5. YABANCININ MUMU
Çantamı toplarken içime oturan bir his vardı ve ne olduğunu tam olarak belirleyememek beni delirtiyordu. Acıkmış mıydım? Hayır. Kafam mı karışıktı? Belki. Bir şeyleri gözden kaçırıyor muydum? Evet. Kesinlikle evet.
Aptal değildim. Salem’de bir değişiklik vardı ve bunun farkındaydım. Ama bir eşek şakasına kurban gitmiş olması ve bu sebeple çenesinin açılması, elimdeki kartları üstü kapalı bir şekilde masada tutmamı sağlıyordu hâlâ. Çünkü ihtimalleri sıfırlayan bir etken her zaman bir yerlerden çıkmayı başarıyordu.
Bir saat sonra topuklu botlarımın tok sesi boş otoparkta yankılanırken akabinde yağan yağmurun altında, bu sefer bir şemsiye ile yürüyordum. Salem’in aracı dünyanın en hızlı spor arabalarından biriydi, bu yüzden onu kullanacaktık.
Ön koltuğa geçip oturdum, kapıyı kapattım ve seslice nefes verirken kapattığım şemsiyemi ayaklarımın dibine bıraktım. “Eee, benimle baş başa göreve çıktığın için heyecanlı mısın?”
Salem cevap vermeden sürdü. Daha doğrusu, muhtemelen, cevap vermek istemeden; çünkü saniyeler sonra çenesi açılmıştı bile. “Ölüyorum heyecandan.”
“İyi.”
“Randevuya çıkmadığımızın farkındasın değil mi?”
“Gayet.”
“Güzel. Kontrol etmek istedim.”
Gözlerimi devirerek önüme döndüm ama dudaklarım kıvrılmıştı bir kere. Salem’in yanındayken kanım kaynıyordu ve bunu inkâr etmeyecektim, ama inkâr edilmemesi gereken gerçeklerden biri de onun benim baba figürü olarak gördüğüm adamı öldürmesiydi. Bunu kendime hatırlatmazsam, en çok ihtiyacım olduğu zamanlarda hareketlerimi nasıl durduracaktım?
“Naz’ı ziyaret ettin mi hiç?” Akademinin demir kapıları, biz çıktıktan sonra arkamızdan kapanırken camların üzerine pat pat yağan yağmurun sesi; arabanın içindeki sessizlikle birleşmişti ve gergince dizimi sallıyordum.
“Hayır.”
“Neden?”
“Durumunda bir değişiklik olursa haberim olur.”
“Ama Alter ya da ben yaralansam durumumuzdan haberin olmazdı değil mi?”
“Hayır.”
Seslice nefes verdim. “Naz’la nasıl bu kadar yakın oldunuz?”
Salem arabayı rahat bir pozisyonda sürerken başını çevirip bana hiç onaylamadığını işaret eden bir bakış attı o an. “Yakın değiliz. Uzun süredir tanışıyoruz.” Gözleri kısıldı. “Ne yapmaya çalıştığını biliyorum. Yapma.”
“Öyle mi?” Onunla uğraşmak modumu yükseltiyordu. “Ne yapmaya çalışıyormuşum?”
“Ağzımdan laf almaya çalışıyorsun.”
“Ama seninle ilgili,” dedim olabildiğince tatlı çıkarmaya çalıştığım bir ses tonuyla. “Görüyorsun ki, kötü bir amacım yok. Seni tanımak istiyorum sadece.”
“Gerek yok.”
“Neden? Yakın zamanda ayrılacağımız için m—“
“Öylesine olduğu için.” Lafımı kesti, öylece. Ardından bana baktı ve gözlerimizin buluştuğu o birkaç saniyede, eğer bu kadar bariz bir şekilde sınırlarını geçersem; böyle savunmasız olduğu bir anda, başımın belada olacağı sinyalini aldığımdan emin oldu.
Ama benim başım hiçbir zaman belada olmazdı. Bela bendim.
“Akademide dedikodular var. Dokuz yaşındayken dadını öldürüp kıyma yaptığına dair,” diye mırıldandım tırnaklarımı kontrol ederken, rahat bir tavırla. “O da böyle tadını mı kaçırıyordu?”
Çenesini sıktı. Bingo. Bir yerden fire vereceğine emindim. Tıpkı Malta’da yaptığı gibi. Eğer gerçekten dürüstse ve âşık olduğu bir kadın yoksa bile, erkenden emekli olmayı planlıyordu çünkü.
“Eğer böyle olduğunu düşünüyorsan belirtmekte fayda var, sen daha çok kaçırmaya başladın,” dedi Salem, dişlerinin arasından homurdanarak.
“Anlatsana.”
“Hayır.”
“Ya sana kendimden bir şey verirsem?” Gözlerim kısıldı. Salem cevap vermeden, yola odaklı bir şekilde arabayı sürmeye devam ederken; sessizliği bana devam et diyordu sanki. “Bir keresinde psişiklerden birini kaplanlarla dolu bir kafese bıraktılar. Uyandığında günlerdir beslenmemiş yedi aç yırtıcı onu bekliyordu. Altısını öldürmeyi başardı, ama yedincisi siyah bir panterdi ve diğerlerinin neredeyse iki katı bir cüsseyle güce sahipti. Psişiğin hayatî değerleri kritik durumdaydı, ölçüm aletleri alarm veriyordu. Kalp krizi geçirdi. Onu oradan çıkarmaları için yalvarıp ortalığı birbirine kattığım için beni yedinci kediyle kafese bıraktılar.” Aslında hepsiyle ben savaştım. Ağır yaralandım. Çocuk başımaydım. “On altı yaşındaydım.”
“Devam et.”
Başımı eğdim istemsizce, tatlı ama acı bir tebessüm sardı dudaklarımı. “Kenara çek.”
Salem sorgulamadı. Dağ yolunda, sicim gibi yağan yağmurun altında kenara çektiğinde önce ceketimi; ardından kapüşonlumu çıkardım ve siyah sütyenimin kopçalarını çözdüm. Saçlarımı iki yanıma aldıktan sonra kollarımı birbirine dolayıp kendime sarılarak ona sırtımı döndüğümde, artık zayıflığımı görebiliyordu.
“Bana bir şeyler vermen için, benim de kendimden ödün vermem gerekiyorsa öyle olsun.” Fazla dürüsttüm. Ama kelimelerimin gerçek anlamını iş işten geçene dek bilmeyecekti.
“Neden bu kadar belirgin?”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Sırtımdan aşağı belime kadar giden kalın pençe izini görüyordu ve ilk düşündüğü bu muydu?
“Dikiş atmadılar mı?” diye sordu ardından. Hafif bir karıncalanma, bir acı hissettiğimde omzumun üzerinden ona baktım; çatık kaşları ve düz bir çizgi hâline gelmiş dudaklarıyla en büyük yara izimi inceliyordu ve havadaki elini biraz daha uzatsa parmak uçları tenime değecekti.
“Hayır,” dedim sütyenimi bağlayıp kapüşonluyu kafamdan geçirirken. Dümdüz bakışlarım, arabanın ön camındaydı ve öfkeyle cama inen yağmur damlalarını izliyordum artık. “Hazır ağır yaralanmışken, yeni bir ilaç deneyelim dediler. Yaram bir hafta içinde kendi kendine kapandı.” Ama dikiş atılsa hiç acıtmayacağı kadar çığlık attım geceler boyu. Kan kustum. Yaşamak kâbustu, uyanmak demek ölmek demekti o zamanlar. Öldüğümü sandıkları çok oldu. İnsanı ölmeyince yaşıyor zannediyorlar.
“O ilaçlarda lokal anestezi kullanılmıyor,” dedi Salem çatık kaşlarıyla gözlerime bakarken. Alaycı bir tavırla güldüm ona, elbette kullanılmıyordu.
Ceketimi de giyinip geriye yaslandığımda kollarımı göğsümde birleştirdim. “Denedin galiba daha önce.”
“Askerler üzerinde kullanımı yasak.”
Bu sefer kaşlarını çatan bendim. “Nasıl yasak? Neden?”
“Çünkü daha önce yalnızca kolu kesilen gönüllü bir asker üzerinde denendi ve kadın acıdan kalp krizi geçirerek can verdi.” Cümlesinin daha yarısındayken gaza basıp arabayı bir anda 260’la sürmeye başladığında açık camları da kapatmıştı.
“Pekâlâ,” diye homurdandım gözlerimi devirerek. “Neyse ki hatırlamıyorum.” Acıyı. Ama bu bir yalan. Kimse unutamazdı. Hatırlamıyorsun diye unuttun zannediyorlardı.
Yalancının mumu yatsıya kadar yanıyorsa, benimki güneş batana kadar dayanmazdı ve bunu biliyordum; eğer biraz daha kendimden bu kadar dürüstçe vermeye devam edersem, bir noktada şüphelenmeye başlayacak kadar zeki bir adam olduğunu da biliyordum Salem’in ama kendimi durduramıyordum.
Salem huysuzca “Emniyet kemerini bağla,” diye homurdandığında onu duymazdan gelerek “Eee, benim hikayem nerede?” diye sordum. Eğer ben böyle acınası bir anıyı ona anlattıysam, onun da karşılığında bana bir şeyler vermesi gerekiyordu. Spesifik olarak dadı hikâyesini.
Arabanın hızını biraz düşürdüğünde emniyet kemerime uzandı. Gözünü yoldan çekmiyordu. Gözlerimi devirerek kolunu göğsümle ittirdiğimde beni koltuğa resmen gömdü ve emniyet kemerimi bağladı.
“Kaza falan yaptın da ön camdan mı fırladın daha önce? Ne bu emniyet kemeri takıntısı?”
“İstismar,” diye yanıtladı sorumu.
“Bu sorumun cevabı değil…” Sesim kısık çıkmıştı. Evet ve kapa çeneni Marin. Dinle. Bazen başka soruların cevaplarını alırsın. Kaşlarım çatıldı ve ani bir tepki vermemeye çalıştım ama başımı çevirmekten alıkoyamamıştım kendimi. “Ne?”
Ona baktım bir kez daha; ama bu sefer yalnızca bakmadım, inceledim de. İnce siyah kazağının kollarını dirseklerine kadar sıyırmıştı ve sağ bileğinde siyah bir lastik toka vardı. Sert ifadesi yola odaklıydı, arabada yalnız olmasak onun sesi olduğundan emin olsam bile az önce havada asılı kalan iki kelimenin onun ağzından çıktığına inanmazdım. Üç şeye odaklıydım: Bir, mavi rengi sevdiğini söylediği “o” kişisine. O, bir kadındı. İki, saçları toplanamayacak kadar kısa bir erkeğin bileğinde saç lastiğinin ne işi vardı? Ve üç, dünya üzerindeki hiçbir güç beni Salem Pardis’in hayatının herhangi bir noktasında istismara uğradığına inandıramazdı.
Ama hayat şaşırtıcıydı.
Birkaç gün önceye dek izini sürdüğü ve şu an kadavrasının akademi laboratuvarlarında ders olarak işlenmeye hazırlandığını düşündüğü psişiğin aslında yan koltuğunda oturan ve onunla yeni bir göreve giden bir yabancı olduğunu bilse, onun da şaşıracağı gibi.
“Antidepresanlarına ve ağrı kesicilerine bağımlı, ruh hastası kaçığın tekiydi ama insanlar izliyorken hiçbir şey belli etmezdi. İyi bir oyuncuydu. Hepimiz gibi.” Gözleri kısıldı. Penceresini kapattı ve arabanın hızını artırdı. “Uyku saatinden sonra, gecenin bir yarısı beni türlü bahanelerle kaldırıp kendi odasına götürür ve cezalar verirdi. Bazı geceler herkes uyuduktan sonra beni dolabına kilitler ve ertesi gün hasta olduğumu akademiye bildirir, bir sonraki sabaha kadar orada kalmamı sağlardı. Aç, susuz, kendi pisliğimin içinde. Çünkü tuvalete çıkmama bile izin vermezdi. Sesimi çıkartırsam aynısını kendi gözetimindeki başka çocuklara da yapacağını söylüyor ve çenemi kapalı tutmamı sağlıyordu. Bir süre sonra favorisi değişti. Naz benim yerime öğle yemeklerine katılmamaya başladı. Nasıl olduğu belirsiz eziklerini gördüğümde anladım. Dadımı buldum, ona öfkemi kustum, bana saldırdı ve ben de kendimi korudum. Bir yanlış gördüğünde sesini çıkarman ve gücünün yettiği raddede düzeltmen gerektiğini öğrenmek için dokuz belki küçük bir yaş ama aldığım en sağlam derslerden biriydi.”
Sertçe yutkundum ve birkaç saniye boyunca yağmurun tok sesinin altında duyduklarımı sindirmeye çalıştım. Öyleyse Naz, Salem’le çocukluktan tanışıyordu. Dadı sistemi varken, aynı dadının sorumluluğu altında büyümüşlerdi. “Bu yüzden mi dadı sistemi kaldırıldı?”
Başını ağırca salladı.
“Bu yüzden merkez değiştirdin?”
Tekrar başını salladı.
“Üç kez merkez değiştirmişsin. İlk İran’daydın—“ Sonra İsviçre. Sonra Fransa. Oradan Colorado’ya gelmişti. Fransa’ya gelip dadı olayını yaşayana kadar zaten iki kez yer değiştirmişti. Bu mümkün müydü bile ki? Başını bu kadar çok derde sokmuş olabilir miydi gerçekten?
“Bu kadar yeter.” Lafımı sertçe kestiğinde tek yapabildiğim gözlerimi kırpıştırmak olmuştu. “Anlatacaklarını dinlemek ya da seni tanımak falan istemiyorum. Emrivaki bir şekilde kendinden bir şeyler verme bana ben istemedikçe. Siktiğimin sodasının etkisi birkaç saate geçer, bu birkaç saatte biraz daha konuşursan gerçekten ilk defa birine zor zamanlar yaşatmak için efor sarf etmek zorunda kalacağım Marin.”
“Aptal olduğumu bir an bile düşünme Salem. Sakın. Sen beni durdursan ben ağzımı açmazdım bile. Çok meraklı değilim en büyük güvensizliğimi ulu orta gözünün önüne sermeye ben de. Tek yaralı olan sen değilsin.” Utanç içinde olan bir tek sen değilsin. “Ve şundan emin olabilirsin ki, son nefesime seni konuşturmaya çalışacağım çünkü boktan bir soda içmemiş olmama rağmen ben kendimi durduramıyorum.” Son nefesine kadar.
Neredeyse üzgünüm. Neredeyse, öleceğin için, çok üzgünüm Salem. Neredeyse.
Ve uzun bir zaman sonra ilk kez, cevap vermedi.
꩜
Caleb operasyon iptalini kulaklıklarımızdan anons ettiğinde neredeyse lokasyona varmak üzereydik. Salem’in kafasının karışmış olduğunu ifadesinden anlayabiliyordum çünkü öncelikle, onun kadar donanımlı bir askeri neden bu kadar boktan bir göreve bir de partnerli bir şekilde göndermişlerdi ki zaten ve ikinci olarak da, ne olmuştu da operasyonu başlatmadan hemen önce iptal emri gelmişti böyle beklenmedik bir şekilde?
Tüm bunlar, akademiye dönene dek cevabını net bir şekilde öğrenemeyeceğimiz sorulardı ve saat gece yarısına yaklaşıyordu ama ben yan koltukta, dönüş yolunda uyukluyordum. Bu ne demekti? Niko’nun emri de iptal miydi? Eğer Caleb satın alındıysa Artem tarafından ve Niko’nun çıkacağımı söylediği görev iptalse, bu planın da iptal olduğu anlamına geliyordu.
İhanet ucu yeni bilenmiş, zehirli bir hançerdi ve ben tadını merak ettiğimden dilimi sürmüş gibi hissediyordum soğuk metaline; çünkü neden rahatlamış hissediyordum? Salem’e diz çöktürüp onu Artem’e götürürsem muhtemelen derisini canlı canlı yüzerlerdi. Ondan bilgi alabileceklerini mi düşünüyorlardı? Gelişmiş ilaçlarını kullansalar bile, Salem Pardis gibi üst düzey bir askerin yıllarını mental işkenceyle başa çıkmak için geçirmiş olduğunu bildiğimden muhtemelen ağzından iki kelime duyamadan onun ölümüne yol açarlardı. Üst düzey yetkisi olan askerlerin bilinçaltı böyle durumlarda intihara kodlanmıştı.
Niko’nun 501 numaralı denek hakkındaki açıklaması da neydi ayrıca? Tatmin edici tek bir laf duymamıştım ağzından. Ursula duyduysa dinlediklerimi mezarında ters dönmüştü çürümeye yüz tutmuş zavallı bedeni, muhtemelen.
“Uyuyamazsın.”
“Neden?” diye mırıldandım pencereye doğru yatırdığım başımı geriye yaslayıp Salem’e doğru dönerek. Bu sefer de başımı omzuma doğru düşürmüştüm ve buğulanan gözlerimin arasından profilini izlemeye başlamıştım. Dönüş yolculuğu da en az gidiş kadar uzun sürecekti ama en azından manzaram tatmin ediciydi.
“Birazdan direksiyonu sen devralacaksın çünkü.”
“Çok beklersin. Otele falan gidelim.”
“Yalvarıyordun sürmek için daha geçen gün?”
“Neden hâlâ konuşuyorsun? Ben uyuyorum,” diye mırıldandım gözlerimi kapatıp kollarımı etrafıma dolarken. “Kendi kendine konuşmak ciddi bir psikolojik rahatsız belirtisidir. Dönünce bir görün istersen.”
Bu kesinlikle iyiye işaret değildi; bu tat, dilimin ucundaki… Birçok farklı coğrafyada yaşayan birçok ailede, çocuğu zararlı ve kötü laflarından caydırmak için kullanılan laflardan biriydi diline acı biber sürerim. Dilime acı biber sürülmüş gibi hissediyordum çünkü bunu sesli dile getirebilecek kadar rahatlamış hissediyordum plan iptalinden dolayı. Beni Niko’nun cezalandıracağını düşünmek ya da Peder’in cezalandıracağını hayal etmektense onlardan önce kendi fişimi kendim çekeceğimi hissetmekse utanç vericiydi.
Şimdi akademiye geri dönecektik, sıcak bir duş alıp yatağıma serilecek ve sabah iyi bir antrenman için erkenden kalkacaktım. Belki Naz uyanmış olurdu ve duygusal boşluğundan yararlanarak ondan daha fazla bilgi öğrenebilirdim Salem’le ilgili çünkü dilinin bağı çözülmüş bir Salem bile bana istediğim tüm soruların cevaplarını vermiyordu. Hayır. İlla öfkesinden ve kininden etrafa yaralı bir ceylan gibi saldırıp duran, duygusal saldırıya açık zayıf bir asalakla uğraşmak zorundaydım.
Çok geçmeden araba durduğunda, gözlerimi açmadan hemen önce huysuzca homurdandım. “Bu uykuyla direksiyon başına geçersem en yakın viyadükten ikimizi de doğruca tahtalı köye ışınlayacağımın farkında olduğunu bilmem gerekiyor öncelikle.”
“Farkındayım, o yüzden otele geldik.” Salem’in motoru tek tuşla durdurduğunu gördüm, ardından şaşkın bakışlarla onun arka koltuktan küçük siyah çantasını alarak araçtan çıkışını izledim. Bir süre açık kalan sarı ışıkla alık alık bakışırken hemen önüne park ettiğimiz deniz kıyısındaki oteli yeni fark ediyordum. Cidden laf dinlemiş miydi o?
Kapüşonumu kafama geçirip kâküllerimi düzelterek araçtan indiğimde, kapıyı kapattığımda çıkan tok ses boş otoparkta yankılandı. Tabii ki beş yıldızlı, dolu bir otel beklemiyordum ama burası da fazla sessiz ve ıssız görünüyordu. Neyse ki deneyimli seri katiller olarak buradaydık.
Salem çoktan kapıdan içeri giriyordu bile, bu yüzden arkasından koşar adımlarla ilerledim o danışmaya varana dek. Cebinden çıkardığı siyah bir cüzdanın içinden iki kimlik kartı çıkartıp otuz iki diş dudaklarında kurumuş kırmızı rujuyla sırıtan kadına uzattı. “En üst kattaki süitinizi istiyoruz, tek gecelik.”
Çüş. Biraz fazla belli etmemiş miydi? Gerçi üzerimdeki kıyafetlerle daha çok, evden kaçmış ve zorla geri götürülen kız kardeş imajı veriyordum. Her neyse, hiçbir şeyin ortasındaki ıssız ve boş bir oteldeki kadının düşüncesi neden önemliydi ki? Karşısındaki herife bu yaşına kadar hiç yakışıklı görmemiş gibi baktığından mı?
Ne vardı yani? Ben her gün bakıyordum artık. Baktıkça alışıyordu insan.
Hem, ne zaman şehre insem ben de hatrı sayılır bir kalabalığın ilgisini üzerimde hissederdim ve istenmeyen ilginin ne kadar itici olduğunun farkındaydım. O yüzden kadın kimlikleri alıp kaydımızı açsa bir an önce, iyi ederdi.
Kadın kimlikleri arkalı önlü kontrol ederken konuşuyordu ki kaşları çatıldı. “Tabii… Bay ve bayan… Padelski. Ah. Evliymişsiniz.”
Öksürdüm istemsizce. Salem bana yan bir bakış attı otele girmeden hemen önce başına geçirdiği beyzbol şapkasının altından, ucuz bir asker olduğumu düşünebilirdi istediği kadar; bu ucuz asker, göreve çıkarken sahte kimlikler kullandığımızı biliyordu tabii ama… Ama ne, Marin? Sus Marin. Margarin.
Kadın çok geçmeden oda numaramızı söyleyerek bize kimliklerimizle birlikte oda kartını teslim ettiğinde, giriş katta boş kabin bekleyen asansöre bindik ve Salem en üst katı tuşladı. Kapılar kapandı, ardından açıldı. Salem kartı okutup içeri girdiğinde ilerledikçe her yerin ışığını açmaya başlamıştı.
Devasa yatağın üzerine kalp şeklinde bırakılmış güller ve etrafa saçılmış gül yapraklarını gördüğümde kadının bize balayı suitini verdiğini anladığımdan gözlerimi devirerek “Kocacığım ne kadar da düşünceli,” diye mırıldandım. Salem kendini korkunç kadife koltuklardan birine atmış, geriye yaslanmış, tabletine odaklıydı. Muhtemelen Caleb’la iletişime geçmeye çalışıyordu.
“Ben işimi halledene kadar uyusan iyi edersin.”
Tabii ki kendi işini yan koltukta halledemeyeceğini düşündüğünden otele gelmiştik, tabii ki benim uykusuzluğum umrunda bile değildi.
Banyodaki küveti gördüğümde, sıcak bir duş fikriyle üşümüş kemiklerim sızladı ama Salem’in birkaç saatten fazla burada kalmaya tahammülü olmayacağını bildiğimden ve bir saatimi küvetten harcamak istemediğimden elimdeki bandajı kontrol ettikten sonra güllere hiç dokunmadan örtünün altına girdim. Naz’ın boğazıma yasladığı bıçağının kestiği avucum artık tamamen iyileşmişti. Gidip dikiş attırmamıştım ya da akademinin gelişmiş ilaç seçkisinden herhangi birini kullanmamıştım. Fazla amatörce bir hataydı. Bu yüzden bir süre daha tamamen iyileşmiş avucuma bandaj yapıştırmaya devam edecektim dikkat çekmemek için.
Yan dönmüş bir şekilde ellerimi altına sıkıştırdığım yastığa başımı yaslamış, Salem’i izliyordum yayıldığı koltukta. Her ne yapıyorduysa tabletinde, elleri hızlı hareket ediyordu; aslında yazdığı anlamına geliyordu bu. Evet. Rapor yazıyor olmalıydı. Az önce de okumakla meşguldü. Ne okuyordu? İptal olan görevin raporunu mu yazıyordu?
Bir süreliğine daldığımın farkındaydım, vücudumun bu kadar bitap düşmüş olmasının sebebini henüz keşfedememiş olsam da kendimi düşmanın yanında uyuduğum için yargılıyordum da bu yüzden asla uykuya dalamıyordum.
“Okudun mu?”
Alter’in sesini duymamla birlikte gözlerim tamamen aralandı. Saat kaçtı, ne zamandır içim geçmişti bilmiyordum; tek bildiğim Salem pencere kenarına tünemişti ve tabletinden Alter’in sesi geliyordu.
“Saçmalık,” dedi Salem, kıyıya çarpan dalgalara dalmış gözleri üzerime çevrilirken. Ses çıkarmamıştım bile ama uyandığımın farkındaydı. “Luca tüm okların üzerine çevrileceğini bile bile böyle bir riski tek başına almış olamaz.”
“Caleb’ın onay emri hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu Alter bu sefer de. Yavaş yavaş doğruluyordum. Neyden bahsettiklerine dair bir fikrim yoktu ama eğer Salem benimle paylaşmayacak olsa, yanımda da Alter’le konuşmazdı. “Caleb’ın hiçbir baskı altında kalmadan tamamen kendi düşüncesine göre onay vermiş olması—“
“Nikâh masasında normal bir sivil değildi Alter. Caleb’dan bahsediyoruz. Üstelik böyle önemli bir konuda konseyi de ikna etmiş olmalı, yalnızca kendi kararına göre hareket etmemiştir.” Salem’in gözlerinin üzerimden, yeniden ucu sonsuz gibi görünen karanlık denize kayışını izledim üzerimdeki örtüyü atıp yataktan kalkarken.
Tablet masanın üzerindeydi ve Alter’le görüntülü konuşuyordu. Kafamı uzatıp dirseğimi masaya yaslayarak kameraya baktığımda Alter’in barfiks demirlerini bırakıp ekrana yaklaştığını gördüm, kan ter içinde kalmıştı ve üzerinde hiçbir şey yoktu. Arkasında, uzun saçlarını örmüş, spor kıyafetleri içinde başka bir kızın silüetini görür gibi oldum ama uzaktaydı ve hemen kayboldu. “İki dakika uyukladım diye neyi kaçırdım?”
“Siz,” dedi Alter işaret parmağıyla bir beni, bir de arkamda pencere kenarına yaslanmış etrafa umursamaz bakışlar atan karanlıklar prensini göstererek. Gözleri kısılmıştı şüpheyle ve anlamaya çalışıyordu. “Neredesiniz tam olarak birlikte? Uyuklamak derken? Yatak mı var orada?”
“Güller falan da var,” diye yanıtladım Alter’i. “Balayı suitini tuttuk.”
Alter alt dudağını ısırarak gözlerini pörtletti o an. “Niye? Akademi sınırları içinde sevişmek yasak mı?”
İşaret parmağımı dişledim. “Değil. Salem sadece ilk seferimizin romantik olduğundan emin olmak istedi—“ dediğim anda omzumun üzerinden uzanan kaslı bir kolun tableti önümden kaldırışını izledim. Ekranda bir tuşa bastı ve tableti masanın üzerine dümdüz bıraktı. Görüntüyü kapamıştı.
“Luca sende, Caleb’ı ben araştıracağım. Konsey işleri boşluyor. Aptal saptal hataları artmaya başladı iyice.” Salem’in sesi daha fazla tahammül edemeyecekmiş ve aramayı sonlandırmak istiyormuş gibi geliyordu. Kendini yeniden koltuğa atmış, bacaklarını açarak koltukta ileri kaymış ve geriye yaslanmıştı. Yorgun görünüyordu.
Bana hâlâ cevap vermeyişleri miydi sinirimi bozan, yoksa Salem’in beni kale almayışı mıydı tam karşısında dikiliyorken bilmiyordum ama kollarımı göğsümde birleştirerek ağırlığımı bir ayağımın üzerine verdim ve tek kaşım havada yakaladım gözlerini. Bana neden böyle ne düşündüğü anlaşılmaz bir şekilde baktığını bilmiyordum ama herkese böyle baktığını düşünüyordum, o yüzden bir bakıma sorun yok gibiydi de.
“Yardım ederim.”
Ardından aynı anda bakışlarımız tablete çevrildi, tabletin diğer ucundan gelen feminen sesle. İkimiz de Naz’ın, Alter’le spor salonunda olmasını beklemiyorduk.
“Sen komada değil miydin?” diye, bir kesim insan tarafından oldukça trajikomik görünebilecek bir soru kaçtı o an ağzımdan. Alter Tobin söylemediyse, Salem de sormadıysa benim dışımda kim soracaktı onu da bilmiyordum. Gerçi, Salem her koşulda Naz’dan haberi olacağını söylemişken bana, neyi sorguluyordum ki?
“Taburcu edileli saatler oluyor,” diye cevapladı Naz, oldukça stabil bir sesle. Dümdüz cevap veren insanlardandı. Herhangi bir duygu barındırmayan, her zaman güçlü ve nötr duyulan bir ses tonu vardı.
Gözlerimi etrafa doğru kaçırırken derin bir nefes aldım. “Sen de soluğu spor salonunda alayım dedin…”
Alter’in boğazından kaçmış gibi duyulan boğuk ve kısa kahkahasını duydum bir saniyeliğine. “Ben de ayyynen öyle söyledim!”
“Yakaladığımız denekle alakalı,” diye lafına devam eden Naz’ın, gerçek zamanlı bir şekilde göz devirdiğine neredeyse yemin edebilirdim. “Dr. Luca tüm ekiple birlikte, organ tahribatını minimum düzeyde tutmak adına acil kriyoprezervasyon* işlemi başlatmış ve Caleb, konseyi sıkıştırarak onayı anlık bir şekilde aldığında da işleme devam eden ekip bedenin kendi kendine krematize olmaya başladığını fark etmişler. Alınan doku ve kan örnekleri, yapılacak testler için gereken numuneler… Hepsi çöp. Konsey tüm ekiple birlikte Caleb’ı da disiplin toplantısı için merkeze çağırmış.”
Salem’e baktım. Karnında birbirine geçirdiği uzun ve kalın parmaklarına ve ifadesine… çoktandır üzerimdeydi gözleri, tepkimi izliyordu. “Böyle bir şey mümkün mü?” diye sordum şaşkınlık içerisinde. “Bedenin canlı değilken bile olası tahlil ve incelemeleri sabote etmek için kendi kendini yok etmesi?”
“Birçok bilim insanının sırrını çözmenin yalnızca hayalini kurduğu paranormal yetenekleri vardı, bana sorarsan hiçbir şey imkânsız değil.” Ardından doğrularak dirseklerini açtığı dizlerine yasladı ve tadı kaçmışçasına bakışlarını kaçırdı. “Tabii bu, durumu araştırmayacağımız anlamına gelmiyor.”
“Neden kendi akademine, laboratuvarlarına ve doktorlarına güvenmediğini hissediyorum?” diye sordum kafamda muhakemesini yapmadan. Düşününce, konuşmaları yalnızca tek bir sonuca varmamı sağlıyordu ama her seferinde: Salem güvenmiyordu üstlerine. Sisteme de güvenmediği anlamına mı geliyordu bu? Bu yüzden mi emekli olmak istiyordu acaba? Ya da, gerçekten emekli olmak istiyor muydu? Eğer doğru olmasaydı bu konu onu o kadar da sinirlendirmezdi değil mi?
İstemsizce, aklıma masanın üzerindeki kadın ve bebek fotoğrafı geldi. Bebeğin bir erkek çocuğu ve hatta kendisi olduğu ne malumdu? Belki de olay bebek bile değildi, kadındı. Bir çocuğu olan bir kadından hoşlanıyordu. Her neydiyse… Belki de Salem’in zaafı dışarıdaydı. Tek zayıf noktası.
“Çünkü insan, insandır nihayetinde,” derken ayaklandı, sanırım dönüyorduk. “Kuralları çıkarları doğrultusunda esneten, tek bir can için hint okyanus’unu aştıran ama yüzbinlerine soykırımına göz yuman, arşivlenen tarihi çarpıtan… insan. Duygusal bir makinedir insan. Bunu hiçbir şey değiştiremez günün sonunda. Sorgulanmayan bir otoriteye hizmet ediyor olmazsın, kölelik ediyor olursun anca.” Ne zaman çıkarıp koltuğun kenarına attığımı bilmediğim ceketimi alıp göğsüme bastırarak yanımdan geçtiğinde, son anda yakaladım deri kumaşından. “Bizi kandan etten duvarlarla korunduğumuz ana rahminden, etimizle kemiğimizle korumamız için yüksek duvarların arasında büyüttüler. Hepimiz birer bağış gibiydik sisteme, ilk çocuk… İlk vazgeçişleri… Otorite her zaman kitleleri yönetmez, bazen köleleştirir. Fedakârlık? Potansiyelini bileni kinlendirir. Ve vazgeçmek hiçbir zaman insanı özgürleştirmez Marin, yalnızca kaybettirir. Omurga dediğin şeyi de miras almazsın hiçbir anne babadan, kendin edinmen gerekir.”
Haklıydım. Salem Pardis aptal değildi.
Gece Yarısı Resitali ©2021 Epsilon Yayınevi
Telif hakları sebebiyle yalnızca 5 bölüm yüklüdür.
GYR Çıkış Tarihi: Eylül 2026
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapmalısın.