7. ORMANIN RUHU
Bazı geceler uyuyamam.
Ne alı koyar beni uykularımdan, ne açık tutar gözümü bilmem ama bazı geceler uyutmaz beni koynunda. Döner dururum yatakta, hava buz gibi olsa da oksijensiz gelir oda açarım pencereyi tünerim kenarına. Sabahın bir saati… Belki bir iki araba geçer yoldan, bir iki sarhoş devrilir kaldırıma.
Uyuyamam ben bazı geceler.
Geceler mi beni uyutmaz yoksa ben mi uyumam bilmem, ama kapanmaz gözlerim. Uyursam rüyalarım gafil avlar sobeler beni, uyursam kaybederim, uyursam ellerini üzerimde hissederim… Uyursam uyanamam belki. Ya bir sokak lambasının ışığı ya da ay ışığı düşürür; pencereme paralel düşen ağaç dallarının gölgelerini boş duvarlarıma, en kötü kâbuslarım öyle gecelerde rol alır karanlığın tiyatrosunda. Ben başrolüm. Çünkü uyanığım.
Çünkü unutamıyorum.
Çünkü hazmedemiyorum bazı şeyleri.
Geçmişte bırakmadığın her şey önüne geçer, seni gelecekte de avlar, derler. Zaman doğrusal değildir. Sanırım benim zihnim de öyle…
Kunt’un altın hareli ela gözlerinde gördüğüm yansıma benim kara gözlerimden başka bir şey değildi o gece, bir ayna gibiydi yüzü yüzüme tutulan; kafamın içinde ne çeşit bir fırtına kopuyordu bilmiyordum ama en sert hava şartlarının ardından rahatlardı gökyüzü, sessizliğe gömülürdü.
O gece de öyleydi.
Şömineden gelen patlak sesleri, pencerelerden sızan rüzgâr uğultusu ve kurt ulumaları dışında. Uzandığım koltuktan kalkıp mutfağın kapısını kapatmak zorunda kalmıştım rahat edebilmek için, Karayel bilinçsizce kalkar gelir de yer beni diye. Aslında böyle bir durum olursa yememesini umuyordum, sonuçta ben burada misafirdim değil mi? Ama saatlerdir rahatsız bir masada yatan aç bir kurdun o an benim kim olduğumu düşüneceğini de sanmıyordum, sonuçta en başta ona o bıçağı fırlatan bendim.
Hayatım boyunca Dart tahtasına tek bir ok isabet ettiremeyen ben, o kadar mesafeden nasıl bir çeviklikle denk getirebilmiştim acaba kurdun gövdesini? Ölüm kalım meselelerinde adrenalin denen hormonun insanlara akıl almaz şeyler yaptırdığını sayfalarca süren tezlerde okumuştum ama daha önce hiç kendim tatmamıştım bu duyguyu. Öyle yoğun bir korku anıydı ki hafızamdan siliniyordu şimdi teker teker o dakikalar.
Sabahın ilk ışıklarına kadar gözlerim şömine ateşinde gezindi durdu, üzerimdeki battaniyeyi çeneme kadar çekmiş ve kafamı yastığa gömmüştüm. Kunt haklıydı, Ali Fuat Dinçer ne kadar aklımı çelerse çelsin ben kendi ayaklarımla gelmiştim buraya. Ne için? Onu İstanbul’a döndürebilmek için. Neden? Maçlara devam etsin diye. Peki o niye? Çünkü Ali Fuat Dinçer öyle istedi. Başka türlü bana yardım etmeyecekti. Hayır, yardım değildi onun yaptığı; zihnime bir şüphe tohumu ekmişti ve işte, o tohum bu gece filiz vermişti. Başarmıştı. Beni ağına almıştı.
Ben kimseye güvenmiyordum bu hayatta. Güvendiğim insanlar bana kancayı takmıştı lisede, hayatım yerle bir olmuştu gıkımı çıkarmamıştım. Abim, tek güvendiğim insan terk etmişti ve yıllarım annemi teselli etmekle geçmişti. Annem hastalanmıştı, o zaman da çareyi doktor olmakta bulmuştum. Annem köye yerleştikten sonra koca İstanbul’da kendime bile yabancı olmuştum.
Nasıl, Kunt Vidar Karyeli, daha tanışıklığımızın 24 saati dolmadan, abimin onunla dövüşürken öldüğünü bilerek benden ona güvenmemi isteyebilirdi? Her ne kadar şüphemizin gerçekliği doğrulanmamış olsa da Kunt’un gösterdiği darbeler yüzünden ölmesi imkânsızdı bir boksörün. Çok daha yoğunlarına maruz kalıyorlardı ve ayakları üzerinde terk ediyorlardı o geceyi.
Öte yandan Kunt maç kaydını izlemememi de söylemişti. Bu ona güvenmemem gerektiğini göstermiyor muydu asıl? Bu nasıl yaman bir çelişkiydi? Eğer ona güvenmemi istiyorsa asıl bana maç kaydını kendi elleriyle izletmeliydi. Üstelik bir de, USB’yi istememişti benden. İzlesem nasıl anlayabilirdi? Anlayamazdı. Fikrimin değişeceğini mi düşünüyordu izlersem? O zaman zaten suçluydu.
Bir kısır döngünün içinde kaybolmuşken düşüncelerimin arasında, sabaha karşı uyuyakaldığımın farkında olmadan, aradan ne kadar sürenin geçtiğini bilmediğim bir zaman diliminde uyandığımda kulağımın yakınında bir yerlerde derin ve sık nefes alışverişleri duyuyordum.
Yüzüme dağılmış saç tutamlarımı elimle çekmeye çalışırken önce suratımı buruşturdum, ardından gözlerimi açmaya zorladım kendimi. Koltukta yüzüstü yatıyordum ve biraz dışarıda kalmıştı kafam.
Kafamı sarktığı yerden kaldırdığım gibi gözlerimin içine bakan kehribar rengi gözlerle birlikte nefesimi tutmam bir oldu o an; mutfaktaki kurt karşımda oturmuş bana bakıyordu. Bu gerçek miydi? Yoksa ben uyurken beni gerçekten yemişti de eşekler cennetinde rüyâ mı görüyordum?
Kunt sabah uyanıp da salonun koltuğunu kanlar içinde bulsa Karayel’ine ne yapardı acaba? Masaldaki gibi karnını yarıp çıkaramazdı da beni… Yok, sen çok sabahın köründe saçmalıyorsun Karaca.
Mutfakta birinin olduğunu fark ettim ama bir şey söylemedim ya da herhangi bir harekette bulunmadım çünkü eğer göz temasımı kesersem kurdun bana saldıracağını düşünüyordum. Böyle bir şey okumuştum. Eğer doğada bir kurtla göz göze gelirseniz hareket etmemeniz, asla arkanızı dönmemeniz ve göz temasını kesmemeniz gerekiyordu. Tabii ki bu bilgilerin ışığında aydınlanan yolun kapısını kapatıp daha dün öğlen ağaca tırmanmaya çalışmıştım ama panik anında internette okuduğunuz bilgilerin hiçbir önemi kalmıyordu.
Yutkundum. Kurt, hafifçe bana doğru uzandığında aklımı kaçırmak üzereydim. İnsanın gözünü açtığında ilk gördüğü şey de salonun ortasında dikilen devasa kara bir kurt da olmaz ama ya… Olmasın yani…
“Kunt,” dedim dudaklarımı fazla oynatmamaya çalışarak. Ardından tekrar ettim. “Kunt?” Duy beni Allah’ın belası. Ben buraya senin kurduna sabah kahvaltısı olmaya mı geldim?
“Efendim Karaca,” dedi Kunt, sesi koltuğun hemen arkasından geliyordu. Bir şey içtiğini duymuştum, sesi gayet keyifliydi. Keyifli mi? Zevk mi alıyordu benim korkmamdan?
“Kunt bu ne?” diye sordum yine dudaklarımı fazla oynatmamaya çalışarak.
“Kurt.”
“Sağ ol ya kördüm zaten ben de hiç göremedim neredeyse ağzımın içine girecek bu koca kara vahşi şeyi,” diye homurdanmaya çalıştım ama o sırada kurt beni kokladığından kalp krizi geçirmemek için nefes almaya çalışıyordum. Kunt arkada bıyık altından gülüyordu, onu duyabiliyordum.
“Alır mısın kurdunu?” Bırakmayacaktım işte o bıçağı ormanın ortasında yerde. Yastığımın altında tutacaktım. Kurtcuğum, bak kurt. Karayel ya da. Senin yaranı ben diktim. Yarayı açan olmamın hiçbir önemi yok ben olmasam ölüydün. Ölüydün yani anlıyor musun? Beni yersen bunun hesabını öteki tarafta veremezsin. Kurtlar da öteki tarafa gidiyor muydu ki ya?
“Niye ki kaynaşın biraz,” dedi Kunt o sırada ben soğuk terler dökerken.
“Kunt al şunu.”
“Şunu deme bence, alınır. Karayel’in de duyguları var. Hele de dün hayvanı kasaplık bıçakla deştikten sonra… Ne yapacağı belli olmaz.”
“Kurt bu kurt!”
“Kurt deme alınır.”
“Kurt!” Bağırdım bir an ama yanlış ismi bağırmıştım. “Aman, Kunt,” diye düzelttim yutkunarak. “Karayel’i alır mısın?”
“Kedi mi bu da sırnaşırken alayım yanından? Kendi isterse çekilir.”
“Ben kalkacağım buradan biliyorsun değil mi? O zaman görüşeceğiz seninle.”
“Kalkınca konuşuruz. Bacağın nasıl?”
“Bacağımı düşünecek hâlim mi var benim alçak herif!” Karayel, bağırdığım için kafasını hafifçe eğdiğinde kalbim ağzımdaydı. Benim kafam küçüktü, ağzını açsa sığar mıydı oraya? Kıt diye kıtlasa kafamı ne olacaktı? Karaca senin mantığını diye emanet gibi taşıyorsun kafanda?
Kunt’un dudaklarının arasından hoş bir melodiyi ıslık çaldığını duydum, neredeyse bir kuş cıvıldaması gibiydi. Karayel anında gözlerini arkaya çevirdiğinde ayakları üzerinde kalkıp yavaş adımlarla koltuğun yanından geçti ve gitti.
Belimin acısından inleyerek alt dudağımı ısırdım o an, ardından yavaşça dizlerimin üzerinde doğrularak oturdum koltuğa. Kunt tam da tahmin ettiğim gibi elinde bir kupayla mutfak girişine yaslanmış, gülüyordu. Karayel hemen yanına oturduğunda gözlerini bir süre ondan çekmedi, ardından bana döndü ama artık korkunç bakmıyordu.
“Senin bu yaptığın iş miydi şimdi?” diye sordum burnumdan soluyarak, yüzümdeki saçları ellerimle geriye iterken.
Kunt omuz silkti, kupasındaki her neyse ondan bir yudum alırken. Sanırım çaydı çünkü kahve olsa çoktan kokusunu almıştım. “Mutfağın kapısını kapatmışsın. Uyanınca çok kızmış.”
“Acıkıp kalkarsa taze et zanneder beni bok yoluna gideriz diye düşündüm.“ Gözlerimi de, dudaklarımı da kapatıp birbirine bastırdım o an, ardından tekrar açtım. “Ne bileyim kapattım işte.”
“Karayel insanlara saldırmaz,” dedi Kunt, tok bir sesle. “En azından zararsız olanlara. Ki sen öyle olduğunu kanıtladın ama yine de şimdiye dek sana bir şey yapmadı. Bundan sonra da yapmaz. Yapmayacak. Korkmana gerek yok.”
“Dedi kurdu olan adam. Kurt o. Seni bile yer.”
“Sokak köpeklerine de böyle mi davranıyorsun?”
“Sokak köpekleri yattığım koltuğun iki metre ötesinde uyumuyor.”
Kafasını salladı Kunt, suratında beni anladığını gösteren sakin bir ifade vardı. “Korkunu anlıyorum.”
“Korkmadım Kunt, ruhum bedenimden çıktı benim az önce,” dedim bastıra bastıra, battaniyeyi üzerimden atıp ayağa kalkarken. Dolanıp önündden geçerken banyoya gitmeyi hedefliyordum. “Vahşi bir hayvanı evcilleştiremezsin.”
“Vahşi bir kalbi evcilleştirebiliyorsan, hayvanlar da pek farklı değiller.”
Histerik bir şekilde güldüm durduğum yerde ona dönerken. Ne demişti o? Vahşi bir kalbi evcilleştirmek mi? “Hayatında kaç vahşi kalbi evcilleştirdin?”
Kupasının üzerinde geziniyordu bakışları. “Sıfır. Ama evcil bir kalbi vahşileştirdim, sayılmaz mı?”
Çatılan kaşlarımla birlikte doğrudan yüzüne baktım, gözlerine; kupasının üzerinde gezinen parmaklarından ellerini çekip başını kaldırdığında göz göze gelmiştik. Benimkinden mi bahsediyordu? “Kurdunu benden uzak tut. Tek isteğim bu. Mümkünse hayatımın geri kalanında da bir daha görmek istemiyorum.”
“Zaten İstanbul’a geleceği yok,” dedi kuru bir sesle. “Biraz sert olduğunu düşünmüyor musun? Sonuçta seni kurtaran o’ydu. Sense bıçağı taktın göğsüne.”
“Seni bilmiyorum ama, ben yalnız başıma dolandığım bir ormanda henüz saldırıya uğramışken önüme çıkan bir kurt gördüğümde tam olarak böyle yapardım. Yaptım da. Kurt anatomisine dair sıfır bilgim varken de zımbayla diktim yarasını. Bence o hareketimin bedeli çoktan ödendi.”
“Çevrendekileri de bıçaklayıp sonra yaralarını diktiğinde hiç olmamış gibi mi davranıyorsun?”
“Manyak mıyım ben neden insanları bıçaklayayım?”
“Her kesiği bıçak açmaz,” dedi Kunt seslice nefes vererek. “Her neyse. Kahvaltı edelim.”
Bir şey söylemedim, kafamı salladım yalnızca. Gözlerim pencerelere çevrilmişti ama pencereler buğulu olduğundan pek bir şey görünmüyordu? Bir anda kapıya doğru yürümeye başladım hızlıca. “Hava nasıl?”
“Karaca dur—“
Ama Kunt’un lafına kalmadan çoktan açmıştım bile kapıyı. Belime kadar gelen kar bir anda evin içine yığıldığında kar içinde kalan bacaklarıma ve çoktan ıslanan ayaklarıma baktım. Şaşkınlıktan açık kalmıştı ağzım. Kar ufak ufak yağmaya devam ediyordu üstelik, ve kalınlığı pencere boyuna kadar çıkmış mıydı? Şaka mıydı bu?
Kunt elindeki kupayı bırakıp alnını ovalayarak yanıma yürüdüğünde “Kapıyı açma diyecektim,” diye mırıldandı, evin içine dağılan kar yığınına bakarken. Soğuktan bütün uykum açılmıştı.
“Deseydin keşke,” diye mırıldandım.
“Çok hızlısın. İyi de koşuyorsundur sen.”
“Neden?” diye sordum o an ona dönerek. Kollarını göğsünde birleştirmişti. Bu yığının içinden çıkmama yardım edecek miydi? Çünkü biraz daha kalırsam donacaktım, kardan adam olmam için tek gereken iki zeytin bir havuç ve atkıydı.
“Lazım olacakmış gibi hissediyorum.”
“Burada mı?”
“İstanbul’da,” dedi portmantoya uzanıp kabanını alırken. “Bekle burada kürek alıp geliyorum.”
“Nasıl yürüyeceksin?” Şaşkınlıkla karın içine girişini izledim. İleride basamaklar vardı ve adımlarını dikkatli atıyordu. Benim belime gelen kar onun baldırlarına geliyordu, belki de bu yüzden zorlanmamıştı. Ben bu karın içine yatarsam muhtemelen boğulurdum.
Kunt yalnızca bir dakika sonra elinde bir kürekle geldiğinde bir ayağımı çıkarmayı denemiştim ama içeri geçsem bile her yeri ıslayacağımı bildiğimden hareket etmemeyi tercih etmiştim. O kürekle içeri giren yığını toparlarken dizlerime kadar battığım kardan sonunda kurtulduğumda “İçeri geç,” dedi tok bir sesle. “Banyoya gir. Altına bir şeyler buluruz.”
O an valizimin çalınmamış olmasını çok istemiştim gerçekten çünkü pantolonumun kuruması için zamana ihtiyacım vardı ve bu da kıyafet gerektiği anlamına geliyordu. Ona bir şey söylemeden içeri geçtiğimde parkeleri ıslattığımı biliyordum. Karayel mutfağın girişinde oturmuş, Kunt’un kar yığınını temizleyişini izliyordu yalnızca. Gövdesindeki kanlı dikiş izi belli oluyordu ama muhtemelen dün gece aldığı morfinin etkisindeydi hâlâ, pek bir şey hissettiğini düşünmüyordum. Yine de pek hareket etmese iyi olurdu.
Karayel’den oldukça uzak bir noktadan koridora girdiğimde banyodan içeri attım kendimi, ardından hava girsin diye aralık bırakılmış banyo penceresini kapattım ve çoraplarımla pantolonumu çıkardım hızlıca. Ayaklarımı hissetmiyordum bile, öyle donmuştum. Klozetin kapağınının üzerine oturmuş, yaralı bacağımın etrafına sardığım havluya bakıyordum ki bir anda tuvaletin kapısı açılınca şaşkınlıktan ayağa fırladım ve kapının arkasına geçtim.
“Pardon,” dedi Kunt, kolunu içeri uzatırken.
“Yuh ya.”
“Uzatma işte pardon dedik,” diye tekrar etti lafını. Uzattığı siyah eşofman altını ve çorapları aldıktan sonra kapıyı kapattığında sırtımı kapıya yasladım.
Çorapların üzerinde karton kıskaç vardı, bu da yeni oldukları anlamına geliyordu. Kartonu dişlerimle koparıp çöpe attıktan sonra önce çorapları giyindim, artık ayakları kaç numaraysa topuğuma gelmesi gereken yer ayak bileğimdeydi.
Eşofman dümdüz, siyahtı. Boydan da, belden de boldu. Nefret ediyordum başkalarının kıyafetlerini giyinmekten ama başka şansım yoktu. Kapıyı açarken ben kaşınmıştım. Üstelik o dank diye kapıyı açtığında pardon demesine rağmen ben kapıyı açınca içeri dolan kar’ı ona temizletmiştim ve hiçbir şey söylememiştim. Sanırım kötü karakter bendim.
Herif kurdunu çekmedi sabah sabah kalp krizi geçirecektin Karaca.
Kazağımın kollarını parmak uçlarıma kadar çekerek çıktım banyodan yüzümü yıkadıktan sonra, saçlarım kabarıp aslan yelesine dönmediği için sevinmiştim çünkü bir de onlarla uğraşamazdım. Annemin genleri sağ olsun hem sık, hem de uzun saçlarım olmuştu her zaman. Ben kestirsem de bir ayda yine aynı boya geliyorlardı sanki.
Islak pantolonum ve çoraplarımı koluma bıraktım, ben salona girdiğimde kapının önü tamamen temizlenmişti. Pantolonla çorapları şömineye en yakın yere bıraktıktan sonra çantamın içinden telefonumu bulup ekranı kontrol ettim; kahretsin ki hâlâ çekmiyordu. Hatta belki burada hiç çekmiyordu.
“Kar yağışı durursa çeker mi buradan?” diye sordum mutfaktan içeri kafamı uzatarak, Karayel ortalıkta yoktu ve Kunt pencereden dışarı bakıyordu. Önüne dönerken sorumu “Burası çekmiyor,” diye yanıtladı. “Çeksin istiyorsan dağın otoyolu gören yamaçlarına çıkman lazım.”
Ayağımı sertçe yere basarak burnumdan soludum o an tıpkı bir küçük çocuk gibi.
“Masaya çık tepin istersen.”
Gözlerimi devirerek salona geri yürüdüm. “Komik değil,” dedim telefonumu kanepeye atarken. Battaniye ve yastığı katlayıp kenara bırakmıştım. “Ya burada bu gece de mahsur kalırsak?”
“Muhtemelen öyle olacak.”
“Dalga mı geçiyorsun?” Şaşkınlıkla arkamı döndüm. Mutfaktan çıkmıştı ve gözlerini altıma giyindiğim eşofmanda gezdiriyordu.
“Şalvar gibi duruyor üstünde.”
“Ne bekliyordun? 1.90 adamsın,” diye mırıldandım eğilip paçalarını sıyırırken. Teşekkür et Karaca. Sadece teşekkür edeceksin. Bunu söylemek bu kadar zor mu? Nankör seni.
“1.92,” dedi Kunt kaşlarını kaldırarak. “Ama bunun bir önemi yok. Bacağın nasıl?”
“İyi,” diye mırıldandım o an elim yarama giderken. Havluyu kaldırıp bakmamıştım ama ağrım sızım yoktu, muhtemelen yaranın üzerinde kabuk oluşumu başlamıştı ve iz kalacaktı çünkü dikiş gerekiyordu. Mümkün değil kendimi zımbalamam. İsterse diz kapağıma kadar iz kalsın, umrumda değil. Bu da bana bir ders olur.
Tanımadığın bilmediğin ormanlarda kırmızı başlıklı kızın kırmızı bereli versiyonu gibi salına salına gezme Karaca…
“Sandviç hazırladım,” dedi Kunt kollarını göğsünde birleştirirken kafasıyla mutfağı işaret ederek. “Yukarı tarafta bir avcı kulübesi var, tanıdık. Orada telefon çekiyor. Bacağın iyiyse gidebiliriz. Ama önce bir şeyler ye.”
“Çekiyor mu?” Kanepeye attığım telefonuma davrandım direkt, şarjımı kontrol ettim. “Tamam, hadi gidelim.”
“Kahvaltı.” Kafasını hafifçe eğerek baktı yüzüme, lafını üstüne bastırarak söylemişti ve kollarını göğsünde birleştirdiğinden pazıları şişmişti.
“Kahvaltı yapmayı sevmiyorum,” dedim tok bir sesle.
“Akşam yemeği yemeyi de sevmiyorsun herhalde? Dün de bir şey yemedin.”
“Gelince yerim.”
“Şimdi ye.”
Niye ısrar ediyordu ki bu kadar? Sandviçinin çöpe gideceğini falan mı düşünüyordu yemeyeceğimden?
“Tamam,” dedim ikna olmuş bir ifadeyle. “Ama şimdi çıkıyoruz. Yolda yerim.”
Kafasını salladı.
Kazağımın kollarını parmak uçlarıma çektim yeniden ama ellerim ısınmıyordu her zamanki gibi. Elimi direkt şömineye soksam da çözülmezdi bu ellerin buzu. Kabanımı, bere ve atkımı üzerime geçirdikten sonra botlarımı da giyindim ve peçete arasındaki sandviçten bir ısırık aldım.
Bu sefer kapıyı ben açmamıştım, o açana kadar beklemiştim. Üzerinde siyah kalın bir mont vardı ve boynundan bir atkı sarkıyordu bu sefer. Kapıyı açıp çıktığı sırada salonun ortasına oturmuş Karayel’e bakarak “E, kurt ne olacak?” diye sordum.
“Ne demek ne olacak? Yatıyor işte,” diye cevapladı beni Kunt, cebinden çıkardığı siyah eldivenleri bir kere sallayıp ellerine geçirirken.
“Ben bu kurt olayına hiçbir zaman alışamayacağım,” diye mırıldanarak dışarıya ilk adımımı attım o an, şimdiden yüzüm donmuştu ve burnumun birazdan akmaya başlayacağını hissediyordum.
“Alışmanı gerektirecek bir durum yok zaten.”
Biraz önce Kunt’un kürek getirirken açtığı basamak yolundan aşağı inerken, duyduğum cevapla dönüp ona baktım; kapıyı kapatıp kilitlemiş ve başka bir şey söylememişti. Her ne kadar kurduğu cümle ters gelse de ona cevap vermemiştim ben de. Bunun üç nedeni vardı: Bir, adamın eşofmanını ve çoraplarını giyiyorsun Karaca. İki, daha başına nelerin geleceğini bilmediğin bir ormanın içinde beline gelen karda bata çıka yürürken yanında bir tek o var, Karaca. Üç, son yirmi dört saattir yediğin tek şey olan elindeki sandviçi bile sana o hazırladı Karaca.
Ama nedenler beni tutacağı yerde daha da sinirlendirmişti her zaman.
Kunt merdivenlerden aşağı inerken ben lokmamı çiğniyor ve donmuş gölü gözlüyordum. “Şu göl hikâyelerini anlatmadın,” dedim düz bir sesle, bakışlarımı üzerine çevirirken. Göle bir bakış attıktan sonra önüne döndüğünde çoktan yürümeye başlamıştık bile.
Ben sandviçten bir ısırık daha alırken, Kunt altın hareli gözlerini üzerime çevirdi. Ardından önüne döndü ve nefes verdi; sıcak nefesimiz buz gibi havayla çarpıştığı gibi dumanlar yükseliyordu her seferinde ağzımızdan. “Göl, uzun yıllar önce yerlilerin tek temiz su kaynağıyken, suya karışan bir virüsten köylüler hastalanmış.” Bakışları etrafta geziniyordu, ben ise sandviçimi yerken onu izliyordum. “Buralarda yaşayan bir şaman da, ormanın ruhunun gölü ve köylüleri iyileştirecek tek şey olduğunu söylüyor. Tabii cahil zamanlar… Millet buna inanıyor ve ormanın ruhunu arıyor.”
Ormanın ruhu mu? Kaşlarımı kaldırarak önüme döndüm. Gerçi daha geçen sene televizyonda izlediğim inanılmaz şeyler yaşayan aileler vardı, yüzyıllar öncesinde böyle olaylar dönmemiş olsa şaşırırdım…
“O zamanlar geniş bir sürünün lideri olan alfa kurdun altın postu dikkatini çekiyor köylülerin, ormanın ruhunun o olduğuna inanıyorlar ve avlıyorlar. Tabii asıl altın postlu kurt avlanana kadar bir sürü kurt ölüyor, hepsinin cesedini göle atıyorlar… Ta ki asıl alfa yakalanana dek.”
“Alfayı avlamak zor değil mi?”
“Zor, Karayel’in ne kadar büyük olduğunu görüyorsun. O dönemler daha büyük kurtların yaşadığının kanıtları var. Zaten köylülerin avlayış hikâyesi de pek mantıklı değil.”
“Nasıl ki?” Meraklı bakışlarımı üzerine çevirdim. Sandviçim bitmişti. Peçeteyi elimde top yapıp montumun cebine sıkıştırırken arkadan gelen sesle adımlarım durdu o an, Kunt da durmuştu.
Çatık kaşlarının ileriyi süzdüğünü fark ederek onun baktığı yere bakmaya çalıştım. “Tilki,” dedi nefes vererek önüne dönerken. “Önemli değil.”
“Hani ya nerede?” Tamamen arkamı dönerek gözlerimi kıstım ve görmeye çalıştım tilkiyi ama yoktu. Yalnızca sesini duymuştum.
“Şurada, ağacın altında,” dedi Kunt yanıma gelip benim boyuma göre hafifçe eğilerek ileriyi işaret ederken.
“İyi de hangi ağaç?”
“Karaca sen kör müsün acaba?”
“Kunt sen kurtlarla takıla takıla keskin görüş özelliği mi yüklendi sana acaba? Yok tilki falan görmüyorum ben!”
“Kızım bak şurada işte,” diye homurdandı bir an bir kuvvetle arkama geçip omuzlarıma yasladığı eliyle beni hafif sağıma döndürerek, ardından kafamı tutup sabitledi ve elimi tuttu. O elimi kaldırırken başının omzumun üzerinden bana doğru eğildiğini fark etmiştim, muhtemelen benim açımdan görmeye çalışıyordu.
Neredeyse yanağı yanağıma değecekken geniş bir kovuğu olan ağacın önünde bütün dikkatini üzerimize çevirmiş bir tilki gördüğümde, gözlerimi kırpıştırarak baktım kahve-kızıl postuna. Ama duyduğum koku o an, tilkinin güzelliğine gölge düşürmüştü aklımda.
Zencefil? Vanilya? Tarçın? Hayır… Tam olarak değil… Sedir ağacı? Sedir Ağacı! Nasıl bir parfümdü bu?
“Gördün mü?” diye sordu Kunt, ben bir şey söylemediğimde. Eldivenli eli hâlâ soğuktan boğumları kızarmış elimi tutuyor ve işaret parmağımla tilkiyi işaret ediyordu.
“Gördüm,” diye cevapladım onu, gözlerimi tilkiden kolumun üzerinden uzanan koluna çevirirken. Bir anda elimi bırakması ve geriye çekilmesi ile koku da beni terk etmişti.
Tilki onu fark ettiğimizi anlayınca ortalıktan kayboldu o an, ben de önüme döndüm Kunt’a bakarak. Beni izliyordu. “Güzelmiş.”
“Güzel, güzel,” dedi yürümeye devam ederken. “Güzeldir buranın hayvanları. Saldırmadıkları sürece tabii. Asıl tehlikeli olan sürü hâlinde dolaşanlar.”
“Karayel’in de sürüsü var mı?” Ağaçların sıklığının azaldığı düz bir alana gelmiştik. Hafiften ince kar yağmaya başlamıştı yine.
“Yok.”
Kaşlarım çatıldı. “Neden?”
“Yalnız kurt o.”
“Sen burada yokken ne yapıyor?”
“Dolaşıyor, avlanıyor; hayatta kalıyor kısaca.”
Kurumuş dudaklarımı ıslatarak önüme döndüm kırmızı beremi düzeltirken. Nedense Kunt böyle konuşunca bir anda üzülmüştüm Karayel için. “Ne zamandır tanışıyorsunuz?” Alkol almak için vitrini karıştırmıştım dün, bir fotoğraf çıkmıştı şişelerin arasından…
“12 yıl civarı,” diye mırıldandı Kunt.
“Nasıl bir kurtla arkadaş oldun ki? Köpek sahiplenmeye benzemiyor.”
“Yalnız bir yavruydu.” Bakışlarım Kunt’a çevrildiğinde yeniden, anlatırken karın içinde yürüdüğü botlarını izliyordu. “Ben de yalnız bir çocuktum.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak kafamı salladım. Tencere kapağını bulmuştu yani.
Birkaç dakika sonra ileride bir kulübe gördüğümde Kunt’un bakışları da oraya odaklanmıştı. Bir adam kapıdan elinde dumanı tüten büyük bir kupa ve omzunda tüfekle çıktığında adımlarımı hızlandırarak Kunt’a yetiştim. Ne kadar yavaş olmaya çalışsa da bacakları uzundu bir kere, ve yarası yoktu benim gibi, dolayısıyla hızlıydı.
Kulübeden çıkan adamın saçları beyaz ve griydi, iki yanından dikkatsizce örülmiş ince tutamlar vardı hatta. Başında her an kayıp düşecek gibi duran turuncu çizgili gri bir bere, eskimiş kahverengi bir pantolon, bir sürü cebi olan koyu yeşil bir mont ve bağcıkları kördüğüm olmuş botlar giyiyordu. Kulübenin önündeki eski tahta sandalyeye oturup geriye yaslandığında çayından bir yudum alıyordu ki bizim geldiğimizi gördü.
Telefonumu çıkardım o an hızlıca, ekrana çevirdim bakışlarımı. Çekmiyordu. Hâlâ çekmiyordu. Hay…
“Vaaay,” dedi adam sapsarı dişleriyle gülümseyerek ayaklanırken. Şakağında koca bir et beni vardı. “Kunt Vidar’ım beni ziyarete mi gelirmiş? Neredesin len sen? Yüzünü görmez olduk. Anca kasabaya inince, gazete alınca, yoksa yok…”
Kunt gülerek adamın bükerek kaldırdığı elini sıkıp saniyeler içerisinde diğer eliyle de omzunu patpatlayarak kısaca selamlaştığında, henüz yanına ulaşabildiğim adamın boyunun uzaktan göründüğü kadar kısa olmadığını fark etmiştim. Neredeyse Kunt’la aynı boydaydı, belki birkaç santim kısa… Adam yaşlıydı. En az 70’lerindeydi sanrımca.
“Kusura bakma Emin dede ya, iş güç…” Geri çekildiğinde elini ensesine attı Kunt.
“Hadi len ordan, kaç hafta önce geldin buraya görmedim mi sanki.” Emin dede gülerek işaret parmağını sallıyordu Kunt’un gülen gözlerinin önünde, ardından bakışları benim üzerime çevrildi. “Eee, bu kırmızı bereli güzelimiz kim?”
“Karaca ben,” diye mırıldandım elimi adama uzatırken. Bu adam kibarlık olsun diye şu sıfata da güzelim dedi ya…
“Memnun oldum kızım,” dedi adam elimi sıkarak, sanki gözlerime değil de sol gözümün altındaki bene bakıyordu o an. Nasır bağlamış elleri bana annemin köyündeki teyzeleri hatırlatmıştı. Hepsi zorla el öptürür, öpmezsem de “Yok anacım yok… Örf adet kalmamış bu yeni nesil gençlerde…” diye dedikodumu yaparlardı arkamdan.
Gözlerim kulübenin girişine asılı, hangi hayvanın olduğunu çözemediğim iplerle birbirine bağlanmış dişlerde gezinirken boğazım temizleyerek önüme döndüm. Bu adam gerçekten avcıydı. Acaba kulübenin içi nasıldı? Küçük görünüyordu ama yalnız yaşıyorsa ona yetiyordu herhalde.
Telefonumu bir kez daha kontrol ettim o an bir umutla ama hayır, çekmiyordu işte. “Sen burada çektiğine emin misin?” diye sordum Kunt’a dönüp telefonumun ekranını göstererek.
Kaşları çatıldı. “Çekmiyor mu?”
“Çekmez, çekmez,” dedi Emin dede o an, çayından bir yudum alarak. “Amaan boş verin gençler gelmişsiniz mis gibi doğaya biraz bırakın şu telefonları. Durun ben size çay getireyim hemen içiniz ısınır. Bizim Kaira yine öfkeli bugün, daha yağacak belli.”
Öyle değil be dede…
Kaira mı? Yutkundum. Bu adam da Kaira diyordu buraya, Gözleme Evi’ndeki Melisa’nın annesi gibi.
Emin dede bize söz hakkı vermeden bir anda içeri kaçtığında kollarımı göğsümde birleştirerek Kunt’a döndüm. “Kaira dedi,” diye mırıldandım, bu kelimeyi çok da yabancılamıyordum artık.
“Kayradağ’ın orijinal ismi,” diye cevapladı Kunt beni. Bunu zaten biliyordum ama yine de dile getirme ihtiyacı duymuştum ismini. “Yerliler hâlâ Kaira’yı kullanıyor. Deforme olmuş kelime yıllar içerisinde.”
Kulübenin kapısı gıcırdayarak açıldığında Emin dede küçük bir tepsiyle çıkmıştı içeriden. Üstünde üç tane metal kupa vardı. “Alın bakalım çocuklar. Şeker attım içine… Şeker iyidir. Hava soğuk. Enerji verir.”
Kunt’a baktım o an, düz çizgi hâlindeki dudaklarını hafifçe bükerek kaşlarını kaldırdı ve bana yapacak bir şey yok gibisinden bir bakış attı. Ardından kupalardan birini uzanıp eline almıştı. Tamam, ben de tatlıyı çok severdim; mesela tam bir çikolata delisiydim ama çayı da kahveyi de sade içerdim… Bu adam niye bize sormadan şeker atmıştı ki şimdi?
Yine de kupayı aldığım gibi buz kesmiş ellerim ısındı, bu hisle rahatlamıştım.
“Eee evlat… Karayel nasıl? Sekiyor mu hâlâ arka bacağı?”
Emin dede, Kunt’a Karayel’i sorarken Kunt’un bakışları üzerimdeydi ve ben çaydan bir yudum alırken de çekmemişti. Aldığım yudumla sıcaktan önce dilim yandı; ardından ağzımda kalan tatla gözlerim sonuna kadar açıldı. Normal çay değildi bu. Ne çayıydı? Manyak güzeldi. Manyak güzel.
Karayel’in arka bacağı mı sekiyordu?
“Bacağını burkmuştu,” diyerek kısaca açıklama yaptı bana Kunt, bakışlarımı fark ettiğinde. Ardından Emin dedeye döndü. “Düzeldi dede, düzeldi. Yalnız geçen seneydi o. Tahta bağlamıştık hani ayağına.”
Ha… Dedenin kafası gidip geliyordu yani.
Kafasını salladı Emin dede, çayından içerken.
“Bunun içinde ne var acaba?” Kupayı hafifçe kaldırıp sordum.
“Beğendin mi?” diye sordu Kunt. “Emin dedenin özel çayı. Söylemiyor ne koyduğunu.”
“Kuşburnu değil mi bu? Ama başka bir şeyler daha var içinde,” diye mırıldandım. Şekerin tadı bile gelmiyordu, çay içtikten sonra ağzınızda hoş bir aroma bırakıyordu. Merakla yaşlı adama baktım. “Ne var ki?”
“Aile sırrı,” dedi Emin dede, ben bilmem bakışıyla. “Gel beni ziyarete, istediğin kadar içebilirsin ama tarifini vermem. Bu köyde tanışabileceğin en inatçı, huysuz ihtiyar benim bilesin ama Vidar’ımın dostuna kapım açıktır her zaman.”
Kunt’la göz göze geldik. Dost mu? Biz iki düşmandan başka bir şey değildik. Burada kapana kısılmış olmam bu gerçeği değiştirmiyordu.
“Ya ama…” Gözlerimi kupanın içinde gittikçe azalan çaya çevirdim. “Bal falan mı ya?”
Kunt güldü o an, gülerken gamzeleri belirginleşmiş ve gözleri kısılmıştı. “Bal olur mu ya? Binbir çeşit baharat topluyorlar dağdan, kim bilir ne var içinde… Ayı boku bile olabilir…”
Suratımı buruşturup kupayı uzaklaştırdım ağzımdan hızlıca.
Emin dede o an uzatıp Kunt’un ensesine bir tane geçirdiğinde şaşkınlıkla adamı izliyordum. “Sus len kerata. Kızla uğraşma rahat rahat içsin çayını. Baksana şuna, buz kesmiş zaten iki dakikada.”
Kerata dediği adam da… 1.90 boyunda bir kas kütlesi… Gülesim gelmişti. Sen maçlarda adamların haşatını çıkar, sonra gel 80 yaşındaki dededen dayak ye.
“Gidelim o zaman biz,” dedi Kunt, çayını bitirip kupayı Emin dedenin sandalyenin üzerine bıraktığı tepsinin üzerine koyarken. “Madem buradan da çekmiyor… Yapacak bir şey yok.”
“Niye? Bir şeye mi ihtiyacınız var oğlum?”
Kunt’un bakışları üzerime çevrildi o an, istemsizce lafı devraldım. “İstanbul’a döneceğiz ama burada mahsur kaldık, kar yağışı durmuyor. Kurdun biri de dişlerini geçirdi benim bacağıma, yara iyi ama kuduz kapmış olmaktan korkuyorum.”
Emin dedenin bakışları ciddileşti o an, bana baktı dümdüz bir ifadeyle. İstemsizce elimle yaralı bacağımı tutuyordum. “Oradan mı?” diye sordu emin dede, kaşlarını kaldırarak kafasıyla bacağımı işaret ederken.
Kafamı salladım.
“Enfeksiyon kaptın mı?”
“Hayır.”
“Ne kadar derine geçirmiş dişlerini?”
“En fazla iki santim.”
“Yıkayıp üstünü kapattın mı?”
Kafamı salladım yeniden.
“Ne zaman oldu?”
“Dün öğlen.”
“Ateşin çıktı mı o zamandan beri?”
“Hayır.”
“Öksürük, mide bulantısı?”
“Hayır, yok,” diye mırıldandım. “Ama bu belirtiler daha sonra da ortaya çıkabilir…”
“Çıkmaz, çıkmaz,” dedi Emin dede, adı gibi emin bir ifadeyle. “Kapmamışsın. Burada zaten kuduz hayvan olmaz.”
“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?”
“Çocukluğumdan beri bu topraklardayım ben, sürüsüyle insanın gezinirken saldırıya uğradığını gördüm. Bacağı kopanlar bile oldu, bir şekilde yaşadılar. 80’e merdiven dayamış adamım, şu dağda birinin kuduz kaptığını ne gördüm ne duydum daha,” dedi Emin dede, gözlerini uzaklara dikerek. “Sen de endişelenme. Mikrop kapmasın ama dikkat et, açıktır o yara şimdi. Ben sana işine yarar birkaç bir şey, sargı bezi vereyim…”
Emin dede boş kupalarla birlikte kulübeden içeri girdiğinde çatık kaşlarımı Kunt’a çevirdim. “Dağın başında evin var nasıl sağlık kitin olmaz senin?”
“Vardır illa ki ama yerini bilmiyorum.” Omuz silkti.
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Hayvanı viskiyle yıkayıp zımbaladım, kendi bacağıma da kaynatıp sıktığım havluyu sardım ben.”
“Alternatif tıp hayat kurtarır.”
“Alternatif olarak seni öldürme yolları düşünüyorum ama ben şu an tam olarak.”
Kunt sanki dalga geçiyormuşum gibi gülerek alnını ovalarken Emin dede elinde küçük, siyah bir poşetle çıkmıştı o an kulübeden. Dalga geçtiğimi mi sanıyordu? Çünkü ben gayet ciddiydim.
“Al bakalım kızım,” dedi Emin dede poşeti elime verirken. Ardından kulübenin kapısını kapatıp sırtındaki tüfeğini düzeltti ve bize döndü. “Hadi bakalım çocuklar. Birlikte geçelim sizin tarafa, ben de oradan devam ederim artık…”
“Nereye gideceksiniz?” diye sordum sabırsızca o an. “Aşağıya mı ineceksiniz?”
“Bu karda yol mu kalmıştır ki kızım? Ne aşağısı? Şu an yağış dursa bile sabaha kadar yola çıkamazsınız.”
Yüzüm düştü o an. Önüme döndüm. Bir gece daha burada kalacağıma inanamıyordum. Aslında ben daha en başından, buraya geldiğime de inanamıyordum ya neyse…
“Eee evlat, anlat bakalım. İstanbul nasıl? Maçlar nasıl gidiyor? Bizim anten çekmiyor bir senedir, izleyemiyorum benim kutudan bir şey…” Emin dedenin uzun bacakları sanki attığı her adımda sallanıyordu ama öte yandan sağlam da duruyordu. Bir avcıydı o, değil mi? Çocukluğundan beri de burada yaşıyorduysa… Muhtemelen bu dağın, bu koca ormanın her tarafında ayak izleri vardı.
Kunt’un bir yanında ben diğer yanında Emin dede yürüyordu. Ona döndüğümde cevaplamadan önce gözlerini bir saniyeliğine bana dokundurduğunu fark ettim. “İki aya bir Rus’la maç var.”
Katılacaktı. Gerçekten o maça çıkacaktı ve bunun tek sebebi bendim.
“Vay orospu çocukları,” dedi Emin dede bir anda gülerek, elini havada sallarken. “Elini yumuşak alıştırma oğlum, sıç ağızlarına, sik a—“
“Dede,” diye araya girdi Kunt o an.
“Ha…” Eğilip bana çevirdi gözlerini Emin dede, onun gözleri yeşildi ve bembeyaz karın içinde daha net anlaşılıyordu. “Kusura bakma kızım.”
“Önemli değil,” dedim o an. “Siz buyrun devam edin ana bacı sövmeye…”
Kunt’un altın hareleri büyüyerek, sanki yanlış bir şey yapmışım gibi gözlerime dikildiğinde omuz silkip önüme dönmüştüm. Sanki küçük bir çocukmuşum da yeni ve kötü bir şey öğrenecekmişim gibi kibarlık yapmasına gerek yoktu, ben de çocukluğumdan beri erkek çocuğu tarzı ağır takılan bir kızdım. Abim bana sarkan 5 çocuğu dövdüyse, ben 10 tanesini dövmüştüm. Abime asılan bütün kızları tuvalet köşelerinde sıkıştırıp hesap soruyordum… Tabii ki sevebilirlerdi ama abimin canını yakmayacakları ne malumdu?
Eski günler bir bir gözümün önünden geçerken, ne zaman işler bu kadar değişti be Karaca? diye sormadan edemedim kendime. Artık bu kadar dobra biri değildim, bağırıp çağırmıyordum sürekli heyecandan ya da mutluluktan, abimin ölümünden de önce, çok önce; içimde bir şeyleri kaybetmiştim.
“Kız senin memleket neresi?”
Emin dedenin sorusu beni kendime getirirken karın içinde bata çıka yürüyordum. “Bolu,” dedim düz bir sesle.
“He, yakınmış da buraya.” Emin dedenin gözleri etrafta gezinirken üzerime çevrildi. “Abant’a yakın mı?”
“Sayılır,” diye mırıldandım. Aklıma Abant’la buradaki göl arasında Kaira bölgesi denişi gelmişti bir anda. Merak bir kez daha dilimi ele geçirmişti. “Eskiden Abant’la buradaki göl arasına Kaira denirmiş, öyle mi?”
Kunt araya girdi o an. “Bunu sana kim söyledi?”
“Gözleme Evi’ndeki bir kadın,” diye mırıldandım. “Otoyolun kenarındaki.”
Emin dedenin suratındaki keyifli ifade, benim lafımın hemen ardından kaybolduğunda durgun yeşil gözlerini yakalamıştım. Neden bozulmuştu bir anda?
“Doğru,” dedi Kunt. “Ama bu herkesçe kabul gören bir şey değil.”
“Neden?”
Emin dedenin hırıltılı nefes alışı ikimizi de bölmüştü o an, ikimiz de bakışlarımızı dedeye çevirdik. “Daha ne kadarını biliyorsun güzel kızım?” diye sordu düz bir sesle, yeşil gözlerini yüzümde gezdirirken.
“Köylülerin orman ruhunu aradığı şu hikâyeyi…” Alt dudağımı dişledim yutkunarak. Gerilmiştim.
“Bulduklarını düşündükleri zamanı da biliyor musun?”
“Altın postlu kurdu mu?” Kaşlarım çatıldı. “Bir dakika, bulduklarını düşündükleri mi? Kunt bana avladıklarını söylemişti.”
“Altın postlu kurdu avladılar,” dedi Kunt tok bir sesle, gözlerini beyaz gökyüzüne çevirirken. “Ama aradıkları o değildi.”
“Hastalığa yakalananlar ya öldüler, ya da hayatlarının o döneminden kalma ağır izlerle yaşamlarını sürdürmeye devam ettiler.” Emin dede sırtındaki tüfeği düzeltip, montunu ve kazağını sol kolundan sıyırırken gözlerimi beyaz tenine çevirdim. Kaşlarım kalkmıştı istemsizce, şoktan. Dedenin kolu montunu sıyırdığı yere kadar kırmızı, uzun ve şekilsiz izlerle doluydu.
“Gerçek miydi yani?” Şaşkınlıkla adımlarım durduğunda, Kunt’a baktım. Bir adım önümdeyken omzunun üzerinden dönüp boş gözlerle beni izledi. “Hikâye gerçek miydi?”
“Ben değil, benim atalarım, anam babam, dedem nenem…” dedi Emin dede o an, kolunu düzeltirken. “Ama izler bana da miras kaldı kızım. Neyse ki oğlumda bir şey yok. Kaira ona dokunmadı.”
Yutkunarak birkaç hızlı adımda yanların yürüdüm, yeniden eşitlenmiştik. “Kaira sanki bir insanmış gibi konuşuyorsunuz.”
Kunt’un histerik gülüşü ulaştı kulaklarıma, ıslanmış botlarımda gezinen bakışlarımı kaldırdım ve ona baktım o an. Kısılmış gözleri uzaklarda, ormanın derinliklerinde geziniyordu. “Emin dedeye göre bu orman bir kadın ve adı da Kaira. Bu yüzden bazen böyle konuşur.”
“Cahil cühelaya kaldı mirasımız, kültürümüz görüyor musun Fatma’m?” Emin dedenin omzuları çökmüş, dertli bir ifadeyle karı avuçlamış ve gözleri etrafta dolaşırken mırıldanmıştı. Sanırım Fatma onun karısıydı ve buralarda değildi.
Emin dede “Suç senin babanda,” dedi Kunt’a. “Hiç anlatmadı sana bunları, dedim dedim dinletemedim. Kendi buranın çocuğuydu seni de burada büyütecekti ama yoook… Nerdeee… Herkes İstanbul’a kaçtı. Ne bok varsa artık oralarda…”
Babasının bahsinin geçtiğini fark ettiğim an dudaklarımı birbirine bastırarak Kunt’un surat ifadesini süzdüm geriden ama ne kadar gerildiğini anlamak için ona bakmaya bile gerek yoktu. Her ne yaşamışsa, Emin dedenin bundan haberi yok muydu yoksa arada kafası gidip geldiğinden bir şeyleri hatırlamıyor muydu?
Yolda giderken beyaz bir kurt gördük ama yalnız başına dolaşıyordu, Emin dede tüfeğini ateşlediğinde kaçıp gitti. Bir süre sonra kar yağışı tipi ile birlikte tekrar ormanı esir aldığında biz de eve ulaşmıştık.
“Dikkat et dede,” dedi Kunt, ben çoktan kapının önüne gelmiş üzerimdeki karları silkelerken.
“Siz de çocuklar, siz de! Çaya gelin bak ama gitmeden!” Emin dede birkaç metre uzakta, ormanın derinliklerine doğru ilerliyordu bu havada.
“İşte buna söz veremeyiz…”
Kunt basamakları çıkarken yutkunarak başımı kaldırdığımda göz göze geldik. “Yaşlı adam, bu havada nasıl dolanabiliyor etrafta?”
“Emin dedeyi hafife alma,” diye cevapladı beni Kunt, kapıyı açarken. “Emekli albay.”
Kafamı salladım sessizce. Her ne kadar emekli bir asker olsa da yine de bu hâliyle bu havada dışarı çıkması çok tehlikeliydi ama benim karışabileceğim bir şey değildi bu.
Bir buz kırılma sesi geldiğinde arkadan, Kunt kapıyı açmıştı tam. Dönüp omzunun üzerinden bana baktığında göz göze geldik yeniden, ardından ben arkama dönüp ilerledim ve sesin nereden geldiğine baktım çatık kaşlarımla. Korkunç bir sesti bu.
Göl hâlâ donuktu ama oradan gelmişti işte ses, buna emindim. Çatlıyor muydu?
“Bazen buz kırılıyor,” dedi Kunt arkamdan yaklaşarak. Ona döndüğümde gözleri ileriye bakıyordu. “Gölün üzerinde yürümek çok tehlikeli. Aklından geçiyorsa diye söylüyorum, unut bunu.”
“Öyle bir şey düşünmedim bile.” Ters bir ifadeyle cevaplamıştım onu, bahsini bile açmamışken niye uyarma gereği duyuyordu ki? Zaten sağlık kiti konusunda da sinirlenmiştim. Evde kaç oda vardı ki? Hepsini arasak birinden çıkardı bir şeyler illa ki.
“İyi,” dedi Kunt. Ardından dönüp içeri yürüdü.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.