Gece Yarısı Resitali
Gece Yarısı Resitali
2. GÖZÜ AÇIK KABUSLAR
2.067 210

gözlerimi kapayamadığımdan karanlıkta
uyutmadığından çünkü fısıltılar
dinlerim acı ninnileri
tatlı kâbuslar fısıldar kulağıma

Salem

Kapıyı kapattığım an bir anlığına geri çekilip üzerime devrilmesini beklemiş, ardından onun artık belki sıradan bir insan kadar bile gücünün olmadığını hatırlayarak yumruklarını kapıya geçirişini dinlemiştim. “Bunu bana yapamazsın!” diye bağırıyordu kapının diğer tarafında, öyle gür ve güçlü çıkıyordu ki sesi neredeyse yürüyen bir ölü gibi görünen silüetini unutacaktım. Alışmam gerekiyordu. “Bana açıklama borçlusun! Bana her şeyi anlatmak zorundasın!” Yalnızca bir göz kırpışıyla insanların göğüs kafesinde saklanan kalplerini büzüp suyunu çıkaramazdı artık, binaları temelinden sarsamaz ve kılını kıpırdatmadan kimseyi öldüremezdi. Gerçi, bu hâli göz önüne alındığında, zayıf ve sefil, kimseyi öldürebileceğini düşünmüyordum. Belki komadaki yaşlı bir amcanın fişini çekebilirdi ancak. “Beni mahvettiniz! Beni yok ettiniz! Bir paçavra gibi fırlattınız işiniz bittiğinde! Hayatım boyunca size çalıştım ben!”

Yalan söylüyor sayılmazdı ama gerçekleri her zamanki gibi o güzel kafasının içinde çarpıtıyordu. Evet, Marin Kalentari, Peder’in hükmettiği Rusya’daki büyük Akademi’de hayata getirilmiş ve eğitilmişti. Onu bir anne doğurmamıştı, bir babası yoktu; laboratuvar ortamında yapay yollarla döllenen bir yumurtadan üretilmişti. Bebekler doğdukları ilk andan bezlenir, ağladıklarında acıktıkları ya da gazları olduğu anlaşıldığından ihtiyaçları karşılanmaya çalışır ve kucaklarda ya da beşiklerde uyutulurdu; Marin doğduğu andan itibaren yalnızca itaat etmeyi, yok etmeyi, parçalamayı öğrenmişti. Temel ihtiyaçları zaten o bir talepte bulunmadan karşılanmıştı. Akademi’nin günâhı olduğunu bilmiyordu— daha doğrusu, Peder’in, yani dünyaya gelmemde rol oynayan biyolojik babamın Akademi içinde kurduğu bir anti-örgüt olan Artem’in bir ürünü olduğunu bilmiyordu. Onu büyütüp bu yaşa getiren adam ve yol arkadaşlarının her biri ölmüştü. Marin artık itaat edebileceği bir organizasyon veya adam da kalmadığından, yalnızca intikam için soluyordu nefesini. İntikamla çarpıyordu kalbi. Ve başarılı olsaydı eğer, alabilirdi de. Her birimizi yüzyıllar boyu süregelmiş mirasımızla birlikte gömebilirdi bu araziye, hiç var olmamışız gibi dönerdi yine dünya ve işlerdi şeytanın çarkı.

Cehennemin onun evi olduğunu söylerler; şeytanların, iblislerin, şarlatanların ve gücü elinde barındıran açgözlü insanların. Kötülüğün evi olarak tasvir edilir hikâyelerde ve inananların kitaplarında. Yok olmasını dilemenin içten olduğu bir yer…

Sanki orayı yaratan da Tanrı değilmiş gibi.

Her neyse.

Ama Marin akıllı bir kızdı. İntikam yolculuğuna çıkarken kendi için de bir mezar kazmıştı.

Kulağımda hissettiğim titreşimle dönüp mutfağa doğru yürümeye başladım parmağımla kulağıma kaşır gibi dokunurken. “Pardis.”

“Seninle olduğunu umuyorum.”

Hanımefendi’nin sesinden nefret ediyordum. O kadınla aynıydı. Her şeyi o kadınla aynıydı. Yüzü tıpkısının aynısıydı. Saçının rengi, çıkık kemikleri, silüeti, sakinliği… Ona bakıyordum ve cevap veresim gelmiyordu. Her ne söyleyecekse bu yüzden, her seferinde, yalnızca dinliyor ve yerine getiriyordum. Nihayetinde İsçivre’nin başı o’ydu ve ben yalnızca bir askerdim.

“Benimle olduğunu yalnızca umuyor oluşunuz yeterli değil.” Ellerim mutfak orta tezgâhını iki yanından kavrarken esner gibi öne eğildim ve başımı eğdim, sakinleşmeyi umuyordum ben de. Ummak çünkü böyle bir şeydi. Bir beklentiniz olması ancak gerçekleşmemesine de hazırlıklı olmak. “Üzerine bir takip cihazı yerleştirmek hakkında ne düşünürdünüz?”

“Yaptık. Ceketine dikmişler, çıkarıp attığından konumu doğrulanabilir değil. Deri altı tipi takip cihazlarımızın hiçbiri üzerinde işe yaramadı, kanıyla ilgili çözemediğimiz bir sorun… Ayrıca bildiği ne varsa konuşması için enjekte ettiğimiz ilaçlar da yetersiz.”

“Bu hâldeyken bile mi?” Bakışlarım istemsizce pencereye doğru çevrildi. Ses kesilmişti. Vazgeçmişti ve avluya dönüyordu yani, öyle mi?

“Denek 507 hâlâ tehlikeli.”

“Onun adı Marin,” diye mırıldandım çenemi sıkarak. “Ve eğer Luca’nın ona yapmasına izin verdiklerinizden sonra bile hâlâ ayakları üzerinde durabilecek gücü kendinde bulabiliyorsa, bence de haklısınız, Marin kesinlikle tehlikeli.”
Hanımefendi’nin ya da açgözlü konsey üyelerinin ahlaki değerleri olduğunu düşünmüyordum, ne ironiydi ki tam da bu değerler üzerine savaştığımız bir dünya için tam da bu değerler olmadan yetiştiriliyorduk biz de; yoksa sapkın düşünceleri olan, yoldan çıkmış bir doktoru ne kadar yetenekli olursa olsun giriştiği boyunu aşan akıl almaz planlarının ardından hak ettiği gibi cezalandırır, sürgüne yollarlardı ama hayır, Taberda Vadisi’ni faaliyete sokmuş ve Marin’i sahip olduğu tüm güçten çırılçıplak soymuşlardı.

“Birkaç ayı var… Taş çatlasın yedi sekiz ay.”

Leyla korkunç bir kadındı. Biyolojik annem Meyra, eğer hayatta olsaydı o da korkunç bir kadın olurdu. Belki de bu yüzden intihar etmişti. Hayır. O, kızını kurtarmak için intihar etmişti.

Unutuyordum bazen. Kızını.

“Bundan haberi var mı?”

“Zaman içinde öğrenir.”

“Zaman içinde dediğiniz, taş çatlasın yedi sekiz ay sonra mı?”

Leyla’nın telefonun diğer ucunda huzursuzca kıpırdandığını, tavırlarımdan ve cevaplarımdan hoşnut olmadığını biliyordum; bu konu hakkında yapabileceği hiçbir şey olmadığını da o biliyordu. Bu yüzden biz bazen böyle, sadece, birbirimizi huzursuz etmeye devam ederdik.

“Alınan karar bu, değil mi?” diye homurdandım ağzımın içinde, dilimin ucuna gelen zehir tadı tükürmekle yutmak arasında kalırken. “İletişim yok. Onunla işiniz bittiğinden, ondan geri kalanı bir paçavra gibi avluya attınız ve hiçbiriniz sorumluluk almayacaksınız. Yaralı ceylan gibi oradan oraya saldırırken de o, aylar geçecek ve siz de, parmağınızı şıklatmadan cinayetinizi işlemiş olacaksınız. Bravo.”

Kulağıma dokundum konuşmayı sonlandırmak için. Öfkelenmiştim çünkü çözüm bu değildi, bana vaad edilen çözüm bu değildi en azından ama hiçbir koşulda böyle olmamalıydı. Bir şeyler farklıydı. Bir şeyler değişiyordu. Hissedebiliyordum.

Doğru gelmiyordu.

Ardından bir tıkırtı duydum. Doğrudan dikkatimi aralık mutfak kapısından üst kata çıkan merdivenlere çevirdiğimde, aslında neye şaşırdığımı bile bilmiyordum; tabii ki patikayı takip ederek yurt odasına dönmemişti. Tabii ki tırmanırken her tarafını çizip yaraladığı ve hatta dalını bile kırdığı ağaca bir kez daha tırmanıp kendini çatıya atacak ve eve geri girecekti. Bu sefer onu ne hâlde bulacaktım? Bahse varım o ıslak ve kirli kıyafetlerini çıkarıp çırılçıplak bir şekilde kendini yatağın içine gömüp uykuya dalmıştı çünkü birincisi, bu tam onun yapacağı bir hareketti ve ikincisi de, artık eskisi gibi güçlü olmadığından ve bir süredir uyanık olduğunu bildiğimden içgüdüsel olarak kendini dinlenmeye itecek ve böylece geceyi burada geçirebileceğini düşünecekti.

Seçeneklerim nelerdi?

Onu yakaladığım gibi tekrar dışarı atabilir ve kapıyı üzerine bir kez daha kapatmadan önce birkaç parça kıyafet verebilirdim, tabii artık dönüş yolunda soğuktan ölmeyeceğini kendime garanti edemiyordum Leyla’nın sözlerinden sonra… Kampüsten birini çağırıp onu aldırtabilir ya da arabayla bırakabilirdim ama sabah yine kapımda bitmeyeceğinin garantisi yoktu ve bir süre göreve çıkmayacağımı Akademi’ye daha yeni beyan etmiştim. Ya da… Uyumasına izin verebilirdim, basitçe. Böylece sabah pencerenin tamir sesine uyanırdı, def olup giderdi. Hayır— başka bir cam kırarak eve girmeyeceğinin garantisini veremezdim. Bu hâliyle bile Magnus’un elinden kaçmayı başarmıştı o.

Merdivenleri ikişerli üçerli atlayarak çıktıktan sonra odamın kapısını aralayıp koridordaki loş ışığın içeriyi aydınlatmasına izin verdiğimde, camı kırık pencereden içeri sızan ay ışığının aydınlattığı yüzünü gördüm; başı yastığıma yaslıydı ve boynuna kadar çekmişti yorganı. Üşümüştü. Onun üşüyebildiğini bilmiyordum— yine, alışmam gereken başka bir gerçekti artık ama bu. Normal bir insan gibi üşüyecekti tabii. Soğuk algınlığına yakalanacak ve burnunu akıtacaktı, ateşlenecek ve ilaç alması gerekecekti… Hiçbir ilaç üzerinde işe yaramayacaktı çünkü bünyesi alışık değildi tedaviye. Artık kolayca alabildiği yaralarının hiç de kolayca iyileşmeyeceğini de bilmesi gerekiyordu ayrıca. Uykusuz geceler ve geçiştirilmiş öğünler artık bünyesinin düşmanıydı.

Ölmek ister miydi?

Böyle sefil ve acı bir hayat yerine, temiz bir ölümü tercih edeceğini düşünüyordum… Her şeyin farkına vardığında verdiği karar bu olacaktı. Akademi’nin onu mahkûm ettiği yol. Hak ediyor muydu? Tüm günâhlarının yargılandığı bir mahkemede akıl hocalarının ve onu bu kadere iten insanların da hesaba katılacağını düşünmüyordum, hayatları yok eden ve yapıları tuzla buz eden onun zihniydi nihayetinde ve konsey daha önce hiçbir günâh keçisine af çıkarmamıştı.

Yaşamak ister miydi?

Çünkü onu bir yıl kadar bile yaşatmak için mucize gerekiyordu.

2. GÖZÜ AÇIK KABUSLAR

“Bu ne?” diye sorduğumu hatırlıyorum, beyaz önlüklü mezarlık bekçisine. Mezarlık bekçisi olduğunu nereden biliyorum ya da üzerindeki beyaz önlüğe rağmen çocuk aklım nasıl bu çıkarımı yapabilmiş, bir fikrim yok.

“Çiçek,” diyor bekçi. “Bitkiler, özellikle meyve verenler… Bahar vakti çiçek açarlar. Sonra dökülür çiçeklerin yaprakları, meyveleri açığa çıkar.”

Duraksız bakışlarımı izliyor bekçi. “Koklasana,” diyor bana. Uzanıp kokluyorum. Değişik bir aroma. “Durma, dokun,” diyor, avucumu uzatıp yapraklarına dokunuyorum. “Kopar şimdi.” Koparıyorum. “Ne oldu?” diye soruyor. Neden söylediği her şeyi yapıyorum?

“Aldım onu,” diyorum, dalını süzüyorum; kökü toprağın altında. “Şimdi ne olacak?”

“Ölecek,” diyor bekçi.

“Hemen mi ölecek yoksa ölmesini mi bekleyeceğiz?”

“Ne fark eder?” diye soruyor bekçi.

“Fark eder,” diyorum, avucumdaki çiçeği dikkatlice izlerken. “Hemen ölürse, kurtulur. Ölmesini beklersek, acı çeker; nihayetinde ölür yine ama ölmeden önce çektiği acı, cezası olur. Fark eder.”

“Farz et ki bu çiçek zehirli, cazibesiyle masumları büyüledi ve dokunanını, koklayanını canice öldürdü.”

“O zaman acı çekerek ölsün.”

“Öldür,” diyor bekçi. Bir ona bakıyorum, bir avucumdaki çiçeğe, bir de etrafıma; ortasında dikildiğimiz kızıl çiçek tarlasına. Gözlerim kapanıyor, avucumdaki çiçeğe üflüyorum; çiçek düşüyor. Benim içime çektiğim nefesle, tarladaki çiçeklerin canı çekiliyor. Siyah ve beyaza bürünüyor dünya bir anda. Tüm renkler soluyor. Ölüm nefesini üflemiş sanki, hayat duruyor.

“Aç gözlerini, ne yaptığına bir bak,” diyor bekçi. Gözlerim açık artık ve ortasında dikildiğimiz çiçek tarlası kızıl değil. “Neden yaptın bunu?”

“Çünkü çiçek zehirliydi,” diyorum. Çünkü bana yapmamı söyledin.

“Hepsini öldürdün.”

“Cazibesiyle beni büyüledi, dokundum ve kokladım onu. Beni öldürecekti.”

“Ama sen masum değilsin,” dedi bekçi bana. “Senin çektiğin eziyet, mübah. Onun zehri sana dokunmadı ama sen tehdit ihtimaline, soyunu kuruttun. Sen bu’sun.”

Kaç yaşındaydım hatırlamıyordum ama, avucum minicikti.

Freud ve Jung’u hatırlıyordum. Başlangıçta birlikte çalışmış olsalar da zamanla rüyaların anlamı konusunda farklı görüşler geliştirmiş iki düşünür… Freud, rüyâları bilinçdışına giden kutsal bir yol olarak tanımlıyor ve bastırılmış isteklerimizin, çatışmalarımızın sembolik ifadeleleri olduğunu düşünüyordu. Her birinin gizli bir anlamı, zihninin insana dolaylı yoldan anlatmaya çalıştığı bir hikâyesi var; bastırılmış arzular ancak orada ortaya çıkar, ifade edilirdi ona göre. Örneğin kapının kilitli olması aslında engellenmiş bir isteği sembolize ediyor.

Jung’a göre ise rüyâlar bilinçdışının bilinçle iletişim kurma biçimiydi, psikolojik dengeyi sağlamaya çalışmasıydı ve kişinin gelişmesine yardımcı oluyordu. Kolektif bilinçdışı fikrine göre; tüm insanların ortak olarak paylaştığı, doğuştan gelen semboller ve kalıplar yani arketipler insanın rüyâ sahnesinde maskelenerek uyarılarını yapıyordu.

Bir mezarlık bekçisi, kırmızı örümcek zambağı ve kurumuş bir tarla. Buz gibi bir odada, benim bile olmayan bir yatağın içinde çırılçıplak ve ağrılar içinde uyandığımdan beri bir süredir yaptığım şey, duvara diktiğim gözlerimle kafamın içini anlamaya çalışmaktı. Kırmızı örümcek zambağı oldukça zehirli, tene teması bile ölüm getirebilecek bir bitkiydi ve hak gördüğüm için soyunu kurutuyordum tarlasının ortasında; bekçi bana o hakkı vermişti, sanki her bir ölü zambağı tabutuna yerleştirecekmiş gibi ölümlerinin ardından bekliyordu orada… Hayır… Tarla zaten bir mezarlıktı ve bekçi de sahibiydi. Tanrıcılık. Tanrıcılık oynamıştım.

Doğrularak ince yorganı üzerimden kaldırdığımda inlemeden edemedim; bir süre gözlerimi kapatıp sıkarak acının geçmesini bekledim ama sanırım geçmesini beklemek yerine yutmalı ve artık hayatımın bir parçası olduğunu kabullenmeliydim. Eskiden hissettiğim acı en azından dışarıdan gözlere görünür olurdu, merhemse sürer ilaçsa içerdim ve ertesi güne bir şeyim kalmazdı ama şimdi parmağımı kapıya sıkıştırsam hatrı sayılır bir süre acısına ve iyileşme sürecine katlanmam gerekecekmiş gibi hissediyordum.

Ayrıca, çıplaktım.

Kıyafet dolabı olduğunu dün geceki keşfimden dolayı bildiğim kapının arkasına kendimi atarak yüzlerce parça kıyafetin arasından siyah bir eşofman, siyah bir kazak ve bir çift çorap bulabildiğimde tek düşündüğüm şey bu adamın dolabının tamamen siyah ve beyaz renklerden oluşuyor oluşuydu. Başka hiçbir renk yoktu. Belki hayata bakış açısı da bu iki renkten oluştuğundan olabilirdi. O bir askerdi ve ona yalnızca öldür ya da yaşat emri gelirdi. Bir insan kötü ya da iyiydi. Emirlerinin arkasındaki ahlaki sonuçlarla yüzleşmezdi, halleder ve dönerdi. Akademi küçük çocukları henüz bebekken annelerinin kucaklarından alır, dünya düzeni için yetiştirirdi.

Yalnızca siyah ve beyazın olmadığı bir dünya için.

Ne büyük ironi ama.

Karnımdaki sancıyla beraber kendimi tuvalete sürüklemeyi başardığımda, Salem’in beni gecenin bir yarısı ormana atmamış olmasına şaşırmakla meşguldüm; henüz yeni yeni ayılıyordum ve ayıldıkça ne kadar sefil bir durumda olduğumun bir kez daha farkına varıyordum doğrusu. Gözlerimin zehir mavisi bile solmuş görünüyordu aynada. Hayat çekilmişti sanki bedenimden, olabildiğince bir süre daha hareket ettirebiliyordum bedenimi.

Klozete oturduğum an kasıklarımda hissettiğim ağrıyla öne doğru eğildim, ayak parmak uçlarım acıyla kıvrıldılar. Bu da neydi böyle? Sanki parazitlerle doluydu karnım ve acımasızca hareket ediyorlardı içimde.

İşimi halledip kendimi temizledikten sonra doğrulmuş, sifona basacaktım ki kanlar içinde kalan klozetin suyunu gördüm o an; bir şimşek çaktı gözlerimin önünde. Bu da neydi böyle? Bu yaşımda ilk defa regl olmuş olamazdım, biyolojik açıdan bu pek de mümkün değildi her ne kadar bir rahmim olsa da. Yoksa… Mümkün değildi. Bağırsaklarımı mı üşütmüştüm? Üşütmüş olabilirdim. Belki de böbreklerimi üşütmüştüm ve bu yüzden çişim kanlı gelmişti. Evet. Bu kadar kan akması mümkün değildi iç kanama geçirmediğim sürece. Tıp bilgim yalnızca derecelerine göre önem teşkil eden yaralara ilk yardım yapabilecek kadardı. Bu konudan kime bahsedebilirdim? Eğer Niko’yla iletişim kurabilseydim… Yapamazdım. Yapmamalıydım.

Tamamen yalnız başımdaydım.

Yine, yeniden.

Etrafı kan yapmadan Salem’in temiz iç çamaşırlarıyla dolu çekmecesini bulup ütülenmiş gibi, yeni görünen siyah çamaşırlarından birini aldım böylece; giyindim, ardından içine olabildiğince kalınlaştırdığım bir peçete destesini yerleştirdim. Bu, buradan çıkıp bir çözüm bulana dek işe yaramak zorundaydı. Ardından odadan çıkıp merdivenlerden aşağı indim dikkatlice. Evde başka biri olduğuna dair herhangi bir işaret yoktu ama Salem’in sessiz hareket ettiğini ve beni evinde kesinlikle yalnız bırakmayacağını biliyordum, bu yüzden fazla uzaklaşmış olamazdı.

Buzdolabında uzun süre barınsa, taze kalamayacak hiçbir şey yoktu; dolaplarındaki diğer ürünler de son kullanma tarihi epey uzakta olan paketli ürünlerdi hep. Açık bir kutu spagetti bulduğumda kutuyla birlikte ada tezgâhın bar sandalyesine oturdum ve makarnayı kıtlamaya başladım dışarıda çiseleyen yağmuru izlerken. Bir şeyler yemem gerekiyordu, gerçek yemek. Bir şekilde vücuduma neler olduğunu öğrenmeliydim. Naz’ın yaşayıp yaşamadığını, Caleb’ın nasıl öldüğünü… Bana ne yaptıklarını, nasıl yakalandığımı öğrenmeliydim ve tüm bu soruların cevaplarını Salem verecekti. Ona tüm bu soruları sorarken bilmediği şeyler olabileceğini de hesaba katarak cevaplarımı almalıydım ağzından. Akademi’nin benden bilgi alamadığını biliyordum. Onların hiçbir serumları ya da ilaçları bana doğruyu konuşturtmazdı, hiçbir işkence ben istemediğim sürece gerçeği ağzımdan çıkartamazdı. Öldürmek istemeyecekleri kadar da değerliydim ayrıca. Bana ne yapacaklarını şaşırmış olmalılardı.

Beni güçsüz düşürmenin bir yolunu bulmuşlardı gerçi.

Dış kapının önündeki adım seslerini duydum, ardından kapı açıldı ve Salem terli vücuduyla mutfaktan içeri girerken de kapanma sesi geldi. Üzerinde sıfır kollu siyah bir tişört, diz kapaklarına kadar gelen bir şort vardı ve teninin üzerindeki yağmur damlalarını görebiliyordum. Ama yalnızca yağmur değildi, terliydi aynı zamanda. Koşudan dönmüştü. Koyu kahve saçları ıslandığı için simsiyah görünüyorlardı artık ve elmacık kemikleri bile biraz kızarmıştı kalp atış hızından dolayı. Soğumadan gelmişti. Uyandığımı biliyor olabilir miydi?

Doğrudan raftan bir bardak aldı ve musluktan suyunu doldurup kalçasını tezgâha yasladıktan sonra içmeye başladı. O suyunu içerken ben, çiğ makarna çubuklarını kıtlamaya devam ediyor ve her yudumda oynayan boynundaki ademelmasını izliyordum. Kendime neden hakim olamadığıma dair bir fikrim yoktu ama vücudum dün onu bu güçsüz halimle uyandıktan sonra ilk görüşümden beri kendini üzerine atmak istiyordu. Temas istiyordu. Neden?

Aylar Önce
Colorado, Akademi

Ve Naz’ın nefes almayan bedenine baktım.

“Sana asla—ne?” diye mırıldandım, cümlesinin devamını merak ediyordum. Muhtemelen bana asla güvenmeyeceğini söyleyecekti ama neden? Burnumu S’in odasında gördüğüm fotoğraf meselesine soktuğum için mi? Belki kıskanmıştı. Sonuçta değil onun odasına girmek, kapı numarasını bile bilmiyordu.

Ama o, S’in arkadaşıydı. Belki de tek arkadaşı. Onun ölümü S’i etkileyecekti.

Dudaklarımı birbirine bastırarak aynaya baktım ve ellerimi lavaboya yaslayarak öne eğildim. Naz ölürse eğer, dikkat çeker miydim? Her şey fazla kusursuzca planlanmıştı, kimsenin bir şey anlamasına imkân yoktu. Üstelik biz dövüşmüştük.

Çantamı bırakıp tuvaletin çıkışına koşturdum ve nefes alışverişlerimi hızlandırmaya çalıştım, dövüşün hemen ardından içeri koşturacağımdan nefes nefese olmalıydım.

Kapı koluna uzandığım sırada elim durdu.

Naz’ı öldüremezdim çünkü o bu grubun zayıf halkasıydı ve benim ona ihtiyacım vardı. Az önceki hareketi yüzünden benden özür dileyecekti ve bu da savunma mekanizmasında bir delik açacaktı benim için, bana yakınlaşacaktı. Mental açıdan sağlıklı değildi. Az önce bana saldırmış olmasının sebebi buydu. Çünkü her şey fazla kusursuzdu, onu yiyen yalnızca kendi paranoyasıydı.

Başımı mekanik bir hareketle ona çevirdiğimde yerde bilinçsizce yatan bedenini gördüm. Derin bir nefes aldım, benim aldığım nefesle beraber onun da ciğerleri oksijenle şişti ve gözleri kapalıyken sarsılarak öksürmeye başladı.

Gözlerimin düzelmesi ve vücudumu saran öfkeyi salabilmek için bir dakika kadar bekledim, ardından kapıyı açıp içeri koştum.

Kalabalığın arasından geçerken oldukça panik bir hâldeydim. Alter’le S’i sohbet ederken yakaladım, daha yanlarına gelemeden ifademi ve hâlimi görüp bir terslik olduğunu anladıklarından bana doğru büyük adımlarla kalabalığı yararak gelmeye başlamışlardı.

“Naz!” dedim tuvaleti işaret ederken. Üstüm başım kandı. Yüzüm kandı. Saçlarım kandı. Avucum çok fena kesilmişti. Bunu ödeyeceksin. “Tuvalette! Çabuk!”

“Ne oldu?!”

S’in ne ara fırladığını göremedim bile, uçmuş gibiydi. Alter kolumdan tuttuğunda elimi kaldırmış, hâlâ kan akan avucuma bakıyordu ve bir yandan da tuvalete koşuyorduk. “Delirdi, bilmiyorum bana saldırdı—“

Bir terslik olduğunu anlayıp tuvalete yönelen sivilleri Alter koridorda engellerken ben tuvalete daldım, S dizleri üzerinde yere çökmüş ve Naz’ın yüzüne eğilmişti. Gözlerini kontrol etti, nefesini, nabzını ve ardından kalp atışlarını. Elleri çok hızlı ve hareketleri profesyoneldi.

“Ne oldu burada?” Henüz tanışmış olmamıza rağmen sesindeki hiddet tüylerimi diken diken etti. Başını çevirip omzunun üzerinden bana baktığında aldığım sert nefesler yüzünden omuzlarım şiddetle kalkıp iniyordu. “Sana soruyorum Marin! Ne oldu?!”

Yutkundum. “Kabindeydim,” dedim kanayan avucumla kabini işaret ederek, elim umrunda bile olmadı. “Çıktığım gibi bana saldırdı. Senin peşinde olduğumu, bana güvenmediğini söyledi. Dizimi kıracaktı ve boynuma bıçak dayamıştı, kurtulmak için sırtını duvara çarpınca nefes alamamaya başladı. Koşarak yanınıza geldim—“

S, Naz’ı kollarına aldığı gibi ölümcül bir sertlikle üzerime yürüdü kapıdan çıkıp gitmeden önce. “Siktiğimin acil yardım eğitimini almadın mı?! Çocuk musun sen?! Biri bayıldığında ne halt yiyeceğini bilmiyor musun yoksa ölmesine izin vermek mi istedin?!”

Bütün vücudum alarm vererek ateşler içinde yanıyordu. Gözlerinde gördüğüm öfke daha önce karşılaştığım hiçbir şeye benzemiyordu. Hiçbir şey söyleyemeden, dudaklarım birbirine yapışmış gibi suratına bakıyordum. Tam bir geri zekâlıydım. Neden ağzımı açıp da cevabını veremiyordum?

Onu gerçekten öldürmek istediğimden ve neredeyse öldürdüğümden dolayı mı?

S, hızla tuvaleti terk ederken başım aşağı doğru düştü ve birkaç derin nefesle kendimi toparladım. Acıyan avucumu kaldırdım; bütün kolumun kanla kaplı olduğunu ve hâlâ kan kaybettiğimi bunca zaman nasıl fark edememiştim, hiçbir fikrim yoktu.

Çantamı da alıp Alter’in, S’in kucağında Naz ile geçişiyle koridora girişini engellediği kalabalığın arasına karıştım ve masanın üzerinden ceketimi aldım. Bar kısmına geçtiğimde biri “Buraya giremezsin! Ne yapıyorsun!” diye bağırmaya başlamıştı ama umrumda bile değildi. Bir bez alıp açık viskilerden birini üzerine boşalttım, ardından bir ucunu ağzımla diğer ucunu elimle tutarak avucuma sardım. Acı dayanılmazdı, ama çok daha fazlasına dayanmıştım.

“Elin—“

“Biliyorum geri zekâlı,” diye homurdandım bar çıkışını engelleyen, az önce içeri girmeme laf eden adamı önümden ittirerek çekerken. Arkamdan küfür etmişti ama umrumda değildi.

Kapının önünde Alter’le karşılaştım. “Onlar nerede?”

“Bilmiyorum ama arabanın anahtarları bende, Naz ceketini masada bırakmıştı,” dedi Alter elindeki ceketi kaldırarak. Cebinden araba anahtarlarını çıkardı. “Akademiye geçelim, piç kurusu uçarak mı koşarak mı nasıl becerdiyse şimdiye yoldadır bile.”

Muhtemelen araba çalmıştı.

Alter’le Naz’ın kırmızı Jeep’ine geçtiğimizde, virajlarda bile hızlı kullanıyordu. “Gergin misin?”

“Ne oldu tam olarak?” diye sordu Alter. “İki dakika kayboldunuz ortalıktan. Kıza ne yaptın da adamın kucağında çıktı tuvaletten amına koyayım?”

Emniyet kemerimi bağladım ve sakince arkama yaslandım. “Bana saldırdı.”

“Siktir oradan. O sana saldırdı ve şu an bilinci açık olmayan da o öyle mi?”

“Niye şaşırıyorsun? Rus olduğum için mi?”

Alter bana ters bir bakış attı, ardından neredeyse 130 bastığı için yola odaklandı. “Bak, kadın hoşuna gitmiyorsa bile ona bulaşmamaya bak. S’le arkadaşlar ve ona yakın olan dünya üzerindeki tek kişi muhtemelen. Yani onun canını yakarsan, S’le bir derdin var demektir.”

“Sen niye bunu bile bile Naz’a bok gibi davranıyorsun o zaman?”

“Benimki zararsız. Naz ona zarar vermeyeceğimi biliyor, S de beni tehlike olarak görse emin ol bu kolla bile canıma okurdu,” dedi titanyumdan yapılma sol kolunu kaldırarak.

“Sevgililer mi?”

Alter şüpheli ama bir yandan da muzip bir bakış attı. “Seni anlıyorum, gerçekten.”

Sabırla bir nefes çektim içime. “Bir sik anladığın yok. Soru nasılsa soruşum da dümdüz, anlamsız. Cevap veriyor musun vermiyor musun?”

Boğazını temizledi. “Bildiğim kadarıyla yok öyle bir şey ama ne biliyorum ki ben amına koyayım? Daha bugün tanıştım ikisiyle de. Etrafta görüyor olsam da her ne kadar…”

Yani Alter’den bir bok öğrenemezdim. “Naz neden S’in peşinde olduğumu düşündü?”

“Ona sor, bana niye soruyorsun?” O kadar hızlı sürüyordu ki neredeyse varmak üzereydik. İki araç yanımızdan geçerken hız yaptığımız için kornaya asılmıştı ama boş gürültüydü sadece, Alter’in umursadığı yoktu. “Ama… Naz’ın bok gibi bir zamandan geçtiğini biliyorum. Zaten Fransa’dan buraya temelli geçmiş, oraya döneceğini sanmıyorum. Artık ne olduysa orada.”

Naz, S’in Peder’i devirdiği zamanla ilgili birçok şey biliyor olmalıydı. Bahse vardım ki hatta, bu geçirdiği kötü zamanlar üç yıl öncesine denkti ve o zamandan süregeliyordu.

“Ne yaptın ona?” Alter, akademi duvarlarından içeri girerken bir sigara yaktı ve bana döndü.

Emniyet kemerimi çözdüm ve “Bana saldırdı, kurtulmaya çalışırken sırtını duvara sertçe çarptım ve nefes alamamaya başladı,” dedim içeri girdiğimizde revire en yakın köşede inerken. Kapıyı çarpıp gecenin karanlığında yürümeye başladığımda, acaba o geri zekâlıyı öldürmüş olsam bu kadar soruyla uğraşıyor olur muydum hâlâ bunu düşünüyordum. Görev arkadaşını yanlışlıkla öldürdüğünden psikolojisi bozulan zavallı tecrübesiz genç kızı oynayabilirdim.

S muhtemelen benden nefret eder ve bir daha asla konuşmazdı. Beni gruptan atar mıydı? Buna yetkisi yoktu. Ama bu göreve benden çok lazımdı o ve Caleb bunu yapardı.

Siktir. Son anda doğru kararı vermiştim.

“Eline ne oldu?” diye sordu Alter, peşimden koşarak gelirken. Birlikte binanın içine girdiğimizde elimi kaldırıp avucuma baktım, bez kıpkırmızı olmuştu ve biraz başım dönüyordu.

“Boğazıma bıçağı dayayınca kurtulmanın tek yolu bıçağın boynumla temasını kesmekti.”

“Sen de elimi kessem daha iyi diye düşündün,” dedi seslice nefes vererek. “Naz cidden berbat bir hâlde.”

Ben de öyle.

Akademinin revir odalarından iki tanesini kontrol ettik, sonunda Alter’in aklına S’i aramak geldiğinde doğu kanadındaki revire yürüdük dakikalarca. Biraz daha içki olsaydı elimdeki acı hafiflerdi ama gerçekten hiçbir şey yoktu yanımda.

Revirin yanında yemek salonu olduğunu gördüğüm an yemek salonlarındaki alkol bölümünü hatırlayarak içeri daldım. “Sen revire gir ben geliyorum,” dedim Alter’e, başını sallayıp devam etti koridora.

Yemek salonunun loş aydınlatmaları açıktı. Otomatlar, kahve makineleri ve alkol barı öylece duruyordu. Barın arkasına geçtiğimde gözlerimi içkilerde gezdirdim, koca duvardaki raflar enine boyuna şişelerle kaplıydı. Sonunda votka şişesini alıp kapağını açtım ve kapağı salonun diğer ucundaki çöp kutularına fırlattım, ardından koca bir yudumla beraber koridora çıktım.

Acıyı bastıran en iyi şey tedavi değil, alkoldü.

Tedavi daha çok can yakıyordu.

Elime baktım. “Siktir ya,” diye homurdandım dudak büzerek. “İzi kalır kesin bunun şimdi.”

Ben revire girerken, orta yaşlı bir kadın odayı terk ediyordu. İçeride yalnızca bir yatağın tepesindeki ışık yanıyordu ve koca revir bunun dışında karanlıktı. Yatakta Naz yatıyordu, başında S dikiliyordu ve Alter de oradaydı.

Votka şişesinin yarısını ne zaman geçmiştim bilmiyordum ama, S elimdeki bitmek üzere olan şişeye ve bir de bana baktı. Siyah gömleğinin üstten iki düğmesini daha açmış ve kollarını sıyırmıştı, elleri belindeydi. Gözlerimi kısarak baktım ona. Ben bu herife mi sulanıyordum?

Her neyse. Aptal hormonlar.

“Ne halt yediğini zannediyorsun sen?” diye sordu sert bir sesle, karanlıkta tam görememiştim ama kaşları da çatıktı. Yanıma yürüdü ve elimdeki şişeyi sertçe aldı. “Bu ne bir de içiyor musun?” Öne eğilip hafifçe beni kokladı, ardından şişeyi büyük bir kuvvetle duvar dibindeki çöpe fırlattı. Öyle ki, fırlattığı çöp kutusu monte edildiği duvardan çatırdamıştı.

“Ne oldu ya? O iyi mi?” diye sordum, kızın ne durumda olduğunu sormamazlık edemezdim. Sonuçta onu o hâle getiren bendim ama hak etmişti. Kör noktadan saldırmak alçakların işiydi. İnsanın biraz gururu olurdu. Mesela karşıma geçip meydan okuyabilirdi. Bir anda tepeme inmesi hiç yakışık almamıştı gerçekten.

“Naz iki darbeyle nefessiz kalıp bayılacak kadar zayıf biri değil, ona ne yaptın bilmiyorum ama bundan sonra gözüm üzerinde,” dedi üzerime yürüyerek. O niye ya?

İşte şimdi boku yemiştim. Ama en azından, iyi dövüştüğümü olduğumu düşünüyordu.

“Bana saldıran o’ydu—“

“Umrumda bile değil!” Sırtım kapıya çarptığında yumruğunu hemen başımın yanından, kapıya indirdi. Tahta kapının çatlama sesi gelirken gözlerimi sımsıkı yumdum ve yutkundum. S, bir kâbustu.

“Tamam,” dedim uzlaşmacı bir tavırla. Ne halt yediğimi biliyordum ve neredeyse onun için çok önemli olan birini öldürecektim. Bu tavrını yalnızca bu yüzden kabul ediyordum.

Ve bir de, Alter’in dayanamayıp araya girmesi için.

“Ne yapıyorsun lan sen?!” Beklediğim gibi Alter araya girip S’i kolundan tutup çektiğinde, S’in ona yumruğunu geçireceğinden emindim ama beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Yalnızca aldığı bitmek bilmez derin nefeslerle bakıyordu görev arkadaşına. “Senin mağdur arkadaşın dayamış bıçağı kızın boğazına, dizini kıracakmış, avucunu paramparça etmiş boğazı yırtılmasın diye! Başarılı olsaydı o zaman da Naz’a böyle bağıracak mıydın kızı paranoyan yüzünden mi öldürdün diye?!”

Kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Her ne kadar bu gecenin suçlusu olsam da aslında şüphesiyle her şeyi başlatan Naz’dı ve ben tuvalette olanların ardından az önce S’in üzerime yürüyüşünden de etkilenmiştim ister istemez. Öfkelendiğinde korkunç görünüyordu. Onun o küçük kalbini tek bir nefesle durdurabileceğimi bilsem de, beni küçücük hissettiriyordu. Hiçbir şeymişim gibi.

Kendini ne zannediyordu bilmiyordum ama tam olarak diğer herkesin onu zannettiği kişiydi.

Elim için birini görmem gerektiğini ve dikiş atılması gerektiğini biliyordum ya da geliştirdikleri ilaçlarla eminim bir saate yarayı kapatır ve sabaha hiç olmamış gibi yaparlardı ve yalnızca ufak bir iz kalırdı ama bunun yerine yemek salonundan başka bir şişe aldım, bu sefer şarap, ve hatırladığım tek odaya ilerledim: B1-07’ye.

Kaç dakika yürüdüm hatırlamıyordum ama etrafta kimseler yoktu, karşılaştıklarım da umursamamışlardı hâlimi. Sanırım her gün kan kaplı biriyle karşılaşıyorlardı.

Gerçekten öyleydi muhtemelen.

S, Naz’ın açık yarasının olmadığını bilirken benim suratımdaki ve kollarımdaki kanı görmüş ve umursamamıştı. Demek ki Naz beni öldürseydi bu akşam, S’in umrunda olmayacaktı.

Zaten onun öldürdüğü kimse umrunda değildi. Bir aileye yakın gördüğüm tek kişi Peder’di bir zamanlar ve S onu öldürmüştü. Şimdi önüne Niko’nun fotoğrafını koymuşlardı ve onu da öldürecekti. Elinde benim bir zamanlar olduğum kişinin eşgali vardı ve S beni de öldürmek istiyordu.

Gözünü bile kırpmadan yapardı şu dakika kim olduğumu öğrense. Bir bağımız olduğundan değil ama, bu gece çok net anlamıştım bunu. Canım için buradaydım, Peder’in intikamı için ve Niko’nun yeniden inşa ettiği her şey için.

“Bir de şu şifre kabul olsa,” diye homurdandım bilmemkaçıncı şifreyi oluşturmaya çalışırken odanın kapısındaki. Lanet kapı açılmıyordu.

“Ne yapıyorsun?”

Durdum. Azrail gelmişti. Savsak bir şekilde arkama çevirdim başımı olabildiğince ve arkamda, S’i kollarını göğsünde bağlamış bana bakarken buldum. Ben ecelimin geldiğini nasıl fark edememiştim?

Elimdeki şarap şişesini kaldırıp ters bir bakış attım şişeye. Sen mi yaptın?

“Sana ne be, seni ne ilgilendiriyor bu?” Önüme döndüm ve tekrar şifreyi girmeye çalıştım. Yeniden uyarı verdi. S yanıma gelip telefonunun ekranını görebileceğim şekilde kaldırdı o an, ekranında odasının kapısına yanlış şifre girildiğine dair yaklaşık 52 uyarı vardı.

Onun odasının kapısındaydım çünkü ve gerçekten sarhoş olmuştum.

Tek düşünebildiğim çantamın içindeki dosyaydı o an. Odasına girmeliydim. Muhtemelen bu yüzden ayaklarım beni buraya getirmişti ve yalnızca burayı düşünebilmiştim.

Düşün Marin. Daha akıllı ol.

S’in elindeki telefonu kaptığımda şarap şişesi yere düştü ve yüzlerce parçaya ayrıldı. S yerinden kımıldamadan, irkilmeden, bakışlarını yere çevirdi sadece.

Telefonunun ekranına rastgele dokunmaya başladım. “Of ne diyor bu?!”

“Ver şunu,” dedi telefonu elimden alırken, ardından sargılı elimi bileğimden yakaladı. O an canım daha çok yandı, çünkü bileğimi tutan eli değil közdü sanki.

Çığlık atarak geri çekildim. “Ne istiyorsunuz benden ya?! Öldürmek mi istiyorsunuz beni? Bir o kadın bir sen! Gidin başımdan!”

“Leş gibi içmişsin, sarhoşsun,” dedi ama bana bilmediğim bir şey söylemediğinin o da farkındaydı. “Tamam anladım, siktiğimin bilinmeyen nedeninden dokunamıyorum sana! Ama revire gitmen lazın Marin, yaran ne kadar derinse hâlâ kanıyor.”

Bakışlarıyla avucumu gösterdi, dirseğimden aşağı pıt pıt damlayan kanı gördüm o an. Arkama baktığımda, buraya gelene kadar kan akıttığımı fark etmiştim.

“Kapıyı aç,” dedim ellerimi kapıya yaslayarak.

“Harika,” dedi kan olan kapısına bakarak.

“Kapıyı aç! Alo!” Kapıyı yumrukladım. Niye açmıyordu? “Alo, alo!”

“Tamam ya tamam! Dur!” Arkamdan geçtiğini hissettim, şifreyi girdi ve kapı açıldı. Yüzüstü yere kapaklanacakken önce sıcak bir kumaşın tenime değdiğini hissettim, yere bir şeyler saçıldı; ardından kollarımdan tuttu. Acıyı bekledim ama yanmamıştım.

S, beni doğrulturken ışıkları verdiği komutla açtığında kapı arkamızdan kapandı. O an fark ettim; etrafa saçılan gömleğinin düğmeleriydi çünkü beni tutmak için gömleğini üzerinden yırtarak çıkarmıştı ve üzerime atmıştı. Çıplak kollarımdan tutamayacağını bildiği için.

“Otur şuraya,” dedi sert bir sesle, beni koltuğa yönlendirirken. Ona itiraz etmedim, zaten bayılmak üzereymiş gibi hissediyordum ama istesem kalkıp kendi odama da gidebilirdim. Beni birkaç saniye yalnız bıraksa, çantamın içindeki dosyayı çekmeceye bırakmak için yeterdi. Sonrası çok da önemli değildi.

Niko sarhoş olduğumda kızıyordu. Çünkü kendimi kontrol edemediğimi düşünüyordu. Belki de haklıydı. Sarhoşken kendim değildim.

Çalışma masasının ışığını açtı ve lambayı elime doğru tuttu. Dolabından bir çift deri eldiven alıp da gelmişti bana dokunmak için.

Avucumu açık bir şekilde masaya yasladığında kaşlarım çatılmış, beze odaklıydım. “Hiçbir şey söylemediğine inanamıyorum,” dedi sıkıca bağladığım düğümü dikkatlice çözerken.

“Şimdi de sustuğum için mi suçlu oldum?”

Bana ters bir bakış attı, ardından bezi çıkardı ve çöp kutusuna attı masanın kenarındaki. Avucumdan sızan kan masaya damlıyordu. “Bekle burada,” dedi etrafa bakarken. O sırada üstünün çıplak olduğunu fark ettim ama o bunu umursamamıştı ki o şekilde odasından dışarı çıktı.

Kaşlarımı kaldırarak kapıya baktım. Beni odasında yalnız bırakmıştı. Ne kadar aptalca bir şey yaptığının farkında mıydı?

İşte bu yüzden mağdur olan olmak, güç gösterisi yapmaktan daha önemliydi. Çünkü insanlar sana yanlış yaptıklarını fark ettiklerinde, hata da yapıyorlardı.

Omzumdaki gömleği çekip avucuma bastırdım ve kenara düşmüş çantamı açıp dosyayı çıkardım, ardından gömlekle dokunup açtım çekmeceyi ve içine bıraktım. Biletleri üste koymuştum, tıpkı aldığımda olduğu gibi. Hiçbir şey anlamayacaktı.

Artık uyuyabilirdim. Yorgundum. Sabah erken kalkacaktım bir de değil mi? Malta’ya gidecektik. Üstelik sıcak mevsim için kıyafetim yoktu. Muhtemelen bir şeyler almak için vaktim olmayacaktı oraya gitmeden önce.

Masaya geri oturdum, yaralı elimi uzattım ve alnımı koluma dayadıktan sonra gözlerimi kapattım. Burada uyuyabilirdim. Daha kötü yerlerde uyuduğum olmuştu. Burası konforlu bir yatak gibiydi. Masanın üzeri…

Dakikalar sonra kapı tekrar açıldığında kimin geldiğini anlayacak kadar bile açık değildi bilincim. Savunmasız hissediyordum gelen kişinin karşısında ve tüm vucüdum kalkıp kendimi savunmamı söylüyordu ama savaşta olmadığımızı anlatamıyordum ona. Üstelik alkol tatlı ninnisini söylüyordu aklıma, uyu diyordu… Her şey iyi olacak. Güvendesin.

Ama değildim. Biliyordum. Düşmanla aynı odadaydım. Onun odasındaydım, daha da kötüsü.

Avucuma sardığım gömleği çektiğini hissettim. Elime bir şeyler yaptı ama acı geçmişti, her ne yapıyorsa iyi geliyordu. İşi bittiğinde “Sızdın değil mi?” diye sorduğunu duydum ama bir sorudan çok, vardığı bir sonuçtu sanki. “Odan neredeydi senin? Blok? Kat? Kapı numarası?”

“Ne yaptın elime?” diye homurdanarak doğruldum, uykulu gözlerle avucuma baktım. Beyaz, koca bir bandaj yapıştırmıştı. Muhtemelen revirden alıp gelmişti bunları.

Ona baktığımda hâlâ üzerinde hiçbir şey olmadığını fark ettim. Ardından çatık kaşlarımı yüzüne çıkardım ve gözlerimi kırpıştırdım. Hava alsam iyi gelirdi. “Hava alsam kendime gelirim,” dedim masaya tutunup ayağa kalkarken. Ardından gözlerimi odada gezdirdim, teras kapısını görebiliyordum.

Elimi saçlarımın arasından gezdirirken yapışkan bir şey hissetmiştim, kandı. Perdeleri kapatmak için otomatik kutusunu bulmalıydım ama o an sert yapısını kaldırıp arka tarafa geçtim ve kapıyı açtığım gibi kendimi terasa attım. Burası bir balkondu aslında, bomboştu. Hava soğuktu ama alkolden dolayı muhtemelen, çok da hissetmiyor ya da umursamıyordum.

S perdeleri otomatik kutuya basıp kaldırdı, ardından aralık kapıdan peşimden geldi. Kollarımı trabanlara yasladım ve başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Beni cehenneme gönderdiniz. Ben cennetin çocuğu değilim bile.

Yemin ettim çünkü, sevdiğim insanları elimden alan sistemi çökertmeye.

S sessizdi. Her zamanki gibi. Yanımda duruyordu, elleri cebindeydi. Kanlı eldivenleri atmıştı.

Ona baktım başımı gökyüzünden çekerek, gözlerine. “Neden herkes sana S diyor? Çok saçma. Bana M demiyorlar mesela. İsmini sevmiyor musun?”

Bana öylece bakmaya devam etti. Neden bu kadar sinir bozucuydu sessizliği ve tepkisizliği?

“Niye?” diye sordum. “Ailen koymadığı için mi?” Benim bir ailem bile yok. “Annen kim biliyor musun? Masanın üzerinde fotoğraf vardı ya hani. O kadının kucağındaki bebek sen miydin?”

“Hava almaya kendi odandaki balkonda da devam edebilirsin,” dedi cevap olarak. Suratına yumruğumu sallamak istiyordum.

“Ama buranın manzarası daha güzel…” Önüme döndüm ve aşağı sarktım. Gerçekten yüksekteydik, S’in odası en üst kattaydı. Yani.. Başımı ona çevirdim ve “Salem’cim,” diye devam ettim lafıma. Yani Salem’in odasının manzarası. “Barış mirası demek,” dedim gözlerimi kısarak. “Soyadın, Pardis. Cennet demek. Sana mı biçtiler dünyayı kurtarma görevini?”

“Saçmalıyorsun,” dedi en sonunda hareket ederek, kollarını göğsünde bağlarken. “Odana git ve uyu Marin.”

“Marin, Marin, Marin…” Gözlerimi devirdim. “Sadece öfkeli olduğunda mı insanların isimlerini kullanırsın?”

“Şu an öfkeli değilim,” dedi. Değil miydi? “Ama seni burada bırakıp yatağa gidebilirim çünkü uykum var. Ve kapımı kilitliyorum. Yani tüm geceyi balkonda geçirmeye meraklıysan tamam, kal. İzle manzarayı.”

Gözlerim kısıldı. “Yapmazsın,” dedim. Kaşları havalandı. “Yaparsın,” diye düzelttim. “Gideyim o zaman ben.” Balkon kapısını göstererek içeri yürüdüm.

Salem de arkamdan geldiğinde eğilmiş çantamı alıyordum. Ceketimi nerede bırakmıştım bilmiyordum ama buraya getirmediğim belliydi. Belki de buraya gelirken şarap şişesini tutmak için bırakmıştım. Tıpkı sabah anahtarlarımı attığımda, tutmak için diğer elindeki kitapları bırakan yaşlı bunak gibi. Kıkırdadım.

Salem bana baktı. Kaşlarımı çattım bu sefer. “Ne?”

“Tek başına odanın yolunu bulabilirsin değil mi?”

“Elbette,” dedim gülümseyerek ama gözlerim yarı kapalıydı. İlerleyip kapıyı açtım, ardından derin bir nefes alarak arkamı döndüm ve ona baktım. Odasının ortasında dikiliyordu öylece.

Daha düne kadar uzak çekim fotoğraflarını detaylıca incelediğim adamdı karşımda dikilen. Kaşları ve dudakları düz bir çizgi hâlindeydi ve kollarını göğsünde birleştirmişti. Boyu 1.90 vardı. Fit ve yapılıydı. Bilinen tek yakını Nazir Allard, yani Naz’dı. Fransız kadın. Nereden tanışıyorlardı ki? Ama ona zarar verdiğim için üzerime yürümüş, beni tehdit etmişti. Gözünü görmemişti hiçbir şey, ne hâlde olduğum ve bizi bu duruma getirenin Naz olması bile.

Sevdiği insana zarar gelince kendini kontrol edemiyordu. Onun zaafı buydu.

Niko herkes hakkında bir şeyler söylemişti de, onu es geçmişti mi sanıyordunuz? “Salem Pardis.” Sesi zihnimde yankılandı. İsmini ilk söylediği zamanı hatırlıyordum şimdi, bahsi geçen adam karşımda dikilirken. “Onu sahada yenmenin imkânı yok, Marin Kalentari kimliğinle. Üzerine oynayabileceğin elle tutulur hiçbir şeyi yok, hiçbir yakını ya da arkadaşı… Tabii sen keşfetmezsen. Görev için akademiyi terk edeceksiniz ve akademi dışında dikkatli olduğun sürece gücünü kullanabileceksin ama dikkat çekmemelisin. Eğer enerjinin izini sürecek bir cihaz geliştirirlerse bunu da yapmamalısın.”

Tebessüm ettim, Salem’e doğru, odadan çıkmadan önce. Gözlerinin dudaklarıma kayışını ve kaşlarının çatılışını görebilmiştim. Anlam verememişti. Ama ben sarhoştum, hareketlerime anlam vermesi gerekmezdi.

Kapıyı çektim. Ayaklarımın ucunda şarap şişesinin kırıkları vardı. Yerde kırmızı şarap birikintisi, kan lekelerime karışmış… Sabaha temizlenmiş olacaktı burası çünkü hemen ileride sessiz temizlik makineleri çalışıyordu.

Sessiz koridorlarda, daha burada geçirdiğim ilk geceden üzerime bulaşan kurumuş kanımın içinde, sivri topuklu botlarımla yürürken Niko’nun onun hakkındaki son sözleri yankılanıyordu şimdi zihnimde. “Onu öldürmeni istiyorum. Zaferi garantilemenin tek yolu, Salem’i denklemden çıkarmak. Onu öldür ve cesedini bana getir Marin.”

Yorumlar

2. GÖZÜ AÇIK KABUSLAR

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.