Gece Yarısı Resitali
Gece Yarısı Resitali
4. İKİ MEZAR BİR CESET
2.051 100

4. İKİ MEZAR BİR CESET

Daha önce böyle ısrarla yağan bir yağmura şahit olduğumu hatırlamıyordum. Ne Rusya’da, ne de seyahat ettiğim diğer ülkelerde.

Belki de sürekli kapalı kapılar ardında bırakıldığımdan.

Ne de olsa bir Rus olarak kar tanelerine çıplak ellerimle ilk kez dokunabildiğimde 12 yaşındaydım.

“Ahh!”

Çocuğun koşarken bana çarpacağını bildiğim hâlde neden çekilmediğimi merak ediyordum. Refleks denilen şeyin, böylesine kontrol edebildiğim bir hissiyat oluşu beni kendimden nefret ettiriyordu bazen.

Belki de beni silkip kendime getirecek ve bu yağmurun altına ne haltına saatlerdir bir hayalet gibi dikildiğimi sorgulatacak bir şeye ihtiyacım olduğundandı gerçi.

Bir metre boylarındaki kısa saçlı erkek çocuğu geriye tartılarak ayakları üzerinde doğrulduğunda, yüzünden akıp giden yağmur damlalarına baktım. Elindeki şemsiye çoktan bahçenin uzak bir köşesine uçmuştu bile.

“Pardon,” dedi çocuk. Onu ilginç bir mekanizmaymış gibi izliyor, anlamaya çalışıyordum. Burada ne işi vardı? Muhtemelen akademiye gezi düzenlenmişti, alt sınıflarıın deneyimleyebilmesi için ve bu küçük yaramaz da kaybolmuştu. Ya da belki o küçük aklıyla yasaklı kısımlara girip sınıf arkadaşlarına anlatabilecek havalı şeyler görmeyi umuyordu.

Bir yanım ona az önce akademideki en havalı şeye çarptığını söylemek, şemsiyesini kontrol ederek sapını avuçlarının içine sabitlemek istiyordu.

Diğer yanım ise o an yaptığım gibi, boş bir ifadeyle onu izlemek ve ezberlemek.

Küçük çocukları her gün göremiyordum.

Ve bazen, içimde bir yerlerde, normal olanlar bir gün içerisinde neler yapıyor; merak ediyordum.

“Kayıp mı oldun?”

Boğazımdan kurtulan bu üç kelimenin, benim ses tellerimde can bulduğunun pektabii farkındaydım ama bunu soracak kadar umursadığım için hayretler içerisindeydim de bir yandan. Sana ne Marin, kaybolduysa çocuk? Sana ne? Kampüsteydi her halükârda. Herhangi bir kapıdan içeri dalıp yardım isteyebilirdi. Ya da o küçük beynini kullanmalıydı. Onun yaşındaki asilkanlar hobi olarak çözülmemiş davaları alıp bir hafta içerisinde her şeyi açığa kavuşturuyorlardı ne de olsa en son kontrol ettiğimde.

“Iııı…” Çocuk ensesini kaşıdı, meraklı gözleri etrafı süzerken. Pekâlâ. Güzel bir çocuktu. Bu, onu kesinlikle diğerlerine nazaran daha katlanılabilir yapıyordu. “Yağmurda neden böyle hareketsiz dikiliyorsun?”

Gözlerim kısıldı. “Soruma soruyla karşılık verilmesinden hiç hoşlanmam. Hele de cevabı içinde barındırmıyorsa.”

“Peki. Haklısın,” dedi çocuk yağmur yüzünden sürekli kırpıştırdığı gözleriyle. “Kaybolmadım. Bir sonraki sene akademiye geçiş yapacağımızdan fikir sahibi olmak için buraya geldik, gezimizi tamamladık ve şu an serbest saatimizdeyiz. Gözetmen, arkadaşlarımızla etrafta takılabileceğimizi söyledi.”

Sağ ve sol yanına baktım, bahçede bile yalnız olduğumuzu çok iyi bilsem de. “Ben yanında hiç arkadaş görmüyorum.”

Alaylı bir şekilde gülümsedi, garip bir şekilde samimiydi de. “Bunun sebebi hiç arkadaşımın olmaması.”

“Sen de tek başına sicim gibi yağan yağmurun altında tüm kampüsü elindeki dandik şemsiyeyle yarı kör koşabileceğini düşündün?”

Kollarını göğsünde bağladı o an. “Tüm ajanlar senin kadar gıcık mıdır?”

“Gıcık? Olabilirler. Ama hiçbirinin benim kadar sabırlı olduğunu zannetmiyorum. Ne de olsa kaç dakikadır saçmalıklarını dinliyorum—“

“Çarptığım için özrümü en başında dilemiştim ama değil m—“

Gözlerim kısıldı. İfademin sertliği nihayet teninin altına işleyebilmiş ve onu uyarmıştı. “Ve sözlerimin kesilmesinden hiç, ama hiç hoşlanmam.”

Dudaklarını birbirine bastırdı. Sanırım sonunda onu korkutabilmiştim. Yine de yaşına göre cesurdu ve söyleyeceğini söylemekten geri kalmıyordu. Onun yaşındakiler genelde… Uysal olurlardı. Değilseler bile bu vakte kadar uysallaştırılırlardı.

Belki de -mış gibi yapmıştı. Böylece kendi karakterini koruyabilmişti.

Ne de olsa…

Masum bir çiçek gibi görün, dibindeki yılan ol.

Shakespeare’den.

Çocuk kaşlarını kaldırdı o an, bana cevap verecekti. “Neyden hoşlanırsın peki? Yağmurun altında korkuluk gibi dikilip donuna kadar ıslanmaktan mı?”

Bekledim. Öfkelenmeyi bekledim. Ama tek hissettiğim huzurdu. Orada, yağmurun altında, bir korkuluk gibi kıpırdamadan donuma kadar ıslanmıştım çünkü ve boyumun üçte biri kadar olan bu çocuk bana bunu söylemekten geri durmuyordu.

Kahkaha attım. Hiç beklemediğim bir şekilde, kafam geriye tartılırken elimi göğsüme götürdüm ve kahkahamı bir de kampüste yankı yaparken dinledim. “Adın ne senin?”

“Beni gözetmene şikâyet edersen—“

“Etmeyeceğim. Adın ne?”

Durdu. Kararsız görünüyordu.

Ama birkaç saniyenin ardından cevap verdi. “Pavel.”

Siktir. Çocuk Rus’tu. Dudaklarımı ıslattırken dilime değen yağmur suyu algılarımı tamamen açtı o an, refleks olarak etrafı kontrol ettim; teker teker pencerelerde geziniyordu gözlerim. Ardından “Bana söyleyecek bir şeyin var mı Pavel?” diye sordum. Bana söyleyecek bir şeyin var mı Lev? Bana söyleyecek bir şeyin var mı Sofia?

Niko çocuklarla mesaj göndermeyi seviyordu.

Pavel’in gözlerine baktım o an. Birkaç saniye yalnızca beni izledi, hareketleri durgunlaşmıştı. Nefes alışverişi bile. Artem’in yetiştirdiği çocuklardan olduğu her hâlinden belliydi. Az önceki tavırları iyi bir oyuncu olduğunu kanıtlıyordu sadece, samimi olduğunu değil.

“Ursula. Gece yarısı.”

Ursula. Kim bilir nereye ait bir isimdi. Belki bir kadın bile olabilirdi. Niko’dan nefret ediyordum, her zaman ekstra iş veriyordu.

Ama buluşmak istemesi iyiydi. Burada kafayı yiyecektim yoksa.

Kimsenin bir şey söylediği yoktu. Kimse ortalıkta bile yoktu. Beş yüz bir diye kendini tanıtan taklitçim, gerçek bir psişikti ve güçleri vardı; fakat zayıf bir zihne sahipti ve ufak bir dokunuşla ölmüştü. Sapphire ajanları biz Malta’yı terk ederken bedenini alıp incelemek üzere laboratuvarlara götürmüştü bile. Bir zamanlar muhtemelen aynı acıyı paylaştığım ama yüzünü bile hatırlamadığım kardeşim, şimdi pislikler için kadavraydı.

Onu yok etmeliydim. Onu kül etmeliydim. Yerden toplayacakları bir parçası bile kalmamalıydı.

Ama dikkatim dağılıp duruyordu. Saçma sapan hareketler sergiliyordum. Üstelik Salem’le aramızdaki bağ işleri hiç de kolaylaştırmıyordu çünkü tek bir dokunuşuyla aklımı kaybediyordum ve saunadaki hâline bakılırsa durum onun için de pek farklı değildi.

Yine de.

Cevaplara ihtiyacım vardı.

Mesela taklitçinin peşindeki adamlar kimlerdi? Beş yüz bir’den kimin haberi vardı, Malta’da ne işi vardı, Niko’nun gönderdiği taklitçi o muydu bile ki?

Eğer öyleyse, beni kolay kolay yatıştıramayacaktı. Çünkü tek olduğumu sanıyordum. Tek olduğumu biliyordum.

Ve Malta’dan sonra, beş yüz bir’in ölümünün ışığında bile, bunu söyleyemiyordum. Güvenim zedelenmişti.

“Çocuklara bakıcılık yaptığını bilmiyordum.”

Orada, yağmurun altında sırılsıklam bir şekilde dakikalardır düşünürken birkaç metre uzağımdan gelen sesle irkildiğimde Pavel yüzünü buruşturarak benimle aynı yere baktı; laboratuvarlara giden binanın biraz ilerisinde, bize her saniye biraz daha yaklaşan kişi Salem Pardis’den başkası değildi.

Birkaç saniye nefesimi tutmam gerekti. Bir saniye, çünkü düşüncelerim sanki değersizlermiş gibi bir anda uçup gitmişlerdi. Bir saniye daha, çünkü Salem az önce Pavel’le olan küçük sohbetimize şahit olmuş olabilir miydi? Bir saniye daha, olamazdı çünkü etrafı kontrol etmiştim; Salem az önce binadan çıkmış ve bizi konuşmamızdan çok sonra görmüş olmalıydı.

Ve bir saniye daha, çünkü sıfır kol antrenman tişörtüyle yağmurun altında yürürken esmer tenine pürüzsüz bir çarşaf gibi serilmiş kasları çok güzeldi. Bir saniye daha, çünkü yağmur damlalarının şarıl şarıl aktığı kadife teni, ıslanmış kirpikleri, kıstığı gözleri ve sıktığı çenesi zavallı gözlerim için fazla görkemliydi.

Senin gözünü sikeyim Marin. Bakma.

Çenemi sıkarak başımı hızla yere çevirdim, birkaç kez göz kırpıştırmak ve kaşlarımı çatmak zorunda kalmıştım kendime gelmek için. Her ne kadar yanaklarımı tokatlamayı da istesem de, bunu iki şahit varken yapamazdım.

Senin sorunun ne? Senin sorunun ne? Azdın mı? Geri zekâlı!

“Seninle bu kadar fazla zaman geçirişimden anlayamadın mı?” diye sordum, içimde ettiğim kavgayı dışarı yansıtmadan. Gol.

Her zaman.

“İnanılmaz biri!” dedi Pavel o an, parlayan gözlerle gülerek. Küçük şeytan, rolünü çok iyi oynuyordu. Niko’nun yetiştirip akademilere dağıttığı küçük ajanlarından biriydi ne de olsa.

“İltifatının hedefi benim herhalde, inanılmaz biri tanımına uyacak başka biri göremiyorum burada,” diye yanıtladı Salem onu, nihayet yanımıza ulaştığında. Gözlerini cümlesini kurarken Pavel’e değdirmiş, ardından bana çevirmişti.

“Çenen açılmış senin. Boş boş laflar falan. Konuşmaya alışık olmadığından ama tabii, anlıyorum.” Başımı salladım dudaklarımı birbirine bastırarak. “Neydi? Hah. Konuşmak gerekli bir eylem değildi zaten bir süre sonra ayrılacağın insanlarla… Sen benden bir süre kurtulamayacaksın gibi.”

Aslında çok komikti her şey. Çünkü sicim gibi yağmurun altında üç deli tartışıyorduk. Hiçbir manası yoktu. Üstelik Pavel ne yapıyordu hâlâ yanımızda? Gitseydi.

“Malta hakkındaki gelişmeleri bu kadar duymak istemediğini bilmiyordum gerçekten,” diye homurdandı Salem seslice nefes vererek. O sırada ben, Pavel’e dönmüş gözlerimi belerterek gitmesini işaret ediyordum ama çocuk inatçı keçi gibi omuz silkiyordu.

Şiddet yanlısı biriydim ve küçük Rus casusunu tokat manyağı yapmak istiyordum.

“Yalnız kalacağımız bir yere geçelim,” dedim ciddi bir ifadeyle, Salem’e dönerek.

“Eee, ne güzel konuşuyorduk?” diye araya girdi Pavel. Küçük velet.

Elbette gitmek istemiyor oluşunun güçlü bir sebebi vardı. Salem Pardis, dedikleri kadar popülerdi ve hırslı bir Rus ajanı olarak yetiştirilen Pavel’in tabii ki de ona ilgisi olacaktı.

“Kayıp mı oldun, velet?” diye sordu Salem, Pavel’e yan bir bakış atarak. “Kreş arkadaşların arka bahçedeki otobüslere biniyorlardı az önce. Gitme vakti.”

“Hani serbest vaktinizdi?” Ellerim belimde, Pavel’e baktım.

Pavel omuz silkti. “Öyleydi. Ben etrafta dolanırken bitmiş olması benim suçum değil.”

“Küçük şeytan,” diye homurdandım gözlerimi devirerek.

Pavel o sırada önüme geçti ve Salem’e elini uzattı. Salem onun üç katı olduğundan, yan yana komik ama aynı zamanda trajik bir şekilde ilham verici duruyorlardı. Pavel bir gün büyüyecek ve tarikata yarar sağlayacaktı. Salem ise akademi için altın değerinde bir askerdi.

“Pavel,” dedi küçük velet, tanışma maksatlı. “Tekrar karşılaşmak dileğiyle Salem Pardis.”

Salem’in taştan ifadesi çocuğu süzüyordu, adını bilmesine şaşırmamıştı bile. Küçük bir Rus ajanı olduğunu anlamasına imkân yoktu, ama yine de fazla zeki olduğu için insan ister istemez geriliyordu.

“Umarım karşılaşmayız Pavel,” dedi Salem, küçük veledin elini sıkarken. Pavel başını ağırca sallayıp onu geçtiğinde arkasına bile bakmadan binaya koşmaya başladı bu sefer. Arkadaşlarının yanına dönüyordu. Ya da sadece, sınıf arkadaşlarının. Aynı sınıfta okuduğu kişilerin.

Her neyse. Yalnızlığın tanımı zor. Ama tanıdık.

Tadı acı. Ama hırs kokuyor.

“Gel benimle,” dedi Salem’in düşüncelerimi bölen sesi. Zar zor duyuluyordu seslerimiz, yağmurun gürültüsünden. Şimdi ikimiz de sırılsıklamdık ve nereye gittiğimizi bilmiyordum bile ama yine de başıyla geriyi işaret ettikten sonra dönüp yürümeye başladığında, onu takip ettim.

Akademideki birçok ortak alandan biri de her kattaki büyük mutfaklardı. Her zaman illa ki içeride birileri bir şeyler pişiriyor olurdu, bu da beni rahatsız ettiğinden daha önce adımımı atmamıştım hiçbirine.

Ama Salem’in bizi getirdiği mutfak, angarya işlerin yapıldığı en eski binanın ilk katında, koridorun en sonunda, oldukça sessiz ve boş olan bir mutfaktı. Gıcırdayan tahta kapısından içeri adım attığım an kendimi akademide değil de, taşrada eski bir dağ evindeymiş gibi hissetmiştim. Bu hissin tanımını yapabiliyor olmamın sebebi, suikast planlarının ardından doğrudan merkeze dönmek yerine dağlık bölgelerde ortalığın sakinleşmesini beklemiş olmamdı yıllar boyu.

“Burası…”

“1900’lerden kalma, evet,” diyerek lafımı kesti Salem. Üzerine yapışmış tişörtünü, elini sırtına atıp tek hamlede çıkardığında mutfağı mı incelesem karın kaslarını mı; bilememiştim. “Bu bina da öyle. Aslında yıkılacaktı ama fazla seveni vardı. Yönetim böyle bıraktı.”

Pencereleri çevreleyerek dolaplardan aşağı büyümüş sarmaşıklar, eski tahta dolaplar, taş büyük bir şömine, taş bir fırın, eski duvarlar… İçerisi soğuktu. Ama dışarıdan görünen ormanın yeşilliği ve yağmur manzarası ile birlikte, bir şekilde iyi hissettiriyordu.

“Kimse gelmiyor olmalı.”

“Ben geliyorum.”

“Fazla seven dediğin, yalnızca sensin herhâlde.”

Adımları durdu o an. Birkaç saniye bekledi. Dönüp omzunun üzerinden bana bir bakış attığında cevap vermesine gerek kalmamıştı, sanırım bunu anlamış olmamı sorguluyordu. Nasıl anlamayacaktım ki? Kendi geldiğinden bahsetmişti işte.

Nerede çıkardığını bilmediğim bir havluyla saçlarını kurulayıp havluyu omzuna astığında su koydu ısıtıcıya.

“Malta’da olanlardan bahset. Caleb’a ulaşabildin mi?” Bir sandalye çekip masaya oturdum. Sırılsıklam olmam zerre umrumda değildi. Colorado’nun başındaki herif olan Caleb, Malta’da olanlardan sonra ortadan kaybolmuştu bana cevap verebilecek en yetkili kişi olarak.

“Acil bir toplantı için yurtdışına çıktı. Bu hafta dönmesi zor.” Sırtı bana dönüktü, böylece siyah pantolonundan görünen bel gamzelerini kesebiliyordum. “Malta’da psişiğin peşindeki casusların Ruslarla bir ilgisi olduğunu düşünüyorlar. Bariz bir şekilde onlardan kaçtığına göre, işler karışmış olmalı.”

“Sıcak çikolata falan yapmıyorsun değil mi?” Masadan destek alıp hafifçe kalkarak tezgâhta ne yapmaya çalıştığını görmeye çalıştım. Kahve demliyordu. Eski usül, kağıt ve cam vazoyla.

“Neden? Sıcak çikolata yapmamı mı dilerdin?” Omzunun üzerinden bir bakış attı.

“Bana sıcak çikolata yapmanı? Garip. Sıcak çikolata yapman ise tek başına zaten bir anomali. Yüzyılda bir anca gerçekleşen bir doğa olayı olmalı senin mutfağa girip birine herhangi bir şey hazırlaman.”

“Sana da yaptığımı kim söyledi?”

“İki litre kahveyi tek başına içeceksen miden için endişeleniyorum, mazur gör.”

“Midem iyi. Kendi işinle ilgilen.”

“İlgileniyordum, ta ki sinir bozucu bir su aygırı sohbetimi bölene dek!”

“Sicim gibi yağmurun altında küçük veletlerle ettiğin sohbet çok önemli olmalı tabii. Pardon.”

“Sana ne?”

“Beni aradığını duydum. Sen iyice zıvanadan çıkmadan, seni bulup bir iki cevap vermek o an mantıklı gelmişti.”

“Şu an?” Kaşlarım havalandı. Bunca zamandır, vücudunu yan çevirmiş bana bakıyor ve kahvesinin demlenmesini bekliyordu.

“Seni meraktan ölene dek yalnız bırakmalıymışım.”

“Ha ha,” diye homurdandım yerime geri oturarak. “Çok komiksin.” Ayrıca seksi. Lütfen tişörtünü geri giyer misin?

Ya da giymese mi? Islak çünkü. Daha fena.

“Espri yapmadım.”

“Bunu anlamak için dahi olmak gerekmiyor.”

“Dahi olsan açıklama yapmama gerek kalmazdı.”

“Söylediğim gibi, çenen açıldı senin. Bir anda açıldığı için de ne söyleyeceğini bilmediğinden, ağzına geleni söylüyorsun.” İşaret parmağımı ona diktim. “Biraz alıştırma yapmalısın. Alfabe şarkısıyla başla mesela.”

“Hayal gücün sınırları zorluyor.”

“Hayal gücümün hangi sınırları zorladığını bilemezsin.” Bakışlarımın gözlerinden dudaklarına, ardından uzun ve güzel boynuna, ardından karın kaslarına düşmesine engel olamadım o an.

Saunadan çıktığımdan beri orada olanları düşünüyordum. Vücudumu duvara yaslayıp beni kendi bedeniyle kafesleyişini, nefesinin dudaklarıma ne kadar yakın olduğunu, elini göğsüm boyunca aşağı kayırıp bana orada dokunuşunu, parmaklarını içime ittirişini unutamıyordum. Daha önce tatmadığım bir şeydi.

Tekrar etmeyi denemiştim gece ama benimkiler sanki işlevsizdi.

Dirseğimi masaya yaslamış, parmaklarımı alt dudağıma düşünceli bir hâlde sürtüyordum ki Salem’le göz göze geldim. Bakışları gözlerimde birkaç saniye belki oyalandı, ardından dudaklarıma baktı.

Ve baktı.

Neyden bahsettiğimi anlamaması için geri zekâlı olması gerekiyordu. ve hayatı boyunca bu kelimenin kendine karşı kullanıldığını zannetmiyordum bile. Merak ediyordum, bundan sonra neler olacağını. Garip bir heyecan midemi birbirine katıyordu düşündükçe.

Buraya ait değildim, bunu bir an bile aklımdan çıkarabildiğim yoktu ama Malta’da olanlar aklımı kurcalarken Salem yalnızca aklımı dağıtabiliyordu. Aklımı dağıtan şeyler nadirdi. Yoğun egzersiz yapmak ve uzun, derin bir uyku uyuyabilmek gibi; ilkini uzunca yapıyor ve gün atlamıyorken, ikinci durağa pek uğrayabildiğim söylenemezdi. Bu iki maddelik listeye bir ismin eklenebilmiş olması, benim için yeni ve heyecan vericiydi.

Korkutucu da.

Niko, Salem’i ölü istiyorsa; Salem ölecekti.

Önünde sonunda karşısına geçip bir böcek gibi ezeceğim bir adamla bir şeyler yaşamanın fikri, bu kadar heyecan verici gelmemeliydi.

Sorun buydu.

Ama benim sorunumdu ve benim ilgilenmem gerekiyordu.

Şiddetle çakan bir şimşek mutfağı anlık olarak aydınlattığında Salem başını öne çevirdi ve raflardan birinden bir kupa aldı. Ne zamandır birbirimize bakıyorduk bir fikrim yoktu, ama hava kararmaya başlamıştı.

“Psişiğin peşindeki ajanların Rus olduğunu saptadık. Nikolai Dmitry neden zaten kendi emri altında olan psişiğin peşinden Malta’ya adamlarını göndersin?” Sırtı bana dönüktü, kahvesini doldurduktan sonra pencereden dışarıyı izlemeye başladı ve kahvesinden bir yudum aldı. “Pazar yerindeki karışıklık, yerel haberlere çete savaşı olarak yansıtıldı ama bölgede pencerelerden olayı izleyen halk konuşuyor. Kızın gücü açık ve ortadaydı ne de olsa, ifşa olmaktan çekinmedi.”

Peşindeki adamlar Rus muydu? Niko, her ne halt yiyorsan gece yarısı bana tatmin edici bir hesap versen iyi edersin.

Başımı yere eğdim ve çatık kaşlarımla zemini izlemeye başladım. Beş yüz bir, Niko’nun elinden kaçmış olabilir miydi? Peki neden Malta’yı seçmişti? Belki de onu yem yapmıştı. Ne olursa olsun, her ihtimalin sonu, Niko’nun o kızın varlığından haberdar olduğu ve bana söylemediği anlamına geliyordu. Ben akademinin itiydim, ama Artem’in bir parçasıydım. Niko’dan emir alıyor olabilirdim ama onun kölesi değildim, askeriydim sadece. Ve bilmem gereken şeyleri bilmeliydim.

Biliyor olmam gerekiyordu.

Ama başka bir psişikten haberim yoktu ve hazırlıksız yakalanmıştım. Geri zekâlı herif.

“Hamile kadının göğsünü parçalamıştı dişleriyle. Sütünü…” Yüzüm buruştu. “İçti. Susadığını söyledi.”

Salem omzunun üzerinden bana doğru döndü. Bedenini çevirdiğinde, kalçasını tezgâha yaslamış kahvesinden bir yudum alıyordu. Düşünüyor gibi görünüyordu. Bu konuda bir bilgisi var mıydı?

“Ne biliyorsun?” diye sordum ona.

Göz göze geldik. Birkaç saniye yüzümü inceledi, ardından dudaklarını ıslattı ve yutkundu. “Bir şey bilseydim, Caleb’ın verdiği dosyada yazıyor olurdu.”

Yalan söylüyor.

“Senin bu konuda bir şey bilmiyor olman ilginç. Deneklerle yüz yüze gelmiş biri olarak bizdeki bilgilere ek verebileceğin hiçbir şey yok ve bu garip,” diye devam etti lafına, duvarı izleyerek kahvesini yudumlarken. “Bana onlarla ilgili bir şey söyle.”

Önüme döndüm ve omuz silktim. “Onlarla yüz yüze gelmiş olmam ekstra bilgilerim olduğu anlamına gelmiyor. Deneyler gizli yürütülüyordu ne de olsa.”

“Öyleye Caleb neden senin transferini onayladı?”

“İşe yarayacağımı düşündüğü için. Tecrübem var.”

“Bir boka yaramayan tecrüben.”

“Bir boka yaramayan sizin dövüş becerileriniz, silahlarınız asıl onun gibiler karşısında. Naz’ı komalık etti, seni bayılttı, Alter yaklaşabilseydi kıza yeterince; belki de geberip gitmişti şimdi.”

“Ama sana hiçbir şey olmadı,” diye mırıldandı Salem. Göz göze geldiğimizde, gözlerini kısmıştı ve alaycı yarım bir gülüş vardı yüzünde. “Irkçı davrandı herhalde, Rus arkadaşın.”

“Rus arkadaşın?” Kaşlarım havalandı. Alayla gülerken başımı çevirdim ve gözlerimi devirdim. “Tecrübeli olduğum için temkinliydim. Siz neyle karşılaşacağınızı bilmiyordunuz bile, hazırlıksız yakalandınız.”

“Onu öldüren neydi?” Gözleri daha da kısıldı.

“Otopside açıklandı?” Sorarcasına gözlerimi kıstı. “Kendini fazla zorladığı için beyin hasarı aldı ve yapısı gereği hastalık iç organlarına nüksetti saniyeler içinde. Raporları es geçecek kadar tembel görünmüyordun halbuki, Salem. Hayal kırıklığına uğradım.”

Dudakları belli belirsiz bir tebessümle önünde döndüğünde, kahvesini içmeye devam etti. “Bu dosyanın bu kadar çabuk kapanmaması gerekiyordu.”

“Görevi çabuk tamamladığı için memnuniyetsiz kalan bir ajana rastlamamıştım hiç.”

“Görev yarıda kaldı. Kız öldü. Tamamlanmış sayılmaz.”

“Her zaman yüzde yüz verim alamazsın. Bazen alabileceğini alman gerekir.”

“Öyle mi?”

Meydan okuyordu.

Sandalyemden kalktım, göz temasını kesmemiştim. Tezgâha doğru yürümeye başladığımda hiçbir harekette bulunmamıştı. Karşısında durdum, gözlerinin içine bakıyordum. Ardından üzerine eğilerek, omzunun üzerinden uzandım ve raftan bir kupa aldım. Bir süreliğine yüzlerimiz o kadar yakınlaşmıştı ki ayağım kaysa onu öpebilirdim.

Ardından bakışlarım kupaya kaydı, kahveyle doldurmuştum içini. Onu kavrayıp avuçlarımın arasına aldım ve ağzıma yaklaştırıp bir yudum aldım. Sıcaktı, ama içilebilir derecede sıcaktı.

Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda az önce kupaya yaslayıp kahve içtiğim dudaklarıma bakıyordu. Sert ifadesini bozmadan, gözlerimi yakaladı bu sefer. “Öyle,” dedim düz bir sesle.

Birbirimize herhangi bir temasta bulunmadık, bulunsak neler olabileceğini biliyorduk ama yapmıyorduk. Benim geçerli nedenlerim vardı; mesela burada aslında bir Rus ajanı olarak bulunuyor olmam ya da ileride onu öldürmem gerekebileceği gerçeği gibi. Onun sebepleri nelerdi peki? Birlikte iş yaptığı kadınlarla yatmak prensipleri arasında yok muydu?

Bunu saunada net bir şekilde göstermişti.

Ama o, kahvesini bırakıp yanımdan geçip giderken bunları sorguluyor olmam normaldi.

“Nereye?” diye sordum kapıdan çıkıp gitmeden önce.

“Antrenman,” dedi Salem.

Tabii. Kahveyi bu yüzden yapmıştı.

Ursula adında tek bir mekan vardı Colorado yakınlarında, o da bir Pub’dı. Ama Niko benimle halka açık bir Pub’da buluşacak biri asla değildi. Bu yüzden yakın zamanda ölenlerin listesinden ismi Ursula olan bir kız bulmuştum. Ursula 12 yaşındaydı ve epilepsi hastasıydı.

Ursula. Gece yarısı. Kabul edilebilir bir denklemdi, denemeye değerdi; bundan da öte, orada olacağını biliyordum.

Bu yüzden takip edilmediğimden emin olduğum bir saatin sonunda çevrede boşuna benzin yakmak yerine mezarlığa sürdüm.

Akşam, Salem antrenman bahanesiyle ortadan kaybolduğunda yapacak daha iyi bir şey bulamadığımdan v hazır filtre kahve içmişken ben de spor salonuna geçmiştim ama akademide onlarca spor salonu vardı; her ne kadar onu spesifik olarak aramamış olsam da denk gelmeyi istemiştim açıkçası. Antrenman yaparken nasıl göründüğünü merak ettiğimden.

Merak.

Konu bir insan olduğunda, merak etmezdim. Bilgiye ulaşır ve tatmin ederdim kendimi.

Salem Pardis ayarlarımla oynuyordu.

Ursula’nın mezarı, mezarlığın derinlikliklerindeydi ve etraftaki çoğu mezar doluydu; ileride bırakılmış iş makinelerini görebiliyordum ve Ursula’nın da yeni vefat ettiğini hesaba katarsak, bir gün içinde ölüp düne kadar boş olan bu mezarları doldurmuş insan sayısı korkunç derecede yüksekti.

Birkaç dakika sonra yağmur başladığında yanımda bir şemsiye olmayışına küfür etmek istiyordum ama çanta bile taşımazken şemsiyeyi akıl etmek doğama aykırıydı neredeyse.

“Erkencisin,” diye bir ses duydum yağmurun içinde. Niko karşıdan geliyordu ve benim aksime kuruydu çünkü hemen yanında onu takip eden adamı ona şemsiye tutuyordu. Büyük, oldukça büyük, siyah bir şemsiye.

Beyaz saçları taranmıştı her zamanki gibi. Simsiyah bir süit giyinmişti. Ellerinde eldivenler vardı, bir katilin elleriydi onlar. Tek kelimesiyle yüzlerce can alan hayalet bir katil.

Kirli işi yapan ise bendim.

“Sen geç kaldın,” dedim ağacın altında dikilirken. Kollarımı göğsümde birleştirmiş, sırtımı ve bir ayağımı ağacın gövdesine yaslamıştım ki doğruldum ve dimdik durdum karşısında.

Aramızda on santim kalana dek durmadı, dolayısıyla beni de şemsiyenin altına almıştı. Buz mavisi gözlerine baktım. “Buluşmanın tehlikeli olacağını söyleyen sendin. İletişimimiz olmayacaktı.”

“Bir noktaya kadar, evet.”

“Bir noktaya kadar? Daha bir hafta bile olmadı.”

“Nedenini biliyorsun Marin, neden beni yoruyorsun?” Gözleri kısıldı Niko’nun. Neden hiçbir halt yememiş gibi davranıyordu? Yüzüme yalan söyleyip beni kullanmamış gibi rahattı. Çünkü iyi bir yalancıydı. Tanıdığım en iyi yalancı.

“S, sandığından daha zeki biri. Burada yakalansak planın içine etmiş olmaz mıyız?”

“Hiç de olmayız, onu dizlerinin üzerine çöktürmen iki saniye bile almazdı. Neden bu paranoyaklığın, endişen? Buraya gelirken takip mi edildiğini düşünüyorsun?” Gözleri bir saniye benimkilerden ayrıldı, karanlığın içine gezdindi bir süre. Yağmuru dinledi. “Planlar değişti,” dedi ardından, derin bir nefes vererek. Toprak kokusunu içine çektiğini düşünmek isterdim, ama Niko daha çok çürük ceset kokusundan hoşlanırdı. “S’i Artem’e alıyoruz. Yirmi dört saatin var. Akademidekilere çaktırmadan onu sana konumunu vereceğim üsse getir. Sonra Rusya’ya geçeceğiz.”

“Malta için bana bir açıklama borçlusun ama iflah olmazcasına isteklerine devam edebiliyorsun. Ayağını denk al Niko, seni hiç sevmem. Sen Peder değilsin. Onun kardeşisin yalnızca.” Ve hiçbir adamı dizleri üzerine çöktürmem iki saniyemi almaz. Daha önce Niko’ya karşı bu kadar tehditvarî konuştuğum olmamıştı ve daha da fazla ileri gitmeyecektim çünkü onu kışkırtmanın alemi yoktu. Aynı taraftaydık ne de olsa.

“Sabah 5’de Caleb ikinizi isteyecek, masasında yeni görevle. Onu getirmen gereken üsse yakın bir bölgede hüküm süren bir para babasını tehdit edeceksiniz—“

“Sen bunu nereden biliyorsun—“

“Normal işlerinizden farklı. Çünkü herifin kızını Meksika’ya kaçırmanız isteniyor olacak. Kız Meksika’daki büyük bir uyuşturucu kartelinin torunu ve dedesi siyasetçileri sıkıştırıyor. Sapphire, böyle bir nedenden ülkeler arası anlaşmazlık yaşansın istemez.”

Durdum. Lafını bitirene kadar bekledim, ardından “İstediğim cevap bu değildi,” dedim sakin ama tehlikeli bir tonda. Niko sınırlarını zorluyordu. “Bana Malta’da hamile bir kadının göğsünü parçalayıp kaçan ve adının beş yüz bir olduğunu söyleyen o zavallı kızın nasıl hayatta olduğunu ve nasıl beni bulduğunu anlatacaksın. Peşimden taklitçim diye ne cesaretle gönderebildiğini açıklayacaksın. İnan hiç umrumda değil ama onun yüzünden plan mahvoluyordu!”

“Ama mahvolmadı.” Kaşları havalandı, bu adamın hareketlerinin hiç mantıklı bir tarafı yoktu. “Görüyorsun ki Marin, bu tarz anomaliler onlarca yıl en ince detayına kadar hesapladığın planlarda bile ortaya çıkabilir. Bir anomaliyi bastıracak tek şey daha güçlü bir anomalidir ve o sensin. Bu tür durumları kontrol altına alması gereken sensin. Senin işin zaten bu.”

Dişlerimi sıkıyordum. Sabrım zorlanıyordu. “O. Kız. Kimdi?”

“Doğru,” dedi Niko en sonunda. “Beş yüz bir. O’ydu. Deneklerden biri. Bir hayal kırıklığı. Senin Peder’le geçirdiğin yıllarda, o bitkisel hayattaydı. Uyanıp uyanmayacağı belli bile değildi. Doktorlar tarafından kontrol altında tutuluyordu ve bilgilendiriliyorduk ama hiçbir zaman bahsini açacak kadar önemsemedik çünkü sen vardın.”

“Peder benden bunu saklamazdı. Biliyor olamaz—“

Niko küçük bir kahkaha attı. Dudaklarını saran gülümsemeden hiç hoşlanmıyordum, hiçbir zaman hoşlanmamıştım. “Sevgili Marin, çok mu saflaştırdı seni üvey babanı kaybetmek? Peder dürüst bir adam değil, iyi bir yalancıydı. Gerektiğinde kendini bile bir yalana inandırırdı başarmak için. Çünkü inanç her şeydir.”

Çünkü inanç her şeydir. Bir adama delice şeyler yaptırabilir. İnanması yeter.

Ben de bundan korkuyordum.

Derin bir nefes aldım, öfkem dinmemişti ama kafam karışmıştı. “S’i bu kadar almak istemenin altında başka bir neden var, değil mi? Olay yalnızca Peder’i öldürmüş olması değil.”

Niko’nun donuk bakışları bir süre gözlerimde asılı kaldı öylece. Keşke akıl okuyabilseydim, eminim çok daha yardımcı olurdu.

“Değil.”

“Bana söylecek misin nedenini?”

“S’i getir. Gerçekleri al.”

“Gerçekleri bilirsem farklı hareket edeceğimi düşündüğün için mi önce herifi teslim etmemi istiyorsun?”

“Akıllısın Marin, ama fazla düşünüyorsun. Bir asker olduğunu ve bunu Peder’in anısını onurlandırmak için yaptığını unutma. Eğer abimin yetiştirdiği bir asker olmasaydın sana çeneni kapamanı söylerdim ama bunun yerine görevi bitirdikten sonra istediğin bilgiyi apaçık vereceğimi söylüyordum. Sence de şansını fazla zorlamıyor musun?”

Bir şeyler yapabilirdim. Çok farklı şeyler. Mesela Niko’yu, Artem’in başındaki adamı dizlerinin üzerine acıyla çöktürüp gerçekleri söküp alabilirdim ondan; eğer onu yeterince iyi tanımasaydım, çünkü hiçbir acı onun dilini söktürmezdi. Üstelik Niko’yu öldürmek ya da ona ters yapmak demek, döneceğim bir evim olmadığı anlamına gelirdi ve bu yeterince korkunçtu. Bir de… Peder’in kardeşiydi işte. Her ne kadar onun gibi olmadığını bilsem de, her ne kadar sonsuza dek benden nefret edeceğini ve ne yaparsam yapayım düşüncelerini değiştiremeyeceğimi bilsem de, beni kurtarıp yetiştiren adamın kardeşiydi o ve ölümüne dek de ona sadık kalmıştı.

Niko’ya hakaret, Peder’e hakaretti ve ben bazı inançları olan biriydim bu yozlaşmış dünyada. Çünkü elimdeki tek şey buydu.

Hatırladığım anılar Peder’le geçirdiklerimden ibaretti. Birlikte turunçgil toplamaya çıktığımız bahçe yürüyüşlerimiz, bana kapalı havuzda değil nehirde bizzat öğrettiği yüzme dersleri, kabuklu yiyeceklere alerjim olduğunu fark ettiğinde kendi elleriyle tedavi edişi, kabuslardan uyuyamadığım geceler zorla yatağa göndermek yerine çalışma odasında kitap okumama izin verişleri…

Peder olmasaydı, Niko… Peder olmasaydı eğer, senin işin bitmişti.

Bunu sesli söylemiyordum ama Niko bakışlarımın ne anlama geldiğini biliyordu. Bu yüzden bir adım geri çekildi. “Kimsenin fark etmediğinden emin ol. Bildiğim kadarıyla S zaten kafasına esince çekip giden biri. Akademi hayatî işler olmadığı sürece ona karışmıyor. Gerçi kimsenin umursamayacağından da eminim ama, peşinde dolanıp duran esmer bir kızdan bahsetmişlerdi.”

“Komada,” dedim umursamazca.

“Güzel.” Bu, elbette Niko’nun hoşuna gitmişti. Muhtemelen S’in de şu an komada olmasını dilemişti içinden çünkü böylece onu bahsettiği üsse götürmem daha kolay olurdu.

Sessiz, kımıldamayan, öylece bilinçsiz yatan bir Salem Pardis’in düşüncesi beni rahatsız ediyordu ve Niko’nun yüzüne bakarken nedense kırmızı alarmlar yanıp sönüyordu kafamın içinde. Ama bu alarmlar yeni değildi, yüzlerce insanı öldürürken ve dünyayı birbirine katarken de hissettirmişlerdi kendilerini. O insanlar masum değildi. Kimse değildi ki, Salem olsundu.

Ben bile değildim artık.

İntikam almayı seçen biri masum olamazdı.

“Caleb’ı satın aldın değil mi?”

“Herkesin bir fiyatı vardır. Yalnızca bazıları nakit kabul etmez.”

“Siktiğimin yağmurundan nefret ediyorum,” diye homurdanarak kendini oldukça sesli bir şekilde koltuklara attı Alter. Onu bir süredir görmüyordum ama bu sabah ortak alana inmeyi tercih etmişti. Üzerinde basketbol şortu ve sıfır kol tişört vardı sadece, muhtemelen spora gidiyordu.

“Sen her şeyden nefret ediyorsun,” diye söylendi tanımadığım bir çocuk. Tanışıyor olmalıydılar.

“Sevmem için bir sebep mi var?”

Alter’in kafası çok basit çalışıyordu aslında. Yağmurdan nefret ediyordu çünkü evet, sevmesi için bir sebep mi vardı? Böyle bir bakış açısına sahip olmak nasıl olurdu diye düşünmeden edemedim bir an. Çünkü neden bakış açısı. Mesela bu sabah 4’de uyandım, çünkü neden uyanmayayım?

Aslında bal gibi de biliyordum neden. Çünkü Caleb beni 5’de odasına isteyecek ve göreve çıkartacaktı.

“Sen uyumuyor musun?” diye sordum Alter’e. Uyandığım gibi çıktığım koşudan gelip duş almış, kafeteryadan bir sandviç ve içecek kapmış, ortak alandaki tek kişilik koltuğa ters yatmış bir şekilde yiyordum. Pozisyonum Alter’in hareketlerini izleme olanağı sağlıyordu ve kulaklıklarımı odamda unuttuğum için istemsizce duyuyordum sohbetlerini. Basketbol maçlarıyla ilgili konuşuyorlardı. Akademide turnuvalar mı oluyordu?

“Uyumam için bir sebep mi var?” diye sordu Alter, abartarak.

“Çıkar bokunu abicim, çıkar,” diye homurdandı az önceki arkadaşı. Ardından “Ben gidiyorum. Sana bu zırdeliyle iyi sohbetler,” diye devam ederek kitaplarını toplayıp kalkıp gitti masadan.

“Var,” dedim adamın gidişini izlerken. “Herkesin uykuya ihtiyacı vardır.”

“Geri zekâlının teki kafeteryadaki sodalara ilaç karıştırmış. İçen birkaç şanslıdan biriyim. Muhtemelen bir hafta uyuyamayacak ve mal gibi dolanacağım ortalıkta, sonra bir yerde bayılıp kalacağım yorgunluktan. Kafayı yemek üzereyim Marin.” Alter koltukta hafifçe kayıp bacaklarını ve kollarını iki yana açtı. “Antrenmanda bilerek ortalığı karıştırıp sağlam bir yumruk bile yedim ama bayılamıyorum bile.”

“Ne?” Kaşlarım havalandı.

“Sizin akademide yapılmıyor mu bu eşek şakaları?” Başını çevirdi, yüzünü buruşturarak baktı bana. “Sıkıcıymışsınız.”

“Güvenli,” diye düzelttim onu. “Güvendeymişiz. Soda içenler uyuyamayacak mı şimdi bir hafta? Çaresi yok mu?”

“Var. Laboratuvardaki ineklerin üzerinde deney yapmasına izin verirsen ve sürekli kusmayı göze alırsan. Etkileri farklı bu arada herkeste, benim az önceki arkadaşta karın ağrısı yaptı mesela. Herif sabahtan beri tuvalette, sıç sıç bitire—“

Elimi kaldırıp onu susturdum. “Üf sus be. İğrenç.”

“Awwww,” diye bir ses çıkardı Alter. “Zavallı miden kaldıramıyor mu?”

Sandviçimi bıraktım, gözlerim Alter’inkilerde asılı kaldı bir müddet. Donuk bakıyordum. Ardından bacaklarımı kendime çekip onun oturduğu koltuğa doğru eğildim ve “Zavallı midem bağırsakları midesinden sarkarken ayakta durmaya çalışan adamların kafalarının omuzlarından ayrılıp yere düştüğünü gördüğünde iş bittikten sonra sindirceği leziz maki roll’ları düşünüyordu,” dedim kısık bir sesle. “Arkadaşın istediği kadar sıçsın, umrumda değil. Olay şu ki, duymak zorunda değilim.”

“Aman be,” diye homurdanarak önüne döndü Alter. “Sen sordun.”

Doğru. Ben sormuştum. Ama o da dalga geçmeye kalkmıştı.

“Nazir’i ziyaret ettin mi hiç?”

Sandviçime geri dönmüştüm ki, Alter yeniden koştu. Naz’ın ismini duymak sinir katsayımı artırıyordu. Eğer onun başına bir şey gelirse S’in vereceği tepkiden hiç hoşlanmayacağımı biliyordum. Öfkelenecek ve planlarımın içine edecekti.

Naz ölmek için biraz daha beklesindi.

“Sen etmedin ve benden bilgi otlanmak istiyorsun sanırım,” diye mırıldandım kolamı kafama dikerken. Artem’de kola yoktu. Sapphire’de vardı. Sapphire gözümde artı bir puanı hak etmişti. Öne de geçerdi, geçmişten gelen binlerce eksisi olmasa. “Niye? Merak mı ettin küçük ağlak bebeği?”

“Naz mı ağlak bebek?” Alter tek kaşını kaldırdı.

“Nazir, Naz oldu şimdi de…” Gözlerimi devirdim. “Demek istediğim, kızı kaç gündür tanıyorum ve bir şekilde her yerde ağır yaralanmayı başarabiliyor. Beni kötü gösteriyor, anlatabiliyor muyum?”

“Bardaki kavgada haksızdı, kabul ama Malta’da yaralanması onun suçu değil.”

“Sizin suçunuz. Psişikleri hafife almamalısınız.”

“Neyse ki bir taneydi ve o da geberdi gitti.”

Geberdi gitti. Neden bilmiyordum, ama bir saniye sakindim ve bir saniye sonra öfke damarım patlamak üzereydi. “Ben gidiyorum. Uykusuzluk sana yaramıyor, sohbetin bok gibi. Sandviçimi soğuttun.”

“Huysuz prenses,” diye homurdandı Alter, ben salonu terk ederken.

“Domuz,” diye hırladım duyacağını bile bile. Küçükken yabani domuzları avlardım. Alter evcildi ve ava dahil değildi bu yüzden sakinleşmek zorundaydım.

Bitmemiş sandviçimi ve kolamı çöpe atıp avluya çıktığımda saat 5’e geliyordu ve Caleb’ten çağrı gelmişti cihazıma. Bilerek Salem’in odasına yakın merdivenleri kullanarak Caleb’in odasına yürüdüğüm yolda, aklımda yalnızca Niko’yla olan kısa konuşmamız vardı. Salem’le derdi başkaydı, yalnızca abisi Ivan Dmitry yani Peder’in intikamını almak istemiyordu; başka amaçları da vardı. Bu, onu direkt öldürmeyeceği anlamına mı geliyordu?

Beni ilgilendirmezdi. Ben yalnızca teslimatla ilgilenecektim. Hem görev çabucak bittiği için sevinmeliydim de, yurduma dönecektim.

Ama içimde kötü bir his vardı.

Caleb’ın odasının kapısını tıklattığımda, içeriden ses gelmedi. Kaşlarım çatılarak kapı kolunu çevirip açtığımda kafamı içeriye uzattım; Salem, Caleb’ın masasının önünde ayakta öylece dikiliyordu ve odada ondan başka kimse yoktu.

İkimizin göreve gideceğini bilmiyormuş gibi “Ne yapıyorsun burada?” diye sordum içeri girip kapıyı arkamdan kapatırken. Salem kimin geldiğine bakmak için dönmemişti bile, sanırım penceredeki yansımadan beni görmüştü bu yüzden dönüp de bakma ihtiyacı hissetmiyordu.

“Çağrı aldım.”

“Ben de,” diye yanıtladım onu yanına geçerek. Artık iki kişi, masanın karşısında dikiliyorduk. “Birlikte miyiz yine sence?”

“Evet,” cevabı ağzından çıkar çıkmaz kaşları çatıldı. Sanki onu söylemeyi istememiş ama kendine engel olamamış gibi bir tepki vermesi kafamı karıştırmıştı.

Salem yine siyahlar içindeydi. Üzerinde siyah, kısa kollu bir tişört ve altında da pantolonu ile botları vardı. Onu baştan aşağı süzdükten sonra başımı pencereye çevirecektim ki “Gördüğünden hoşlandın galiba?” diye sordu.

Kollarımı göğsümde bağladım ve ona baktım, kaşları çatılan bu sefer bendim. “Sadece dolabını merak ettim.”

“Merak edecek ne var?” Gözleri kısıldı. Gözlerinin kenarı çizgi çizgi oluyordu. Gülse, kesin yine çizgi çizgi olurdu gözlerinin kenarı ama ben bunu görebileceğimi düşünmüyordum dünya gözüyle.

“Yok… da, yani, eh… Cenazeleri seviyorsun herhâlde.”

“Cenazelerle ilgili sevilecek bir yan göremiyorum.”

“Sadece Çarşambaları siyah giyinmediğine göre.”

“Dolabım yalnızca siyah kıyafetlerle dolu, evet, bundan bahsediyorsan.”

“Vay canına, anlaman gerçekten zaman aldı.”

“Gözünü üzerime diktiğin ilk an anlamıştım.”

“Süründürmeyi seviyorsun yani?”

“Evet.” Tekrar kaşları çatıldı. Niye böyle davranıyordu?

“Benim en sevdiğim renk mavi. Bir gün mavi bir şey giysene?”

“Bütün kızlar neden maviyi seviyor?”

“Hangi kızlar mesela?”

“O.” Bütün suratı ve omuzları cevap verdiği gibi gerildi.

O an fark ettim. Bilerek cevap vermiyordu. Veriyordu çünkü… Çünkü ne?

“Ne oldu sana?” Bir adım yaklaşarak, kişisel alanını ihlal ettim ve yüzüne doğru uzandım. Benden birkaç santim daha uzun olduğu için parmakuçlarımda yükselmek zorunda kalmıştım botlarım topuklu olsa bile. “Cevap vermek istemeyip de veriyor gibisin? Yani, zaten çenen açılmıştı bu yeni değil ama yine de?”

“Yemekhanedeki eşek şakası çenemi açtı—“ Salem elini ağzına götürüp öyle bir şaplak attı ki, ve sımsıkı sardı avucunu ağzına; tek bir kelime daha söylememek için. Ama ben ihtiyacım olan bilgiyi almıştım.

“Soda içtin, değil mi?” İşte bu keyfimi yerine getirmişti. Gülümsedim. Kocaman gülümsedim. Hatta başımı geriye atarak kahkaha bile attım. “İnanamıyorumahahha—! Bülbül gibi şakıyacaksın değil mi harikahahaha—-“

O sırada odanın kapısı bir anda açıldığında içeri giren elbette Caleb’dı, çünkü burası onun odasıydı ve zaten en başında burada olmasını beklerken henüz geliyordu. Kahkahalarımı yutarak çenemi kapatıp önüme döndüğümde bile hâlâ gülme isteğiyle yanıp tutuşuyordum. Sodanın Salem’de böyle bir etki yaratması aklıma gelecek son şey, başıma gelecek en iyi şeydi. Çünkü bu yolla ondan cevaplar alabilirdim. Kontrolünde değildi, elbette cevap verecekti. Kendine hakim olamayacaktı.

“Formaliteyi geçiyorum, mevzu derin ve uzun çocuklar,” diye bir giriş yaptı hain Caleb. Niko onu nasıl satın almıştı bir fikrim yoktu ama, Colorado’yu yöneten adamın böyle ele geçirilebilmesi Sapphire’in ne kadar yozlaştığı hakkında çok şey söylüyordu.

Tek merak ettiğim… Bu adamın zayıf noktası neydi? Neydi de Niko onu böyle yakalayabilmişti?

Caleb bize görev hakkında bilgi verirken kafamı boşalttım ve yalnızca söylediklerine odaklandım. Alexandra, 18 yaşında; babası kara para işiyle uğraşan tehlikeli bir adam ve annesi de Meksikalı bir uyuşturucu kartelinin kızıydı. Bu aile dramasında anne ve baba ayrılıyor, anne kendi ülkesine dönüyor ve kız kaçak yollarla babasının yanında tutuluyordu. Baba ve dede ülkelerinde fazla güçlü ve etki sahibi insanlar olduklarından siyasetçilere baskı yapıyor ve durumu oldukça büyütüyorlardı.

“Komikmiş,” diye homurdandım, Caleb sormak istediğimiz bir soru olup olmadığını sorduğunda.

“Yirmi dört saatiniz var,” diye ekledi Caleb. “Yirmi dört saatin sonunda görevi tamamlamış bir şekilde yuvaya dönün.”

“Yuva?” Gözlerim kısıldı.

“Akademi,” diye yanıtladı Salem beni. “Caleb, akademiye yuva der bazen.”

Salem beklentiyle gözlerimin içine bakmaya devam etti o an, ne var dercesine salladım başımı.

“Komikmiş demeni bekledim,” dedi kısık sesiyle. Dudaklarımı birbirine bastırıp içime içime güldüm olabildiğince ses çıkarmamaya çalışarak. Salem Çenesini Tutamayan Pardis, tatlıydı.

“Sen hep içsene şu sodadan,” diye mırıldanıyordum odadan çıkarken. Caleb soru işaretleriyle bakıyordu arkamızdan, muhtemelen askerini daha önce bu kadar konuşkan görmemişti.

Koridora çıktığımızda kapıyı kapatırken kendi kendine homurdanıyordu. “Yemekhaneden en az bir yıl uzak duracağıma yemin edebilirim.”

“Bu haber beni çok üzdü. Belki de laboratuvardaki öğrencilerle takılmalıyım…”

Salem yüzünü buruşturarak baktı bana. Aklımdan geçenleri biliyordu tabii. “Bu aslında suç, biliyorsun değil mi? Yapanlar ceza alacaklar.”

“Yaaa öyle mi?” diye sordum dalga geçercesine bir tonlamayla. “Ne cezası? 100 şınav falan mı?”

“En son kuralları çiğneyeni Sahra çölünde nadir görünen bir çıngıraklı yılanı aramaya göndermişlerdi. Mısır Valisinin torununu ısırmış, panzehir elde etmek için.”

Homurdanan bu sefer bendim. “Sıcaktan nefret ediyorum.”

“Sorun o değil. Herif hâlâ dönmedi.”

Kaşlarım havalandı ve koridorda durdum. Salem önümden geçerken pis bir sırıtışın izi vardı dudaklarında. “Çocuk peki?” diye sordum arkasından.

Dönüp bakmadı ama cevapladı. “Komada.”

“Çocuk ölürse?”

“Asker döner.”

“Salem…” Dudaklarımı ıslattım, omzunun üzerinden bana doğru döndüğünde bakışları dudaklarıma kaymıştı. “Asker ne yaptı ki?”

“Önemli olan ne yaptığı değil… Neden yaptığı.” Simsiya kirpiklerle çevrelenmiş ela rengi gözlerini, gözlerime çıkardığında devam etmesini bekliyordum.

Gözlerim kısılmıştı, o devam etmediğinde ben araya girdim. “Akademinin yetiştirdiği güçlü bir askeri bu denli ne delirtebilir?”

“Hayatının aşkını bir hiç uğruna kaybetti.”

“Aşık olacak zaman bulmuş yani.”

“Romantik olduğunu sanıyordum Marin. Odunun tekiymişsin.”

“Seninle fazla takılmaya başladım Salem, ne bekliyordun ki?”

Gözlerini devirerek, silik gülüşüyle dönüp yürümeye başladığında koridordaki kalabalığın arasında kayboluşunu izledim bir müddet. İçtiği sodanın etkisi geçmeden, ağzından laf alabilmek için zaman yaratmalıydım bir an önce.

Yorumlar

4. İKİ MEZAR BİR CESET

Yorum yapmak için giriş yapmalısın.