünde başımı kaldırır kaldırmaz göz göze geldik.
Bir şimşek kadar hızlıydı ama beni gördüğü an adımları yavaşladı, ardından durdu. Az önce Karayel ismini bağıran O’ydu. Bu O’ydu. Ali Fuat Dinçer’in beni peşinden yolladığı, onu İstanbul’a döndürmem şartıyla gerçekleri şart koştuğu adam. Abimin elinden sağ kurtulamadığı adam. Mezarlıkta gözlerimin içine baka baka ben öldürdüm, diyen adam.
Siyah botlar, siyah bir pantolon, siyah bir kaban, siyah atkı… Ormana uyum sağlıyordu. Beyaz örtünün üzerine serildiği bu kara ormana o kadar ait duruyordu ki inanması güç bir masalın içinde gibi hissediyordum kendimi. Başımın üzerinde koyu kırmızı, kan rengi bir bere olduğunun bilincinde, birkaç metre ileride yere serilmiş gerçek bir kurtla 21. Yüzyıla ait yeni yazılacak bir Kırmızı Başlıklı Kız masalına konu olabilirdi bu sahne.
Soğuktan yanaklarının ve burnunun üzerinin hafif kızardığını görebiliyordum, beyaz tenine konuşlanmış ela gözlerin birkaç metre öteden bile bu kadar fark edilir olması inanılmazdı. Ama bu güzel yüz bir katile aitti yalnızca, ve bütün ihtişam tam da bu gerçeğin önünde dizlerinin üzerine çökerek idam edilecekti.
İkimiz de nefes nefeseydik, ikimiz de koşmaktan derince soluyorduk bu soğuk havayı. Beni gördüğünde şaşkınlıktan havalanan kaşları, yavaştan çatılmaya başladığında dudaklarını ıslatarak “Sen?” diye sordu, sanki gözlerini kapatıp göz kapaklarını ovuşturarak yeniden bakma ihtiyacı hissediyordu çünkü burada olduğuma inanamıyordu.
Ardından bakışları yere kaydı, döndü ve az önce ıskalamadan göğsünü yaran bıçağı fırlattığım kara kurda çevirdi gözlerini; o an bir saniye daha beklemeden yanına koştu. Ne? Delirmiş miydi? 80, hatta en az 90 kiloluk büyük bir kurttu bu. Nasıl korkusuzca, öldüğüne emin olmadan yanına böyle savunmasız bir hâlde koşardı?
Adımlarım kar üzerinde ilerlerken yaklaşmadım kurdun cesedine. Şaşkınlıkla onu izliyordum; dizlerinin üzerinde çöküp bir elini kurdun üzerine koydu ve tüyleri okşadı, “Karayel,” dedi bir kez daha aynı ismi kullanarak. “Oğlum? Yaşıyorsun değil mi? İyisin değil mi?”
Zayıf bir ses kaçtı kurdun genzinden. İşte o zaman yeni bir şok dalgası çarptı yüzüme, bir tokat yemiş gibi geriye çekilerek, inanamaz gözlerle baktım ona. “Bu kurt senin mi?” Kurumuş dudaklarım aralanmış, şaşkınlık içerisinde atıyordum adımlarımı bir yana, bir ona doğru. “Kurdun mu var senin? Kurt mu? Şaka mı bu?”
Bir kurdu mu evcilleştirmişti? Bu nasıl mümkün olabilirdi? Özellikle böyle büyük bir tanesiyle nasıl olurdu da güvende olduğunu düşünebilirdi?
Bu… Bir köpeğe sahip olmak gibi miydi? Öyleyse ben onun köpeğini mi öldürmüştüm?
Yutkunarak, kalbim göğsümü döverken ellerimin titreyişine hâkim olmaya çalıştım, birkaç adımda yanlarına ulaştığımda yerde kan izleri vardı sürüklenmeden dolayı. Öyle hızlı koşuyordu ki, ve öyle sert yemişti ki bıçaktan darbeyi; ayakları yerden kesilirken geri kalan mesafede yalnızca sürüklenmişti karda birkaç metre boyunca.
“T-Tamam,” diye mırıldandım kendi kendime, çantamı çıkartıp kenara bırakırken dizlerimin üzerinde düşmeden oturmaya çalışarak. Ben şaşkınlıktan titriyordum, kurt ise muhtemelen acıdan. Paramparça olmuş eldivenlerimi çıkarıp kenara attıktan sonra yutkunarak başımı kaldırdığımda onunla göz göze geldim. Kalın dudakları aralanmış, siyah kirpiklerinin çevrelediği altın hareli gözleriyle yüzüme bakıyordu. Neredeyse bir şaşkınlık sezmiştim.
“Kurtlardan pek anlamam, genel olarak hayvanlardan anlamam, ama insanlardan ne kadar farklı olabilir ki?” diye söylendim kendi kendime. Ardından hafifçe kalkınarak bıçağın saplandığı yeri görmeye çalıştım. Kürkü siyah olduğundan sızan kan, yere; karların üzerine damlamadan anlaşılmıyordu kanamanın ne kadar olduğu. “Kurtla arkadaş olmazsın,” diye mırıldandım. “Kurt bu. Kurt. Farkındasın değil mi?” Kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Aramızda yalnızca bir karış mesafe vardı.
“Kanının kokusunu mesafeler ötesinden aldı,” dedi altın hareli gözlerin sahibi, sert ve tok bir sesle, hiçbir duygu belirtisi göstermeden. Ama kaşları çatıktı. Gözleri bir an gözlerimin içine bakarken, diğer an bacağıma; sardığım yarama çevrilmişti. Ardından tekrar bana baktı. “Sana yardım ediyordu.”
“Bir kurt bana nasıl yardım edebilir?”
“Sana saldırdılar, değil mi?” Çenesi kaskatıydı, yutkunurken adem elması oynadı. “Hatta ellerinden zor bile kurtuldun. Ama kaçtılar. Kaçtılar çünkü Karayel onlara, oraya geldiğinin mesajını verdi.”
Kaşlarım düşüncelerimin doğrultusunda çatılırken gözlerimi önümde yaralı bir şekilde yatan kurdun siyah kürküne çevirdim, ardından derin nefesler alarak bir bağlantı kurmaya çalıştım. Pekâlâ, bu kurt, bana saldıran iki kurttan çok daha büyük ve heybetliydi. Eğer tanışıyorlarsa bu kurtlar aleminde büyük olanın saygı gördüğü ya da korkulan alfa olduğu anlamına mı gelirdi? “Bir kurt neden dost canlısı olsun?”
“Girdiği sokaklarda her köpek görüşünde kendine saldıracak korkusuyla yol değiştiren tırsaklar gibi konuşuyorsun,” dedi kuru bir sesle. “Gördüğün her hayvan sana saldırmaz sırf bunu yapabilecek gücü, heybeti var diye.”
Şaşkınca geriye çekildim. “Bir kurttan bahsediyoruz. Hiç karda kışta geçen filmler izlemedin mi sen? Her birinde paramparça oluyor insanlar. Hatta nefes alan canlı ne varsa.”
“Çok film izlediğin belliydi zaten,” dedi tok bir sesle, eğilip kurdun nabzını kontrol ederken. “Dayan oğlum. Halledeceğiz.” Ardından geriye çekilerek ayağa kalktı. “Yardım etmeyeceksen geri çekil. Zaten burada ne işin var bilmiyorum.”
Başımı eğdim o an, alt dudağımı ısırarak gözlerimi kapadım birkaç saniyeliğine ve düşünmek için derin nefesler çektim içime. Bu hayvan eğer gerçekten bana yardım ettiyse onun burada böyle ölmesine izin veremezdim. O zaman bu ıssız ormanda iki katil etmiş olurduk.
Dizlerinin üzerinde çöküp kollarını kurdun bedeninin altından geçirdi, hayvanın dili dışarıya çıkmıştı ama yaşıyordu. Ayağa kalktım. Kurdun bedeni havalanırken o da önce bir ayağının üzerinde, daha sonra da kendini tamamen kaldırarak ayağa dikildi. Bu hayvanı taşıyacak gücünün olması çok da şaşılacak bir şey değildi çünkü o bir boksördü.
Hızlı adımları ilerideki ahşap eve yöneldiğinde yerdeki çantamı kaptığım gibi peşinden koşturdum. “Buraya konuşmak için geldim,” dedim aramızda bir metre bırakarak hızına yetişmeye çalışırken. Sanki kollarında 90 kiloluk yırtıcı bir hayvan yokmuş gibi yürüyordu.
“Şu an konuşabilecek durumda değilim,” diye cevapladı beni, odağını önünden çekmeden. Aşağıya inen kısa bir yokuştan koşar adımlarla indikten sonra evin bahçesine çıkan patikaya girdi, ardından bahçeye ulaşmıştık. Bu sırada sıklaşan kar yağışı görüşü neredeyse tamamen kapatıyordu, hatta öyle bir yağıyordu ki iki adım önümüzde duran evi görmek bile zorlaşmıştı.
“Ne yapacaksın? Bıçağı çıkarıp saracak mısın?” diye sordum peşinden. “İç kanaması varsa on dakikaya ölür. Ayrıca mikrop kapmış olabilir yara. Ve dikiş atılması gerekir.”
“Bilmiyorum. Doktor olan sensin.” Ahşap evin kapıya giden basamaklarının önünde aniden durduğunda nefes nefese döndü bana doğru. Bir ayağı basamaktaydı. “Yardım edecek misin yoksa benim gibi nur topu gibi bir katil oluşunu mu izleyeceksin?” Bunu hafif dalgalı bir sesle söylemişti. Saçlarına, kirpiklerine, yüzüne, omuzlarına düşüyordu kar taneleri.
Bir adım geri attım ayağımı destek almak istercesine, ifademin kaskatı kesildiğini iliklerime kadar hissetmiştim. “Sakın,” dedim tok bir sesle. “Sakın burada bu konuyu açma. Yoksa kurt ölür. Ben de bir katil olmam, nefsi müdafaa sayılır bu. Sanki sen sana doğru koşan devasa bir kurt gördüğünde aynısını yapmayacakmışsın gibi de konuşma. Ben daha az önce iki koca kurt tarafından saldırıya uğradım. Beni kucaklamak için mi üzerime koşturduğunu düşünecektim?”
Sertçe nefes aldığını duydum, ardından kalın kaşlarının altında, siyah kirpiklerinin çevrelediği altın hareli gözleri aşağı indi; sardığım bacağıma baktı ve yeniden gözlerini yukarı çıkardı. Hiçbir şey söylemeden önüne döndüğünde basamakları bir çırpıda çıkmıştı. Kapıya bir tekme savurduğunda tahta kapı menteşelerinden toz çıkarken ileriye doğru savruldu, çıkan seste irkilerek adımladım merdivenleri arkasından.
“Bıçağı çıkarsan bile içeride dikebileceğin hiçbir şey yok,” dedi içeri girerken, dirseğiyle kenardaki düğmeye bastığında ışıklar yanmıştı. “Bir şeyler yapabilecek misin?”
Kucağında devasa kurtla birlikte sol kapıya yöneldiğinde kapı aralıktı, yine bir tekmeyle açtı kapıyı. İçeride tahtadan geniş bir masa vardı. Ortada duran sürahiyi sonuna kadar ittirdikten sonra kollarındaki hayvanı masaya yatırdı dikkatlice.
Çantamı ve beremi çıkartıp kenara attım, ardından hızlıca düşünmeye çalıştım. Evde ne olabilirdi kullanabileceğim? Önce yarasına bakmam gerekiyordu. Bıçağın ne kadar derine saplandığını ya da organların zarar görüp görmediğini bilemezdim. Eğer organlardan birine geldiyse ya da iç kanaması varsa bu ıssız yerde, hiçliğin ortasında, yaşama şansı yoktu.
“Eldiven lazım,” dedim başına geçerken, çekerek boynumdan söktüm atkımı, kenara attım. “Sıcak su, bez.” Elimle alnımı ovaladım hızlı hareketlerle. “Bilmiyorum, alkol lazım. Viski, votka, konyak?”
Bir elini ensesinden saçlarına, oradan da alnına kaydırarak yüzünü sıvazladı; ardından “Gel benimle,” dedi mutfağın çıkışına işaret ederek. Hiçbir şey söylemeden peşinden mutfaktan çıkarken dönüp mutfak masasında can çekişen hayvana baktım o an; ve kesik avuçlarımı yüzüme bastırıp takip ettim önümde ilerleyen adamı. O hayvanı bu hâle ben getirmiştim.
Salonu geçtik, tam karşıdaki kapıyı açtığında ışık düğmesine basıp içeri daldı. Burası geniş bir banyoydu. Açtığı ilk dolaptan birkaç temiz havlu çıkartırken bana uzatıp kucağıma yığdı, ardından “Alkollü içkiler var şu vitrinde,” diyerek salonun en köşesindeki cam vitrini gösterdi. “Sıcak su hazırlayıp geliyorum. Eldiven bulabileceğimden emin değilim.”
Kafamı salladım hızlıca yutkunarak. Ben kucağımdaki havlularla salona geçerken arkadan su sesi gelmeye başlamıştı. Havluları koltuğun üzerine bırakıp vitrine ilerledim koşar adım, ardından gözlerimi içki şişelerinin üzerinde gezdirmeye başladım. Gördüğüm ilk dolu viski şişesi en arkadaydı.
Kabanımın düğmelerini çözdükten sonra koltuğa fırlattım, ardından kazak kolumu sıyırıp elimi vitrinden içeriye uzattım. Ben viski şişesini çekerken, arkadan eski bir fotoğraf uçmuştu peşinden halının üzerine.
Viski şişesi elimde, fotoğrafa uzanıp elime aldım hızlıca, ardından tekrar şişelerin arasına bırakmak için kolumu içeri uzattım. O sırada ön yüzü çarptı gözüme.
Fotoğraf siyah beyazdı. Bu ahşap dağ evinin önünde, ayaklarının üzerinde duran kısa saçlı ela gözlü bir erkek çocuğu vardı fotoğrafta; gülümserken gözleri kaybolmuştu. Yanında oturan siyah postlu kurt ise henüz küçük görünüyordu. Bu o muydu? Mutfakta yatan siyah kurt, bu kurt muydu? Bu çocuk o muydu?
Fotoğrafın arkasına dağılmış mürekkeple bir tarih atılmıştı. 29 Aralık 2008.
12 yıl önce bugün.
“Sıcak su hazır,” diyen sesini duydum hemen arkamdan, elimi elektrik çarpmış gibi fotoğrafı yerine bırakıp geri çekilerek havlulara yöneldim viski şişesiyle birlikte. Kenarlarından tuttuğu büyük bir kovanın içinde kaynamış su vardı, dumanı süzülüyordu üzerinden.
Mutfağa önden girdim ve elimdekileri tezgâhın üzerine bıraktım. Kollarımı dirseklerime kadar sıvayıp açılmasın diye kazağın kumaşını geri katlarken hızlıca ellerimi yıkadım lavaboda, soğuk suyla birlikte avuçlarımdaki kesikler daha bir yanmıştı.
“Bıçağı çıkaracağız.” Arkamı döndüğümde masanın kenarındaki bir sandalyeyi kenara çekmiş, kovayı üzerine bırakıyordu.
“Tamam,” dedi elini kurdun başının üzerine koyarak okşarken, burada olduğunu ona hissettirmek istercesine.
Bakışlarının üzerimde olduğunu biliyordum ama bunu düşünmemem gerekiyordu. Bu adamın kim olduğunu düşünmemem gerekiyordu. Yalnızca beni kurtarmak için mesafeler ötesinden yardım eden ama talihsiz bir şekilde bıçakladığım bu hayvana yardım etmeliydim. Daha sonra geri kalanını hallederdim nasıl olsa.
“Havluyu al,” dedim bıçağın girdiği bölgeye doğru eğilerek. Hemen yanda kocaman bir pencere olduğundan yeterince ışık giriyordu içeriye, mutfağın lambası da yanıyordu üstelik ama daha büyük bir ışık gerekiyordu bıçağı çıkardıktan sonra, eğer kanama devam ederse. Ona döndüm, elinde iki havlu vardı ve dikkatle beni dinliyordu. Kabanını ne zaman çıkardığını bilmiyordum ama kazağının kollarını bile sıvamıştı. “Ben bıçağı çıkardıktan sonra kanama olacak. Bir süre yaraya bastırmalısın.”
Kafasını salladı.
Derin bir nefes alarak ellerimle bıçağın kabzasını tuttum. O da iki elini iki yandan uzatmış, kurdun üzerine doğru eğilmiş, tetikte bekliyordu.
“Üç,” dedim alt dudağımı dişlerken. “İki.” Ardından derin bir nefesle birlikte çektim bıçağı. “Bir.”
O kısacık saniyede kan fışkırarak alnıma, saçlarıma, kazağıma, kollarıma, her yerime; tavana bile sıçramıştı. Havluları iki eliyle birden yaranın üzerine bastırdığı gibi akıntı kesildi ve beyaz havlular anında kana bulandı. “Bu kötü,” diye fısıldadım kendi kendime, ardından ona baktım bir saniyeliğine. “Bir damarı delmiş olabilir içeride.”
Viskiye uzandım, şişeyi karnıma bastırarak kapağını açmaya çalışırken biraz zorlanmıştım çünkü bayağı eskiydi ve kapak yerine yerleşmişti.
“Nasıl dikeceksin?” diye sordu, havluları bastırırken gözlerini kapatmış ve sertçe yutkunmuştu.
Altın hareli ela gözleri üzerime çevrildiğinde kapağını açtığım viskiyi tutarken gergince baktım ona. “Bilmiyorum. Tel bulabilirsek işe yarayabilir, ya da zımba.” Havluyu tutan ellerine çevirdim bakışlarımı, ardından viskiyi kenara bırakıp havluları devralmak için ellerimi uzattım. “Havluyu bırak, ben hallederim bundan sonrasını. Zımba var mı?”
“Gerçekten çok fazla film izliyorsun, değil mi?” diye mırıldandı kendi kendine, ellerini çekerken. Elinin tersiyle alnındaki teri silmişti. Yüzünde birkaç damla kan vardı ama kazağı boydan boya kan olmuştu.
“Dördüncü sınıf Tıp öğrencisiyim, farkındasın değil mi? Zımba ve teller steril olduğu sürece kesilmiş derisini bir arada tutacak görevi üstleneceğinden, sorun olmaz. Nasıl lidokain yerine viski kullanacaksak, bu da alternatif bir çözüm.” Havluları hafifçe çekerek yarayı kontrol ettim, eğilmiştim; bıçağı ilk çıkardığımdaki gibi kanamıyordu. Belki de bir damara ya da organa gelmemişti bıçak. Steril bir dikiş yaparsam yaşayabilirdi. “Asıl sorun dikerken çıkacak.”
“Nasıl yani?”
“Uyuşturacak bir şey yok. Dikerken onu sıkıca tutmak zorundasın, acıdan uyanıp sana saldırabilir. Kim olduğun umrunda olmaz bile.”
Havluları çektim yarayı kontrol etmek için, kesinlikle artık bir dakika öncesi gibi kanamıyordu. O, muhtemelen zımba bulmak için mutfaktan çıktığında havluları kenara bıraktım, ardından kuru bir diğerini sıcak suya soktum, hızlıca yıkadım ve sıktım. Birazdan açık yaranın üzerine viski dökecektim ve bu canını yakacaktı ama mikrop kapmaması için yapmam gereken buydu.
“Bu işini görür mü?”
Elindeki aletten gelen mekanik sesle başımı kaldırdım, yanıma yürüdükten sonra almam için uzattı. Eski tarz, büyük bir zımbaydı bu. Bu kadar çabuk bulmasına, hatta genel olarak bulmasına şaşırmıştım çünkü işimizin film tarzı mobilyalardan bakır tel sökmeye kadar gideceğini düşünüyordum.
“Viskiyi dökeceğim, ardından dikiyoruz,” dedim hafifçe eğilerek. Kafasını salladı, ardından etrafa göz attı. Kaşlarımı çatarak ne aradığını düşünmeye çalıştım ama bulamamıştım. Lavaboda temizlemek için viskiyi avucuma dökerek ellerimi yıkadığım sırada salondan, bükebileceği kalın ama geniş bir yastıkla döndüğünde, sağ koluna sardı ve hayvanı incitmeyecek ama onu güvenle tutabileceği bir şekilde yasladı üzerine.
Mantıklı, diye geçirdim içimden.
Zımbayı da viskiyle yıkadıktan sonra şişeyi alıp döndüm. “Üçten geriye sayacağım,” diye mırıldandım yaraya doğru eğilirken. Kafasını salladı, tutuşu sertleşmişti.
“Üç,” dedim derin bir nefes alarak. Bugün 3’ten geriye saymaktan nefret etmiştim. “İki.” İşte geliyor… “Bir.”
Viskiyi yarasının üzerine döktüğüm gibi kulakları sağır edecek bir haykırış tüm mutfağı kapladı, hatta bu sesin çevre bölgede yankılandığına bile yemin edebilirdim o an. Masa hareketlenen kurtla sallanırken hızlıca açılmaya başlamış yaranın üzerine kaç dikiş atılması gerektiğini hesap etmeye çalıştım ve zımbanın ucunu yasladım yaranın üzerine.
“Sıkı tut,” dedim gerginlikle, bağırır gibi. İkinci zımba derisine geçtiğinde hayvan iyice saldırganlaşmıştı. Bu evrede bilincinin bu denli açık olması inanılmazdı. Korkutucuydu. Adrenalin bana iyi gelmiyordu, kalp krizi geçireceğimi ve yere yığılacağımı düşünüyordum her şey bittikten sonra.
Bir dizini masanın üzerine yaslayıp onu daha sıkı tutmak için öne eğildiğinde titreyen ve kan olmuş ellerimle bir tel daha geçirdim yaranın üzerine, ardından iki tel ardı ardına. Bir tane daha. Bir tane daha. Ve bir tane daha…
Sıcak suyla ıslatıp sıktığım havluyu yaranın üzerine bastırırken hayvan çoktan bayılmıştı ve biz de nefes nefese kalmıştık.
Titreyen ellerim ve dizlerimle birlikte geri çekildim, tutunacak bir yer aradı ellerim; yalnızca hemen arkamdaki buz gibi tezgâh vardı. Tezgâha yaslandım, bir elimi kenarına koyduğumda hissettiğim soğukta içim donmuştu, ardından diğer elim istemsizce ağzıma gitti. Elimin kanlı olduğunu biliyordum ama engel olamamıştım. Neredeyse ağlayacaktım. “Bitti,” dedim fısıldar bir sesle.
Kafasını kurdun postuna doğru eğmişti, hayvanın tamamen parçaladığı yastık tek bir şeyi gösteriyordu; eğer bunu akıl edememiş olsaydı kolu şu an yerinde olmayacaktı. Sertçe yutkunurken çenesini sıktığını fark ettim, ardından kafasını kaldırıp kapattığı gözlerini açtı ve bana baktı. Dehşetle açılmış, belki de buğulanmış gözlerime bakıyordu doğruca. Ne düşünüyordu? İşe yaramış mıydı yaptığım? Kurdunu öldürdüğümü mü düşünüyordu yoksa?
Onu ben yaralamıştım. Ona o bıçağı ben fırlatmıştım. Çocukluğundan beri birlikte olduğu kurt ölürse o da beni öldürür müydü bu dağ evinde? Arka bahçeye gömse cesedimi kimsenin ruhu duymazdı. Kime söylemiştim ki buraya geldiğimi? Öktem bile annemin yanına gittiğimi düşünüyordu. Belki Gözleme Evi’ndeki Melisa… Ama kız hakkımda hiçbir şey bilmiyordu. Belki kayıp haberim fotoğrafımla birlikte gazetelere, televizyonlara düşerse…
Yutkunarak kuru dudaklarımı ıslattım, ardından “Hayvan ateşlenmezse sorun yok,” diye mırıldandım aldığım nefeslerin arasında. “Ama ateşlenirse iç kanaması var demektir. İşte o zaman yapabileceğim bir şey yok.”
Altın hareli gözleri, son sözlerimden sonra kapanırken ellerini masaya dayayıp başını aşağıya eğdi söylediklerimi sindirmek istercesine. “Senin burada ne işin var?” diye sordu, pozisyonunu bozmadan.
“Antrenörün bu sabah beni dışarıda kıstırdı,” diye cevapladım onu, kan olmuş ellerime bakarken. “Davayı kazanacağınızı, çünkü haklı olduğunuzu, o gece çok başka işler döndüğünü, abimin olduğunu sandığım kişiden çok farklı birisi olduğunu söyledi.”
“Saçmalamış,” dedi doğrulurken. Ellerini çekip kollarını iki yanına bırakmış, kafasını kaldırmış ve gözlerini üzerime çevirmişti. “Eğer bunun için geldiysen git. Daha fazla abinin canını alan adamla aynı yerde bulunmak istemezsin.”
Dudaklarımı ıslatırken gözlerimi kapattım ve derin bir nefes çektim içime. “Eğer bir kez daha şunu tekrar edersen evcil kurdundan çıkardığım bıçağı bu sefer sana fırlatacağım.”
“Gerçek bu değil mi Karaca?” Düz, sert bir sesle sormuştu. “Aç gözlerini. Bana bak. Ne görüyorsun?”
İç içe geçmiş alt ve üst kirpiklerim ayrıldığında göz kapaklarım da aralanmıştı. Ona baktım; yüzüne bulaşmış kana, boynundan akıyordu bir damlası. Tıpkı o gece gibi. O gece de kaşının kenarından akıyordu böyle bir damla, boylu boyunca süzülüyordu boynuna doğru… “Ali Fuat Dinçer’e inandığım için gelmedim buraya,” dedim tok bir sesle. “Abim için savaşmaya geldim.” Ellerimi iki yanıma düşürmüş, masaya doğru, onun karşısına doğru iki adım atmıştım.
Dudakları düz bir çizgi hâlindeydi, hiçbir şey söylemese ve öylece baksa bile çene hatları ifadesiz kalmasına izin vermiyordu. Sanki hep öfkeliydi. Sanki hep siniri tepesindeydi. Sanki yumruğunu hazır bekletiyordu birinin suratına çarpmak için; kırmak için, yıkmak için, yok etmek için. “Sen buraya benden intikam almak için geldin Karaca,” dedi ellerini kaldırırken, ellerindeki kana bakıyordu. “Ve aldın da. Karayel’i aldın benden. Belki istemeden oldu ama oldu.”
“Saçma sapan konuşma,” diyerek bir adım attım ileri, ardından kurdun nabzını kontrol ettim. Ateşi de yoktu. “Kurt yaşıyor. Muhtemelen iyi.”
“Muhtemelen, yeterince iyi bir cevap değil.”
“Senin gibi biri için yeterince iyi bir cevap.” Ters ters baktım ona. Yutkundum ardından, çünkü olmuyordu; sorular arka arkaya dizilmiş, boğazımı tıkamıştı ve onları dışarıya salmadan, o kelimeleri kullanmadan nefes almama izin vermiyordu. Ama sormadım. Bir kriz daha geçirecek, bunu kaldırabilecek hâlim yoktu; en azından bugün.
Bir elini sandalyenin sırtının üzerine koydu, ardından kurdun üzerinde gezinen bakışları üzerime çevrildi yeniden. “Hava kararmadan gitsen iyi olur. Tipi hızlanırsa burada mahsur kalırsın.”
“İstanbul’a ne zaman döneceksin?”
Seslice nefes alırken başını çevirdi. “Anlaşıldı derdin.”
“Benim derdim değil,” dedim tok bir sesle. “Sen benim derdim değilsin. Sen benim düşmanım bile değilsin. Ama bana cevapları verecek adam seni orada istiyor.” Ellerimi önümdeki sandalyenin sırtına koydum. “Sen bana bir can borçlusun. Bana daha hangi soruyu soracağımı bile bilmediğim bilinmezlerin cevaplarını borçlusun. Kendini böyle bir dağın tepesine kapatıp ardında bıraktığın enkazdan kolay kolay kaçamazsın.”
“Artık dövüşmüyorum.” Bileklerini ovalarken döndü arkasını, çıktı mutfaktan. O giderken tek yapabildiğim ağzım açık, sırtını izlemek olmuştu.
Masanın yanından sıyrılarak geçtim, ardından mutfak kapısından çıktım. Salonu geçip koridora girdiğinde peşinde ilerliyordum. “Dövüşmek zorundasın.”
“Neden?” diye sordu bir anda, koridorun ortasında durduğunda. O kadar çevik hareket etmişti ki hızımı alamadan neredeyse göğsüne çarpacaktım kafamı, son anda geri çekilmiştim.
“Neden?” diye tekrar etti sorusunu, yüzüme doğru eğilirken. “Birinin daha pertini çıkartırsam ne olacak? Adam komalık olursa ne olacak? Daha da kötüsü, sırf senin şu kara gözlerin yüzünden, bile bile bir maçı karşı tarafa verirsem ne olacak? O zaman gerçek bir boksör olacak mıyım hâlâ? Gerçekten dövüşüyor olacak mıyım?”
“Ne gerekiyorsa onu yapacaksın. Kaybetmen gerekiyorsa edeceksin. Geldiğin yere döneceksin, yetiştiğin o salonlara, arenaya döneceksin. Öyle bir döneceksin ki bana abimi geri vereceksin.” İşaret parmağımı batırdım göğsüne, tam sol tarafına. Eğer oralarda atan bir kalp, bir vicdan varsa… “Sen öldürdüysen, senin yumrukların suçluysa, o zaman bu azapla hangi deliğe girersen gir vicdanın seni avlar. Eğer altından başka bir şeyler çıkarsa da…” Dudaklarımı birbirine bastırarak indirdim elimi.
“Git, Karaca,” dedi tok bir sesle, geriye dönerken. “Çok geç olmadan git.”
Koridorun sonundaki kapıya yönelmişti. Beklemeden peşinden sürükledim adımlarımı, arkasından daldım içeriye. “Anlamıyor musun? Ben—“
Bu oda onun odası mıydı? Üzerindeki kanlı kazağı, sırtına attığı eliyle başından çıkarmıştı. Peşinden içeri daldığımı fark ettiğinde dikildiği yerde bana döndü. Boynundan aşağı damlayan kan göğsüne kadar inmiş, kurumuştu.
“Ben,” dedim üstüne basa basa. “Kalkmış seni girdiğin delikten çıkarmaya çalışıyorum, seni, abimi o arenaya gömen adamı. Çok mu istiyorum sence senin yüzünü görmeyi? O yüzden mi geldim buraya?”
“Birincisi, burası girdiğim bir delik değil. Her sene düzenli geldiğim bir yer. İkincisi, farkındayım zorla geldiğinin. Çünkü o Ali Fuat denen deli adam yolladı seni, beni İstanbul’a döndürmek için. Olanlar yüzünden, senin sözlerin yüzünden buraya kapandığımı sanıyor ama yanılıyor. O adama inanma Karaca.” Kollarından çıkardı kazağı, elinden sarkıyordu. “Boksörler o ring’e çıktıklarında suratlarının yamulmasını da, kaburgalarının kırılmasını da, hatta komalık olmayı da göze alırlar. Belki bir göz bile kaybederler. Bu sporu yapmanın bedeli budur. Evet, abinin durumunun iyi olmadığını fark etmeliydim. Evet durdurmalıydık o maçı, ikimizden biri, ya da hakemler, ya da hocalarımız. Ama işler böyle gitmedi. Abinin katili ben değilim belki ama bunlar öldürdü onu,” dedi kazağı elinden kaydıktan sonra yumruklarını kaldırırken. “Şimdi gidebilirsin gönül rahatlığıyla, çünkü bunların bir daha kimseye değmeyeceğinden emin olacağım.”
Dudaklarım aralık, gözlerimi kırpıştırarak baktım arkasından; önüne dönmüş, banyoyla arasında kalan mesafeyi kapamıştı. Kapı kapanırken gözlerim önce yerdeki kanlı kazağına, daha sonra yere, daha sonra ise kurumuş kanla kaplı ellerime çevrildi.
Döndüğüm gibi koridordaki banyo olduğunu bildiğim yere girdim ve kapıyı kapattım. Ardından musluğu açıp yıkamaya başladım ellerimi, bileklerimi, hatta kollarımı. Kazağım ıslanmıştı.
Evet durdurmalıydık o maçı, ikimizden biri, ya da hakemler, ya da hocalarımız. Ama işler böyle gitmedi. O mezarlıkta, öyle bir ifade görmüştüm ki suratında; ne bir pişmanlık sanmıştım gözümün gördüğünü ne de öfkemi hafifletecek başka bir şey. Sen öldürdün, demiştim ona. Ben öldürdüm, demişti. Bu bir gerçek miydi yoksa böyle düşündüğü için mi söylemişti? Böyle düşündüğü için mi söylemişti yoksa ben mi söyletmiştim bunu ona?
Bu adam nasıl biriydi? Onu tanımıyordum. Pekâlâ burada bana sözleriyle numara çekiyor da olabilirdi, sırf beni başından atmak için. Kurtulmak için.
Ben öfkeliydim. Öfkem başkalarının spekülasyonlarına açılan kısa yollar olabilir miydi onlar için? Mesela Ali Fuat, sporcusunu geri istediği için benim aklıma bütün bunları sokmuş olabilir miydi? Kaydı da o vermişti, Hilmi Bey ve diğerlerinin bir iş karıştırdığı şüphesini de o uyandırmıştı içimde. Her ne kadar Hilmi Bey ve o çocuğun telefon numaraları değişmiş olsa da avukatla görüşerek yeni numaralarını talep edebilir ve onlarla konuşabilirdim. Gerçi suçlu olsalar bile, bunu bana çaktırmamak için ellerinden gelen her şeyi yaparlardı. Ne diyecektim? O gece başka bir şeyler olduğunu biliyorum, dökülün mü? Bu işler böyle yürümezdi.
Öte yandan yan odada, banyoda olan adam, çok başka konuşuyordu. Git diyordu. Tamam, ben yaptım, benim yüzümden oldu, bir daha olmayacağından emin olacağım, diyordu. Ben mahkemenin onu parmaklıklar ardına koymasını istiyordum ve koymayacaktı; ama o çoktan kendine bir hapishane inşa etmişe benziyordu.
Boks sporu, tamam, bir spordu ama benden abimi alan bir spordu. Biraz olsun içinde olduğumuz durumu anlayabilmek, güçlenebilmek, abimin gözlerine sahip olabilmek için şu dünyaya onun penceresinden bakmak uğruna; ben de başlamıştım bir iki yumruk, tekme savurmaya. Ama aynı değildi. O yol, bu yol değildi.
Aynada kendime bakarken, gözlerimin içine bakarken artık kendime sorduğum soru şuydu; abimi benden bu adam mı almıştı, yoksa yaptığı spor mu? Abimi benden yaptığı spor mu almıştı, yoksa bu işin arkasında Ali Fuat Dinçer’in kuşkularını doğrulayan başka işler mi vardı?
Bilmiyordum. Ama bundan sonraki hedefim yalnızca bunları öğrenmek olacaktı.
Ellerimi ve yüzümü yıkadıktan sonra banyonun kapısını açıp çıktım dışarıya. Adımlarımı salona yönelttim, ardından mutfağa; koca kurt, inanması güç bir şekilde, mutfak masasında yatıyordu hâlâ.
Onu ben incitmiştim. Yardım etmek için bağırmıştı bana saldıran kahverengi kurtlara, ve benim tek yaptığım göğsüne bir bıçak saplamak olmuştu. Koşmamış mıydı üzerime? Yoksa saldırıya uğradığım yere mi koşuyordu? Belki de aldığı kokuma doğru koşuyordu… Emin değildim. Zaten o kadar mesafeden o bıçağı nasıl gövdesine saplayabilmiştim, bunu dahî bilmiyordum.
Kanlı havluları su dolu kovanın içine attıktan sonra gövdesine bıraktığım havluyu kaldırıp dikişlerini kontrol ettim; daha doğrusu, zımba tellerini. Hayvan o kadar acı çekmişti ki burada ben hissetmiştim haykırışlarının şiddetini, göğsümde. Eğer o vitrindeki fotoğrafta birkaç aylıksa, şimdiye 12 yaşına çoktan gelmiş oluyordu. Bu kurtlara göre yaşlı olduğunu mu gösteriyordu? Ateşi yoktu, bundan sonra onun direnci belirleyecekti yaşayıp yaşamayacağını.
Kabanımı üzerime geçirip dış kapıyı araladım istemsizce, kar yoğun bir şekilde yağıyordu. Eğer buradan gitmek istiyorsam bir an önce onunla son bir kez konuşmalı ve bir şekilde araç çağırmalıydım. Belki aşağıdaki yola kadar gidebilirsem bir şekilde kar küreyici araçlardan birine denk gelebilirdim. Vardiyalı çalışıyorlarsa en az 2 saatte bir yeni araç çıkıyor ya da iniyor olmalıydı.
Kapıyı aralık bıraktım, ardından birkaç adımda merdivenlerin başına oturdum. Deli gibi soğuktu hava, yüzüm ve ellerim hâlâ ıslak olduğundan buz kesmişlerdi ama bir şeyler hissetmeye ihtiyacım vardı. Soğuğa ihtiyacım vardı. Düşünmeye ihtiyacım vardı.
Abi, diye mırıldandım kendi kendime, içimden. Beyaz gökyüzüne çevirdim bakışlarımı. Kar taneleri her ne kadar beyaz olsa da kara kara yağıyordu sanki yeryüzüne. O gece ne oldu?
Sanki çıkıp gelecek gibiydi şimdi şu ilerideki sık ağaçlıkların ardından. “Kızım kalk bak oradan götün donacak, sonra zırıl zırıl ağlıyorsun ay başı,” diyecekti eski günlerdeki gibi. Ben ağlamazdım ama mızmızlanırdım hep ağrıdan, çekilmez biri olurdum.
“Su ısıtsana,” diye bağırırdım ona odamdan, yatağımın içinde film izlerken.
“Oldu. Sıcak su torbasının içine de koyayım istersen.”
“Koysana.”
“Zıbar da yat, paşa paşa çek acını. Delikanlı ol biraz sen kimin kız kardeşisin?”
“Ye, iç, geğir, adam döv, yat. Delikanlılığın kitabını yazmışsın gerçekten abi, sen de haklısın.”
Kapıyı açıp yastık fırlatırdı bana.
Sonra sıcak su torbamı da, çayımı da, çikolatamı da, çorbamı da getirirdi ama yatağıma.
Başımı eğerek alnımı yasladım dizlerime, kollarımı da etrafına sardım bacaklarımın. Daha dün gibiydi her şey, daha dün terk etmişti sanki evi; gitme deseydim ya bugün, sarılsaydım bacaklarına, sürüklensem de yerlerde, bırakmasaydım. İzin vermeseydim gitmesine. Ya da ben de gitseydim onunla. Destek olsaydım, yanında olsaydım, yanımda olur muydu şimdi?
Ellerimi, parmaklarımı hareket ettiremiyordum soğuktan, burnum akıyordu ve buz kesmiştim ama yemin edebilirdim, cayır cayır yanıyordu içimde bir yer bu karın kışın ortasında.
Arkamdaki kapı sökülürcesine açıldığında sıçrayarak kalktım ayağa o an. Üzerinde koyu gri bir eşofman ve siyah, kısa kollu bir tişört vardı; ayakları çıplaktı, ıslak saçları ise dağılmış. Dışarı çıktığı gibi göz göze geldiğimizde kaşları çatılmıştı. Elini kapı kolundan çekip burun kemerini sıktı, ardından yüzünü ve saçlarını sıvazladı tek eliyle. Gittim mi sanmıştı?
“Ne oldu?” diye sordum aklıma gelen ihtimalle. “Kurda mı bir şey oldu yoksa? Ateşi mi çıktı?”
“Hayır,” dedi tok bir sesle. “Hayır, durumu aynı.”
Suratımdaki ifade gevşeyemiyordu bu adama, sanki o etraftayken hep tetikte olmam gerekiyormuş gibi hissediyordum. Başım dik, omuzlarım gergindi. Artık buradan gitmem gerektiğini biliyordum. “Ben gidiyorum,” diye mırıldandım kapıya doğru yürüyerek. Beremi, atkımı ve çantamı alacaktım. “Umarım kurt iyileşir. Ama istersen bir veterinere götür. Gerçi orada bile bir kurdu tutmak için uygun ekipman olacağından şüpheliyim.”
“Nasıl gideceksin?” Arkamdan içeri girdiğini duydum, kapı kapanmadan tutmuştu.
“Aşağıdaki yoldan kar küreyici araçlar geçiyor sanırım. Birine binerim. Nasıl geldiysem öyle geri dönerim.”
“Yağış hızlandı, bu havada o işçilerin vardiyası olmaz.”
Koltuğun üzerinden kabanımı aldığım sırada önümde durmuştu. Sırayla kollarımı içinden geçirerek saçlarımı omuzlarımdan aşağı bıraktım ve önümü ilikledim, ardından başımı kaldırıp ona baktım. “O zaman yürürüm.”
“Bu bacakla mı? Bu karda mı?” Dalga geçercesine güldü, gülerken başını çevirmiş ve gözlerini devirmişti. “Komik olma. Yağışın durmasını beklersen seni ben bırakırım durağa.”
“Senden bir şey isteyen yok.” Düz bir ifadeyle verdim cevabımı, yanından sıyrılıp geçerken. Atkı, bere ve çantam mutfaktaydı. Açık kapıdan içeri girdiğimde ilk gördüğüm şey hâlâ hareketsiz bir şekilde mutfak masasında yatan devasa kurt oldu, birkaç saniye nefes aldığını görmek için bekledim; gövdesi yavaş hareketlerle inip kalkıyordu. Yaşıyordu.
Atkımı dolayıp beremi taktım, ardından çantamın içinden telefonumu çıkardım; belki burada mahsur kaldığıma dair birilerine ulaşabilirsem yardım alabilirdim. Nasıl geleceğimi bile bilmeden Kayradağ otobüsüne atlayıp buraya ulaşabilmem bile mucizeyken nasıl dönüşü hesap edememiştim aklım almıyordu. Gerçi benim sabahtan beri duyduklarımın hiçbirini aklım almıyordu.
Telefonumun kenarındaki çubukların boş olduğunu fark ettiğimde elimi yukarıya kaldırıp şaşkınca ekrana baktım. Ormanın içinde çekmiyor olmasını çok da garipememiştim ama burada çekiyor olması gerekirdi değil mi?
Köy. Burası köye yakın değildi bile. Burada yalnızca bu ev vardı. Ve bolca kar. Ve kurtlar. Ve nerede olduğunu görmediğim, fark etmediğim bir göl.
“İstersen çatıya çık, yine de çekmez,” dediğini duydum arkamdan. Elimi indirip ona döndüğümde kollarını göğsünde birleştirmiş, omzunu buzdolabına yaslamıştı.
“Telsiz falan da mı yok?” Şaşkınlıkla kaşlarımı çattım, benimle dalga geçiyor olmalıydı. Gerçekten dış dünyayla bağlantıyı kesen bu eve kendini hapsetmiş olamazdı. Bu onun için bir terapi ya da kendini cezalandırış şekli miydi bilmiyordum ama hiçbir insan buna dayanamazdı.
Kafasını olumsuz anlamda salladı. “Buraya gelenin bulunmak gibi bir gayesi olmaz. Ayrıca koca dağı aşarken bunları düşünmedin mi?”
“Kimse bana bir şey söylemedi ki!” Bir şeyleri fırlatmak istiyordum o an ve elimde telefonum vardı ama bunu yapamazdım, o yüzden içeriden yanağımı dişleyip telefonumu cebime soktum. “Bak benim gitmem lazım.” Saat akşama geliyordu. Birazdan hava kararacaktı. Benim bir an önce buradan çıkmam gerekiyordu.
“O bacakla,” dedi işaret parmağıyla sargılı bacağımı göstererek. “Kurtlara yeterince yem olamadığını düşünüyorsan buyur tabii, git. Seni kurtaracak bir Karayel de yok.”
Ağzım açıldı, çenem düşecek kadar. “Hava kararana kadar burada kalırsam sabaha kadar bir şey yapamam.”
“Dua et, sabah yapabileceğin bir şey olsun,” diye mırıldandı o an, doğrulup kurdun yanına yürürken. “Çünkü bu fırtınanın bir süredir beklendiğini duymuştum.”
“Ben gidiyorum,” dedim hiç düşünmeden. Bacağım iyiydi, yürüyebilirdim. Kurda fırlattığım kanlı bıçağı alıp kenardaki kirlenmiş havluya silerken o da yanımda dikiliyordu. “Saçmalama.”
“Beni buraya getiren adam açıkça vardiyalı çalıştıklarını söylemişti. Hatta belki hâlâ buralarda bile olabilir. Aşağı inerken yakalayabilirim.” İşi kısa sürmüş olamazdı. Şimdiye anca bitiyordu ya da daha hâlâ çalışıyordu belki de.
“Karaca, saçmalıyorsun. Otur oturduğun yerde. Sabah ben bırakırım seni dedim.”
Öfkeyle çevirdim başımı ona doğru. “Benimle konuşmayı kes. Kurduna zarar verdim diye kaldım, yarasına bakmak için. Ali Fuat Dinçer oyun mu oynadı yoksa ciddi miydi bilmiyorum ama şu dakikadan sonra senin İstanbul’a dönüp dönmemenle zerre ilgilenmiyorum. Eğer bu işin arkasında başka şeyler varsa kendim bulacağım. Kimseye ihtiyacım yok.” Hemen yanımda dikiliyordu, altın hareli ela gözler ışığa ters durduğundan kararmıştı. “İstediğin kadar kal burada. Çürü hatta bu dağın başında, telefon çekmez araç geçmez… Umrumda değil.”
Parkede tok sesler çıkaran adımlarım kapıya doğru ilerledi, ardından kola uzanıp açtığımda kutup soğuğu koca bir tokat geçmişti yüzüme.
“O komik mutfak bıçağı seni bu ormandaki tehlikelerden korur mu sanıyorsun?” diye sorduğunu duydum, mutfaktan çıkmıştı ama elleri eşofmanlarının cebinde, orada dikiliyordu yalnızca.
Ona cevap vermedim, ya da cevap olarak çıkarken kapıyı sertçe çarptım. Az önce temiz olan evin önü çoktan kar örtüsüyle kaplanmaya başlamıştı bile. Atkımı burnuma kadar çekip yalnızca gözlerimi açıkta bırakırken dümdüz karşıya yürümeye başladığımda bacağımın acısını unutturan da, devam etmemi sağlayan da yalnızca buradan kurtulma isteğimdi.
Benim burada ne işim vardı? Bu soruyu bugün kaçıncı soruşumdu kendime, şaşırmıştım. Eğer otobüs seferinin iptal olduğunu öğrendiğimde eve dönseydim şu an sıcacık yatağımda ayaklarımı uzatmış tıkınarak film izliyor olurdum ama hayır, Karaca illa ki başını belaya sokmak zorunda; çünkü Karaca düşünmeden atlıyor her şeye, Karaca aptal, Karaca bir gün kellesini kurtaramayacak.
Yokuştan aşağı inip patikayı tırmanırken önümü doğru düzgün görebildiğim söylenemezdi. Bir ara ayağım takıldığında dizlerimin üstüne düşmüştüm ama avuçlarımın üzerinde doğrularak kalkmış ve yoluma devam etmiştim hızlıca. Ellerimdeki yaraların kabuk bağlaması biraz zaman alacağa benziyordu çünkü lavaboda viski döktüğümde gözlerimden yaş gelecek kadar canım yanmıştı. Eldivenlerimin perti çıktığından kurdu bıçakladığım noktada yere fırlatmıştım ama dönüp bulsam bile bir işe yarayacaklarını düşünmüyordum.
Gerçekten aptalın tekiydim. Bir araç kiralayabilirdim, ya da Öktem’in arabasını ödünç alabilirdim. Her ne kadar o külüstürün daha dağ yoluna çıkmadan karaya oturacağını hissetsem de en azından sıcak bir arabanın içinde güvenli bir şekilde mahsur kalmış olurdum. Şimdi ise açık alanda lezzetli bir av gibi yürüyordum. İsmim bile bunu haklı çıkaracak cinstendi.
Geri dönemez miydim? Hayır, bunu yapmak istemiyordum. Kurdu yaralandığında aklım karıştığından yalnızca onu iyileştirmeye odaklanmıştım ama yarasını kapattığıma göre yapabileceğim her şeyi yapmıştım. O adam, adını bile daha ağzına süremediğim adam, garip bir adamdı. Mezarlıktayken elime geçen her şeyi ona fırlatabilecek kadar öfkeli hissetmiş, tokat atmış, defalarca iteklemiş, göğsüne savurmuştum yumruklarımı ama gıkını çıkarmamıştı. Şimdi ise sözleriyle, mantığıyla karşılık veriyordu bana; ben öldürmedim, diyordu. Ama sen öyle düşünüyorsan, bir daha bu yumrukların kimseye değmediğinden emin olacağım.
Hayır. Böyle olmaması gerekiyordu. Adil bir şekilde karşılık vermeliydi. Ben yapmadım, ne saçmalıyorsun be kadın diye bağırması gerekiyordu gerekirse ama böyle davranmamalıydı. Benim öfkeme odun atmalıydı, alevleri harlayacak rüzgâr olmalıydı.
Attığım adımın, üzerine bastığım kar yığınının altındaki ağaç dalı çatırdadığında ses ormanın derinliklerinde yankılandı. İstemsizce durdum ve temkinli bir şekilde gözlerimi etrafta gezdirirken sertçe yutkundum. Ne kadar zamandır yürüyordum? Şimdiye Seyit Bey’in beni bıraktığı yola gelmiş olmam gerekirdi. Siktir. Valizimi buralara bir yerlere atmıştım, tırmandığım ağacın altına bırakmıştım ama o ağacı geçeli çok oluyordu ve orada görmemiştim, hatta o kadar aklıma gelmemişti ki bakıp geçmiştim yalnızca.
Sessizce kabzasını tuttuğum bıçağa çevirdim bakışlarımı, ardından etrafına sardığım parmaklarımı oynatarak daha iyi kavradım; “Bir bok görünmüyor kardan, tipiden,” diye fısıldadım kendi kendime, atkının içinde nefes almaya çalışırken. Eğer Melisa sorusunu bu andan sonra sorsaydı, kesinlikle kar’dan nefret ettiğimi söylerdim ona. Nefret ediyordum, şu andan itibaren. Özellikle de böyle yoğun yağanından. Ne zamandır bu şekilde sık düşüyordu kar taneleri yere? Tabii ki tanımazdım önceden geçtiğim yerleri, her yer kalın, beyaz bir örtüyle kaplanmıştı çünkü şimdi. Belki üzerinde yürüdüm yer yoldu, belki değildi… Bilemezdim.
İlerideki çalılıklardan bir ses geldiğini işittiğimde atkımı burnumdan indirip derin bir nefes aldım içime çekebildiğim kadar. İşte şimdi başım beladaydı. Bu sefer, az önceki gibi şanslı olamayabilirdim; bıçağı fırlatsam denk gelmeyebilirdi, oradaki her neyse birden fazla bile olabilirlerdi.
O an, ahşap evden hiç çıkmamış olmayı diledim; ama geri dönsem yine kalmazdım orada, ne kadar inatçı ve gururlu olduğumu bir ben biliyordum.
Sık ağaçlar iki yanımda başlıyordu, ben boş, düz giden daha temiz bir aralıkta ilerliyordum; dikildiğim yerde hafifçe eğilerek gözlerimi çalılıkların oraya diktim. Havanın kararmaya başladığı saatlerdeydik. Biraz bir kurt sürüsünün ya da ayının akşam yemeği olacaktım.
Kalbim göğsümü sık aralıklarla döverken dudaklarımı kapattım, şimdiye dek sesli ve gergince nefes aldığımın farkında bile değildim. Şuradayken, 2 aydır spor salonunda aldığım eğitim beş para etmiyordu çünkü yırtıcı bir hayvana karşı ne gücüm olabilirdi ki? Yumruk mu atacaktım?
Belki de orada silah vardı. Ya da Gözleme Evi’ndeki tüfeği rica etsem verirlerdi…
Nasıl kullanıldığını bile biliyor muydum ki?
Gözlerimi kısarak baktığımda, yere sık düşen kar tanelerinin izin verdiği kadarıyla çalılıkların arasından yüzünün yarısını gösteren hayvanla göz göze geldim; bu bir köpek miydi, kurt muydu, neydi bu lanet olası? Çakal. Bu bir çakaldı. Melisa sürü olarak dolaştıklarından bahsetmişti.
Kulakları büyüktü ama yatırmıştı, başını eğmiş, sinsi bir ifadeyle tek gözünü gösteriyordu yalnızca. Eğer korku yanımda dikilen başka bir insan olsaydı beni tekme tokat dövüyor olurdu ve ben yalnızca bundan hastanelik olurdum. Fazlası var mıydı? Dahası var mıydı? Belki de arkamı dönsem başka bir tanesiyle karşılaşacaktım.
Bacağım öyle bir sızladı ki o an, pozisyonumdan dolayı; kolumun üzerine yere düşeceğim sandım. Eğer düşersem saldırmak için bir saniye beklemeyeceğinin bilincindeydim, göz temasımı kesmemem gerekiyordu. Belki o zaman yoluna devam ederdi… Eder miydi? Bilmiyordum, hayvanlara dair bildiğim tek şey bazılarının et; bazılarının ot yediğiydi ve çakal kesinlikle etoburdu.
Dizlerimi hafif kırmış bir şekilde eğilmiştim, yaralı bacağımı daha fazla bu pozisyonda tutamıyordum, titriyordu. Çakal yüzünü çalılıkların arasından çıkardığında hemen arkasında başka bir tane daha olduğunu fark ettim. Siktir. Gerçekten de yalnız değildi.
O sırada inanılmaz bir kramp saplandı yaralı bacağıma; öyle ki, acıdan dilimi ısırdım ve elimdeki bıçağı düşürdüm. Çakalın gözleri bu ani hareketimle yere düşen sivri uçlu metale çevrildiğinde bu tarafa koşmak için ayaklarını öne uzattı ve atladı; her şey o an, saniyeler içinde gerçekleşti.
Bir klik sesi duydum arkamdan, ardından bir silah patladı. Ben başımı geriye çeviremeden, çakal daha başından yediği kurşunla yere yığılırken bir kol dolandı belime; yere ya da üzerine düşeceğim sandım ama saniyeler içerisinde sırtım sert ve kuru bir ağacın gövdesine yaslanmıştı. Atacağım çığlık boğazıma kaçarken ağzımın üzerine kapanmış eli fark ettim, gözlerim sonuna kadar açıldı. Ardından silah bir kez daha patladı.
Buradaydı. Bir eli ağzıma kapanmışken üzerime doğru eğilmiş, kafasını omzumun hemen üzerinde ama havadaydı; diğer elinde mat, siyah bir tabanca tutuyordu. Arkadan gelen, hayvanın vurulurken çıkardığı acı dolu ses kulaklarımda yankı yaparken nefes nefese “Kurtmuş, ayıymış, çakalmış…” diye mırıldandı, ardından kafasını geri çekti ve yüzünü gözümün önüne getirdi. Artık altın hareli ela gözler karşımdaydı artık. “Bu ormandaki asıl tehlike benim Karaca. Ve tebrik ederim, sen de doğrudan elime düşmeyi başardın.”
Hangi yol eve gidiyor, diye sordu ceylan; kurt inini gösterdi.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.