dinle küçük canavar,
sensin masalların acımasız celladı
canını yakan ne kurt, ne kuzu,
ne prens ne de avcı
gazabından sağ kurtulamadı.
6. KRALSIZ TOPRAKLARIN SOYTARISI
Bir yere gidiyordu. Yine.
Takip edersem bileceği bir yere.
Avluda, antrenmanlarına koşuşturan insanların arasından kimseye dokunmadan, yalnızca yürüyerek kendine açtığı yol nereye gittiğini ele veriyordu aslında; otoparka gidiyordu, akademi sınırlarından dışarı çıkacaktı. Striptizci aşkına mı gidiyordu yine? Ona o kadınla ne ilgisi olduğunu sormamıştım bile. Belki de fazla kıskanç bir gözle bakıyordum, at gözlüklerimi kaldırsam yeterdi; o kadınla ilişkisi yalnızca bilgi alışverişi üzerine bile olabilirdi. Bilgi tacirlerini duymuştum. Çok farklı lokasyonlarda, beklenmedik kimliklerde olabiliyorlardı ve ödeme olarak paranı kabul etmiyor, bilgiye bilgi takas ediyorlardı.
Onları bulmak, bir anlaşma yapmak neredeyse imkânsızdı; kâle alacakları biri olmanız gerekiyordu öncelikle. Kimliklerini ifşa etmeye değer ve bu sırrı mezara götürebilecekleri biri birlikte…
Hemen önümdeki alçak taş duvarın üzerine konulan, üzerinde dumanı tüten sıcak kahve dikkatimi dağıtmasaydı o an; her şeyi siktir ederek peşinden otoparka koşturacak ve motorsikletime atlayıp onu o karadeliğe kadar takip edecektim ama kahveyi gördüğüm an Naz’ın akıllara kazınmaması imkânsız olan o ağır parfümü de burnuma çalındı.
“Sana kahve getirdim,” dedi tok bir sesle, Naz. Hemen yanımda duruyordu. Üzerinde her zamanki deri kıyafetleri vardı ve elinde de bir kupa kahve. “Barış imzalamak istediğim için yapıyorum bunu. En son her gün görmek zorunda kaldığım bir kızla soğuk savaşa girdiğimde…”
“Ne kadar alçak gönüllüsün.” Uzanıp kupayı aldım, ardından bir yudum içtim. Piyasadaki çoğu zehir ve ilaca karşı bağışıklığım olduğundan, biri tarafından irademin elimden alınmasından korkmuyordum yoksa Naz’ın beni zehirlemek isteyeceği aklıma gelmemiş değildi. “Her gün görmek zorunda kaldığım derken neyi kast ettin? Yalnızca bir kez birlikte göreve çıktık.”
“Ama buraya geldiğinden beri seni görmediğim bir gün olmadı,” diye mırıldandı kaşlarını anlık bir şekilde kaldırıp seslice nefes verirken, bundan memnun olmadığı ne belliydi. Bir adım daha ileri atmış, Salem’in avluda ilerleyen sırtına geçirmişti kara gözlerini şimdi. Sesindeki iğneleme ne zaman konuşsa, vücudumdaki tüyleri ayağa kaldırıyordu. İçler ürpertici bir enerjisi vardı Naz’ın. “En son bu olduğunda…” Omzunun üzerinden yavaşça çevirdi başını bana, şöyle bir baştan aşağı süzdü. “Neyse. Kimseyle aramda bana kin ve öfke güdeceği bir mesele kalsın istemiyorum.”
“Bilemiyorum Naz, belki ilk günlerinde tuvalet kabininden çıktıkları gibi keskin bıçağını boğazlarına dayamazsan bir şansınız olabilir.”
Tadı kaçmışçasına bir bakış attı bana. “Bu, çok geç olduğu anlamına mı geliyor artık?”
Neredeyse gülecektim. Yerine, seslice bir nefes çektim ciğerlerime ve dudaklarımı ıslattım. Tadı asıl şimdi kaçacaktı. “Ne sıklıkla gidiyorsun?”
Naz’ın tüm vücudu taş kesildi bir an. Koyu bir rujla renklendirdiği dudaklarına götürdüğü kupa havada asılı kaldı, atıştıran yağmuru izleyen bakışları da öyle. “Neyden bahsediyorsun sen?”
“Terapi gördüğünü biliyorum. Dr. Luca mı bakıyor?” Kahvenin tadı bok gibiydi çünkü Naz’ın damak tadı beş yaşındaki bir çocukla aynı olduğundan sütü bastığı bir kahve getirmişti bana. “Sana kafanın içindeki her savaşını affetmeni ve unutmanı o mu söyledi? Niye? Unutunca ve affedince sen mi galip geliyorsun hepsinden?” Onu süzdüm; lafa atlamak gibi bir acelesi yoktu, sözlerimi tartıyor ve beni dinliyordu. Önüme döndüm bakışlarımı ilerideki sonu yokmuş gibi görünen ormana çevirerek ben de.
“Ateşkes imzalıyorsun.”
Yanında paket sigara taşıdığını bilmiyordum. Ayrıca çantasının açık gözünden, çantasının içindeki yarısı yenmiş cips paketini de görebiliyordum. Güncelliyorum, Naz kesinlikle 15 yaşındaki asabi bir ergenin damak tadına sahipti. Muhtemelen o yaşlardaymış gibi ona kafasının içinde eziyet eden bir anksiyetesi ve bağlanma problemleri de vardı, aynı sebepten Salem’e değer verdiği için bir şüphenin peşinden üzerime gitme ve hatta haddini de çokça aşma cesareti göstermişti. İçinde olduğundan değildi o cesaret… Sadece, patlamaya can atan bir bomba gibiydi ve pimi çekip bırakmak onun alışkanlığı hâline gelmişti. Pervasızcaydı.
Geçmişte ne yaptığını merak etmiyordum artık. Emindim sebeplerinden ve sonuçlarını da zaten görebiliyordum. Sürgün edilmişti buraya. Birileriyle ters düşmüştü ve haksızdı. En iyisi de, haksız olduğunu zaten biliyordu.
Yani, benim için en iyisi.
Yarısını zor boğazımdan geçirdiğim, bana göre soğumuş kahve bardağını duvarın üzerine geri bıraktıktan sonra benden yaşça büyük, zihince savaşından dolayı oldukça bitkin görünen eski takım arkadaşım ve potansiyel katilime baktım; ateşkes imzalamış birine göre fazla öfkeli görünüyordu sakin çehresi. “Gerçek şu ki Naz, kimse unutmaz ya da affetmez. Sadece konuşmayı ve hatırlamayı bırakırlar, bu yüzden de hissetmeyi. Etrafta etten kemikten bir kin topu dolaşıyorsa patlamaya her an hazır pimi çekilmiş bomba gibi, kimse yanında da tutmaz onu kendi kalelerine gol yemek istemediklerinden. Çünkü herkes birbirini hayal kırıklığına uğratır. Herkes. Bunu en iyi burada yetişenler biliyor,” diye tamamladım lafımı gözlerimi avluda gezinen silüetlerin gölgeleri üzerinde gezdirirken. “Çünkü onlar ilk gollerini anne babalarından yediler. Bir ideolojiye itaat eden ve ilk çocuklarını bağış malzemesi hâline getiren ailelerinden.”
Ardından cevap vermesini beklemeden merdivenlerden inerek kararlı adımlarımı otoparka yönelttim. Nereye gittiğini biliyordum, onu takip etmeme gerek yoktu; yalnızca hatırladığım yolu takip etsem yeterdi.
Motorsikletime atladıktan sonra dağlık yolda gidebildiğim son hızla ilerlerken düşünebildiğim tek şey Salem’in Denek 501’e dair kayıplarını kabullenmeyeceği ve olayı detaylı bir şekilde araştıracağıydı. Kolay kolay bırakmayacaktı. Zaten fazla hızlı yakalandığını düşünüyordu onların 507 diye bildikleri ama aslında yalnızca başarısız bir denek olan zavallıyı. Caleb eğer Niko’yla haberleşiyorsa; geceki operasyon iptali, bedenin derin hücre uyutulmasından önce kendi kendini hiçbir numunesinin dahî kullanılamayacağı bir hâle getirmesi… Hepsi planlıydı. Sapphire’e istediklerini vermiş ama aslında öyle düşünmelerini ve rahatlamalarını sağlamıştı yalnızca, ardından zafere çeyrek kala ellerindeki her şeyi almıştı. Peder eğer hayatta olsaydı Niko’nun omzunu sıvazlar ve gururla kadehini tokuştururdu onunla. Ardından beni düşmanın inine soktuğu için kellesini alırdı.
Bir anda kendimi içinde bulduğum şehrin trafiği ve yağmur, bir motorsikletin üzerinde olmasaydım muhtemelen beni çileden çıkarırdı ama kolayca araçların ve kaldırımların arasındaki boşluktan ilerleyerek belki ondan bile önce varmış olabileceğim ihtimalini değerlendirdiğimde çoktan arka sokaklardan birine park ediyordum. Yıkık dökük eve yürüdüm bu yüzden tembel adımlarla. Aynı eski, yırtık çadırın önünde aynı evsiz, uzamış kirli sakalını döndürerek örmeye teşebbüs etmiş adam; yine aynı kıyafetlerle, üst üste giydiği hırkalar ve belki bir yerden henüz bulduğu rengi soluk yeşil atkıyla oturuyordu. Üzerinden çok da zaman geçmemişti ben ona viski şişemi vereli, Ardbeg’in kırmızı kapağını görebiliyordum hemen yanındaki bir ceketin altında; dibinde çok, çok az kalmıştı. Henüz bitirmemiş olması şaşırtıcıydı.
“Selam, Yaşlı,” diye mırıldandım hemen önünde ayaklarımın üzerinde çömelirken. Önündeki yırtık, amblemi silinmiş ve hatta ıslanmış görünen ayakkbı kutusunun içinde birkaç bozukluk ve kenarı yırtık bir dolar vardı sadece. “Bu akşam işler biraz kesat sanırım.”
“Pek sayılmaz,” diye yanıtladı beni öksürük krizine girmeden hemen önce, yaşlı evsiz adam. Sarı filtreli bir sigara içiyordu. “Bana içeriden bir şişe Ardbeg daha getirirsen muhtemelen birkaç gün daha kendimi zengin hissedeceğim.”
Yıkık dökük evin içindeki eğlenceden nasıl haberdar olduğunu ona sormayacaktım çünkü tahmin etmesi pek de zor değildi. Muhtemelen arada bir tuvaleti kullanmasına izin veriyorlardı ya da içeriye girip çıkan ekibin üstünden başından, hareketlerinden anlayabiliyordu az çok. Tam da bu yüzden konumlandığı yer burasıydı aslında. Yine de onun hakkında içime kurt düşüren bir hissim vardı ve genelde ben bir olay, konu ya da insan hakkında böyle hissettiğimde sonu iyi bitmezdi.
“İçeriye 1.90 boylarında, siyahlar içinde, dalgalı saçları ve ela gözleri olan bir kas yığını girdi mi?” Başımla evi işaret ettim. Salem Pardis’i başka nasıl tanımlayabileceğimi bilmiyordum. Belki küstahlığından ve kibrinden de bahsedebilirdim gerçi.
O benden nasıl bahsederdi? Uzun bacakların üzerine oturtulmuş yarısı kâkülden ibaret bir kafa. Ruhu emmek istercesine bakan bir çift mavi göz. Israrla en zorlu görevlere bile topuklu giyen bir mankafa.
Yaşlı adam öksürük krizine girmeden hemen önce kirli parmaklarından ikisiyle önündeki ayakkabı kutusuna vurdu o an, hafifçe. Paramı istiyordu. Gözlerimi devirerek ona ceketimin cebinden çıkardığım 20’liği bıraktım ve konuş artık dercesine baktım yüzüne.
Adam konuşup bana istediğim cevabı vermek yerine önündeki kutuya baktı, 20 dolarıma; ardından bu kadar mı dercesine gözlerini kıstı. “Geçen sefer 50’lik bırakmıştın ve bir şey yapmam gerekmemişti bile.”
“Evet, ve biraz daha uzatırsan çenende elinde döndürüp durduğun sakalından kökleriyle birlikte ve de sikik ayakkabı kutundaki 20’likten de olacaksın o yüzden, ben hâlâ kibarca soruyorken… Konuş.”
“Hiç kibar sormadın,” diye homurdandığını duydum sakalının ardından, kutudaki yirmiliği alıp bir tarafına sokuşturdu ve ardından başıyla içeriyi işaret etti. Tabii ki her dilenci gibi büyük paraları kutusundan alıp saklayacaktı, aksi hâlde daha başka kimseden sadaka falan alamazdı. “Senden biraz önce geldi. Her zaman gelir.”
“Her zaman gelir mi?” Kaşlarım çatıldı. Öyleyse bu adam, her seferinde onu burada görmüştü. Her seferinde. Birkaç defa yeterli değildi böyle bir cevabın gelmesi için hatta… Salem uzun zamandır düzenli olarak bu fare deliğine geliyordu ve bunun bir sebebi vardı. Güçlü bir sebebi olmalıydı.
Neredeyse avucumun içindesin.
“Evet,” diye yanıtladı adam, biten sigarasını ayağının dibine söndürüp etrafına doladığı battaniyeye daha sıkı sarılırken. “Mevsimler değişmiştir çok kez ben buraya geldiğimden beri, bahsettiğin adamı da çokça görmüşümdür.”
Eğer şimdi içeri girersem ve o kadınla kaybolduğu karanlık koridorların içine girersem beni kıskıvrak yakalayacağını ve hesabını da soracağını çok iyi biliyordum ama kafamın içinde bahanem çoktu, bu yüzden aslında ikinciye düşünmedim bile yıkık dökük evden içeri gizli kulübe girerken. Zaten ikinciye düşünmediğim ne varsa hepsi arkamda bıraktığım birer izdi ve her birini temizlerken büyük bedeller ödemiştim ama bu akşam, keyifle bedeli kabul edecektim çünkü buna değerdi.
Morlu yeşilli ışıklandırmalar yoktu bu gece, kırmızı kullanıyorlardı. Kalabalığın içinde insanlar içiyor, ayaküstü sevişiyor, direklerde dans eden kadınların önlerine dolarlar saçılıyor ve her on saniyede bir başka bir biranın kapağı açılıyordu bu gece de; benim hedefim belliydi. Önceden Salem’i o kadınla kaybolurken gördüğüm karanlık koridora ilerledim insanların arasında; normalde temastan nefret ederdim bir şiddet eylemi içermediği sürece ama bu sefer kendimi tutmak ve sabretmek zorunda kalmıştım hiç işi olmayan yabancıların uzuvları vücuduma değerken.
Karanlık koridorda ilerledikçe aslında koridorda yalnız olmadığımı, alkolden ve sıcaktan köşelerde birbirleriyle kucak kucağa oturan ve her türlü maddeyi içenlerin olduğunu fark ediyordum; kapalı, aralık ya da tamamen açık kapıların ardından gelen sesler aslında buraların ne için kullanıldığını çok net belli ediyordu. Merdivenlerin aşağı indiğini ve yeşil lambanın altında birkaç kızın tuvalet sırası beklediğini gördüm, ardından merdivenlerden yukarı baktım; Salem burada bir yerdeydi ve içimden bir ses yukarıda olduğunu söylüyordu çünkü her ne iş için buraya gelmiş olursa olsun, yalnız kalmak isteyeceğini ve çoğu sarhoşun, ayyaşın yukarı çıkmaya fazla üşeneceğinden yukarının aşağıya kıyasla epey boş olacağını biliyordum. O da biliyordu.
İkişer üçer adımlarla tırmandığım merdiven çabucak sona erdiğinde önümde yalnızca dört kapı vardı ve burası aşağıya kıyasla daha havadar, daha sakindi. Avucumu yasladığım tahtadan kapı pervazına yaslanarak gözlerimi kapattım ve zihnimin içini susturmayı denedim; susturmayı, susmayı ve yalnızca dinlemeyi.
Bana dinlemeyi Peder öğretmişti.
Bir mısır tarlasının ortasında, kilometreler ötesinden yaklaşan silah yüklü bir tırın usulca yol aldığı asfaltı dinlemiştim ben de. Her tümsekte ve frende samanla birlikte içinde oldukları kutuda ettikleri hareketi dinlemiş, bu kadar hassas makineler oluşlarına karşın böylesine hırçın bir lojistik yöntemi seçilmesine hayret etmiştim; tehlikeliydi. Çünkü silah patlarsa kurşun belki boşa gider belki şanssızsa kaçaklardan birinin koluna ya da şoförün bacağına isabet ederdi, şarapnelin parçaları dört bir yana saçılır ve hedef seçmezdi ama kaybedecek bir şeyleri olmayan ve insanlara kokain satarak geçmini sağlayan Meksika kartellerinin sınırdan geçirmeye çalıştıkları Spike Lr’lar, Tomahawk’lar, Atlas 12’ler ve çok daha fazlası en basit tabiriyle ticareti sağlayanlar için çoğu zaman intihar anlamına gelirdi.
Bu yüzden dinledim.
Kilometreler ötesinden, tırın gürültülü motor sistemini ve sıkıştırılmış havanın fren sistemine ilerleyişini dinledim. Açılan kapıları, açılan ateşi, hayatlarını kurtarmak için otobana atlayarak kendilerini basit açık hedefler hâline getiren ve yalın ayak çaresizce koşan kaçakların her birine isabet eden kurşunların yere düşen kovanlarını ve biraz önce elleri başının arkasında yere çökerek teslim olmuş olmasına rağmen patlayan tırla birlikte varlığı bir toz bulutu hâline gelen şoförün ölümünü… Dinledim. Ardından arabalara doluştuk, evimize döndük ve Peder keyif içinde benim anlattıklarımla izlediği görüntülerin örtüşmesini izledi bir süre.
“Tüm hayatını okul sıralarında ikiyle üçü toplayıp çubuk kraker kemirerek geçirmiş bir çaylağın iki yıllık eğitimle sahaya çıktığını söylemiyorsun şu an, değil mi?”
Salem fısıldayarak konuşuyordu. Dinlenme ihtimallerine karşı. Ayrıca pencereye en yakın odanın ardında, seslerinin yankı yapmayacağı bir köşedelerdi ve karşı karşıya dikiliyorlardı. Kadının kıyafetindeki sallanan boncuklu ipleri, her nefes alışında hareket ediyor ve çok kısık bir şıkırtı sesi çıkarıyordu. Muhtemelen karşısındaki adamın, kendisinin sağladığı bilgiyi yetersiz gördüğünü biliyor ve gergin hissediyordu.
Bilgi taciri olan kadın değildi. Bir başkası bilgi taciriyse bile buralarda, kadın yalnızca tanıdık ve görevde biriydi. Belki bir asker.
“Bu konuyla neden bu kadar yakından ilgilendiğini bilmemekle beraber, Liv—“ dediği an lafı kesildiğinde, Salem’in hareket ettiğini duydum; kadının ağzını kapattı eliyle ve üzerine doğru gitti. Muhtemelen tehditkar bir şekildeydi. Çünkü isim kullanmasını istemiyordu. Çünkü her nasılsa, dinlenebiliyor olabileceğini biliyordu. Her kim dinlerse, şu duyduklarım ve duyacaklarım kadarıyla elime bir şey geçmeyeceğini biliyordu…. “Yalnız değil. Her defasında o safkanla birlikte çıkıyor. Endişeleneceğin bir şey olmadığına eminim—“
“Endişelendiğimi mi düşünüyorsun?”
Kaşlarım çatıldı istemsizce. Endişelendiği bariz ortadayken neden bunu soruyordu bile? Burada olmasının sebebi buydu işte. Endişelenmesi. O her kimse… Muhtemelen unutamadığı, yas tuttuğu aşkı.
Safkan. Odaklanmam gereken kelime buydu. Kimse safkan değildi. Peder’in distopik bir hayaliydi Sehira’nın çocuklarından birinin safkan olması ama kimsenin kanı o kadar temiz değildi, olamazdı. Niko bunu birçok kez bilgisayarında simüle ederek kanıtlamıştı ama… Ama Katya da her defasında antitezleriyle üzerine gelmişti Niko’nun. Nihayetinde ne Peder, ne de Katya hayattaydı; yalnızca Niko. Nefes alan yalnızca Niko’ydu.
“Y-yani… Hayır,” diye cevaplayan kadının sesinin teklemesinden anlaşıldığı üzere, aralarındaki tek ilişki bilgi alışverişi yapıyor olmalarıydı ve kadın, üstüne Salem’den çekiniyordu. Öyle ki bu kadar bariz bir gerçeği suratına söylemekten kaçınıyor ve ona talep ettiği yalanı söylüyordu. Hayır Salem, cevapları alabilmek için köhne kuytu bir evin altındaki striptiz kulübüne gelmenin sebebi olan kız hakkında kesinlikle endişeleniyora benzemiyorsun… İçgüdülerim bana adı Liv ile başlayan kişinin bir kız olduğunu söylüyordu; bileğindeki siyah lastik toka, sevdiği kadın üzerine yaptığımız konuşmalar… Liv bir kızın ismiydi. Salem’in endişelendiği, haberini almak istediği bir kızın ismi.
Başka hiçbir şey konuşmayacaklarını anladım Salem’in geri çekilip kapıya yönelişinden; bu yüzden bir hayalet gibi indim merdivenleri ve kapısındaki sıranın bittiği kızlar tuvaletinin kapısının ardına bıraktım kendimi. Burada titreşimler ve sesler, asıl müziğin kaynağına epey yakın olduğumuzdan ayırt edemeyeceğim kadar yoğundu bu yüzden aşağı inip inmediğini ya da çıkıp gidip gitmediğini anlamak için dinleyemeyecektim.
Sırtımı kapıya yasladım ve içerideki iki kabini süzdüm; kapıları kırmızı renge boyanmıştı epey bir süre önce, boyası kalkmış köşeleri ve üzerine spreyle yazılmış bir küfrü başka bir ton kırmızı boyayla kapatmaya çalıştıklarını görebiliyordum. Kabinlerden biri doluydu ve içeride tanıdık bir pislik kokusu vardı. Kapıyı açıp önünde herhangi bir cinsiyet işareti var mı diye kontrol ettikten sonra tekrar kapattığımda, dolu kabindekinin bir erkek olduğunu anlamıştım; burada tek bir tuvalet vardı ve cinsiyet fark etmiyordu. Yalnızca ben, az önce, kapıdaki birkaç kızı gördüğümden yanlış bir çıkarımda bulunmuştum.
Tanıdık pislik kokusu ise çadırda yaşayan evsiz adama aitti.
Bozuk kilidi çevirdiğini gördüm; aslında hiç çalışmıyordu o kilit, yuvası kırıktı ve bunu görebiliyordum. Gıcırdayan kırmızı kapı içeri doğru çekildiğinde, kenarları delik ve eski botunun ucunu gördüm önce. Ardından paçalarını o botun içine sıkıştırdığı yamalı pantolonunu ve de nihayet üst üste giydiği hırkalarını… Ona adını hiç sormamıştım. Öylece elini kolunu sallayarak buraya girebilmiş ve tuvaleti kullanabilmişti bu evsiz adam, öyle mi?
Beni anında fark etmedi. Kabinden dışarıya bir adım attı ve kırık, pislik içindeki aynanın karşısına dikildi bir müddet; baştan aşağı inceledi kendini, hırkasını düzeltti. Ne kadar dik durduğunun, pislik ve yırtık içindeki kıyafetlerinin düzeltme çabasının farkında bile değildi muhtemelen. Ardından hafifçe kamburlaştı, içine çektiği karnını saldı ve bira göbeği üzerine giydiği ilk katman olan eski gömleğin düğmelerini zorladı. Ellerini yıkamak için suyu açtığı sırada sakince sağına çevirdiği gözlerinden beni nihayet fark ettiğini anlayabiliyordum, sakinliği her şeyin onun kontrolünde olduğunu ve bunu bildiğini fısıldıyordu bana ama hiçbir şey onun kontrolünde değildi.
“Ne kadar sürüyor?” diye bir soru yönelttim tok, sakin bir sesle ona. Omzumu kapıya yaslamış, ağırlığımı bir ayağıma vermiş ve kollarımı göğsümde birleştirmiştim bir kez daha hayretle adamı baştan aşağı süzerken.
Yıkadığı ellerini üzerine sürerek kuruladı. Ardından az önce orada olmayan kamburu, göbeği ve uykulu gözleriyle bana baktı. “Ne, ne kadar sürüyor?”
“Bu süreç,” diye mırıldandım bu sefer. “Nasıl seçiliyorsunuz? Henüz konuşmayı sökmeden alındığınızı ve bir önceki neslin bilgi birikimini miras edindiğinizi biliyorum. Hangi noktada yeterli bulunuyor ve atanıyorsunuz? Size biçilen kılıflar, girdiğiniz roller ve tüm hayatınızı bu şekilde yaşama biçiminiz… Hangi amaca yönelik? Nasıl bir disiplin sizi insani duygular ve dürtülerinizden uzak tutabiliyor? İmreniyorum, açıkçası… İnanılmaz bir güç gerektirir yaptığınız şey.”
Bilgi taciri.
Açığa çıktıkları an inkâr etmeleri yasak. Ya bilgi takas eder, ya da seni öldürür. Bu yüzden bir bilgi taciriyle iş yapmak her zaman risklidir. Sizden ne alacağını, size ne vereceğini bilemezsiniz… Yalnızca ölüm kalım meselelerinde risk mantıklıdır bu yüzden. Öteki türlü sadece… İntihar.
Salem Pardis, bir bilgi taciriyle görüşmüyordu; hayır, o bir tanıdıktan bilgi alıyordu yalnızca ama ben onun peşinden bir şüpheyle geldiğim bu fare deliğinde, gerçek bir bilgi taciriyle karşılaşmıştım. Bana istediğim tüm bilgileri verebilirdi. Karşılığında benden alacağı şey ise hiçbirine değmezdi. Tam da bu yüzden beni öldürecekti.
Adımlarımı küçük ve sakince attım karşısında yerimi bulurken, aramızda bir metre ya da var yoktu. Belki biraz daha yer açmalıydım ama bunu düşünecek zamanım yoktu o an ve onun gerilmesine sebep olmak istemezdim, zira kendisi yürüyen bir arşivdi.
Biraz dikleştiğinde, kimliğinin açığa çıkmasından memnuniyetsiz bakışlarını devirdi sağına doğru ve serçe parmağıyla kulağını kaşıdı bir süre. İşte şimdi huysuz bir ihtiyardan çok daha fazlasına benziyordu. Yaşlıydı. Elimdeki tek koz bu olabilirdi. Çünkü başka yoktu.
Ama onun da, kâbusuyla karşılaştığının farkında olabilmesinin imkânı yoktu. Benden haberi olabilmesi için Peder ya da Niko’nun bir bilgi taciriyle takas yapmış olması gerekirdi, ki bu durumda Akademi çoktan bilgi taciri ihtimalini kontrol etmiş olurdu; hayır, ben takas edilmek için fazla değerli bir bilgiydim ve Peder de tam olarak bu yüzden bunu yasaklamıştı.
Öte yandan, isteklerime karşılık bir bilgi tacirine verebileceğim tek şey kimliğimdi.
Koyu teşil olduklarını henüz fark ettiğim, bir yılanınkilere eş kısıldığına yemin edebileceğim gözleri gözlerime değdiğinde ağzını açtığını gördüm fakat sözleri yalnızca titreşimler hâlinde ulaştı zihnime. Refer aut morere.
Bildir ya da öl.
Bir daha asla suratını göremeyecektim. Bir daha asla ne bana, ne tanıdıklarıma görünmeyecekti; burada olan, burada kalacaktı ve eşdeğer sırrını paylaşmayanı mezarına gönderecekti. Eğer bilgime karşılık bilgisini denk görmezse, ben dâhil.
“Tanrı’ya en yakın insan bir yazardır,” demişti Peder, bir keresinde, kütüphanede bulduğum kurgu bir romanı elimden alıp kapağını incelerken. Daha önce okuduğunu biliyordum. Peder’in kütüphanedeki tüm kitapları okuduğunu tüm çocuklar bilirdi. “Bir insana en çok benzeyenin bir kitap olduğunu söylerler… İnsanın bir kitap olduğunu düşün. Öyleyse bir kitap yazmak, bir yaratıcı olmaya en yakın şeydir. Hiç var olmayan bir dünya yaratır yazar; karakterlere isim, geçmiş, kişilik ve kaderlerini verir. Kimin yaşayacağına, kimin öleceğine karar verir. O evrenin kurallarını belirler. Bu açıdan bakıldığında yazar kendi kurduğu kurmaca evren içinde tanrısal bir konumdadır. Elbette bu, gerçek anlamda Tanrı olduğu ya da Tanrı’ya diğer insanlardan daha yakın olduğu anlamına gelmez… Yalnızca yaratma evreninde yapılan edebi bir benzetmedir bu aslında.” Kitabın sayfalarında gezinmişti bana geri uzatmadan hemen önce. “Bizim dünyamızda, Tanrı’ya en yakın insan bir bilgi taciridir Marin. Eğer bir de yaşlısına denk gelirsen… Sana cevabını veremeyeceği bir soru yoktur, yeter ki ne soracağını bil ve cevabını alabilecek kadar uzun yaşa. Çünkü bir bilgi taciri, sana tüm bu kütüphane ve dünya üzerindeki diğer bütün kütüphanelerin, arşivlerin veremeyeceği bir şeyi verir; hata payı gerçeklikle sıfıra indirilmiş bilgiyi. Tarih kitapları kibirlerinde boğulan kralların ve padişahların, egolarıyla manipüle ettiği bir tarihi yazar; bir bilgisayar sana sorunun cevabını değil, yalnızca ihtimalleri verebilir ama bir bilgi tacirinin paylaştığı, mutlak doğrudur.”
Mutlak doğru.
Ben, Denek 507. Öldüğümü sanıyorlar ama o yalnızca komada uyutulan ve dikkat dağıtmak için salınan başka bir başarısız denekti. Adım, Marin Kalentari. Marin; denize ait, denizden gelen demek. Kalentari, Farsça kökenli bir soyadı olan ve ileri gelen, anlamına gelen Kalantari soyadından gelir.
Kalbi deneylerde duran ve organları iflas eden, yaşayacaklarına inanmadıkları ve öldüklerinden emin oldukları çocukları gecenin mehtabında denize bırakırlarmış; karadeniz aldığını geri vermezmiş çünkü. Beni de denize bırakmışlar. Kalbimin durduğu ve yaşayacağıma inanmadıkları bir gecede, 507. deneklerini daha bir dolusu kardeşiyle bir sandalın içinde sonsuzluk uykusuna yatırmışlar ve kıyıdan denize bırakmışlar; çok geçmeden hıçkırıklarla dolu ağlayışım yankılanmış sandalım kıyıdan açıldığında. Gökyüzünün büyük bir kısmını kaplayan bir yağmur bulutunun kolları çekilmiş yılın en büyük dolunayının üzerinden, ışığı gözlerimi rahatsız etmiş. Deniz aldığını geri vermiş.
Bu yüzden adımı Marin koymuşlar. Marin Kalentari. Denizden gelen.
Refer aut morere. Bildir ya da öl.
“Salem Pardis’in bu hayatta en çok değer verdiği kişi kim?”
Ben, benimkini söylerdim ama Ivan Dmitry, yani Peder çoktan öldüğünden… Bunun bir değeri yoktu.
Sanki olabilecekmiş gibi olduğundan daha yaşlı görünen, biraz yaklaşsam beneklerini görebileceğim, mutasyon geçirmişçesine değişen gözleri onun çoktan zihninin içinde, sorumun cevabını aradığını gösteriyordu. “Ve bu sorunun cevabına karşılık, bana ne verebileceksin, Marin Kalentari?” diye sorduğunda neredeyse tüylerim diken diken olmak üzereydi. Adımı söylememiştim. Bilmesine imkân yoktu. Nihayetinde kağıt üzerinde kaydı İsviçre’ye alınmış ve Colorado’ya gönderilmiş görünen herhangi bir askerdim ben de, aylar öncesine dek hiçbir arşivde adı geçmeyen…
Gözlerim kısıldı. “Ne istiyorsun?”
Çünkü bir şeyler bildiğini düşünmeye başlamıştım. Hiç bilmemesi gereken şeyleri.
Tacirin kaşlarının oynadığını gördüm, zihninin içinde bana dair her ne boşluk bulduysa beni germeyi başarmıştı. “Buraya ait değilsin,” diye fısıldadığını işitti kulaklarım, dudakları pek oynamıyordu artık. “İnsanların olduğunu sandığı kişi değilsin.”
“Yapma ya,” diye homurdandım gözlerimi devirerek. Bu iş iyice canımı sıkmaya başlamıştı. Bir tacirin bildiğini diğer tacir de biliyor muydu? Belirli sıklıklarla görüştüklerini, çölde yaşadıklarını ve fuzuli isteklerden arındırılarak büyütüldüklerini bu yüzden hiçbir iyi veya kötü amaç için yaşamadıklarını, yalnızca dünya düzeninde var olduklarını biliyordum. Başka ne biliyordum? Sanırım bildiklerim bu kadardı… En azından hatırladıklarım.
“Eğer sana istediğini verirsem, beni öldürmeye teşebbüs edeceksin.”
Pek de haksız sayılmazdı.
“En azından deneyeceksin, ve başarılı olamazsan kendi canından olacaksın,” diye devam etti ardından bilgi taciri. “Benim kitabımda bir insanı işlemediği suçla cezalandırmak, her ne kadar yüksek olsa da ihtimallerden giderek işgüzarlık yapmak yok Marin Kalentari… Bana öğretilen, yalnızca bilgiyi takas etmek. Bu sebepten, sana ihtiyacın olan bilgiyi vereceğim. Sen de bana hiç bilmediğim, bilme ihtimalimin dahî olmadığı bir şey söyleyeceksin.” Ardından gözleri düzeldi. Az önce vahiy iniyormuş da dinliyormuş, bedeni buradayış ama ruhu uzak diyarlarda bir dolanıp gelmiş gibi görünüyordu ancak yeniden düzelmiş ve insan gözleriyle bakıyordu artık. “Salem Pardis’in bu hayatta en çok değer verdiği kişi, kız kardeşi. Liva Uz.”
“Ne?”
Şaşkınlıkla aralanan dudaklarımdan, ağzımın içine yayılan ve boğazıma doğru ilerleyen kuruluk neredeyse belimi bükecek ve beni öksürtecekti. Salem’in bir kız kardeşi mi vardı? Liv değil, Liva. Salem’in bir kız kardeşi varsa, nasıl oluyordu da bundan haberi olabiliyordu? Salem’in doğrudan akademiye verildiğine emindim bebekken. Eğer bir kız kardeşi varsa ve bundan haberdarsa, ya akademinin haberi olmadan ailesinin izini sürmeyi başarabilmişti ya da kız kardeşi de eğitimdeydi. Tüm hayatını okul sıralarında ikiyle üçü toplayıp çubuk kraker kemirerek geçirmiş bir çaylağın iki yıllık eğitimle sahaya çıktığını söylemiyorsun şu an, değil mi? Kesinlikle öyleydi. Sonradan girmiş olsa da mutlaka akademideydi. Salem kız kardeşi hakkında bilgi almak için bu kadar uğraştığına göre kızın Colorado’da olmadığı kesindi… Yakınlar mıydı? Sanmıyordum. Onun hakkında endişelendiğinden haber aldığını düşünmüyordu kendisi, hatta düşüneni azarlayacak kadar kaygılanıyordu da. İşte bu. Avucumun içindeydi artık.
“Bütün kızlar neden maviyi seviyor?”
“Hangi kızlar mesela?” soruma verdiği cevap yankılanmıştı yeniden zihnimin duvarlarında.
“O.”
“Burada değil, değil mi?” diye mırıldandım sorarcasına, gözlerim kısılmıştı bilgi tacirine bakarken. Daha ne kadar bilgi verebilirdi bana, merak ediyordum… “Bu ülkede olduğunu bile düşünmüyorum. Başka bir yerde olmalı… Salem’in melez olduğunu duydum, kız kardeşi de öyle olmalı. Nerede olabilir? Türkiye? İngiltere?”
Birkaç saniye sessiz kaldı, ardından aldığı derin bir nefesle başka bir dilde fısıldadı. “Tu es sur la binne voie.”
Doğru iz üstündesin.
Fransızca. Fransa. Kız Fransa’daydı. Fransa’daki akademideydi. Çaylak olduğu ve buna rağmen görevlere çıktığı için abisi, zavallım için endişeleniyordu. Başına bir şey gelirse diye. Kızın yanında bir safkan vardı. Safkanlar gerçekti. Peder’in hayali o kadar da imkânsız değildi. Bunca zaman, doğru iz üstünde ilerlemişti… Ve belki de uğrunda hayatını verdiği mesele de tam olarak buydu zaten.
Salem biliyordu. Beni yetiştiren adamın ne uğrunda öldüğünü… Ne de olsa Peder’i öldüren o’ydu.
Güldüm istemsizce. Boşluğa bakan gözlerimin önüne, Salem Pardis’in kız kardeşinin cansız bedeni gelir gibi oldu ve içime can çekilirmiş gibi oksijeni çektim ciğerlerime, bakışlarımı kaldırıp da karşımdaki bilgi tacirine bakarken. “Refer aut morere, Marin,” dedi bir kez daha, latince, bildir ya da öl Marin.
“Böylesine sıradan bir bilgi için ölmek sence de biraz fazla dramatik kaçmaz mı?” Bir adım attım bilgi tacirine doğru. Enerjimin parmak uçlarımdan, kafamın içine aktığını hissedebiliyordum; birazdan bir basınç hissedecekti o göğsünde ve benim de burnum kanamaya başlayacaktı. “Nihayetinde, sana verebileceğim bir şey yok… Kim olduğumdan başka. Ama sen, bilgi taciri, bunun için ölebilirsin bile ve asıl yerinde olan da bu olur.” Elimi hafifçe kaldırıp parmak uçlarımdaki havayı hafifçe ona ittiğimde, bakışları elime kayıyordu ki sırtı sertçe iki metre arkasındaki fayans duvarla buluştu ve acı içinde inledi. Başımı hafifçe sola yatırıp acı içindeki çehresini izlerken üzerine doğru ufak adımlara atıyor, sakince izliyordum. “Scisne matrem meam?”
Annemi tanıyor musun?
Ölü bir dildir latince. Bir zamanlar imparatorların fermanlarını, filozofların düşüncelerini, şairlerin aşklarını taşıyan ve bugünlerde kimsenin tercihi olmayan bu dil; çoktan kapanmış, zamanın içinde kaybolmuş bir çağın son yankısıdır, tam da bu yüzden bilgi tacirlerinin anadilidir aslında. Zamanın içinde var olan ama görülmeyen, bir şekilde yalnızca anlattıkları ve içine dahil olmadıkları o hikâyeleri, masalları, sırları günümüze taşıdıkları nefes alan ve canlı mirasçılardır aslında. Senden alır, alır ve alırlar; içlerinden birisine dokunmaya kalkarsan, yalnızca senin değil tüm soyunun canını alırlar.
Ama benim soyum yok.
Tek bir hedefim var, onun yoluna da herkesi kurban ederim.
“Sehira,” diye fısıldayan yaşlı bilgi tacirinin gözlerinde gördüğüm, şaşkınlık ve korkudan başka bir şey değildi; bu kadar abartılan bir topluluk olmalarına rağmen onlardan birinin annemin adını duyduğu anda yüzünü kaplayan dehşet bana yalnızca abartıldıklarını gösteriyordu. İşime yaramıştı ve sırrımı bir başkasına satmasına engel olmalıydım. Bu yüzden tüm vücudunu felç bir şekilde duvara yapıştırdığım sırada, göğsünün iki yanındaki ciğerlerine baktım ve ben içime bir nefes çekerken, onun ciğerlerindeki oksijeni çaldım.
Adrenalinin damarlarından aktığını hissedebiliyordum, gözlerini kocaman açmış gıkını çıkaramıyordu. Kalbinin daha hızlı atmaya başladığı saniyelerde dışarıdan buraya yaklaşan adım seslerini dinliyordu kulaklarım ama obsesif bir şekilde göğsüne bakıyordum ben adamın; kalp krizi geçirmesini izliyordum. Bekliyordum. Kalp krizi geçiriyordu. Önce gözlerinin kayışını izledim o bilincini yitirirken, ardından duvara yaslı tuttuğum bedenini serbest bıraktım ve yere yığılışını… Burnumdan akan kanı ceketimin koluna sildikten sonra başımı yukarı kaldırarak burnumu çektiğimde, kendi kanımın metalik tadı genzimi yakmıştı. İşte şimdi zayıf düşen ben olacaktım. Bir süre dinlensem iyi olurdu.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.