2. SÖZLERİ SİLAH ETMİŞ KADIN
Dünyanın en boğucu sabahları, uyanmak istemediğin bir güne gözlerini açmanla başlar; önünde sonunda çıkarsın o yataktan, kalkarsın ayağa… ve yeniden uyuyabilmek için akşamın gelmesini beklersin.
Kafamı yastığıma gömdüğüm an alamadığım nefes ciğerlerimi boğmuş, her zamanki gibi uyanmıştım yine; dağınık, pis bir odanın ortasında kalın bir yorganın içinde. Boynum terden yapış yapış olmuş, saçlarım tutam tutam ıslanmıştı. Boğazımdaki kuruluğu gidermek için yutkunarak doğrulmaya çalışırken dirseklerimin üzerinde pencerelerden dışarı baktım; caddenin bütün gürültüsü her ne kadar siyah perdelerimi üzerine sımsıkı çeksem de penceremden içeri sızmayı başarıyordu. Bina o kadar eskiydi ki yanımızdan geçen bir tırın yarattığı sarsıntıya bile nasıl dayanıyordu çözebilmiş değildim.
Yorganı tekmeleyerek doğruldum, çıplak ayaklarım kraker kırıntılarıyla dolu parkelerin üzerinde gezindikten sonra gecekondu manzarama ulaşmıştım; perdeleri sonuna kadar açtım, karanlık odam bir anda gün ışığıyla aydınlanmıştı her ne kadar hava kapalı olsa da. İnanması güçtü ama üç gündür kesintisiz kar yağıyordu İstanbul’a. Beyaz örtü bütün çatıları, caddeleri, tenteleri, arabaları esir almıştı kendine. Çocukluğuma dönmüş gibiydim.
Birkaç kayıpla.
Arada gelen temizlikçi ablayı aramam gerektiğini biliyordum ama hiçbir şey yapmak istemiyordum. Sadece yatağın içine girip orada kalmak istiyordum gün boyu. Yemeğimi orada yemek, filmimi orada izlemek, zil çalsa kapıyı bile oradan açmak istiyordum.
Birkaç adım geri attığımda ışıktan dolayı, çıplak ayağıma batan küçük tokayla bir “Of,” çektim istemsizce. Daha keskin bir şeye denk gelebilirdim bile bu dağınıklığın içerisinde. Yatağın kenarından tutunup ayağımı ovaladığım sırada gözlerim neredeyse alışmıştı ışığa, boş kafayla etrafta geziyordu bakışlarım. Üç kapaklı eski dolabımın ortasındaki boy aynasına takıldı o an gözlerim, yansımada kendimi gördüm.
Yansımada enkazı gördüm.
Hayatımın hiçbir noktasında bu kadar zayıf bir kız olmayacağımı tembihlemiştim kendime, ne kadar çok söylersem, ne kadar gür çıkarsa sesim o kadar iyi inandırabilirdim çünkü kendimi. İnandırmıştım da. Kandırmıştım etrafımdaki herkesi bununla. Dışarıdan bakanlar kabuğu sert, aşılması güç duvarlar görüyordu; ben o tuğlaları arkasına geçtiğimde sırtımı yaslayabilmek, insanlarla aramda bir nefeslik mesafe bırakabilmek dip dibe yaşadığımız şu şehirde, çöktüğüm anlarda görünmez olabilmek için birer birer dizmiştim ellerimle.
Şimdi ben, kendim istesem bile aşamıyordum onları. Zaten aşacak insan da kalmamıştı.
Uzun, siyah saçlarım yağlıydı. En son ne zaman duş almıştım bilmiyordum ama ıslakken bir lastikle bağlayıp kördüğüm ettiğimi ve ondan sonra ellemediğimi hatırlıyordum. Lastiği kesmeden çıkarmak istesem muhtemelen kafamdaki saçın yarısı elimde kalırdı. Yakası salça olmuş, soluk sarı bir tişört vardı üzerimde uzun. Altımda yalnızca siyah bir külot. Elimi tişörtüme götürüp kumaşını burnuma yaklaştırdığımda duyduğum koku suratımı buruşturmama neden olmuştu.
Kapanmak üzere olan telefonuma saati kontrol etmek için uzandığımda ekranda yazan saati gördüm, saat sabah 8’di. Ardından tarih, bir şimşek gibi çaktı gözlerimin önünde: 29 Aralık.
Zamanın bir metafor olduğunu düşünmüşümdür hep; geçip giden ama dokunmayan, yalnızca tek bir yöne akan ve arkasına bile bakmayan. Sigara gibi. Bir dalı alıp dudaklarınızın arasına yerleştirdiğinizde ve ucunu ateşe verdiğinizde yanıp kül olana kadar durmazdı, içinize çektiğiniz nefes bile ciğerlerinizde asılı kalmazdı.
Ama zaman bir karadelikmiş. Her şeyi içine çeken ama geri vermeyen, önünü arkasını göremediğiniz; yalnızca sürüklendiğiniz.
Kapıyı çarpıp koridora çıktığımda ayaklarım buz kesmişti, ev her zamanki gibi çok soğuktu. Elimi saçlarımdan geçirirken bir avucumu sağ göz kapağıma bastırıp sessizce esnedim, ardından bakışlarımı koridorun iki ucunda gezdirdim; Öktem uyuyor olmalıydı. Dün gece ne zaman eve geldiğini duymamıştım ama geldiğini biliyordum çünkü başka bir yerde uyumayı sevmiyordu. Staj yaptığı firma, okul ve kafe arasında o kadar çok yoruluyordu ki bir keresinde otobüs durağında saatlerce uyuyakalmıştı, ta ki biri onu arayana kadar. Ki bu da ben olmuştum.
Elimi gözümden çekerken salondan çıkan çocukla göz göze geldim. Kaşlarım çatıldı, dudaklarım bir çizgi hâlini aldı. Çocuk elinde bir çift eski Harley Davidson botları, yalnızca ortasından iliklediği buruşmuş bir gömlek ve altında iç çamaşırıyla kapıdan çıktığında birkaç adımın ardından koridorun ortasında durmuştu. “Sen kimsin?” diye sordu elini kıvırcık saçlarına atarak.
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Geceden kalmaydı, muhtemelen Öktem’in şu sıralar takıldığı gazeteci çocuktu bu. Aynı bölümde olduklarından ve aynı yerde staj yaptıklarından vakitlerinin çoğunu birlikte geçirdiklerinden bahsetmişti Öktem. İki beyin hücresini bile bir araya getirip çalıştıramayacak kadar sarhoştu ayrıca. “Kapı orada,” dedim sert bir sesle, demir kapıyı göstererek. Her ne kadar zor kapansa da hâlâ yerindeydi. Çıkıp giderken kapıyı kapatsa iyi olurdu çünkü bir an önce banyoya geçip duş başlığının altına girmek istiyordum.
Çocuk kapıya yönelmek yerine, bakışlarını çıplak bacaklarıma çevirdiğinde boş bakışlarımla suratına bakmaya devam ettim. Sonunda gözlerini, bütün vücudumu süzdükten sonra gözlerime çıkardığında duygularımı sonuna kadar saklayabilmekle lanetlendiğimi yeni hatırlıyordum, ne kadar bakarsa baksın sadece dümdüz bir surat görecekti. Rahatsız olacağımı düşünecek kadar yerinde değildi kafası, bu da demek oluyordu ki eğer ayık olsaydı aynı röntgenciliği çaktırmadan çoktan yapmış olacaktı.
“Güzel bacaklar,” dedi maymun gibi sırıtarak.
Öktem sende ne buldu hiç bilmiyorum ama ben bir saniye daha evimin içinde kalman için hiçbir tolere edilebilir yanını göremiyorum.
“Kapı,” dedim düz bir sesle. Bu sefer kollarımı göğsümde birleştirmiş, dudaklarımı birbirine bastırmış, kafamı hafifçe yana eğmiştim.
Çocuk öksürerek kafasını salladı, ardından kapıya doğru döndü. “Ben gideyim o zaman…”
Kapıyı kapatıp keçe olmuş uzun saçlarıma baktım aynada. Tişörtümü çıkartıp çamaşır makinesinin önüne attım, ardından çelimsiz kollarım iki yanıma düştü yeniden. Tekrar baktım aynaya. Ne kadar bakarsam bakayım çıkartamıyordum kendimi, ne kadar azaltsam da üstümdekileri; deri dedikleri kabuğu söküp atamıyordum.
Geçmiş bir yılandı ayaklarıma dolanan, zehri damarlarımda geziniyordu.
Duşa girdiğim an kaynar suyun tenimden akıp giderde kayboluşunu izledim dakikalarca. Üzerimden duman kalkıyordu ama ne kadar sıcak olursa olsun su, hissedemiyordum. Hep üşüyordum. Sanki hep üşüyecektim. Sanki Kış hiç bitmeyecekti. Sanki bu Kış etimi kemiğimden sıyırıp gitmeden, beni de yanında götürmeden gitmeyecekti.
Kafamı şampuanlayıp vücudumu sertçe keseledim ve bütün kirden arındım. Hayır, dur. Arınmadın. Kafanın içini keseleyemezsin.
Ben vücuduma ve saçlarıma doladığım havlularla banyodan çıkarken Öktem üzerine uzun ve kalın bir hırka geçirmiş, esneyerek mutfağa ilerliyordu koridorda. Birbirimizi uzun zamandır tanıdığımız söylenemezdi, yalnızca birkaç ay oluyordu ama dünyanın en rahat insanı olduğundan ve yaptığım hiçbir şeyi sorgulamadığından onunla anlaşabileceğimizi tanıştığımız gün anlamıştım. Kampüste ev arkadaşı arıyordu kendine.
Nefret etmiştim ondan, çünkü motorsikletimi satmam gerektiğini biliyordum eve çıkmak için. Yurt kurallarına uymadığım için uyarı yediğim birkaç seferin sonunda atılmıştım, kendime kalacak bir yer arıyordum, Öktem ise bozuk el yazısıyla ev arkadaşı aradığını belirten bir ilan asmıştı duyuru panosuna. Kira’yla başa çıkamıyordu.
Ne tesadüf, ben de boşboğaz insanlarla.
“Uyandın mı?” diye sordu Öktem, göz kapaklarını ovuştururken. Öndeki iki tutamı mavi olan koyu kahve saçları kabarmıştı. Bundan önce saçlarını turuncuya boyadığı için kızıl gölgeleri vardı.
“O dümbelek buradaydı,” diye mırıldandım odama girerken. Havluları bir kenara atıp iç çamaşırımı giyindim, ardından siyah sporcu taytımı ve spor sütyenimi geçirdim üzerime. Takımın uzun kollu tişörtünü giyinirken Öktem çoktan kapıya ulaşmıştı bile. “Vay piç, gece kalmış mı?” Söylenirken bir yandan da bileğindeki lastikle saçlarını dağınık bir topuz yapıyordu. “Sen uyuyordun, akşam eve bıraktı beni. Ayrılırken kapı kapanmayınca bir iki bakayım dedi ama bir halt halledemedi. Sonra işte bir şeyler içtik…”
“Öktem, eve erkek almak yok. Bunu konuşmuştuk.” Tarağı saçlarımdan geçirdim hızlıca. Kurutmaya vaktim yoktu.
“Biliyorum ama ben çok uykuluydum, kalk git dedim kaç kere. Sızmış sanırım yanımda. Sabah karşılaştığınız için üzgünüm. Bir şey mi dedi?”
“Bir şey söylemesine gerek yoktu gözleri gayet açık konuştu,” diye homurdandım kapıdan geçerken. Hızlıca bir tost yapsam iyi olurdu yoksa dışarıda bayılabilirdim.
“Saçlarını kurutmadan çıkma sakın bak çok kötü hasta olursun başın ağrır.”
Mutfağa girdiğimde etraf topluydu. Dün gece burayı dağıttığımı hatırlıyordum ama topladığım bilgisi kafamda yoktu. “Burayı sen mi topladın?” diye sordum peşimden mutfağa giren Öktem’e dönerek. İki dilim ekmeğin arasına kaşar, beyaz peynir ve kapya biber koyduktan sonra tost makinesinin arasına sıkıştırıp düğmeye bastım.
“Evet, o da yardım etti,” diye mırıldandı Öktem kendini sandalyeye atarken. “Saçlarını kurutacak mısın?”
“Hayır, vaktim yok.”
Çıplak ayak odama geri döndüğümde çekmecelerde çorap arıyordum. Bir çift siyah çorap elime geldiğinde çömelip giyinmeye başladım hızlıca. Öktem yine arkamdan gelmişti. “Başın daha çok ağrıyacak. Çok fazla ağrı kesici kullanıyorsun.”
“Bere takar orada kuruturum,” diye cevapladım onu hızlıca. Öktem, annecilik oynamaya bayılıyordu. Her ne kadar dışarıdan bakılınca sinir sistemi en hassas olan o gibi görünse de aslında bendim, en serseri o gibi dursa da bendim, en uçlarda yaşayan da bendim.
“Annenin yanına mı gideceksin öğlen? Ona göre yemek yapacağım.”
Doğrulurken kesik bir nefes çektim içime, yutkunarak gözlerimi tavan diktim birkaç saniyeliğine. O günden beri annemin yanına gitmemiştim, gitmey, bırak iki kelime konuşmamıştım bile doğru düzgün. Ben yalnızca kendimi toparlamaya çalışmıştım. Okul yönetimi toplanıp bu sene okulumu bursumu kaybetmeden dondurabilmem için karar çıkarmıştı, ben de o zamandan beri kafamı toparlamaya çalışıyordum.
Ya da daha fazla dağıtıyorum. Bilmiyorum.
Çantamın içine yedek kıyafet, telefon ve anahtarımı atarken kafamı salladım. “Küçük bir valiz hazırlayıp çıkarım muhtemelen. Otobüs öğlen kalkıyor.”
Yılbaşını annemin yanında geçirmek istiyordum. Bir kilo kestane alıp köydeki sobanın üzerine dizmek, kalın çoraplar giyip ateşin önünde bağdaş kurmak ve annemin ince belli bardaklarından biri avucumu ısıtırken çay içmek istiyordum. Gidip yaprak dökmüş bahçenin bulandığı kar örtüsüne yatacaktım sırtüstü, botlarımı çekip sabahları yukarı mahalleye yeni sağılmış taze süt almaya gidecek ve tencerede kaynatacaktım. Daha annem uyanmadan kahvaltı sofrasını kuracak, sonra da akşama kadar kalkmayacaktım başından.
İyileşecektim.
“Ellerin nasıl?” diye sordu Öktem, masanın üzerindeki krem kutusunu açmış içini koklarken. Biraz eline sürüp kremlemişti.
İstemsizce bakışlarım ellerime gitti. İnce, beyaz ve uzun ellere sahiptim. Tıpkı annem gibi o kadar beyazdı ki tenim, derimin altındaki damarlar mavili morlu görünürdeydi. Çok değil, yalnızca haftalar önce okul, hastane ve ev arasında mekik dokurken tek yaptığım not tutmak, kan almak, kadavralar üzerinde dikiş çalışmak ve belki hazır paket makarna yapmaktı bu ellerle. Şimdi ise yumruk atmayı öğreniyordum, tekme savurmayı. Bu yüzden parmak boğumlarım kanlanıyordu.
“İyi, sorun yok,” diye mırıldanarak birkaç kere sıktığım yumruklarımı kapayıp açtım. Ellerim gayet iyiydi. “Sen ne yapacaksın yılbaşında?”
Öktem seslice nefes verdi. Kapının pervazına yaslanmış, kafasını geriye atmıştı. “Bilmem. Muhtemelen bizim bölümdekilerle Taksim-Beyoğlu yaparız.”
Kafamı salladım. Evde kös kös oturacağını söylese de yapabileceğim bir şey yoktu çünkü benim planım haftalar öncesinden belliydi ama en azından arkadaşlarıyla dışarı çıkacağı için ev arkadaşıma ihanet etmiş gibi hissetmeme gerek yoktu. İnsanlarla pek yakın olabilen ve kolayca ilişki kurabilen biri değildim ama Öktem, abimi kaybettiğim günden beri yanımda olmuş ve olabildiği her şekilde bana yardımı dokunmuştu.
Saçlarımı elimle arkada toplayıp koyu kırmızı bir berenin içine sıkıştırdım, ardından kalın siyah montumu üzerime geçirip bir atkı doladım boynuma. Tostumu biraz yakmıştım ama yenemez değildi. Çantamı omzuma asıp botlarımı giyindikten sonra merdivenlerden aşağı inene kadar tostum soğumuştu ama çoktan yarısını mideme indirmiştim bile.
Soğuktan omuzlarını yukarı kaldırmış, kuş gibi kafalarını montlarının içine gömmüş, nefesleri ağızlarından bir duman gibi çıkan insanları gördüğümde caddeye adımımı atmıştım. Dükkân sahipleri ellerinde kazma kürek, kaldırımlardaki kar yığınlarını köşelere çekiyorlardı. Çok fazla araba yoktu aslında caddede ama yine de gürültülüydü etraf. Yolun yarısı, kar küreyen ve yolu tuzlayan araçlar tarafından kapalıydı.
Tostum bittiğinde peçeteye ellerimi silip çöpe attım, ardından otobüs durağının çatısının altına girdim üşümüş ellerimi ceplerime sokarak. Çantamın içinde telefonumun titreştiğini hissetmiştim ama bu saatte, sabah sabah kimin aradığını çok iyi bildiğimden aramayı reddetmek için bile olsa çantamı karıştırmak istemiyordum.
“Bayan,” dedi o sırada, durakta yanımda duran adam, en fazla 40’larındaydı ve benim gibi otobüs bekliyordu. Gözleriyle omzumda asılı çantayı işaret etti. “Telefonunuz çalıyor sanırım. Titreşim sesi geliyor.”
“Biliyorum,” dedim tok bir ses ve zoraki bir gülümsemeyle, ardından hiçbir şey yapmadan önüme döndüm.
“Açmayacak mısınız?”
O an adama cevap vermek yerine çantamı yere indirip fermuarını açtım. Arayana ayrı, bu kadar titreştiği için telefonuma ayrı, yanımda dikilen ve gereksiz yere işime burnunu sokan adama ayrı sinirlenmiştim.
Siyah telefonum elime geldiği gibi aramayı sonlandırıp telefonu tümüyle kapattım ve işim bittiğinde doğrulup çantamı omzuma astım yeniden. Telefonumun çaldığını haber veren adam merakla üzerime diktiği bakışlarını, ben dik dik ona bakana kadar çekmemişti. Durakta birkaç adım uzağıma giderek ellerini kalın deri ceketinin ceplerine soktuğunda anca önüme dönmüş ve bu zamana kadar burnumdan soluduğumu fark etmiştim.
Otobüs şoförü karlı çamurlu yollarda yavaş sürüyordu. Kalın bereme ve şoförün düşük hızda sürüşüne güvenerek başımı cama yasladım bir müddet. Koltukların yarısından çoğu boştu ve içerisi sıcaktı ama birazdan inmek ve yürümek zorunda kalacaktım.
Son birkaç ayda hayatıma ne olduğunu bilmiyordum ama ben bir işi yoluna soktuğumda hayat başka bir tarafı kırk yerden bozuyordu. Okula sıfır bursla gelmiş, gerçek anlamda tek yaptıkları ailelerinin parasını sömürmek olan kızları ve oğlanları düşünüyordum böyle zamanlarda. Gerçekten tek yaptıkları hayatın keyfini sürmek miydi? Hangi keyfini? Hangi hayatın?
Ne yapıyorlardı? Kendileri hariç üç kişinin daha sığabileceği geniş ve sıcak yataklarında uyanıp küvetlerinde bir saat sıcak suya oturuyorlardı muhtemelen, sonra hazırlanan yemeklerin yarısının çöpe gideceği bir kahvaltı sofrasına oturuyor ve anne babalarıyla mıç mıç sohbetlere giriyorlardı. Sonra trafikle geç kalma derdiyle sıkışıklıkla uğraşmadan BMW’lerine atlayıp geliyorlardı okula, canları isterse belki giriyorlardı derslere, girmek zorunda kalsalar da akılları başka yerlerde oluyordu. Öğle arası okulda çıkan yemeklerle hiç uğraşmıyor ve en yakındaki popüler zincir kafeye oturuyorlardı arkadaşlarıyla, akşama kadar yemek içki sohbet… Akşam olduğunda kalkıp yeniden dışarı çıkmak için eve uğruyor, bir saat önce bir ailenin aylık yemek ihtiyacını bayıldıkları bir kıyafeti giyiyorlardı. Ne için? Rahatlamak, eğlenmek için. Peki neyden rahatlamak için? Ne canlarını sıkmıştı da dağıtmak istiyorlardı?
Sadece yaşadıkları hayatın keyfini çıkarmak için gelmiş gibiydiler.
Diğer tarafta biz bir savaş verirken.
İnsanları dışarıdan gördüklerine göre yargılamak kötü bir şey, diye düşündüm kendi kendime, otobüsten inerken. Ama hayatın adaletsizliği, bize başka bir seçenek bırakmıyor.
Spor salonundan içeri girerken gişelere şifremi girip doğruca soyunma odalarına ilerledim. Botlarımı çıkartıp spor ayakkabılarımı giyindim çantamın içine tıkıştırdığım, ardından ıslak saçlarımı lavabodaki kurutma makinesiyle kurutabildiğim kadar kurutup atkuyruğu yaptım tepemde. Yarım saat ısınacak, yarım saat kas çalışacak, kırk dakika da antrenörle geçirecektim.
İçeride çok fazla kişi yoktu çünkü daha sabah saatleriydi ve haftaiçiydi. Normal bir günde bu saatte çoktan okulda ya da hastanede olurdum, muhtemelen birkaç bardak içilmiş kahve kartonu ve mosmor gözaltı torbalarım ile birlikte. Ama bir süredir işler öyle değildi.
Normalde bölümümü dondurmak çok zor bir şeydi ama birinci dereceden yakınımı kaybettiğim ve ilk günler öfke krizleri geçirdiğim için hastaneden de çıkan raporla yönetim kurulu bölümümü bir yıl süreyle dondurmuştu. Birkaç ünlü psikiyatrın abimin avukatı aracılığıyla bana ulaşmaya çalıştığını öğrendiğim sıralardı, tek dertleri haftalar önce ekranlara ve manşetlere son dakika haberi olarak çıkan ve daha hâlâ magazin tarafından konuşulan o gecenin üzerinden prim kasmaktı. Kimsenin benim psikolojimle ilgilendiği yoktu. Kimsenin benim acımla da ilgilendiği yoktu. Herkes ölenle kalanın ardından para kazanmaya çalışıyordu sadece.
Ve o itin tarafındakiler… Avukatları her gün arıyordu, antrenörünün ve takımındakilerin bana ulaşmaya çalıştığını biliyordum, söyleyecekleri her ne varsa bir kağıda yazıp kağıdı da katlayarak bir taraflarına sokabilirlerdi. Onlardan gelecek hiçbir şeyi, bir kelime dahi olsa bilmek ya da duymak istemiyordum.
Bir süre hızlı tempoda yürüdüm, ardından bir süre koştum. Makinelerle kafamda tuttuğum set sayısına göre bir yarım saat geçirdiğimde çoktan bir saatimi tamamlamıştım. Antrenörüm, daha doğrusu hocam, ellilerinde yaşlı bir adamdı ama bu işe yıllarını vermiş, daha sonra da köşesine çekilmiş ismi bilinen biriydi. Beni tanımıyordu, kimin kız kardeşi olduğumu bilmiyordu en azından.
Ter içinde su almak için otomatların dizildiği duvara ilerledim. Taytımın küçük bir cebi vardı ve oraya 1 TL sıkıştırıyordum her zaman, su almak için. Sinirlendiğimde öfkem elimde olan şeye aktığından tam üç tane su matarası kırmıştım iki haftada bu yüzden plastik şişede su almanın daha ekonomik olduğuna karar vermiştim.
Spor salonu büyüktü, siyah ve neon yeşil renkleriyle dizayn edilmişti. Soyunma odalarına ve hocaların da odalarının olduğu kata çıkan merdivenlere giden uzun bir koridor vardı, o koridora girmeden önce duvara dizilmiş otomatların önündeydim ben de. Ring koridorun sonunda, neredeyse spor aletlerinin dizildiği alan kadar büyük bir salondaydı. İçeride kum torbasında çalışanlar oluyordu ama genelde erkekler tarafından kullanıyordu.
Haftalar önce, öfkeme sahip çıkamadığım bir gün, buranın önünden geçerken içeri daldığım anı hatırlıyordum. Salonun önündeki dev reklam panosundaki boks eldivenlerini gördüğüm gibi kapıdan içeri girmiş ve üyelik başlatmıştım. Terlemem gerekiyordu, kalp atışlarımı hızlandırmam ve odaklanmam gerekiyordu, bir şeyler yapmam gerekiyordu.
Abimin yumruklarını hissetmem gerekiyordu. Öfke sporu değil akıl oyunudur, demişti o adam, o gece. Benim aklımı kıvırıp öfkeme dolamam gerekiyordu. Bu acıyı, işe yarar bir şeye dönüştürmem gerekiyordu.
Su şişesinden birkaç yudum alırken gözlerimi yüksek tavandaki büyük, dijital saate çevirdim. Ardından koridora çevirdim adımlarımı. Kapıya kadar sakin adımlarla yürüdükten sonra derin bir nefes almış, kapıyı açmış, elimdeki şişeyi içeri, duvar kenarına bıraktıktan sonra doğrulup ancak kaldırabilmiştim bakışlarımı.
Hocam, Ensar Bey omzundan sarkan beyaz bir havlu ile birlikte yüksek ring’in köşesine yaslamıştı omzunu. Kollarını göğsünde birleştirmiş, sırtı bana dönük, kendi yaşlarında gibi duran adamla konuşuyordu. Üzerinde siyah bir eşofman ve beyaz, düğmeleri açık bir lakos vardı. Büyük bir adam olduğundan spor ayakkabıları da en az 45 numaraydı.
Gözleri, karşısındaki adamın suratından benim üzerime çevrildiğinde istemsizce gerildim. Salonda çalışan çok fazla kişi yoktu, olanlar da kendi işleriyle ilgilenirlerdi genelde ama birkaçının gözleri bana arkası dönük adamın üzerinde geziniyordu.
Alt dudağımı çiğnemeyi bırakıp boynumdaki teri elimin tersiyle sildiğim sırada adam arkasını dönmeye karar verdiğinde, nabzımın hâlâ hızlı atışından dolayı aldığım sık nefesler boğazıma yapıştı. Bu O’ydu. Arenaya gittiğim gece revirde olan antrenör, daha sonra ben asansörlere giderken kenara çekip onun durumunu sormuştu.
Adamın kastkatı suratı, çatılmış kalın kaşları ve gözlerinin yanındaki buruşmuşt tenindeki çizgilerle daha bir sert görünüyordu. Sakince Ensar hocaya baktım ama çoktan anlamıştım. Buraya benim için gelmişti. Buraya bana telefonla ulaşamadıkları için gelmişti.
“Kahretsin,” diye fısıldadım nefesimin altından, ardından döndüğüm gibi kapı koluna uzandım dışarı çıkmak için.
Hocam koşar adımlarla yanıma gelip önümü kestiğinde kapıyı aralamıştım ama bir ayağı daha fazla açmama engel oluyordu. “Karaca, bir dur, konuşalım.”
“Benim o adamla konuşacak bir şeyim yok hocam. Çekilir misiniz? Bugünkü dersimizi yapamayacağız anlaşılan.”
“Kızım, bak,” dedi Ensar hoca gözlerini üzerimden çekmeden. Öfkeyle düz bir çizgi hâlini alan dudaklarımı aralayıp seslice bir nefes verdim o sırada, ardından kapının aralığından koridor mermerine bakan gözlerimi onun üzerine çevirdim.
“Fuat Bey, çok eski bir arkadaşım. Durumunu az önce öğrendim. Seni o genç boksörle aynı masaya oturtacak değiliz, kaldı ki adam ortalarda yok zaten. Fuat buraya yalnızca seninle iki dakika konuşmak için gelmiş, yalnızca iki dakikanı alacak.”
Ensar hoca tatlı bir dil kullanmaya çalışıyordu bütün bunları söylerken. Anlamadığım nokta ise yalnızca, bu Fuat neden adamın beni burada nasıl bulduğuydu.
“Benim onlarla konuşacak bir şeyim yok Ensar hocam,” dedim kelimelerin üstüne basa basa. Sıktığım dişlerimin arasından konuşuyordum çünkü emrivakiler en çok sinirlendiğim şeylerden biriydi. “Çekilir misiniz?”
Ensar hocanın bakışları benim yüzümden sıyrılıp arkaya kaydığında beni daha fazla burada tutamayacağını biliyordu, biraz daha ayağı bana engel olursa öfkemi tutmayacağımı da biliyordu bu yüzden geriye çekildi bana bakmadan. Kapıyı kendime doğru çektiğim gibi koridora çıktım ben de.
“Karaca,” diye adımı seslendiğini duydum o adamın ama çoktan soyunma odasına girmiştim bile. Terli olmamı umursamadan montumu ve botlarımı üzerime geçirdim hızlıca, at kuyruğumu bozup beremi taktım ve çantamı topladım. İçeri öyle bir hışımla girmiştim ki birkaç kız konuşmayı kesip gergince gözlerini üzerime çevirmişlerdi.
“Siktir,” diye fısıldadım atkım elimden kayıp yere düştüğünde. Yarısı, bankın altındaki çamaşır suyu dolu kovanın içine girmişti.
Çantamı kenara fırlatıp banka oturdum o an atkıyı boş verip. Avuçlarımı yüzüme yasladım ateşimi götürmek istercesine. O adamın burada olduğuna inanamıyordum. Hangi yüzle gelmişti? Nasıl bulmuştu burayı? Odaya girerken peşimden adımı seslendiğine göre çıkışta da sorun çıkaracaktı. Beni takip eder miydi? Taksiye mi binmem gerekiyordu?
Derdi neydi ki? Davayı düşürmemi mi isteyecekti? Çenemi kapamam için para mı teklif edecekti?
Çantamı açıp kahverengi ilaç şişesinin içinden bir kapsül çıkartıp dilime bıraktım ve yuttum.
“O adam Ali Fuat Dinçer değil miydi?”
Gergince ağızdan aldığım nefesi bıraktığımda, dudaklarım istemsizce arkamda dönen muhabbeti duyabilmek için kapanmıştı. Yutkundum. Hâlâ nabzım yavaşlamamıştı, yalnızca kalp atışlarımdı kulaklarıma ulaşan.
“Ne işi var ki burada?” diye sordu bir diğeri. Sanırım iki kişilerdi. “Geçen sefer olanlardan sonra sektörü bıraktı sanıyordum.”
“Kim? O adam mı? Saçmalama Hale. Adam sektörün ta kendisi. Bir efsane, şimdiye kadar da hep efsane isimleri yetiştirmiş. Sence kolay kolay bırakır mı?”
“Rakibi ölmüş ya maç sırasında, yeterince iyi bir sebep değil mi bırakmak için?”
“Profesyonel yaptıkları bir spor bu. Çıktıkları arenaların bilet fiyatlarından boksörlerin aldığı rakamlara kadar bir tahminin var mı senin? İki çocuk sokak kavgası yapmış da biri diğerini kasten öldürmüş gibi konuşma. Riskler her zaman var. Ayrıca ben bir şeyler duydum…”
Yumruğumu sıktım. Ne duydun?
“Ne duydun?” diye sordu diğeri, aklımı okumuş gibi.
“Ölen boksör, dopingliymiş diyorlar. Maçın ortasında kalp krizi geçirmiş.”
Beni dinlemeyen vücudum anında gövdemi ayaklarımın üzerine diktiğinde oturduğu bank kalkışımın şiddetinden diş gıcırdatan bir sesle geriye sürüklendi. İki yanımda açamadığım yumruklarım varken arkamı döndüğümde, dolaplarını düzenlerken bir yandan da konuşan iki kıza bakıyordum doğruca. İkisi de şaşkınlıkla kocaman açtığı gözlerini yüzüme çevirmişti.
“Nereden uyduruyorsunuz böyle saçmalıkları?” diye sordum engel olamadığım bir öfkeyle, gittikçe yükselen ses tonumla. “Otopsi diye bir şey var değil mi? Bunun testleri yapılıyor. Doping kullanıldığına ve kalp krizi geçirdiğine dair bir bulgu yok.”
“Tamam ya, sakin ol,” diye mırıldandı kısa saçlı olan, bir adım geri çekilerek beni baştan aşağı süzerken. “Zaten her yerde yazıyor yediği yumrukla beynine pıhtı attığı. O maç devam etmemeliydi ama iki taraf da havlu atmadı. Ben sadece duyduklarımı tartışıyordum arkadaşımla. Sizi geren nedir?”
“Sizin gibilerin bilmeden etmeden kulaktan kulağa yanlış bilgileri konuşması,” dedim tok bir sesle, çantamı attığım yerden alıp kapıya ilerlerken. Kız arkamdan sabır çekerken ben onu kapısı arkamdan kapanan soyunma odasında, ardımda bırakmıştım.
Nasıl bu kadar kolay konuşabiliyorlardı doğru olmayan bir şeyi? Nasıl kulaktan kulağa, ağızdan ağıza dolaştırabiliyorlardı böyle bir iftirayı?
“Karaca.”
Bir kez daha duydum ismim, sert adımlarım spor salonunun dışına, buz tutmuş kaldırıma atıldığında. Ağır nefeslerim soğuk havayı yanan ciğerlerime götürürken artık kulaklarımdan bir boğa gibi dumanlar çıkarıyordum.
Ali Fuat Dinçer kalın, siyah kabanı ve gri beresi içinde spor salonunun dışındaki duvara yaslanmış, kolları göğsünde, beni bekliyordu.
Gideceğini düşünmek aptallık olurdu.
Birkaç adımda adamın karşısına dikildiğimde beklemeden “Bakın,” dedim dişlerimi sıkarak. “Beni rahatsız etmeyin. Siz de o yalaka avukatlarınız da peşimi bırakın. İki kere numaramı değiştirdim, hâlâ aramaya devam ediyorsunuz. Mahkeme dosyasına taciz de eklensin mi istiyorsunuz? Derdiniz bu mu?”
“Yalnızca beş dakika konuşmak istiyorum seninle.” Ali Fuat Dinçer, omzunu duvardan çektiğinde kollarını da göğsünden indirdi ve karşıma dikildi. Yalnızca omzuna gelebiliyordum. “Köşede sakin bir kafe var, hava çok soğuk, oraya geçelim.”
Şaşkınlıkla bir adım geri attım. “İstemiyorum diyorum konuşmak falan. Üşüdüyseniz gidin oturun, ne yaparsanız yapın. Ben eve döneceğim, daha fazla rahatsız etmeyin beni.”
Yanından geçip gittim. Otobüs durağı caddenin sonundaydı, eve gidip valiz hazırlayacak ve önceden ayırttığım Bolu otobüsüne binecektim. Daha sonra annemin köyüne ulaşmış olacaktım. Bütün bu saçmalıklardan birkaç gün de olsa uzaklaşacaktım.
“Abini,” dedi daha sonra Ali Fuat Dinçer, arkam ona dönükken adımlarımı durduracak bir ses tonuyla. “Abini ne kadar iyi tanıyordun, Karaca?”
Omzumun üzerinden ona baktım. “Ne demeye çalışıyorsunuz?”
“O, 18 yaşındayken ayrılmışsınız. 6 yıl boyunca konuşmamışsınız. Koskoca 6 yılın bir insanı ne kadar değiştireceği aklına geldi mi hiç?”
“Ne ima ediyorsunuz?” diye sordum tamamen ona dönerken. Eğer bu attığı balık yemiyse evet, oltaya gelmiştim. Getirmişti beni. Tek bir lafıyla.
Abimle 6 yıldır görüşmediğimizi nereden biliyordu?
“Şimdi benimle bir kahve içecek misin, Karaca?”
Yutkundum. Abimle olan ilişkimi biliyor olabilmesinin tek bir ihtimali vardı, biraz imkânsız bir ihtimal: Ona bundan yalnızca abim bahsetmiş olabilirdi. Boks camiyasında kullandığı isim bile bir lakaptan ibaretken kim, nasıl onun geçmişi hakkında bilgi sahibi olabilirdi ki o izin vermedikçe?
Hiçbir şey söylemeden yolumu değiştirip kafenin tabelasına doğru yürüdüm. Ali Fuat Dinçer’in peşimden geldiğini biliyordum, arkamda ezilen kar sesinden. Tahta basamakları çıkıp kafeden içeri girdiğimde kapıyı açarken çıkan zil sesi sessiz dükkânda yankılandı. Kasada bir çocuk, masaları silen de benim yaşlarımda bir kızdı.
En arka, en köşe masaya gidip çantamı kenara bıraktım ve sandalyeyi çekip oturdum. Ali Fuat’ın adımları aceleci değildi, kaskatı suratında hiçbir ifade barındırmıyordu. Yaptıkları sporun sertliği yüzlerine mi yansıyordu bu adamların? O gün arenada da herkes aynı kumaşı geçirmişti yüzüne. Abim bile.
“İki sade filtre kahve,” dedi Ali Fuat garsona doğru, karşımdaki koltuğa geçip otururken. Başındaki bereyi ve kabanını çıkarıp yanındaki koltuğun sırtına asmıştı.
“Abim hakkında ne biliyorsunuz?” Düz bir ifade hâkimdi yüzüme, zaten uğraşmasam bile tehditkâr ve asi baktığımı biliyordum. Geriye yaslanıp bir bacağımı diğerinin üzerine attıktan sonra kollarımı göğsümde birleştirdim.
“Abin sırları olan gizemli bir adamdı,” dedi Ali Fuat, kuru bir sesle. “Hiç kimse bilmesini istemediği hiçbir şeyi öğrenmedi.”
“Onu ne kadar yakından tanıyordunuz?”
Ali Fuat’ın bakışları masaya düştü, o sırada garson iki kupa kahve getirmişti. Birini benim önüme, diğerini karşımdaki adamın önüne bıraktıktan sonra “Afiyet olsun,” diyerek gitti. Ortaya ikramlık çikolata bırakmıştı ama kimsenin bu masada tatlı yiyip tatlı konuşmayacağı belliydi.
“Burada konuşulması gereken bizim değil, senin onu ne kadar yakından tanıyor olman. Yıllar önceki abinden değil, haftalar öncesine kadar yaşayan abinden bahsediyorum. İkisinin çok farklı insanlar olduğu ortada.” Kahve bardağını eliyle kenara itti ve kollarını masanın üzerine çıkardı. “Maç gecesinin kaydını izledin mi?”
Dilimi damağıma yapıştırdım bir an. Ardından “Hayır,” dedim tok bir sesle. “Mahkeme yayın yasağı getirdi. Taraflar dâhil avukatların bile izlemesi yasak. Yalnızca mahkeme heyeti ulaşabilir.”
Ali Fuat Dinçer hafifçe öne eğilmişti. Kafasını ağır bir ifadeyle iki yana sallarken avucunun içindeki küçük, siyah USB’yi ortamıza bıraktı.
Gözlerim önce USB’nin, daha sonra karşımdaki adamın üzerinde gezindi. Kaşlarımı çatarak “Bunu nereden buldunuz?” diye sordum.
“Bunu izle,” dedi düz bir sesle, yeniden geriye yaslanırken. Gözleri etrafta geziniyordu. “Sonra düşün. Neden içinde kan, silah, terör olmayan bir kaydın kamuoyuna ve hatta taraf avukatlara bile yasaklandığını düşün daha sonra. O gece, senin abin gerçekten karşı tarafın darbeleri yüzünden ölmüş olsaydı basit bir dava olabilecek bu olay neden bu kadar ağır bir şekilde sansürlendi?”
Avuçlarımı masaya yaslayarak öne eğildim. “Benim abimi, senin eğittiğin boksörün yumrukları komalık etti. Öleceğini biliyordu ama durmadı. Hakem araya giremeden öldürdü abimi. Eğer aklımı karıştırarak bu davadan paçayı kolayca sıyırabileceğinizi düşünüyorsanız…”
“Paçayı kolayca sıyıracağız,” dedi bir anda Ali Fuat. “Çünkü haklıyız. Federasyon benim boksörümü de beni de kaybetmeyi göze alamaz. Onun da ötesinde, abinin yaptığı sporun risklerini bilerek çıktı her seferinde o ring’e. Ona öldürmek amaçlı saldırılmadı. Boks şiddet sporu değil, dövüş sporudur.”
“Siz de, federasyonunuz da kahrolsun.” Arkamdaki sandalye geriye sendelerken kalktım ayağa. Amacım çantamı da alıp kafeden çıkmaktı ama masanın karşısından bir el koluma uzandı.
“Otur şuraya da dinle beni.”
“Boks şiddet sporu değil, dövüş sporuysa; şayet kaslarla değil, öfkeyle değil de akılla oynanıyorsa o şerefsiz neden abimin yığıldığı yerden kalkamayacağını da hesap edemedi? Bana bunu söyleyin.”
“Sen de bana şunu söyle o zaman,” dedi Ali Fuat, ayağa kalkarken. Aramızda masa vardı ama karşımda dikiliyordu. “O Hilmi denen kansız antrenör neden atmadı sonuna kadar havluyu yere? Her köşeye çekildiklerinde spocularımızın nabzını kontrol ederiz biz. O neden etmedi? O neden bütün bunlara izin verdi?”
“Şimdi de bütün suçu Hilmi Bey’e mi atmaya çalışıyorsunuz?”
“Karaca bak, öfkeden doğru düşünemiyorsun. İşler sandığın gibi değil.”
“Nerede o?” diye sordum öfkeyle. “Asıl kansız olan o mendebur nerede? Hangi deliğe saklandı o da sizi gönderiyor yerine? Bilmiyor mu o çıkıp kendini savunmayı, niye ben yapmadım demiyor? Niye öldürmedim demiyor?” Kolumu çektim sertçe kendime doğru, elinden kurtardım. “Aksine, ne diyor biliyor musunuz? Ben öldürdüm diyor, kabul ediyor. O öldürdü. O yaptı. Katil o.”
“Sen, sen öldürdün, dediğin için diyor.”
Burun kemerimi sıktım, ardından derin bir nefes alarak geri çekildim. “Kimse yapmadığı bir şeye yaptım demez. Hele de böyle bir konuda.”
“Konuştun mu hiç onunla?”
Bakışlarımı kaçırdım. “Abimi defnettiğimiz gün mezarlığa geldi.”
“Biliyorum,” dedi. “Senin öfke krizi geçirdiğin gün.”
“Bütün bunları nereden biliyorsunuz?”
“Sakinleştirici yemişsin hastaneye kaldırılıp, okuluna sunulan psikiyatr raporu mahkemeye de sunuldu,” dedi tok bir sesle, ardından ellerini masaya yaslayarak bana doğru eğildi. “Sana bir teklifim var.”
Gözlerimi üzerine çevirdim. Dilimi yuvarlayıp ısırmıştım gerginlikten. Hiçbir şey söylemedim o lafına devam edene kadar. Ne teklifi edecekti? Eğer sessizliğim gibi bir şeyi satın almaya çalışırsa elime hakim olabileceğimi zannetmiyordum, çıkar giderdim buradan.
“Dava sonuçlanana kadar bize katıl.”
“Ne?” Şaşkınlık, öfke, hayret; kan dondurucu bir teklifti bu. “Ne hakla—“
“Abinin 6 yılını nasıl geçirdiğini görmek istemez misin? Arkadaşlarını tanımak istemez misin? Onların fikirlerini duymak istemiyor musun? Körü körüne, rakibi öldürdü onu, katil o diye bozuk plak gibi sözlerini tekrarlayarak dolaşacak mısın etrafta?” Gözümün içine bakıyordu. “Gerçekleri bilmek istemiyor musun Karaca?”
Sertçe yutkunarak, gözlerimdeki alevi Ali Fuat Dinçer’in üzerinden başka bir yere; bos duvara çevirdim. Kasadaki çocukla masaları silen kızın tezgâh arkasından gergince bu tarafa bakışlar attığını görebiliyordum, ben de gerilmiştim. Bu adamın ağzından nasıl laflar çıkıyordu böyle? Neler söylüyordu?
“Onun,” dedim kurumuş dudaklarımı yalarken, derin bir nefes çekerek içime. Ardından Ali Fuat’a baktım. “Lisansı askıda değil mi?”
“Federasyon programını iptal etmedi. İki aya dünyaca ünlü Rus bir boksörle karşılaşması var, işin içinde siyaset politika ne geliyorsa aklına hepsi var. Mahkemenin suçlamayı düşüreceğinden neredeyse eminiz.”
Çatılan kaşlarımla neredeyse yeniden ateşlendiğimi fark ettiğinde “Karaca, sakin ol. O suçsuz. Emin ol, eğer abini öldüren o olsaydı kendi ellerimle, alın katil bu diye ben teslim ederdim onu adaletin önüne,” dedi ellerini kaldırarak. “Bu mesleğe 30 yılımı verdim. Ben katil değil, sporcu yetiştiriyorum. Eğer o, bunu gerçekten yapmış olsaydı en başta döner ben kendim giderdim mahkemeye, ben yetiştiremedim sporcumu ben de en az onun kadar suçluyum derdim.”
“Ayağınız yere sağlam basıyor fakat yeterince inandırıcı değilsiniz.”
“Seni buna inandırması gereken kişi ben değilim, o.” Montuna uzandı, ardından cebinden çıkardığı küçük, kare bir kağıdı masanın ortasında duran USB’nin yanına bıraktı. “Annenin Bolu’da yaşadığını duydum, belki onu ziyaret etmek istersin. Hatta belki vaktin olursa bir Kayradağ’a da uğrarsın.”
“Orada ne var?”
“Anlamıyor musun?” USB’yi de, kağıdı da önüme itti Ali Fuat. “Haftalardır sana ulaşmaya çalışmamızın sebebi, asıl ona ulaşamıyor olmamız.”
“Bu beni nasıl ilgilendiriyor?”
“Seninle mezarlıkta karşılaştığı günden sonra ortadan kayboldu. Nerede ne halt yediği belli değil. İstanbul’a geri dönmesi ve antrenmanlara başlaması lazım ama onu geri getirebilecek tek kişi sensin.” Kağıdı gösterdi işaret parmağıyla, ardından saatine baktı. “Ailesinden kalma bir ev var orada, adres kağıtta yazıyor. Gider kafasına mı sıkarsın, tutar İstanbul’a mı getirirsin, kavga eder birbirinizi mi öldürürsünüz bilmiyorum. Ama bu işi çözmem için ikinize de ihtiyacım var. Şimdi gitmem lazım, seni daha sonra arayacağım. Bu sefer açarsın diye umuyorum.”
“Dalga geçiyorsunuz değil mi?” Şaşkınlığımı gizlemedim. “Ben o kati—“ Gözlerimi kaçırdım. “Ben o herifle tek kelime konuşmam.”
“İyi düşün, Karaca,” dedi Ali Fuat, kabanına uzanırken. Masaya bir yirmilik bıraktı. “Eğer şimdi vazgeçersen, nefes alan bir adamı çoktan öldürmüş olacaksın; çünkü o mezarlıkta her ne olduysa, sözleri silah niyetine kullanmışsın.” Ardından geriye çekildi ve koltuğunu düzeltti. “Ve eğer doğru davayı yanlış adama açtıysan, kazansan da kaybetsen de bununla sonsuza dek yaşamak zorundasın.”
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.