Gece Yarısı Resitali
Gece Yarısı Resitali
1. TANRININ ÜFLEDİĞİ NEFES
4.078 764

Aylar Önce
Sapphire, Colorado

1.TANRININ ÜFLEDİĞİ NEFES

Akademinin kalın duvarları hareket ederek, motorsikletimle aradan geçmem için yer açtığında daha fazla beklemeden kaskımın camını indirip yerdeki ayağımı çektim ve aralıktan geçtim.

Korkunç rüzgârlı bir hava vardı, günlerden Cumartesi ve 13 Mart’tı. Mezara gömüldüğüm gün. Yılın 365 gününden, sanki bilerek bugünü seçmişlerdi toplantı yapmak için. Ama kimliğimi bilmiyorlardı. Onlar Marin Kalentari’yi tanıyorlardı, 507’yi değil.

507. Beş sıfır yedi. Five-o-seven.

Serada bitki yetiştirir gibi laboratuvarda büyüttükleri, cam bir fanusun içinden tepkilerini izleyip kaydettikleri, ilk çıplak ayakla çimenlere basışında ayağının altındaki o garip his yüzünden hüngür hüngür ağladığından güçlendiğini fark ettikleri için daha çok canını yaktıkları, acıyla yönettikleri; acıyı annesi, gözyaşını babası yaptıkları… O küçük kızı değil. Yarattıkları canavarı değil.

Ama bu önemli değildi. Çünkü ben de o küçük kız değildim artık.

Yönetim binasından içeri girecekken, bahçeye park ettiğim motoruma çattığı kaşlarıyla bakan yaşlı eğitim görevlisi “Yalnız onu oraya bırakamazsın, arka tarafta büyük bir otopark var,” dediğinde anahtarları ceketimin cebinden çıkartıp kucağına fırlattım. Havada yakalaması için elindeki kitabı bırakması gerekmişti. Yaşlı bunaklar nasıl hâlâ eğitim görevlisi olabiliyor? Buranın en genci 5 yaşında olsa dahî, bu adamı çiğ çiğ yerdi. Yönetimin, alzheimer olmaya beş günü kalmış yaşlıları hâlâ kadrosunda tutuyor olması bile yeterliydi birinin buraya elini kolunu sallayarak girebilmesi için, ki öyle olmuştu da…

Gerçi Dr. Luca’nın yardımları olmasaydı yine de biraz zorlanabilirdim.

“Sen park edersin o zaman.”

Saygısız Marin.

Adamın kaşları çatıldı, ben çoktan içeri girmiştim bile.

“Sürmesini bilsem şu dakika durmaz basar giderdim motorunla da… Neyse!” diye söylendiğini durdum arkamdan. “Bak bakalım yerinde bulabilecek misin döndüğünde…”

Kıskıvrak yakalardım. Seninle işim bittiğinde, ceketin bebeğimin lastiklerine temizlik bezi olurdu.

Bırak içinden konuşmayı, söylemek bile kolaydı da bunları… Keşke öfkemin beni ele geçirmediği zamanlarda da sözlerimi sarf etmek yerine, direkt yerine getirebiliyor olsaydım.

Kontrol. Öğrendiğim, öğrenmeye çalıştığım bir değerdi.

Saat sabahın 9’uydu ve ben geç kalmıştım. On dakika. On dakikada ne yapmış olabilirlerdi?

Saatimi kontrol ettim koridorda yürürken. Buraya daha önce bir kere daha gelmiş ve her yerini gezmiştim, dolayısıyla yolumu biliyordum.

Sapphire’in Colorado’daki merkez akademisiydi burası. 450 hektarlık alanıyla dünyadaki diğer 6 akademiyi ve aslında birçok yapıyı da geride bırakarak, rekor bir yapılanmaya sahipti. Üstelik elinde tuttuğu rekor, yalnızca yayıldığı alanın ölçüsüne ait değildi.

Dünyanın en ölümcül suikastçileri de burada yetişiyordu.

Sapphire, 1800’lerin başında Sehira isimli bir kadının yaşadığı mutasyonun ardından doğurduğu bebeğinin; o zamanlar güçsüz bir tarikat olan enstitünün sahiplenmesiyle temeli atılan bir yapılanmaydı. Dünya düzenini korumak için yetiştirdikleri askerler ikiye ayrılıyor; asilkanlar ve normal olanlar. Asilkandan gelenler, Sehira’nın soyundan yetişenler. Normaller ise dünyanın dört bir yanında açılan Sapphire bağlantılı okullarda yetişen, parlak zekâlı öğrenciler. Sonradan teklifle katılırlar ve çoğu saha dışında kalarak bilimsel çalışmalara yardım eder. Tabii yeterince büyük bir cadı avı çıkmadığı sürece.

Hah.

Bir de safkanlar var, ama bunun bir mit olduğundan eminim. Nasıl mucizevi bir şekilde, Sehira’nın soyundan gelen bir kadın ve erkeğin çocuğunun DNA’sında bir bozulma gerçekleşebilir? Öyleyse o kişi artık insan olmaktan çıkmaz mı?

Benim olduğum gibi.

Asilkanlar yeterince güçlüler, bu yüzden akademi laboratuvarlarında belli bir prosedüre tabî tutulur ve istekleri doğrultusunda geliştirilen ilaçlara deney faresi olurlar. Çoğunun hoşuna gider bu çünkü buradaki herkes aslında birer deli.

Şaka. Deneylerle kazanabilecekleri güçler onları cezbediyor.

Bana kalırsa güç, insanları cezbetmesi gereken son şey; bir ödülden çok, lanet çünkü. Ve onlar hiçbir ödüle kazanılmadan sahip olunamayacağını bilmeli.

Asilkan ailelerin ilk çocukları, doğumlarından hemen sonra yetiştirilmeleri için akademiye teslim edilir. Kurallar gereği ailelerinin kim olduğunu öğrenemezler, aileler de bilmez bunu. Eğer çocuk, öğrenmeye kalkışırsa aile hafızası silinerek ceza alır; eğer aile öğrenmeye kalkışırsa… Sanırım böyle bir şey daha önce olmadı. Çünkü Niko bana bahsetmedi.

Ailelerinden koparılmış ilk-doğanlar. Onlara cehennemde kaybolmuş cennetin çocukları diyorlar.

Öyleyse onların cehennemi, burası olmalı.

Koridora asılı tablolardan yeterince uzun olan birinin karşısında üzerimi düzeltmek için durduğumda, tablonun camı bana ayna görevi görüyordu. Basit siyah deri bir pantolon ve siyah gömlek giyinmiştim, üstten birkaç düğme açıktı. Uzun koyu kahve saçlarımın arasına kulaklarımın üzerinden karışan beyaz tutamlar, dalgaların arasında omuzlarıma dökülüyordu.

Nikolai bana “Gözlerin ölümü çağrıştırıyor Marin,” derdi. “Mavi hayattır derler. Gökyüzü ve okyanusların rengidir çünkü. Biri oksijen, diğeri su. Var olmadan hiçbir canlının, dünya üzerinde canlı kalamayacağı iki yegâne şey. Ama sendeki mavi, ölü bir mavi. Sanmıyorum ki ne Malevich ne de Da Vinci, paletlerinde bu tonu isterdi.”

Belki de bunun sebebi ağladığımda gözyaşlarımın kan rengi akması, belki de bunun sebebi öfkelendiğimde gözlerimin etrafında oluşan kızıl halka; belki de bunun sebebi yalnızca lanetlenmiş olmam.

Yalnızlıkla.

Sonsuza dek.

Ben kim miyim? Benim adımı duydunuz… Duymayanlar, henüz yaşamak için uzunca bir vakti olanlar.

Kapının önünde iki görevli dikiliyordu. Koyu gri bir üst ve alt takımdan oluşan üniformalarıyla. Adımlarımı durdurduğumda topuklu botlarımın sesi koridorda yankılanmayı kesti, sağıma ve soluma bir bakış attıktan hemen sonra kapı koluna uzandım ve çevirerek ittirdim. Bu benim ilk görevim değildi, ama içimden bir ses daha önce böylesi bir tanesinin elime verilmediğini çığlıklarla anlatmaya çalışıyordu.

Bir göl manzarasına kucak açan büyük odada uzunca bir toplantı masası ve devasa büyüklükte duvara sabitlenmiş ince bir ekran vardı. Kapı arkamdan kapanırken içeriyi daha da süzmek isterdim fakat masa doluydu ve masanın başında, avuçlarını masaya yaslayarak eğilmiş oldukça gergin görünen orta yaşlı bir adam vardı: Caleb. Colorado’nun başı. Fazlasıyla detaycı ve disiplinli. “Ona dikkat et, ama akademi sınırlarından dışarı çıkana kadar. Her ne kadar bu meseleyle özel olarak ilgilense de her lider gibi onun da askerlerini önemsediği yok, iş hallolduğu sürece. Dolayısıyla akademide de sevilmiyor,” demişti Niko onun için.

Masanın üç koltuğu doluydu. Birinde gür siyah saçlarını tepesinde sıkıca toplamış, jilet gibi kâkülleri kaşlarını kapatan, koyu kırmızı ruj sürmüş bir kadın: Nazir Allard. Bilinen adıyla Naz. 25 yaşında. Fransa doğumlu. “Peki Colorado’da ve bu görevde ne işi var?” Ben de bunu merak ediyorum. “Öğren ve rapor et.” Halloldu bilinebilirdi. Bu kız bu grubun zayıf halkasıydı, ne de olsa geçmişte görev arkadaşına aşık olmaktan sabıkalıydı.

Saçları üç numaraya vurulmuş ve herkesten iğrendiğini beyan ederek bakan, sağ gözünün altında bir ben ve boynunda estetik dursun diye bir haç taşıyan bal rengi gözlü tatlı çocuğun adı ise Alter Tobin. 24 yaşında. Elma soyuyor. Bıçaklara özel bir ilgisi var. Laboratuvardaki delilere en çok deney fareliği yapmış ajanlardan biri, bu yüzden acıya dayanıklılığı yüksek. “Yalnız… Sol kolu titanyumdan, her ne kadar titanyumu saran sentetik deriden dolayı belli olmasa da,” demişti Niko onun için. “Afganistan’da bir biyokimya silah sevkiyatı patlamasında kolunu kaybetti.”

Gözlerim son olarak Naz’ın yanında oturan, odada bakışlarımı değdirmediğim son kişiye kaydı. Koyu kahve hafif dalgalı saçları ve siyah kirpiklerinin çevrelediği ela gözleri vardı. Ya da yeşil. Yeterince yakından bir fotoğrafı olmadığı gibi, yeterince yakınına girilmedikçe de anlaşılmıyordu göz rengi. Üzerinde ince, siyah, boğazlı bir kazak ve pantolon vardı. Deri bir kemer. Oturduğu sandalyede geriye yaslanmış, bir eli masada; parmaklarının arasında kalemi çeviriyordu. O kalemin, Alter’in elindeki elmasını soyduğu bıçakla yer değiştirmesi muhtemelen benim için tehlike çanlarının çalmasına sebep olurdu.

S.

Niko’nun bana onu anlatmasına gerek yoktu çünkü onun hakkındaki araştırmamı kendim yapmıştım. 24 yaşındaydı. Akademik başarıları dışında da başka hiçbir şey bulamamıştım. Hiçbir şey. Hiçbir zayıf noktası olmayan, hiç kimseyle bağı bulunmayan, hiçbir zaman aldığı işi halletmeden dönmemiş bir ölüm makinesi. Hiç. Onu düşündüğümde kalemle kağıda yazdığım kelime buydu.

Rus akademisini yok edenin o olduğunu biliyordum. Dünyada bulunan akademi sayısı 7’ydi ama onun sayesinde 6’ya düşmüştü. Rus akademisi yerle bir edilmişti. Orası benim yuvamdı. Beni kurtaran insanlar oradaydı. Peder, öz babammış gibi yakın olan adam bana, akademinin başı; ve onu öldüren karşımdaki kişiden başkası değildi.

Hiçbir şey değilse yaptığının bedelini ödemeliydi. Benden kopardığı her bir kardeş için, bir kez daha ölmeliydi.

“Marin,” dedi Caleb, doğrularak bakışlarını üzerime dikmişti. “Geç kaldın.”

Ona cevap vermedim. Yalnızca bekledim. Aslında sessiz bir insandım, yanlış bir şey söylemektense sessiz kalmayı tercih eden ve tüm o yanlış anlaşılmalara göz göre göre izin veren o tip bendim. Ama bu durumda Caleb en fazla yeterince erken kalkmadığımı ya da yolda başıma bir şey geldiğini düşünür, geçip oturmama izin verirdi.

Öyle oldu da.

Eliyle geçip oturmamı işaret ettiğinde üzerimdeki bakışları umursamadan Alter’in yanındaki sandalyeyi çektim ve S’in tam karşısına oturdum. Geriye yaslanıp bir bacağımı diğerinin üzerine attığımda başımı kaldırmıştım ki, onun gözleri benim üzerimdeydi.

Gözleri elaydı. Yeşilin kol gezdiği.

“Denek 507,” dedi Caleb eski arşiv dosyasını masanın ortasına atarken. Dördümüzün de gözleri dosyanın üzerine kilitlenirken Alter bir dilim elmayı kendi ağzına attı, diğer bir dilimini de bana uzattı.

Ona kaşlarımı çatarak baktım. Omuz silkti ve bana uzattığı dilimi de yedi.

“Denekler ne zamandan beri üç haneli sayılarla isimlendiriliyor?” Naz öne uzandı ve dosyayı eline aldı, sayfaları geçerken öylesine göz gezdirdiğini çünkü zaten buraya gelmeden önce yalayıp yuttuğunu biliyordum. “Katliamda ölenlerin isimleri vardı.”

“507 doğal şartlarda doğmadı, yaratıldı.” İşte bu bilgi ilgilerini çekmişti ki, üçü de Caleb’a döndü. Ben dâhil. “Diğer adı Ivan Dmitry olan Peder’in, babası Victor; deneyler için konseyden izin alamadığında Yunanistan sınırındaki arşiv laboratuvarlarına gitti ve Sehira’nın iki yüz yıllık dondurulmuş yumurtalıklarını yapay ortamda ürettiği spermle dölledi. Fetüs, Peder tarafından Rusya’da deneylere zorlanan asilkanlarla birlikte büyüdü. Maruz kaldığı radyasyona gelişerek tepki veren bir hücre yapısı olan bu çocuğun katliamdan sağ kurtulduğunu geçen seneye kadar biz de bilmiyorduk.”

“Gelişmiş insan yani kendisi,” dedi Alter, umursamaz bir şekilde elmasını yemeye devam ediyormuş gibi görünüyordu ama dikkati kesinlikle Caleb’daydı. “Benziyoruz aslında. Biz de ebeveynlerimizden haberdar değiliz. Tek fark onun… Yok. Direkt.”

Yoktu.

Caleb tabletini eline alarak dev retina ekrana vahşetin görüntülerini yansıttı. “Mayıs 2019, Slovakya.” Meclisi patlatmıştım. “Temmuz 2019, Vietnam.” Tünel inşaatını ziyarete gelen siyasetçilerin başına yıkmıştım. “Mart 2020,” diye devam etti ve Yunanistan’ı gösterdi. “Yunanistan, yine hükümete yönelik kör bir saldırı. Bu yıla yani 2021’e kadar toplam 7 ülkede, 9 bölgeye saldırdı. Sağ kalan tanıklar ve çevredekiler, muhalefet kaynaklı bir terörist saldırısı olduğunu söyleyerek kamuoyunun tepkisini köreltmeye çalıştılar ancak herhangi bir kimyasal ize rastlanmadı saldırıların olduğu bölgede…”

“Nasıl?” Naz’ı şaşırtmıştım. “Ne kullanmış?”

Caleb, dördümüzün üzerinde gezdirdi gözlerini. Ardından işaret parmağını kaldırdı ve şakağına dokundurdu üç kez. “Burayı.”

Dudaklarım kıvrıldı.

Alter’le Naz’ın o an göz göze geldiğini fark ettim, ikisinin de kafası karışmış görünüyordu. Ama onlara nazaran S, olayı kavramış gibi sakindi.

Buz gibi soğuk ve ifadesiz yüzünü süzerken ona yakalandım. Ama sorun yoktu, ben yalnızca meraklı bir grup üyesiydim. Öyle değil miyim S?

“Yıllar önce Peder, konseyle imzaladığı sözleşmenin ardından psişikleri teslim etmeyi reddederek bir katliam gerçekleştirdi ve hepsini öldürdü,” dedi gözlerini gözlerimden çekmeden. Bana açıklamıyordu, herkese konuşuyordu. Ama neden bana baktığı bir muammaydı.

Gülümsemek istedim aptallığına. Çünkü yanlış biliyordu. Peder kimseyi öldürmemişti, benim kardeşlerimi öldüren konseyin ta kendisiydi. İnfaz emrini Sapphire vermişti çünkü bizden korkmuşlardı. Peder son anına dek bizi kurtarmaya çalışmıştı ve beni kurtarabilmişti de. Nikolai, onun kardeşi, bu yüzden yanımdaydı.

“Biri hariç,” diye devam etti S, bakışlarını ekrana çevirerek. Duraklatılmış videoya uzunca baktı. “Tahminimce telekinezi yapabiliyor ve maddelerin etkileşim yoğunluğunu kullanarak olağan duran nesneleri bir silaha dönüştürebiliyor.”

“Patlatabiliyor yani,” dedi Naz. S ona, onu onaylarcasına baktı. Bu ikisi tanışıyor olmalılardı.

“Arkasında kim var?” Soruyu soran Alter’di. “Ortalıkta dolaşıp bir yerleri patlatmak isteyen ergenlerin arkasında her zaman birileri vardır.”

Alındım. Ergen mi? Ben 21 yaşındayım!

“Nikolai Dmitry.” Celeb, Alter’e cevabını verirken retina ekrana Niko’nun resmi düştü. Kırklı yaşlarının başında olmasına rağmen saçlarında sarıdan çok beyaz tutamlar olan, yüzü yara izlerinden görünmeyen adam. “Peder’in kardeşi.”

“Adam yattığı mezardan ortalığı karıştırıyor amına koyayım ya,” diye homurdandığını duydum Naz’ın. “Kendi ölüyor kardeşini çıkıyor başımıza!”

Bu kızdan şimdiden nefret etmiştim.

Masanın üzerindeki kalemi elime aldım, oldukça inceydi; yeterince kuvvet uygulanırsa insan derisini deler geçerdi. “Düşünce gücüyle nesneleri hareket ettirebilen ve hatta bir yerleri patlatabilen birini nasıl yakalamamızı beklediğinizi anlamış değilim,” dedim boğazımı temizledikten hemen sonra. Birkaç soru sormak iyi bir şeydi. Spot ışıklarını kâküllü esmerin üzerinde bırakamazdım.

“Korktun mu?” diye sordu Alter, alaycı bir bakış atarak. “Ürküttü mü bu görev seni?”

Sahte bir tebessüm kucakları dudaklarımı. Ardından Alter’e cevap vermeden Caleb’a döndüm ve yeniden somurttum. “Onu öldürmek mi istiyorsunuz yoksa ele geçirmek mi?”

“Çok güzel bir kız olduğunu duydum,” diyerek araya girdi Alter. “Öldürmek yazık olur. Belki konuşursak halledebiliriz.” Bir yandan da bıçağının keskin tarafına parmaklarını süzüyordu odaklı bir şekilde.

“Kontrol ediliyor olabilir,” dedi Naz. “Kim kendine bunca yıl işkence etmiş bir adamın kardeşiyle bir olup ülkelere saldırı düzenler ki? Üstelik hükümete yönelik.”

“İlgi çekmek istediği bariz.” Alter.

“Belki amacı bu,” dedi Naz.

“Belki istediği de bizim tarafımızdan yakalanıp akademiye getirilmek. Asıl patlatmak istediği yerin burası olmadığı ne belli? Bu arada five-o-seven (507) çok banel, isim verelim. Ben Telekinetika diyelim diyorum. Önerilere açığız—“ Alter.

“Banel olan sensin. Telekinetika ne? Ayrıca cinsiyeti belli değil. Tahminlerde bulunup gerçeklerden bahsediyormuş gibi konuşma.” Naz.

“Senin burada ne işin var ya? Fransa ne zamandan beri ABD’nin işlerine karışıyor?” Alter. Nokta atışı.

“Ona bakılırsa Marin de rus!” Naz. Siktir. Bunu söylemek zorunda mıydın?

Caleb yüzünü sıvazlayarak geri çekildiğinde Naz, onu hayal kırıklığına uğrattığını fark etmiş gibi dudaklarını ağzını içine yuvarladı. Alter’in çatık kaşlarının altındaki şaşkın bakışları üzerime çevrilirken ise ben, gözlerimi devirmiş ve önüme önmüştüm.

S. Bana bakıyordu. Onun bu tepkisizliği ve sessizliği insanı öldürürdü.

“Caleb’la bunu bir sır olarak saklayacaktık ama madem Nazir, kendi özel kaynaklarından nereden geldiğimi öğrenmiş… Ki bu özel kaynakları daha sonra bizimle paylaşmak istersin diye umuyorum,” dedim kollarımı masanın üzerine çıkartarak kalemle oynamaya devam ederken. Naz’a gülümseyerek bakıyordum, ardından gözlerimi masadakilerin üzerinde gezdirdim. “Rus akademisinde yetişmiş ajanların şu an sizin gözünüzde hain olarak görüldüğünün farkındayım ama Peder’den önce işler nasılsa, Peder’in ölümünün ardından da aynı şekilde devam ediyor bizim için. Sorgulandıktan sonra dünyanın dört bir yanındaki kalan diğer 6 akademiye dağıtıldık. Ben İsviçre’ye gönderildim, ama daha sonra konsey beni bu dosya için Colorado’ya çağırdı.” Dosyaya uzanıp kapağına göz gezdirdim. Kahverengiydi, üzerinde gizli bilgi damgası vardı.

“Marin’in gönderilmesinin sebebi psişik deneylerinde deneklerle dövüşen özel ajanlardan biri olması. Onları yakından tanıyan biri,” diyerek lafımı devraldı Caleb. “Rus olduğunu gizlemek istemiştik çünkü bildiğiniz üzere son birkaç yıldır akademilerin dedikodu yuvalarından farkı yok ve bu da kutuplaşmaya yol açıyor.”

Naz gözlerini kapatmış, kalın dudaklarını birbirine bastırmıştı. Boğazını temizledi. “Özür diliyorum,” dedi tok bir sesle, ardından önce bana; daha sonra da Caleb’a baktı. “Marin’in rus olduğunu bilmemin sebebi bu masada oturan herkesi didik didik araştırmış olmam.”

S, ona tek kaşını kaldırarak baktığında Naz da ona ters ters baktı. Bu ikili kesinlikle tanışıyorlardı.

Naz’ın ya da diğer potansiyel kişilerin geçmişimi araştırmasına hazırlıklıydık, buraya elimi kolumu sallayarak gelmemiştim. Gergin olduğum doğruydu ama Niko’ya koşulsuz güvendiğim bir konu varsa o da iş yaparkenki disiplin anlayışıydı. İsmi benimkine benzer bir ajanın yerine geçirilmiştim Rus akademisindeki, İsviçre’ye gönderilen.

“Ben de Fransızlara güvenmiyorum zaten,” diye homurdanarak elma çöpünü, odanın diğer ucundaki çöpe fırlattı Alter. Öyle bir atmıştı ki, çarpıp çöpe giren elma çekirdekleriyle duvarı delmek istemişti sanki. Tahminimce Alter’in de, tıpkı benim gibi öfke problemleri vardı.

“Görev arkadaşlarınıza güvenmezseniz iş yapamazsınız,” dedi Caleb avuçlarını masaya yaslayarak eğilirken. “Bu dörtlünün başına S’i seçiyorum—“

“Ben daha büyüğüm,” diyerek araya girdi Naz.

“Ben Fransızlarla iş yapmam.” Alter.

“Ne oldu bizim kızlar mı üzdü seni doğru söyle? Ne bu Fransız düşmanlığı! Irkçı mısın?”

“Çocuk gibisiniz.” Kollarımı göğsümde bağlayarak geriye yaslandım.

“Bak o rus ama en azından çenesini kapalı tutmayı biliyor,” dedi Alter, Naz’a kafasıyla beni göstererek. Bir an genç bir kadın olarak rahatsız hissettiğimden, elimi kaldırdığım gibi herifin ensesine bir tane geçirdim.

Alter refleksle kalkıp bana saldırdığında önce sandalye, ardından masanın üzerine çıkmış ve bacağımı yakalayacağı sırada S’in sağından yere atlayarak kurtulmuştum. “Madem herkes fikrini belirtiyor, ben de belirteyim,” dedim ellerimi S’in sandalyesinin arkasına koyarak, arkasında dururken; görev arkadaşları kavga etmiyormuş gibi bir rahatlıkla yerinde oturmaya devam ediyordu.

Alter’i işaret ettim, adeta kızgın bir boğa gibi bakıyordu bana. “Bu operasyon gümlerse sebebi de bu çocuk!”

“Resmen sağlı sollu saldırıyorlar ya!” Alter elini kaldırıp Caleb’a baktı. Bizi imâ ediyordu.

“Yaşın kaç oğlum senin?! Kendine gel!”

Caleb, Alter’e bağırdığında; Alter kendisini dizginlemeye çalıştığı ifadesiyle önündeki duvara baktı. Aslında önünde Naz oturuyordu ama Alter o kadar uzundu ki dümdüz baktığında Naz’ı değil duvarı görüyordu.

“Kendinize gelin!” diye bir kez daha bağırdı Caleb. O kadar haklıydı ki. Buraya gelirken bir avuç ergenle karşılaşmayı beklemiyordum, Alter ve Naz’ın sabahtan beri yaptığı ise çocuk gibi kavga etmekti.

Caleb gözlerini sırayla üzerimizde gezdirdi ve “Şimdi neden başınıza S’i seçtiğimi anlamışsınızdır,” diye devam etti. “Bu odadan çıktığınız an, göreviniz aktive edilmiş olacak.” Tabletinin deri kılıfından çıkardığı dört bileti masaya attıp üstüne elini çaktı. “Malta’ya gidiyorsunuz.”

Normal birine bunu söyleseniz, muhtemelen sevinçten havalara uçardı çünkü Malta, bir tatil cennetiydi. Ama bizim için öyle olmayacaktı.

“Denek 507’nin en son görüldüğü yer orası. Malta üzerinden Türkiye’ye geçeceğini ve ay sonunda düzenlenecek devlet liderleri toplantısını sabote edeceğini düşünüyoruz ama şimdilik bu sadece bir teori. Onu kısa sürede yakalamasanız ya da öldüremeseniz bile, bir kişinin daha canını yakmadığından ya da bir yerleri patlatmadığından emin olun. Operasyonun adı Alfa.” Alter’e baktı. “Çünkü ne genç bir kız ne de bir ergen, sizin bu odaya toplanmanızın sebebi. Denek 507, türünün en tehlikelisi. Bu yüzden bir ismi bile yok, çünkü laboratuvarda üretildi. Sehira’nın çocuğu. Kapasitesini tahmin edebiliyor musunuz? Beni anlıyor musunuz?” Aynen öyle.

Aynen. Öyle.

Ses çıkmadı.

“Beni anlıyor musunuz!” diye bağırdı Caleb.

S dâhil dördümüz de ayaklandık ve bir asker gibi, hazır ol pozisyonunu aldık. “Evet efendim!”

“Güzel,” dedi Caleb. “İyi uçuşlar.”

Ardından, retina ekrandaki videolar arka planda oynatılmaya devam ederken odadan çıktı.

S, hemen yanımdaydı. Kimse kıpırdamazken sandalyesini masaya ittirip önümden geçti ve masanın başına yürüdü. Biletleri alıp “Harika,” diye mırıldandı. Kaşlarım havalanmıştı meraktan. “Turistçilik oynayacağız yani.” Ardından sesini normal seviyeye yükseltti ve gözlerini üçümüzün üzerinde gezdirdi. “Ülkeye legal giriyoruz.”

Yani özel jet yoktu. Kimliklerimizle, olduğumuz gibi… Tatil yapmaya gelmiş bir grup üniversite öğrencisi gibi? Gözlerim kısılırken bakışlarımı göl manzarasına çevirdim. Niko bana, grubu oyalamak için taklitçi 507’nin kafaları karıştıracak bir şekilde önceden belirlenen bir rotada gezeceğinden bahsetmişti ama detay vermemişti.

Tek bir amacım vardı. Ve benim amacım bu odada nefes alıyordu.

S’e baktım. Naz onun elindeki biletlere uzandığında tarihleri görmüş olmalı ki “Yarın öğlen kalkıyor uçak,” diye mırıldandı. “Son boş gecenizin keyfini çıkarın gençler.”

Alter’in gözlerini devirerek odadan çıkışı nedense beni ürkütmüştü. Bana kalırsa dikkat etmem gereken asıl kişi o’ydu. Ne kadar agresif ve öfkeli olabildiğini görmüştüm gözlerimle, üstelik liderin yanında. Anladığım kadarıyla Colorado, yeterince disiplinli bir akademi değildi ve ajanlarını özgür yetiştiriyordu. Öteki türlü ya Alter şimdiye ölü olurdu, ya da ağzını açıp tek kelime edemezdi bile yöneticinin karşısında.

Alter’in çıkışının ardından S, Naz’ın elindeki biletleri aldı ve “Aranızdaki anlaşmazlık neyse düzeltmenin tam vakti,” dedi Naz’a.

Naz ona ciddi misin dercesine baktı. S başını kaldırıp onunla göz göze geldiğinde, Naz sanki başka seçeneği yokmuş gibi gözlerini devirdi ve burnundan soluyarak Alter’in peşinden dışarı çıktı. “Bekle beni ırkçı aygır!”

İsmi Alter’di ama, olsundu. Aygır da iş görürdü. Onu daha da sinirlendirmezse tabii.

“Bu çok saçma,” dedim konuşacak bir şey ararken, kollarımı göğsümde birleştirdim. S başını kaldırıp da bana bakmadı, masanın üzerindeki dosyaya uzanmış biletleri içine koyuyordu. “Birinin öfke sorunları var, diğerinin de neden burada olduğu belli değil. Caleb bu takımla görevi tehlikeye attığını göremiyor mu?”

Nihayet başını kaldırdığında göz göze geldik. “Sen yalnızca ikimizin mi gitmesini tercih ederdin?”

“Mantıklı olan da bu değil mi? Akademik ve saha içi başarılarından haberdarım, bu iş için neden biçilmiş kaftan olduğunu görebiliyorum. Ben de öyleyim, psişiklere benim kadar yaklaşan ve onları tanıyan kimse bugün hayatta değil. Onları özel yapan ne?” Başımla kapıyı işaret ettim. “Naz’ın yeri Fransa, burada olmasının hiçbir mantıklı açıklaması yok. Alter de dikildiği yerde arkasına saklansak dayanıklı bir kalkan olur ama bunun dışında çocuk gibi, ayak bağından fazlası değil.”

“Seni özel yapanın ne olduğunun gayet farkındayım ama—kaç yaşındaydın?” Gözlerini kısarak hafifçe öne eğildi. “21 mi? Yeni mezun olduğun anlamına geliyor bu, belki de eğitimini daha tamamlamadın bile. Az önce küçümsediğin insanlar senin dünya üzerinde nefes aldığın ayların toplamından daha çok operasyona katıldı ve bazılarını tek başına yürüttüler.”

“Tecrübe, öyle mi yani?” diye sordum lafını bölerek. “Onları özel kılan tecrübeleri mi?”

“Hepimizi özel kılan bir şeyler var ki bugün buradayız,” dedi dosyayı da eline alıp kapıya yürürken. “Üst’ün olarak, başkalarının neden burada olduğu hakkında endişelenmekle vakit harcayacağına göreve odaklanmanı tercih ederim.”

Kapıyı açıp dışarı çıktığı an içeride kalamayacağımı biliyordum, bu yüzden peşinden çıkıp koridora daldım. Geldiğimdeki gibi bomboş değildi etraf, sanki ayarlanmış her toplantı şu an bitmiş gibi etrafta insanlar vardı.

Onu koridorun sağa ayrılan kolunda gördüm, avluya yakın ilerliyordu ve etrafındakiler dönüp ona bir kez daha bakıyorlardı. Peki onu, herkesin dönüp bir kez daha bakacağı kadar özel kılan neydi?

Peşinden koşar adım gitmek yerine avlunun trabzanlarından aşağı, yaklaşık 2 metrelik çimenliğe atladığımda ön bahçeye olduğumun gayet farkındaydım. S normal yoldan geldiği için geride kalmıştı ama köşeyi döner dönmez beni karşısında gördü.

Beklemediğim şey, ifadesizce gözlerini üzerimden çekip önümden geçtiği gibi yoluna devam etmesiydi.

“Seni araştırdım,” diyerek peşinden ilerledim ve yanında yerimi aldım. Boyuna yetişemesem de neyse ki bacak boyu uzun bir kızdım. “Normalde eğitim amaçlı yürütülen operasyonların bilgileri arşivlerde yayınlanır ama senin katıldıkların hakkında hiçbir bilgi yok. Özel izin mi gerektiriyorlar?”

“Benim katıldığım operasyonların öğretici olacağı konusunda şüpheliyim, belki onlar da bunu bildiklerinden arşive eklememişlerdir,” diye cevapladı beni. En azından cevap veriyordu.

“En azından yaşın yazıyordu,” diye mırıldandım. Neden kendi kendime boş boş laf ediyordum? Odaklanmalıydım. Ama sohbet, önceden hazırlanıp pratik yapabileceğin bir şey değildi. Doğaçlamadan ibaretti. “Saha içinde hangi görevlere katıldığını bilmeden seninle ast-üst ilişkisi içerisinde olmayı reddediyorum. Yaşın benim için bir şey ifade etmiyor.”

Cevap vermedi. Bahçedeki merdivenlerden aşağı, ormanlık bir alana yürüyorduk ama nereye gittiğimiz hakkında hiçbir fikrim yoktu.

“Nereye gidiyorsun?” Merdivenler kilometrelerce aşağı uzanıyormuş gibi geldiğinden, en sonunda durup ona sormayı akıl edebildim ama o inmeye devam etti.

“Birini ziyarete.”

“Hangi odada kalıyorsun?” diye sordum bu sefer ama bağırmak zorunda kalmıştım çünkü aşağı inmeye devam ediyordu ve asla başını kaldırıp benim nerede olduğuma baktığı yoktu.

Bir süre cevap gelmedi, ben de onu artık göremediğimden inmeye devam ettiğini ve iyice uzaklaştığını düşündüm. Ama ardından, çok da uzaklaşmadığını sesinden anladım. Az önce neredeyse, belki en fazla birkaç merdiven daha inmişti. “Neden soruyorsun?”

“Bilmem lazım,” dedim bir neden uydurmaya çalışarak. “Üst’ümün odasını. Herhangi bir duruma karşı.”

“Ast-üst ilişkisini reddettiğini söyledin.”

Avucumu alnıma çarptım. Ben gerçekten geri zekâlıydım. “Sana ne ya!” diye bağırdım boşluğa doğru, ağaçların arasına. Sessizlik. “Fikrim değiştiyse?!”

Bu sefer birkaç dakika orada dikilmiştim ama cevap gelmemişti. Madem söylemeyecekti neden beni burada dikiyordu? Ayrıca ormanın içine hangi arkadaşının yanına gidiyordu ayıların mı?

O merdivenleri geri çıkmak tam bir eziyetti. Aniden bastıran yağmurun da etkisiyle koşarak binaya girdiğimde aradan kaç dakika geçmişti bilmiyordum ama bana saatlerdir koşuyormuşum gibi gelmişti. Belki de o haklıydı, gerçekten saha içinde tecrübem yoktu. Ama onun düşünceleri benim için bir değer taşımıyordu.

Naz’la Alter’i ön bahçeye çıkan kolonların orada konuşurken gördüğümde yanlarına yürümeye başladım. Eğer bu saatte odama gidersem sıkıntıdan patlardım ve yarın uçak vaktine kadar, burada ne yapmam gerektiği hakkında bir fikrim yoktu.

Ben yaklaşırken Alter, Naz’ın yanından ayrıldı. Giderken bana ters bir bakış atmıştı. Ensesine yediği şaplak yüzünden hâlâ kızgın olduğu her hâlinden belliydi bana.

“Marin,” dedi Naz beni fark ettiğinde, göğsünde birleştirdiği kollarını çözerek elini arka cebine attı. “Caleb sana vermemi istedi, grup içi haberleşme için.”

Elime verdiği bir telefondu. Yalnızca, Akademi tarafından geliştirilmiş olan hologramlı, dörde açılabilen oldukça gelişmiş bir versiyon. “Bu ne?”

“İzi sürülemez, dinlenemez, izlenemez bir cihaz,” diye yanıtladı Naz beni. “Telefon esasında ama Colorado’nun geliştirdiği son model. Birbirimizin numaraları rehberimizde kayıtlı. Merkezler arası güvenlik politikası son yıllarda çiğnendiğinden ajan hariç hiç kimsenin erişimine açık değil veri tabanı. Parmak izin kayıtlı.”

Başımı sallayarak ekrana dokundum ama telefon açık değildi. Baş parmağımı ekranına bastırarak açılmasını bekledim bir süre, logo ekranda belirir belirmez saniyeler içerisinde ekran geldi. Herhangi bir şifresi yoktu. Sanırım ben koymalıydım.

Sorun şuydu ki daha önce telefonum ya da herhangi bir elektronik cihazım olmamıştı. Nereye gitsem Niko yanımda olduğundan ve iletişim kurabileceğim başka birinin olmayışındandı belki de, ihtiyaç duymamıştım ben de. En fazla, şehir dışında son sürat motorsiklet sürmek istediğimde yanıma en hızlı araba süren adamlarından birini veriyordu arkamdan takip etmesi için, güvenlik amaçlı. Ya da şehri keşfetmek istediğimde adamlarını dikiyordu başıma.

Bazen kaçıp kurtuluyordum onlardan çünkü bir kızın da yalnız keşfetmesi gereken şeyler vardı.

Ekrana bir mesaj düşmüştü, yaklaşık dört dakika önce gönderilen. Mesajın üzerine tıkladığımda bir sekme açıldı. Numara karışık bir koddan ibaretti ve “S” diye kayıtlıydı.

B1-07. Acil bir durum olmadığı sürece rahatsız etme.

Bana odasının blok, kat ve kapı numarasını göndermişti. Ekrana şeytani bir şekilde gülümseyerek rehberdeki diğer iki kayıtlı kişiyi, yani Alter ve Naz’ı kontrol ettim. Ardından telefonu arka cebime sıkıştırdım ve etrafa baktım.

Yağmuru izlemek için elinde içecek sıcak bir şeylerle çıkanlar ve sohbet edenler vardı, bu taraf biraz daha sessizdi çünkü yalnızca Naz’la ben vardık ve konuşmuyorduk.

“Rus oluşunu saklamak istemeni anlıyorum, öylece pat diye söylediğim için üzgünüm.” Bu bir ateşkes miydi? Gerçi Naz’la herhangi bir ters düşmüşlüğümüz olmamıştı. Tanışalı bir saat bile olmadığındandır. Dişilerle anlaşamıyordum ve bu bir gerçekti.

“Önemli değil. Mikrofonu eline alıp tüm akademiye duyurmadığın sürece bana komplo düzenleyeceklerini sanmıyorum zaten,” diye mırıldandım yağmur alan bahçeyi izlerken. Çardaklar vardı üstü kapalı ve hepsi doluydu.

Söylediklerim samimi düşüncelerimdi. Rusların artık Sapphire’le bağlantılı hiçbir yerde hoş karşılanmadığını ve hepsine potansiyel hain gözüyle baktıklarını biliyordum. Gülümsemek istedim bu gerçeğe ama kendimi tuttum. Çünkü pek haksız sayılmazlardı değil mi?

“Yaklaşık iki sene önce gerçekten zor zamanlar geçirdim,” diye devam etti Naz lafına. Benimle sohbet ediyordu. Bana bir şeyler anlatıyordu. Beni şaşkına uğratıyordu. “Fransa’daki yönetici lider, Aida, bana biraz zaman verdi toparlanmam için ama bu süreçte daha da boktan bir hâle geldiğim ortadaydı. Boş durmak ve kendime odaklanmak bana göre değil, yalnızca iş üzerindeyken ve odağım kendimde değilken bir şeyler yolunda gidiyor. Kaldı ki sorunlarımı halledebileceğimi düşünmüyorum, kabullenmek zorundayım.” Derin bir nefes aldı. “Caleb, Aida ile konuşmuş ve saha tecrübesi olan, gözü kara birini istemiş. Ben gönüllü oldum, Aida da gelmeme izin verdi. Olay bu.”

Öyleyse bile kişisel bir mesele olduğu tahminim doğruydu.

“Yani hain falan değilim,” dedi Naz, aslında gerçekten hain olan birine o an. “Alter saçmalıyor. Gıcık birisi.”

“Umarım sorunlarınızı halletmişsinizdir,” dedim kaşlarım havada, dönüp gitmeden ona bir bakış atarak. “Bu görev çok ciddi.”

“Diğerleri çocuk oyuncağı değildi.” Çok garipti. O benden büyüktü ama ben daha olgun hissediyordum. Belki de yaşadıkları onu yıpratmıştı. “Bu akşam çevrede bir pub’da içeceğiz, gelmek istersen 9’dan önce yaz bana.”

Başımı salladım avludan ayrılmadan önce.

S’in elindeki dosyamı alıp bir an önce, neyi bilip neyi bilmediklerini öğrensem iyi olacaktı açık vermeye başlamadan.

Saat 6’ya doğru bana verilen odada patlamak üzere olduğumdan dışarı çıkıp etrafta motorsikletimle tur atmak istemiştim ama motorsikletim bıraktığım yerde yoktu. Sabah anahtarı kucağına atıp kaçtığım öğretim görevlisini, Tarih dersi verdiği sınıfının ortasında böldüğümde beni dikkate almamış ve geçip bir yere oturmamı söylemişti bu yüzden kırk beş dakika boyunca aralıksız birinci ve ikinci dünya savaşında Almanya’nın yerini dinlemiştim.

Motorsikletimin benzin deposunu boşaltmıştı. “Fena bir bebek ama sürmeyi öğrenmek kolay oldu,” demişti pişkin pişkin sırıtarak bana anahtarları uzatırken. Akademi çevresinde benim meşgul olduğum süre boyunca 400 kilometre yaptığını fark ettiğimde ağzım açık kalmıştı doğrusu. Tek eliyle anahtar yakalayamıyordu ama bu yaşında motorsiklet kullanabiliyordu öyle mi?

Naz’ın teklifini değerlendirmenin mantıklı olduğunu düşündüğüm dakikalardı. Üstelik çok güzel bağlayacaktım dosya işini de.

Daha önce geldiğimde bir bavul kıyafet bırakmıştım odaya bu yüzden kıyafetlerim yanımdaydı. Her ne kadar Malta’ya gideceğimizi bilsem yanıma başka şeyler alacak olsam da, şimdilik bunlar da idare ederdi.

İnce topuklu bilekte biten siyah çizmeler üzerine vücudumu saran yüksek bel siyah bir pantolon ve önden tokalı siyah straplez korse tarzı bir crop giydim. Hafif bir makyajın ardından saçlarımı kurutup dalgalandırmış, ceketimle birlikte odadan çıkmıştım. S’in odası B1-07’deyse bu onun diğer blokta olduğu anlamına geliyordu.

Bu duvarların arasında, düşmanın ininde, onun safında; kendi kimliğimi karşıma alarak savaşıyor olmam riskliydi ama bir çeşit konfor sağlıyordu bir yandan da. Olan bitene ilk elden hâkimdim, her şey kontrolümün altında olacaktı çünkü her şeyi bilecektim. Niko, iletişimimizi bir hafta önce kesmişti ben Amerika’ya indiğimde ve bu süreçte benimle iletişime geçmeyeceğini kesin bir dille belirtmişti.

Ona göre yakalanırdım. Hiç kimseye değilse bile S’e. Tanışıp tanışmadıklarını bilmiyordum çünkü abisini, Peder’i; yani Ivan Dmitry’i öldüren S’di ama bildiğim tek bir şey vardı, o da Niko’nun S’den nefret ettiğiydi.

Eğer o nefret ediyorsa, ben bitmek tükenmez bir kin besliyordum. S benim hayatımı kurtaran adamı öldürmüştü. Beni kendi çocuğu gibi yetiştiren, uyuyamadığımda ninniler açıp masallar okuyan, ağladığımda canımı daha çok yakan değil de elimden tutup bahçelerde parklarda gezdiren adamı. Sırf kendi yetiştiği akademi ve bunak konsey, psişiklerden korktuğu için; bizden, iyi bir amaç için yetiştirilen silahlarından.

Yine kendileri için. En başta dünya için. Masumlar için.

Ama bana göre masum yoktu, ben insanlıktan tümüyle nefret ediyordum. Nefret etmediğim bir avuç insanı da kalanlar öldürmüştü zaten.

B1-07. Kapının önüne dikildiğimde, tıklattıktan sonra açması için bekledim fakat bekleyişim karşılıksız kaldı. İçeride değil miydi? Hâlâ aşağıda mıydı yoksa ayı arkadaşlarının yanında? Belki de atış talimine gitmişti.

Cebimdeki telefonu çıkartıp isminin üzerine tıkladım. Her ne kadar daha önce telefon kullanmasam da nasıl kullanıldığından haberdardım. Benim için bu kapıyı olduğu gibi yerinden sökmek ya da kilit sistemini bozmak kolaydı, ama Niko; akademi sınırları içerisinde gücümü kullanmamam gerektiğini çok net bir dille anlatmıştı. Yaydığım enerji yüzünden yerim anında tespit edilirdi.

Telefonun ikinci çalışına kalmadan kapı açıldığında karşımda beklemediğim bir görüntüyle dikiliyordu. “Duşta mıydın?” diye sordum, duşta olduğu bariz ortada olsa da. Tükettiğim tüm filmler ve okuduğum kitapların ışığında, karşımdaki görüntünün hiçbirine denk olmadığını yeni fark ediyordum. Fark ettiğim bir şey daha vardı: S, fazlasıyla ilgi çekici bir erkekti. İnkâr etmek anlamsızdı.

Filmde miyiz ayrıca? Neden kimse bornoz kullanmıyor da kalçasına bir parça havlu takıyor? Havlusu bile siyahtı.

“Acil bir durum olmadığı sürece gelmemeni söylemiştim,” dedi elindeki telefondan aramayı reddederek içeri girerken. Kapıyı kapatmadığı için ben de içeri girdim ve ardımdan kapattım. İçerisi diğer yurt odaları gibi büyük, ferah ve az eşyalıydı.

Kıyafetlerinin olduğu kapısız küçük odaya girdiğinde küçük adımlarla ilerledim içeride. “Nazlar içmeye gidecekmiş yakında bir yere, ast olarak üst’üme teşrif ederler mi diye sormaya geldim.” Gözlerimi etrafta gezdiriyordum ama dosya ortalık bir yerde değildi. “Biletler nerede bu arada?”

Anlayamazdı. Kendi dosyama erişimim yoktu çünkü o dosya, konsey tarafından hazırlanıp Caleb’a teslim edilmişti ve dijital ortamda bulunmadığından başka türlü elimi sürmemin mümkünatı yoktu. Ve onlar, çoktan dosyayı okuduğumu düşünüyor olabilirlerdi ama okumamıştım çünkü buraya Rusya’dan geliyordum, başka bir merkezden değil. İsviçre’den hiç değil.

Bunu kolay kolay doğrulayamayacak ya da yalanlayamayacak olmaları merkezler arası iletişim ve güven sorununun en büyük kanıtıydı.

“Görevden önceki gece içecek misiniz?” diye sordu sanki yanlış duymuş da, doğrusunu söylememi istiyormuş gibi gözlerini kısarak çatık kaşlarla bakarken.

Küçümseyici bir bakış attım. “Ne o? Alkol çarpıyor mu seni?”

S hiçbir zaman oltaya gelmiyordu, bu tarz sürtüşmelerin çocukça ve vakit kaybı olduğunu düşünüyor olmalıydı. “Uçağınıza geç kalmayın yeter.” Kollarını göğsünde birleştirdi. “Başka?”

Karın ya da kol kaslarına bilerek bakmıyordum. “Biletimi ver?”

Seslice soludu. Sanki “Kimlerle uğraşıyorum amına koyayım böyle hayatın ya,” diyor gibiydi bakışlarıyla. Ona çocuk gibi geliyor olabilirdim ama ben amacıma ulaştığım ya da o hiçbir şey anlamadığı sürece beni nasıl gördüğü önemli değildi. Bu durumda asıl aptal kimdi?

Bilet aptalca bir bahaneydi çünkü yarın sabah havalimanına beraber gidecektik ama zaten o benim aptal olduğumu düşünmezdi, açıkça ona yürüdüğümü düşünürdü. Koridorda yürürken üzerine çekilen bakışlardan kadınlar arasında popüler olduğunu anlamasaydım asıl, aptal olurdum.

S, başucu çekmecesine yürüdü ve dosyanın kapağını, çekmeceden çıkarmadan kaldırıp biletleri çıkardığını gördüm. Benimkini aralarından alıp çekmeceyi diziyle kapattığında kollarımı göğsümde bağlamış, sırtını ve ensesini süzüyordum. Bana döndüğünde gözlerimi kısarak dudaklarım kapalı gülümsedim anlık, ardından somurttum ve elimi uzattım.

O an, bileti avucumun içine bırakırken teni tenime değdiğinde hissettiğim elektrikle serçe parmağım yandı ve hızla geri çektim kolumu.

Üzerinden duman çıkan bilet, yere düşerken şaşkın bakışlarımı biletten elime; elimden de ona çıkardığımda S de en az benim kadar kafası karışmış görünüyordu. Siktir. Bunun, benim bir psişik olmamla ilgisi olabilir miydi?

“O neydi öyle?” diye sordum çatık kaşlarla. Eğilip bileti elime aldım ve gerçekten bir köşesinin yandığını gördüm, simsiyahtı. Hâlâ ince bir duman çıkıyordu üzerinden.

“Hiçbir fikrim yok,” diye cevapladı beni, onun da eli yanmış olmalıydı ki işaret parmağıyla baş parmağı arasındaki kısma bakıyordu. Dudaklarını ıslattı ve elime uzandı ama bir şey onu durdurdu.

Beynim durmuştu. “Dokunursan yanacağımızı falan mı düşünüyorsun?” diye sordum şaşkınca.

“Asilkansın,” dedi bir şeyler düşünmeye çalışırken. “Daha önce Rusya’dayken deneylere gönüllü oldun mu? Ya da İsviçre’de?”

Oldum dese miydim, demese miydim? “Olmuş olabilirim… Hepsi ilaç deneyleriydi,” dedim avucumu açıp sanki aramızda görünmez bir cam varmış gibi kaldırırken.

S gözlerimin içine baktı, ne yapmaya çalıştığımı anlamıştı. Avucunu açıp avuçlarımızı karşı karşıya getirdiğinde arada oluşan sıcak havayı hissetmemek mümkün değildi. “Dalga geçiyorsun…” Dudaklarımı ağzımın içine yuvarladım ve ağzımdan sert bir nefes verdim. Geri çekildim, elimi de çektim. “Sen mi yapıyorsun bunu? Ne yapıyorsun?”

“Hiçbir şey yapmıyorum,” diye açıkladı kendini. Elbette yapmıyordu. Burada psişik olan bendim. Biri bir şey yapıyorsa bu ben olmalıydım ama hiçbir şey yapmıyordum. “Daha önce başka birine dokunduğunda da oldu mu bu?”

“Hayır,” dedim açıkça. Olmuş muydu? Daha önce birçok insana dokunmuştum, yarısını tanıyor yarısını tanımıyordum ve hiçbirinde böyle bir şey olmamıştı.

“Caleb’la konuşmalıyız.” Yanımdan geçip yatağının üzerine bıraktığı kıyafetlerini aldı ve banyoya ilerledi. “Geliyorum, bekle.”

Kapı kapandığı an dokunuşu da, sıcaklığı da, biletin yanmış olmasını da unutup çekmeceye yürüdüm. Çekmece kilitli değildi, öyle bir mekanizması yoktu bile. Akademinin içinden birinin eşyalarını karıştırabileceği aklının ucundan bile geçmez miydi bu adamın?

Dosyayı çalsa mıydım?

Fark eder miydi? Yarın sabaha yerine koysam… Ama buradan çıksarsam, bir daha o olmadan kapıyı açamazdım. Kapılarda atomik bir şifreleme sistemi kullanılıyordu, ne kod ne harfler ne de sayılar vardı tahmin edilebilecek. Eğer buraya girmek istiyorsam yeniden, aklımı kullanmak zorundaydım.

Tüm dosyanın fotoğrafını iki dakikada çekebilmem imkânsız olduğundan, dosyayı alıp çantamın içine bükmeden sıkıştırmaya çalıştım. Sığmıştı.

Çekmeceyi kapatıp aynada dağılan saçımı düzelttiğim sırada S banyodan çıktı. Siyah bir pantolon üzerine siyah bir gömlek giymişti. “Harika,” dedim. “Artık birlikte cenazeye gidebiliriz.”

“Doğruca Caleb’ın yanına gidiyoruz,” diye cevapladı beni, telefonunu ve ceketini alırken. Bu duymayı beklediğim ya da istediğim bir cevap değildi. Caleb, üzerimizde test yapmak isterse bu benim felaketim olurdu.

“Sırları olan birine göre her şeyin fazla ortada,” dedim kollarımı göğsümde birleştirerek. Çalışma masasının üzerinde bir fotoğraf vardı, eski bir fotoğraf. Bir kadınla kucağında yeni doğmuş bir bebek. Sanırım hastanede çekilmişti. Gözlerimi kısarak ona baktığımda, kilitlenmiş bir şekilde fotoğrafa baktı. “Annen mi? Nasıl yani—“

“Bu seni hiç ilgilendirmez,” dedi uzanıp fotoğrafı aldığı gibi kıyafet odasında kaybolurken. Saniyeler sonra geri geldiğinde bana bakmıyordu, kapıya ilerledi. Daha çok kendine kızgın gibiydi. “Odama birilerinin girmesine alışkın değilim. Yarın görev için gidiyor olduğumuz hesaba katılırsa senin de ilk ve son gelişin bu.”

Ona sen öyle san, demek istedim ama bunun yerine çantamın omzumdaki askısını düzelterek önünden geçtim. Caleb’a gitmek konusuna bir bahane bulup bir an önce bu işten sıyrılmayı düşünmeliydim ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu.

Naz’a mesaj attım.

Geliyorum. Siz neredesiniz?

Çok geçmeden cevap geldi.

Kapalı otopark.

“Kapalı otoparktalarmış,” dedim S kapıyı kapatırken. “Hadi gidelim.”

Tam yanından geçip asansörlere yöneliyordum ki, beni ceketimin ensesinden yakaladı ve attığım tüm adımları geriye sardırdı. “Önce Caleb.”

Zıkkımın kökü Caleb. Ne yapacaktım? Eğer daha fazla ısrar edersem bir sorun olduğunu anlardı. Şimdiye anlamamış olması mucizeydi belki de. Daha dikkatli olmalıydım… Çok daha dikkatli.

“Ha, doğru,” dedim bir sorun yokmuş gibi. O elini ceketimden çektiğinde, diğer tarafa doğru yürümeye başladı ve onu takip etmem için dönüp bana baktı. Peşinden ilerlemek zorundaydım.

Yutkunarak gülümsedim ve peşinden ilerledim. Bugün sahteden de olsa kaç kere gülümsemiştim? Hiç benlik değildi ama dikkat çekmek istemiyordum. İki soğuk nevale, kesinlikle öldürürdük birbirimizi. Her şeyden önce ben onun tersi olmalıydım yoksa kendisine yaklaşmama izin vermezdi.

Ne de olsa zıt kutuplar birbirini çekerdi.

Bir yandan da… Belki de doğruydu bu. Mecaz anlamda değildi. Dokununca çıkan kıvılcım? Yanan bilet? Ben nesnelerin enerjileriyle oynayabilen biriyken bile, her ne kadar bir yerleri patlatabilmeyi becersem de yediğim serumlarla; kıvılcım çıkarmak…

Ulaşabilseydim eğer bir dakika durmaz ve Niko’ya bahsederdim bu durumdan. O ne olduğunu da bilirdi, ne yapılması gerektiğini de. Ama buraya sıkışmış kalmıştım ve dikkat çekmemek dışında yapabileceğim bir şey yoktu.

Aradıkları kişi bendim ve içine girdiğim grupla aradığım kişi de yine bendim. Ellerinde her şey, ve hiçbir şey vardı.

Aşağı kata inip bina değiştirdiğimizde, S telefondan Caleb’a ulaşmaya çalışıyordu ama karşı taraf cevap vermiyordu ki konuştuğu olmamıştı. Caleb’in odasının önüne geldiğimizde kapıda dikilen kimse yoktu ama içeriden elinde şeffaf bir tabletle, üzerinde beyaz önlük olan bir kadın çıktı.

“Caleb içeride mi?” diye sordu S, ona.

Kadın muhtemelen genç eğitmenlerden biriydi. Önce beni, ardından S’i süzdükten sonra başını olumsuz anlamda salladı. “Bu akşam randevusu vardı, toplantı için akşam yemeğine çıktılar. Helikopterle gittiğinden yakınlarda olmadığını söyleyebilirim sanırım.”

O an yumruklarımı zaferle kaldırıp diz çökerek çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Kurtulmuştum! Her ne kadar geçici olsa da, bu bile yeterliydi çünkü düşünmek için zamanım olacaktı.

Kadın koridorda kaybolurken S’le göz göze geldiğimizde arka cebimde titreşen telefon yine imdadıma yetişmiş gibi çalıyordu. Arayan Naz’dı. “Efendim?”

“Gelmiyor musun? Seni bekliyoruz otoparkta. İstersen konum da atabilirim mekânı.”

“Geliyorum,” dedim kaşlarımı kaldırarak, S’in suratına doğru. O ise dudaklarını ıslatmış ve kaşlarını çatmıştı. “Geliyoruz hatta,” diye düzelttim. S’in kaşları bu sefer havalandı. Kaşlar ne çok şey söyleyebiliyordu. Küfür de edebiliyorlardı muhtemelen ama umrumda değildi bu.

“Ben seni dinledim peşinden Caleb’a geldim, sen de pub’a geliyorsun,” dedim telefonu ceketimin cebine atarak.

“Geleceğime dair bir şey söylediğimi hatırlamıyorum.”

“Niye gelmiyorsun? Başka bir planın mı var? Senin de göreve çıkacağın insanları tanıman lazım.” Uzanıp deri ceketinin üzerinden kolunu tuttuğumda ikimiz de elimi koyduğum yere baktık. Kumaş üzerinden bir şey olmamıştı. Bu sefer koluna girip onu çıkışa doğru çekiştirdim. İstemese yerinden kımıldatamazdım ama bıkkınca nefes verse de yürüyordu.

“Laboratuvarlara gidelim,” dedi o sırada adımlarını durdurduğunda. Çekmeye çalıştım ama kımıldamadı. Haklıydım. İstemeyince yerinden kımıldatamıyordunuz. “Az önceki kadın biyokimya eğitmenlerinden biriydi. Eminim mantıklı bir açıklaması vardır.”

“Bak motorsikletimin benzin deposunu sizin bunak Tarihçilerden biri boşalttı tamam mı? Eğer şu an Naz’a yetişemezsem bu akşam burada tıkılı kalacağım ve ben gidip bir şeyler içmek, bir iki insan yüzü görmek istiyorum!”

“Laboratuvara uğrarsak ben seni bırakırım,” diye bir teklifte bulundu.

Laboratuvarlarla sorunu olmayan birinin gayet de kabul edeceği bir teklifti.

Başka bir yerden, dikkat çekmeden yakalamalıydım onu.

Başımı yana çevirerek bıkkınca nefes verdim, ellerim belimdeydi. “Laboratuvardan çıkışımızın gecenin bir yarısını bulacağının farkındasın değil mi? Biz zaten o saatte dönmezsek yarın için uykumu alamam bile. Bak burada mızıkçılık yapmaya çalışmıyorum gerçekten ama çok mu acelesi var bunun? Belki o anlık bir şeydi? Sonuçta biz de normal insanlar değiliz ve ben daha önce ilaç deneylerinde bulunmuştum. Normal insan da insanı çarpabiliyor ne de olsa, bildiğin üzere.”

Argümanım mantıklıydı, oyunculuğum ise kusursuz. Eğer kabul etmezse, bu tamamen gıcık birisi olmasından kaynaklanıyor olurdu. İşte o zaman ne bok yiyeceğimi bilmemekle beraber, aslında ayvayı yemiş olurdum da.

S’in ela gözleri gözlerime değdiğinde ona belerttiğim patlak gözlerimle bakıyordum. Gözlerimin ne kadar büyük olduğunun bilincindeydim ve onları daha da öne çıkardığımda mimiklerimle, çocuk gibi görünüyordum. Bunu bana Niko söylemişti.

Ve ayrıca bunu kullanabileceğimi de.

S’i etkilemek bir hayal olurdu ama en azından mimiklerimle hareketlerini ve düşüncelerini manipüle edebilirdim.

Baş ve işaret parmağını göz pınarlarına bastırdı, ardından göz kapaklarından ovalarcasına kaydırdı ve “Tamam,” dedi yolu işaret ederek başıyla.

Bir zafer işareti olarak yumruklarımı havaya kaldırdım ve dudaklarımı birbirine bastırıp burnumu kırıştırdım. Ardından topuklularımın üzerinde dönmüş, bina çıkışına ilerliyordum.

O da peşimden geliyordu.

“Yapacak başka bir şeyin olmadığına mı karar verdin?” diye sordum avlunun çatısının altında yürürken, yağmur yağıyordu ve ıslanmak istemiyordum.

Arkamdaydı, yanıma geçti. “Bir süre birlikte olacağım insanları tanımaya çalışmak fena fikir değil. En azından Alter’i. Frenleri tutmuyor gibi kendisinin.”

“Naz’ı tanıyor musun önceden?” diye sordum ellerimi ceketimin cebine sokarak. İnce giyinmiştim. “Yani Nazir’i. Sanırım sadece yakınları Naz diyor.”

“Tanıyorum,” diye cevapladı beni. Devam etmediğinde başımı çevirip ona baktım, gayet önünü izliyordu. Bu kadar mıydı?

“Bana birkaç sene önce berbat şeyler yaşadığını ve bu yüzden kafa dağıtmak amaçlı bu işe gönüllü olduğunu anlattı.”

S’in adımları durdu. Birkaç adım ileriden dönüp ona baktığımda kaşlarını çatmış, sanırım sözlerime anlam vermeye çalışıyordu. “Sana ne anlattı tam olarak?”

“Söylediklerim kadarını,” dedim yutkunarak. “Neden? Bir sorun mu var?” Vardı. Belki de Naz’ın yaşadıkları S’le de alakalıydı. Sonuçta tanışıklıkları vardı.

Belki eski sevgililerdi. Olabilir miydi böyle bir şey?

Olabilirdi. Neden olmasındı?

“Bir sorun yok,” dedi S, yürümeye devam etti. “Naz’ın o kadarından bile bahsetmiş olması şaşırdım sadece.”

“Senin gibi sır küpü yani.”

Yan bir bakış attı. “İnsanları bilgi çöplüğünden koruyorum diyelim.”

“Tek kelime konuşmayarak mı?” Alayla güldüm. “Ben de geveze değilimdir ama özellikle yeni tanıştığım insanlarla konuşmazsam yanlarında rahatsız hissederim. Ve ben rahatsız hissettiğim ortamlarda hiçbir işe yaramam.”

“Sen?” Kaşları havalandı alaycı bir tavırla. “Geveze değilsin?”

“Niye alaycısın?”

“Toplantı odasında yalnız kaldığımız ilk andan beri ağzını kapadığını görmedim. Sen geveze değilsen asıl gevezeler nasıl merak ettim doğrusu. Sabahtan beri seninle konuştuğumuz kadarını, Naz’la bir sene içerisinde konuşmamışızdır.”

“Yakın değilsiniz yani,” diye bir tahminde bulundum.

“Sana hayat hikâyemi anlatmamı falan mı istiyorsun?” Kapalı otoparka girerken bana dönüp şüpheci bir bakış attı.

“Amacımı anlamış olmandan pek de hoşnut kaldığım söylenemez.” Derin bir nefesle, ileri yürümeye başladım. Bir yandan da Naz’a, tam olarak hangi katta olduklarını öğrenmek için mesaj atıyordum. Saniyeler içinde cevap geldi. Bir üst kattalardı.

Rampadan yukarı yürümeye başladım. S yine sessizliğe gömülmüştü.

“Çok merak ediyorum sessizlik rekorunu,” diye mırıldandım derince nefes alırken, otoparkı süzerek. “Sana kalsa sus pus olsun dünya. Nasıl tanımayı bekliyorsun böyle, partnerini?”

“İnsanları sözlerinden değil, hareketlerinden tanırsın. Eylemlerin konuştuğu bir dünyada sözler hükümsüzdür.” Gözlerinin kısıldığını fark ettim. “Konuşmak gerekli bir eylem değil zaten bir süre sonra ayrılacağın insanlarla.”

Kahkaha attım. Sesim otoparkta yankılanmıştı. Siyah büyük Jeep’i gördüğümde, S’in önüne geçtim ve onunla yüz yüze gelerek ellerim cebimde geri geri yürümeye başladım. “Sen sevgililerine de bu mantıkla hiçbir şey anlatmadın mı?”

“Böyle bir hayatın içine sevdiğim kadını çekmek istemem,” diye bir cevap verdi, düz bir sesle. Benim için fazla dürüstçe bir cevaptı.

Biraz da dokunmuştu işte içeride bir yerlere. Sevmek.

“Yapmazsın ve yapmadın da yani,” dedim şüpheci bir bakışla. Konuyu dağıtmalıydım. Acil. “Peki seks? Yattığın kadınlara da mı susuyorsun? Çok sıkıcı olmaz mı?”

Ayağım takıldı. Arabaya olan mesafeyi hissedebiliyordum enerjisinden dolayı, ama kendi ayağımı kendim burkmak üzereydim dengemi kaybettiğimde. Sivri topuklar ve asfalt çukurları.

S’in kolu belime sarılırken tutunmak için çabalayan kollarımdan biri omzuna, diğeri boynuna sarıldı. Kalp atışlarım anlık temasın şiddetiyle hızlanırken yüzlerimiz fazla yakındı ama o bundan hiç etkilenmemiş gibi sorumu cevapladı. “Bu sorunun cevabını da o kadınlar bilir, diyelim.”

Kocaman açtığım gözlerim acıdığında birkaç kez ardı ardına kırpıştırdım, bakışlarım yüzünün aşağısına kaymaya başladığı an kuruyan boğazımı ıslatmak adına yutkunmuş ve hızla doğrularak toparlanmıştım. Boğazımı temizledim ve ceketimi düzelttim. “Güzel cevap.”

Ardından ışıkları yanan Jeep’in içinde, ön koltukta Alter’le Naz’ı gördüm. Şoför koltuğunda Naz vardı. Jeep de siyah değil, kırmızıydı.

S’le göz göze geldiğimiz an aynı anda arka kapıları açtık. İçeri geçip kapıyı kapattığımda Alter şaşkınca arkaya döndü ve S’e baktı. “Hayret, bu eleman sosyalleşir miydi?”

Naz manidar bir şekilde elini Alter’in omzuna koydu ve “Hayret,” dedi. “Sendeki bu cesarete, hayret ediyorum yani.”

Alter aksi bir tavırla Naz’ın elini ittirdiğinde Naz gözlerini devirerek gazladı. “Koridorda rastladık birbirimize,” dedim direkt odasına daldığımı anlatmaktan çekinerek. Gerek yoktu. Naz’ın eğer S’le bir geçmişi varsa, hiç yoktan yere antipatisini kazanmam planlarım için iyi olmazdı bir kere.

“Odama daldı,” dedi S o an.

Sabır dilenerek, dilimi damağıma yapıştırdım ve kapattığım gözlerimle sağıma döndüm. Bilerek mi yapıyordu?

“Bazılarımız amacını çok belli ediyor…” Alter’ın muzip bir tonda söylediği cümlenin sinirlerimi bozması gerekirdi ama bozmamıştı. Benim amacım farklıydı ve onlar gerçek amacımı öğrenmedikleri sürece, ne anladıkları beni rahatsız etmiyordu.

Alter’in koltuğunun arkasında oturan bendim, ayağımı aşağıdan koltuğa geçirince yerinde sıçradı. “Her grubun bir fesatı olur derler, bizdeki de sensin herhalde Alter.”

“Yok, benim görevim sabır taşı olmak. Yok enseye bir tane, yok koltuğun altına bir tekme… Kırılabilirim yakın bir zamanda.” Arkaya döndüğünde yüzüme baktı. “Kadına şiddet yanlısı değilim ama dövüşsek kendini savunabileceğinden, bundan sonra karşılık vermem abes kaçmaz diye düşünüyorum.”

“Kendimi savunmak mı?” Gülümsedim. “Ne olduğunu bile anlamadan yerde bulursun kendini.”

“Düelloya davet diye yorumladım,” diye araya girdi Naz. Akademiden çıkmıştık.

“Kabul ediyorum!”

“Kimse kimseyle dövüşmüyor.” Konuşan S’di, tartışmayı başlatan da S’di ama evrildiği konudan hoşnut olmuşa benzemiyordu. “Enerjinizi dışarıdaki tehlikeye saklayın.”

“Ne biliyorsun onun hakkında?”

Soruyu soran bendim. Naz yağmur dolayısıyla yola odaklıydı, Alter ise sohbeti dinliyordu.

“Genç bir kız olduğunu biliyorum. Tahminen 1997-2002 yılları arasında fetüsün gelişmiş olduğunu.” Cinsiyetimi biliyordu. 2000 doğumluydum. Siktir. “Çevresindeki insanların ve nesnelerin enerjilerini sezebiliyor, aynı zamanda onları hareket ettirebilmesinin sebebi de bu. Ve hatta patlatabilmesinin.”

“Bir insanı patlatabilir mi?” diye sordu Alter. Denememiştim ama mümkün olduğunu biliyordum. Haberlerinin olmadığı şey, tüm bunları yaparken harcadığım efor yüzünden beyin kanaması evresine gelebilecek olduğumdu. Her şeyi basit zannediyorlardı.

Elimi kaldırıyordum ve bir şeyler hareket ediyordu onlara göre.

Beni yalnızca Peder ve Niko anlamıştı.

“Yeterince odaklanırsa,” diye yanıtladı S.

“Havalı,” diye bir yorumda bulundum.

“Manyakça bir şey,” diye ekledi Naz.

Alter mırıldandı. “İnsanları patlatabilseydim muhtemelen Tanrı falan olduğumu düşünürdüm.”

Tanrı olduğumu düşünmüyordum ama üstün olduğumu biliyordum, ve Tanrı’nın aksine insanlardan nefret ediyordum. Sebebi oldukları tüm acı yüzünden.

Bir kasabaya indiğimizi, sokakların ışığından fark etmiştim. Oldukça büyük bir pub’ın ışıkları açıktı. Naz arabayı, açık otoparka çektiğinde aynı anda arabadan indik.

Ellerimi kafamın üzerine tutarak hızlı adımlarla peşlerinden içeri girdim. Saçlarımın ıslanmasından nefret ediyorum.

S, elleri cebinde ilerlerken Naz’ın Alter’e olan bakışı, Alter’ın kasıntılığının eseriydi. Otopark girişindeki izbandut gibi tiplere ben de buradayım dercesine diklenerek girmişti pub’a.

“Senin sorunun ne?” diye sordum, Alter’le yan yana geldiğimizde. S ve Naz önden ilerlemişlerdi. “Böyle bir aşağıda kalmaya dayanamamalar, dayak yiyince en acilinden rövanş istemeler, ortamda daha cüsseli tipleri görünce direkt saldırı moduna geçmeler falan?”

Ceketimi çıkartıp koluma astım, yanından geçtiğim adamın biri staplez crop’tan görünen hafif dekolteme aç gözleriyle bakıp “Boş musun bebeğim?” diye seslenmişti ama dikkatim Alter’in üzerindeydi.

Alter’in kaşları çatıldı. “Haddini bildirmeyecek misin o herife?”

“Neden bildireyim? Onunla ilgilenip gecemi mahvedeyim?” diye sordum. “Dekoltem hoşuna gitti muhtemelen, bana seslendi ama cevap vermedim. Bak gelmeye cesaret edebildi mi yanıma? Böyle tipler her yerde var. Amip beyinliler.” Omuz silktim. Tecrübeliydim çünkü Niko, her şeyi tecrübe etmeme izin vermiş ve hatta beni desteklemişti her zaman. “Laf atarlar, olta atar gibi. Canın istiyorsa yanına gidersin, istemiyorsa çeker gidersin. Yürür geçersin. Bitti, bu kadar.”

“Beni rahatsız ediyor amına koyduğumun çocuğu,” diye homurdandı, S’le Naz’ın geçtiği masaya ilerlerken bir sigara yakmıştı. “Atmasın laf. Otursun beyefendi gibi zıkkımlansın. Otoparkta da… Önce o dallamalar dik dik baktılar bana.” Boğazını temizledi. “Naz’a daha doğrusu.” Gözlerini Naz’ın üzerine çevirdi. “Tembellikten bit kadar kalmış beyinleri.”

Naz, gece mavisi bir elbise üzerine saçlarını toplamış ve bu sefer daha doğal tonlarda bir makyaj yapmıştı.

“Sen, onların Naz’ı rahatsız ettiğini düşünüyorsun. Ama Naz asıl, eğer sen onlardan birine yumruğunu geçirseydin rahatsız olurdu. Ki, siviller üzerinde güç uygulamak çoğu zaman yalnızca senin başını belaya sokar,” dedim sanki çok uyuyormuş gibi bu kurala. “Sen bu zamana kadar nasıl atılmadın akademiden, şaşırıyorum.”

“Disiplin cezalarınından ansiklopedu uzunluğunda kitap çıkar,” diye homurdandığını duydum Naz’ın, nefesinin altından.

Ekşi bir ifadeyle yüzünü buruşturdu bana. Haklı olduğumu biliyordu ve bu hoşuna gitmemişti anlaşılan. “Irkçı değilim,” dedi Naz’a, masanın etrafında toplandığımızda. Bana baktı. “Öfke kontrol sorunlarım var mı, var. Eee?”

“Caleb’ın seni gruba katmasının sebebinin ne olduğunu ikimiz de biliyoruz Alter, ve bu zekân için değildi yani göreve odaklandığın ve elinden geleni yaptığın sürece sorun yok,” dedi Naz. Alter alınmış gibi görünmüyordu. “Bir kolun titanyum, onu geçtim kas yapını güçlendirdi katıldığın deneyler. Kolay kolay canın yanmıyor, yara almıyorsun da. Ama bu özelliklerini sahada kullanman hepimiz için daha yararlı tabii.”

Başını salladı Alter sadece, bu konudan sıkılmış gibiydi. “Hadi abicim,” dedi S’e. “İçkileri alalım biz.” Naz’a döndü ardından. “Ne istiyorsunuz?”

“Bloody Mary.” Klasik.

“Lynchburg Lemonade ama iki ölçek viskiyle.” Soğuk bir tebessümle söyledim.

Onlar masadan ayrılırken, Naz kollarını masaya dayadı ve bana doğru eğildi. “Siz otoparka gelmeden önce ne oldu tam olarak?”

“Ne demek ne oldu?” Garsonun biri, ikram tekila shot’lar dağıtıyordu. Masamıza bıraktığı iki tanesinden birini kafama dikip tuzu yaladım ve limonu dişlerimin arasına sıkıştırıp emdim.

“S’in odasını nereden biliyorsun?”

“Kendisi söyledi.”

Kaşları havalandı. “Sana odasının numarasını verdi ve gel dedi?”

“Evet. Gelirken kırmızı dantelli iç çamaşırı giymeyi ve ponpon takmayı unutma diye de ekledi. Ponpon kız fantezisi var sanırım.”

Naz kafasını geriye atarak kahkaha attığında, ben sakince limonu kemiriyordum. Kendi shot’ını içti ve limonu ağzına atıp çiğnemeye başladı. “Tamam tamam. Kendisi söyledi. Ama nasıl?”

“Yani sordum, o da söyledi,” dedim garip bir edayla. Naz neden bu konuya tıkmıştı sohbetimizi?

“Anlamıyorsun,” dedi gülerek. “Ben S’i çocukluğundan beri tanıyorum ama ben bile akademideki odası nerede bilmiyorum.”

“Masasının üzerinde bir fotoğraf gördüm. Bir kadınla, kucağında yeni doğmuş bebeği. Annesi miydi?” Eğer Naz, S’i çocukluğundan beri tanıyorduysa; fotoğrafla ilgili bir şeyler biliyor olmalıydı.

Naz’ın S’in odasını bilmiyor olmasına daha sonra şaşıracaktım.

Cevabımı birkaç saniye boyunca alamayınca, dikkatimi ona çevirdim ve buz kesmiş suratını gördüm. Bir anda sıcak kahkahaları yok olmuştu, nasıl?

“İnsanların özel hayatlarına burnunu sokmamanı öneririm,” dedi soğuk bir tonla.

İsteyince bu kadar soğuk olabilmesi korkunçtu. Başımı aksi tarafa çevirip sertçe yutkundum, demek ki hassas bir konuydu. Özel hayat mıydı? Evet. Ama bir yandan Naz, verdiği tepkiyle, teorimi doğrulamış olmuştu. S, annesinin kim olduğunu biliyor muydu yani? Ya da ailesinin? Ona o fotoğrafı kim vermişti?

Asilkanların aileleriyle iletişim kurmaları yasaktı.

“Al bakalım Lynchburg Lemonade’ini,” dedi Alter arkamdan gelerek, bardağı önüme bırakırken. "İki ölçek viskiyle. Ağır değil mi biraz?”

Pipeti uzun bardağın içinden çıkartıp pek de şirin olmayan bir tebessümle yarısına kadar kafama diktim ve derin bir nefesle masaya bıraktım. “Yoo.”

Alter’in ağzı o şeklini alırken kaşları kalktı. Naz’ın o sırada S’in önüne bıraktığı Bloody Mary’sini eline alırken gözlerini devirerek yan dönmesi gözlerimden kaçmamıştı. Pipeti dudaklarına dayadı ve “Biraz da sen anlat, psişiklerle çalıştığına göre bir şeyler biliyor olmalısın,” dedi masaya kollarını yaslarken.

S’e baktım. Elinde içkisini tuttuğu dirseğini masaya yaslamış, etrafı süzüyordu. Ona baktığımı fark ettiğinde masaya döndü ve az önce Alter’in masaya bıraktığı çerez tabaklarının birinden ağzına fıstık attı.

Boğazımı temizleyerek önüme döndüm. “Genelde güçlendirme üzerine gidiyorlardı çünkü asilkanların daha fazlasını kaldırabilecekleri kanıtlanmış değil, işlemlere dayanamayıp hastalananlar oluyordu.” Sen kapatıldığın kafesten ne kadarını görebildin ki Marin? Hastalanan sendin, daha fazlasını kaldıramayıp acılar içinde yere yığılan da. Yanağını yasladığın soğuk asfalttan izledin bir hayvanmış gibi hakkında konuşulanları.

“Bu güçlendirme de kaslar ve dayanıklılık üzerindeydi. Alter’in hepimizden daha dayanıklı bir yapısının olması gibi,” dedim içeceğimden bir yudum daha alırken.

“Diğerleri?” Soruyu soran S’di. Tek kaşı havaya kalkmıştı. Gözleri kısıldı. “Deneyler için laboratuvarda, sentetik ortamda döllenen çocuklar olduğunu biliyoruz. Denek 507’de bunlardan biriydi, tek farkı direkt Sehira’dan geliyor olması.”

“Aslında annesi belli,” dedi Alter. Bana baktı. “Sehira’nın Çocuğu.”

Yutkundum. Sanki bana hitaben söylenmiş gibi hissetmiştim ama elbette ki bu mümkün değildi.

“Onlarla karşı karşıya gelmek yasaktı çünkü ölümcüldü. Eğitmenler ajanları tehlikeye atmak istemediler, özellikle de çaylakları.” Ölümcüldü. Evet. Kaç kişiyi öldürmüştüm deneyler sırasında? Hiçbirinde kontrol edememiştim kendimi, çığlıklarla bitmesi için yalvarmıştım ama durmamışlardı.

İçime çektiğim her nefeste daha da öfkelendiğimi hissediyordum.

“Ölümcül,” diye tekrar etti Alter bir şakaymış gibi göz kırpıp viskiyi kafasına dikerken. “Sevdim bunu.”

Deli piç. Neyden bahsettiğinden haberin bile yok!

İçeceğimin kalanını kafama diktiğimde Naz’ın gözlerini üzerimde hissediyordum. “Ben lavaboya gidip geliyorum,” dedim bardağı masaya seslice bırakırken. Naz sanki bunu bekliyormuş gibi “Ben de geliyorum,” diye atladı.

Şaşkınlığımı gizlemeye çalıştım, o neden geliyordu? Çantamdaki dosyanın fotoğraflarını çekmem gerekiyordu.

“Tamam.” S’le Alter’e bir bakış atarak ceketimi masada bıraktım, telefonum arka cebimdeydi. Kalabalığın arasında iki merdivenlik platforma çıkarak koridora girdiğimde tuvaletin tek kişilik olması için dua ediyordum ama elbette ki büyük ve dört kabinli bir tuvalet vardı.

Naz, çantasından rujunu çıkartıp aynaya yönelirken ben kabinlerden birinin kapısını ayağımla açarak içeri girdim ve kapıyı kapatıp klozet kapağına oturdum.

“İsviçre soğuğundan sonra burası sana Maldivler gibi geliyor herhalde.”

Siktir. Bir de benimle tuvalette konuşmak mı istiyordu? Burada bokumla uğraşıyor olabilirdim. “Colorado da pek sıcak sayılmaz, dağlık yer sonuçta. Ama Los Angeles sıcaktı.” Geçen iki günü orada geçirmiştim ve hayatımda gördüğüm en şişirilme şehirdi.

Çantamın fermuarını açtım sessizce, bir gözüm kabinin tavanındaydı. Paranoyak mı davranıyordum yoksa Naz’ın bir anda yukarı çıkıp bana bakabileceğini hissediyor olmak normal miydi? Tansiyonum yükselmişti.

Dosyayı çıkartıp telefonumun kamerasını açtım ve ilk sayfadan fotoğrafları çekmeye başladım.

Saniyeler geçti, Naz’dan ses gelmedi. Son sayfalarda artık şüphelenmeye başladığımdan yarım yamalak çektim fotoğrafları ve dosyayı da telefonumu da çantama tıkıştırıp sifonu çektikten sonra kabinden dışarı çıktım.

Adımımı attığım gibi boynumdan yakalandığımda şoktan refleksle çantamı bir köşeye fırlattım ve arkamdaki her kimse botumun sivri topuğunu bacağına geçirdim. Öne eğilerek boğazımdaki kollarından kurtulmak için onu sırtımdan yukarı fırlatmak istediğimde toparlanarak ayaklarının üzerinde doğruldu ve üzerime atıldı.

Naz. Siktir.

“Ne yapıyorsun?!” Yumruklarını ve darbelerini savuşturdum, ona doğrudan karşılık vermek istemiyordum çünkü bu durumu daha da kötü hâle getirebilirdi. Niko ne demişti? Onu öldürmeyeceksen seni yanlış anlamasına izin verme. Oyna. Ya da öldür. Aklını kullan. Kimse senden şüphelenmemeli.

“Sana güvenmiyorum,” diye tısladı saçlarımdan çekip boynuma tırtıklı bir bıçak dayarken. Kim bilir neresinden çıkarmıştı o bıçağı. “Neden S’in peşindesin? Söyle!”

“Onun peşinde falan değilim! Tanımaya çalışıyorum!” Ellerimi arkamda kinetik bir kabloyla bağlamış ve bacaklarımı öyle bir kitlemişti ki herhangi bir hareketimde diz kapaklarıma ciddi bir zarar verebilirdi. “Delirdin mi?! Bırak!”

“Yalan söylüyorsun. Kimse onunla yakın olmak istemez—“

“Neden?! O da insan işte!”

“Zehirli bir insan,” dedi Naz, nefesi kulağımı gıdıklıyordu. “Onun hakkında söylenenleri duymuşsundur. Daha ilk günden bu kadar dibine giriyorsan bir amacının olmaması imkânsız!”

“Kendi anlayamıyor mu o zaman!” Naz, seni geberteceğim. Şu an karar verdim buna. Yoluma taş olacağına yer kabuğuna toprak olacaksın. “İçkine ilaç mı kattılar senin?! Kendine gel!”

“Şunu sakın unutma—“ Gücümü kullanmadım ama dizimdeki bacağını çözmek için bir anda avucumu boynuma dayadığı bıçağa bastırdığımda akan kanı ve acıyı hücrelerimde hissetmeme rağmen sırtını olduğu gibi duvara çarparak elinden kurtuldum.

Nefes nefese, şaşkınlıktan açılmış kocaman gözlerimle avucumdan akan kanı izlerken ona baktım. “Neyi?!”

Bir yandan nefes borusunu sıkıyordum. O enerjiden ibaretti, hareket hâlindeki atomlardan; tıpkı diğer her şey gibi. Ve her şey, benim kontrolümdeydi. Naz bu yüzden bilincini yavaş yavaş kaybediyordu.

Duvardan yavaşça kayarken eli boynuna gitti. “Sana asla—“

“Naz iyi misin?” Ve yılın en iyi kadın oyuncusu Oscar’ı… “Naz! Ne oluyor?!” Gözlerini kapamadan hemen önce ona doğru atıldım ve bedenini yakaladım. Sağlam avucumla yanağına vuruyordum, henüz tamamen gitmemişti. “Naz?! Nefes alamıyor musun?!” Marin Kalentari’ye.

Eli yana düştü.

Onu öldürebilirim, dedim kendi kendime. Yapabilirdim. Hâlâ soluk borusunu sıkıyordum, nefes alamıyordu. Bilincini kaybetmiş olsa bile. Onu burada bırakıp içeri koştursam elimdeki yarayla, ağlayarak—siktir, ağlayamam. Gözyaşım kırmızı.

Telaş içerisinde—evet, bu daha iyi. Telaş içerisinde koştursam ve ona bir şeyler olduğunu söylesem… Kalbini durdurabilirdim. Evet. Kalp krizi. Testlerden hiçbir şey çıkmazdı. Bana saldırdığı sırada yaşadığımız arbedede kalp krizi geçirip ölmüş olurdu.

Naz’ı bırakıp ayağa kalktım ve derin bir nefes alarak aynaya baktım. Gözlerim kıpkırmızıydı. Her halükârda sakinleşmeden içeri gidemezdim çünkü korkunç görünüyorlardı. Hâlâ ressamlar bu tonu istemiyorlar mı paletlerinde Niko?

“Bir şaheser,” demişti benim hakkımda, on kaplanla aynı kafese tıkıldığım gecenin sonunda. “Bu’sun sen. Bir şaheser.”

Başımı dikleştirdim, derince aldığım nefesler sonunda gözlerim yeniden ölü deniz mavisiydi. Ardından bakışlarım tuvaletin diğer ucundaki çantamın üzerinde gezindi.

Ve Naz’ın nefes almayan bedenine baktım.

“Sana asla—ne?” diye mırıldandım, cümlesinin devamını merak ediyordum. Muhtemelen bana asla güvenmeyeceğini söyleyecekti ama neden? Burnumu S’in odasında gördüğüm fotoğraf meselesine soktuğum için mi? Belki kıskanmıştı. Sonuçta değil onun odasına girmek, kapı numarasını bile bilmiyordu.

Şimdi
Sapphire, Colorado

Naz’ı öldürmüş müydüm?

Böyle aptalca, ani ve fevri bir karar almış olamazdım. Naz, Salem’in belki de en ve tek zayıf noktasıyken daha görevin başında bir bar tuvaletinde Naz’ı sırf paranoyaklığıyla başa çıkamayacağımı düşündüğüm için öldürmüş olamazdım. Ölmüş olamazdı. Sakat mı kalmıştı? Kalp krizi ya da oksijensizlik sonucu birçok komplikasyon gelişmiş olabilirdi tedavi süresince. Akademi’nin ilgilenemeyeceği bir şey değildi. Değil mi? Öyle olmalıydı. Bu şekilde yakalanmış olamazdım. Böylesine amatör davranmış olamazdım!

Açık avlunun ortasındaki çeşmenin kenarlarına tutunmuş, suyun üzerindeki yansımamı izliyordum bir süredir durulmayan zihnimle boğuşurken. Beni bilerek belirsizliğin ortasına atmışlardı. Neden dışarıda değil de hâlâ Akademi sınırları içerisindeydim? Neden bir yerde hapis tutulmuyordum ya da herkesin arzu ettiği gibi üzerimde deneyler yapılmıyordu şu an? Neden yaşıyordum hâlâ, burada, avlunun ortasında her şeyi yapabilecek ve yerle göğü birbirine katabilecek bir konumda?

Çünkü yapamazdım. Çünkü yapamayacağımı biliyorlardı.

Bana ne yapmışlardı böyle ki merdiven inerken bile nefes nefese kalıyordum, bacaklarım durmam için yalvarırcasına ağrımaya başlamışlardı ve göğsümü yırtan oksijen boğazımı çizmişti hasta bir çocuk gibi öksürüklerim arasında?

Zayıf hissediyordum. Beni yer üzerinde tutan ayaklar, bedenimi taşımak istemiyorlardı daha fazla; gözlerim bir yere fazla odaklanarak baktığımda karıncalanıyor ve sulanıyordu. Avuçlarımın arasına aldığım çeşmenin mermerini ne kadar sıkarsam sıkayım parçalayabilecekmiş gibi hissetmiyordum. Alacağım herhangi bir darbe bu zayıf vücudu öldürebilirdi; yağmurun altında ince kıyafetlerle fazla kalırsam hastalanabilir ve hatta bana bakabilecek kimsem olmazsa faranjitten ölebilecekmiş gibi hissediyordum.

Herhangi bir insan gibi hissediyordum.

Bahçedeki bir avuç insanın da yeniden başlayan yağmurun altında içeri doğru koşuşturan gölgelerini izledim sırtım çeşmenin taş duvarıyla buluştuğunda, yerin ıslak ve pis olmasına aldırmadan oturuvermiştim. “Hayır,” fısıltılarımın, avuçlarımın arasındaki sıktığım saç diplerimin hissettirdiği acıyla kendime gelmeyi ve bu kâbustan uyanmayı istiyordum; böylece yaşamaya devam edebilirdim. Yaşamak bu değildi. Olduğum kişi için kaç kez ölmüştüm ben? Laboratuvar köşelerinde kaç kez kan kusmuştum ve buzla dolu küvetlerde çığlıklar içinde uyandırılmıştım? Bu sefer ölüyorum galiba diye düşündüğüm hiçbir gece sonsuza dek sürmemişti ve eninde sonunda uyanmıştım. Ne zaman serçe parmağımı geçeceklerini düşünsem başka bir seans için saçlarımı kazımalarını izlemiştim aynanın karşısına, kan kızılı gözlerle. Her şey kırmızıydı. Kanım, terim, gözyaşlarım… Aynı salıncağı paylaştığım arkadaşlarımın uzuvları koridordaydı. Aynı gözyaşlarını akıttığım arkadaşlarımın kanlarını bir nehir gibi akıtmışlardı merdivenlerden aşağı. Dünya büzülüp de size artık yerim yok! çığlıkları atmıştı o gece üzerimize çökerken ve yüzsüzce sağ kalmıştım ben.

O gece sağ kalmıştım ve bu sabah öldürmüşlerdi beni de.

Yalnızca bedenimi de toprağa gömmek için bekliyorlardı, çürümeye yüz tutmadan hemen önce.

Öfkeli adımlarım bastığım toprağı çökertiyordu sanki ağırlıklarının altında ama gerçekte yalnızca çamurlandıklarıyla kalıyordu ayaklarımın altı. Bir çeşit terlik, bez gibi bir ayakkabının içindeydi ayaklarım; eskiden olsa bu kadar net hissetmezdim soğuğu. Bir bıçak gibi bilenmiş taşların keskinliğini. Hiçbir şeyi.

Yönetim ofisinin olduğu avluya çıktığımda öfkeden kuruyan gözlerimi Caleb’in devasa kapısına çevirdim ve sekreterinin neredeyse bir bebek konuşuyormuş gibi hissettiren “Buyrun?” sesini tamamen duymazdan gelerek ofisten içeri daldım. “Hanımefendi müsait değildiler!” diye seslenirken peşimden alelacele koşuşturuyordu— bekle.

Hanımefendi mi?

Üç metrelik camların çerçevelediği kitaplıkların arasında, bir çember şeklinde inşa edilmiş odanın ortasına dek uzanan toplantı masasının başında, topuzu oldukça büyük bir adamın kafası kadar büyük görünen bir kadın oturuyordu. Kızıl kahvesi saçları, kahverengi ceketi ve ince çerçeve gözlükleriyle oldukça sert mizaçlı fakat sakin bir kadına benziyordu; özellikle de beni kapıdan öyle şiddetli bir şekilde içeri dalarken görmesine rağmen yudumlamakta olduğu çayını aynı uyuşuklukla gözlerini bile kırpmadan yudumlayıp masaya geri bırakırken.

Karşısında oturan ise saçları tamamen koyu mora boyalı, üzerinde tüm vücudunu saran deri kıyafetler olan ve yüzündeki asi makyajla her an birinin boğazına hançerini dayamaya hazır gibi görünen genç bir kızdı. Kadının aksine kızın anında üzerime çevrilen tehditkâr bakışları neredeyse keyiften dudaklarım kıvırtacaktı.

İşlemeleri iki yüzyıl öncesinden kalma gibi görünen kapı, büyük bir gümbürtüyle savrularak duvara çarptığında ben çember odanın orta yerinde göğsüm patlayacakmışçasına öfkeli nefes alıyordum, sekreter kız ise ellerini karnının üzerinde birleştirmiş suçlu bakışlarını aşağı eğmişti. “Hanımefendi, lütfen bağışlayın. Kendisi aniden içeri daldı.”

Alayla kıstım bakışlarımı ve başımı hafifçe yana yatırdım, sinir bozucu sekreterin üzerindeydi bakışlarım. “Sesini biraz daha zorlarsan annenin rahmine geri gireceksin. Ayrıca, bu cümleyi ne kadar daha şiddet içeren bir şekilde söylemiş olabileceğimin farkında mısın? Kibarlık yapıyorum.”

Sekreter, bir yılan tarafından ısırılmış gibi ani bir irkilmeyle başını kaldırarak bana baktığında gözlerinde gördüğüm öfke değil; tanımadığım, başka bir duyguydu. Gözlerini sulandırmış ve yanaklarını kızartmıştı bu duygu. Buraya ait olmadığı belliydi. Cevap vermeyeceği de öyle.

Bu kadının da öyle. Bu yüzden sekreterle daha fazla vakit harcamadan kadına döndüm. “Caleb nerede?”

Hanımefendi deyip durdukları kadın, kaşlarını anlık bir şekilde kaldırarak duruma karşı memnuniyetsizliğini mimikleriyle dile getirdi. Başıyla sekreterine çekilmesini işaret ederken tek yaptığı sandalyesinden kalkarak kalçasını masanın kenarına yaslamak ve kollarını göğsünde birleştirmek olmuştu. Dili mi yoktu?

“Kim bu geri zekâlı?”

Ardından mor cadı konuştu. Başını bana çevirerek hayretle bakıyordu bunca zamandır, ta ki kıçını yapıştırdığı sandalyeden kalkarak üzerime doğru bir adım atma cüretini gösterene dek. Bana geri zekâlı mı demişti o?

“Dua et dilini boğazına sokup sana canlı canlı kendi etini yedirebilecek kadar gücüm yok şu an,—“ Tam ağzını başka bir hakaret için daha açıyordu ki, “Yoksa ağzını ikinci bir gereksiz cesaret kırıntısı için açıyor olmazdın. Seninle işim yok. Çık odadan.” Başımla kapıyı işaret ettim, ardından gözlerim kadının üzerine çevrildi bir kez daha. “Belli ki benim işim bu kadınla.”

“Smirna,” dedi o an kadın, mor cadı ağzını açtığı an, otoriter bir sakinlikle. Mor cadı tam karşı atağa geçiyordu ki kadının tek bir lafıyla resmen hazır ol’a geçmiş ve bakışlarını önüne çevirmişti. Smirna adı mıydı? “Görüşme talebinin acil olduğunu sabırsız ve terbiyesiz tavırlarından anlayabiliyorum Marin, fakat gördüğün üzere müsait değilim. Şimdi…” Yüzüme bakmıyordu bile, uzanıp çay fincanını almıştı bir kez daha eline ve onu yudumluyordu. “Sakince çemberi terk edeceksin. Uygun bir vaktimde görüşmeye gelmen için bildirecekler.”

Güler gibi bir öksürükle çöktü o an göğsüm, alay ediyordu benimle. Öyle olmalıydı. “Yani adımı biliyorsun, ne için burada olduğumu da… Otorite sahibi biri olduğunu görebiliyorum. Tek yapman gereken bana Caleb’ın nerede olduğunu—“

“Caleb öldü,” dediği an, kullandığı kelimeye tezat bir naiflikle, neredeyse alnımın ortasından kurşun yemişe dönmüştüm. “Hatırlamıyor musun?”

Gözlerimin ağırlaştığını hissettim bir an. Birkaç kez kırpıştırdım onları. Sanki yeterince kontrol sahibi değildim bedenim üzerinde. Gerçekten zayıftım. Kelimenin tam anlamıyla. Hayatım boyunca, hiç olmadığım bir şeydi bu. “Ne?”

Düşüncelerimi henüz zihnime sızmaya başlamışlarken kesen ses, sekreter kızın çıkarken kapattığı kapının yeniden açılırken çıkardığı gıcırtıydı. Kapı açıldı ve içeriye, ikisi de emir kulu gibi görünen birbirine benzer fiziksel özelliklere sahip iki erkek girdi. Hanımefendi denilen kadın yine tek kelime etmeden, yalnızca bakışlarıyla beni işaret ettiğinde fincanının tabağını bir eliyle, fincanını diğer eliyle tutuyor ve soğumuş gibi görünen çayını son kez yudumluyordu.

Kollarıma girerek beni odadan çıkaracaklarını hissettiğim an bana uzanan ilk eli üzerimden def etmek adına bileğinden kavrayıp sırtımı göğsüne yaslayarak başımdan atmak istedim fakat ne kadar güçsüz olduğumu bir kez daha anlamakla kalmamış, bir de kendimi bu çokbilmiş mor cadıyla hanımefendisinin gözünün önünde rezil etmiştim. Alaycı ifadeleriyle göz deviren çocuklardan savuşturmaya çalıştığım, beni tek ittirerek odanın dışına doğru ittiğinde neredeyse dizlerimin üzerinde yere kapaklanacaktım. Halbuki en son ne zaman uzuvlarım yerle bir darbe sonucu buluşmuştu hatırlamıyordum bile. Biraz daha sert itse, son seferi hatırlamama gerek kalmayacaktı da. Henüz yaşanmış olacaktı çünkü.

Beni yönetim ofisinden attıklarında pek de kalabalık olmayan avludaki tüm gözleri üzerimde hissediyordum. Caleb ölmüş müydü? Nasıl? Ne zaman?

Ellerimi saçlarıma geçirip diplerini sıkmaya başladığımda fazlasıyla delirmiş gibi hissediyordum. Çileden çıkmak üzereydim. Başım ağrıyordu. Her yerim ağrıyordu. Alışkın olmadığım şeylerdi bunlar. Ne yapmalıydım? Ne yapmam gerekiyordu ki? Zaten sonsuzluk uykusu gibi bir şeyden uyanmıştım, öyleyse yorgun bile olamazdım!

Yüzümü parçalarcasına ovaladığım saniyelerin sonunda, avlunun ortasında birazdan kendini asacak potansiyelde bir deli gibi göründüğümün ve fazla fikkat çektiğimin farkına vararak koşar adımlarla bahçeye çıktım. Lanet olası yağmur her yeri ıslatmıştı ve ayaklarım üşümüş, acıyorlardı. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Hangi mevsimde olduğumuzu bilmiyordum. Buraya ait değildim ve bildiğim tek şey buydu. Benden kimliğimi çalmışlardı ve kapılar üzerime kapanıyordu.

Salem.

Odası. Neredeydi? Hangi binada?

Şaşkınca etrafımda bir iki tur dönerek yolumu bulmaya çalıştığım sırada, avlunun arka bahçeye çıkan taşlı yolu dikkatimi çekti. Daha önce bu taşların üzerinden aşağı inen yolu takip ettiğime yemin edebilirdim fakat hatırlayamıyordum.

Diken üstünde, yerle gök üzerime geliyormuş gibi hissettiğim dakikalarda daha fazla beklemeden taşlı yola doğru ilerlemeye başladığımda ayak tabanlarıma batan keskin taşları hissetmemeye başlamıştım artık. Bir taş yoldan diğerine koşar adımlar atıyor, etrafta ilginç bakışlar atacak insanların varlığının ormanın içine ilerledikçe kaybolduğunu fark ediyordum.

Bir süre sonra koşmaya başladım.

Beni takip eden hiç kimse, peşimde hiçbir şey yoktu ama kuru dallar ve keskin taşların üzerinde var gücümle koşuyor, koşuyor ve koşuyordum sadece. Daha önce böylesine koştuğum zamanlar olmuştu, koşmak bana her zaman hayattaymış gibi hissettirirdi çünkü kalbimin atışlarını ancak o zaman duyabiliyordum. Bir başkasınınkini o zavallı göğsünde sıkıştırıp büzüştürebilecek güce sahip birinin kendi kalbinin varlığına yalnızca göğüs kafesinden kopup önüne düşecekmiş gibi hissettiği zamanlarda inanması gülünç bir durumdu.

Belli ki artık değil.

Ayağıma takılan uzun ve ağır bir dal, beni koşuşumun hararetiyle metrelerce ileriye savurduğunda bedenimin çatırdayan ölü yapraklar arasında yuvarlanışını dışarıdan bir gözmüş gibi izledim; yalnızca izleyebildim, durdurabilecek gücüm yoktu. Sanki tüm gücümü deli danalar gibi ormanda koşarken harcamıştım. Bu orman nereye uzanıyordu? O kibirli kadın, enstitüden kaçmamdan korkmuyor muydu?

Kaçıp ne yapacaktım? Niko’nun yanına eli boş dönerek ona neyi kanıtlamış olacaktım?

Kolumun üzerinde durduğumda, kendimi sırtüstü düşmeye zorladım ve saçlarımı çektim yüzümün üzerinden. Yukarıda, metrelerce göğe uzanan ağaçların dalları vahşice sallanıyordu rüzgârda. Ben sakince nefes almaya çalışıyordum. Ormanın uğultusu kulaklarımdaydı.

Artık işe yaramazdım.

Niko beni gördüğü yerde parçalara ayırır ve cesedimden geriye kalanları bir uçurumdan denize savururdu. Dua bile okumazdı ardımdan. Bozulan, tamir edilemez hasarlar alan ve işi biten silahlarına bunu yapıyordu.

Yani Akademi, beni savunmasız bir sivil hâline getirmemişti; öldürmüştü beni.

Ama dramatik olmaya gerek yoktu; onlar ne yaptıklarını çok iyi biliyorlardı ve ben de işlerin bu şekilde sonuçlanacağını bilerek çıkmıştım zaten yola.

Havanın kararmaya başladığını ve vücudumun buz tuttuğunu fark ettiğim dakikaların birinde doğrulup kalkabildiğimde, üzerimi silkeledim ve biraz ileride, ağaçların arasından görünen iki katlı taş eve doğru yürümeye başladım. Ev tamamen açık alandaydı ve bir bahçesi yoktu, o kadar korunaksız ama bir o kadar da korku filmlerinden fırlamış gibi görünüyordu ki buralardan geçen herhangi birinin kapısını çalmaya cüret edeceğini sanmıyordum. Kaldı ki hâlâ Akademi sınırları içinde olduğumuzu düşünürsek, bu evin birine ait olduğunu ve Akademi’den de kimsenin bir başkasının evine dalacağını sanmıyordum… Ben hariç.

Ama fütursuzca ilerleyen adımlarım evin kapısına yaklaşmayadursun, uzaklardan hareketlenen bir karaltının hareketini anında hissettim ve refleks olarak evin hemen yanındaki büyük meşe ağacının dalına tutunarak bacaklarımı yukarı çektim ve en kalın dala tırmandım. Güçsüz olabilirdim ama esnekliğimden ve vücut kontrolümden pek bir şey kaybetmemiştim, yalnızca nefes nefese kalmıştım ve bayılacak gibi hissediyordum; ağzımda kendi kanımın metalik tadı vardı.

Bir panter.

Siyah bir panter, ağaca oldukça acelesiz adımlarla yaklaştığı sırada tehlikeli bakışlarını kaldırdı ve benimle resmen göz teması kurdu o an. O kadar büyük, o kadar siyah, o kadar tehditkâr görünüyordu ki aklıma Salem’i getirmeden edememiştim; göğsümde atan kalp sanki koca bir maraton koşmuşum gibi titretiyordu kemiklerimi korkudan. Bekle. Ne? Korkudan mı?

Panter bir patisini, ki pati demeye bin şahit ister, ağacın gövdesine yasladığında tırmanmak için ağacı gözleriyle ölçtüğünü anladım. O an tırmanırken boynumu çizdiğimden göğsümden aşağı akan kan damlalarını görmüş, ne kadar kolay yara alabildiğime bir kez daha hayret ediyordum; üstelik acıyordu da. Sanırsam çenemden aşağı tüm boynumu çizmişti dallar ve ellerim de kan revan içindeydi.

Taş eve başımı çevirdim bir kez daha; eğer biraz daha yukarıdaki dallara çıkabilirsem ve beni kopmadan taşıyabilirseler çatıya çıkabilir ve camlardan birini patlatarak içeri girebilirdim. Benimle aynı anda panter de ağaca tırmanmaya karar verir ve peşimden çatıya çıkarsa da, muhtemelen ölüm fermanımı imzalamış olurdum.

Burası Salem Pardis’in eviydi.

Pardis. Soyismi cennet, cennet bahçesi anlamına geliyordu ama cehennemde doğduğuna yemin edebilirdim. Hele bir de evinin etrafında dolaşan bir panterle… Akademi, sınırları içerisinde vahşi hayvanların yaşamasına ne zamandan beri izin veriyordu? Büyüklüğü sebebiyle hayvanların doğal yaşam alanlarını işgal ettiği bir gerçekti ama yine de bir ayı ve ailesinin öylece etrafta dolaşmalarına izin vereceklerini sanmıyordum…

Bu onun işi olmalıydı.

Panterin, dişlerini göstererek bana salyasını akıttığını gördüğüm an üstümdeki dallardan birine tutunarak biraz daha yukarı çıktım; panter de o sırada biraz geri çekiliyordu. Muhtemelen tırmanacaktı.

İçimi kaplayan, hareketlerimi güçsüzleştiren ve zihnimi bulandıran bu korkuyla başa çıkamıyordum. Onca yıl eziyetini çektiğim zihin, mental sağlığa yönelik endurasyon egzersizleri… Hepsi gitmişti. Beni resmen çırılçıplak soymuş ve sokağa atmışlardı bir paçavra gibi. Bu yüzden beni hapsetmemişlerdi, bu yüzden öldürmemişlerdi… Çünkü gerek yoktu.

Yeterince yukarı tırmanabildiğimde artık vücudumdaki sıyrıkların acılarını hissetmiyordum çünkü her yerdelerdi. Çatıya atlayabilmek için ucuna dek gitmem gereken dal fazla ince ve güçdüzdü, beni taşımazdı. Bu yüzden kendimi kelimenin tam anlamıyla pencerenin önündeki kiremitlerin üzerine atmam gerekiyordu ki kurtulabileyim, aynı zamanda yuvarlanıp düşmemem de gerekiyordu tabii ama tutunabileceğim bir yer yoktu kiremitlerden başka. Onların da ne kadar kolay sökülebildiğini biliyordum…

Kaç kiloydum ki gerçi? Disiplinli bir rutinle vücudumda inşa ettiğim kas kütlesinin parçasını hissetmiyordum çünkü artık. Eskiden yurmuğumu geçirdiğimde içine göçen duvar, muhtemelen artık kolumu komple omzumdan itibaren kırar ve beni acıdan süründürürdü.

Ancak panterin sıçrama sesini duyduğum an, daha fazla düşünmeye fırsatım kalmadığından biraz daha yukarı uzanıp ayaklarımla kendimi ağacın gövdesinden iterek bir gülle gibi fırlattım pencereye doğru. Tutunmayı bıraktığım an bacaklarımı kendime çekip kollarımla başımı koruyarak hızla pencerenin camına çarpmış, cam büyük bir gürültüyle parçalara ayrılırken ben düştüğüm odanın içinde duvara çarpana dek cam kırıklarıyla yuvarlanmıştım.

Acı içinde inledim başımın üzerinden kollarımı kaldırırken. Henüz kalkacak gücüm yoktu. Göz ucuyla pencereye baktığımda, panterin kırdığı için sesi tüm ormanda ve evde yankılanan ağaç dalının üzerinden düşüşünü gördüm; muhtemelen iyi olacaktı. Benden güçlü ve çok da sağlıklıydı. Bu hâldeyken, hangi hadle kendimin değil bir bir panterin sağlığını düşünüyordum ben de bilmiyordum gerçi ama alışkındım işte; bana bir şey olmazdı çünkü bu zamana kadar. Artık öyle değildi. Bana çok şey olmuştu ve ölmek üzere olduğuma yemin edebilirdim.

Ne zaman bilincimi kaybettiğimi fark etmemiş olsam da, panter tehlikesini atlattığımda emin olduğum an gözlerimin kaydığını hissetmiştim. Uyandığımda hava kararmıştı ve boğazım şişmişti, oldukça soğuktu.

Nereden geldiğini bile anlayamadığım çünkü bütün vücudumun acıdığını ve ağrıdığını düşündüğüm dakikalarda ayılmaya çalışarak doğrulduğumda, bir gülle gibi kendimi fırlattığım odanın aslında yatak odası olduğunu anlamam pek de uzun sürmedi. Yalnızca fazla sade ve büyük bir odaydı. Burada mı uyuyordu? Ben daha çok, tabutta ya da mağada falan uyuduğunu düşündüğümü hatırlıyordum nedense…

Çift kişilik demenin hakaret sayılacağı kadar büyük, alçak, oldukça yumuşak görünen gece mavisi saten çarşaflarıyla devasa bir yatak vardı odanın köşesinde. Tahta bir komodin ve gece lambası. Bu kadar. Başka hiçbir şey yoktu.

Odanın içinde üç kapı daha olduğunu fark ettiğim sırada iç güdülerime güvenerek koridora çıkacağını düşündüğüm kapıyı açtım ancak beni büyük bir banyo karşıladı; devasa camdan duvarın önünde bir küvet, bir köşede lavabo ve duşakabin vardı burada da. Bu adam çamaşırlarını nerede yıkıyordu? Kirlilerini nerede topluyordu mesela? Bu evin bu kadar temiz ve düzenli olmasının sebebi neydi?

Her ne kadar etrafta bu evin ona ait olduğuna dair kesin bir kanıt görünmese de, bu evin ona ait olduğunu biliyordum çünkü pek az kişinin Sapphire arazisine ev inşasına izin verilirdi ve Salem, Colorado’daki tek kişiydi. Fazla özgürlüğü vardı.

Lavabonun önünde, duvara monte edilmiş devasa aynayı gözardı ederek doğrudan küvete ilerledim; tıpası üzerindeydi. Musluğu açıp sıcak suya getirdikten sonra üzerimdeki hiçbir şeyi çıkarmadan küvetin iki yanından da tutunarak kendimi kaynar suyun merhametininin ortasına oturttuğumda tek istediğim bir dal sigaraydı ama burada sigaradansa panter bulmak daha kolaydı. Ha ha ha. Espri.

Bok gibi bir espriydi. Herhangi bir insana dönüştüğümün en büyük kanıtıydı hatta.

Diğer ajanlarla ve Akademi’yle aramda ne geçtiğini öğrenmek için hayatta kalmam gerekiyordu, her şeyden önce Niko’nun tüm bunlardan haberi var mıydı öğrenmeliydim. Eğer yoksa, karşısına çıkarsam, bendeki değişikliği fark ettiği an kafama sıkmamasının imkânı yoktu; Artem mirası için artık işe yaramaz hâldeydim ve çok şey biliyordum. Hâlâ çenemi kapalı tuttuğuma inansa bile çok zayıf olduğumdan ve gelecekte yakalanıp işkenceyle konuşma ihtimalim olduğundan muhtemelen yine kafama sıkardı. Kafama sıkmayacağı tek ihtimal bir şekilde eski hâlime döndüğüm versiyonumdu ama içten içe bunun imkânsız olduğunu artık biliyordum.

Artık.

Sıyrıklar içinde mezarımmış gibi oturduğum bu küvetin içinde, kaynar su kesiklerimi yakarken ve son bir şans için yalvarırken gözlerim tavanın üzerinde Tanrı’ya, eğer orada bir yerlerdeyse hâlâ ve dinliyorsa beni… Ama yoktu. Biliyordum. Herkesi dinliyorsa bile beni dinlemiyordu. Ana rahmine bile düşmemiştim ben… Bildiğim tek şeydi terk edilmek. Kimsesizlik. Hiçlik. Yokluk. Yalnızlık.

Boom. Bir silah bulup çenemin altına dayasam tetiği çekebilecek kadar cesur muydum? Hedefi olmayan her asker namluyu düşmanlarından kendine doğrulturdu. O günün geleceğini bilerek çıkardı yola. Ben o yolun üzerinde şimdi, felç düşmüştüm. Yapabileceğim hiçbir şey olmadığı gerçeğiyle yüzleşmeli ve ölmeliydim, mezarım hazırdı ne de olsa.

Ama Naz’ı öldürüp öldürmediğim, Caleb’a ne olduğu ve nasıl ifşa olduğumu o kadar merak ediyordum ki kendimi bu kaynar suda boğabileceğimi düşünmüyordum. Merak, en insancıl duyguydu ve kahretsin ki ben merakıma yenik düşünüyordum.

Kaynar suyun taşmaya başladığı sırada gömüldüğüm küvette çok da hareket etmeden uzanıp suyu kapadım ve bir süre gözlerimi kapatarak dinlenmeyi umdum. Gücümü bu şekilde geri kazanabilmeyi çok isterdim ama yalnızca ebedï uyku bana yeniden doğarak başka bir bedende gücümü kazandırabilecek gibiydi. Çenemi sıkıyor, yumruklarımda biriken öfkeden ellerimin kırılacağını düşünüyordum ama hayat işte, en beklenmedik anda en beklemediğiniz hediyeyi veriyordu size; şaşırmamalıydım aslında.

Herhangi bir mahalledeki herhangi bir çocuk olarak doğmayı ister miydim diye düşünmemiştim daha önce. Birinin çocuğu olarak, kendinden büyük bok beziyle etrafta koşturarak dizlerini yara eden ve kendi başına yemesi öğretilirken kaşığı ağzı dışında yüzünde her yere götüren küçük bir canavar… Bebekler ağlardı. 507 doğduğundan beri hiç ağlamamıştı. Bana ağlamak öğretilmemişti ve kimseden de görmediğim gibi, taklit etmemiştim ben de; gözlerim ele verse de acıyı, kimsenin kulakları duymamış ve duymayacaktı acımı.

Hayatımı dramatize etmeye çalışmadığımın farkındaydım, bu yüzden kendime kızmayacaktım. Hayatım boyunca başıma geleni bir an önce algılayıp kabul etmeye odaklanmış ve yoluma devam etmenin bir yolunu bulmuştum, ne vardı yani birazdan ölecekmiş gibi hissediyorduysam? Kendim son vermediğim sürece hayatıma, yaşayacaktım işte. Bunun en büyük kanıtı beni ele geçirmelerine rağmen son nefesimi küstahça bana bağışlayan Akademi’ydi. Kimse ölümüm kendi elinden olsun istemiyordu.

Yaşamana da izin vermiyorlar ama.

Göz kapaklarım, vücuduma çöken yorgunluğun bir emaresi gibi bir tembellikle açıldı o an; nadiren, kafamın arkasında güçsüzce ve tüm acizliğiyle fısıldayan o sesi duymuştum çünkü uzun zaman sonra. Buradan def olup kendimi yeni bir görevin peşinde başka bir kıtada bulamazdım ama artık kafamı dağıtmak için; belediye binalarını patlatamaz ve insanları öldüremezdim. Zaiyat her zaman olurdu, zaten benim de sivillerin canını düşünecek bir vicdanım yoktu; sadece… gücüm de yoktu artık. Kendimi korumak için bile. Açıkta ve savunmasızdım. En büyük düşmanımın evinde, küvetinde; dışarıda beni parçalamak için evin etrafında dört dolandığını hissettiğim 200 kiloluk bir panterle birlikte hem de…

Çok geçmemişti ki banyo kapısının aralandığını fark ettim, temkinli bir el sarılmıştı kapının diğer tarafındaki koluna; esmer, kaslı bir erkeğin kolunu gördüm önce. Hayır, hayır— botlarını. Ormanda bir süre yürüdüğünü düşündüğüm botları bir şekilde temiz kalabilmişti ve siyah bir pantolon vardı üzerinde. Belki de buraya kadar arabasıyla gelmişti, ne de olsa Akademi istediğini yapmasına göz yumuyordu. Kemer. Ardından kemere takıldı gözlerim; bir şimşek gibi gözlerimin önünde parladı anılar ve kaynar suyun içinde titrediğini hissettim kemiklerimin.

Salem her zamanki siyah tişörtlerinden giyiyordu ve yüzüne baktığımda, ne kadar öfkeli göründüğünü bir süre fark edemedim. Aslında sıkılmış çenesinden, çatılmış kaşlarından ve bir çizgi hâlini almış dudaklarından bir ipucu edinmem gerekirdi ama tek yapabildiğim dalgalanmış koyu kahve saçlarına dalmaktı. Yüzünü böyle karşımda, capcanlı gördüğümde bile hiçbir şey hatırlamıyorsam eğer kesinlikle sıçtığımın resmiydi bu, çünkü buralardaki birinden öğrenmek istediğim neyi öğrenebilirdim ki? Kimse bana bir şey söylemezdi. Bir hayalet gibiydim bahçede, kimsenin gözleri bile üzerime değmemişti… Emir aldıklarından böylelerdi. Onlara beni görmezden ve duymazdan gelmeleri emredilmişti.

Burası bir yolunu bulup kaçıp gitmem gereken bir tımarhaneydi.

Yeşile kaçan ela rengi gözleri, kalan tüm ruhumu emermişçesine bana bakmaya başladığında nihayet banyonun orta yerinde dikiliyordu artık. Bense kafamı yasladığım küvet mermerinden kaldırmaya bile tenezzül etmemiş, baygın bakışlarımla onu izliyordum.

“Magnus’u öfkelendirmişsin,” diye homurdandı ardından oldukça tok sesiyle.

Hah. Bu nasıl bir suçlamaydı? Şu hâlimle panterine zarar verebileceğimi mi düşünmüştü ya da hayvanın psikolojik stabilitesi benim canımdan daha mı değerliydi gerçekten?

Sağ ayağımı kaldırıp ağaca tırmanırken parçalanmış eşofmanımdan geriye kalanları gösterdim, kabuk bağlamaya yüz tutmuş yaralarım artık kanamıyordu. “Kedin ağzıma sıçtı.”

Kollarını göğsünde birleştirdi Salem, her hareketinde üzerinden yayılan kokuyu alıyordum. Bu koku tanıdıktı en azından, daha önce birçok kez aldığımı biliyordum. Rahatsız bakışlarını bacağımdan yüzüme çevirdi yeniden. “Ne halt yediğini zannediyorsun sen burada?”

“Banyo yapıyorum gördüğün üzere. Sabunu uzatır mısın?” Suyun içinden elimi çıkarıp işaret parmağımla lavabonun altındaki dolabı gösterdim. “Şurada falandır herhâlde… Gerçi sen daha iyi bilirsin.”

“Kalk şuradan…” Salem başıyla dışarıyı işaret etti. “Def ol git.”

“Ne kadar da misafirperversin,” diye yanıtladım onu bakışlarımı tavana çevirip küvette rahatlarken. “En son kontrol ettiğimde gidecek bir yerim yoktu.”

“Yurttaki odanın kullanımına açık olduğuna eminim.”

“Yurttaki odada küvet yok.”

“Küvetin umrunda olmadığını biliyorum Marin. Başka bir şey için buradasın.” Kelimeleri bastırarak söylemişti, sabrını sınıyordum sanırsam. İyi. “Ne istiyorsun?”

Bakışlarım yavaşça tavandan, ona doğru kaydılar o an. İstediğim şeyin cevabının onda olduğunu sanmıyordum eğer bütün resmen şöyle bir bakarsak, aslında mümkün olduğunu bile düşünmüyordum ama ihtimaller üzerinden iş yapmazdım. Bir şeye inanırsam, sonuna kadar savaşırdım. Her şeyime mâl olsa bile. Görüldüğü üzere.

“Üzerindekileri çıkarıp benimle küvete girmeni ve gevşemeni istiyorum, senin için suyu bile ısıttım,” diye mırıldandım oldukça ciddi olduğumu belirtir bir tavırla. Dalga geçtiğimi düşünecekti. Dalga geçiyordum da aslında. Sapphire’in Gözbebeği, Muhteşem Salem Pardis eğer bilseydi, eğer daha önce kimseyle sevişmediğimi bilseydi ve daha önceleri de yaptığıma kalıbımı basabileceğim bu şakaları bir gün ciddiye alıp gerçeği öğrenseydi yüzü nasıl bir şekil alırdı acaba?

“İlla dışarı mı atılman lazım?”

“Sigaran var mı?”

Bunu beklemiyormuş gibi dilini alt dudağında gezdirirken gözlerini devirdi, seslice bir nefes verdi ve elini dağınık saçlarından geçirdi. Bazen gerçekten fazla yakışıklı geliyordu gözüme. Bekle. Hormonlar? “Marin—“

“Durumum göz önüne alındığında sigara içmeyi hak ettiğimi düşünüyorum,” diye mırıldandım lafını bölerek, suyun içinde kıpraşıp doğrulurken. Küvetin içinde, ona dönük bir şekilde oturmuştum şimdi de ve ıslanan saçlarımın suyunu sıkıyordum. “Gerçi yine durumum göz önüne alındığında, tek bir dalıyla bile akciğer kanseri olup üç gün içinde ölebilecekmiş gibi de hissediyorum… Durumumu göz önüne alsak mı aslında pek bilemedim.”

“Durumunu da alıp odana siktir olup giderek istediğin şekillerde göz önüne alabilirsin, bu saçmalığı çekmeyeceğim,” dediğinde ettiği küfrü resmen göğsümde hissettirmişti. Dolabı açıp içinden bir havlu fırlattı küvetin önüne doğru, ardından işaret parmağıyla gösterdi. “Kurulan ve def ol. On dakikan var. Sigara falan da yok.”

Bakışlarımı aşağıya, kanım yüzünden kızıllaşmış suya çevirdim birkaç saniyeliğine ve sütyen takmadığım için beyaz atletimin altında belirginleşmiş göğüslerimle bakıştım. Neden bilmiyordum ama bu herifin her konuşmasında biraz daha sıcaklıyordum ve bunun kaynar suyla dolu bir küvette oturuyor oluşumla alakasının olmadığını hissediyordum. Belki de buydu. Herhangi bir insana dönüşmekle beraber, uçkuruna sahip çıkamayacak kadar aptallaşmıştım da ve artık iki bacak aramdaki organ tarafından yönetilecektim. Hayır. Şimdi gidip dolu bir silah bulmalı ve çenemin altına dayadığım gibi—

“Marin—“

Salem’in bana doğru yaklaştığını görmedim bile. Koluma uzandığını ve beni zorla kaldırmak üzere olduğunu fark ettiğim an yalnızca, bir dürtüyle hızlıca kalktım küvetten ve sular omzumdan aşağı dökülürken çatık kaşlarımın arasından baktım Salem’e. Bu adamı tanımıyordum. Birlikte ne kadar zaman geçirmiştik bilmiyordum ama nihayetinde ona yakalanarak Akademi’ye teslim edildiğimi anlamamak için aptal olmak gerekirdi. Babamı öldürmüştü. Beni de öyle.

Bir saniyeliğine bakışları üzerimden şakırdayarak damlayan sulara çevrildi, küvetin suyuna baktı sanki bıçaklanmışımcasına kızıllaşmış olan; ardından bakışları göğsüme çevrildi, sertleşen göğüs uçlarıma ve boynumdaki çiziklere… Gözlerinin yumuşamadığını biliyordum ama farklı bir yoğunlukla tenimdeki çiziklerin üzerinde geziniyordu ve bir dokunuş olduğunu bile düşündürmeyen elinin tersiyle çenemi hafifçe yukarı iterek çiziklerin enseme doğru gidiş yolunu izleyişi, sanki mahrem bir şey yapıyormuş gibi hissettiriyordu. Dudaklarımı aralayarak derin bir nefes almam gerekmişti.

Ardından ne yaptığını fark etmiş gibi elini çekti ve boğazını temizledi. Bir şey söyleyeceğini sandığım saniyelerde beni şaşkına uğratarak arkasını dönmüş ve banyo kapısını çarparak banyodan çıkmıştı. Ne?

Bir adım attım küvetten dışarı, karnıma giren sancıyla bükülüp küvetin kenarına tutunmak zorunda kalmıştım ama başarılı bir şekilde diğer ayağımı da dışarı attıktan sonra az önce çıkarıp önüme attığı havluyu yok sayarak kapıya yöneldim ve peşinden ilerledim. Oda berbat bir hâldeydi çünkü pencere camını kırarak içeride yuvarlanmıştım, sanki arbede çıkmış gibi kan izleri vardı parkelerde. Salem burada değildi.

Kapalı olan diğer iki kapıdan birini açtığım an loş ışıklandırılmalı, geniş bir giyinme odası beni karşıladığında hiç beklemeden şansımı diğer kapıdan yana denedim ve nihayetinde kendimi koridora atabildim. “Nereye gittin?!” diye bağırdım sesim yankı yaparken merdiven boşluğunda. Etraf karanlıktı ama aşağıdan gelen ışık hüzmesini görebiliyordum.

Trabzanlardan tutunarak merdivenlerden dikkatle aşağı indim. Buradan aşağı tek ayak üstünde atlayabiliyor olmam gerekirken iki büklüm ancak adım atabiliyordum. Soyulmuş gibi hissediyordum. Beni acılar içinde kazandığım tüm gücümden soymuşlardı. Beni acılar içinde büyütmüş ve sonra öl demişlerdi sanki. Belki de kıyamet koparmalıydım… Kafamı duvarlara vurmak, çığlıklar içinde tüm kampüsü ayağa kaldırmak, her yere saldırmak istiyordum. Belki aktif bir intihar olurdu bu ama umrumda değildi, en azından sakinleşmeye çalışarak tüm bu acıyı çekmezdim.

Ama sakinleşmeliydim. Tüm bu öfkemin sebebinin yaralı ceylan gibi hissediyor oluşum olduğunun, öfkenin bana hiçbir yararı olmayacağının farkındaydım; yaşanan hiçbir şeyin acısını kimseden çıkarabilecek bir hâlim yoktu.

Salem’i devasa mutfağında, eli orta tezgâha dayalı bir bardak su içerken bulduğumda mutfağın girişinde üzerimden sular akarak dikiliyordum. “Güzel,” dedi bardağı bir kenara bırakıp doğrudan üzerime yürümeye başladığında. “Kendi başına aşağı inebilmişsin.” Ardından yanımdan geçip giderken kolumdan kavradığı gibi beni de kendiyle birlikte sürüklemeye başladı. Kapıya ilerliyordu. Beni dışarı atacaktı.

“Bırak kolumu!” diye bağırdım tüm gücümle kendimi geri çekmeye, kolumu ondan kurtarmaya çalışırken; eğer kendi gücümde olsaydım ve tüm bu baş ağrım yakamı bıraksaydı tüm o kas kütlesinin altında atan kalbini saniyeler içinde patlatırdım ama artık kolumu bile tutuşundan kurtaramıyordum. Acınası bir hâldeydim.

“Yanlış kararlar almak konusunda usta olduğunu artık hepimiz bildiğimize göre, yurt odana yürürken belki başka bir yanlış karar almaktan daha kendini kurtaracak vaktin olur,” cümlesine noktayı koyana dek çoktan kapıyı açmış ve beni dışarı ittirmişti bile. “İyi düşün,” dedi ardından ve kapıyı tam üzerine atılacağım sırada suratıma kapattı.

Yumruklarım havalanıp kapının sert yüzeyle buluştu o an. “Bunu bana yapamazsın!” diye bağırdım tüm sesim ormanda yankılanırken. “Bana açıklama borçlusun! Bana her şeyi anlatmak zorundasın!” Ellerimin kenarları acıyordu kapıyı yumruklamaktan. Ne yaşıyordum bilmiyordum o an ama birçok şeyi aynı anda hissediyor, kendime hakim olamıyordum. “Beni mahvettiniz! Beni yok ettiniz! Bir paçavra gibi fırlattınız işiniz bittiğinde! Hayatım boyunca size çalıştım ben!” Ayakkabılarımı hangi noktada kaybettiğimi bilmiyordum ama tam kapıya tekme atacağım sırada ne kadar canımın acıyacağını düşünerek vazgeçtim. Onun yerine avuçlarım kapıya yaslandı, nefes almak için eğildim ve başımı da eğdim biraz. Yüzümde hissettiğim sıcaklık gözyaşları mıydı?

Tüm o yolu bu karanlıkta ve soğukta geri yürüyemezdim, şimdiden hastalandığımı hissediyordum. Muhtemelen yarı yolda bayılıp soğuktan ölürdüm, tabii eğer Salem’in panteri ecelimden önce beni bulmaya karar vermezse… İşte o zaman muhtemelen yemek olurdum çünkü hayvanın midesine.

Burnumu çektim başımı kaldırıp etrafı taramaya çalışırken. Burada bir yerlerde olmalıydı o lanet hayvan. Salem onu besliyor olmalıydı, böylece sadakatini kazanmıştı. Eğer bir gün yeterince aç bırakırsa belki onu yerdi.

Hayal kuruyordum. Salem, vahşi bir panteri öldürebilecek kapasitede bir askerdi. Bir zamanlar ben de öyleydim. Kılımı kıpırdatmama bile gerek kalmazdı hatta, panter acılar içinde yere yığılır ve dakikalar içinde ölürdü. Kimse dokunamazdı bana. Hiç kimse.

Bir zamanlar, aklıma kazınan “Kimse dokunamaz sana. Hiç kimse,” sözleri yankılandı Peder’in, zihnimin bulanık sahnesinde. Perdeler kapalıydı ve sahne arkasında birlikteydik, yalnızca ikimiz vardık. Beni hiçbir zaman insanlara göstermeyecekti. Hiçbir zaman spot ışıklarının altında olmayacaktım ben. Bir günâh gibi gizleyecekti tüm gözlerden, kimsenin şüphesi bile düşmeyecekti akıllarına bana dair. Örgütün en pahabiçilmez silahıydım ben ve değerimi kanıtladığımda beni kabul edeceklerdi. Sadece söylenileni yapmalıydım. Böylece gün ışığını görebilecektim diğer herkes gibi.

Gün ışığını gördüğüm gün, ölüm fermanımın imzalandığı gündü konsey tarafından.

Bir kere ölmemiştim ki ben şimdi güçten kuvvetten düştüm diye gömüleyim… Bu ilk değildi. Son da olmayacaktı.

Başka biri olsa muhtemelen geldiği yoldan hızla yürüyerek gece soğuğu iyice bastırmadan odasına dönmeyi denerdi. Bense evin etrafından dolanarak panterin dalını kırdığı ağacın uzanabildiğim ilk koluna asıldım ve kendimi kalan tüm güç kırıntılarımla yukarı taşıyarak bir kez daha çatıya atladım. Karnımdaki sancı, ayaklarımı kesen cam parçaları ya da kurumaya yüz tutmuş yaralarım umrumda değildi patlattığım pencereden içeri girerken. İlerledim, ilerlerken üzerimdeki kirli ve ıslak kıyafetlerden kurtuldum; yatağın üzerindeki örtüyü kaldırdım, içine girdim ve başımı yastığa yaslayarak üzerimi örttüm gözlerimi kapatmadan hemen önce. Bu gece burada uyuyacaktım.

Yorumlar

1. TANRININ ÜFLEDİĞİ NEFES

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.