küçükken kulağına uyuman için fısıldadıkları ninni
şimdi uykusuz gecelerinin sebebi.
Şimdi
Colorado, Akademi
Yakalandım.
Biçimsiz, eski dönemlerden kalma bir mahzende taş duvarların arasında uyandığım an kafamın içinde bir şimşek gibi çakan düşüncelerin ilkiydi. Yakalandım. Yakalanmış olmalıydım. Bir şekilde. Beni ele geçirebilecekleri, bilincimi tamamen kaybettiğim tek bir fırsatları olabilirdi bu oyunda ve görünüşe göre olmuştu da. Nasıl olmuştu? İçtiğim bir şeye mi karıştırmışlardı kanzehrini? Nasıl anlamışlardı peki safkan olmadığımı? Safkan olmadığımı ve o keçi suratlının kanının kalbime giden damarları daralttığını? Nasıl?
Küçük taş parçaları arasında ezildiğini hissediyordum avuç içlerimin, ellerimden destek alarak doğrulmaya çalışırken; kaçıncı yüzyılda yaşıyorduk da mahkûmlarını böyle mağaralara hapsediyorlardı bunlar? Gerçi Akademi’nin bu bölgesi hiçbir zaman mimarisini geliştirmeye can atan liderlere sahip olmamıştı. Onlar sarmaşıkların arasında gıcırdayan kapıları ve küflenmiş kitaplarının arasında mutluydular. Arşiv sistemlerini 2000’lerin başından beri güncellememiş, tozlanmış rafların tepelerine çökmesini bekliyorlardı.
Böyle ilkel bir bölge için çalışıyor olması, Akademi’nin gözdesi için dışarıdan bakıldığında hiç iyi görünmüyordu ama herhangi birilerinin, onun akılsız olduğu hakkındaki yorumlarının kulaklarını çınlattığını zannetmiyordum geceleri.
Hayır.
Onun zaten en meşgul olduğu vakitti, geceleri.
Buz gibi zeminde yattığımdan mıdır ne kadar olduğunu bilmediğim bir süredir bilinmez, oturabildiğim ilk an kıçımın resmen taşların üzerinde kırıldığını hissettim. Daha önce en son ne zaman bu kadar ağrı hissetmiştim vücudumda bilmiyordum, hücrelerim çabucak kendilerini yenileyebilsinler diye çocukluğumu laboratuvarlarda geçirmişken hem de; bir hayvan gibi beni tıktıkları kafeslerin arasında gecem gündüzüme karışmışken bu taştan duvarların ve demir parmaklıkların arasında yabancılık çektiğimi de söyleyemezdim pekâlâ.
Ama neden, üzerimde bana ait olmadıkları bariz belli bu kıyafetler vardı?
Akademi’nin kök salmış bir ağacı andıran armasının dikili olduğu, koyu lacivert bir eşofman takımıydı bu. Muhtemelen Akademi sınırları içerisindeki herkeste bir çift vardı. Ben hariç. Buraya geldiğim ilk gün odamda, yatağımın üzerinde bir takım gördüğümü hatırlıyordum temiz ve katlanmış bir şekilde beni bekleyen ama hiçbir zaman yanıma almamış veya giyinmeyi aklımın ucundan geçirmemiştim. Renklerden nefret ederdim. Sahip olduğum her şey ya beyaz, ya gri ya da siyahtı. Şansı varsa iyi bir koyu jean mavisi yer bulabilirdi yalnızca dolabımda kendine.
Bir refleks gibi, doksan derece dönerek omzumun üzerinden kaldırdığım bakışlarımı tavan köşesine diktim ve taşların arasında, dikkatlice bakıldığında bile fark edilmesi neredeyse imkânsız olan kameraya baktım. Ciğerlerime doldurduğum hava, işte o zaman beni yavaş yavaş boğmaya başlamıştı; ne biliyorlardı ve daha da önemlisi, ne kadarını biliyorlardı?
Ama bunu düşünmeye vaktim olmadı.
Çünkü aciz, zayıf, herhangi bir insan gibi yenik düştüm duvarların arasından sızan zehirli havaya.
Yüzümü sürttüğüm duvar, tenimde izini bırakacaktı.
꩜
Yağmurun pencere camına çarparken çıkardığı rahatsız edici sesleri kafamın içinde duymaya başladığım an gözlerim sonsuzluk uykusundan az önce uyanmış bir ceset gibi açıldığında; ceset kelimesinin bir sıfat olarak durumuma ne kadar uyduğunu düşünmeden edemedim. Bu kaçıncıydı? Ameliyathanenin gözleri kör eden lambasından sonra daha kötüsüne uyanamayacağımı düşündüğüm her an yanılıyor ve daha kötüsüne açıyordum sanki gözlerimi. Bu sefer neydi sıradaki? Günlerdir beslenmemiş maymunlarla dolu bir kafeste muz ve fıstık ezmesine mi bulanmıştım çırılçıplak?
Ama onların bile bu kadar yaratıcı fikirlerle çıkagelmeyeceklerinin farkındaydım. Hayır, onların fikirleri çok başka alanlarla ilgiliydi. Mesela sahip olduğum güçlerle.
Küçükken daha kötü bir acıyı tadamayacağımı düşündüğüm zamanlar olduğunu hatırlıyordum. Beynim beni gelecekteki travmaların yükünden kurtarmak için kendi kendine silmişti tüm o acı dolu anları ve bunu bizzat doktorların ağızlarından duymuştum ama bir şekilde, kalp hatırlıyordu çektiğin acıyı. Şarapnel patlamıştı göğsünde ve parçaları, kalbin her atışında biraz daha derine saplanıyordu her geçen gün. Genç yaşımda bile biliyordum ki, çok yaşamazdım; bu kısacık ömrümü de sahip olduğum tek şeyi, parmak şıklatır gibi acımasızca öldürenlerden intikam almak dışında bir amaç için yaşamayacaktım.
Sahip olduğum ilk anı, Peder’in çiçek bahçelerinde oldukça zehirli bir siyah zambağa dokunmak üzere olduğum andı. Küçük bir çocukken bile birbirinden renkli ve canla başla parıldayan yüzlerce çeşit çiçek ve bitkinin arasından yalnızca siyah olanına çekilmiştim. Diğerlerinin peşlerinden koşturdukları sümbüller ve güllerin etrafı fazlasıyla kalabalıktı her nasılsa.
“Dokunursan, ölürsün.”
Konuşan ses oldukça yetişkin birine aitti. Bir adam. Saçları kenarlarından ağarmaya başlamış, yaşı her neyse ona rağmen oldukça genç gösteren ve toprakla uğraştığı belli olmasına rağmen takım elbisesinden vazgeçmeyen, hırslı ve zeki bir adam.
Eldiveniyle uzandığı bir tutamını dalından keserek önümde, dizlerinin üzerinde benimle aynı boya geldiğinde çok değil birkaç saniye öncesine kadar dokunup öleceğim çiçeği gözlerimin önünde tutuyordu fakat tehdit ediliyormuş gibi hissetmiyordum. “Dokunursan, ölürsün; ekersen öldürürsün. Koklarsan zehirler… Yalnızca bakabilirsin.” Büyülenmiş gibi bakan gözlerimin ardında gördüğü tutku muydu yoksa başka bir şey mi, bugün bile bilmiyordum fakat bana “Etkilendin mi?” diye sormuş, ardından cebinden çıkardığı başka bir eldiveni ve de zambağı uzatmıştı. “Onu ister misin?”
“Onun gibi olmak isterim.”
Nasıl bir canavara dönüşeceğimi biliyordum.
Bir yatağın üzerinde uyandığımı fark ettiğimde ilk yaptığım şey bacaklarımı kendime çekerek doğrulmak ve odayı baştan aşağı süzmek oldu; yalnızdım. Nasıl? Eğer banyo olduğunu tahmin ettiği kapının ardı da boşsa— ki Akademi’nin yurt odalarını genel planlaması bu şekildeydi, kesinlikle yalnızdım. Bileklerimde kelepçeler ya da ayaklarımda prangalar yoktu— izleri vardı. İzleri oradaydı. Sıyırdığım hırkanın ardına gizlenmişti morluklar. Ama nasıl? Teknik açıdan yara alabiliyor ve hızla iyileşemiyor olmam mümkün değildi.
Neden buradaydım ben? Bir hücrenin içinde baygın veya bir ameliyathanede deney faresi olarak tutuluyor olmam gerekmiyor muydu? Hatırlayabildiğim birkaç seferin anılarıydı bunlar. Kolumdan girdikleri damarın üzerinde sayamayadığım kadar çok iğne izleri vardı ve bir süredir hareketsiz olduğumu bana hatırlatmak için çırpınırcasına ağrıyordu kaslarım. Bir süredir hareketsizdim. Epeyce bir süredir. Günlerden neydi? Hangi aydaydık?
Yakalandığımı ve hapsedildiğimi anlamak için bir dahî olmaya gerek yoktu. Bunu ilk uyanışımda fark etmiş ve daha birçoğunda da tescillemiştim. Tek bir sorun vardı ortada; nasıl yakalandığımı hatırlayamıyordum. Aslına bakılırsa, bütün anılarım üzerine bir sis bulutu çökmüş gibi bulanıktılar. Akademi’ye ayak bastığım günü anımsıyordum; kapıdaki yaşlı nöbetçiyi ve motorumla benden habersiz turlayışını… Bana verilen odayı hatırlıyordum mesela. En az şu an içinde bulunduğum oda kadar boş ve temizdi. Gökyüzünü hatırlıyordum. Başımı kaldırdığım an yüzüme düşen yağmur damlasını ve daha fazlasının geleceğinin habercisi gibi yukarıda sabırsızca kararan bulutları.
Beni durduracak zincirlerden özgür, odanın bir köşesine doğru attığım adımlar bedenimi o kadar güçsüz hissettirmişti ki öfkeyle banyo kapısını açarak içeri girdim, üzerimdeki hırkayı fırlatarak yalnızca beyaz bir atletle kaldım aynanın karşısına geçerken.
Suratımın yarısını kaplayan gözlerimin ölü mavisi, hâlâ çocukluğumdaki gibi tehditkâr bir tavırla selamlıyordu bakanını ama yüzüm… Yüzüm fazlasıyla zayıf ve çökmüştü. Dudaklarımı aralamama gerek kalmıyordu yanaklarımın çöktüğünü anlamak için. Parmaklarımı kaldırıp çeneme değdirdim, boynuma… Ama hayır. Fark etmem gereken ilk gerçek, çöken yüzüm değildi. Neredeyse omuzlarıma kadar uzamış olan kâküllerimdi.
Herhangi bir solüsyon, ilaç, tedavi yöntemi aradım zihnimde; herhangi bir tepki, vücudumun verebileceği… Saçlarımı uzatacak… Kıl köklerini besleyerek saçlarımı çok kısa bir sürede normalin beş, belki on katı uzatacak… Ama yoktu. Ten rengini bir Avatar’a çevirebilecek bir tepkimeye yol açan bir zehir bile vardı ama kıl köklerini uzatarak saçlarımı rapunzele çevirebilecek bir tanesi yoktu.
Aylar geçmişti.
Ben, Marin Kalentari, bir casus olarak girdiğim Akademi’de yakalanmıştım ve üzerinden aylar geçmişti.
“Hayır…”
Ama evet’ti.
Kontrol edilemez bir öfkeyle banyodan çıktığımda odanın kapısını yerinden sökmek istercesine açtım ve koridora fırladım fakat hissedebiliyordum; enerji akışım yoktu. Yumruk yaparak sıktığım avuçlarımın içinde birikmiyordu parmak uçlarımdan akan yoğunluk; beni her seferinde hem öldürüyor, hem de yaşatıyormuş gibi hissettiren o enerjiyi göğsümün orta yerinde toparlanırken hissedemiyordum. Çağırıyordum fakat cevap yoktu. Bir duvar koyulmuştu sanki enerjimle önüme ve ne tırmanılabilecek ne de yıkılabilecek gibi hissettirmiyordu.
Bu yüzden mi kilitli değildim? Bu yüzden mi gözlerimi baygın bir yatakta ya da taş mahzende açmamıştım zincirler içinde? Bu yüzden mi temiz kıyafetlerle, sanki onlardan biriymişim gibi, kilitlenmemiş kapılar ardında, öylece bir odadaydım? Sanki artık bir tehlike teşkil etmiyor der gibi?
Nasıl?
Nasıl?
Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen merdivenler, beni büyük avluya çıkardığında etrafta insanlar vardı. Derslerine giden, işlerini yapan öğrenciler ve ajanlar… Hiç kimse büyük bir habermişim gibi bakmıyordu bana, fısıltılar yoktu; beni fark eden bile yoktu. Herhangi biriydim onlar için. Ya da eski bir haber.
Son basamağı uzunca atlayan ayaklarım durmuyordu avlunun ortasına geldiğimde; başımı yukarıya kaldırdım nefes alabilmek için ve tavandaki işlemelere, vitray işçiliğine, sarmaşıklara odaklanmaya çalıştım ancak dünya mı dönüyordu, ben mi bilmiyordum. Midem bulanıyordu. Benim midem bulanmazdı. Aylar geçmişti üzerinden. Ben yakalanmıştım ve aylar olmuştu. Nasıl? Nasıl? Nasıl?
Nasıl başlamıştı ki?
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.