Siyam
Siyam
5. BİR YALANIN KOYNUNDA
464 1

5. BİR YALANIN KOYNUNDA

İnsanın yapmam dediği şeyi yapması, düşmem dediği duruma düşmesi ile inadının arasında bir bağlantı var; ya da evren olumsuzluk ekiyle henüz tanışmamış, yalnızca eylemden anlıyor. Bir kez dilinize sürdüğünüzde, aklınızdan geçirdiğinizde, er ya da geç buluyor o durum sizi.

Birkaç hafta öncesine kadar abimin katili dediğim adamla bir daha aynı metrekare içinde bulunacağımı asla düşünmezdim. Yayınlanan bütün haberleri, yazılan gazeteler küpürlerini okumuştum günler boyunca kendimi odama kapatıp; o gecenin birçok suçlusu var deniliyordu ama ben tek bir suçlu görüyordum, o da karşımda dikilen ve bana tehlikeli derecede yakın temasta bulunan adamdı dalları karla kaplı bir ağacın altında.

Silah sesleri kesildiğinde dudaklarından dökülen sözlerin ardından yalnızca gözlerine bakakalmıştım çünkü böyle bir şey söylemesini beklemiyordum. Onu tanımıyordum, bana yabancıydı; bu tehlikeliydi. Bıçak yarası varken bile abimi devirmişti ve o geceden sağ çıkamamasının sebebiydi; bu tehlikeliydi. Vahşi hayvanlarla dolu bir dağın başında, kasaba ve köylere uzak bir dağ evine kapatmıştı kendini; bu tehlikeliydi. 1.90 boyunda bir devdi, hayatını yumruklarıyla kazanmıştı bunca zamana kadar; bu tehlikeliydi. Silahı vardı ve kocaman yırtıcı bir hayvanla arkadaştı. Listeyi daha da uzatabilirdim eminim, yalnızca bir saat daha verseniz bana onunla.

Onun bu ormandaki herhangi bir yırtıcı hayvandan pek bir farkı olduğunu düşünmüyordum. “Tabiatının burası olduğu nasıl da belli,” dedim, gözlerimin içine bakarken bir süre sonra elini kontrollü bir şekilde ağzımdan çekmeye karar verdiğinde. “Belki de hiç dönmemelisin.”

Fark etmemiştim ama üzerinde yalnızca siyah kısa kollu tişörtü vardı. Kabanını dahî almadan, kurdunu bir mutfak köşesinde bırakarak nasıl peşime düşebilmişti? “Beni nasıl buldun?”

“Korku denen duygunun kokusu bu ormanda çabuk yayılır,” dedi tok bir sesle, bir adım geri çekilirken. Bana bakmıyordu, etrafı kontrol ediyordu. Başıyla geriyi işaret ettiğinde gözlerimiz yeniden buluştu. “Hadi, dönüyoruz. Birazdan leş yiyenler gelir çakal etinin kokusuna, kalabalık olur burası.”

Kaşlarım kalktı. “Leş yiyenler?”

“Evet, leş yiyenler,” dedi kuru bir sesle. “Hayvanlar için bu havada yemek bulmak ne kadar zor biliyor musun?”

Gözlerimi kaçırdım. Hayvanları düşündüğü falan yoktu, çakal sürüsünün saldırısına uğramamak için vurmuştu onları. Kaç kurşun saydığımı hatırlamıyordum çünkü o sırada kalbim damarlarıma öyle yoğun kan pompalıyordu ki adrenalinden birkaç saniyeliğine sağırlaşmıştım.

“Hadi,” dedi bir kez daha, geriyi işaret ederek. Kar yağışı devam ediyordu ve üzerimde kalın bir kazak ve mont olmasına rağmen ince bir tişörtle çıktığı için ona bakarken ben üşüyordum.

“Seninle oraya gelmek istemiyorum,” diye bir itirafta bulundum. Seninle konuşmak da istemiyorum. Senin yüzünü görmek de istemiyorum. Senin sesini duymak da istemiyorum. Ben aslında burada olmak da istemiyordum ama kendimi bu olaylar silsilesinin içine tam olarak ben sokmuştum, bu yüzden kendimden başka suçlayabileceğim biri yoktu. Belki zorlarsam Ali Fuat Dinçer’i suçlayabilirdim ama onun sözlerinin ne kadar doğru, ne kadar aldatmaca olduğunu bilmiyordum henüz.

“Bunu anlamak zor değil. Ama başka bir seçeneğin yok.”

Siyah, mat tabancanın metaline kaydı gözlerim; emniyetini açtıktan sonra silahı indirmişti. Derin bir nefes alarak sırtımı ağacın gövdesinden kaldırırken elimi bacağıma götürüp torbadan yırttığım kumaşa baktım, hava karardığı için pek net göremiyordum ama bir an önce kendi yarama da bakmam gerekiyordu. Kurdu haksız yere yaraladığımı fark ettikten sonra göğsüme çöken ağırlık kendi yaramı unutturmuştu bana, daha sonra da bir an önce buradan çıkmak isterken bulmuştum kendimi. Sağlıklı düşünememiştim. Bir doktor gibi düşünememiştim. Mikrop kapmış olabilirdim, enfekte olmuş olabilirdim; beni ısırmaya çalışan kurt kuduz olabilirdi, her ne kadar tetenoz aşısı olmuş olsam da geçen aylarda, biliyordum ki kuduz aşısı her seferinde yeniden olman gereken bir şeydi.

Yutkunarak ona baktım, kaşları çatılmış; artık ışık görmeyen altın hareler solmuştu. Bakışlarım nemli saçlarına değeceği sırada gözlerimi kaçırıp geldiğim yöne doğru bir adım attım, her ne kadar gözlerim çalılıkların orada vurulmuş çakal cesetlerine bakmak istese de doğru düzgün bir şey görememiştim. Sanki her göz kırpışımda orman biraz daha kararıyordu.

“Neden bacağına bakmadın?” diye sordu tok bir sesle, ben önünden hafif sekerek geçerken. Öylece durmuş, bacağıma sarılı kanlı kumaşa bakıyordu.

“Bilmiyorum, belki senin evcil kurdunu yaşatmaya çalışmakla meşgul olduğumdan olabilir mi?” Dalga geçer bir hava vardı sesimde, bunu fark etmemesi imkânsızdı ama sorduğu saçma bir soruydu çünkü orada o canı kurtarmakla uğraşırken o da yanımdaydı. Neredeyse kolu parçalanıyordu. En azından bugün bir tarafları parçalanma ihtimalinin yanından geçen tek insan ben değildim… Düşünmemem gerekiyordu çünkü korkunç bir andı o an; o ağaca tırmanırken bacağımın o korkunç kurdun sivri dişlerinin arasına girdiğini gördüğüm an…

“Karayel evcil bir kurt değil,” dedi önüne dönmüş, karın içinde bata çıka yürümeye başladığında. “Her zaman gelebileceği başka bir evi daha olduğunu bilen, şanslı bir kurt.” Aramızda biraz mesafe vardı ama yana yana yürüyorduk. “Yaran ne kadar kötü?”

“Kötü değil,” dedim kendimi daha hızlı yürümeye zorlayarak. Aslında normal hızda yürümeye zorluyordum çünkü geride kalmak istemiyordum ama bir yandan da yapamıyordum. Dişlerimi sıkıp biraz dayanmam gerekiyordu sadece. “Tam olarak ısırmadı bile, sadece derimi deldi dişleri.”

“Ya kuduzsa?” diye sordu bir anda, adımlarını durdurarak.

Bir adım ileride durdum, ardından omzumun üzerinden başımı çevirerek ona baktım. Düz bir ifade takınıyordu suratında ama kaşları çatıktı. “Olmamasını umuyorum,” diye mırıldandım önüme dönerken, düşüncenin ihtimaliyle. “İlk ısırdığında sabunla yıkamalıydım…” Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım, ardından ilerlemeye devam ettim. Burun deliklerim genişlemişti eğilmiş, bacağıma bakarken.

Birkaç uzun adımda yanıma ulaştığında “Şimdi işe yaramaz mı?” diye sordu, kalın sesiyle. Bir yandan da gözlerini etrafta gezdiriyordu. Başka hayvanlar olduğunu mu düşünüyordu?

“Bilmiyorum. Belki.” Alnımı ovaladım, bakışlarımı etrafa çevirdiğimde onun gibi. Saatler önce tırmandığım ağacın yanından geçiyorduk. “Burada valizimi bırakmıştım,” diye fısıldadım. Ama artık yoktu.

“Bıraktığın yerde değilse geçmiş olsun, kokunu aldıklarından bir yerlere sürükleyip parçalamışlardır içindekilerle birlikte.” Ardından çattığı kaşları ve sorgular ifadesiyle bana baktığını hissettim. “Bir dakika, bir dakika… Valiz mi?”

“Bolu otobüsüne binmem gerekiyordu. Yılbaşı için annemin yanına gidecektim,” diye mırıldandım boğuk bir sesle, o kadar sinirlerim bozulmuştu ki nefeslerimi bile dalgalı alıyordum. “Ama sefer iptal olmuş. Otogara ulaştığımda yalnızca Kayradağ otobüsü vardı kalkmak üzere olan. Eğer bu sabah antrenörünle karşılaşmamış olsaydım evime dönerdim, güvende olurdum.” Başımı kaldırıp gözlerimi üzerine çevirdim. “Ama belki de gerçek bile olmayan bir şüphenin peşinden buraya geldim.”

Derin bir nefesi içine çekerken gözlerini kapatarak başını çevirdi, dudaklarını ıslatarak parmaklarını saçlarına geçirmiş ve saç diplerini çekiştirmişti aynı zamanda. “Piç herif…”

“En son ne zaman konuştun hocanla?” diye sordum kuru bir sesle. Boğazım acımıştı soğuk havayı ağzımdan solumaktan.

“Haftalar önce,” diye cevapladı beni. “Burayı biliyor. Geldiğinde onu dinlemedim ama seni buraya gelmeye ikna edecek kadar ileri gideceğini düşünmemiştim. Beni o cehenneme geri döndüremezsin çünkü o gece olanları hiçbirimiz değiştiremeyiz, Karaca.”

“Sen sektörün içinden biri değil misin?” Adımlarım durduğunda, neredeyse evin bahçesine yaklaşmıştık. “Ne kadar pis iş dönüyorsa bilmen gerekmiyor mu? Neden antrenörün haftalarca bana ulaşmaya çalışsın, gittiğim spor salonuna kadar bulup soksun bütün bunları kafamın içine yok yere? Tek isteği senin o Rus’la maça çıkman olamaz.”

“Olabilir, Fuat Hoca zeki biridir. Sırf o maç bu ülkeye çok şey ifade ediyor diye 2 ay seni de, beni de parmağında oynatır ve ruhumuz duymaz.”

Burun deliklerim genişledi bir an, dudaklarımı birbirine bastırdım. “Peki bunu yapar mı?”

“Yapmaz,” dedi tok bir sesle. “Sağlam biridir.” Gözlerini etrafta gezdirdi. “Sana kanıt olarak herhangi bir şey sundu mu?”

Dudaklarımı ıslattım istemsizce, gözlerimi kaçırdım. Ardından elimi cebime attım ve parmak uçlarıma değen USB’yi alıp çıkarttım. “Maç kaydını verdi. İzlememi söyledi.”

Gözbebekleri genişler gibi oldu bir an, doğruca elimdeki küçük kutuya bakıyordu. Yutkunduğunda adem elması bir yukarı çıktı, bir aşağı indi. Ardından dudaklarını ıslattı. “İzledin mi?”

“Hayır.” Cebime geri koydum. “Her ne kadar maçın kaydı mahkemece yasaklanmış olsa da o arenadaki binlerce kişinin göremediği ve benim yalnızca izleyerek fark edebileceğim ne var bilmiyorum. Bir de…” Yutkundum. “Abimi o hâlde görmek istemedim sanırım. Bilmiyorum. Pek zamanım da olmadı.”

Bakışlarını kaçırdı, önce alnını ovaladı; ardından elini kar tanelerinin düştüğü nemli saçlarından geçirip ensesine kaydırdı. Bu adamın karşısına geçmiş, onunla sakin bir şekilde konuştuğum için kendime inanamıyordum. Belki de gerçekten o kurttan kuduz kapmıştım.

Öte yandan, birazdan bu adamın evine gireceğim ve muhtemelen geceyi orada geçireceğimi kabullendiğime de inanamıyordum. Verandada yatıp soğuktan hipotermi geçirip ölmeyi tercih ederdim ama soğuk derimin altına işleyip beni tatlı bir uykuya yatırmadan hemen önce bir kurt ya da ayının midesine gitme ihtimalim de vardı. Memlekette başka orman mı yoktu da bu kadar hayvan buraya toplanmıştı böyle?

Adımlarımı hızlandırdım, bir süre sonra o da bir şey söylemeden peşimden gelmişti. Basamakları benden önce çıkıp kapıyı açtığında peşinden içeri girdim, yeni fark ediyordum; içerisinin dışarıdan pek farkı yoktu. Soğuktu.

“Işıkları açacak mısın?” diye sordum kapı arkamdan kapanırken. Bir elimi duvara yaslamış, diğer elimi bacağıma sarılı kumaşın üzerine koymuştum. Pencerelerden gelen rüzgârın uğultusu o kadar sert ve sesliydi ki eğer burada yalnız kalsam ışıklar açıkken bile korkabilirdim.

Bana cevap vermeden salonun ortasına doğru yürüdüğünü fark ettiğimde kaşlarım çatıldı. Ne yapıyordu bu adam?

Bir sürgü sesi doldu kulaklarıma, çekmeceyi açmıştı. Ardından bir çakmak sesi duydum. Yutkunarak başımı eğmiş, karanlığın içindeki silüetine bakıyordum; bir anda ateş parladığında bir şeyin ucuna tuttuğunu anlamış oldum. Mum. Bir mumu yakmıştı.

“Şaka yapıyorsun değil mi?” diye sordum seslice nefes vererek. “Telefon çekmiyor, insanlığa dair hiçbir iz yok, vahşi hayvanlar tarafından etrafımız çevrili. Ve şimdi de elektrik mi gitti?”

“Neden? Karanlıktan korkuyor musun yoksa?” Yaktığı mumu, diğerinin yanına bırakırken etraf yeterince aydınlanmıştı. Mumları yakmak için masanın üzerine koyduğu silahını alıp alttaki çekmecelerden birinin içine bırakışını izliyordum o sırada.

“Burası yalnızca karanlık bir ev değil, ayrıca mutfağında koca bir kurt var.” Senden bahsetmiyorum bile.

Başka bir mum çıkarıp ucunu yaktığında adımlarını üzerime çevirmişti. “Bunu al, banyoda bacağına bakabilirsin. Ben odun getirmek için dışarı çıkacağım, şömine boş.” Mumu bana uzattıktan sonra, portmantoya asılı montunu alıp üzerine geçirdi. O, kapıyı açıp dışarı çıkarken ben sessizce kafamı sallamıştım ama bana bakmadığından gördüğüne pek emin değildim.

Kapı kapandıktan sonra yutkunarak bakışlarımı içeriye çevirdim. Ardından adımlarım salonu aştı. Her ne kadar içeride olsam da hâlâ nefesimi dışarıya buhar olarak verdiğime inanamıyordum, hava bu kadar soğuk olamazdı. Kaç dereceydi? Muhtemelen sıfırın altındaydı.

Banyonun kapısını aralayıp içeri girdikten sonra mumu lavabo tezgâhının üzerine bırakıp kapıyı kilitledim, ardından bir yerleri ateşe vermeden hızlıca dolapları karıştırdım. İşe yarar bir kolonya, sabun ve daha fazla temiz havlu bulabilmiştim sadece. Kabanımı, atkı ve beremi çıkardıktan sonra kenara bıraktım; ardından yaralı bacağımdaki botu ve çoraplarımı da çıkardım. Sıra pantolonuma geldiğinde kumaşı çıkartırken canım yanmıştı çünkü kurdun dişlerinin deldiği bölgedeki kan pıhtılaşmıştı ve kumaş pıhtılaşan bölgeye yapışmıştı.

Kemerimi ve pantolonumu da kenara bıraktıktan sonra bacağımı küvetin içine sokup duş başlığına eğildim. Sıcak su olması için dua ederken musluğu açtığımda, birkaç saniye elimi suyun altına tutmuş ve ardından gelen ılık suya sevinmiştim. Bu noktada temizlememin, eğer kuduz kapmışsam bir işe yaramayacağını biliyordum ama yine de bu hâlde bırakamazdım.

Ilık su yaramın üzerine değdiğinde alt dudağımı dişleyerek sertçe yutkunmuştum. Diş izleri hem bacağımın önünde, hem de arkasındaydı; eğer durmasa, hızla geri çekilmese kuşkusuz bacağımı parçalamış olurdu. İnsan bacağının bu bölgesinde kısa sürede aşırı kan kaybından ölüme yol açacak damarlar bulunuyordu ve onlardan birini kesmediği için saniye farkıyla şanslıydım.

Yarayı sabunla yıkadım birkaç kez, ardından duruladım. Kaynar suyla ıslatıp suyunu sıktığım nemli havluyu ucundan kesip yaranın etrafına doladıktan sonra pantolonumu tekrar giyerken gözümden yaş gelmişti ama başarmıştım. Çoraplarımı ayağıma geçirdikten sonra kabanımı tekrar giyindim, ardından botlarımı ve atkı-bere takımımı yanıma alıp mumla beraber çıktım banyodan.

Dışarıdan, düzenli aralıklarla tahta sesi geliyordu. Beremi ve atkımı yeniden üzerime geçirirken salona girmiştim, botlarımı giymek için eğildiğimde mutfakta yatan devasa kurda ilişti yeniden gözlerim ama henüz öğlenki kurt travmamı atlatabilmiş değildim bu yüzden her ne kadar yarasını kontrol etmem gerekse de tek başıma onun yattığı yere girmek istemiyordum.

Kapıyı araladım, içerinin dışarıdan tek farkı, dışarı çıktığınızda yüzünüze çarpan kutup rüzgârıydı. Daha önce bulunduğum bir yerin hiç bu kadar soğuk olduğunu hissetmemiştim, daha az önce sıcak suya değen ellerimin yeniden buz kesmesi yalnızca saniyeler almıştı.

Bacağımın acısını yutup kapıyı kapatarak dışarı çıktığımda tok ses daha da güçlendi, arkadan geliyordu; balta ile odun kestiğine yemin edebilirdim fakat ben basamaklardan inerken sesler bir anda durdu.

Etraf zifiri karanlık değildi, her ne kadar kar atıştırıyor olsa da bulutlar, Dolunay’ın gökyüzüne yerleştiği kısımda biraz dağılmıştı bu yüzden orman biraz ışık alıyordu.

Buz tutmuş ellerimi ceplerime soktuktan sonra burnumu çektim ve evin arkasına doğru yürümeye başladım. Köşeyi döndüğüm sırada bir el arabasına atılan odunları görebiliyordum artık, ilerledikçe kenardaki kesilmiş ağaç yığını ve bir kütüğe saplanmış balta dikkatimi çekti. Elinde siyah, kalın eldivenler vardı ve kestiği odunları el arabasına yüklüyordu.

Sonra orayı gördüm; boynu bükük, dalları kar dolu bir ağacın arkasındaki buz tutmuş gölü.

Melisa’nın annesinin bahsettiği göl bu göl olmalıydı. Dağın etekleri karla kaplı olduğu için Ay ışığı sayesinde görülüyordu ama göl, donmuş olmasına rağmen simsiyahtı ve eve bu kadar yakın olması istemsizce beni ürkütmüştü. Eğer mevsim yaz olsaydı düşünmeden atlardım belki yüzmek, ferahlamak için ama bu görüntü güneşli bir piknik gününe çok uzaktı.

Melisa’nın annesi… O kadının düşüncesi bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyordu. Kurda dikkat et, diye fısıldayışı arkamdan; gözlemelerin arasına sıkıştırdığı bıçak ve başından beri garip bakışlar atması beni en çok geren şeyler olmuştu. Buraya gelene kadar sözlerinin arkasındaki anlamı kestirememiştim ama artık biliyordum. Burası, İstanbul’un kıyısında, araf bir yerdi. Medeniyete yakın ama insan elinin değmediği, değemediği vahşi bir ormandı burası. Ayak bastığım gibi kurt ve çakal sürüleriyle karşılaşmış olmamın başka bir açıklaması olamazdı.

Beni fark ettiğinde elinde iki odun parçası tutuyordu, gözleri rengini kaybetmiş yüzümde gezindikten sonra arkaya baktı ve nereye daldığımı gördü; donmuş göle. “O kadar da korkunç görünmüyor,” dedi tok bir sesle, elindeki odunları da el arabasına bırakırken. Ardından ellerini silkeledi.

“Öyleyse neden yalnızca bakmak bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor?” Sorum istemsizce dökülmüştü dudaklarımdan, belki de soğuk bana iyi gelmiyordu.

Ay ışığının altında soluk bakan altın hareli ela gözler üzerime çevrildiğinde, gözlerimi nihayet buz tutmuş gölün manzarasından çekip onun yüzüne çevirdim. “Kurtlar seni ısırdığında aranızda bir bağ falan mı oluştu?” diye sordu dalga geçer bir tonla. “Karayel de bu gölü sevmez. Şansa bak ki ev hemen yanında.”

“Neden?” Kuru bir sesle sordum bunu, lafının hemen ardından. Neden sevmiyorlardı?

Dudaklarını ıslattı, ardından iki yandaki demirinden tutup yanıma doğru sürüklediği el arabasını bırakıp eldivenlerini çıkardı ve odunların üzerine fırlattı. “Eskiden buranın yerlileri göle adak adar, doğadaki vahşi hayvanları avlayıp kesermiş,” dedi seslice nefes verirken. “Uzun yıllar yalnızca kurtların avlandığını duydum. Eski hikâyeler. Pek mantıklı değiller. Artık kim uydurduysa.”

“Nasıl hikâyeler?” Kaşlarım çatıldı.

Seslice nefes verdi, el arabasını kavramış ön tarafa doğru yürümeye başlamıştı. “İçeri geçelim. Hava soğudu.”

Bir şey söylemedim ama sorumu havada asılı bırakması hiç hoşuma gitmemişti. O içeri geçerken ben de ellerimle kollarımı ovaladım, haklı olduğunu inkâr edemezdim. Sanki montuma 3 haneli yüksek bir miktar para bayılmamışım gibi bir de soğuk içini delip geçiyordu şimdi, hiçbir işe yaramıyordu sanki.

Başımı kaldırıp uçarak Dolunay’ın önünden geçen kuşa baktım, ardından hareket eden bulutlara; birkaç saniye sonra ay ışığı tamamen kaybolmuştu ve etraf karanlığa gömülmüştü. Hızlı adımlarla arkama bakmadan ön tarafa yürüdüm, verandaya vardığımda etrafta kimse yoktu. Aralık kapıdan içeri girip kapıyı arkamdan kapattığımda şöminenin önünde ayaklarının üstünde çökmüş, ateş yaktığını fark ettim. Vitrin ve masanın üzerinde de birkaç tane mum yanıyordu.

Hemen sol taraftaydı mutfak kapısı, açıktı da. “Kurdunu kontrol edeceğim,” diye mırıldandım ellerimi ceplerimden çıkartıp sıcak nefesimi üflerken.

Odunların altında tutuşturduğu kağıt parçasından yükselen alev şömine telleri boyunca genişlerken bana çevirdi bakışlarını. Yükselen alevlerin kızıl ışığı yüzüne yansıyordu. “Tamam,” dedi düz bir sesle.

Tamam mı? Gözlerimi devirerek seslice nefes verdim o an, ardından adımlarımı mutfağa çevirdim. Nasıl sadece tamam diyebilirdi? Elbette ona öğlenden kalma ellerimi titreten korkumu belli etmeyecektim ama en azından kalkıp peşimden gelebilirdi. Kurt, benimle mutfakta yalnızken uyanıp acıdan bana saldırırsa ne olacaktı? Bu sefer gerçekten ölürdüm bu dağ evinde.

Ben burada mahsur kalmıştım. Gerçek anlamda mahsur kalmıştım ben. Bir saniyelik düşüncesiz kararım beni buraya getirmişti, Gözleme Evi’ndeyken vazgeçip geri dönmeliydim. Aynı gün içerisinde hem kurtların, hem de çakalların saldırısına uğramıştım. Sabah ne olacaktı? Kapıyı açtığım gibi bir ayının pençeleriyle göğsümü deşmeyeceğini kim garanti edebilirdi?

Her şeyden de öte, kuduz kapmış olabilirdim ve eğer kapmışsam saatler aleyhime işliyordu çünkü kuduzun tedavisi yoktu.

Mumlardan birini alıp mutfak tezgâhının üzerine bıraktım dikkatlice, gözlerimi kurdun üzerinden ayırmamıştım asla. Uyutulmadığı ya da uyuşturucu bir şey verilmediği için her an uyanabilir, uyandığı taktirde de agresif davranışlar sergileyebilirdi. Kurtların bilinci var mıydı? Yoktu. Öyleyse içerideki day ayısı akrabasıyla arasındaki dostluk yalnızca bir aldatmacadan ya da refleksten ibaret olabilirdi eğer uzun zamandır buraya, bu kurdu ziyarete geliyorsa.

İşte o zaman bu kurdun benim kafamı koparmayacağının garantisi yoktu burada. Üstelik eğer gerçekten yardım ettiyse, ben onun gövdesine bıçak saplayarak düşmanca bir tavır sergilemiştim. Nasıl karşılık vereceğini kim tahmin edebilirdi?

Mutfak tezgâhına yasladım kalçamı, ardından kollarımı göğsümde birleştirip gözlerimi kurdun üzerine çevirdim. Yanına yaklaşmak istemiyordum. Yarasını zımbayla dikerken uyandığındaki haykırışları ve hareketleri aklımdaydı, kafasıyla arasında yastık olmasa sahibinin kolunu parçalayacaktı neredeyse. Vahşiliği gözümün önünden gitmiyordu.

“Durumu nasıl?” Saçlarının ıslaklığını aldığı bir havluyla birlikte mutfaktan içeriye girdiğinde bakışlarım kurdun üzerinden ona kaydı.

“İyi,” diye mırıldandım. “Yani, hâlâ yaşadığına göre iç kanaması yok.” Uzanıp kurumuş havluyu kaldırdım yarasının üzerinden. “Enfeksiyon da kapmamış. Birkaç saate uyanır sanırım ama hareket etmemesi lazım.”

Kafasını salladı, havluyu omzundan sarkıtırken. Ardından gözlerini kurdun üzerinden bana çevirdi. “Senin bacağının durumu nasıl peki?”

Gözlerimi kaçırdım. İçime çektiğim nefesle birlikte kuru dudaklarımı ıslatırken bakışlarım mutfak penceresinden karanlık ormana kaymıştı. “Bacağım iyi, ama ateşlenirsem ve bulantı başlarsa bu kuduz kaptığım anlamına gelir. İşte o zaman ölü olurum.”

Havluyu kenara bırakıp çatılmış kaşlarıyla birlikte masanın etrafından yürümeye başladığında, az önce gözlerimi çevirdiğim pencereden dışarı baktı ve ardından bana döndü. “Sabahın ilk ışıklarıyla yağış durursa yola yürürüz. Araba da orada.”

Kafamı salladım, gözlerim kurdun kürkünün üzerindeydi. Aldığı nefesler sert ve kesik kesikti bazen, canı yanıyor olmalıydı.

O sırada çatlayan başımı ovuşturmak için ellerimi şakağıma çıkardım, ardından bir ağrı kesici daha alma isteğiyle kapanan gözlerim açıldı ve çantamı aradı; işte. Gelen farkındalıkla salona yönlendirdim hızlı adımlarımı, ardından çantamı elime aldığım gibi açıp kahverengi hap şişesini aramaya başladım içinde.

“Ne oldu?”

Peşimden geldiğini fark etmemiştim, mutfağın girişinde dikiliyordu. Elime aldığım ilaç şişesinin kapağını açıp bir tanesini avucuma bıraktıktan sonra şişeyi çantama geri attım. “Annemin ilacı,” dedim tok bir sesle, önünden geçerken. “Kırmızı reçeteli bir ilaç, morfin bazlı. Ağrısını keser.” Mutfağa girdikten sonra masanın önünde durmuş, yutkunarak kurttan ona çevirmiştim bakışlarımı. Ardından avucumu açıp ona uzattım. “Al. Sen ver.”

Hapı avucumdan aldıktan sonra plastiğini açıp tozu çekmecelerin birinden çıkardığı tatlı kaşığına döktü. Ardından büyük, tahta bir kaşık alıp baygın kurdun ağzını zorlanmadan açarken kaşığı içeri uzatıp tozu dökmüştü. Kurdun ağzı aniden kapanırken kaşıkları çektiğinde, kurt dilini dışarı çıkartıp istemsizce ağzını yaladı ve sertçe birkaç kere yutkundu.

Beremi ve atkımı çıkartırken mutfaktan çıkıyordum, bacağımın ağrısını geçirmek için bir hapı da ben yutmuş ve kabanımla birlikte elimdekileri koltuğun üzerine bıraktıktan sonra yanan şöminenin önünde bağdaş kurarak oturmuştum. Telefonum elimdeydi ama bir işe yaramıyordu. Elimden bir şey gelmiyordu.

Sırtımı tekli koltuğa yasladıktan sonra bacaklarımı kendime doğru çektim. Botlarımı da çıkardığımdan hafif ıslanmış çoraplarımın altında ayaklarım donmuştu ama şöminenin ateşi yavaş yavaş çözüyordu.

Mutfaktan çıktığını fark ettim o an, koridora girecekti ama beni gördüğünde adımlarını durdurdu. Ne yapacaktı? Benimle bu dört duvar arasında ne yapacaktı? İstanbul’a dönmeyeceğini tahmin etmeliydim, benim lafımın değeri sokaktan geçen bir yabancınınkinden farklı değildi onun için. Ali Fuat neden bunu fark edememişti?

Arkasını döndüğünde, başımı kaldırıp ona baktım. Kollarımı bacaklarımın etrafına sarmış, çenemi dizlerimin üzerine yaslamıştım ve uzun siyah saçlarım omuzlarıma dökülüyordu.

Şömineye doğru yürüdü, ardından tam karşımdaki tekli koltuğa sırtını yaslayarak benim gibi yere oturdu ve bacaklarını uzatıp kollarını göğsünde birleştirdi. Bunu neden yaptığını anlayamamış olsam da rahatsız olmamıştım ama yine de çatık kaşlarımla bakıyordum ona çenemi yasladığım dizlerimin üzerinden. Şömineden gelen ışık yüzüne düşüyordu yine, çene hatlarını aydınlatıyordu. Üzerini değiştirmemişti, hâlâ kısa kollu ve eşofmanlaydı. Belki de o kadar kas sayesinde üşümüyordu.

Yutkundu, sık kirpiklerinin altındaki altın hareli gözlerini üzerimden çekmeden. “Maç kaydını neden izlemiyorsun?”

“Burada izlememi mi istiyorsun?” diye sordum, duvara monte edilmiş televizyonu göstererek kafamla. “Ölmek istiyorsun sanırım.”

“Sen mi öldüreceksin beni?” Kaşlarını kaldırdı hafifçe.

Dudaklarım düz bir çizgi hâlini aldı, ifadesizdi artık suratım. “Önce kurdunu öldürürüm,” diye mırıldandım buz gibi bir sesle. “Hatta öldürmüş de olabilirim. Ona verdiğim hapın morfin dozajının fazla geldiği ve şimdiye kalbini durdurup durdurmadığını kim bilebilir?”

Suratındaki ifade anında kayboldu. Kaşları, dudaklarımdan duyduğu sözlere karşı çatılmıştı ve muhtemelen kalkıp mutfağa gitmek, dostunu kontrol etmek istiyordu ama yapmayacaktı. “Buna cüret edemezsin. Onun bir suçu yok.”

“Öfkenin oturduğu masada akıl kalkar,” diye mırıldandım, o gece bana söylediği sözü tekrar ederek. “Bunu bana sen söylemiştin. Bir insan, çok sevdiği birini kaybettiğinde mantığının düzgün işleyeceğini mi zannediyorsun? Karşındakini öldürmek çok kolay olur. Üstelik hiç acı çekmemiş olur, tatmin etmez adamı. Bunun yerine onun sevdiklerine saldırırsın. Bu yüzden düşmanına zaaflarını göstermemelisin.”

“Peki sen Karayel’i öldürdüğünde ne olur?” diye sordu yüzünde mimik oynamadan.

Yutkunarak dudaklarımı ıslattım, bakışlarımı yere çevirdim. Sesimde herhangi bir duygu barındırmıyor, yalnızca ihtimalleri düşünüyordum o an ona cevap verirken. “Sen öfkelenirsin.”

“O zaman ne olur, Karaca?”

“Ödeşmiş oluruz.” Bu sefer sertçe yutkunurken gözlerimi kapatmıştım. Bu saçmalıktı, bunu söylemek saçmalıktı ama o an yalnızca bu cevabı verebilmiştim.

Histerik bir nefes kaçtı burnundan, şömine ateşine dönmüş; alevleri izliyordu gözleri. Başımı kaldırıp ona baktım o an, kafasının içinde ne vardı?

Bir bacağını kendine çekip ayağını yere basarken ayaklandığında çenemi dizlerimin üzerinden çektim ama gözlerimi ondan başka bir yere çevirmedim. Koltukların arasından geçip vitrine yürüdü, mumun önünde durduğu içine ne yaptığını göremiyordum ama gelen cam seslerinden fark edebilmiştim.

Doldurduğu bir bardağı tek yudumda kafasına diktiğini gördüm; kaşlarım çatıldı, içtiği o şey viski miydi az önce? Alkolle ilgili liseden kalma kötü anılarım vardı bu yüzden kullanmayı pek sevdiğim söylenemezdi.

Doldurduğu başka bir kristal bardakla birlikte geri döndüğünde gözleri üzerime çevrildi, göz temasını kesmeden suratındaki buz gibi ifadeyle aynı yere oturduğunda bu sefer elindeki bardağı, dirseğini kendine çektiği dizine yaslarak parmaklarının ucunda sallandırmıştı.

Yutkundum.

“Karayel’i alabilirsin,” dedi düz bir sesle, içkisinden bir yudum alırken. “Eğer içindeki yangını söndürecekse al. Öfkeni dindirecekse al.”

“Bir işe yaramayacağını biliyorsun.”

“Biliyorum,” dedi dudaklarını ıslattıktan sonra derin bir nefes alırken. “Üstüne, daha da berbat hissedeceğini de biliyorum.” Kristal bardağın üzerinde gezinen gözlerini üzerime çevirdiğinde göz göze geldik. “Çünkü ben senin abinle dövüşmek için çıktım o arenaya, onu oraya gömmek için değil. Ama sen bile isteye Karayel’i öldürmüş olacaksın.”

Bir ateş yükseldi boğazımdan yukarı, yanımızda yanan şöminenin alevlerinden daha güçlüydü sanki gözlerime ulaşan öfke ama dışarıda yaprak kımıldamadığını biliyordum. Duygularını içinde yaşama olayını gereksiz bir profesyonellikle yapıyor olmam bana hem çok şey kazandırıyordu, hem de çok şey götürüyordu benden. Yalnızca kara gözlerime bakarak anlayamazdı neler hissettiğimi, kafamın içindeki hangi depremlere gebe kaldığımı. Yalnızca tahmin edebilirdi.

O bir boksördü, tıpkı abim gibi. Onun işi antrenman yapmak, maçlara hazırlanmak, rakibiyle dövüşmek, kazanmaktı. İki ay önceki Karaca’ya anlatamazdınız bunları, onun acısı tazeydi. Yıkar, yakar geçerdi. Öfkenin barındığı kafadan aklın uçup gittiği doğruydu, çünkü ben aklımı kaçırmıştım. Anlam verememiştim. Kendimi suçlamıştım. Karşımdakileri suçlamıştım. Herkesi suçlamıştım.

“Ne olursa olsun sen benden abimi aldın,” dedim kuru bir sesle. “Belki katil olmayabilirsin ama sen onu benden aldın ve ben, sonsuza dek nefret edeceğim bunun için senden. Bunu değiştiremezsin.”

Dudaklarını birbirine bastırırken hafifçe sallıyordu kafasını tekrar şöminede yanan ateşe doğru çevirirken. “Sana yardım edeceğim,” dedi tok bir sesle. “İstanbul’a geleceğim.”

“Ben senin yardımını istemiyorum.”

“O zaman neden buradasın?”

Dudaklarımı birbirine bastırarak baktım ona o an, yeniden bana dönmüş bir cevap için bakıyordu gözlerime. Vereceğim her cevap bu sonuca çıkmayacak mıydı? Ali Fuat, onu İstanbul’da istiyordu çünkü başka dümenler döndüğünü düşünüyordu. Eğer bu doğru çıkarsa o sporcusunu kaybetmeyecekti, ben de gerçekleri öğrenecektim.

“Abim için,” diye fısıldadım kısık bir sesle, gözlerimi halının üzerine dikerken.

“Abin için,” diye tekrar etti beni. “İstanbul’a geleceğim.”

Bakışlarımı kaldırdım o an, her ne kadar istemesem de bir kez daha kenetlendi gözlerimiz. Abim için mi? Onu tanıyor muydu ki bile? Gerçi sırf o gece onunla birlikte maça çıktığı için bile benden daha çok biliyor olabilirdi; sesi hatıramda değildi mesela, ya da hep kullandığı parfümün kokusunu dahî unutmuştum. Değiştirmiş miydi tüm bunları? Ne kadar değişmişti yıllar içerisinde? Fotoğraflarına bile bakamamıştım o geceden sonra, değil maç kaydını izlemek… Sanki suratını görürsem, haftalardır kat ettiğim yol ortasından çatlayacaktı ve ben açılan yarığa düşecektim. Orası çok karanlıktı, orası sessiz ve soğuktu.

Tıpkı burası gibi.

“Eğer kuduzdan ölürsem tüm bunların bir önemi kalmaz,” dedim kuru bir sesle. “İki haftaya beni de gömersiniz yanına. O zaman unutursun sen sözünü.”

“Ölmeyeceksin.” Ciddi bir ifade vardı yüzünde, parmak boğumları kristal bardağın etrafında kasılmıştı. “Saçma sapan konuşup durma. Kaptığın kesin bile değil.”

“Bilemezsin.”

“Evet,” dedi boş bardağı yere çarparak bırakırken. Bir saniye olsun göz temasını kesmemişti. “Bilemem, Karaca. Ama ölmeyeceksin.”

Gözlerimi kaçırdım kesik bir nefes alırken. İstemsizce kurumuş kan lekelerinin olduğu kısma değdi parmaklarım, pantolonumdaki. Kaynamış suda yıkadıktan sonra suyunu sıkıp kestiği havluyu içeriden yaranın üzerine sarmıştım, kumaşın hemen altındaydı. “Söz veremezsin.”

“Verebilirim.” Ateşten hareler gözlerimde geziniyordu. “Ölmeyeceksin.”

İstemsizce, kısık sesimle dudaklarımı birbirine bastırarak güldüm başımı aşağı eğerken. Bu sözünün hiçbir değeri yoktu ama nedense öyle bir söylemişti ki bir tarafım ona inanmıştı. Abimin katiliydi karşımdaki, ne tuhaftı onunla karşılıklı koltukların dibine oturmuş şöminenin yanında konuşuyor oluşumuz. Daha bu sabaha kadar düşmanımdı o benim, şimdi aynı safta mı savaşacaktık?

“Fikrini değiştiren ne oldu?” diye sordum dudaklarımı yalarken. Ardından başımı kaldırmış, sessizce düşündüğüm saniyelerin başından beri üzerimde gezdirdiği gözlerine dikmiştim gözlerini. “Hani dövüşmeyecektin? Hani benden abimi alan o yumrukların kimseye değmediğinden emin olacaktın? Dönmeyecektin İstanbul’a?”

Gözlerini birkaç saniye ayırmadı gözlerimden, pürüzsüz teninde dalgalanan alevlerin gölgesini izledim yalnızca. Ardından dudaklarını ıslatırken gözlerini kaçırdı, burnunu çekti, derin bir nefes aldı. Kaşlarım çatılmıştı, neden bir anda gerilmişti böylesine?

Dirseğini koltuğa yaslayıp ayağa kalktığında üzerime doğru yürüdü ama koltuğun arasından kalkıp kapıya doğru gitmişti. Bacaklarımı yere indirip arkaya doğru döndüğümde ne yapacağını merak ediyordum; dışarı çıkacağını düşünmüştüm ama kapının önündeki el arabasına uzanmıştı yalnızca. Odunların arasından katlanmış bir gazete çıkardı, ardından doğrulurken gözlerini üzerime çevirdi.

Bu sefer karşıdaki koltuğun kenarına değil, şöminenin hemen yanına, benim yanıma geçip oturmuştu. Kabuk bağlamış kesiklerle dolu avucumu yere yaslayarak geri çekilmeye çalıştım ama gidebileceğim pek bir yer yoktu çünkü zaten sırtımı koltuğa yaslıyordum.

“Al,” dedi gazeteyi ortamıza bırakırken. “Aç.”

Temkinli bakışlarım yüzünde gezindi. Yutkunurken omuzlarımı dikleştirmiş, bir elimle gazete uzanmıştım. Katlandığı yerden açtığımda bilindik bir gazetenin logosunun da olduğu ilk sayfa çıktı karşıma. İkiye katlanmış gazeteyi açıp bağdaş kurduğum bacaklarımın üzerine bıraktığımda, dikkatimi çeken ilk şey gazetenin tarihi oldu: 30 Eylül 2020.

Başımı kaldırıp ona baktım, yalnızca beni izliyordu. “Evet, o maçın yaşandığı gecenin tarihi,” dedi tok bir sesle. “Şimdi ilk manşete bak.”

Derin bir nefes çektim içime, ardından gözlerimi logonun hemen altındaki büyük manşete çevirdim. Ünlü boksörün biletleri yok satan maç gecesinde talihsiz olay!

Büyük harflerle atılmış manşetin altına haber girilmişti. Ünlü boksor, Kunt Vidar Karyeli (26) namıdiğer Demir Yumruk ile yıldızı yeni yeni parlayan gizemli yerli boksör Karam (?) ‘ın karşılaştığı, biletleri yok satan ve izleyicisi arena dışına kadar taşan maç gecesinde yaşananlar ülkeye damgasını vurdu…

“Bunları yüzlerce kez okudum ben,” dedim sert bir sesle, gazeteyi atarcasına tuttuğum ucundan bırakırken. Abimin Karam gibi bir takma ad kullanarak kimliğini gizli tuttuğunu biliyordum, kimse kişisel bilgileri hakkında bir şey bilmiyordu. İsmi, yaşı ve daha birçok şey medya için büyük bir gizemdi.

“Bunu okumadın,” dedi Kunt, uzanıp şöminenin başındaki mermerin üzerinden aldığı mumu yakarken. Ardından gazeteyi ortamıza çekti ve mumu üzerine koydu. Manşet haberin üzerindeki fotoğraf aydınlanmıştı. “Bu gazete, 30 Eylül için basılan bir gazete ama bayiilere dağıtılmadan toplatıldı çünkü maç gecesinden bir fotoğraf kullanıldı. Kimsenin eline geçmedi bu.”

Fotoğrafa baktım gergin bir ifadeyle. Ring’e yakın bir yerden çekilmiş net bir fotoğraftı. Ring’de o ve abim vardı, hakem ve maçı başlatacak manken fiziğinde güzel bir kız elinde pankartla çıkıyordu iplerin arasından. Ayrıca antrenörler de ring’in etrafında, arenanın içindelerdi. Ön koltuklarda özel biletler alan zengin seyirciler ve iki tarafın diğer destek sporcuları yer alıyordu.

“Eğer toplatıldıysa bu gazeteyi nereden buldun?” diye sordum gözlerimi fotoğraftan çekip yüzüne çıkartırken.

“Bulmadım,” dedi düz bir sesle. “Bu sabah biri cama fırlattı.”

Kaşlarım çatıldı aniden. “Ne?”

Kafasını salladı sert bir ifadeyle. “Ali Fuat’ın gönderdiğini düşünüyorum ama henüz onunla konuşmadım. Sabah umursamayıp odunluğa atmıştım ama az önce el arabasını yüklemeye gittiğimde göz gezdirdim, o zaman fark ettim fotoğrafı.” Ardından gözlerini gazetedeki fotoğrafa dokundurdu. “Şimdi, Karaca,” dedi tok bir sesle. “Bana fotoğrafta abinin antrenörünü göster.”

Garip bir istekti. Hilmi Bey’i o da tanıyor olmalıydı. Kurumuş dudaklarımı ıslatarak bakışlarımı fotoğrafa indirdim yeniden, Hilmi Bey fotoğrafta; ön saftaki boş koltuklardan birinde oturuyordu aynı renk eşofmanları giydiği diğer sporcularıyla birlikte. Onlarla konuşuyordu sanırsam, o sırada çekilmişti fotoğraf. İşaret parmağımla gazete kağıdının üzerine bastırarak gösterdim onu, onaylaması için Kunt’a çevirdim gözlerimi ardından.

İçime tarif edilemez bir boşluk hissi yayan bir ifadeyle, ağır bir şekilde salladı kafasını iki yana, olumsuz anlamda. Yüz kaslarım farkındalıkla gevşedi o an.

“Bu adam,” dedi işaret parmağını fotoğrafta, ring’in hemen diğer köşesinde dikilen siyah eşofmanlı, beyzbol şapkası takmış adama çevirerek. “Abinin antrenörü bu adamdı.”

Yalan, asfaltı yeni dökülmüş bir yoldu; o yol o gece orta yerinden çatırdadı. Bunca zaman hemen altımda yanan ateşten habersiz, botlarımın tabanları erirken yürüdüğümü nasıl olmuştu da ayak tabanlarım yanana dek fark edememiştim bilmiyordum ama; bu farkındalığın o geceden sonra omuzlarımıza bıraktığı yük, kuşkusuz bundan sonra uyanacağımız her gün altında ezildiğimiz dağ olacaktı.

Yorumlar

5. BİR YALANIN KOYNUNDA

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.